2 Nisan 2026 Perşembe

Hz. Osman’ın Halifelik Dönemi Ve Şehadeti


 

                 Hz. Osman’ın Halifelik Dönemi Ve Şehadeti

        SELİM GÜRBÜZER       

      Malumunuz Hz. Osman (r.a) dönemine kadar Müslümanlar cuma namazına tek ezanla çağrılıyordu. Ta ki halife olduğunda Zevrâ denilen pazar yerindeki bir evin çatısında önce cuma vaktini hatırlatan ezan okutulur,  işte o zaman asıl namazın kılınacağını bildiren ezanın okunmasıyla birlikte cumaya çağrı için çifte uygulamaya geçilmiş olunur.  Böylece bu çifte uygulama sayesinde bir kısım müminler işe dalıp cumayı kaçıracak gibi olsalar da ikinci çağrıyla gafil davranmamış olurlar. Hatta bu çifte ezan çağrısı ashab tarafından güzel bir uygulama olarak karşılık bulur da. Sadece uygun karşılanmayan Arafat'ta cem-i takdimle ikişer rekât kılınan öğle ve ikindi namazlarının dörder rekât kıldırılması ictihadıdır.  Özellikle bu içtihada Hz. Ali (k.v) tarafından bile itiraz edilmiş, hatta bu konu sert tartışmalara yol açmıştır, derken bu uygulama ancak halifelik müddetince sınırlı kalabilmiştir.

                                    Mushaf’ın tertip hale getirilip çoğaltılması

        Kur’an ilk olarak Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminde Mushaf hale getirilmiştir. Hz. Osman (r.a) döneminde ise kurulan heyetin çalışmaları neticesinde o güne kadar değişik lehçelerde yazılı Kur’an nüshaları yakılması gerçekleşir. Böylece bir zamanlar ashabın şahitliğinde Peygamberimiz (s.a.v)’in eşi Hz. Hafsa annemizin evinin duvarında asılı duran tek bir Kur’an’dan 6 adet aslına uygun olarak Mushaf halde çoğaltılması suretiyle büyük İslam merkezlerine gönderilmesi sağlanır. Anlaşılan o ki, altı adet çoğaltılıp gönderilen Kur’an-ı Kerimlerin Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminden farklı yanı Mushaf’ın bugün elimizde olan şekliyle tertip üzerine yazılmış olmasıdır.         

       Bu dönemde hoşa gitmeyen bir takım icraatlar da vardı ki;  bunlardan hoşa gitmeyen örneklerden mesela Mervan’ın otuz deve yüklü hurmalarını “Halifenin selamı var” diyerekten satışa çıkarılıp şikâyete konu olmasına rağmen Hz. Osman (r.a)’ın yeğeni ve damadı olması hasebiyle hakkında herhangi bir ceza-i müeyyide uygulanmaksızın geçiştirilmiş olmasıdır.  

        Hz. Ömer (r.a) devrinde Muaviye b. Ebi Süfyan, Şam’a vali atanmıştı. O sürekli gözünü Kıbrıs’a dikmişti, bu niyetini bir şekilde halifeye bildirmeyi de ihmal etmez. Fakat Hz. Ömer (r.a),  bizatihi Amr b. As’ın ağzından dinlediği;  Denizin durgunluğu gönülleri okşadığını, ancak coştuğunda dalgaların insanlara acımadığı yönünde aldığı bilgiye dayanarak “Müslüman’ın tek bir kılının dokunulmasına karşılık asla Rum ilinin zenginliğine değişmem” şeklinde verdiği cevapla zihninde kurguladığı o denizin öteki yakasını fethetme hayallerine geçit vermeyecektir. Ta ki Hz. Osman (r.a) halifelik döneminde şartlar elverişli hale gelir böylece o düşünceler Kıbrıs’ın fethedilmesiyle gerçekleşmiş olur. Ve bu kazanılmış savaşta çokça ganimette elde edilmenin yanı sıra Hz. Osman (r.a)  döneminde İslam dünyasının sınırları daha da genişler hale gelir. Hatta Arabistan, Afrika’nın büyük bir kısmı, Türkistan, İran, Kafkasya gibi alanlar buna dâhil olup İslam dairesinin sınırları İstanbul surlarına kadar dayanırda. Derken Muaviye dönemiyle birlikte bu sınırlardan daha ötesine geçilemeyecektir.

                                                  Emevi İstismarcılığı

        Günlerden bir gün Ka’b b. Ubeyde ilmi bir konuda halife ile münazara yapıyordu ki, ses tonu edep sınırlarını aşacak dozda olması Mervan’ı rahatsız etmişti. Mervan bu durum karşısında Hz. Osman (r.a)’a hitaben şöyle der; 

        -“Ey Osman! Böyle adamlara yumuşak davranırsan bir gün gelir tepene de binerler,  oysa böylelerinin hadlerini bildirmen gerekirdi.”  

        Bunun üzerine Ka’b huzura çağrılıp sırtına yirmi kırbaç vurulur. Ancak Ka’b üst üste kırbaçları yedikçe, halife de sanki kendisi kırbaçlanmışçasına acısını yüreğinde hisseder.

       Nitekim Hz. Osman (r.a) daha fazla yürek acısına dayanamayıp Ka’b b. Ubeyde’yi bir kez daha huzura çağırdığında helalleşmek üzere sırtını açıp ondan kırbaçlanmasını talep eder.

        Ka’b bu durumda şöyle der:

       -Ey Müminlerin Emiri! Sizlere hakkım helal olsun, benden her şeyi yapmamı isteyin ama ne olur bunu yapmayı benden istemeyin deyip öyle huzurdan ayrılır.

         Evet,  öyle anlaşılıyor ki;  Hz. Osman (r.a) halife iken bile son derece yumuşak idareci yönüyle ümmetin idaresinin üstlenmiş bulunuyordu.  Nitekim kendinden önceki Halife Hz. Ömer (r.a)  gibi heybet varı yönüyle ağırlığını ortaya koyacak bir idari yönetim sergileyemediği içindir bir türlü Emevi istismarcılığının önüne geçememiştir.  Öyle ki; Emeviler için Basra, Kufe, Şam ve Mısır valilikleri çok önemli kilit noktaları olup kendi kabileci emelleri doğrultusunda Basra’da İbn Amir,  Kufe de Said ibn’il As,  Şam da Muaviye, Mısır’da ise Ebi Serh hükümranlıklarını sürdürmek için vali olarak vazife üstlenmişlerdir. İşte söz konusu valilerin Emevi olması halkın zihninde ister istemez halifenin kan bağına dayalı akraba yanlısı olabileceği düşüncesi yer ettiği gibi göreve atananların birçoğunun da ehliyetsiz liyakatsiz idareciler olduğu gözlerden kaçmaz da. Hatta böylesi idarecilerin bulundukları mevkilerde kan bağı üzerine izledikleri tarafgir tutum içerisinde bir yönetim sergilemeleri ahali nezdinde rahatsızlık doğurup şikâyet edilmelerine yol açıyordu. Yetmedi o aralar birde tüm bunların üstüne üstük ortalıkta burun kanaması denen ruaf hastalığı baş göstermişti ki, Osman (r.a)’da bu hastalığa yakalananlar arasındaydı. Öyle ki halife her geçen gün kan kaybı yaşadıkça vücudu bitkin hale düşüp mescide çıkamaz olmuştu. Hastalandığını fark eden Abdurrahman b. Avf,  hasta yatağında Osman (r.a)’ı ziyaret ettiğinde şöyle der:

       -Ey Osman! Duydum ki, Sizden sonra halife olarak bu makama beni uygun görmüşsün, ancak benim halifelikte gözüm yoktur.

       Halife Hz. Osman (r.a)  bu bilgiyi nereden öğrendiğini sorduğunda;

       Abdurrahman b. Avf cevaben:

       -Humran söyledi der.

       Malumunuz Humran halifenin kölesi idi. Dolayısıyla kölesinin ağzından çıkan bu asılsız haber üzerine Basra’ya sürgün edilir. Oysaki Hz. Osman (r.a) değil sağlığında, hasta yatağında kalkıp sıhhatine kavuştuğunda bile kendinden sonra yerine geçecek ismi aklının ucundan geçirmeyecek derecede mülayim karakterde bir halifedir.

                                                     Kaybolan Yüzük

        Bir gün Hz. Osman (r.a), Eriş kuyusunun başında Allah Resulünden kendisine kadar devr olunan ve üzerinde “Muhammed Resulullah” yazılı yüzüğü ile oynarken o sırada kuyuya düşürüverir. Tabii tüm aramalar fayda vermez. Belli ki Allah Resulünden yadigâr kalan bu değerli yüzüğün kaybı en çokta kendisini derinden üzmüştü. Neyse ki kendisini içten içe çökerten derin üzüntüsünü giderecek bir yol bulunup kaybolan yüzüğün yerine teselli babından yenisi yapılarak bundan böyle yazışmalar bu yüzükle gerçekleşmiş olur.

                                                         Fitne Ateşi

       Diğer bir başka kendisine hüzün veren hadise ise delikanlı yaşta iki gencin başlattığı fitne hadiseleridir. Başlatanlardan biri Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’in oğlu, diğeri de Huzeyfe’nin Yemame savaşında şehit düşmenin ardından yetim kalan evladını bağrına bastığı Huzeyfe b. Muhammed idi. Her ikisinin de ortak adı Muhammed olan bu iki genç, hemen her yerde ulu orta yaptıkları ateşli propagandalarla Mısır halkını etkilemeye çalışıyorlardı. Aslında onların derdi davası vali olmaktı. Nitekim bu iki genç birkaç kişinin dolduruşuna gelerekten havaya girip halifeden valilik talebinde bulunmuşlardır. Tabii halifenin huzuruna çıktıklarında 'evet' cevabı alamayınca, 'Sen misin bizi reddeden' hemen onurlarına dokunup Hz. Osman (r.a)’a kin ve nefret kusacaklardır. Hatta bunla da kalmayıp Medine’den Mısır’a gelip sürekli halife aleyhine çalışma faaliyeti yürüteceklerdir. Ne diyelim Hz. Osman (r.a)  şefkati bu ya,  Mısır valisi bir raporla halifeye durum vaziyeti haberdar etmesine rağmen yıllardır kendi himayesinde baba şefkati gösterdiği Huzeyfe b. Muhammed ile Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın oğluna sanki ortada hiçbir şey olmamışçasına birer hediye paketi gönderip gönüllerini almayı yeğler. Ancak gel gör ki, onlar halifenin bu erdemliliği karşısında teşekkür edeceklerine tam aksine “rüşvet vererek bizi susturmaya çalışıyor” ön yargısıyla hareket edip kendi konumlarını yüceltme davası güdeceklerdir. Nitekim Savarı savaşında zaferle dönen Muhammed b. Ebi Huzeyfe bindiği gemilerin birinde halkı galeyana getirerekten yaptığı ateşli konuşmasında şöyle der;

         -“Şunu iyi biliniz ki, Halife tarafından tayin edilen İbn Ebi Serh emri doğrultusunda cihad için savaşa girmedim, asıl yapılması gereken Osman b. Affan’a karşı yürütülecek olan cihattır.”  

