UHUD
VE OKÇULAR
SELİM GÜRBÜZER
Ebu Süfyan, daha sıcağı sıcağına yenildiği Bedir’i bir
türlü içine sindiremeyip hazmedemeyince şöyle yemin eder:
-Ey Ahali! Ahdim olsun ki; Bedrin
intikamını almadan hiçbir şekilde koku sürünmeyeceğime ve kadınımla aynı yatağımda
bulunmayacağıma yemin olsun.
Peki, Ebu Süfyan yemin ederde karısı
Hind yerinde hiç durur mu? Hiç kuşkusuz kocasından hiç aşağı kalmayıp o da şöyle
yemin eder:
-Ahdim olsun ki, eğer babamı ve amcamı
öldüren Hamza’nın ciğerlerini söküp atmazsam şu yaşadığım hayat bana zehir
zemberek olsun.
Bir
kere yemin sözü her ikisinin de ağzından çıkmıştı, artık gururlarına yedirip ettikleri
yeminden geri dönemezlerdi elbet. Nitekim Cubeyr b. Mu’tim’in kölesi Vahşi, tamda
bu iş için biçilmiş kaftan bir isimdi. Ve efendisi kölesine sıkı sıkıya şu tembihte
bulunur da:
-Vahşi şunu iyi bil ki, sen cenk
meydanında savaşmayacaksın, senin işin sadece savaş anında Hamza’nın bir anlık
boşluk anını kollayıp yakaladığında onu mızrağınla kalbinden vurup öldürmek
olacaktır. Şayet bunu başarırsan kölem olmaktan çıkıp hayatın boyunca hür kalacaksın.
Zaten, Vahşi’nin de canına minnet, ne
de olsa işin ucunda azad olup hürriyetine kavuşmak vardı. Ve bu uğurda tez
elden atış talimlerine kendini adar bile. Öyle ki günlerden bir gün yine atış
talimi için dışarıya çıktığında yolda Ebu Sufya’nın karısı Hind'le karşılaştığında
kendisine şöyle der:
-Ey Vahşi! Dile benden ne dilersen
dile. Sen yeter ki Hamza’dan intikamımızı al, dileğin
yerine getirilip hürriyetine kavuşur olacaksın.
Besbelli ki Hind, Bedirde kaybettiği oğlu, kardeşi, babası ve
amcasının intikamını bu kez işi daha da sıkı tutup Uhud’da Vahşi kanalıyla
Hamza’ya canıyla ödettirmenin derdiyle yanıp tutuşmakta. Derken bir biri ardınca
yapılan intikam yeminleri eşliğinde en son hazırlıklar hızla tamamlandığında
orduya hareket emri verilir de.
Onlar intikam yeminleri eşliğinde hareket
ededursunlar, bu arada Allah Resulü (s.a.v)’de müşriklerin harekete geçecekleri
günün vakti saatini amcası Abbas’ın gönderdiği mektupla durum vaziyetten
haberdar olur. Derken hemen haberi aldığı günün akabinde bu hususu ashabıyla
istişare ettiğinde Medine’de kalıp düşmanı karşılamak noktasında görüş beyan eder.
Ancak bu hususta ashabın kahır ekseriyeti fikri kanaatini düşmanla baş başa
çarpışmaktan yana bir görüş ortaya koyar. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda ister istemez
ashabının istişarede beyan ettikleri görüşler doğrultusunda hareket emri verip
ordusunun sırtı Uhud dağının eteklerine gelecek şekilde karargâhını kurdurur. Hatta
tedbiri elden bırakmamak adına da elli okçuya özel vazife verip Uhud dağının
diğer yakasındaki yamaca mevzilendirir. Hatta ve hatta Allah Resulü (s.a.v) işin ciddiyetine binaen her an arkadan gelmesi
muhtemel saldırılara karşı önlem almak adına okçularına sıkı sıkıya şu
tembihatta bulunmayı da ihmal etmez:
-“Ey
Okçular! Sizlerin burada sadece göreviniz arkadan gelebilecek
herhangi bir olası saldırıya karşı bizleri savunmak olacaktır. Dolayısıyla bizden bir işaret gelmedikçe sakın ola ki yerlerinizi
terk etmeyesiniz, hatta cesetlerimizi
kuşların kaptığını görseniz bile yine yerinizden asla kıpırdayıp ayrılmayasınız..”
Hiç kuşkusuz yapılan bu sıkı telkin ve
tembihatlar boşa değildi, bilakis işin ciddiyetine binaen yapılan tembihatlardı.
En nihayet yapılan sıkı tedbirler eşliğinde her iki ordu da karşı karşıya gelmiş
olurlar. Nitekim kılıçlar kınından çıktığında
Hz. Ali (k.v) ve Hz. Hamza (r.a) yıldırım hızıyla savaş alanına dalmasıyla
birlikte düşmanı bir anda şaşkın ördeğe çeviriverirler. Hatta müşrikler neye
uğradığının şaşkınlığıyla kaçmaya başlar da. Tabii onların bu halde kaçıştığını
gören okçular kesin zafer kazanmış önyargısıyla galeyana gelip:
-Hey arkadaşlar, baksanıza zafer bizden
yana gözüküyor, o halde daha ne yerimizde duruyoruz, hemen
gidip ganimetlerimizi toplamaya koyulabiliriz artık.
