5 Ekim 2026 Pazartesi

MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN


 

MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN

        SELİM GÜRBÜZER

        Allah Resulü (s.a.v) günlerden bir gün ashabına sohbet ettiğinde; “Hurmalığı olan bir beldeye göç ettiğini ve şehre yaklaştığında o beldenin Medine olduğuna''  dair gördüğü bir rüyayı anlatır.  İşte bu gördüğü rüya üzerine gizliden gizliye hicret hazırlıklarına koyulur bile. Ashabın içinde gözü kara öyle biri vardı ki, o’na Hattab oğlu Ömer derlerdi. Öyle ki o, gizlemeye gerek duymaksızın hemen kılıcını kuşanıp Mescid-i Harama vardığında hicret edeceğini bizatihi kendisi şöyle ilan eder:

       -Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, Hicret etmeye karar vermiş bulunuyorum. Kim karısını dul, evladını yetim bırakmayı göze alıyorsa şafak söktüğünde buluşma yerine geliversin.       Tabiî ki hiç kimsenin itiraz edecek bir durumda gıkı çıkmadı, çıkamazdı zaten. Zira o’nu tanıyanlar en ufak bir itirazda başına neler gelebileceğini çok iyi biliyorlardı.

       Böylece Ömer (r.a) ilk hicret edenlerdendi.

       Allah Resulü (s.a.v) ise hicret için can dostu Ebu Bekir ile görüştüğünde:

      -Ey Ebubekir! Allah-ü Teâlâ hicret yolculuğunda seni bana arkadaş kıldı müjdesini verir.

       Bunun üzerine Ebû Bekir-i Sıddık (r.a) yolculuk için hazırladığı iki deveyi Abdullah b. Üreykıt’a teslim edip ona bu meseleyi gizli tutmasını ve üç gün sonra develeri Sevr mağarasına getirmesini sıkı sıkıya tembihleyip öyle yola çıkacağını bildirir.

        Mekke artık iyice boşalmaya yüz tutmuştu ki, Ebu Cehil bu durum karşısında:

       -Muhammed hala buralarda, eğer giderse onu yakalamamız müşkül olabilir, derhal bu hususta herkes diyeceğini desin ki sonradan şu oldu bu oldubitti bahanesiyle avucumuzdan kaçırmış olmayalım.

        Her ne kadar müşriklerden kimi hapsedelim, kimi sürgün edelim diye fikir beyan etseler de en nihai kararı belirleyecek fikir yine Ebu Cehil’den gelip şöyle der;

       -Geliniz her kabileden kanını üstlenecek yiğitler belirleyelim,  hatta kan diyetini de kabileler arası paylaşmış olalım.   

       Böylece bu fikir ağırlıklı görüş olarak kabul görür de.

       Anlaşılan o ki müşrikler Peygamberimiz (s.a.v)’in öldürülmesini bile göze alacak kadar hadlerini aşıp zıvanadan çıkabiliyorlar.  Neyse ki Cibril Emin durum vaziyeti Resulullah (s.a.v)’e vahiyle bildirerekten İsra suresinin 80.nci ayetini gönlüne şöyle vahy eder:

        -Ey Rabbim, beni dürüst bir girişle yeni yurduma girdir. Dürüst bir çıkışla yurdumdan çıkar. Kendi canibinden bana yardımcı olan bir delil ve güç ver.

       Habib-i Ekrem (s.a.v)  nüzul olan bu ayetin gereği olarak Hz. Ali (k.v)’e şu talimatı verir:

      -Ya Ali! Bu gece yatağımda benim yerime sen yatacaksın.

      Şah-ı Merdan Ali bu ya, hemen hiç tereddütsüz cevaben şöyle der;

      -Emrin başım gözüm üstüne Ya Resulullah!

      Tabii bu arada müşriklerde boş durmaz,  hemen akşamüstü Habib-i Ekrem (s.a.v)’in evinin dışını ve içini abluka altına alacak bir şekilde konumlanırlar. Onlar evi çembere alıp konumlana dursunlar, Resulullah (s.a.v)’de hane halkıyla vedalaştıktan sonra Hane-i Saadetinden Yasin süresini okuyaraktan müşriklerin aralarından geçip hicret yolculuğuna çoktan koyulmuş olur bile.  Nitekim Allah Teâlâ’nın Kur’an’da;

         -Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık göremezler”  (Yasin, 9)  diye beyan buyurması bu olayı bariz doğrulayan bir husustur.  

         Gerçekten de Allah Resulü (s.a.v)  aralarından sıyrılıp geçtiği halde O’nu ne zahiren çıplak gözle görebildiler ne de bir nefes alış verişine şahit olabildiler. Bilakis O (sa.v), Yüce Allah’ın koruması altında bir kelebek misali aralarından kanatlanıp uçuvermiş oldu.

         Derken Hicret için Medine yoluna koyulmadan son kez doğup büyüdüğü topraklara tutku gözlerle baktığında Onsuz Mekke’nin öksüz ve yetim kaldığını yüreğinde hissetti. Ancak ne var ki dostu Ebu Bekir Sıddık ile birlikte yola çıkıp hicret etmekten başka çaresi kalmamıştı. Hem kaldı ki hicret, sadece iki insanın doğup büyüdüğü topraklardan göç etmesi hadisesi değil,  aynı zamanda İslam medeniyetinin ve tüm insanlığın kaderini de belirleyecek bir göç hareketinin ta kendisi bir hadisedir bu.

        Bu arada Hz. Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Allah Resulünü sözleştiği yerde heyecanla bekliyordu ki birazdan buluşma yerine geldiğinde birlikte Sevr’e doğru yürümeye koyultuverirler. Mağaraya geldiklerinde her ikisi de yorgun ve bitkin hale düşmüşlerdi. Öyle ki Habib-i Ekrem (s.a.v) yorgunluktan başını Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın dizine koyup uykuya tam dalacağı sırada yüzüne düşen nazlı gözyaşı damlaları O’nu çoktan uykusundan ettiğine ziyadesiyle yetmiştir. Resulullah (s.a.v) bu durumda gözünün ucuyla Ebu Bekir’e bakıp:

      -Ya Ebu Bekir! Neler oluyor? diye sual eyler.

       Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh) cevaben;

       -Ya Resulullah! Mağaranın deliğinden çıkan bir yılan gördüm, sana zarar vereceğini düşünüp ayağımla deliği kapatmaya çalıştım. Bu arada yılan ayağımı ısırınca canım yandı. Bu yüzden gözyaşlarımı tutamadım der.

      Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine tükürüğünü Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayağına çalıp böylece canı yanan sadık dostunun sızısı bir anda diniverir.

      Evet,  Mağarada iki can dost arasında bunlar yaşanırken, bu arada başta Ebu Cehil olmak üzere Peygamberimiz (s.a.v)’in evine girdiklerinde yatağında bulamamışlardı,  onun yerine amcası Ebu Talib’in oğlu Ali (k.v) yatıyordu ki hemen sorgu suale çekilip sıkıştırmaya başladılar:

      -Ey Bre çocuk! Hani nerede O? Derhal yerini söyleyiver.

       Hz. Ali (k.v)  cevaben:

       -Kendisi çoktan çıkıp gitti deyince,  müşrikler tez elden iz sürmekle meşhur Benî Müdlic kabile reisi Sürâka bin Mâlik’e yüz deve karşılığında Resulullah (s.a.v) ve Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayak izlerini sürmek için görevlendirilip ardından yol boyu iz sürülerekten mağaranın kapısına kadar dayanmış oldular. Bu durum karşısında Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın rengi sararmıştı. Çünkü kendisi müşrikleri mağaranın girişine dayandıklarını örümcek ağı perdesinden adeta bir film izler gibi yakinen burun buruna görüp izliyordu.

       Ve Resul-i Ekrem (s.a.v)  dostunun yüreğinde çarpan heyecan halini sezip şöyle der:

       -Ya Ebu Bekir! Korkma!  Allah bizimle beraberdir.

       Gerçekten bu söz yerini bulup, müşrikler mağara girişinin örümcek ağıyla örülmüş olduğunu gördüklerinde;

       -Hey arkadaşlar! Baksanıza mağaranın önü örümcek ağıyla örülü. Hiç yoktan yere burada oyalanıp da zamanımızı boşa harcamaya gerek yoktur diyerekten mağaranın kapısından ayrılıverirler. 

        Onlar mağaranın kapısından ayrıla dursunlar, o arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh) derin bir nefes alıp rahatlayıverir. Hiç kuşkusuz bu rahatlayış kendisi için değildi,  bilakis Resul-i Ekrem  (s.a.v)’in başına herhangi bir hal gelmemesine yönelik derin bir oh çekip nefesini boşaltmanın rahatlayışıydı bu.

        Bu arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın oğlu ve hanımı da boş durmayıp Sevr mağarasına üç gün boyunca yemek taşıyıp iaşelerini gidermekle de çok büyük bir iş çıkarmış oldular.  Her ne kadar Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın oğlu iman etmemiş olsa da Allah Resulüne yoldaş olan babasının mağarada birlikte saklandıklarını müşriklerden gizleyip hem sır küpü olması hem de elinden geldiği kadarıyla iaşe lojistik desteği sağlaması zaten bir evlattan beklenen en temel aile bağı vazifedir.        

        Hakeza o daracık mağarada geçen üç gününün paha biçilmez derecede üç asra bedel olan önemini Hz. Ömer (r.a)’ın şu sözlerinden daha da iyi anlayabiliyoruz pekâlâ:

       -Vallahi Ebu Bekir’in o mağarada bir gecesi Ömer’den ve Ömer ailesinden daha hayırlıdır.

