MÜRŞİD BEYATI
SELİM GÜRBÜZER
Adına ister inabe, ister mürşitten el
alma, isterse mürşid beyatı denilsin, sonuçta ortada karşılıklı ahitleşmek denen
bir manevi bağlılık söz konusudur. Ve bu ahitleşme erkeklerle birlikte icra
edildiğinde birebir mürşid elinden tutarak sesli olarak tövbe alaraktan
gerçekleşirken, kadınlar söz konusu olduğunda ise bu bey’at birebir olmayacak
şekilde perde veya kapı arkasından gerçekleşir. Malumunuz dinimizde mahrem kadınlarla
birebir göze gelerekten el vermek caiz değildir. Sakın ola ki “Aman bunda ne
var ki, mürşit melek gibidir” türünden
maksadı aşan ifadelerle tâ Allah Resulünden bugüne kadar gelen köklü bey’at geleneği
sulandırılmaya kalkışılmasın. Aksi halde şeriata aykırı bir fiili duruma meydan
verilmiş olunur. Bikere şeriata aykırı bir durum olmasa başta Peygamberimiz (s.a.v)
mümin erkeklere el verdiği gibi mümin
kadınlara da el verirdi. Hele bilhassa
bu hususta Nakşibendî Sadatları hassas oldukları içindir bu yola Allah ve Resulünün
hakikatlerinin dışında hiçbir uygulamaya geçit vermeyi kendilerine zül
addederler. Hem nasıl geçit verilsin ki,
bu kapı herkesin kafasına göre hareket
edeceği ‘yolgeçen hanı’ değil ki, her gelen yeni eklemeler yapma cüretini kendinde
görebilsin. Biz biliyoruz ki, bu kapının gülleri böyle bir şeye tevessül
etmedikleri gibi bu gibi girişimlere asla müsaade etmezler de. Allah muhafaza ipin
ucu kaçırılmaya görsün bu kapıda bid’atlarla baş edemez hale gelir. Dolayısıyla
bu kapıda değil bir sofi, mürşit bile
olsa bu yolun ‘adab-usul-erkân’ı neyi gerektiriyorsa sünneti seniyye üzere
hareket etmek durumundadır. Zira Nakşibendî tarikatı karlı dağları kaplayan
beyaz örtü gibidir, asla leke kabul etmez. Madem öyle, bu arada bize düşen görev ise etrafımızdan
birileri ‘Allah dostları melek gibidir,
kadınlarla bir arada bulunmasında hiçbir sakınca yoktur’ türünden maksadı aşan sözler sarf ettiğinde
buna fırsat vermemek olmalıdır. Hem mürşid
hakkında melek gibidir ifadelerle güzellemelerde bulunmak ya da misyon biçmek
kimin haddine, adama hem dönüp demezler mi ”Otur oturduğun yere, bu işlerle
uğraşacağına sen kendi derdine yan” diye. Oysa Allah Resulü bu hususta bakın ne
beyan buyuruyor; ‘Vallahi sizin beni
Allah’ın yücelttiğinden daha yükseğe çıkartmanızı sevmem.’
Şu bir gerçek mürşid elinden tutarak bey’at
almak insanı alçaltmaz, bilakis yüceltir.
O tutulan elin sıradan bir el olmadığı şundan belli ki, tâ kökleri silsile-i şerife yoluyla Allah
Resulüne kadar uzanmakta. Bu bey’at,
kimi zaman mürşidin bizatihi bir ucundan tuttuğu sarığa benzer uzun iplikler
şeklindeki şeritlerden tutarak da alınabiliyor. Her ne kadar Abdullah Dehlevi
Hz.lerinin bir halifesi bu şekilde tövbe verdiğinde tuhaf karşılayanlar olmuşsa
da, bir bakıyorsun Seyda Hz.lerinin doğrudan tek tek tövbe vererek değil de
alışılmışın dışında aynı anda 10-15 kişiye birden tövbeyle birlikte bey’at
verdiğinde de aynı tuhaf karşılamaların yaşandığını görebiliyoruz. Oysa dergâha
gelenler eskisi kadar az sayıda değil ki, cemaat 3-5 misli kat daha da artmış durumda. Hakeza
Gavs-ı Sani (k.s) döneminde de bu sayı izdiham derecesinde zirve yapınca ister
istemez bu kez aynı anda 200-300 kişiye tövbe verilecek şekilde şeritlerden
tutularak bey’at alınmakta. Aksi halde dergâhta ne tövbeyle birlikte bey’at
verilmeye fırsat kalır ne de dergâhın diğer hizmetlerine zaman kalır. Kaldı ki, gelinen noktada günümüzde şeritle
bey’at vermek Nakşibendî Tarikatının ikinci meyvesi diyebileceğimiz bir
uygulamadır bu.