         Derken bu yaptığı ateşli konuşmalarla günden güne halife aleyhtarı taraftar halkasını genişletmeyi başarır da.  Aslında bu başarısının arka planında Mısır halkını galeyana getirip karışıklığı körükleyen tetikleyici üst akıl hiç kuşkusuz Yemenli bir Yahudi olan Müslüman kılığına girmiş Abdullah İbni Sebe’den başkası değildi. Öyle ki İbni Sebe’nin, Basra Valisi tarafından fitne ele başısı olduğu farkına varılıp sürgün edildiğinde Kufe’ye konaklar, sonra orada tutunamayınca Şam’a konaklar.  Maalesef Şam’da da yine kınında duramayıp;

        -“Madem Hz. İsa  dünyaya yeniden dönecek, o halde  neden Muhammed dönmesin..” türünden   fitne kokan  sözler sarf ederek buralarda  tutunmaya çalışır. Derken sarf ettiği bu sözlerle netice alamayınca en nihayet Mısır’a yol alır. Mısıra geldiğinde ise daha evvelki düşüncelerine ilaveten; “Hz. Ali (k.v)’in Peygamber varisi olduğunu, böylelikle halifeliğin Ali’nin hakkı olduğundan dem vuraraktan Osman’ın halifeliği zorbadır” şeklinde fitne kokan fikirlerini yaymak için çaba sarf edecektir. Böylece Mısırlıların yumuşak karnı diyebileceğimiz en hassas konuyu sürekli kaşımanın neticesinde taraftar toplamakta zorlanmayıp Mısır içten içe kaynayan kazan hale gelir.  Hele ki fitne ateşi gün be gün etrafa sıçradıkça Hz. Osman (r.a) ister istemez bu durum karşısında valileriyle birlikte durum değerlendirmesi yapmanın yanı sıra birde bu meseleyi Hz. Ali (k.v), Hz. Talha (r.a), Hz. Zübeyr (r.a) ile de istişare yapma ihtiyacı duyar. Ancak olanlar olmuştu bir kere,  geç kalınmış bir istişareydi bu. Güya umre bahanesiyle yola çıkan altı yüz kişilik kafile halife ile hesaplaşmak üzere Medine’ye doğru çoktan varmıştılar bile. Medine'ye geldiklerinde Hz. Osman’ı tövbeye davet edecek kadar ileri gitmişlerdi. İşte böylesi bir kaotik ortamda Hz. Ali (k.v) olan bitene elbette ki sesiz kalıp seyredemezdi,  tez elden hemen halifenin huzurunda gözü dönmüş bu kalabalığa karşı en etkin önlem alması bakımından ilk etapta mescitte onlara hitaben konuşmak gerektiğini telkin eder. Bunun üzerine Hz. Osman  (r.a) mescitte isyancıları etkileyecek bir konuşma yapıp ardından da onları evine davet eder. Amma velakin eve davet edilen misafirlerin Mervan tarafından kovulması Hz. Ali’ (k.v)’in yüreğini çok sızlatmıştı. Bu yüzden halifeye bu hususta; “Mervan’a arka çıktın ama bizim sözümüzü tutmadın” şeklinde sitem etmekten kendini alamayacaktır. Şurası muhakkak Hz. Ali (k.v) bir Haşim’i kolundan bir can yürek olarak yürütülen halife karşıtı kampanyaya hiçbir zaman alet olmamıştır. Bilakis Hz. Osman (r.a)’a elinden geldiği kadar yardımcı olmuştur hep. Dolayısıyla Hz. Ali (k.v) hakkında ileri sürülen dedikoduların çoğu içi boş yersiz iddialar olmaktan öteye geçemeyecektir.

                                                        Kazan Kaldırma

         Hz. Osman (r.anh)’ın halim selim yumuşak huylu oluşunu istismar edenler onun hutbe irad ederken hakaret yağmuruna tutmalarının yanı sıra birde bunun üstüne üstük peygamber hatırası asasını kıracak kadar haddi aşan densizliğe yeltenebilmişlerdir.  Neyse ki Hz. Osman (r.a), kendini bilmez bu densizlerin tahriklerine kapılmaksızın bundan böyle bağlanmış kırık asaya dayanarak hutbe irad edeceklerdir. Bu arada Mısırdan Medine’ye gelen muhalif bir heyet halifeden şikâyet ettikleri hususlarla ilgili taleplerinin yerine getirilmesi kaydıyla memleketlerine döneceklerinin sözünü alıp öyle yola koyulurlar.  Ancak sonradan baktılar ki kendilerine verilen taahhütlerin yerine getirilmesinde hiçbir ilerleme yok halife aleyhine sil baştan algı operasyonlarını Mısır’ın dışına da taşıyacaklardır. Öyle ki, güya Hz. Aişe annemiz, Hz. Talha (r.a) ve Hz. Zübeyir (r.a) gibi sahabenin önde simalarının ağzından söylenmişçesine 'bize katılın' çağrısıyla yazılan mektuplar hemen hemen tüm şehirlere gönderilmek suretiyle gruplar halinde üç koldan birden kazan kaldıracaklardır. Böylece Hac bahanesiyle Mısır, Kufe ve Basra’dan katılan üç ayrı grup kendi gönüllerinden geçen halife adaylarını başa getirmek için seferber olacaklardır.  Ancak evdeki hesap çarşıya uymaz misali Hz Osman (r.a)’ın halifeliğine son vermek için yola çıkan Mısırlılar Hz. Ali’ye, Basralılar Talha b. Ubeydullah’a, Kûfeliler de Zübeyr’e elçiler kanalıyla kendi gönüllerinden geçen isimlere halifelik teklifi götürdüklerinde reddedilip yüz bulamayacaklardır.  Bu durumda işler git gide sarpa sarıp işin içinden çıkılmaz bir hal alıyordu ki, Hz. Osman (r.a)  bir yandan Muhammed b. Mesleme aracılığıyla asileri yatıştırmak için çaba sarf ederken diğer yandan da onların istekleri doğrultusunda Mısır’a yeni vali atayacağına dair bir takım taahhütlerde bulunaraktan gergin ortamı dağıtmaya çalışacaktır. Derken Hz. Osman (r.a),  muhaliflerin bilhassa kendisinden Mısır valisi Abdullah b.  Sad b. Ebî Serhin görevinden alınması yönündeki isteklerini kabul etmek durumunda kalıp yerine Muhammed b. Ebî Bekir’i tayin ettiğine dair atama mektubunu ellerine tutuşturmak suretiyle bir anda gergin ortam yatıştırılıp böylelikle memleketlerine geri dönmelerine ikna edilmiş olunurlar. Ancak dönüş yolculuğunda işin gidişatını değiştirecek talihsiz bir hadise yaşanır ki, yine sil baştan kazan kaldırmanın fitili ateşlenmesini beraberinde getirecektir. Öyle ki kafileler halinde bir umutla Mısıra dönüş için yola çıktıklarında o esnada tek başına ilerleyen bir adam yeni atanan vali tarafından önü kesilir. Böylece o adam durdurulup yakayı ele verince Hz. Osman’ın kölesi olduğu anlaşılır. Derken kime gittiği sorgulanaraktan eşyaları didik didik edilip araştırıldığında su kabının içine saklanmış halde bulunan Vali Abdullah b. Sad’a hitaben yazılmış mektup okunduğunda kafile adeta şoka uğrar bir hale bürünür. Zira mektupta muhaliflerin götürecekleri mektubu kaale almaması ve onların cezalandırılıp katline ferman verilen talimatname yazılıydı.  Bunun üzerine muhalifler epey mesafe kat ettiği yoldan ikinci kez Medine’ye geri dönüş yapmak zorunda kalırlar. İşin daha da ilginç tarafı Medine’ye tekrardan vardıklarında, Basra’ya ve Kufe’ye gidenlerinde aynı anda geri dönmüş olmalarıydı. Besbelli ki kendi aralarında gizliden gizliye danışıklı dönüşüklü anlaştıkları bir durum söz konusuydu. Tabii yolda karşılaştıkları durum vaziyet halifeye iletildiğinde, Hz. Osman (r.a) kesinlikle bu mektubu kesinlikle kendisinin yazmadığını, bu işten bihaber olduğunu dile getirip bunun tamamen bir tertip olabileceği ihtimalinden hareketle hemen meseleyi masaya yatırıp müzakere edecektir. Hatta müzakere esnasında Muhammed b. Mesleme hemen yanı başında ki Hz. Ali (k.v)’in kulağına eğilip şöyle der:

      -Bu iş olsa olsa Mervan’ın bir tertibidir.  

      Tertip ya da başka bir şey.  iyi hoşta, Hz. Osman (r.a)  tüm iyi niyetiyle bu meseleyi tetkik ettirip müzakereye açsa ne, muhalifler bildiğini okuyup şimdiye kadar yaşanmış ve yaşanacak olan tüm elim hadiselerin faturası halifeye çıkartılıp halifenin yüzüne karşı fütursuza tedbir bile alamadınız denilecektir. Hatta daha da ileri gidilip beceriksiz ithamıyla halifenin yakasına yapışaraktan halifelik mührünü üzerinde taşıyan amcasının oğlu kâtibi Mervan b. El-Hakem’i kendilerine teslim edip yarından tezi yok derhal halifeliği bırakınız ültimatomunu vereceklerdir.  

       Tabii Hz. Osman (r.anh)  tüm bu haksız ithamlar karşısında hiç islimini bozmadan metanetini koruyup şöyle der:

      -Rabbimin giydirdiği halifelik gömleğini asla çıkarmam,  şayet bu işte dahlim varsa o zaman yapacağım tek şey tövbe etmem olacaktır.

       Maalesef Mısırlılar bu mütevazı alçak gönüllüce söylenen sözlere de alaylı bir tavırla:

      -Bu senin kaçıncı tövben edişin diye karşılık verirler. Ardından işi emrivaki yapıp:

      -Mervan’ı bize teslim edin işgüzarlığında bulunacaklardır.     

      Hz. Osman (r.anh):

      -Bakın bunu benden talep etmeyiniz, asla isteğinize yapamam deyince isyancılar bizden günah çıktı deyip bir hışımla huzurdan ayrılarak evin etrafını kuşatmak üzere mevzi alırlar.