        Hatta Hz. Ömer (r.a)’ın dile getirdiği bu müthiş sözler gerçekten de mağaranın mağara olmanın ötesinde nice sırlarına eremediğimiz, hatta ve hatta daha başka anlam yüklü sırlarını da bağrında taşıyan yönlerinin olabileceğini düşündüren sözlerdir. Nitekim bazı rivayetlerde gizli zikrin ve rabıtanın da Sevr mağarasında talim edildiği bildirilmekte. Bir başka ifadeyle Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın müşriklerin mağaranın kapısına geldiğinde Resulullah (s.a.v)'in:

        -Ya Ebu Bekir! Dilini damağına yapıştır ve kalbinden “Allah, Allah zikreyle” diye talim edilmesiyle hafi zikrin öğretildiği rivayet edilmekte.

      Hakeza Allah Resulü (s.a.v)’in yine aynı mağarada:

      -Ya Ebu Bekir!  Gönlünü gönlüme bağla ve rahat ol diye beyan buyurmakla da Rabıta-i Şerife'ye işaret edildiği rivayet edilir. Gerçekten de gönlü gönle bağlamanın adıdır: Rabıta-i Şerife.  Bilindiği üzere rabıta ‘rabt’ etmek kökünden gelen bir ibare,  rabt etmek ise bağlanmak anlamında kavramsal bir ibaredir. Nitekim Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın meşrebi yönüyle gönlü hep Onunla birlikte olup, tamda bu kavramın mana ve ruhuna uygun rabıtanın gereğini yerine getirmiş can dostudur zaten. 

      Derken Abdullah b. Üreykıt’ın develeri getirip Medine yoluna koyulmakla o üç günlük mağara süreci sona ermiş olur. Bu arada Mekke’de Allah Resulünü ölü ya da sağ yakalayıp getirene 100 deve verileceği ilanını duyan Süraka b. Malik’in iştahını kabartmış olsa gerek ki derhal atına binip hızla aramaya koyulur bile. Hatta bir ara Ebû Bekir-i Sıddık (r.a) arkasına dönüp dörtnala hızla gelen atlıyla birlikte toz bulutunun kalktığını görünce:

      -Ya Resulullah! Arkamızdan bir atlı bize yetişmek üzere der.

       Resul-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine ardına bakıp atlıya celalli bir şekilde nazar edince atın ayakları şahlandığı yerden Süraka ile birlikte tepe taklak yere savrularaktan çakılıverirler.

       Ne diyelim yüz deve alma karşılığında dünya malına tamah etme hırsı bu ya,   hemen atıyla birlikte çakıldığı yerden kalkıp tekrardan atına binip Resul-i Ekrem (s.a.v)'in üzerine sürünce yine tepe taklak yere çakılıverirler. Hatta Süraka’nın öyle gözünü dünya malı hırsı bürümüştü ki düştüğü yerden kalkıp bir kez daha atını sürüp şansını denemeye kalkıştığında yine aynı hazin akıbetle karşılaşır. Hem nasıl kendisi açısından aynı hazin akıbetle karşılaşmasın ki, bir kere her şeyden önce yer yerinde yarılsa, gök delinse besbelli ki âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’e herhangi bir zarar gelmemesi için manevi âlemde çoktan korunmaya alınmıştı bile. Derken Süraka canhıraş bir halde el mahkûm bu kez Efendimiz (s.a.v)’den yardım dilemek zorunda kalıp acziyetini şöyle dile getirir de;

      -Ey Muhammed!  Şunu çok iyi anladım ki; bu yaşadığım hadise kesinlikle sıradan tesadüfi bir hadise değilmiş. İnanın yaptığıma çok pişmanım.

     Hatta pişmanlık ifade eden sözlerinin akabinde şöyle der:

     -Şimdi söyleyiverin, Sizlere yardım etmek için ben ne yapabilirim?

     Allah Resulü (s.a.v), Süraka’nın ağzından sarf ettiği bu samimiyet kokan sözleri üzerine:

      -Ardımızdan gelenlere hedef şaşırtıp müşrikleri geri çevirmeni sağlaman bizim için kâfi gelir der.

      Süraka:

      -Peki, başım gözüm üstüne deyip böylece yaşanan bu mucizevi hadisenin ardından Allah Resulü gözü arkada kalmayacak emin bir şekilde yoluna devam etmiş olur.

      Bu arada Hicret yolcuları Medine sınırlarına yaklaşmışlardı ki Medine halkının da gözü kulağı hep yollarda kalır. Öyle ki O’nu bağırlarına basacakları anı çok büyük bir heyecan içerisinde iple çekiyorlardı. Derken beş yüze yakın insanın o büyük heyecan içerisinde bekleyişine en nihayetinde bir Yahudi'nin şu seslenişi derman olur:

      -Ey Yesrib halkı! Müjde, müjde, geliyor.

       İşte bu sesleniş sayesinde bir anda heyecandan tir tir çarpan gönüllere su serpmiş olup akabinde yüreklerinde çarpan bu heyecanın yerini bu kez büyük bir sevinç naraları yer alır.  Nitekim Kuba halkı ufuktan üç yolcunun kendilerine doğru yaklaştıklarını gördüklerinde sevinç gözyaşları içerisinde konuklarını ‘Allahu Ekber’ tekbir sesleriyle karşılayıp bağırlarına basmış olurlar.    

      Evet, Kuba’da bu büyük buluşmanın ardından ilk iş mescit yapımı için kolları sıvamak olur.  Derken mescit yapımının ilk temel taşını Allah Resulü (s.a.v) yerleştirip ardından sırasıyla Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Osman (r.a) ve diğerleri takip edip böylece mescidin temelleri atılmış olur. Hz. Ali (k.v)  ise hicret yolcularının Kuba’ya konakladıkları üç gün sonrasında ayakları şişmiş halde arkadaşlarının aralarına katılmış olur. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda hemen onun ayağını mübarek elleriyle sıvazlayınca ağrısı kesiliverir. Bu arada Kuba mescidinin inşa yapımının tamamlanmasıyla birlikte Peygamberimiz (s.a.v)’in ilk imamlık yaptığı mescit olarak da tarihe not düşülmüş olunur.

       Habib-i Ekrem (s.a.v) on dört günlük Kuba’da konaklamanın ardından Medine’ye Kasva adında devesiyle birlikte hareket ettiğinde bu kez Medine halkını çok büyük bir heyecan dalgası sarar.  Hem nasıl heyecan dalgası sarmasın ki, yaşlısı genci, hatta çocuklar hep birlikte damlara ve ağaç dalları üzerine çıkmış halde O’nun yolunu gözlüyorlardı. Derken yolunu dört gözle bekledikleri ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed’  Medine ufuklarında silueti görünür görünmez aman Allah’ım sanki kıyamet koparcasına:

     -İşte Allah’ın Habibi geldi!  Sevinç naralarıyla yer gök yankılanır bile.

     Hakeza genç kızlar da:

     -Taleal bedri aleyna minseniyyetül veda ilahisi eşliğinde beldemize şeref verdin methüsenayla eşlik ederler.  Hele Ensar halkının cümlesi öyle kendilerini sevgi seline kaptırmışlardı ki; Allah Resulünü  (s.a.v) bağırlarına basmak için adeta kendi aralarında yarışır halde sıraya gireceklerdir.   Öyle ki Ensar halkı:

       -Ya Resulullah! Buyurun bizim eve diyerekten her biri kendi hanesine davet etmek için yarışırlar adeta..

      Habib-i Ekrem (s.a.v)  bu durumda kimseyi kırmamak adına Kasva adlı güzel devesiyle bu meseleyi halletmeyi yeğler. Nitekim devenin yularını bırakıp:

       -Ey Ensar halkı! Devem nereye çökerse, şunu iyi bilesiniz ki o evde konaklayacağım diye beyan buyurur.

        Derken Kasva adlı deve Mescid-i Nebevi’nin bulunduğu boş bir arsaya çöküverir.  Devenin çöktüğü yere en yakın ev ise Ebû Eyyûb Halid b. Zeyd’in eviydi ki, o an kendisi sevinç gözyaşlarına yaşlarına boğuluverir. Sadece sevinen Ebû Eyyûb el-Ensarî değildi elbet,  hiç kuşkusuz bütün Medine halkı da bu sevince ortak olup gözyaşı dökmekten kendilerini alamazlar da.

       Tabii Ebû Eyyûb El-Ensarî, hemen yukarı kata buyur eder etmesine ama Allah Resulü (s.a.v)  kendisini ziyarete gelecek olan misafirlerinin daha rahatça ziyaret etmeleri için alt katı uygun görür. Fakat akşam olduğunda her şey düşünüldüğü gibi olmaz. Zira Ebû Eyyûb El-Ensarî ve hanımının üst katta kalmak hiçte içlerine sinmeyip bir türlü gözleri uyku tutmayacaktır. Ve ikisi birlikte üst katta oturdukları yerden birbirine bakaraktan:

       -Öyle ya,  Allah Resulü alt kattayken biz nasıl olurda üst katta uyuyabiliriz ki diye karı koca kara kara düşünür bir haleti ruhiye içerisine girerler. Nitekim içten içe kendilerini karalar basan bu derin düşünceler eşliğinde bir anda elinde tuttukları su testisi devriliverir. Neyse ki karıkoca hemen apar topar yatmak üzere iken üzerlerine alacakları yorganı testiden dökülen suyun üzerine kapayaraktan alt kata şırıl şırıl akmasının önüne geçmiş olurlar. Sabah vakti girdiğinde ise Ebû Eyyûb el-Ensarî (r.anh)’ın ilk işi yarı uykulu yarı uykusuz bir halde Allah Resulünün huzuruna çıkmak olup meramını şöyle dile getirir:

     -Ya Resulullah! Sen alt katta iken biz nasıl olurda üst katta öylesine rahat edebiliriz ki, asla buna gönlümüz razı değildir.    