Peki, iyi hoşta böylesi bir nimetten
istifade etmek isteyip de maddi sıkıntı gibi bir takım sebeplerden dolayı Allah
dostunun elinden bey’at alamayanlar ne yapsınlar? İşte Sadat olmak bu ya, Peygamberimiz (s.a.v)’in “Zorlaştırmayınız
kolaylaştırınız; müjdeleyiniz nefret ettirmeyiniz” hadis-i şerifinden hareketle,
bizatihi görevlendirdiği vekiller vasıtasıyla taliplilerin bey’atı bulundukları
yerlerde gerçekleştirerek bu ihtiyacı giderirler. Böylece bu pratik yöntem
sayesinde taliplilerin hevesleri boşa çıkartılmamış olur. Hem niye boşa hevesleri
söndürülsün ki, bikere bu iş Allah ve Resulünün işidir, elbette ki beyata
talipli olan Fizan’da da olsa, o emanet
bir şekilde yerine ulaştırılması gerekir de. Nitekim Birinci Akabe Beyati ile
birlikte Müslümanlıkla şereflenen bir gurup Medineli insan Resulullah
(s.a.v)’den beyat ettikleri İslam Dininin vecibelerin öğrenmeleri için bir
öğretici istemişlerdi ki, Allah Resulü
bu isteklerini Hz. Mus’ab b. Umeyr (r.a)’ı görevlendirerek yerine getirir.
Böylece Hz. Mus’ab b. Umeyr emri yüklendiğinde onlara hem namaz kıldırır, hem
Kur’an öğretir, hem de gittiği yerde insanlara İslam’ı tebliğ edip davete
icabet etmelerine vesile olur da. İşte dinde kolaylık budur. Yeter ki bir insan
gıyabında elinden tuttuğu mürşidini zahiren görmese de vekil vasıtasıyla sıdk
ile intisap etsin niyet hayır akıbet hayr olur da. Bu durumda mürşidin dizinin dibinde
olmuş ya da olmamış hiç fark etmez önemli olan sıdk ile bağlanmak çok mühimdir.
Kaldı ki Sadatlar bir sohbetlerinde “Öyle sofiler var ki dizimizin dibindeler
ama bize çok uzaklar, öyle sofiler de var ki bizden çok uzaktalar ama bize çok
yakınlar” beyan buyurmakla bir gerçeğe parmak basmışlar da. Dedik ya, önemli olan bey’attan ne ölçüde istifade edip nasiplendiğimiz
çok mühimdir. Şayet istifade edip nasiplenebildiysek onların manevi şemsiyelerinin
altında gölgelenmişiz demektir. Ki, onların şemsiyelerinin altında gölgelenmek
aynı zamanda kendimizi şeytandan, nefisten ve kötü arkadaşlardan korumaya almak
demektir. Tabii burdan nasıl olsa Sadatların şemsiyesinin altına girip koruyucu
zırh edindik diye ibadeti boş vereceğiz anlamı çıkmasın, tam aksine ibadet ve
teatimizi daha da artırıp istikametimizi sağlam temeller üzerine oturtma
manasına korunmaktır bu. Keza Allah Resulünün beyan buyurduğu üzere “Kalbinde zerre miskal imanı olanın
cehennemde azap görse de sonunda cennete girecektir” müjdesi de bizi teat
ve ibadetten alıkoymamalı, bilakis bu müjdeyi
daha da çok çalışarak amelle taçlandırılmamız icab eder. Aksi takdirde gerçek
imanın tadına varamayız.