      Bunun üzerine Hz. Osman (r.anh), her geçen gün gidişatın kötüye gittiğinin bilincinden hareketle gizlice valilerin her birine işin vahametini ortaya koyan mektuplar gönderip her birinden yardım talebinde bulunur. Bu arada çağrı yapılan valiler içerisinde diğerlerine göre daha da bir hatırı sayılır derecede ağırlığı olan Muaviye’nin işi ağırdan alması gözlerden kaçmaz da. Derken isyancılar Hz. Osman’a dışardan yardım gelmesine fırsat vermeksizin işi sıkı tutup evin etrafını kırk günü aşacak bir muhasara sürecinin fitilini başlatmış olurlar.     

       İlk evvela evin çevresini kuşatma altına alırlar, sonra baktılar ki Medine’de ikamet edenlerde evlerine çekilip halifeyi korumak için sorumluluk üstlenmiyorlar,  artık işi iyice azıya alıp Hz. Osman (r.a)’a yönelik mescitte darp operasyonuna girişmekten de imtina etmeyeceklerdir. Her ne kadar girişilen bu operasyon ilk etapta üç beş kişinin işgüzarlığı gibi değerlendirilse de, aslında olayın boyutu Halifeye mescit yasağı konulacak kadar işi çığırından çıkaran hadisenin ta kendisi bir operasyondur bu.  Yine de her şeye rağmen onun içini asıl içten içe sızlatan hadise, bir zamanlar kendi kazancından satın aldığı arsa üzerinde inşa edilen mescitte namaz kılmasına bile müsaade edilemeyecek duruma düşmüş olmasıdır.  Tabii bitmedi, dahası var. İsyancılar bunlarla da yetinmeyip halifenin evine tüm giriş çıkışları yasakladıkları gibi bir zamanlar Yahudi’den satın alıp müminlerin hizmetine sunduğu kuyu suyundan içmeyi de kendisinden esirgeyeceklerdir.  Öyle ki Allah Resulü (s.a.v)’in eşi Ümmü Habibe annemiz ve Hz. Ali (k.v), su götürmeye kalkıştıklarında mani olmuşlar da. Neyse ki Hz. Ali (k.v) tüm bu engellemelere rağmen zorla da olsa suyu içeri sokmayı başarabilmiştir.

       Artık Medine halkının gözü önünde zincirleme cereyan eden bu ve buna benzer bir dizi hadiselerin yaşandığı noktada bıçak kemiğe dayanmıştı ki, Hz. Ali (k.v),  evlatları ve çevreden birkaç vicdan sahibi kişi hariç hemen herkes seyirci durumda olayları izler durumda konumlanmışlardı. Öyle ki tarihler Hicretin otuz altıncı yılının Zilhicce ayının on dokuzunu gösteriyordu ki, Hz. Osman (r.a) Hane-i Saadetinde Cuma gününün ikindi vaktinde Kur’an okuyordu. O sırada isyancı grubunun ellerinde tuttukları meşalelerle dış kapıyı aleve vermeleriyle birlikte artık bu dünyayı halifeye zindan edeceklerinin ilk işaret fişeklerini yakmış oluyorlardı. Böylece yükselen alevler halifenin muhafızlarının dikkatini yangın söndürmeye odaklayıp asilerin o arada dumanlar arasında sıyrılıp fırsattan istifade odaya dalmalarını beraberinde getirir. Odaya daldıklarında halifenin can yoldaş eşi Naile annemiz can havliyle yerinden doğrulduğunda başörtüsünü çekiverirler. Bu çirkin durum karşısında Hz. Osman (r.a); “Ey Naile! Başını ört,  öldürülmek bile senin başının açık kalması yanında hafif kalır” diyerekten hanımına iffetini korunmasına direnç göstermesini tembihler. Bu arada Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın oğlu da halifenin sakalını çekiverdiğinde o an göz göze geliverir.  Hz. Osman (r.a) o an canhıraş bakışları arasında ona şöyle sitem eder:

       -Ey Evlat! Senin bu yaptığını baban görseydi kim bilir sana ne derdi.

       Tabii bu mana yüklü sözler Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın oğlunu bir anda kendinden alıp kendine getirir de.  Böylece aklını başına topladığında o an iç dünyasında ne gibi fırtınalar kopuyorsa halifenin sakalını bırakmak zorunda kalıp soluğu kendini dışarı atmakta bulur. Gafiki adında bir diğer isyancı ise aklını başına toplamadığı gibi üstüne üstük acımasız bir şekilde elindeki demir parçasıyla indirdiği darbelerle halifenin okuduğu Kur’an sahifelere kanlar sıçrar da. Her ne kadar Naile annemiz kan revan içinde kalan Hz. Osman (r.a)’ı isyancıların ellerinden almak istese de onunda oracıkta parmağını doğrayıverirler. Derken birbiri üzerine gelen darbelerin ardından Hz. Osman (r.a) yere yığılıp bir gün önce rüyasında gördüğü, Resulullah (s.a.v)’in “Bizim iftar soframıza davetlisin dediği mana âlemindeki yere icabet ederek bu dünyadan göç eylemiş olur. 

        Maalesef tüm bu olan biten hadiseler zincirinin son halkasında şehit düşen Hz. Osman  (r.a)’ın ardından bile her zaman olduğu gibi yine Medine halkı olan bitene tepki vermeksizin son yolcuğuna uğurlanır. Sadece ortada Hz. Ali (k.v)’in oğlu Hasan ve Zübeyr’in oğlu Abdullah’tan oluşan birkaç kişinin ortamı sakinleştirmeye yönelik çabaları hafızalarda kalacaktır hep. Nitekim her ikisi de bu olayda yaralı çıkmışlardır.  

         Evet,  kazan kaldıran asiler Halifeyi şehit etmişlerdi. Hakeza Hz. Osman (r.a)’ın cenazesi üç gün süreyle kaldırılamadığı da ayrı bir vaka.  Elbette ki, Hz. Ali (k.v) bu durum karşısında seyirci kalamazdı. Hani dost acı günde belli olur ya, aynen öylede son yolculuğunda cenazeyi bir gece vakti Baki kabristanına defnetmek suretiyle vefalı bir dost olduğunu ortaya koyar da.

      Velhasıl-ı kelam, Hz. Osman (r.a) şimdi Resulullah (s.a.v)’ı bir gün önce gördüğü rüyasında “bugün iftar soframızdasın”  davetine icabet ettiği yerde medfundur.

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/-hz-osmanin-halifelik-donemi-ve-sehadeti-8126

1 Nisan 2026 Çarşamba

HAZRETİ OSMAN-I ZİNNŨREYN


 

                            HAZRETİ OSMAN-I ZİNNŨREYN

        SELİM GÜRBÜZER

        Fil olayının üzerinden altı yıl geçmişti ki, o sıralarda Afvan b. Eb’il As’ın oğlu Osman (r.a)  dünyaya doğa gelir. Dünyaya gelen bu oğul Peygamberimiz (s.a.v) ile aynı soydandırlar ama bir farkladır. Zira Allah Resulü (s.a.v) Kureyş'in Haşimi kolundan dünyaya gelirken, Hz. Osman (r.anh)’da Emevi kolundan dünyaya gelir.  

       Hz. Osman (r.a) aynı zamanda ilk iman edenlerin beşincisi olarak şereflenmiştir.  Öyle ki;  onu bu yola Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) teşvik etmiştir. Hatta:

     -Gidelim mi? demiş,

     O da:

     -Evet deyince hiç tereddüt etmeksizin Hane-i Saadette Peygamberimiz (s.a.v)’in mübarek lisanından okunan ayetlerin nurani etkisiyle bir anda kendini İslam halkasında bulur. Ancak günlerden bir gün amcası Hakem b. Eb’il As, yeğeninin namaz kılarken görünce önce onu uyarmış, sonra da atalarının dinine dönmeyince ağaca bağlayıvermiştir. Derken kendisine yapılan tüm uyarılara kulak asmamanın bedeli olarak tutsak edildiği odanın eşiğine yığılan çalı çırpı ateşlenip duman altı edilmesiyle birlikte baygın düşüp bu durumda el mahkûm su serperek ayıltırlar.  Öyle ya,  baktılar ki Osman (r.a) aygın baygın halde bile inandığı dininden hiç vazgeçmeyecek gibi gözüküyor,  bu kez ne halin varsa gör denilip kendi haliyle başbaşa bırakılır.  

      Peki ya, şu amcasının Müslüman olduğu dönemlerde ki kişiliği nasıl biriydi derseniz, bir kere her şeyden önce onun İslam’ın fethi yıllarında korku bela boynunun vurulacağı endişesiyle iman etmişlik bir kişiliği söz konusudur. Hatta kendisi İslam dairesine girdikten sonra bile Allah Resulüne her daim üst perdeden yetim gözüyle bakmış kişiliğinin yanı sıra Medine’de Hane-i Saadette konuşmalara kulak kabartıp evin mahremiyetini gözetleyecek derecede bayağı sicili kabarık davranışlarının cezası olarak sürgün edilmiş bir kişidir.  Ancak ne var ki gel zaman git zaman Hz. Osman (r.a)’ın halifelik yıllarında başına talih kuşu konup kendisine Kudâ bölgesinde zekât ve sadaka toplama görevi tevdi edildiği gibi oğlu Mervan’a da ayrıcalık tanınıp hilafet mührüyle onurlandırılmıştır. Böylece Hz. Osman (r.a)’ın halifelik yıllarındaki bu tutumu ashab tarafından akrabasını kayırma olarak algılanıp böylece birtakım huzursuzlukların doğmasına yol açmıştır.      

       Bu arada Hz. Osman (r.a)’ın gençlik dönemindeki hayat hikâyesine baktığımızda ise Efendimiz (s.a.v)’in kızı Rukayye’yi Osman’a nikâhlamasının akabinde Habeş yurduna ailece hicret eyleme şerefine nail olduğunu görürüz. Ancak Habeş yurduna hicret etmelerinin üzerinde çok geçmeden güya müşriklerin nüzul olan secde ayetlere kulak kabarttıklarında secdeye kapandıklarının zannıyla Müslüman olduklarına kanaat getirilip ana yurtlarına dönüş için seferber olacaklardır. Ancak Habeş yurdundan yola çıkan kervan Mekke sınırına yaklaştığında umduklarını bulamayıp yanıldıklarını göreceklerdir. İşte bu asılsız haber üzerine, Hz. Osman (r.a) sil baştan ikinci kez Habeş yurduna hicret etmek mecburiyetinde kalır.  Malum daha sonra da Mekke’den Medine’ye hicret emri geldiğinde üçüncü kez hicret etme şerefine nail olur. İlginçtir Medine’ye hicret edildiği günlerde su sıkıntısı baş göstermişti ki, Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine:

       -“Her kim ki Rume kuyusunu satın alırsa cennette onun için hayırlı mükâfat vardır  diye beyan buyurduğunda hemen hiç tereddüt etmeksizin kuyu başında Yahudi ile pazarlığa girişen ilk şerefyab isim olur. Böylece yapılan anlaşmayla kuyudan dönüşümlü olarak bir gün Müslümanlar, diğer bir günde de Yahudiler istifade edecektir. Neyse ki Müslümanlar kendi nöbet günlerinde iki günlük sularını stoklayı verirler de Yahudilerin gününde su almalarına pek ihtiyaç duymayacaklardır.  Tabii kuyu sahibi Yahudi bu durumu fark ettiğinde ister istemez kuyunun diğer yarısını da Hz. Osman (r.anh)’a satmak mecburiyetinde kalır. Böylelikle kuyu suyunun tamamı hemen her gün Müslümanların istifadesine sunulmuş olunur.