     İşte Allah Resulü (s.a.v), Ebû Eyyûb el-Ensari’nin ağzından dökülen bu samimiyet kokan ifadeler karşısında cevaben:

     -Peki, öyle olsun der.

      Böylece Allah Resulü  (s.a.v), ziyaretçilerini üst katta karşılayıp görüşmelerini burada devam ettirmiş olur.  Hatta ziyaret görüşmelerinin birinde Yahudi bilginlerinden Abdullah b. Selam kendince Resulullah (s.a.v)’e bir takım sorular sorduğunda aldığı akıl dolusu ve hidayete erdirici cevaplar karşısında kelime-i şahadet getirip İslam’la şereflenmekle konaklanan mekân irşad evine dönüşür de. 

       Sıra ibadet yapılacak mescidin belirlenmesine gelmişti ki, bunun için devenin çöktüğü alan ibadet edilecek mescid olarak belirlenir. Nitekim Mescidi Nebevinin yapımı da tıpkı Kuba Mescidinin yapımında olduğu gibi yine imece usulü el ele gönül gönüle verilerek inşasının bitimiyle birlikte ibadet edilir hale gelir de.

       Peki, inşa edilen Mescidi Nebevi, sadece ibadet etmek için kullanılan mekânın adı mıdır?  Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in dar-ı bekaya irtihal ettiğinde buraya defnedilip müminlerin ziyaretgâhına açılan cennet bahçesi mekân olarak da anlam kazanan mescidin adıdır. Hakeza İslam tarihinin altın sayfalarına Mescid-i Haram’dan sonra ikinci kutsi mescit hüviyetinde Ravza-i Mutahhara olarak da anlam kazanıp kayda geçen mescidin adıdır.  Hem nasıl anlam kazanıp kayda geçmesin ki, bir kere her şeyden önce Mescid-i Nebevinin inşasıyla birlikte hem inananların bu kutsi mekânda namaza nasıl çağrılacağının ilanı açıklık kazanmış oldu hem de Ezan-ı Muhammedi’nin tüm âlemlere duyuruluşunun ilk basamağı vuku bulmuş oldu.   Bundan daha da öte gelmiş geçmiş tüm müezzinlerin Piri Bilal-i Habeşi’nin bu mescitte ilk Ezan-ı Muhammedi’yi okuyup duyurusunu yapmakla inananların namaza davete icabet etmelerine vesile olurken diğer yandan da tüm ins ve cin âleminin tevhide çağırılışına vesile olmuştur.  

       Evet, çile bu kutsi yolun doğasında var olan bir kutlu azıktır. Nitekim bu yönüyle baktığımızda Hicret çile demektir zaten.  Hem kaldı ki bu kutsi yolda çile azığı olmalı ki; her yaşanan çilenin ardından pembe şafaklar inananların üzerine rahmet olarak doğuvermiş olsun.

      Velhasıl-ı kelam; Resulullah (s.a.v) Medine'ye şeref vermesiyle birlikte akabinde onca çektiği çilenin ardından zafer Müslümanların lehine tecelli eder de.

       Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/medineye-seref-verdin-8387

 

            

 

8 Eylül 2026 Salı

AH TAİF AH!


 

AH TAİF AH!

SELİM GÜRBÜZER

      Ebu Talib’in son demleriydi. Bir yandan da hasta yatağında sevgili yeğenini düşünüyordu. Her ne kadar iman etmemiş olsa da onu hayatı boyunca korumaya çalışmıştı hep.

      Müşriklerin ileri gelenleri ziyarete geldiler. Hasta ziyaretinde bile yine konu Resulullah (s.a.v) idi. Dediler ki:

      -Yeğenini çağır aramızda anlaşma yapalım, böylece ona zarar vermemiş oluruz.

      Ebu Talib bunun üzerine yeğenini çağırıp ona şunları söyler:

       -Ey Kardeşimin Oğlu! Bak bunlar hasta ziyaretime gelenler,  seninle anlaşmak istiyorlar, ne dersin.

       Resul-i Ekrem (s.a.v);

      -Peki, amcacığım, fakat onlardan istediğim tek bir kelimeyi ikrar etmeleridir. Şayet o kelimeyi dile getirirseler aramızda hiçbir mesele kalmaz.

       Bu sözler üzerine Ebu Cehil ileri atılıp şöyle der;

       -Değil bir kelime, bin kelime söylemeye razıyız, yeter ki akrabalar arasında oluşan şu ikilik sona erip böylece bu mesele de burada halledilmiş olsun.

        Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

       -O halde sizlerden putları terk edip ‘LAİLAHE İLLALLAH’ kelime-i tevhidini ikrar etmenizi istiyorum deyince, bir anda taahhüt ettiklerinden sözlerinden cayıp Allah Resulünün isteğini şu sözlerle reddettiler:       

       -Sen Lat, Uzza, Hubel gibi birçok putlarımızı terk etmemizi isteyip güya aklınca bizleri tek ilahla mı baş başa bırakmak istiyorsun, asla o kelimeyi ikrar etmeyiz.

      Böylece oradan hızla ayrılıverdiler.

      Bu arada Ebu Talib’in de hastalığı günden güne gitgide artıyordu, üstelik kendinden sonra yeğenini emanet edeceği kimsede kalmamış gibiydi. Öyle ki, Ebu Leheb desen, o zaten öteden beri oldubitti yeğenine karşı içten içe kin ve nefret besliyordu. Diğer amcası Abbas öyle değildi, ama o da yeğenini himayesine alsa ticari hayatı her an riske girebilirdi. Peki ya Hamza? Onun da malum Müslüman olması hasebiyle hiçbir şekilde himaye etme hakkı yoktu. İşte tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda Ebu Talib amcasından sonra sığınacak hiç bir dalının olmadığı ortaya çıkıyordu. Üstelik bunları konuşacak zamanda kalmamıştı. Zira Ebu Talib hasta yatağında daha da ağırlaşıp ecel terleri döküyordu. Artık son nefesini vermek üzereydi.  Tabii Allah Resulünün derdi davası ise kendisini korumaya almak değildi,  onun derdi davası amcasının bu dünyadan imanla göç etme temennisiydi. Nitekim Allah Resulü (s.a.v), olur ya amcası son nefesinde imana gelir düşüncesiyle şu telkinde bulunmayı ihmal etmez de:

     -Amcacığım! Şayet  ‘LAİLAHE İLLALLAH’ kelime-i tevhidini ikrar edersen çok sevinirim.

     Ancak ne var ki Ebu Talib’ten olumlu ya da olumsuz ağzından hiç bir ses çıkmaz.  Allah Resulü (s.a.v)  bunun üzerine amcasından tekrar iman etmesini talep edince bu kez orada bulunan Ebu Cehil araya girip şöyle der:

      -Ey Ebu Talib! Sakın ola ki Abdulmuttalib’in dininden yüz çevirmeyesin.

      Nitekim Ebu Talib’den bekledikleri cevap gecikmeyip son nefesinde:

     -O Abdulmuttalib’in dini üzeredir cümlesiyle ruhunu teslim etmek olur.

     İşte bu tek cümleyi işiten Ebu Cehil o anda derin bir nefes alıp kendince o anın tadını keyfince çıkarmış olurken Allah Resulü ise tam aksine yüreği dağlanır.

     Allah Resulü (s.a.v)   amca yüreği bu ya, her şeye rağmen hasta yatağının başında:

      -Yasaklanmadığım müddetçe amcamın bağışlanması için dua edeceğim demekten kendini alamaz da.

     Gerçekten de Resul-i Ekrem (s.a.v)  oradan ayrılıp Yüce divana ellerini açtığında amcasının affedilmesi için yalvardı yalvarmasına ama vahy olunan ayeti kerimede Yüce Allah (c.c):

      -“Hiç şüphe yok ki sen arzu ettiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah Teâlâ dilediğini hidayete kavuşturur” (Kassas, 56)  diye beyan buyurmakla hidayetin Allah’tan olduğu gerçeğinin altı çizilmiş olunur.  

       Hiç kuşkusuz Allah Resulüllah (s.a.v)’in yaşadığı bu ilk acı değildi,  devamında bu kez ilk iman eden eşi Hatice annemizi kaybetmenin acısını yaşayıp artık yanında yöresinde kendisine candan yar ve yardımcı olacak akrabadan hemen hemen hiç kimsede kalmamıştı dersek yeridir.  Öyle ki bu durumda inzivaya çekilip dışarıya çıkamaz hale gelmişti. Hem kaldı ki dışarıya çıkmaya kalkışsa bile müşrikler tarafından atacağı her adımı kontrol altında tutuluyordu. Kur’an okur halde görseler hemen mani oluyorlardı.

     İşte böylesi kuşatılmışlık duygu seli içerisinde olur ya, Taif taraflarında belki kendisini anlayışla karşılayacak insanlar çıkar düşüncesiyle hemen evlatlığı Zeyd’le birlikte Taif yolculuğuna çıkma kararı alır. Nitekim birlikte Taif’e vardığında ilk iş Kur’an’dan ayetler okumak olur. Ancak ne var ki Taif’in ileri gelenleri onu ciddiye almadıkları gibi,  misafire özenle gösterilebilecek en az hürmeti bile O’ndan esirger oldular. Öyle ki içlerinden Abdi Yalil, Mesud ve Habib adlı şahıslar alay edici usluplarıyla Allah Resulünün yüzüne karşı:

       -Ey Yolcu! Senden başka gönderilecek Peygamber bulamadılar da, bula bula seni mi bulup buralara gönderdiler işgüzarlığında bulunacak kadar hakaret varı tutum sergilemişlerdir.     

      Resulullah (s.a.v) bunun üzerine şöyle der:

       -Madem dediklerimi ciddiye alıp bana inanmıyorsunuz, bari hiç olmazsa bu işi gizli tutunuz.