Şunu unutmayalım ki, mürşidi kâmil’in elinde
asla bir sihirli değnek yoktur, o da sonuçta bizim gibi bir insan, dolayısıyla sofilerine ne imanla göç
edeceklerine dair bir vaatte bulunurlar ne de cennet vaadinde. Asla hiçbir
garanti sunmazlar. Tam aksine sürekli olarak sofilerine iman, ihlâs ve itaat üzere olmaları yönünde öğüt
verirler. Şayet onca öğüt ve nasihatlere rağmen sofinin gözü hale bir beklenti
içerisinde mürşidinin üzerinde ise yapılacak tek bir şey var, o da malum gözünü
mürşidinin şahsı üzerine değil, bizatihi takip ettiği Allah ve Resulünün yolu
üzerine dikmeli ki, arzuladığı himmet ya
da manevi desteği bulabilsin. Anlaşılan bu yolda çalışan ancak kazanabiliyor,
çalışmayansa sadece kendi kendini kandırmış olur. Hiç yoktan boşu boşuna beklenti içerisine
girmek abesle bir durumdur zaten. Nasıl
ki bir insan bu dünyada dünyalık için çaba sarf ettiğinde karşılığında patronunun
gözüne girip teşvik primiyle ödülleniyorsa,
aynen bir sofide ahiret için çaba sarf ettiğinde umulur ki karşılığında mürşidinin
manevi desteği ve yardımıyla şeytana yem olmadan bu dünyadan imanla göç etmek
nasip olur. Öyle ki böylesi ahretini
kurtaracak yardım ve destek çıkıldığında icabında bu durumdan yardım elini
uzatanda yardım görende haberdar olmayabilir de. Zaten haberdar olmaları da gerekmez, Halik biliyor ya, bu yetmez mi? Burada önemli olan Rabbü’l Âlemin dostum
dediği bir veli kulunu ölmeden önce kıymetini bilmek çok mühimdir. Çünkü her kim bir mürşide intisap ederse, şunu iyi bilsin ki Yüce Allah dostunun
ervahını da hemen yanı başında beraberinde halk eder. Böylece intisab edenin ömür boyu o ervahtan istifade
etmesine imkân ve fırsat tanınmış olur. Şayet o sofi bu imkânı değerlendirirse kıymet
bilmiş olur, yok eğer bu imkânı
değerlendiremezse pek kıymet bilmiş sayılmaz. Her şeye rağmen yine de Sadatlar
kıymet bilmeyen sofilerini bile sekerat anında yapayalnız şeytanla baş başa bırakmayacaklarına
inancımız tamdır. Malumunuz sekarat anında mürşidin fiziken bizatihi sofisinin
başında bulunması şart değildir, Yüce Allah’ın
sofisi için daha önceden halk ettiği ervahının bulunması kâfidir.
Evet, şu fani dünyada Allah
dostları da olmasa burası çekilecek gibi değil, bu yüzden kendimize bir an evvel
nazımızı ve kahrımızı çekecek hakiki dost bir mürşid edinmemiz gerekir. Aksi halde
Tövbe Billâh başkaları ne bizim kahrımızı çeker ne de nazımızla oynar. Baksanıza
hakiki dost mürşitler habire Mevlana’ca “Gel,
gel, ne olursan ol yine gel/ ister kâfir, ister Mecusi, ister puta tapan ol
yine gel/Bizim dergahımız ümitsiz dergahı değildir/ yüz kere tövbeni bozmuş
olsan da yine gel..” diyorlar. İşte
gerçek manada dostluk budur. Yeter ki, tıpkı
Hz. Ebu Bekir (r.a) gibi Peygamberimiz (s.a.v)’e delilsiz teslim olurcasına
dost edinelim bak o zaman niyet hayır akıbet hayrolur da. Öyle ya Allah Resulü bir
gecede Miraç’a yükseldiğini dile getirdiğinde, müşrikler hemen mal bulmuşçasına
derhal soluğu Ebu Bekir’in yanında alıp:
-Ya Ebu Bekir! Senin arkadaşın bir
gecede Mekke’den Mescid-i Aksa’ya, Mescid-i Aksa’dan ise göklere yükseldiğini, ordan
da tekrar yeryüzüne döndüğünü söylemekte, buna ne dersiniz?