         Hiç kuşkusuz Hz. Osman (r.a)’ın hayat hikâyesi bunlarla sınırlı değil,  dahası var elbet. Şöyle ki hakkında daha birçok müşahede edilen hayat hikâyesi karelerine baktığımızda, örneğin Rukayye annemiz hastalandığında bizatihi Allah Resulü tarafından Bedir savaşına katılması yönünde kendisine izin verilmediğini görürüz. İlginçtir kendisine daha sonrasında Bedir zaferinin müjdesi ulaştığı gün Rukiyye annemizi gözyaşları içerisinde toprağa verecektir. Ancak ne var ki Rukiyye annemiz Baki Kabristanı’na defnedildikten sonra bile acısını günlerce üzerinden bir türlü atamayacaktır. Bunun üzerine Allah Resulü  (s.a.v) ölenle ölünmez hükmünce kızı Ümmü Gülsüm’ü Osman (r.anh)’a nikâhlayaraktan bu hüznüne son verip böylece “çifte nur” zişanıyla, yani “Zinnureyn” payesiyle şereflenmiş olur.  Hz. Osman (r.anh) aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.v)’in vahiy kâtipliği görevini üstlenmesiyle de şereflendirilir.  Tabii onun en belirgin şerefyab payesi cömert oluşudur.  Öyle ki, Hz. Ali (k.v) ve Hz. Fatıma annemizin nikâh akdi gereği verilmesi gereken mihir için Hz. Ali (k.v)’in satışa çıkardığı zırhı önce satın alıp sonrasında da satın aldığı bu zırhı tekrardan ona hediye etmesi cihetiyle de son derece cömert sahibi can yürektir o.

        Allah Resulü (s.a.v),  Hz. Osman (r.a)’ın yumuşak tabiatlı olduğunu bildiğinden ona en küçük süvari birliğinin başına bile kumandan olarak getirmemeyi yeğlemiştir hep. Zira bir seferinde Uhud cenk meydanında kıyasıya kıran kırana geçen savaşta  Muhammed öldü’ şayiası çıkınca savaş meydanını terk etmişliği söz konusudur. Bundan dolayı kendisini tedirginlik hali sarar.   Neyse ki bu olay üzerine nüzul olan  Allah onları affetti” ayet-i celilenin yüzü suyu hürmetine derin bir nefes alıp öyle rahatlayacaktır. İlginçtir gün gelir bu kez Hz. Osman (r.a) hakkında öldü şayiası çıkacaktır. Nitekim Hudeybiye seferinde. Ömer (r.a)’in teklifiyle Mekke’ye elçi olarak görevlendirilmişti ki, aradan epey bir zaman geçtiği halde halen geri dönmemişti. Tabii müşrikler onca süredir onu geri göndermeyince ordu içerisinde ister istemez “Osman öldürüldü” şayiası baş gösterir.  Allah Resulü (s.a.v)  hemen bu asılsız ortaya atılan şayianın önüne geçecek bir hamleyle ashabına topluca Rıdvan Biati vermenin akabinde sağ elini sol elinin üzerine koyup gıyabında “Bu da Osman’ın beyatidir” demek suretiyle yüreklere su serpmiş olur. Böylece biat merasimiyle birlikte bir yandan müşriklere karşı gözdağı verilip Osman (r.a)’ın serbest bırakılması sağlanırken diğer yandan da o meşhur Hudeybiye anlaşmanın yolu açılmış olunur.  

         Malumunuz Hz. Ömer (r.a) kendisinden sonra ki halife olacak kişinin tayini hususunda sağlığında bizatihi kendisinin belirlediği şura üyelerinin kararıyla yeni halifenin seçilmesini vasiyet eylemiştir. Nitekim telkin ettiği bu vasiyet doğrultusunda şura üyelerine bir yandan nasihatlerde bulunurken diğer yandan da Osman (r.a)'a bu hususta şu uyarıda bulunup şöyle der:

         -Ey Osman! Şayet halifelik sana kalırsa Emevileri devlet yönetiminden uzak tut, sakın ola ki onları bu ümmetin başına musallat eylemeyesin.  

          Ancak gel gör ki, Hz. Ömer (r.a)’ın şehit düşmesinin ardından Hz Oman (r.a)  halife olduğunda bu vasiyet havada kalır. Öyle ki Emeviler, kendi kan bağından olan Hz. Osman (r.a)’ın hilafete geçmesine çok sevindirik olmuşlardı. Zaten onlar oldubitti kendilerini halifeliğin asıl sahibi olduklarını düşünüyorlardı hep. Her ne kadar Hz. Osman (r.a)  öyle düşünmese de halife olduğunda ilk icraatı; Hz. Ömer(r.a)’ın sabah namazı kıldırırken arkadan hançerlenip şehit düşmesinde dahli olduğu düşünülen tertipçileri ortada kesin bir delile dayanmaksızın öldüren Ubeydullah’a kısas uygulanması gerekirken bunun yerine diyet cezası vermeyi uygun görecektir. Hem kaldı ki Ubeydullah ardından üç kişinin diyetini karşılayacak miktarda mal bırakmaksızın bu dünyadan göç etmesine rağmen bir bakıyorsun onun bir zamanlar devlet idaresinde çalışıyor olmasını gerekçe göstererekten ardından diyet borcunu ödemeyi de ihmal etmeyecektir. Hz. Osman (r.a)’ın yine de Ümeyye oğullarından farklı bir yanı da vardı ki, o da malum Ümeyye Oğullarından Ebu Süfyan’ın ömrünün son demlerinde artık etrafını seçemeyecek derecede gözü görmez bir halde aile efradını topladığında:

        -Aranızda yabancı var mı diye sorar.

        Aile efradı cevaben:

        -Hayır, aramızda hiçbir yabancı yoktur der. 

        Bunun üzerine Ebu Süfyan:

        -“Ey Ümeyye oğulları! O halde şunu iyi bilesiniz ki,  halifelik çok önemli husustur, bir daha onu bırakmamak uğruna sımsıkı sarılın ki nesilden nesile devamını sağlayabilesiniz”  diye vasiyet eylediğinde sarf edilen bu sözlerden hoşnut olmadığını sadece Hz. Osman (r.a)’ın yüz ifadelerindeki memnuniyetsiz bakış yanıyla kendini belli edecektir.  Derken Ebu Süfyan’ın bu sözleri dönüp dolaşıp Kureyş’in kulağına gelir de. Her ne kadar Kureyş'ten Mikdad ve Ammar b. Yasir durum vaziyetten haberdar olduklarında tepki gösterseler de, Ümeyyeoğulları her zaman ki gibi yine bildiklerini okuyacaklardır.

        Şurası muhakkak Hz. Osman (r.a)’ın son derecede yumuşak tabiatlı bir mizaca sahip olması ve akrabaya olan aşırı tutkunluğu onu birtakım olumsuz kararlar almaya sevk etmiştir. Zira halifeyken halkın şikâyeti üzerine görevden alınan Kufe valisi Sa’d b. Vakkas’ın yerine Kur’an'ın hakkında fasık olarak işaret ettiği üvey kardeşi Velid b. Ukbe b. Ebî Muayt’ı vali olarak atar da.

        Bu arada Amr b. As ise Hz. Ömer (r.a) döneminde Mısır’ı fethetmenin gurur okşayıcılığının vermiş olduğu rehavetiyle valiliğinin kendisi için garanti olduğunu düşünüyordu hep. Fakat günlerden bir gün halifeden gelen mektupta; İbni Ebi Serh’in Afrika’nın fethi için hazırlanacak ordunun başına geçirilmesi emrini okuduğunda o anda neşesi kaçar. Çünkü onun gözünde Ebi Serh sıradan bir neferdi, şimdi ise komutan olacak konumda.  Ne diyelim Amr b. As’ın kıskançlık hırsı bu ya,    kendi kendine “Bugün komutan, kim bilir yarın vali de olursa şaşmam”  duygu ve düşünceler eşliğinde en nihayetinde Afrika’nın fethi gerçekleşmiş olur.  Derken her ikisi de birbirinden habersiz halifeye mektup yazıp birbirlerini şikâyette bulunacaklardır. Tabii her ikisi arasında kıyasıya geçen birbirini yıpratıcı rekabetten kazanan İbni Serh olup kendisine Mısır Valiliği tevdi edilir de. Böylece aklının ucundan bile tasavvur edemediği valilik makamı bir hayal değil gerçeğin ta kendisi olur. Ve Amr b. As bu durum karşısında alıngan bir haleti ruhiye içerisinde Mısır fatihi hatıralarını ardında bırakarak soluğu halifenin huzurunda alır. Huzura çıktığında ilk işi sitemini dile getirmek olur. Hatta “Bunda da elbet bir hayır vardır” deme erdemliğini bile göstermeksizin huzura çıkmasıyla ayrılması bir olur.  

         Hakeza Ebu Musa el Eşari de Basra halkı tarafından şikâyet edilince,  Hz. Osman (r.a) bu makama dayısının oğlu Abdullah b. Amir’i atayacaktır. Böylece Şam, Kufe ve Mısır tamamen Emevilerin kontrolü ve idaresi altına geçmiş olur.