Her
ne kadar okçuların başlarındaki komutan, arkadaşlarının bu erken sevindirik galeyana
gelişleri karşısında “hele bir durun, yerinizden
ayrılmayın” dediyse de, onları bir
türlü ikna edemeyip konuşlandığı yerlerinde durduramayacaktır. İşte bu durumda
okçuların yerlerinden ayrıldığını fark eden Halid b. Velid, o anda savaşın
seyrini değiştirecek bir hamleyle Uhud’un arka yüzüne geçiş yapıp böylece kaçan
müşrik arkadaşlarının tekrardan savaş alanına geri dönmelerini sağlamış olur. Tabii
Vahşi’de bu arada hazır savaş yeniden kızışmışken pür dikkat Hamza’nın boşluk anını
kollayıp yakaladığında uzaktan attığı mızrakla göğsüne saplayaraktan can
evinden vurup yere yığıverir. Hatta daha da hızını alamayıp adına uygun
davranaraktan vahşice ciğerini sökerekten Hind’in yanına bir hevesle varıp;
-Ey Hind! Müjde, Müjde. İşte al sana
Hamza’nın ciğerini getirdim diyerek kendi kendine üstlendiği zaferini kutlar.
Ne diyelim, hani atalarımız “körler
sağırlar birbirlerini ağırlarmış” demiş ya, aynen öyle de canilikte her ikisi de
kötülükte birbirlerini ağırlarcasına hemen Hind’de olay yerine koşaraktan şehit
düşmüş Hz. Hamza’nın kulağını ve burnunu kesmekle kendi kendinin zaferini
kutlar. Sonra Vahşi’ye dönüp şöyle der:
-Tebrik ederim seni, çok iyi iş başardın,
hürriyetine kavuşmayı çoktan hak etmiş
oldun bile.
Her neyse efendiler köleler birbirlerini
yere göğe sığdıramayıp nara atarak zaferlerini kutlaya dursunlar, bu arada
savaşta bir yandan hızla devam ediyordu ki;
Resulullah (s.a.v)’in önünde sancağı tutmakta olan sahabeden bir neferi
müşrik cenahından gelen kılıç darbesiyle toprağın kara bağrında şehit düşüverir. İlginçtir o an müşrik saflarından bir adam
vardı ki, şehit düşüp yere yığılan neferin Peygamberimiz (s.a.v) olduğunu sanaraktan
avazının çıktığı kadarı bağırarak:
-Ey Ahali, Sevinin, sevinin, Muhammed’i öldürdüm! Muhammed’i öldürdüm! Diye çığlık çığlığa nara
atar.
Müşrikler çığlık atıp sevine dursunlar,
oysaki tüm beklentilerin tam aksine yere
yığılıp ölen kişinin Allah Resulü değil, bizatihi O’nun önünde sancağa sıkı
sıkıya sarılaraktan cansiperane bir şekilde “Anam, babam, canım sana feda olsun” duygu seli eşliğinde şehit düşen
Mus’ab bin Umeyr (r.anh)’ından başkası değildi elbet
Tabii müşrik cenahından gelen bu erken sevinç
naraları bir kısım sahabe üzerinde şok etkisi yapıp “Allah Resulü yoksa
savaşmanın ne anlamı var” türünden moral bozucu yersiz düşüncelere sevk ederken,
bir kısım sahabe üzerinde ise ‘Allah
Baki’dir düşüncesinden hareketle daha da iri ve diri olmalarına sevk eder. Neyse
ki az sonra Allah Resulünün hayatta yaşadığına dair gelen olumlu haberler
üzerine yeniden sahabenin tamamının tek yürek olmalarını beraberinde getirir. Ancak bu kez müşrik saflarından fırlatılan bir
taşın Allah Resulünün yüzüne isabet etmesiyle birlikte dengesini yitirip çukura
yuvarlanması yaşanan olumlu havayı bir anda tersine çevirip sahabenin yüreklerin
dağlayıp sızlatacaktır. Hani atalarımız ‘yiğit düştüğü yerden kalkar’ demişler
ya, aynen öyle de Allah Resulü (s.a.v) düştüğü
bu elim haldeyken bile Yüce Allah’a ellerini açıp:
“-Allah’ım! Onlar ne yaptığını bilmiyorlar, Sen kavmime rahmetinle hidayet ver” diyecek kadar can yürek metanetini
yitirmeyecektir.
Peki, Allah Resulü (s.a.v) bu haldeyken bile beddua etmezken müşrikler
ne yapıyor derseniz onlarda tam aksine huylu huyundan vazgeçmez misali O’nu öldürmek
için çaba sarf edeceklerdir. Nitekim duanın ardından yine bir kılıç darbesi
daha Resulüllah (s.a.v)'e isabet eder gibiydi ki tam o esnada sahabeden Talha
b. Ubeydullah elinin çolak olması pahasına kılıç darbenin önüne geçerekten
onların öldürme heveslerini boşa çıkarmış olur.