Ebu Bekir (r.a) bu ya, hiç tereddütsüz düşünmeden cevaben:
-Saddak
(O ne diyorsa doğrudur) der.
Ne diyelim, işte görüyorsunuz şeksiz şüphesiz teslimiyet
ve bey’at gerçeği budur. Nitekim o’nun bu teslimiyetinden dolayıdır ki, Allah Resulü
onca sahabe sahabe arasında kendine Sıddıkıyet makamında tek dost olarak onu layık görür. Tabii, Allah’ın Habib’i dost görürde, sahabe
boş durur mu, onlarda her gittiği
yerlerde o’nu ‘Ebu Bekir Sıddık’ ismiyle yâd edeceklerdir hep. İşte
bu örneklerden hareketle en nihayetinde şunu diyebiliriz ki, bizlerde Allah
Resulünün varisi hükmünde bir mürşide tıpkı ölü teneşirinde gassal elinde (ölü
yıkayıcısı) teslim olur gibi teslim olmalı ki Yüce Allah’ın dostum dediği velilerine
dost olabilelim. Aksi halde Allah’tan gayri sahte mabutları, sahte şeyhleri,
sahte liderleri, sahte arkadaşları kendimize dost edinmiş oluruz. Nitekim Yüce
Allah (c.c) Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanda beyan buyurduğu; “Peygambere
itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur. Ona isyan edende Allah’a isyan etmiş olur”
(Nisa/80) ayetinin yanı sıra keza “Ey
İman Edenler! Allah’a itaat edin. Peygambere ve içinizden işlerinizi yürüten
önder ve idarecilerinize de itaat edin’(Nisa/59) ayetini birlikte
düşündüğümüzde teslimiyetin, beyatın ve itaat etmenin ne demek olduğunu bir kez
daha idrak etmiş oluruz da. Hakeza Resul-i Ekrem (s.a.v)’in beyan buyurduğu; “Başınızdaki kimse gözü kör, ayağı topal,
rengi siyah bir kölede olsa sizi Allah’ın kitabına göre sevk ve idare ettiği
sürece ona itaat ediniz” (Buharı, Müslim, Nesai) hadis-i şerifi de bu manada düşünmemizi
gerektiren bir husustur. Hem nasıl öyle düşünmeyelim ki, Allah muhafaza İslam’dan
bihaber bir insana tabi olup itaat ettiğimizi düşünün, bir anda kendimizi
tepetaklak halde uçuruma yuvarlandığımız görürsek şaşmamak gerekir. O halde
neydik edip sünnet-i seniyye üzerine hayatını yaşayan Rabbani âlimlere tabi
olmalı ki istikamet üzere yol alabilelim. Böylece mürşidi kâmili dost edinmekle
Peygamber sevgisine ve en nihayet Allah sevgisine ulaşılır da. Malum bu dostluk
müntesibin gayretine bağlı olarak bir ömür boyu da sürebilir, hatta bundan öte
ahrette de devam edecek dostlukta olabilir. Peygamberimiz (s.a.v) “ Kişi
sevdiği ile beraberdir” buyurmakta çünkü.
Hazır dostluktan söz etmişken, şunu da belirtmekte fayda var; hiçbir dost bir mürşidin elinde ne sevap ya
da günah yazma lüksü var, ne de böyle bir yetkisi söz konusudur. Sadece manevi
evlat olarak gördüğü sofilerine hak ve hakikati tavsiye etme ve telkinde
bulunma hakkı vardır. Mesela bir mürşidin
sofisine yap veya yapma şeklinde telkinde bulunması her daim emir demiri keser
anlamında bir ifade değildir, bilakis iyiliğe
teşvik ve tavsiye niteliğinde emir ifadedir bu.