                                                                                                                  Devam edecek

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hazreti_osman-i_zinnreyn-8108

30 Mart 2026 Pazartesi

TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİNİN 24. Olağan Genel Kurulu Anım


 SİNEMA DÜNYAMIZ VE KAMERA TEKNİKLERİ

SELİM N GÜRBÜZER
İyi bir yazar olmanın yolu bir dağ başında tek başına yaşamak değildir elbet. Keza bir yazarın sahip olduğu kaynak kendisidir. Yaşadıkları hissettikleridir. Yaşamak gözlemlemekten bir gömlek üstündür dersek yeridir. Dolayısıyla yazar yazdıklarıyla gündem oluşturup film konusu bile olmalıdır. Bu yüzden filmde kurgulanan hikâye ve fikir hayatın orta yerinde bulunmalı.
Nasıl ki bir film yapımcısı başkarakter, karşıt karakter, dramatik aksiyon, doruk nokta vs. gibi unsurlara dikkat etmesi gerekiyorsa bir yazarda kendi iç dünyasında var olan ilham kaynaklarını harekete geçirmek durumundadır. Malum başkarakter filmin kahramanı ve aynı zamanda kurgulanan olayların baş odağında olan bir rolcüdür. Karşıt karakter ise başrolde oynayan kahramana muhalif oyuncudur. Başkahramanın karşı karakteri ne kadar güçlüyse o kadar film sürükleyici olacağı muhakkak. Aksi takdirde zikzak karakter izleyiciyi şaşırtabiliyor. Keza düz karakter de durağanlaştırır. Dramatik aksiyon bir senaryonun itici kalbidir. Bu yüzden seyircinin duygu ve düşüncelerini harekete geçirmek bakımdan mühim arz eder. Elbette ki bir film kendiliğinden oluşmaz. Onun beslendiği kaynaklar vardır. Şöyle ki; sosyal psikolojik meseleler, korkular, tarih, aşk hikâyeleri, intikam, fantastik fanteziler (hayaller), biyografi, kütüphane vs. bir filmin beslendiği kaynaklardır. Madem öyle bir filmi kurguladığımızda aksiyonu tırmandırıp çekişmeyi doruk noktaya ulaştırmanın yanı sıra insanları meraklandıracak şekilde kurgulamalı. Son ana kadar seyirci merakta kalıp beklenmedik bir sürprizle film sonlanmalıdır. Gerektiğinde seyirci izlediğinde başkarakterle kendini özdeşleştirmeli. İzleyici kendinden bir şeyler bulmalı. Şayet bir film aile ile ilgiliyse batı ailesini kendi coğrafyamıza uyarlayamayız. Çünkü batıda anne, baba söylenmeyebiliyor, ebeveyne isimle hitap edildiği bir vaka.
Kurguladığımız bir filmde bir çekimden diğerine ne zaman ve nasıl geçileceğine, çekim sırası ve süresi ne olmalı, olumlu görüntü sürekliliği nasıl elde edilir gibi hususlara dikkat edilmelidir. Her şeyden önce çekim sırasına göre mekân aynı olmalı, adam aynı olmalı, adam sağa bakıyorsa sağa bakacak şekilde çekim yapılmalıdır. Kurgucu yönetmenin kâğıda yazdıklarını kurgulayan kişi demektir. Böylece bu ikili kendi arasında istişare de bulunup “şunu şöyle yapabiliriz” şeklinde birbirlerine yardımcı olurlar.
Görüntü geçişlerinde efekt kullanmaksızın kesme (cut) tarzı direk geçişin yanı sıra bir görüntü kaybolurken diğer görüntünün yavaşça belirmeye başladığı bir mix (zincirleme) tarzı geçişte olabilir. Hatta hareket ve müziğe göre de geçiş söz konusudur. Gerektiğinde iki görüntünün üst üste getirilerek bindirmede yapılabilir. Hakeza özellikle sahnenin sonunda kararma ve başında açılma işlemi uygulamayı da ihmal etmemek icap eder. İris ise filmin başında veya sonunda bir sembol veya efektle görüntüyü açılır ya da kapanır hale getiren bir işlemdir. O halde sahnenin sonunda görüntü dondurularak film sonlanması uygundur.
Senaryo çekimlerinden önce mutlaka bir planlama gerekir. Bunun için sayfanın sol tarafına görüntü, sağ tarafına da görüntüyü ifade edecek sesler kaydedilir. Tıpkı bu durum beynin iki yarım küresini andırır. Madem öyle, görüntü alırken vapur, iskele, deniz içerikli bir temaysa ortam sesi, martı sesi pekâlâ verilebilir. Şayet bu romantik bir sahne gösterimiyse ortam sesini müzikle renklendirmek uygundur. Tabii bunları yaparken kademe kademe birinci çekim, ikinci çekim vs. diye tasnifleriz. Zira her çekimin kendine özgü görüntüsü ve kendine özgü ses kaydı söz konusudur. Birkere filmin başlangıç bitiş aşamaları tamamlamadan şunu iyi hesap etmekte fayda var. Biz ne sunuyoruz, hedef kitlemiz kimler, metin ana konusu ve sırası ile sunacağımız başlıca kitle iletişim araçlarımız neler, hedef kitlenin bizden beklentileri nelerdir gibi soruların cevabını karşılamalıdır. Malum çekim senaryosu ne kadar mühimse tanıtım yapacağınız filmin reklamı bir o kadar önem addeder. Bu da yetmez, tanıtımını yapacağınız filmin reklamında geçen ifadeler kafa şişirmemeli, 10 saniyede 25 sözcük kâfidir. Zaten reklam veren film firmasının Brıef (ajans)’ten istediği de budur. Ayrıca reklam merakta uyandırmalıdır. Nitekim reklam tanıtımlarının %70’i göze, %30’u kulağa hitap eder. Reklamın en etkili türü hiç kuşkusuz televizyon kanalı vasıtasıyla sunulanıdır. Her ne kadar televizyon vasıtasıyla tanıtımın maliyeti yüksekte olsa hitap ettiği kitleyi göz önünde bulundurduğumuzda ucuz olacağı ortaya çıkar. Kaldı ki bir gıda ürünü kaliteli olmasa bile televizyonda çıkmışsa güvenirlilik kazanabiliyor. Reklamında hareketlisi ve hareketsizi var. Mesela logo tarzı reklam verildiyse ya ses verilir, ya da müzik verilir, bu yüzden hareketsiz reklam kategorisi kapsamında değerlendirilir. Çoğu kez ekranda yayın altında geçen reklam bunun tipik misalidir. Bildiğimiz özel tanıtıcı reklamlarda malum hareketlidirler. Her şeyden öte insanları harekete geçiren cümleler reklamın ana ruhunu yansıtıp, bu doğrudan düz anlatım diye addedilir. Direk sizi hareket etmek yerine dolaylı şekilde ürüne yönelikse bu dolaylı anlatım olarak tarif edilir. Omo reklamlarında görmüşsünüzdür “Kirlenmek güzeldir” şeklinde tanıtımı sayesinde deterjan alacağınız zaman ister istemez Omo almak bahis konusu olabiliyor.
Demonstrasyon ise gösterime dayalı uygulamalı reklam tipidir. Bunlar daha çok ikna etme yöntemini benimserler. Dolayısıyla tanıtımını yaptığı ürünü inandırıcı olmalıdır. Bu da yetmez; açıklayıcı, kıyaslanabilir, öncesi ve sonrasını belirtir, dayanıklılık testini gösterir olmalı ki demonstrasyon örneklerinden amaçlanan hedef gerçekleşebilsin.
İlla bir film öykü ya da tarih olacak diye de bir kayıt yok, pekâlâ bu bir belgesel filmde olabilir. Ancak belgesel filmlerde bir konuyu işlerken aslına sadık kalmak mecburidir. Aksi takdirde inanırlığını yitirir. Bu işin hakkını veren sinemacılar toplumsal hafıza elçiler olarak adından söz ettirirler. Hakeza iyi bir röportajcı da böyledir. Gün gelir bir gün o röportaj birçok karanlıkta kalan olayları açığa çıkarması bakımdan işe yarar belge olacaktır.
Elbette ki sinemanın kökeni batıdır. Batı filmle ilk tanıştığında gösterimde olan trenin üzerine geldiğini sanaraktan ürküp salonu terk eder hale gelmişler. İşte bu ilk buluşma beraberinde sinemacılık sektörüne hız kazanmıştır. Her şeyde olduğu gibi televizyonculukta sistem üzerine kuruludur. Mesela NTSC (Natıonal Television System Committee) Amerikan kıtasının büyük bölümünde, Japonya ve Kore’de kullanılan bir sistem olup renk kodlama ile adını duyuran bir sistemdir. Bu sistemin ortak özelliği 525 yatay çizgi, 30 görüntü/saniye olmasıdır. Diğer dikkat çeken sistemse PAL (Phase Alternate line) olup, Fransa hariç Avrupa’nın tamamında uygulanan bir kodlama sistemidir. Bu da 625 yatay çizgi, 25 görüntü/saniye olarak işlev görür. Malum SECAM (Systeme Electronique Couleur Avec Memoire) Fransa ve birkaç sömürge ülkesinde kullanılmaktadır. Dahası PAL aynı çizgi ve kare sayısına sahip bir sistemdir.
