MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN
SELİM GÜRBÜZER
Allah Resulü (s.a.v) günlerden bir gün
ashabına sohbet ettiğinde; “Hurmalığı olan bir beldeye göç ettiğini ve şehre
yaklaştığında o beldenin Medine olduğuna''
dair gördüğü bir rüyayı anlatır. İşte
bu gördüğü rüya üzerine gizliden gizliye hicret hazırlıklarına koyulur bile. Ashabın
içinde gözü kara öyle biri vardı ki, o’na Hattab oğlu Ömer derlerdi. Öyle ki o,
gizlemeye gerek duymaksızın hemen kılıcını kuşanıp Mescid-i Harama vardığında
hicret edeceğini bizatihi kendisi şöyle ilan eder:
-Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, Hicret
etmeye karar vermiş bulunuyorum. Kim karısını dul, evladını yetim bırakmayı
göze alıyorsa şafak söktüğünde buluşma yerine geliversin. Tabiî ki hiç kimsenin itiraz edecek bir
durumda gıkı çıkmadı, çıkamazdı zaten. Zira o’nu tanıyanlar en ufak bir itirazda
başına neler gelebileceğini çok iyi biliyorlardı.
Böylece Ömer (r.a) ilk hicret
edenlerdendi.
Allah Resulü (s.a.v) ise hicret için can
dostu Ebu Bekir ile görüştüğünde:
-Ey Ebubekir! Allah-ü Teâlâ hicret
yolculuğunda seni bana arkadaş kıldı müjdesini verir.
Bunun üzerine Ebû Bekir-i Sıddık (r.a) yolculuk
için hazırladığı iki deveyi Abdullah b. Üreykıt’a teslim edip ona bu meseleyi
gizli tutmasını ve üç gün sonra develeri Sevr mağarasına getirmesini sıkı
sıkıya tembihleyip öyle yola çıkacağını bildirir.
Mekke artık iyice boşalmaya yüz
tutmuştu ki, Ebu Cehil bu durum karşısında:
-Muhammed hala buralarda, eğer giderse
onu yakalamamız müşkül olabilir, derhal bu hususta herkes diyeceğini desin ki
sonradan şu oldu bu oldubitti bahanesiyle avucumuzdan kaçırmış olmayalım.
Her ne kadar müşriklerden kimi
hapsedelim, kimi sürgün edelim diye fikir beyan etseler de en nihai kararı belirleyecek
fikir yine Ebu Cehil’den gelip şöyle der;
-Geliniz her kabileden kanını üstlenecek
yiğitler belirleyelim, hatta kan
diyetini de kabileler arası paylaşmış olalım.
Böylece bu fikir ağırlıklı görüş olarak
kabul görür de.
Anlaşılan o ki müşrikler Peygamberimiz
(s.a.v)’in öldürülmesini bile göze alacak kadar hadlerini aşıp zıvanadan
çıkabiliyorlar. Neyse ki Cibril Emin
durum vaziyeti Resulullah (s.a.v)’e vahiyle bildirerekten İsra suresinin 80.nci
ayetini gönlüne şöyle vahy eder:
-Ey
Rabbim, beni dürüst bir girişle yeni yurduma girdir. Dürüst bir çıkışla
yurdumdan çıkar. Kendi canibinden bana yardımcı olan bir delil ve güç ver.
Habib-i Ekrem (s.a.v) nüzul olan bu ayetin gereği olarak Hz. Ali
(k.v)’e şu talimatı verir:
-Ya
Ali! Bu gece yatağımda benim yerime sen yatacaksın.
Şah-ı Merdan Ali bu ya, hemen hiç
tereddütsüz cevaben şöyle der;
-Emrin
başım gözüm üstüne Ya Resulullah!