      Maalesef bu söylenen teklif kabul görmediği gibi hemen etrafta dedikodu kazanı kaynatılıp akabinde gizli bir elin devreye girmesiyle birlikte âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’in taşlanması vuku bulur. Tabii bu arada baktılar ki taş yağmuruna tutmakla iş çığırından çıkıp linç edilecek halde, bu sefer o gizli el orada bulunan herkese şu uyarıda bulunur;

      -Dikkat edin, sakın ola ki öldürmeyesiniz.  

       Evet, Taif’te Allah Resulüne yar olmayacaktır. Zira Allah’ın Habibini taşlayıp incitmişlerdi.  Düşünsenize Habibi Ekrem Efendimiz (s.a.v) misafir olarak gittiği yerden taşlanarak kovulup oraları terk etmek zorunda kalmıştı. Neyse ki tutulduğu taş bombardımanının altında epey uzaklaştıktan sonra hele şükür zar zorda olsa kendini bir bağın kenarına atabilmiştir. Ve en nihayet ellerini semaya doğru açıp Allah’a şöyle niyazda bulunur:

       -Ey Yüce Allah’ım! Onlar ne yaptığını bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı.  Onlara hidayet ver,  Senden gelecek afiyet ve selamet benim için daha hoştur. Hiç şüphesiz Senin her şeye gücün yeter.

       Bu arada Utbe b. Rebia ve kardeşi Şeybe uzaktan seyre dalıp Allah Resulünün sığındığı bağın kovuğunda yaralı bereli bir halde bitap düştüğünü fark etmişlerdi. Zaten yüzündeki yara bereler taş yağmuruna tutulduğunu her halinden belli ediyordu. İşte bu durumda her iki kardeşte köleleri Addas’a seslenip:

     -Alda şu üzümleri ona götürüverin derler.

     Köle denileni yapar da.

     Addas, Allah Resulüne üzümleri uzatıp besmele çektiğini işittiğinde merak bu ya, hemen kulağına şöyle fısıldar:

     -Ey Yolcu! Buralarda bu kelamı senden başka hiç kimse söyleyen yoktur, bu kelam neyin nesidir.  

     Resulullah (s.a.v)  bunun üzerine Addas’a tebessüm edip:

     -Sen hangi kavimdesin? Diye sorar.

     Addas cevaben:

       -Ninova halkındanım ve Hristiyan'ım der.

       Resulullah (s.a.v):

       -O halde aramızda fark yoktur kardeşiz biz. Dahası siz bizim Yunus b. Matta’nın şehrindensiniz.

      Addas:

      -Peki, iyi hoşta, Yunus b. Matta’yı nereden biliyorsun? Diye sual eder.

      Resulullah (s.a.v) cevaben:

      -Her ikimizde peygamberiz. Aynı davanın elçileriyiz diye beyan buyurur.

     Addas aldığı bu cevaplar karşısında o anda gözleri yaşarır bir halde hemen oracıkta dizinin önünde diz çöküp Müslüman oluverir.

      Tabii bu arada onları uzaktan pür dikkat izleyen Utbe ve Şeyba adlı iki kardeş ise kendi aralarında şöyle mırıldanmaya başlarlar:

      -Yahu adama iyilik yapalım derken baksana bizim köleyi ona teslim etmiş olduk.

      Biraz sonra köle Addas yanlarına vardığında şu sitemde bulunurlar:

      -Ey Addas! Yazıklar olsun sana!  Seni üzüm vermek için gönderdik, sen ise sadece üzüm vermekle kalmadın birde üstüne üstük elini öptün de.  

      Addas cevaben şöyle der:

      -Aman Efendim eli öpülmeyecek gibi değildi ki, çünkü o Peygamberdir.

      İki kardeş:

      -Be adam, Peygamber olduğunu nereden çıkarıyorsun? Diye sual eder,

     Addas cevaben:

     -Elbette ki bunu bana anlattıklarından bildim.

     Utbe ve Şeybe kardeşler kölenin bu cevabı üzerine:

     -Oysaki senin dinin O’nun dininden daha iyidir diye karşılık verirler.

     Tabii Addas bu noktadan sonra cevap vermek yerine susmayı yeğler.

     Evet,  Resulullah (s.a.v)  köle ile arasında geçen konuşmalardan bir nebzede olsa içi ferahlayıp oradan ayrılıp yola devam eder. Ancak yolda derin düşünceler içerisinde ilerleyen Server-i Kâinat Efendimizin bu mahzun hali meleklerin gözünden kaçmaz da. Nitekim Meleklerin Reisi Cebrail (a.s)  yolda Allah Resulünün incinmiş olan yüreğine şu sözlerle su serpip teselli verir:

      -Ya Resulullah! Müsaade edin sana taş atan Taif’lileri evvel Allah’ın izniyle şu iki dağın arasında sıkıştırıp gök kubbeyi başlarına geçirelim.

      Resulullah (s.a.v) cevaben:

      -Ey Cebrail! Sakın ha, asla müsaadem yoktur. Belli mi olur, bir bakarsın ilerisinde onların neslinden gelecek birileri Müslüman olur, dolayısıyla benim için bir kişinin Mümin olması onca Taif’linin helak olmasından daha evladır der.

      Bu arada Taif yolculuğunun ardından ilginç bir hadise daha yaşanıp cinlere gök kapıları da kapanıverir. Bu demektir ki artık bundan böyle göklere kadar yükselip meleklerin gizlice konuşmalarına şahit olamayacaklardır. Cinler ister istemez kendi aralarında bu durumu müşavere edip şu karara varırlar:

       -Gelin en iyisi mi bizim yeryüzünde gök kapılarının kapanmasına kim neden olmuş hep birlikte bir araştıralım, işin aslı nedir ne değildir bunu öğrenebiliriz pekâlâ.

      Gerçekten de cinler araştırmaya koyulup yeryüzünün doğusundan batısına kuzeyinden güneyine epey tarayıp mekik dokumalarının ardından Mekke ile Taif arasında bir yerde evlatlık Zeyd ile Allah Resulünü görmüş oldular. O an Resul-i Ekrem (s.a.v)'in tane tane Kur’an okuyuşuna dikkat kesilirler de.  Ve O’nun ağzından dökülen güzel tilaveti dinlediklerinde mest olup kendi aralarında şunları söylemek zorunda kaldılar:

      “-Vallahi İşte gök kapılarının kapanmasına neden olan insan bu olsa gerektir.

      Nitekim bu mucizevi karşılaşıp buluşma üzerine şu ayetler nüzul olur da:

      -Hatırla o zamanki biz sana cinlerden bir topluluğu göndermiştik. Onlar sana geldiklerinde durun dinleyin dediler. Okuyuş tamam olduğu zaman kavimlerine haber vermek üzere dönüp gittiler.

      -Dediler ki; Ey Kavmimiz! Muhakkak biz bir kitap dinledik ki,  kendisinden önce olanları tasdik edici olarak Musa’dan sonra nazil olmuş (indirilmiş olan)  hakka ve dosdoğru bir yola rehberlik ediyor.

      -Ey Kavmimiz, Allah’ın davetçisine icabet edin. Ona iman edin ki (Allah) sizin günahlarınızdan bir kısmını yarlığasın ve sizi çok elem verici bir azaptan kurtarsın daveti kabul edin. Her kim Allah’ın davetçisine uymaz sözünü dinlemezse bilsin ki,  yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir. Onun Allah’tan başka dostları da yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler.

        -Siz neler söylüyorsunuz? Dediler.

        Derken Resulullah (s.a.v)'ın mübarek dilinden vahy olunan ayetleri tasdik edenler:    

       -Biz bu kitabın Allah kitabı olduğuna inandık.” (Cinn, 2) diyerekten adlarını Müslüman cin taifesine yazdırmış oldular. Tasdik etmeyenlerde Kâfir cin taifesine adlarını yazdırmış olurlar. İşte nazil olan Ahkaf surelerinden geçen her bir ayetle cin taifesi dini tebliğe böyle muhatap kılınır. Şöyle ki; bir kısmı davete icabet ederek kurtuluşa ereceğinin muştusuyla müjdelenirken, bir kısmı da küfründe inat etmenin karşılığı olarak acı akıbetlerinde azaba duçar olacağının duyurusuyla baş başa bırakılırlar.

       Evet, Resulullah (s.a.v) Taif’den taşlanarak sürgün edilmişti. Ne kadar çile o kadar ecir vardı elbet.  Kaldı ki çile bu yolun hamurudur. Çile hamurunda yoğrulmadan pembe şafakların doğmayacağı muhakkak.  İşte Allah Resulü (s.a.v)  yol boyunca çektiği onca çileye rağmen bir an olsun irşat ve tebliğ faaliyetlerinden asla geri durmadı.  Böylece içinin burukluğunu çile hamuruyla yoğrulmakla gidermiş oluyordu. Derken Mekke’ye yaklaştığında Huzaa kabilesinden bir adama denk geldi. O adama himayesine alacak insanların isimlerini verip şöyle dedi:

      -Git bu ismini verdiğim şahıslarla görüş beni himayelerine almalarını söyle.

       İşte Resulullah (s.a.v)'ın talebini yerine getirmek için yola çıkan o adam,  Ahnes b. Şerik, Süheyl b. Amr gibi insanların kapısını birkaç kez çaldı çalmasına ama her kapı çalışlarında bir türlü olumlu netice alamamanın ıstırabını ruhunda hisseder. Neyse ki en son Mut’ım b. Adiye’nin kapısını çaldığında himayesine alacağının sözünü aldığında ancak o zaman Allah Resulü (s.a.v)  doğup büyüdüğü topraklara kendini atabilmiş oldu.