Televizyondan söz etmişken videodan da bahsedebiliriz. Malum video analog ve dijital sinyal sistem diye iki ana başlık altında tasnif edilir. Birincisi eski sistem olup elektronik, frekans, veri akım sinyallerinden oluşur. Dijital sistem sayısal rakamla ifade edilen 1(var) ve 0 (yok) kodlamasıyla gerçekleşen veriler olup bunun en üstünü HD’dir. Ancak sinema kameraları hala analog sistemi üzerine çalışır. Dijital kameralar hafızaya kaydettiği gibi diske ve kasete de kaydedebiliyor. Bir kamera üzerinde HD yazıyorsa anlayın ki HD çekiyordur. Malum, basic stüdyo (temel stüdyo) ve aktüel (camcorder) diye iki çeşit kamera söz konusudur. Stüdyo kameraları reji kontrol sistemine bağlı olan kaset ve batarya gibi ek cihaza ihtiyaç duymayan kameralardır. Zaten bataryanın doluluk durumu kasetin durumu gibidir. İstemiyorsanız DISPLAY tuşuna basarsınız. Aktüel kameralar ise herhangi bir sisteme bağlı kalmayan kayıt ünitesi ve güç kaynağı üzerinden çalışan kameralardır. Nitekim omuz kameraları bunun tipik örneğini teşkil eder.
Kameranın ilk kullanılacak ilk düğmesi hiç kuşkusuz ON/OFF (açık/kapalı) butonudur. Kamera kapalı konumdayken çalıştırılamaz. Açık konuma getirildikten sonra konum belirlenir. Ayrıca kayda girip çıkma (REC) ve optik yakınlaşıp uzaklaşma (ZOOM IN-ZOOM OUT) hareketini sağlayan zum butonu elcek üzerinden sağ elle kontrol edilir. Sol elini kullananlar içinse özel yapılmış kameralar vardır. Kamera üç parçadan oluşup, bunlar objektif, gövde ve vizör diye tanımlanır. Objektif kısımda birden fazla mercekler vardır. Dar açılı objektif 500 mm’nin üzerinde bir değere (700-8000 mm) tekabül eder. Dar açıda ön ve arka alanı birbirine yaklaştırır ama öndekiler net, arka taraf net değildir. Yani netlik derinliği azalır. Malum, 500 mm normal değer olup, bunun altındaki değer geniş açıdır. Şayet objektif 50 mm’nin üstünde bir değerde ise objektif dar olur. Mesela 25 mm objektif geniş açı, 50 mm az geniş açı, 100 mm dar açı, 300 mm’de alan daha da daralır. Yani rakamlar yükseldikçe daralma söz konusu olur. Dolayıyla 24 mm objektif ideal mercek ayarıdır. Belli ki 500 mm’den düşük olanlar geniş açılı objektiflerdir. Kelimenin tam anlamıyla 50’nin üzerinde ki değerler dar açılıdır.
Kamera omzunda çekim yapılırken sağ elle elcek kavrandıktan sonra üzerindeki kayıştan geçirilerek kamerayı tutmaya yarayıp dengeyi sağlar. Çekimlerde manüel yapılacaksa M, otomatik yapılacaksa otomatiğe alınır. Bu yüzden kamera otomatik netlik konumdayken AUTO kâfi gelip, netlik bileziğini kullanmaya gerek yoktur. Ancak işin ehli olan iyi bir kameraman istediği kişi ve nesneleri net görüntülemek için objektif üzerinde focus düğmesini MANUEL (elle) konumuna getirerek çekim yapar. Zaten objektif dizilimi önden arkaya doğru sıralanması bu maksada yöneliktir. Kamerada REC tuşuna basılarak kayda girildiğinde vizörün üst-ön tarafında kırmızı bir ışık yanar. Bu ışık TALLY düğmelerinden kontrol edilir. Bu ışığın şiddetini artırmak için HIGH, düşürmek için LOW seçilir. TALLY düğmesini off konumuna getirildiğinde ise kayıt sırasında kırmızı ışık yanmaz. Ayrıca vizör ekranında objektiften toplanan görüntüler dışında diğer veriler için de uyarı yazı şekilleri vardır.
Kamera konumu, Video Teyp Recorder (VTR) konumuna getirilir, hafıza kartında fotoğraf izlenmesi yapılacaksa MEMORY konumuna getirilmesi uygundur, böylece fotoğraf karta kaydedilmiş olur. Anlaşılan kamera VTR konumundayken kaydedilmiş görüntüler izlenebiliyor. Ayrıca panel üzerinde tıpkı bir video okuyucu cihazındaki gibi PLAY (okuma), REV (gen), FF (ileri) PAUSE (bekletme), STOP (durdurma) SLOW (yavaş okuma), REC (harici kayıt yapma) tuşları vardır. Mesela Frame tuşları görüntüyü kare kare ilerlemesini sağlar. Derken bakaç ekranında onay işareti geldiğinde tuş bırakılır.
Her kameranın arkasında giriş ve çıkış yerlerini belirleyen ayar hazneleri vardır. Elektriğin giriş bağlantısı DCIN (Stock guote for Digital Cinema Corp) belirler. Tepe ışıkları ve telsiz mikrofonlar DC OUT girişine bağlanır. Sabit mikrofon dışında mikrofonlar ise CHI girişlerine bağlanır. Keza AUDIO olarak ta anılan bu girişlere mikrofon takıldığında istenen yönde ve uzaklıktan daha kaliteli ses alımı gerçekleşir.
Gövde kısım film düzleminin içerir. Vizör objektiften alınan ışıkların gövdede görüntü haline gelmiş şeklinin izlendiği aksam olup, bakaç görevinin yanı sıra görüntü netliğini sağlar. Parasol ise güneş ışınlarını engeller. Parasolun arkasında yer alan halka da netlik halkası adını alıp bunu bilezik gibi düşünebiliriz. Onun arkasında uzaklaştırma ve yakınlaştırma işlemlerinde kullanılan zoom halkası vardır. Akabinde ise diyafram yer alır.
Malum diyafram ışığın ne kadar girmesini, az veya çok ışık denge ayarı görevi yapar. Ayrıca objektif üzerinde diyaframı otomatik veya manüel seçmeye yarayan IRIS SELECTOR tuşu da vardır. Diyafram ışığı ne kadar geçip geçmeyeceğini ayarlayıp, 1’deyken en açık haldedir, 22’ye aldığınız zaman ışık kapanır. Yani diyaframda 1 en ideal rakam olup, 1.4, 1.8, 2.4.. yükseldikçe az ışık geçer.
Kamera kaydı ses mikrofonundan elde edilecekse AUDIO IN, LINE veya FRON konumunda tutulur. Kameraya dışarıdan mikrofon bağlanmışsa ses ayar düğmeleri MIC.(REAR) konumuna getirilir. Film çekimi yaparken dikkat edilecek bir diğer husus baştan sona kadar müzik sesi devamlı vermemektir, seyirciyi ara sıra dinlenmeye alıp ortam sesi vermek gerekir. Malum mikrofonlar kullanım yerlerine göre el mikrofon, yaka mikrofon, ayak mikrofon, masa mikrofon, otomatik mikrofon, boom mikrofon diye tasnif edilir. Yönlerine göre ise fan mikrofon, çift yönlü mikrofon, tek yönlü mikrofon, süper mikrofon, el mikrofon diye adlandırılır.
Ses ayar düğmesi (monitör) dışarıdan alınacak sesin kameraman tarafından duyulmasını sağlar.
AUDIO LEVEL düğmesi ise dışarıdan seslerin kayıt seviyesini ayarlar. Nitekim kameramanın gövdesi üzerinde bulunan VU metre (dijital ya da analog) sayesinde kayıt ses seviyesi görülür de. Eğer Vumetre göstergesinden hiçbir hareket yoksa kamera ses alamıyor demektir. Bu durumda mikrofon girişlerine ve ses ayarlarına bakılır.
Beyaz ayarı (White Balance) genellikle her kamerada vardır. Olması da gerekir. Çünkü beyazda tüm renkler mevcut. Madem öyle, kamera öncelikle açık konumuna getirilmenin yanı sıra ortama göre 3200 veya 560 Kelvin değerler arası filtreler seçilir. Bu arada diyafram otomatik konuma alınır. Anlaşılan stüdyo (floresan ışık) ortamında 3200, gün ışığında 5600 Kelvin uygulanmaktadır. Ancak çekim yapılacak mekânın ışığını algılayabilecek bir noktada kamera önünde 1-2 metre uzaklıktan düz beyaz bir kâğıt veya benzeri bir beyaz nesne tutulduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Böylece bu iş için kamera önüne tutulan test kâğıdına vizörden sadece beyazlık görünene kadar zoom girilip kamera üzerinde bulunan WB seçici “beyaz” (White Ball) konumuna getirilerek birkaç saniye basılı tutulur. Zaten iyi bir kameraman önce beyaz ayar, sonra siyah ayar alır, tekrar beyaz ayarda sabit kalır. Kesinlikle beyaz ayarı yaparken ters ışığa düşmemek icap eder, yani güneş ışığına doğru olmamalı.
Temel aydınlatma yönteminde 4 ışık vardır, bunlar anahtar ışık, dolgu ışık, fon ışık (tepe ışık) ve arka ışıktır. Anahtar ışık ana ışık olup nesneyi bu ışık gösterir. Dolgu ışık anahtar ışığın verdiği gölgeyi yok eden veya yumuşatan ışıktır. Tepe ışık sırta vurduran ışık olup üçüncü boyut kazandırır. Hatta arka ışık görüntü alacağımız nesneye estetik kazandırır.