Müşrikler, Allah Resulünü öldürmek için çaba
sarf ede dursun, Talha b. Ubeydullah’ın hak ve hakikat yolunda eli çolak olmak
pahasına kendini siper eylemesi kirâmen kâtibin meleklerince çoktan hanesine
ahiret azığı olarak yazılır bile.
Derken savaş sona erdiğinde Ebu Süfyan’ın
tüm hevesi kursağında kalmış olarak Ömer’e şöyle seslenir;
-Ey Ömer! Sanmayın ki sizinle olan
hesabımız burada bitmiş durumda. Şunu iyi bilesiniz ki gelecek sene buluşma
yerimiz yine Bedir olacaktır.
Hz. Ömer (r.anh) ise bu meydan okuma
karşısında hiç islimini bozmadan:
-Peki, öyle olsun der.
Derken Resulullah (s.a.v) savaş alanını gezerken
bir anda can yürek amcasının yürek parçalayıcı cesediyle karşılaşıp çok
üzülür. Hem nasıl üzülmesin ki, savaş öncesinden sıkı sıkıya tembihlediği
halde kendisinden emir gelmeksizin okçuların yerlerinden ayrılması bu durumlara
sebep olmuştu. Peygamberimiz (s.a.v) yine de her şeye rağmen bu konunun üzerine
fazla gitmemiş, sadece:
-Kardeşlerimiz bize yazık etti demekle
yetinmiştir.
Bu arada Fahri Kâinat Efendimiz
(s.a.v)’in talimatı doğrultusunda Uhud şehitleri yıkanmaksızın elbiseleriyle
birlikte toprağın bağrına defnedilirlerken,
Bedir’in intikamın almanın sevinciyle yola koyulan müşrikler ise ilk
mola verdikleri yerde içlerine içten içe korku düşüp kendi aralarında bu durumu
şöyle fısıldarlar:
-Yahu, savaş meydanında erken ayrılmakla
iyi mi yaptık kötümü yaptık doğrusu her birimiz pekte emin değiliz gibi. Oysa onları
hazır elimizde yakalamışken fırsattan istifade tepelerine çöküp köklerini
kazıyabilirdik pekâlâ. Ah kafamız vah kafamız, hiç belli olmaz bir bakmışsın adamlar
ilerisinde her an karşımıza çıkıp başımıza yeniden çorap örebilirler. Tabii bu
arada hayıflanmalara kulak kabartan Ebu Süfyan'ı içten içe derin düşünceler
sarar da.
Her neyse Müşrikler içten içe karar
kara düşüne dursunlar, bu arada Allah Resulü ise müşriklerin tekrar Uhud’a geri
dönme ihtimalini göz önünde bulunduraraktan gaza sonrası onları sıkı sıkıya takibe
alır. Öyle ki gece vakti ateş yaktırmakla yıkılmadık ayaktayız mesajıyla onlara
gözdağı verir. Böylece uzaklardan ateşin
yakıldığını gören müşrikler takip edildiklerinin farkına vardıklarında bu kez
kendi aralarında birbirlerine dil döküp şöyle hayıflanırlar:
-Bak gördünüz mü adamların yaptığına, daha
şimdiden başımıza dert açmaya başladılar bile. Tüh bizlere, acelemiz mi vardı sanki? Oysa orada bir müddet
daha kalıverseydik bu tür durumlarla karşılaşmazdık.
Bu durumda Ebu Süfyan arkadaşlarının
kendi aralarında hayıflanmaları karşısında en nihayetinde dayanamayıp şöyle der:
-Arkadaşlar yeter gayri, nedir ikide
bir dert yanıp hayıflanıyorsunuz. Artık
işi dozunda bırakırsanız iyi olur. Hem ne de olsa onlara yeterince ders verdik
zaten, dolayısıyla siz siz olun işi tadında bırakın.
Ve sarf ettiği bu sözlerin akabinde
bir yıldır tuttuğu yemini bozup bekârlık hayatına son vermek zorunda kalır.
Derken müminler açısından Uhud’la ilgili
en nihai hüküm Yüce Allah indinde şöyle beyan olunur:
-“Şayet
Uhud’da size bir yara (ve yenilgi) isabet
etmişse (sabredin, ümitsizliğe düşmeyin),
o (düşman) kavme de Bedirde bunun
benzeri bir yara isabet etmişti. İşte Biz (galibiyet) günlerini insanlar (Hakkı
tutan veya bâtıla uyan toplumlar)
arasında (imtihan gereği gayretlerine göre) böyle bazen lehte, bazen aleyhinde olmak üzere çevirip-döndürüp
dururuz. Bu, Allah Teâlâ’nın iman edenleri bilmesi tertemiz hale getirsin,
kâfirleri murdar bir ölümle mahvetsin diyedir. Allah zulmedenleri sevmez.” (Ál-i İmran, 140) .
Böylece gelen bu vahiyle birlikte Uhud yenilgisi müminler için bir
imtihanı olarak dikkate şayan olunur.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/uhud-ve-okcular-8342