     Tabii kendi öz yurduna döndüğünde her zamanki gibi yine durmak yok, yola devam azminden taviz vermeksizin tebliğ vazifesini sürdürmeye devam edecektir. Zira O (s.a.v) zaferle değil, seferle yükümlü ‘Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed’dir.

       Vesselam.   

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ah-taif-ah-8371

5 Eylül 2026 Cumartesi

BEDRİN ARSLANLARI


 

BEDRİN ARSLANLARI

 SELİM GÜRBÜZER

        Yıllardır zulme maruz kalan Ashabı Kiram, Resulullah (s.a.v)’in mübarek dilinden Yüce Allah (c.c)  tarafından savaş izni verildiği ile alakalı nazil olan ayetleri dinleyince çok sevindiler. Bu demektir ki; bundan böyle yapılan zulümlere karşı eli kolu bağlı kayıtsız kalınmayacaktı. Öyle ki; Müslümanların sabrı taşıp  “yeter artık gayrı” diyecek noktaya gelinmişti. Hem nasıl sabır taşları taşmasın ki, bir kere her şeyden önce onlar öz yurtlarından hicret etmek zorunda kalmışlardı. Neyse ki bu sefer onca yaşanan meşakkatlerin ardından pembe şafakların doğacağı günlerin eşiğine gelindiğinin muştusuyla zulme karşı aşkla şevkle savaş hazırlıklarına koyulurlar bile.

        Derken Yücelerden vahyolunan ayetle savaş izninin çıkmasıyla birlikte Allah Resulü (s.a.v),  Şam civarına gitmekte olan ticari kervanın kontrol altına alınıp ele geçirilmesi yönünde derhal bir süvari birliğinin yola çıkarılması talimatını verir. Böylece müşriklere bundan böyle eskisi kadar kervan yolu üzerinde rahatlıkla elini kolunu sallayaraktan transit geçilemeyeceğinin mesajı verilerek büyük bir kararlılık ortaya sergilenir. Ebu Süfyan ise ticaretten elde ettiği çok büyük kazançlarla Müberra dinimizin dalga dalga yayılmasının önüne geçilebileceğinin zannıyla kendi aklınca başında bulunduğu kervanıyla birlikte geri dönüş kararı alır. O bir hevesle geri dönüş kararı ala dursun,  oysaki Yüce Allah (c.c)   Cebrail Meleği aracılığıyla Habibine iki sonuçtan birinin;  ya kervan ele geçecek ya da Mekke’den o kervanı himaye etmek için yola çıkan ordunun hezimete uğratılacağının müjdesini çok öncesinden bildirmiş olur.  

         İşte Resul-i Ekrem (s.a.v), Yüce Allah’ın vahy ettiği bu müjde üzerine ashabına kervanın geri dönmekte olduğunun haberini verip derhal yola çıkılması gerektiğini,  umulur ki kervanı ele geçirmek biz Müslümanlara nasip olur telkininde bulunur. Ebu Süfyan’da bu arada kervanının kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını fark ettiğinde hemen Gıfar kabilesinden Zamzam (Damdam) bin Amr el-Gaffari isimli şahsı ulak (haberci) olarak kiralayıp ona şu talimatı verir;  

        -Ey Zamzam! Tez elden Mekke’ye varıp kervanın tehlike ile karşı karşıya kaldığını bildir.

        O da Mekke’ye vardığında avazının çıktığı kadarıyla;

        -Ey Kureyş topluluğu! İmdat! İmdat!  Yetişin! Ebu Süfyan’ın ticari kervanı ele geçirilmek üzere diye ardı sıra çığlıklar atınca sağdan soldan gelen insanlarla büyük bir kalabalık topluluk oluştururlar. Ebu Cehil hemen fırsattan istifade belki de ömründe hiç bulamayacağı bu kalabalık topluluğu gaza getirip;

        -Haydin hurra hep birlikte sefer için ileri!  diyerek toplanan kalabalığa savaş çağrısı yapar.

        Bu arada Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’de Mekke’den gelen ordunun yola çıktığını öğrenir öğrenmez ashabını toplar. Ancak kervanın önünü kesmekte geç kalınıp iş işten geçmiş olur. Çünkü Ebu Süfyan’ın başında bulunduğu kervanı o sırada Bedir mevkiine daha yeni gelip sahil yoluna doğru sapmıştı. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda yeni bir stratejik hamleyi devreye sokup ashabına şöyle telkinde bulunur;

        -Artık bu noktadan sonra ticari kervanı ele geçirmek imkânımız kalmadı, yapmamız gereken şey Mekke’den gelmekte olan orduyu karşılayıp, Allah’ın bize vaad etmiş olduğu savaşı kazanmak olmalıdır.  

       Hatta Allah Resulü (s.a.v) sadece strateji belirlemekle yetinmez bu konuda arkadaşlarının düşüncelerine de başvurur. Fakat ashaptan bazıları bu hususta isteksiz davranıp buraya kervanı ele geçirmek için geldiklerini, şimdi ise savaştan söz ediliyor siteminde bulunurlar. Neyse ki Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve Mikdat b. Velid (r.a)  gibi ashabın önde gelen isimleri arkadaşlarının bu isteksizliklerine karşılık;

        -“Bir zamanlar Hz. Musa’nın savaş teklifine karşılık İsrail oğulları’nın olumsuz cevap verdikleri duruma düşmeyeceklerinin” dile getirirler.

        Derken geçmişten örnek olarak sunulan bu ibretlik kıssa yerini bulup ashab bu noktadan sonra Allah Resulüne olan sevgilerini kefenlemeye hazır olduklarını şu cümlelerle dile getirirler:

       -Ya Resulullah!  Kanımızın son damlasına kadar yanındayız. Senin uğruna canımız feda.

       İşte Allah Resulüne candan sadakatlarını bildiren bu güzel veciz sözler eşliğinde sahabe arasında geçen ihtilaf sonlanıp artık moral ve motivasyon yönünden yeniden güç tazelenmiş olunur.

        Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) ashabının bu kararlılığı karşısında; 

        -O halde vakit tamamdır, hedefimiz Bedir deyip savaş emrini verir.

        İşte Müslümanlar cephesinde tüm bunlar yaşanırken, Ebu Cehil’de Ebu Süfyan'ın başında bulunduğu kervanın kazasız belasız Mekke’ye vardığını haberini işiten müşrik arkadaşlarının burun kıvırmasına muhatap kalıp şöyle derler;

      -Madem kervan kurtulmuş, o halde savaşmaya daha ne gerek var ki.

      Tabii Ebu Cehil zorla da olsa kafalarındaki bu düşüncelerini silip en nihayetinde onları savaşa ikna etmeyi başarır da.

       Anlaşılan her iki taraf içinde artık savaşmak kaçınılmazdı. Hatta Allah Resulü ashabıyla birlikte Bedir’e varıp savaş için konaklamışlardı bile.   

        Ashab bu durumda;

        -Ya Resulullah! Buraya kendi isteğinle mi konakladın, yoksa vahiyle mi? diye sual eyler.

         Efendimiz (s.a.v) cevaben:

        -Kendi irademle deyince,  ashab şunu sormadan edemez:

        -Ya Habibullah!  Bari müsaaden varsa müşriklerin suyollarını kesecek noktada Bedir kuyusunun yanı başında konaklasak daha iyi olmaz mı?

       Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) istişareye uyup:

       -Peki, öyle olsun der.

      Bu arada konakladıkları yerde Kureyş ordusundan birkaç kişi su aramak için gezinirken yakayı ele verip huzura getirildiklerinde Allah Resulü (s.a.v) o kişilere:

        -Kureyş’in yerini derhal bize bildiriniz uyarısında bulunur.

        Onlarda bu uyarının şaka götürür yanı olmadığını anlayıp:

       -Şu tepenin arkasında deyiverdiklerinde salıverilmiş olurlar.

        Allah Resulü  (s.a.v) son kez Bedir sahasını yerinde inceledikten sonra ellerini açıp;

       -Ya Rabbi! Müşrikleri hezimete uğrat. Onlara fırsat verme diye dua ve niyazda bulunur.

       Ashab bunun üzerine hem Efendimiz (s.a.v)’in yaptığı dua eşliğinde hem de üzerlerine yağan rahmet yağmuru eşliğinde o gece yorgun bedenleri dinlenmiş halde hep birlikte derin bir uykuya dalmış olurlar. Uyandıklarında her iki tarafta birbirini yakından görecek bir şekilde karşı karşıya gelirler. Derken er meydanına müşriklerce belirlenen adamların karşısına Müslümanların cenahından Hz. Hamza (r.a), Hz. Ali (k.v) ve Hz. Ubeyd (r.a)  çıkar. Zira her savaşın başında er dilemek usuldendir. Böylece er meydanında yerini alan Hz. Hamza (r.a) ve Hz. Ali (k.v) ikilisi düşman rakiplerini bir hamlede yere seriverirlerken, Hz. Ubeyde ile Utbe ise er meydanında birbirlerini sadece yaralayaraktan kozlarını paylaşmış olurlar. Neticede müminlerin cenahından ortaya çıkan Bedrin aslanı er yiğitlerin ilk vuruşta rakiplerini alt etmenin verdiği moral coşkusuyla adeta gök kubbeyi tekbir sesleriyle inletivermiş olurlar. Malum Habib-i Ekrem (s.a.v)’in ilk hamlesi ise elinde bulunan çakıl taşlarını müşriklerin üzerine savurmak olur. Tabii müşriklerin hiç beklemedikleri kendilerine savurulan bu çakıl taşlarıyla neye uğradıklarının şaşkınlığıyla her biri bir yana savrularaktan darmadağın olurlar.  Besbelli ki bu sıradan bir savrulma hadisesi değildi. Nitekim Allah-u Teâlâ bu hususta Habibine durum vaziyeti şöyle beyan buyurur da:

       - O taşları attığın zaman sen atmadın,  Allah attı.