Genel anlamda doğal ışık (güneş, ay) ve yapay ışık kaynakları söz konusudur. Yapay ışıkta kendi içinde sıcak ışık (tungsten spot vs.), soğuk ışık (flüoresan ışık) diye kategorize edilir. Malum, sıcak ışık 100-2000 watt olabiliyor. Madem öyle renk ısısı da 3200 Kelvin olması icap eder. Zira sıcak kaynaklar sert ışık verdiklerinden sert olur. Bunu önlemek için beyaz filtre (aydınger kâğıdı) kullanılır. Renk miktarını 5600 Kelvin’e çıkarmak için de mavi filtre (daylight) kullanılır. Şayet resimde bindirme yapma ihtiyacı duyulursa yeşil ve mavi renkler arka planda kullanılmalıdır. Bu arada Contrast ayarıyla da zıt renklere doygunluk verilebilir. Ki; siyah renk bunun tipik misalidir. Keza default işlemi ile eski ayarlara dönüş gerçekleşip ayarlar yeniden sıfırlanmış olur. Zaten preset-konuma fabrika çıkış W/B ayarları denmesi bu yüzdendir.
Kamerada birçok ayak çeşidi mevcut olup, bunlar Tripod (üç ayak), monopod (tek ayak), Pedestal (kamera ayağı tekerlekli ya da sabittir), Dolly (tabla), Şaryo (ray aparat), Steadicam, Jimmy jib (uzun bir çubuğun ucuna bağlı kamera), Crane (Jimmy-jib’in üst versiyonu olup kameramanın vincin tepesinde oturabildiği bir sistem), Flycam (uçan kamera) diye adlandırılır. Keza uzaktan kumandalı rc ise helikoptere yerleştirilen cinsten kamera ayağıdır
Zebra yarı-vizör ayarı ile görülür ki, zebrayı açtığında çektiğiniz ortamın vizörde ışık değerini gösterip fazlaca parlaklık sağlar.
Shutter ayarı; PAL ve SECAM sistemi içinde 1/50 frekans aralığında saniyede 25 kare resim üretilen kayıtlara yönelik ayardır. Pozlama hızını artırır veya azaltırsınız. Shutter bu işler için vardır, icabında bu yöntemle gelen ışığın süresini azaltabilirsiniz. Mesela pozlama hızıyla alakalı durumlarda gece Shutter düşürürseniz daha fazla ışık girmek mümkün olacaktır. Gerektiğinde hızlı görüntü elde etmek içinde pekâlâ kullanılabilir.
Kamera hareketleri denilince ilk evvela PAN (sağa sola çevirme) akla gelir. Dahası PAN en fazla 90 derece açılar için tercih edilir. Uzun bir objeyi mesela bir gemiyi çekerken detay verebilmek amacıyla ya da uzunluğunu göstermek için PAN uygulanır.
Aşağı yukarı hareket için TİLT tercih edilir. Aşağı doğru tilt down, yukarı doğru ise tilt up uygundur. Dahası bir insan portresi ya da bir sütun çekiminde tilt işlemine başvurulur.
Optik kaydırma için zumlama yapılır. Mesela kamera sabit bir şekilde dururken objektifte bulunan mercekler yardımıyla objeye yakınlaşma veya uzaklaşma verilir. Nitekim yakın görüntüler için ZOOM tercih edilir.
Kamera maharetiyle ileri ve geriye doğru yatay eksende yapılan manevra TRUCK hareketi diye tanımlanır. Zaten böyle durumlarda TRUCK hareketi uygundur.
Demek ki hareketler dolly, pedestral, şaryo ve jimmy jib işlemiyle yapılmakta olup özellikle hareket takiplerinde başvurulacak araçlardır. Keza konum hareketine aksi istikamet vermek içinde idealdir. Bu sayede konum hareketini olduğunda daha hızlıymış gibi göstermek mümkün olur.
Dolly sağa sola kayma demektir.
Şaryo, pedestal, dolly, Jimmy jib ile veya elle de yapılabilir. Pekâlâ, bu sayede yürüyen koşan bir kişiyi çerçeve genişliği değiştirmeden takip etmek mümkündür.
Pedestral aşağı yukarı hareket demektir. Yani dikey eksende yapılan harekettir.
Ark dairesel hareket demektir. Kameranın dairesel olarak yaptığı harekettir ve şaryo kurularak yapılır.
Malumunuz çekim ölçeklerinde omuz plan, göğüs plan, bel plan, diz plan, Amerikan plan, boy plan, genel plan ve Amors plan (diyaloglarda ideal bir plan) söz konusudur. Omuz plan başın omuzla beraber çekimidir. Burada dikkat edilmesi gereken husus başın üst kısmından boşluk bırakılmasıdır. Göğüs plan göğüsten başlayan bir göğüs hizası çekimidir. Bel plan belden itibaren başlayan çekimdir. Diz plan diz hizasından başlayan çekimdir. Amerikan plan bilekten başlayan çekimdir. Boy plan boyu bütünüyle kapsayan çekimdir. Genel çekim ismi üzerinde genel görünümü kapsayan çekimdir. Amors plan bir kişinin yanındakini de beraberinde görüntüleyen çekim olup, özellikle diyaloglarda kullanılır.
Üst açı plan uygulaması yukardan kuş bakışı çekimle gerçekleşir. Böylece etraftaki istenmeyen eşyaların çekimini önlemiş oluruz. Detay çekimde çekimi yapılacak nesnenin ayrıntılarını ortaya koyacak çekimdir. Close up (baş çekim) sadece kafa kısmına odaklanan bir çekim olup asla çeneyi hedef alan çekim değildir. Keserseniz de baştan biraz kesmelidir.
Çekim ölçeğinde bakış boşluğu önem arz eder. Baktığı taraf daha ağırlık verilir. Hatta 1/3 ve 2/3 oranını tutturmak esas olup baş boşluğunda üst kısımda boşluk bırakmak gerekir.
AKS çizgisi kamera A ve B kişi arasında 180 derecelik açılar içerisinde hareket etmek demek olup bu çekimde B, A’nın yerine, A’ da B’nin yerine geçmemelidir.
Objektifte çizgi deyip geçmemeli, zira 80-100 çizgi en kaliteli çizgi ayarı, 60-64 ise genelde kullanılabilir çizgi ayarıdır. 30-40 düşük kaliteli çizgi içerir. Zaten çizgi düştükçe bükülmeler oluşur ki buna meydan vermemeli.
Ters ışık çekimlerde parlama olur. Madem öyle, gerektiğinde görüntü bozulması için spanç uygulanır. Bunun için ND (yoğunluk) ile parlamaları gidermek icap eder.
Isıtıcı (warm-up filtreler) çektiğimiz nesneye sıcaklık verir. Bu anlamda en kuvvetli filtreyi temsil eden turuncudur. Hatta Isıtıcı filtreler de kendi içerisinde A,B,C diye farklılıklar içerir.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere soğuk ışık kaynakları 3200-5000 Kelvin arasındadır. Malum, güneş ışığı 5600 Kelvin olup bir anlamda ısıyayarıdır, foto ışıkları 3600 Kelvin’dir. İşte bu parametrelerden hareketle şayet dışarıda çekiyorsanız 5600 Kelvin en idealidir. Çünkü güneş ışığı vardır. İçerde çekiyorsanız 3200 Kelvin gerekir. Dolayısıyla beyaza göre tüm renkleri ortaya çıkarmış olursunuz. Normalde bir insanın bir gölgesi olur. Birden fazla aydınlatma varsa bir adamın birkaç gölgesi olmaması lazım gelir.
Film çekimleri bittikten sonra en mühimi işlem hiç kuşkusuz montaj işlemidir. Bu işlem uzmanlık gerektirir. Bunun için birçok programlar var elbet. Nitekim bu programlar arasında EDİUS programına göz attığımızda ekranda üç pencere vardır. Birinci pencere kamera bölümü olup çalışmalarımızı buradan izleriz, ikincisi efekt (dosyadan resimlerin alındığı bölüm) bölüm olup root dosya klasörü çıkar. Böylece bu dosyadan görüntüleri alırız. Seçtiğimiz görüntüyü çekip sol pencereye aktarırız. Ayrıca bu pencerede efekt tıklanıp, translation menüsünden 3D seçilebilir. Malum efektler geçişlerde kullanılır. Üçüncüsü görüntü, video ve Audi işlemlerinin montaj işlemlerinin yapıldığı bölümdür. En son bölümde açılan pencerede başlangıç noktası için klavyeden I (in) tuşuna, bitiş noktası için o (out) tuşuna basılır. Derken belirlediğimiz görüntünün ses, kamera ve görüntü kısımlarına aktarırız. Ana pencerede HD çalışacak 50 ya da 25 tercih edilir.
Hâsılı kelam bu dünyada teknik araçlarla görüntüler elde edilirken, manevi alanda da bilmediğimiz usul ve yöntemlerle hem görüntülerimiz hem de seslerimiz kayda alınmaktadır. Bu durum aynı zamanda bize “Ne ekiyorsak ahirette onu biçeceğiz” düsturunu hatırlatır.
Vesselam.
Not: Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi adlı eserime bakabilirler.
Kitabın Linki: https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