Tabii bu arada müşriklerde boş durmaz, hemen akşamüstü Habib-i Ekrem (s.a.v)’in evinin
dışını ve içini abluka altına alacak bir şekilde konumlanırlar. Onlar evi çembere
alıp konumlana dursunlar, Resulullah (s.a.v)’de hane halkıyla vedalaştıktan
sonra Hane-i Saadetinden Yasin süresini okuyaraktan müşriklerin aralarından geçip
hicret yolculuğuna çoktan koyulmuş olur bile. Nitekim Allah Teâlâ’nın Kur’an’da;
-Biz, onların önlerine bir set, arkalarına
da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık göremezler” (Yasin,
9) diye beyan buyurması bu olayı bariz
doğrulayan bir husustur.
Gerçekten de Allah Resulü (s.a.v) aralarından sıyrılıp geçtiği halde O’nu ne
zahiren çıplak gözle görebildiler ne de bir nefes alış verişine şahit olabildiler.
Bilakis O (sa.v), Yüce Allah’ın koruması altında bir kelebek misali aralarından
kanatlanıp uçuvermiş oldu.
Derken Hicret için Medine yoluna
koyulmadan son kez doğup büyüdüğü topraklara tutku gözlerle baktığında Onsuz
Mekke’nin öksüz ve yetim kaldığını yüreğinde hissetti. Ancak ne var ki dostu
Ebu Bekir Sıddık ile birlikte yola çıkıp hicret etmekten başka çaresi
kalmamıştı. Hem kaldı ki hicret, sadece
iki insanın doğup büyüdüğü topraklardan göç etmesi hadisesi değil, aynı zamanda İslam medeniyetinin ve tüm
insanlığın kaderini de belirleyecek bir göç hareketinin ta kendisi bir
hadisedir bu.
Bu arada Hz. Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Allah
Resulünü sözleştiği yerde heyecanla bekliyordu ki birazdan buluşma yerine geldiğinde
birlikte Sevr’e doğru yürümeye koyultuverirler. Mağaraya geldiklerinde her
ikisi de yorgun ve bitkin hale düşmüşlerdi. Öyle ki Habib-i Ekrem (s.a.v)
yorgunluktan başını Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın dizine koyup uykuya tam
dalacağı sırada yüzüne düşen nazlı gözyaşı damlaları O’nu çoktan uykusundan
ettiğine ziyadesiyle yetmiştir. Resulullah (s.a.v) bu durumda gözünün ucuyla
Ebu Bekir’e bakıp:
-Ya Ebu Bekir! Neler oluyor? diye sual eyler.
Ebû
Bekir-i Sıddık (r.anh) cevaben;
-Ya Resulullah! Mağaranın deliğinden çıkan bir
yılan gördüm, sana zarar vereceğini düşünüp ayağımla deliği kapatmaya çalıştım.
Bu arada yılan ayağımı ısırınca canım yandı. Bu yüzden gözyaşlarımı tutamadım
der.
Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine
tükürüğünü Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayağına çalıp böylece canı yanan sadık
dostunun sızısı bir anda diniverir.
Evet,
Mağarada iki can dost arasında bunlar yaşanırken,
bu arada başta Ebu Cehil olmak üzere Peygamberimiz (s.a.v)’in evine
girdiklerinde yatağında bulamamışlardı,
onun yerine amcası Ebu Talib’in oğlu Ali (k.v) yatıyordu ki hemen sorgu suale
çekilip sıkıştırmaya başladılar:
-Ey
Bre çocuk! Hani nerede O? Derhal yerini söyleyiver.
Hz.
Ali (k.v) cevaben:
-Kendisi çoktan çıkıp gitti deyince, müşrikler tez elden iz sürmekle meşhur Benî Müdlic
kabile reisi Sürâka bin Mâlik’e yüz deve karşılığında Resulullah (s.a.v) ve Ebû
Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayak izlerini sürmek için görevlendirilip ardından
yol boyu iz sürülerekten mağaranın kapısına kadar dayanmış oldular. Bu durum
karşısında Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın rengi sararmıştı. Çünkü kendisi müşrikleri
mağaranın girişine dayandıklarını örümcek ağı perdesinden adeta bir film izler gibi
yakinen burun buruna görüp izliyordu.