       Zaten savaşta kazanmak için ilk hamle çok mühimdir,  zira yapılacak hamleyi sonrasına bırakmak aksi sonuçlar doğurabiliyor. Gerçekten de ilk hamle sayesinde toz duman içerisine karışan Muaz bin Amr Cemuh (r.a) biranda Ebu Cehil ile karşı karşıya gelir de. Öyle ya, hazır karşı karşıya gelmişken hemen sıcağı sıcağına kılıcını çıkarmasıyla bacağını yaralayıp biçmesi bir olup bu sayede düşmanını kıskıvrak yere serivermiş olur. Tabii Ebu Cehil’in oğlu İkrime’de babasının yerde acı acı kıvrandığını görünce hemen o da Muaz’ın koluna misilleme indirdiği bir kılıç darbesiyle kopararaktan karşılık verir. Oysaki Muaz için kopan kol olsun, kendisi için kopan kolun pekte önemi yoktu. Birkere her şeyden önce Ebu Cehil’i alt edip yere serivermesi onun için her şeye bedel bir duygu seliydi.  Hatta Muaz yere serdiği Ebu Cehil’in öldüğünü sanıp tek kolla da olsa bir başka alanda aynı heyecan ve duygu seli içerisinde cenk etmeye devam eder de. Ne diyelim,  işte şairin yıllar sonra; “Bedrin Aslanları ancak bu kadar şanlı idi”  dile getirdiği bu iman abidesi duygu yüklü gerçeği herkesin gözü önünde böyle cereyan etmiş olur. Tabii her şey burada bitmez, asıl can alıcı bir husus vardı ki, o da malum Ebu Cehil’in ölüler arasında cesedinin nerede olduğu merak konusuydu. Ve o merakı giderecek talimat Resulullah (s.a.v) tarafından gecikmeyip derhal Abdullah b. Mesud’a Ebu Cehil’in ölüler arasında bulunması emrini verir. O da hemen verilen bu talimatın gereğini yerine getirmek için cesetlere arasında yürümeye koyulduğunda bir de ne görsün o ölmemiş, meğer yerde acılar içerisinde kıskıvrak kıvranıyormuş. Hemen elini çabuk tutup göz göze geldiklerinde o an gırtlağına ayağını basıp sakalını çekivermekle Ebu Cehil’i ölmekten daha beter hale düşürür.  Kim bilir, Ebu Cehil o an bir zamanlar koyun çobanı diye küçümsediği Abdullah b. Mesud tarafından sakalı çekildiğinde neler düşünmüştü. İlginçtir o yine de can hayliyle son nefesini vermekte iken bile olan biteni öğrenmek adına merak etmek bu ya:

        -Savaşı hangi taraf kazandı işgüzarlığında bulunup küfründe geri adım atmayacaktır. Ama Abdullah b. Mesud onun merakını kursağında bırakacağı haber olarak kendisine ithafen:

        -Zafer Müslümanlarındır cevabını verir. Sonrası malum Abdullah b. Mesud daha fazla konuşmasına fırsat tanımadan oracıkta kellesini almakla çoktan layık olduğu yere gönderir bile.

        Evet, etme eyleme dünyası, bir şekilde er geç hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayıp son nefesinde de olsa belasını bulabiliyor. Düşünsenize Ebu Cehil bir kuru dava uğruna bir zamanlar köle diye hakir gördüğü Abdullah b. Mesud'un elinden can verebiliyor.  Belli ki atalarımız boşa dememişler  “Alma mazlumun ahını çıkar, aheste aheste” diye, aynen öyle de acı akıbetinin mazlumun elinde vuku bulması elbette son derece manidar ibretlik bir tablodur.  Öyle ki kesik başı Efendimiz (s.a.v)’e gösterildiğinde şöyle der:

       -Allah’a hamd olsun ki, bu melun ebedül ebed azaptan kurtulamayacağı layık olan yere gitmiş oldu.  Zira o bu ümmetin başına bela olan en büyük Firavunlarından biri idi.

       İşte Allah Resulünün bu sözleri gönüllerde öyle yankı bulur ki, zaferden sonra bile müşrikler cenk meydanından sıkı takibe alınıp bir yandan ardına düşülüp yakalananlar esir muamelesine tabi tutulurken diğer yandan da toplanan cesetlerde kör kuyulara gömülmüş olunuyordu.     

      Bu arada kazanılan zaferin Müslümanlardan yana tecelli ettiğinden haberdar olan Mekke’de ki müşrikler moral bozukluğuna uğrayıp mateme bürünürken Müslümanlar da tam aksine yıllarca hor görülmüşlüğün verdiği çile zinciri yorgunluğunu üzerlerinden atmanın sevincini yaşıyorlardı. Nitekim  “zafer inananlarındır” muştusu Medine'ye ulaştığında Yahudiler şoka uğrarken, orada ki Müslümanlarda sevinç gözyaşları içerisinde Allah’a şükrediyorlardı.

        Şimdi sıra savaş sonrası elde edilen ganimetlerin paylaşılmasına gelmişti ki, ufaktan ufaktan da olsa ordu içerisinde ganimetlerin pay edilmesi meselesi tartışma konusu olur. Dolayısıyla bu meselenin aydınlatılması için Resul-i Ekrem (s.a.v)  vahyin gelmesini bekledi. Nihayet vahy olunan ayetle birlikte mesele kökten halledilmiş olup bakın Yüce Allah (c.c)  bu hususta Kur’an’da şöyle beyan buyurmakta:

     -“-…De ki bu ganimetlerin taksimi Allah’a ve Resulüne aittir… Ganimetlerin taksiminden bazı kimselerin hoşlanmayışı, Rabbi'nin seni.. savaş için evinden çıkarması gibidir. Çünkü Müminlerden bir gurup savaşa çıkmayı hoş görmüyorlardı.. bu savaş hususunda, göz göze ölüme götürülüyormuş gibi seninle mücadele ediyorlardı.. O vakit Allah size yük kervanı yahut silahlı birlikten biri sizindir diye vaat ediyordu. Sizde silahı olmayan kervanın size ait olmasını arzu ediyordunuz. Halbuki Allah.. kâfirlerin arkasını kesmeyi murad ediyordu.

          Allah size Bedir harbinde… Tadın ey kâfirler bu mağlubiyeti. Birde kâfirler için cehennem azabı vardır.

         Siz Bedirde o kâfirleri kendi kuvvetinizle öldürmediniz fakat Allah öldürdü. Ey Habibim düşmanlara bir avuç taşı attığında onları sen atmadın fakat Allah attı. Allah kâfirlerin hilelerini boşa çıkarandır.” ( Enfal 1-18)

          Yine bu hususta Allah-ü Teâlâ şöyle beyan buyurur:

         “-Bilin ki kâfirlerden ganimet olarak aldığınız beşte biri Allah’a aittir: Peygambere, Peygamberin akrabasına, yetimlere, fakirlere ve yolda kalmışlara dağıtmak üzere ayrılacaktır… Eğer Allah’a inanmışsanız taksim böyle olacaktır.. O vakit Allah.. Onları sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu” (Enfal, 41- 44).

         İşte vahy olunan bu ayetler doğrultusunda Habib-i Ekrem  (s.a.v) ganimetlerin beşte birini bir tarafa ayırıp geri kalanının iki hisseni süvariye, bir hissesini yaya olanlara pay eder. Hakeza Efendimiz (s.a.v) tarafından görevlendirilen ya da muharebede bulunmak istediği halde bulunamayanlar için ise bir hisse pay edilir.

        Sıra esirler konusuna gelindiğinde, Hz. Ömer (r.a) bu hususta onların öldürülmesinden yana bir görüş ortaya koyarken, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ise fidye verilmesi (kurtuluş akçesi) noktasında bir görüş beyan eder. Derken Allah Resulü (s.a.v)  ashabıyla yaptığı istişareden çıkan çoğunluğun görüşüne uyarak esirlerden fidye alıp onları serbest halde bırakılmasından yana karar kılar.

         Hâsıl-ı kelam Bedrin Arslanlarının gerek savaş öncesi, gerekse savaş sonrası yaşadıkları o çileli ‘sefer der vatan” yolculuğunu Dursun Ali Erzincanlının o müthiş Bedir isimli albümünde geçen dizeleriyle de şöyle özetleyebiliriz pekâlâ:

                                         Bedir

Ey! Hazırlanın uzunca bir yolculuk var şimdi.
Asr-ı saadete Cezîretül araba gidiyoruz.
Bismillah diyin
Bedir’e öyle girin
Gökte melekler, yerde siz
Ve bekleyin sessiz...
Gelince
İyi bakın onlara;
Hem kendi zamanlarının
Hem tüm zamanların en cesur yiğitleridir onlar
Gökte yıldız; yerde arslandır onlar
Yüz yirmi beş bin beden
Ama bir tek ruh,
Muhammedî ruhtur onlar

Aslanlar çıkmıştır Medine’den
Şimdi yoldadır Bedrin Arslanları
İşte bakın şu Hz. Umeyr
Aslan yavrusu.
Yaşı küçük diye geri çevirecek Rasulullah
Ama öyle ağlıyor ki Umeyr izin veriyor nebi
Ey Sad bin Ebi Vakkas!
Sen bağla kardeşin Umeyr’in kılıcını
Boyu kısa bağlayamıyor.

Hz. Hamza’nın belinde iki kılıç duruyor.
Attığı her adım bir kalbi durduruyor.
Ey Hamza
Gördüğün hiçbir şeyden korkmazsın bu doğru
Ama heybetini gizli tut
Yürüyüşün ölümü korkutuyor.