17 Mart 2026 Salı

GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR


  GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR

Orta Asya’dan Nizam-ı Âlem’e-KDY
SELİM GÜRBÜZER
Uzun yıllar uğraşı sonucu oluşan Güneş Doğudan Doğar adlı eserim 2022 yılının son aylarında Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılıktan (KDY) okuyucuyla buluşup, yayımlanan eserim 9 ayrı bölümden oluşmakta. Ve bu eser 454 sayfa hacimlidir.
Kitabın önsözünde şu ifadelere yer verdim:
“Allah-ü Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine sonsuz hamdu senalar, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’e salat ve selam olsun.
Eser incelendiğinde Orta Asya’dan başlayan bu kutlu yolun Balkanlar’a uzandığını, oradan da Viyana kapılarına kadar uzandığını görürüz. Orta Asya’dan başlayan bu koşunun hem maddi hem de manevi cephesini okuyucuya ilginç geleceğini umduğum bir üslup çerçevesinde dikkatinize sunmaya çalıştığım görülecektir. Tabii ki, bu uzun soluklu koşuyu bir solukta anlatmanın mümkün olmadığının idrakiyle ortaya karınca kararınca ne koyabilirsek buna da şükretmemiz gerekecektir. Hem nasıl şükretmeyelim ki, hele bilhassa tarihi süreç içerisinde Başbuğu Hakanlara ışık saçan Gönül Sultanlarının manevi tasarruf ve sohbet iklimi altında bu eseri kaleme almanın hazzını almak bile başlı başına bizim için büyük bir nimet olsa gerektir.. Bu nedenledir ki eserin hazırlanmasında yaklaşık 10 yıllık bir süre içerisinde büyük bir titizlikle defalarca gözden geçirip olgunlaştığına kanaat getirdiğim noktada 2022 yılın son ayı itibariyle vira bismillah deyip siz değerli okuyucularımın beğenisine sunmuş durumdayım. Oldu ya, şayet anlatılması gereken gözden kaçan hususlara değinmeyip ya da anlatımlarımızda sürçülisan babından hatalarımız olduysa da şimdiden okuyuculardan bizleri mazur görmelerini dilerim.
Her ne kadar Orta Asya’dan Nizam-ı âleme giden yolun tarihi akış çerçevesini tam manasıyla hakkını yerine getiremesem de sonuçta bu kadarını da ortaya koyabilmenin bilincinden hareketle Allah’ın (c.c) lütfu ve hidayeti, Resulullah (s.a.v)’in salat-u selamı tüm kardeşlerimizin üzerine olsun demek düşer bize.”
Kitabın kapak tanıtımı bölümünde ise şu ifadelere yer verdim:
“Teknolojik gelişmeler eşliğinde dünya adeta küçük bir köye dönüşmüştür. Şüphesiz teknolojinin bu noktaya gelmesinde insanlık büyük bir uğraşı vermiştir. Belli ki insanlık önce kültürle yüzleşiyor, sonra kültürün olgunlaşmasıyla medeniyet oluyor.
Unutmayalım ki Osmanlı, Roma ve Bizans'tan sonra İslam’la mecz olmuş son üçüncü Roma medeniyetidir. Hiç kuşkusuz son üçüncü Roma Medeniyetinden kastımız mevcut medeniyetin devamı manasına değil, bilakis tamtamına faydalı olanı alıp yeni bir medeniyet olarak sahne alışımız manasına gelen kasıttır bu. Osmanlı batıya doğru açıldıkça yararlandığı medeniyet değerlerini devamda ettirir. Şu bir gerçek, medeniyetlerin oluşumu sadece bir milletin değerleriyle yükselmiyor, birçok milletin kültür değerlerinin yoğrulmasıyla vücut buluyor. Zaten tek tip medeniyet oluşumu eşyanın tabiatına aykırıdır. Öyle ki insanlığın iç içe daireler halinde evrilmesi birbirini inkâr veya düşman ilan etmek manasına değil, birbirlerinin tecrübelerinden yararlanmanın getirisinin doğal sonucu oluşan yeni medeniyetin doğuşunda farklılıkları zenginleştirmek manasına bir büyük buluşmadır bu. Bilindiği üzere İstanbul’un fethinin akabinde Başpiskopos hiç tereddüt etmeksizin Fatih Sultan Mehmed’i Roma imparatoru ilan etmekten yüksünmemiştir. Kaldı ki ‘Rum’ ibaresi Arapçada Roma demektir. Bu yüzden o dönemde Kayseri Rum ifadesi dilimizde Roma imparatoru şeklinde tercüme edilip Fatih Sultan Mehmet bu unvanı kullanmanın yansıra diploması alanında da bu unvanla yazışmalarını yapmıştır. Hatta oralara giden elçileri bile Roma imparatoru elçileri sıfatıyla göndermiştir. Hakeza gelen elçileri de Roma imparatoru olarak huzurunda kabul etmiştir. Öyle anlaşılıyor ki biz gittiğimiz yerlerin kültürünü medeniyetini yok etmemişiz, tam aksine kendi potansiyel kültür kaynaklarımızla birlikte zenginleştirmişiz bile. Bakınız Allah Teâlâ’nın Kur’an’da “İnsanların bir erkekle bir dişiden yaratıldığını daha sonra birbirleriyle tanışıp münasebetler kursunlar diye kabilelere (şubelere) ayırdık” diye beyan buyurması kültürler arası tanışıklığının bir anlamda medeniyet hamlesine kapı aralayacağının işaretine teşkil eden bir durumdur.
Her ne kadar batı ve doğu ayırımı yapsak bile aslında her iki kutup beynin iki yarım küresi gibidirler. Batı’da daha çok mekanizm, doğu da ise maneviyat hâkimdir. Bir an bu iki baskın unsurun bir arada uyumlu hale geldiğini düşünün, bir anda büyük bir aksiyon doğacağı muhakkak. Ki, bunun insanlığa getirisi götürüsünden çok büyük çapta olup ruh ve bedenin kaynaşması gibi bir durum zuhur edecektir.
Nasıl ki İslamiyet’in bir güneş misali doğmasıyla birlikte çöl insanı hayat bulup bedeviyetten medeniyete geçiş yapmışlarsa, pekâlâ bugünde batının tekniği doğunun sevgisi bir araya geldiğinde erdemli bir medeniyetin doğması pekâlâ mümkün. Görüyorsunuz maddeci batının maneviyattan yoksun medeniyet hamlesine girişmesi kan, gözyaşı ve sosyal huzursuzluk doğurmuştur. Şu an dünyanın dörtte üçü uygarlık kılıfı altında kirletilmiş durumda. İşte bu noktada doğunun sevgi hamuruna ihtiyaç vardır. Tabii ki doğunun da teknolojik donanıma ihtiyacı vardır. Her ne kadar dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış Müminlerin kahır ekseriyeti “İlim Müslümanın yitik malıdır, onu nerede bulursanız alın” ilahi hükmün bilincinde olsalar da daha henüz teknolojik bir hamle başlatmış değillerdir. Gerçekten de geldiğimiz noktada ilim yitik malımızdır. Bir zamanlar medeniyet nedir, ilim nedir tüm insanlığa öğretmesine öğretmişiz ama gel gör ki şimdilerde o ilimden artık eser yoktur diyebiliriz pekâlâ. Yani, kayıp durumdayız.
Bakınız, Batı gelinen noktada halen bugün olmuş teknolojinin keyfini çıkarıyorsa bunu büyük ölçüde İslam medeniyetine borçludur. Öyle ki İslam medeniyetinden aldığı aşılar sayesinde bugünkü konuma gelmişlerdir. Ancak bu demek değildir ki doğu yeniden dirilişe geçip medeniyet olamayacak. Her şeye nağmen he daim ümit var olmakta fayda vardır. Yeise kapılmak bize asla yaraşmaz. Biz biliyoruz ki Allah nurunu tamamladığında yeniden dirilişe geçeceğimiz muhakkak. Buna inancımız tam da.
Madem öyle, akla ister istemez şu soru akla takılmakta, bu büyük medeniyetle buluşmak bugün değilse, acep ne zaman? En iyisi mi biz bu sorunun cevabına zaman harcamaktansa bugünümüze bakıp tez elden haremiler bize ait olan elde avuçta ne varsa onu çaldırmadan zamanı en iyi şekilde değerlendirip geleceğe yönelik hamle yapmakta fayda var. Zira insanlığın yeniden bizim nefesimizle soluklanmasına ihtiyacını görür gibiyiz. O halde gün yeniden diriliş günü deyip titreyip kendimize dönme zamanıdır.”
İÇİNDEKİLER:
İçindekiler kısmına bakıldığında kitabın içerik olarak kapsamının çok zengin olduğu görülecektir. Şöyle ki;
“ I. BÖLÜM: ORTA ASYA
-Atayurt Orta Asya,
-Orta Asya’nın Işık Kandili Şehirler,
-Ah Buhara Ah Semerkand,
-İki Işık Kandili İmam-ı Rabbânî (k.s) ve Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s),
-Dilde, Fikirde İşte Birlik, Dilin önemi,
-Türklerde Nevruz ve Hıdrellez,
-Farabi,
-Biruni,
-İbn-i Sina,
-Kadızade Rumi,
-Bilge insan Uluğ Bey,
-Göklerin Yıldızı Ali Kuşçu,
-Emir Timur,
-Bir Mizah Dehası Nasreddin Hoca,
-Zemahşeri,
-Cebir,
-Piri Türkistan Ahmet Yesevi (k,s),
-Piri Türkistan Ahmet Yesevi (k.s.) ve Alperenleri,
-Hakanların Şereflendirdiği Dünya,
-İlk Müslüman Türk hakanı Satuk Buğra Han,
-Türkler ve İslamiyet,
-Türk-İslam medeniyeti.
II. BÖLÜM: AL-İ SELÇUKLU
-Moğol kasırgası,
-Al-i Selçuk Lideri,
-Arslan Han
-Sultanül Müslim’in Tuğrul Bey,
-Alparslan,
-Melikşah,
-Yunus Emre,
-Mevlana,
-Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli,
-Ahi Evran,
-İmam-ı Gazali,
III. BÖLÜM: OSMANLIYA YÖN VEREN BİLGE ŞAHSİYETLER VE MANEVİ ÖNDERLER
-Piri Reis,
-Hacı Bayram-ı Veli,
-Al-i Semerkandi,
-Akşemseddin ve Fatih,
-Ayasofya,
-Fetih Ruhu ve Nizam-ı Âlem,
-Akşemseddin ve Ali Kuşçu,
-Ulu hakan Abdül hamit Han,
IV. BÖLÜM: OSMANLININ NİZAMI ÂLEM DAVASI
-Kul Devşirme Sistemi,
-Nizam-ı Âlemin Fikri Temelleri,
-Âleme Nizam Vermek,
-Nizam-ı Âlem’e Sosyolojik Bakış,
-Hz. Ali (k.v) ve Nizam-ı Âlem,
-Osmanlı Ülküsü,
-İlay-ı Kelimetullah,
-Bedeviyetten Hadariyete, Hadariyetten Nizam-ı Âleme,
-Anarşizm mi Nizam-ı Âlem mi?
-Üç Tuğlu Hilal,
-Ülkü yolu,
-Ülkü Kervanı,
-Yusuf Yüzlüler,
V. BÖLÜM: KAFKASYA
-Kafkas Kartalı Şeyh Şamil,
-Kafkas Şeb-i Arusu,
VI. BÖLÜM: BALKANLARA IŞIK DOĞDU
-Şavkı Hilal Mostar köprüsü,
-Bilge Kral Aliya İzzet Begoviç,
VII. BÖLÜM: TÜRKİYE
-Ortadoğu ve Türkiye,
-Petrol İmparatorluğu,
- Ölürüm Türkiye’m,
-Türkiye’de Provokasyon Hareketleri,
-Zaferle Değil Seferle Yükümlüyüz,
-Mehmet Akif Ersoy,
-Türklük Anlayışı Nasıl Olmalı,
-Soysop Faslı mı? Milleti Hâkime mi?
-Viyana’dan dönen Avrupa Birliği Ülküsü,
-Ankara, Ankara Olalı Böyle Baş Olmamıştı,
-İmparatorluktan Küreselleşmeye,
-Yerellikten Evrenselliğe.
VIII. BÖLÜM: KIBRIS
-Tarihi Süreç İçerisinde Kıbrıs
-Resmi Söylem Dışı Kıbrıs Politikası
-Ermeni Meselesi
IX. BÖLÜM: DÜNDEN BUGÜNE IŞIK VEREN GÖNÜL SULTANLARI
-Hakanlara Işık Saçan Başbuğ Veliler” isimli bölümler ve alt başlıklardan oluşmakta.

Bu arada pek çok okur Selim Gürbüzer kimdir diye merak etmekte. Aslında kendimden bahsetmeyi sevmem, yine de okuyucumun merakını gidermek adına kısaca özgeçmişimi şöyle özetleyebilirim:
Özgeçmiş:
Selim Gürbüzer, 1965 yılında Bayburt’ta doğdu, evli ve biri kız, biri erkek 2 çocuk babasıdır. İlköğretimini Bayburt Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulu, Orta öğretimini Bayburt Ortaokulu, Lise öğretimini Bayburt Lisesinde tamamladıktan sonra Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Biyoloji bölümünü bitirdi. Meslek hayatında bir yandan kamuda görev yaparken diğer yandan da büyük bir gayret ve özveri göstererekten Anadolu Üniversitesinin iki yıllık ön lisans fakültelerinden sırasıyla; AÖF Medya İletişim, AÖF Radyo Tv, AÖF İlahiyat, AÖF Veteriner Sağlık ve AÖF Tarım Teknolojilerinden mezun olmayı başarabilmiştir. Bayburt’ta öğrencilik yıllarında Hoca Ali Matbaasında rahmetli Osman okutmuş ve oğullarının yanında Bayburt Postası gazetesinde çalışarak gazetecilik ruhunu kazanmıştır. Üniversite hayatının akabinde sırasıyla İstanbul, Balıkesir ve Ankara’da Milli Eğitim Sağlık Eğitim Merkezlerinde ve Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesinde biyolog olarak görev yapmanın yanı sıra Gündüz Gazetesi, Alperen Dergisi, Nizam-ı âlem dergilerinde ve EnPolitik sitesinde araştırma incelemeleri yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca 2022 yılı sonuna ramak kala KDY yayınlarından “Güneş Doğudan Doğar” ile 2023 yılı içerisinde ise sırasıyla “Medine’den Buhara’ya”, “Ölürüm Türkiye’m”, “Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz” adlı yayınlanmış kitaplar ile en son yayınlanan “Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi” adlı eseri yayınlanmıştır. Şuan genç yaşta çalıştığı Bayburt postası Gazetesinde yeniden yazılarına devam ettiği gibi Türkiye Tıbbi İlaç ve Cihaz Kurumunda da Biyolog olarak görevini yürütmektedir.
Selim Gürbüzer’in Güneş Doğudan Doğar adlı eserine ulaşmak isteyenler aşağıdaki şu linkten temin edebilirler:
https://www.kitapyurdu.com/kitap/gunes-dogudan-dogar/636405.html&filter_name=selim+gurbuzer

Yayın Tarihi:28.12.2022
ISBN:9786254209062
Dil: TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:454
Cilt Tipi: Karton kapak
Kâğıt Cinsi: Kitap Kâğıdı
Boyut:15.5 x 23.5 cm
Vesselam.