Ve Resul-i Ekrem (s.a.v) dostunun yüreğinde çarpan heyecan halini sezip
şöyle der:
-Ya
Ebu Bekir! Korkma! Allah bizimle
beraberdir.
Gerçekten bu söz yerini bulup, müşrikler
mağara girişinin örümcek ağıyla örülmüş olduğunu gördüklerinde;
-Hey
arkadaşlar! Baksanıza mağaranın önü örümcek ağıyla örülü. Hiç yoktan yere burada
oyalanıp da zamanımızı boşa harcamaya gerek yoktur diyerekten mağaranın
kapısından ayrılıverirler.
Onlar mağaranın kapısından ayrıla
dursunlar, o arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh) derin bir nefes alıp
rahatlayıverir. Hiç kuşkusuz bu rahatlayış kendisi için değildi, bilakis Resul-i Ekrem (s.a.v)’in başına herhangi bir hal gelmemesine
yönelik derin bir oh çekip nefesini boşaltmanın rahatlayışıydı bu.
Bu arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın
oğlu ve hanımı da boş durmayıp Sevr mağarasına üç gün boyunca yemek taşıyıp iaşelerini
gidermekle de çok büyük bir iş çıkarmış oldular. Her ne kadar Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın oğlu
iman etmemiş olsa da Allah Resulüne yoldaş olan babasının mağarada birlikte saklandıklarını
müşriklerden gizleyip hem sır küpü olması hem de elinden geldiği kadarıyla iaşe
lojistik desteği sağlaması zaten bir evlattan beklenen en temel aile bağı
vazifedir.
Hakeza o daracık mağarada geçen üç gününün
paha biçilmez derecede üç asra bedel olan önemini Hz. Ömer (r.a)’ın şu
sözlerinden daha da iyi anlayabiliyoruz pekâlâ:
-Vallahi Ebu Bekir’in o mağarada bir gecesi Ömer’den ve Ömer ailesinden daha
hayırlıdır.
Hatta Hz. Ömer (r.a)’ın dile getirdiği bu
müthiş sözler gerçekten de mağaranın mağara olmanın ötesinde nice sırlarına
eremediğimiz, hatta ve hatta daha başka anlam yüklü sırlarını da bağrında taşıyan
yönlerinin olabileceğini düşündüren sözlerdir. Nitekim bazı rivayetlerde gizli
zikrin ve rabıtanın da Sevr mağarasında talim edildiği bildirilmekte. Bir başka
ifadeyle Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın müşriklerin mağaranın kapısına geldiğinde
Resulullah (s.a.v)'in:
-Ya Ebu Bekir! Dilini damağına yapıştır
ve kalbinden “Allah, Allah zikreyle”
diye talim edilmesiyle hafi zikrin öğretildiği rivayet edilmekte.
Hakeza Allah Resulü (s.a.v)’in yine aynı
mağarada:
-Ya
Ebu Bekir! Gönlünü gönlüme bağla ve rahat ol diye beyan buyurmakla da Rabıta-i
Şerife'ye işaret edildiği rivayet edilir. Gerçekten de gönlü gönle bağlamanın
adıdır: Rabıta-i Şerife. Bilindiği üzere
rabıta ‘rabt’ etmek kökünden gelen bir ibare,
rabt etmek ise bağlanmak anlamında kavramsal bir ibaredir. Nitekim Ebû
Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın meşrebi yönüyle gönlü hep Onunla birlikte olup, tamda
bu kavramın mana ve ruhuna uygun rabıtanın gereğini yerine getirmiş can dostudur
zaten.
Derken Abdullah b. Üreykıt’ın develeri
getirip Medine yoluna koyulmakla o üç günlük mağara süreci sona ermiş olur. Bu
arada Mekke’de Allah Resulünü ölü ya da sağ yakalayıp getirene 100 deve
verileceği ilanını duyan Süraka b. Malik’in iştahını kabartmış olsa gerek ki
derhal atına binip hızla aramaya koyulur bile. Hatta bir ara Ebû Bekir-i Sıddık
(r.a) arkasına dönüp dörtnala hızla gelen atlıyla birlikte toz bulutunun
kalktığını görünce:
-Ya
Resulullah! Arkamızdan bir atlı bize yetişmek üzere der.
Resul-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine ardına
bakıp atlıya celalli bir şekilde nazar edince atın ayakları şahlandığı yerden Süraka
ile birlikte tepe taklak yere savrularaktan çakılıverirler.
Ne
diyelim yüz deve alma karşılığında dünya malına tamah etme hırsı bu ya, hemen
atıyla birlikte çakıldığı yerden kalkıp tekrardan atına binip Resul-i Ekrem
(s.a.v)'in üzerine sürünce yine tepe taklak yere çakılıverirler. Hatta Süraka’nın
öyle gözünü dünya malı hırsı bürümüştü ki düştüğü yerden kalkıp bir kez daha
atını sürüp şansını denemeye kalkıştığında yine aynı hazin akıbetle karşılaşır.
Hem nasıl kendisi açısından aynı hazin akıbetle karşılaşmasın ki, bir kere her
şeyden önce yer yerinde yarılsa, gök delinse besbelli ki âlemlere rahmet olarak
gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’e herhangi bir zarar gelmemesi için manevi
âlemde çoktan korunmaya alınmıştı bile. Derken Süraka canhıraş bir halde el mahkûm
bu kez Efendimiz (s.a.v)’den yardım dilemek zorunda kalıp acziyetini şöyle dile
getirir de;
-Ey Muhammed! Şunu çok iyi anladım ki; bu yaşadığım hadise kesinlikle
sıradan tesadüfi bir hadise değilmiş. İnanın yaptığıma çok pişmanım.
Hatta pişmanlık ifade eden sözlerinin
akabinde şöyle der:
-Şimdi söyleyiverin, Sizlere yardım etmek için
ben ne yapabilirim?
Allah Resulü (s.a.v), Süraka’nın ağzından
sarf ettiği bu samimiyet kokan sözleri üzerine:
-Ardımızdan gelenlere hedef şaşırtıp
müşrikleri geri çevirmeni sağlaman bizim için kâfi gelir der.
Süraka:
-Peki, başım gözüm üstüne deyip böylece
yaşanan bu mucizevi hadisenin ardından Allah Resulü gözü arkada kalmayacak emin
bir şekilde yoluna devam etmiş olur.
Bu arada Hicret yolcuları Medine
sınırlarına yaklaşmışlardı ki Medine halkının da gözü kulağı hep yollarda kalır.
Öyle ki O’nu bağırlarına basacakları anı çok büyük bir heyecan içerisinde iple
çekiyorlardı. Derken beş yüze yakın insanın o büyük heyecan içerisinde bekleyişine
en nihayetinde bir Yahudi'nin şu seslenişi derman olur:
-Ey Yesrib halkı! Müjde, müjde, geliyor.
İşte bu sesleniş sayesinde bir anda heyecandan tir tir çarpan gönüllere su
serpmiş olup akabinde yüreklerinde çarpan bu heyecanın yerini bu kez büyük bir sevinç
naraları yer alır. Nitekim Kuba halkı ufuktan
üç yolcunun kendilerine doğru yaklaştıklarını gördüklerinde sevinç gözyaşları
içerisinde konuklarını ‘Allahu Ekber’ tekbir sesleriyle karşılayıp
bağırlarına basmış olurlar.
Evet, Kuba’da bu büyük buluşmanın ardından
ilk iş mescit yapımı için kolları sıvamak olur. Derken mescit yapımının ilk temel taşını Allah
Resulü (s.a.v) yerleştirip ardından sırasıyla Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Osman
(r.a) ve diğerleri takip edip böylece mescidin temelleri atılmış olur. Hz. Ali
(k.v) ise hicret yolcularının Kuba’ya
konakladıkları üç gün sonrasında ayakları şişmiş halde arkadaşlarının aralarına
katılmış olur. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda hemen onun ayağını mübarek
elleriyle sıvazlayınca ağrısı kesiliverir. Bu arada Kuba mescidinin inşa
yapımının tamamlanmasıyla birlikte Peygamberimiz (s.a.v)’in ilk imamlık yaptığı
mescit olarak da tarihe not düşülmüş olunur.
Habib-i Ekrem (s.a.v) on dört günlük
Kuba’da konaklamanın ardından Medine’ye Kasva adında devesiyle birlikte hareket
ettiğinde bu kez Medine halkını çok büyük bir heyecan dalgası sarar. Hem nasıl heyecan dalgası sarmasın ki, yaşlısı
genci, hatta çocuklar hep birlikte damlara ve ağaç dalları üzerine çıkmış halde
O’nun yolunu gözlüyorlardı. Derken yolunu dört gözle bekledikleri ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed’ Medine ufuklarında silueti görünür görünmez aman
Allah’ım sanki kıyamet koparcasına:
-İşte Allah’ın Habibi geldi! Sevinç naralarıyla yer gök yankılanır bile.
Hakeza genç kızlar da:
-Taleal
bedri aleyna minseniyyetül veda ilahisi eşliğinde beldemize şeref verdin methüsenayla
eşlik ederler. Hele Ensar halkının
cümlesi öyle kendilerini sevgi seline kaptırmışlardı ki; Allah Resulünü (s.a.v) bağırlarına basmak için adeta kendi
aralarında yarışır halde sıraya gireceklerdir. Öyle ki
Ensar halkı:
-Ya Resulullah! Buyurun bizim eve
diyerekten her biri kendi hanesine davet etmek için yarışırlar adeta..
Habib-i Ekrem (s.a.v) bu durumda kimseyi kırmamak adına Kasva adlı güzel
devesiyle bu meseleyi halletmeyi yeğler. Nitekim devenin yularını bırakıp:
-Ey Ensar halkı! Devem nereye çökerse,
şunu iyi bilesiniz ki o evde konaklayacağım diye beyan buyurur.
Derken Kasva adlı deve Mescid-i Nebevi’nin
bulunduğu boş bir arsaya çöküverir. Devenin
çöktüğü yere en yakın ev ise Ebû Eyyûb Halid b. Zeyd’in eviydi ki, o an kendisi
sevinç gözyaşlarına yaşlarına boğuluverir. Sadece sevinen Ebû Eyyûb el-Ensarî değildi
elbet, hiç kuşkusuz bütün Medine halkı da
bu sevince ortak olup gözyaşı dökmekten kendilerini alamazlar da.
Tabii Ebû Eyyûb El-Ensarî, hemen yukarı
kata buyur eder etmesine ama Allah Resulü (s.a.v) kendisini ziyarete gelecek olan misafirlerinin
daha rahatça ziyaret etmeleri için alt katı uygun görür. Fakat akşam olduğunda
her şey düşünüldüğü gibi olmaz. Zira Ebû Eyyûb El-Ensarî ve hanımının üst katta
kalmak hiçte içlerine sinmeyip bir türlü gözleri uyku tutmayacaktır. Ve ikisi birlikte
üst katta oturdukları yerden birbirine bakaraktan:
-Öyle
ya, Allah Resulü alt kattayken biz nasıl
olurda üst katta uyuyabiliriz ki diye karı koca kara kara düşünür bir haleti
ruhiye içerisine girerler. Nitekim içten içe kendilerini karalar basan bu derin
düşünceler eşliğinde bir anda elinde tuttukları su testisi devriliverir. Neyse ki
karıkoca hemen apar topar yatmak üzere iken üzerlerine alacakları yorganı testiden
dökülen suyun üzerine kapayaraktan alt kata şırıl şırıl akmasının önüne geçmiş
olurlar. Sabah vakti girdiğinde ise Ebû Eyyûb el-Ensarî (r.anh)’ın ilk işi yarı
uykulu yarı uykusuz bir halde Allah Resulünün huzuruna çıkmak olup meramını
şöyle dile getirir:
-Ya Resulullah! Sen alt katta iken biz nasıl
olurda üst katta öylesine rahat edebiliriz ki, asla buna gönlümüz razı değildir.
İşte
Allah Resulü (s.a.v), Ebû Eyyûb el-Ensari’nin ağzından dökülen bu samimiyet kokan
ifadeler karşısında cevaben:
-Peki, öyle olsun der.
Böylece
Allah Resulü (s.a.v), ziyaretçilerini
üst katta karşılayıp görüşmelerini burada devam ettirmiş olur. Hatta ziyaret görüşmelerinin birinde Yahudi
bilginlerinden Abdullah b. Selam kendince Resulullah (s.a.v)’e bir takım
sorular sorduğunda aldığı akıl dolusu ve hidayete erdirici cevaplar karşısında
kelime-i şahadet getirip İslam’la şereflenmekle konaklanan mekân irşad evine dönüşür
de.
Sıra ibadet yapılacak mescidin belirlenmesine
gelmişti ki, bunun için devenin çöktüğü alan ibadet edilecek mescid olarak
belirlenir. Nitekim Mescidi Nebevinin yapımı da tıpkı Kuba Mescidinin yapımında
olduğu gibi yine imece usulü el ele gönül gönüle verilerek inşasının bitimiyle
birlikte ibadet edilir hale gelir de.
Peki, inşa edilen Mescidi Nebevi, sadece
ibadet etmek için kullanılan mekânın adı mıdır? Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in dar-ı
bekaya irtihal ettiğinde buraya defnedilip müminlerin ziyaretgâhına açılan
cennet bahçesi mekân olarak da anlam kazanan mescidin adıdır. Hakeza İslam
tarihinin altın sayfalarına Mescid-i Haram’dan sonra ikinci kutsi mescit
hüviyetinde Ravza-i Mutahhara olarak da anlam kazanıp kayda geçen mescidin
adıdır. Hem nasıl anlam kazanıp kayda
geçmesin ki, bir kere her şeyden önce Mescid-i Nebevinin inşasıyla birlikte hem
inananların bu kutsi mekânda namaza nasıl çağrılacağının ilanı açıklık kazanmış
oldu hem de Ezan-ı Muhammedi’nin tüm âlemlere duyuruluşunun ilk basamağı vuku
bulmuş oldu. Bundan daha da öte gelmiş
geçmiş tüm müezzinlerin Piri Bilal-i Habeşi’nin bu mescitte ilk Ezan-ı
Muhammedi’yi okuyup duyurusunu yapmakla inananların namaza davete icabet
etmelerine vesile olurken diğer yandan da tüm ins ve cin âleminin tevhide çağırılışına
vesile olmuştur.
Evet, çile bu kutsi yolun doğasında var
olan bir kutlu azıktır. Nitekim bu yönüyle baktığımızda Hicret çile demektir zaten. Hem kaldı ki bu kutsi yolda çile azığı olmalı
ki; her yaşanan çilenin ardından pembe şafaklar inananların üzerine rahmet
olarak doğuvermiş olsun.
Velhasıl-ı kelam; Resulullah (s.a.v) Medine'ye
şeref vermesiyle birlikte akabinde onca çektiği çilenin ardından zafer
Müslümanların lehine tecelli eder de.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/medineye-seref-verdin-8387