Dinleyin Âlemlerin Sultânını
O konuşunca rüzgâr bile susuyor;
“Ey Ashab! Hazır mısınız?”
Sad bin Muaz ayakta:
“Ya Rasulallah!” diyor
“Seni hak dinle gönderen Allah’a and olsun ki,
Sen bize şu denizi gösterip dalarsan,
Biz de seninle birlikte dalarız.
Allah’ın bereketiyle yürüt bizi!”
Tebessüm buyuruyor Habîb-i Zîşan!
O, gülünce suya kanıyor susamışlar.
Güller açıyor yüreklerde.
Kederler unutuluyor.
O gülünce, cennetler yaratılıyor.
Gülüyor nebi ve yürüyorlar!
Mekke’de çekilen acılar dinmiş
Yürüyorlar!
Sanki yıldızlar yere inmiş.
Önlerinde Kâinatın Güneşi

İşte Hz. Ömer ve Hz. Ali
Biri Hattaboğlu!
Biri Haydâr-ı Kerrar!
Ve kol kola
Ölümün ağzına giriyorlar!

Bedir’de baba oğul,
Bedir’de kardeş kardeşe...
Mekke müşrikleri Üç yiğit istiyorlar önce
Üç yiğit gösterin aranızdan bize.
Melekler Âlemlerin sultanına bakıyor
Kimi işaret edecek Sultan-ı Resul.
Çünkü o işaret edince ay ikiye bölünüyor.
Acaba mübarek elleri kime uzanacak;

“Kalk ya Ubeyde! Kalk ya Hamza! Kalk ya Ali!”
Gördünüz mü yiğitleri!
Hamza’yı gördünüz mü?
Nasıl da salına salına gidiyor.
Ya Ali?
Sanki gökten iniyor, velilerin babası!
Ubeyde ayağından yara alıyor
Efendisine gidiyor hemen
“Ya Rasulallah, ben şehit miyim?” diyor
“Evet sen şehitsin”


Ve dua ediyor efendiler efendisi;
Rabbi Rahimine uzatıyor ellerini

“Allah’ım bana yaptığın va’dini yerine getir.
Allah’ım bu bir avuç insanı helak edersen,
Artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz.

Bir fırtına kopuyor Bedir’de...
Hz. Mikail’in komutasında bin melek Rasulullah’ın Sağında!
Bir fırtına kopuyor Bedir’de
Hz. İsrafil’in komutasında bin melek Rasulullah’ın solunda
Ve bir fırtına daha!
Hz. Cebrail,
Bin melekle Resulullah’ın önünde
Üç bin melek alaca atlarla.

Ey Ebu Cehil!
Ne oldu?
Düğüne gider gibi çıkmıştın Mekke’den
Bedir’e çalgılarla, güle oynaya gelmiştin.
Sen Allah’ın Resulünü
Ve O’na sevda çekenleri
Sahipsiz mi sanmıştın?

Dönüyorlar Bedir’den.
Esirler arasında Peygamber amcası Hz. Abbas!
Vakit gece...
Esirlerin elleri bağlı
Abbas'ın elleri sıkıca bağlı
Bir inilti yayılıyor geceye.
Uyuyamıyor rahmet peygamberi...
Ya Rasulallah niçin uyumuyorsunuz?” diyor sahabeler.
“Amcamın iniltisi uyutmuyor beni”
ve hemen Ashâb-ı Güzin
Çözüyor peygamber amcasının ellerini.
Rasulullah öğrenince durumu emir veriyor:
“Tüm esirlerin çözün ellerini!”

Dönüyorlar Bedir’den,
Esirler arasında Peygamber damadı var.
Fidye karşılığı serbest kalacak.
Allah Resulüne bir gerdanlık uzatılıyor
Kızınız Hz. Zeynep göndermiş,
Beyinin fidyesi olarak...
Şefkat peygamberinin gözleri doluyor.
Çünkü bu gerdanlık,
Kızının düğününde Hz. Hatice’nin taktığı kendi gerdanlığıdır.
Yaşlı gözlerle konuşuyor nebi;
“ O’nu salıverseniz, gerdanlığı da Zeynep’e gönderseniz olur mu?
“Olur, Ya Rasulullah sen üzülme!
Sen bize canlarımızdan daha azizsin!
Buyur, canımız feda sana yeter ki sen üzülme!”

Dönüyorlar Bedir’den
Sevgilileri dua ediyor
Peygamber duasıyla dönüyorlar;
“Kuluna yardım eden, dinini üstün tutan Allah’a hamd olsun.”
Hamd olsun Âlemlerin Rabbi’ne
Hamd olsun Âlemlerin Sahibi’ne.  

Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/bedrin-arslanlari-8361

22 Ağustos 2026 Cumartesi

UHUD VE OKÇULAR


 

           UHUD VE OKÇULAR

SELİM GÜRBÜZER

       Ebu Süfyan,  daha sıcağı sıcağına yenildiği Bedir’i bir türlü içine sindiremeyip hazmedemeyince şöyle yemin eder:

       -Ey Ahali! Ahdim olsun ki; Bedrin intikamını almadan hiçbir şekilde koku sürünmeyeceğime ve kadınımla aynı yatağımda bulunmayacağıma yemin olsun.

        Peki, Ebu Süfyan yemin ederde karısı Hind yerinde hiç durur mu? Hiç kuşkusuz kocasından hiç aşağı kalmayıp o da şöyle yemin eder:

       -Ahdim olsun ki, eğer babamı ve amcamı öldüren Hamza’nın ciğerlerini söküp atmazsam şu yaşadığım hayat bana zehir zemberek olsun.  

       Bir kere yemin sözü her ikisinin de ağzından çıkmıştı, artık gururlarına yedirip ettikleri yeminden geri dönemezlerdi elbet. Nitekim Cubeyr b. Mu’tim’in kölesi Vahşi, tamda bu iş için biçilmiş kaftan bir isimdi. Ve efendisi kölesine sıkı sıkıya şu tembihte bulunur da:

       -Vahşi şunu iyi bil ki, sen cenk meydanında savaşmayacaksın, senin işin sadece savaş anında Hamza’nın bir anlık boşluk anını kollayıp yakaladığında onu mızrağınla kalbinden vurup öldürmek olacaktır. Şayet bunu başarırsan kölem olmaktan çıkıp hayatın boyunca hür kalacaksın.

        Zaten, Vahşi’nin de canına minnet, ne de olsa işin ucunda azad olup hürriyetine kavuşmak vardı. Ve bu uğurda tez elden atış talimlerine kendini adar bile. Öyle ki günlerden bir gün yine atış talimi için dışarıya çıktığında yolda Ebu Sufya’nın karısı Hind'le karşılaştığında kendisine şöyle der:

         -Ey Vahşi! Dile benden ne dilersen dile. Sen yeter ki Hamza’dan intikamımızı al,   dileğin yerine getirilip hürriyetine kavuşur olacaksın.

        Besbelli ki Hind,  Bedirde kaybettiği oğlu, kardeşi, babası ve amcasının intikamını bu kez işi daha da sıkı tutup Uhud’da Vahşi kanalıyla Hamza’ya canıyla ödettirmenin derdiyle yanıp tutuşmakta. Derken bir biri ardınca yapılan intikam yeminleri eşliğinde en son hazırlıklar hızla tamamlandığında orduya hareket emri verilir de.

        Onlar intikam yeminleri eşliğinde hareket ededursunlar, bu arada Allah Resulü (s.a.v)’de müşriklerin harekete geçecekleri günün vakti saatini amcası Abbas’ın gönderdiği mektupla durum vaziyetten haberdar olur. Derken hemen haberi aldığı günün akabinde bu hususu ashabıyla istişare ettiğinde Medine’de kalıp düşmanı karşılamak noktasında görüş beyan eder. Ancak bu hususta ashabın kahır ekseriyeti fikri kanaatini düşmanla baş başa çarpışmaktan yana bir görüş ortaya koyar.  Allah Resulü (s.a.v) bu durumda ister istemez ashabının istişarede beyan ettikleri görüşler doğrultusunda hareket emri verip ordusunun sırtı Uhud dağının eteklerine gelecek şekilde karargâhını kurdurur. Hatta tedbiri elden bırakmamak adına da elli okçuya özel vazife verip Uhud dağının diğer yakasındaki yamaca mevzilendirir. Hatta ve hatta Allah Resulü (s.a.v)  işin ciddiyetine binaen her an arkadan gelmesi muhtemel saldırılara karşı önlem almak adına okçularına sıkı sıkıya şu tembihatta bulunmayı da ihmal etmez:

       -“Ey Okçular! Sizlerin burada sadece göreviniz arkadan gelebilecek herhangi bir olası saldırıya karşı bizleri savunmak olacaktır. Dolayısıyla bizden  bir işaret gelmedikçe sakın ola ki yerlerinizi terk etmeyesiniz,  hatta cesetlerimizi kuşların kaptığını görseniz bile yine  yerinizden asla kıpırdayıp ayrılmayasınız..”

        Hiç kuşkusuz yapılan bu sıkı telkin ve tembihatlar boşa değildi, bilakis işin ciddiyetine binaen yapılan tembihatlardı. En nihayet yapılan sıkı tedbirler eşliğinde her iki ordu da karşı karşıya gelmiş olurlar.  Nitekim kılıçlar kınından çıktığında Hz. Ali (k.v) ve Hz. Hamza (r.a) yıldırım hızıyla savaş alanına dalmasıyla birlikte düşmanı bir anda şaşkın ördeğe çeviriverirler. Hatta müşrikler neye uğradığının şaşkınlığıyla kaçmaya başlar da. Tabii onların bu halde kaçıştığını gören okçular kesin zafer kazanmış önyargısıyla galeyana gelip:

       -Hey arkadaşlar, baksanıza zafer bizden yana gözüküyor, o halde daha ne yerimizde duruyoruz,    hemen gidip ganimetlerimizi toplamaya koyulabiliriz artık.

         Her ne kadar okçuların başlarındaki komutan, arkadaşlarının bu erken sevindirik galeyana gelişleri karşısında “hele bir durun, yerinizden ayrılmayın” dediyse de,  onları bir türlü ikna edemeyip konuşlandığı yerlerinde durduramayacaktır. İşte bu durumda okçuların yerlerinden ayrıldığını fark eden Halid b. Velid, o anda savaşın seyrini değiştirecek bir hamleyle Uhud’un arka yüzüne geçiş yapıp böylece kaçan müşrik arkadaşlarının tekrardan savaş alanına geri dönmelerini sağlamış olur. Tabii Vahşi’de bu arada hazır savaş yeniden kızışmışken pür dikkat Hamza’nın boşluk anını kollayıp yakaladığında uzaktan attığı mızrakla göğsüne saplayaraktan can evinden vurup yere yığıverir. Hatta daha da hızını alamayıp adına uygun davranaraktan vahşice ciğerini sökerekten Hind’in yanına bir hevesle varıp;  

      -Ey Hind! Müjde, Müjde. İşte al sana Hamza’nın ciğerini getirdim diyerek kendi kendine üstlendiği zaferini kutlar.

       Ne diyelim, hani atalarımız “körler sağırlar birbirlerini ağırlarmış” demiş ya, aynen öyle de canilikte her ikisi de kötülükte birbirlerini ağırlarcasına hemen Hind’de olay yerine koşaraktan şehit düşmüş Hz. Hamza’nın kulağını ve burnunu kesmekle kendi kendinin zaferini kutlar. Sonra Vahşi’ye dönüp şöyle der:

       -Tebrik ederim seni, çok iyi iş başardın,  hürriyetine kavuşmayı çoktan hak etmiş oldun bile.

       Her neyse efendiler köleler birbirlerini yere göğe sığdıramayıp nara atarak zaferlerini kutlaya dursunlar, bu arada savaşta bir yandan hızla devam ediyordu ki;  Resulullah (s.a.v)’in önünde sancağı tutmakta olan sahabeden bir neferi müşrik cenahından gelen kılıç darbesiyle toprağın kara bağrında şehit düşüverir.  İlginçtir o an müşrik saflarından bir adam vardı ki, şehit düşüp yere yığılan neferin Peygamberimiz (s.a.v) olduğunu sanaraktan avazının çıktığı kadarı bağırarak:

       -Ey Ahali,  Sevinin, sevinin, Muhammed’i öldürdüm!  Muhammed’i öldürdüm! Diye çığlık çığlığa nara atar.

        Müşrikler çığlık atıp sevine dursunlar,  oysaki tüm beklentilerin tam aksine yere yığılıp ölen kişinin Allah Resulü değil, bizatihi O’nun önünde sancağa sıkı sıkıya sarılaraktan cansiperane bir şekilde “Anam, babam, canım sana feda olsun” duygu seli eşliğinde şehit düşen Mus’ab bin Umeyr (r.anh)’ından başkası değildi elbet

       Tabii müşrik cenahından gelen bu erken sevinç naraları bir kısım sahabe üzerinde şok etkisi yapıp “Allah Resulü yoksa savaşmanın ne anlamı var” türünden moral bozucu yersiz düşüncelere sevk ederken, bir kısım sahabe üzerinde ise ‘Allah Baki’dir düşüncesinden hareketle daha da iri ve diri olmalarına sevk eder. Neyse ki az sonra Allah Resulünün hayatta yaşadığına dair gelen olumlu haberler üzerine yeniden sahabenin tamamının tek yürek olmalarını beraberinde getirir.  Ancak bu kez müşrik saflarından fırlatılan bir taşın Allah Resulünün yüzüne isabet etmesiyle birlikte dengesini yitirip çukura yuvarlanması yaşanan olumlu havayı bir anda tersine çevirip sahabenin yüreklerin dağlayıp sızlatacaktır. Hani atalarımız ‘yiğit düştüğü yerden kalkar’ demişler ya,  aynen öyle de Allah Resulü (s.a.v) düştüğü bu elim haldeyken bile Yüce Allah’a ellerini açıp:    

      “-Allah’ım! Onlar ne yaptığını bilmiyorlar,  Sen kavmime rahmetinle hidayet ver” diyecek kadar can yürek metanetini yitirmeyecektir.

       Peki, Allah Resulü  (s.a.v) bu haldeyken bile beddua etmezken müşrikler ne yapıyor derseniz onlarda tam aksine huylu huyundan vazgeçmez misali O’nu öldürmek için çaba sarf edeceklerdir. Nitekim duanın ardından yine bir kılıç darbesi daha Resulüllah (s.a.v)'e isabet eder gibiydi ki tam o esnada sahabeden Talha b. Ubeydullah elinin çolak olması pahasına kılıç darbenin önüne geçerekten onların öldürme heveslerini boşa çıkarmış olur.

        Müşrikler, Allah Resulünü öldürmek için çaba sarf ede dursun, Talha b. Ubeydullah’ın hak ve hakikat yolunda eli çolak olmak pahasına kendini siper eylemesi kirâmen kâtibin meleklerince çoktan hanesine ahiret azığı olarak yazılır bile.

       Derken savaş sona erdiğinde Ebu Süfyan’ın tüm hevesi kursağında kalmış olarak Ömer’e şöyle seslenir;

      -Ey Ömer! Sanmayın ki sizinle olan hesabımız burada bitmiş durumda. Şunu iyi bilesiniz ki gelecek sene buluşma yerimiz yine Bedir olacaktır.  

      Hz. Ömer (r.anh) ise bu meydan okuma karşısında hiç islimini bozmadan:

      -Peki, öyle olsun der.

      Derken Resulullah (s.a.v) savaş alanını gezerken bir anda can yürek amcasının yürek parçalayıcı cesediyle karşılaşıp çok üzülür.  Hem nasıl üzülmesin ki,   savaş öncesinden sıkı sıkıya tembihlediği halde kendisinden emir gelmeksizin okçuların yerlerinden ayrılması bu durumlara sebep olmuştu. Peygamberimiz (s.a.v) yine de her şeye rağmen bu konunun üzerine fazla gitmemiş, sadece:

       -Kardeşlerimiz bize yazık etti demekle yetinmiştir.

        Bu arada Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in talimatı doğrultusunda Uhud şehitleri yıkanmaksızın elbiseleriyle birlikte toprağın bağrına defnedilirlerken,  Bedir’in intikamın almanın sevinciyle yola koyulan müşrikler ise ilk mola verdikleri yerde içlerine içten içe korku düşüp kendi aralarında bu durumu şöyle fısıldarlar:

     -Yahu, savaş meydanında erken ayrılmakla iyi mi yaptık kötümü yaptık doğrusu her birimiz pekte emin değiliz gibi. Oysa onları hazır elimizde yakalamışken fırsattan istifade tepelerine çöküp köklerini kazıyabilirdik pekâlâ. Ah kafamız vah kafamız, hiç belli olmaz bir bakmışsın adamlar ilerisinde her an karşımıza çıkıp başımıza yeniden çorap örebilirler. Tabii bu arada hayıflanmalara kulak kabartan Ebu Süfyan'ı içten içe derin düşünceler sarar da.

        Her neyse Müşrikler içten içe karar kara düşüne dursunlar, bu arada Allah Resulü ise müşriklerin tekrar Uhud’a geri dönme ihtimalini göz önünde bulunduraraktan gaza sonrası onları sıkı sıkıya takibe alır. Öyle ki gece vakti ateş yaktırmakla yıkılmadık ayaktayız mesajıyla onlara gözdağı verir.  Böylece uzaklardan ateşin yakıldığını gören müşrikler takip edildiklerinin farkına vardıklarında bu kez kendi aralarında birbirlerine dil döküp şöyle hayıflanırlar:

       -Bak gördünüz mü adamların yaptığına, daha şimdiden başımıza dert açmaya başladılar bile. Tüh bizlere,  acelemiz mi vardı sanki? Oysa orada bir müddet daha kalıverseydik bu tür durumlarla karşılaşmazdık.  

         Bu durumda Ebu Süfyan arkadaşlarının kendi aralarında hayıflanmaları karşısında en nihayetinde dayanamayıp şöyle der:

         -Arkadaşlar yeter gayri, nedir ikide bir dert yanıp hayıflanıyorsunuz.  Artık işi dozunda bırakırsanız iyi olur. Hem ne de olsa onlara yeterince ders verdik zaten, dolayısıyla siz siz olun işi tadında bırakın.            

         Ve sarf ettiği bu sözlerin akabinde bir yıldır tuttuğu yemini bozup bekârlık hayatına son vermek zorunda kalır.

         Derken müminler açısından Uhud’la ilgili en nihai hüküm Yüce Allah indinde şöyle beyan olunur:

        -“Şayet Uhud’da size bir yara (ve yenilgi) isabet etmişse (sabredin, ümitsizliğe düşmeyin), o (düşman) kavme de Bedirde bunun benzeri bir yara isabet etmişti. İşte Biz (galibiyet)  günlerini insanlar (Hakkı tutan veya bâtıla uyan toplumlar) arasında (imtihan gereği gayretlerine göre) böyle bazen lehte, bazen aleyhinde olmak üzere çevirip-döndürüp dururuz. Bu, Allah Teâlâ’nın iman edenleri bilmesi tertemiz hale getirsin, kâfirleri murdar bir ölümle mahvetsin diyedir. Allah zulmedenleri sevmez.” (Ál-i İmran, 140) .

         Böylece gelen bu vahiyle birlikte Uhud yenilgisi müminler için bir imtihanı olarak dikkate şayan olunur.

           Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/uhud-ve-okcular-8342