Mürit şayet tavsiyelere uyarsa ne ala, uymazsa kaybeden kendisi
olur. Ki: bu yolda bir adım atana on adım atarak
karşılık verilir. Şayet bir adımda atılmayacaksa ‘yap’ şeklinde ifade edilen
emir o sofi için zaten ‘yok’ hükmünde bir emirdir. Şayet bu emir adım atacak sofiye yönelik bir
telkinse elbette ki bu ifade yap hükmünde karşılık bulacaktır. Ki, karşılık bulan bu emir kipinde bile mutlaka
yapacaksın anlamında değil de gücü nispetinde yerine getirme anlamında bir emir
kipi söz konusudur. Şimdi gel de Gavs-ı
Bilvanisi (k.s)’ın şu sözüne hak vermemek ne mümkün. Bakın ne diyor: “Bir emir versek imanını
kaybedecek çok sofi var..” Tam da günümüz
gerçeğini ortaya döken, aynı zamanda
kulağımıza küpe ve ibret alınması gereken bir sözdür bu.
Evet, öyle emir vardır ki demiri
keser, öyle de emirde vardır ki, çok fazla bir insan üstüne alıp deşmezse
sadece tavsiye niteliğinde kala kalır. Nitekim Resulullah (s.a.v) Hac farizasıyla alakalı hutbe irad ederlerken
adamın biri:
“-Ya Resulullah! Her sene mi Hac edeceğiz” diye sorar, ama Allah Resulü
cevap vermez, susmayı tercih eder.
Ancak adam ısrarla aynı soruyu üç kez
sual edince en nihayetinde Allah Resulü cevaben şöyle buyururlar:
“-Ben size bir şey emrettiğim
zaman onu gücünüz yettiği kadar yapınız. Size bir şey yasakladığım zaman onu
tamamen terk ediniz.” (Müslim, Nesai, İbnu Mace)
Madem Allah Resulü böyle emir
buyurmuş, o halde yapınız ile yapmayınız ibareleri arasında ince ayrıntıları
iyi analiz etmemiz gerekir. Çünkü her
iki emir kipi de aynı kapıya çıkmaz. Dolayısıyla bir sofi mürşidinin ‘yapınız’
emir kipi karşısında gücü ölçüsünde elinden geldiği kadarıyla o görevi ifa etme
olarak algılaması gerekirken, yapmayınız emir kipi karşısında da derhal o fiili
terk etmek olarak algılayıp gereğini yapması gerekir. Keza bir sofiye mürşidi görev verdiğinde ise
durum değişip işi bu noktada hiç tereddütsüz yaparım ya da yapamam şeklinde düşünmeksizin
“görev istenmez görev verilir” düsturunca derhal gereğini yerine
getirmek olmalıdır. Zaten görevi tereddütsüz bir şekilde üslendiğinde Allah’ın
inayetiyle himmette beraberinde gelecektir elbet. Mürşit gerektiğinde sofisiyle
istişarede de bulunabilir, öyle ki kendi görüşünden farklı fikir serd eden
sofilerden memnuniyetlik duyarlarda. Yeter ki bir sofi fikir beyan ederken
samimi olsun sözüne itibar edilir elbet. Zira Ashabı Kiram, Allah Resulüne
Allah’a abd olma noktasında ve ibadet hususlarında fikir beyan etmeksizin tam
teslimiyet örneği göstermişlerdir, ama dünyevi
işler söz konusu olduğunda, yani gerek
ticaret, gerek siyaset, gerekse savaş gibi konularda bir bakıyorsun görüş belirtmekten
geri durmadıklarını pekâlâ görebiliyoruz. İşte ashabın hayatından hareketle, Sadatlarda
aynen şayet istişareye konu olan dünya işleriyse hemen işi ehline havale
etmekten yana tavır koyduklarını görüyoruz. Doğru olan da budur, asla bu bilgisizliklerine yorumlanmamalıdır.
Velhasıl-ı kelam bey’at istişareye
açık, yoruma kapalı olmayı gerektirir. Çünkü birincisinde çokluk içinde birlik
vardır, diğerinde ise ayrılık vardır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder