Hz. Osman’ın
Halifelik Dönemi Ve Şehadeti
SELİM GÜRBÜZER
Malumunuz Hz. Osman (r.a) dönemine kadar
Müslümanlar cuma namazına tek ezanla çağrılıyordu. Ta ki halife olduğunda Zevrâ
denilen pazar yerindeki bir evin çatısında önce cuma vaktini hatırlatan ezan
okutulur, işte o zaman asıl namazın
kılınacağını bildiren ezanın okunmasıyla birlikte cumaya çağrı için çifte
uygulamaya geçilmiş olunur. Böylece bu çifte
uygulama sayesinde bir kısım müminler işe dalıp cumayı kaçıracak gibi olsalar
da ikinci çağrıyla gafil davranmamış olurlar. Hatta bu çifte ezan çağrısı ashab
tarafından güzel bir uygulama olarak karşılık bulur da. Sadece uygun
karşılanmayan Arafat'ta cem-i takdimle ikişer rekât kılınan öğle ve ikindi
namazlarının dörder rekât kıldırılması ictihadıdır. Özellikle bu içtihada Hz. Ali (k.v) tarafından
bile itiraz edilmiş, hatta bu konu sert tartışmalara yol açmıştır, derken bu
uygulama ancak halifelik müddetince sınırlı kalabilmiştir.
Mushaf’ın
tertip hale getirilip çoğaltılması
Kur’an ilk olarak Ebû Bekir-i Sıddîk
(r.a) döneminde Mushaf hale getirilmiştir. Hz. Osman (r.a) döneminde ise kurulan
heyetin çalışmaları neticesinde o güne kadar değişik lehçelerde yazılı Kur’an
nüshaları yakılması gerçekleşir. Böylece bir zamanlar ashabın şahitliğinde Peygamberimiz
(s.a.v)’in eşi Hz. Hafsa annemizin evinin duvarında asılı duran tek bir
Kur’an’dan 6 adet aslına uygun olarak Mushaf halde çoğaltılması suretiyle büyük
İslam merkezlerine gönderilmesi sağlanır. Anlaşılan o ki, altı adet çoğaltılıp
gönderilen Kur’an-ı Kerimlerin Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminden farklı yanı
Mushaf’ın bugün elimizde olan şekliyle tertip üzerine yazılmış olmasıdır.
Bu dönemde hoşa gitmeyen bir takım
icraatlar da vardı ki; bunlardan hoşa
gitmeyen örneklerden mesela Mervan’ın otuz deve yüklü hurmalarını “Halifenin
selamı var” diyerekten satışa çıkarılıp şikâyete konu olmasına rağmen Hz. Osman
(r.a)’ın yeğeni ve damadı olması hasebiyle hakkında herhangi bir ceza-i müeyyide
uygulanmaksızın geçiştirilmiş olmasıdır.
Hz. Ömer (r.a) devrinde Muaviye b. Ebi
Süfyan, Şam’a vali atanmıştı. O sürekli gözünü Kıbrıs’a dikmişti, bu niyetini
bir şekilde halifeye bildirmeyi de ihmal etmez. Fakat Hz. Ömer (r.a), bizatihi Amr b. As’ın ağzından dinlediği; Denizin durgunluğu gönülleri okşadığını, ancak
coştuğunda dalgaların insanlara acımadığı
yönünde aldığı bilgiye dayanarak “Müslüman’ın
tek bir kılının dokunulmasına karşılık asla Rum ilinin zenginliğine değişmem” şeklinde
verdiği cevapla zihninde kurguladığı
o denizin öteki yakasını fethetme hayallerine geçit vermeyecektir. Ta ki Hz.
Osman (r.a) halifelik döneminde şartlar elverişli hale gelir böylece o düşünceler
Kıbrıs’ın fethedilmesiyle gerçekleşmiş olur. Ve bu kazanılmış savaşta çokça
ganimette elde edilmenin yanı sıra Hz. Osman (r.a) döneminde İslam dünyasının sınırları daha da
genişler hale gelir. Hatta Arabistan, Afrika’nın büyük bir kısmı, Türkistan, İran,
Kafkasya gibi alanlar buna dâhil olup İslam dairesinin sınırları İstanbul
surlarına kadar dayanırda. Derken Muaviye dönemiyle birlikte bu sınırlardan daha
ötesine geçilemeyecektir.
Emevi İstismarcılığı
Günlerden bir gün Ka’b b. Ubeyde ilmi bir konuda
halife ile münazara yapıyordu ki, ses tonu edep sınırlarını aşacak dozda olması
Mervan’ı rahatsız etmişti. Mervan bu durum karşısında Hz. Osman (r.a)’a hitaben
şöyle der;
-“Ey Osman! Böyle adamlara yumuşak davranırsan
bir gün gelir tepene de binerler, oysa böylelerinin
hadlerini bildirmen gerekirdi.”
Bunun üzerine Ka’b huzura çağrılıp
sırtına yirmi kırbaç vurulur. Ancak Ka’b üst üste kırbaçları yedikçe, halife de
sanki kendisi kırbaçlanmışçasına acısını yüreğinde hisseder.
Nitekim Hz. Osman (r.a) daha fazla yürek
acısına dayanamayıp Ka’b b. Ubeyde’yi bir kez daha huzura çağırdığında
helalleşmek üzere sırtını açıp ondan kırbaçlanmasını talep eder.
Ka’b bu durumda şöyle der:
-Ey Müminlerin Emiri! Sizlere hakkım
helal olsun, benden her şeyi yapmamı isteyin ama ne olur bunu yapmayı benden istemeyin
deyip öyle huzurdan ayrılır.
Evet, öyle
anlaşılıyor ki; Hz. Osman (r.a) halife iken
bile son derece yumuşak idareci yönüyle ümmetin idaresinin üstlenmiş
bulunuyordu. Nitekim kendinden önceki
Halife Hz. Ömer (r.a) gibi heybet varı
yönüyle ağırlığını ortaya koyacak bir idari yönetim sergileyemediği içindir bir
türlü Emevi istismarcılığının önüne geçememiştir. Öyle ki; Emeviler için Basra, Kufe, Şam ve
Mısır valilikleri çok önemli kilit noktaları olup kendi kabileci emelleri
doğrultusunda Basra’da İbn Amir, Kufe de
Said ibn’il As, Şam da Muaviye, Mısır’da
ise Ebi Serh hükümranlıklarını sürdürmek için vali olarak vazife üstlenmişlerdir.
İşte söz konusu valilerin Emevi olması halkın zihninde ister istemez halifenin
kan bağına dayalı akraba yanlısı olabileceği düşüncesi yer ettiği gibi göreve atananların
birçoğunun da ehliyetsiz liyakatsiz idareciler olduğu gözlerden kaçmaz da. Hatta
böylesi idarecilerin bulundukları mevkilerde kan bağı üzerine izledikleri
tarafgir tutum içerisinde bir yönetim sergilemeleri ahali nezdinde rahatsızlık
doğurup şikâyet edilmelerine yol açıyordu. Yetmedi o aralar birde tüm bunların
üstüne üstük ortalıkta burun kanaması denen ruaf hastalığı baş göstermişti ki, Osman
(r.a)’da bu hastalığa yakalananlar arasındaydı. Öyle ki halife her geçen gün kan
kaybı yaşadıkça vücudu bitkin hale düşüp mescide çıkamaz olmuştu. Hastalandığını
fark eden Abdurrahman b. Avf, hasta
yatağında Osman (r.a)’ı ziyaret ettiğinde şöyle der:
-Ey
Osman! Duydum ki, Sizden sonra halife olarak bu makama beni uygun görmüşsün, ancak
benim halifelikte gözüm yoktur.
Halife Hz. Osman (r.a) bu bilgiyi nereden öğrendiğini sorduğunda;
Abdurrahman b. Avf cevaben:
-Humran söyledi der.
Malumunuz Humran halifenin kölesi idi.
Dolayısıyla kölesinin ağzından çıkan bu asılsız haber üzerine Basra’ya sürgün
edilir. Oysaki Hz. Osman (r.a) değil sağlığında, hasta yatağında kalkıp
sıhhatine kavuştuğunda bile kendinden sonra yerine geçecek ismi aklının ucundan
geçirmeyecek derecede mülayim karakterde bir halifedir.
Kaybolan Yüzük
Bir gün Hz. Osman (r.a), Eriş kuyusunun
başında Allah Resulünden kendisine kadar devr olunan ve üzerinde “Muhammed Resulullah” yazılı yüzüğü ile
oynarken o sırada kuyuya düşürüverir. Tabii tüm aramalar fayda vermez. Belli ki
Allah Resulünden yadigâr kalan bu değerli yüzüğün kaybı en çokta kendisini derinden
üzmüştü. Neyse ki kendisini içten içe çökerten derin üzüntüsünü giderecek bir
yol bulunup kaybolan yüzüğün yerine teselli babından yenisi yapılarak bundan
böyle yazışmalar bu yüzükle gerçekleşmiş olur.
Fitne
Ateşi
Diğer bir başka kendisine hüzün veren
hadise ise delikanlı yaşta iki gencin başlattığı fitne hadiseleridir. Başlatanlardan
biri Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’in oğlu, diğeri de Huzeyfe’nin Yemame savaşında
şehit düşmenin ardından yetim kalan evladını bağrına bastığı Huzeyfe b.
Muhammed idi. Her ikisinin de ortak adı Muhammed olan bu iki genç, hemen her
yerde ulu orta yaptıkları ateşli propagandalarla Mısır halkını etkilemeye
çalışıyorlardı. Aslında onların derdi davası vali olmaktı. Nitekim bu iki genç
birkaç kişinin dolduruşuna gelerekten havaya girip halifeden valilik talebinde
bulunmuşlardır. Tabii halifenin huzuruna çıktıklarında 'evet' cevabı alamayınca, 'Sen
misin bizi reddeden' hemen onurlarına dokunup Hz. Osman (r.a)’a kin ve
nefret kusacaklardır. Hatta bunla da kalmayıp Medine’den Mısır’a gelip sürekli halife
aleyhine çalışma faaliyeti yürüteceklerdir. Ne diyelim Hz. Osman (r.a) şefkati bu ya, Mısır valisi bir raporla halifeye durum
vaziyeti haberdar etmesine rağmen yıllardır kendi himayesinde baba şefkati
gösterdiği Huzeyfe b. Muhammed ile Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın oğluna sanki ortada
hiçbir şey olmamışçasına birer hediye paketi gönderip gönüllerini almayı yeğler.
Ancak gel gör ki, onlar halifenin bu erdemliliği karşısında teşekkür edeceklerine
tam aksine “rüşvet vererek bizi susturmaya çalışıyor” ön yargısıyla hareket
edip kendi konumlarını yüceltme davası güdeceklerdir. Nitekim Savarı savaşında
zaferle dönen Muhammed b. Ebi Huzeyfe bindiği gemilerin birinde halkı galeyana
getirerekten yaptığı ateşli konuşmasında şöyle der;
-“Şunu iyi biliniz ki, Halife
tarafından tayin edilen İbn Ebi Serh emri doğrultusunda cihad için savaşa
girmedim, asıl yapılması gereken Osman b. Affan’a karşı yürütülecek olan cihattır.”
Derken bu yaptığı ateşli konuşmalarla
günden güne halife aleyhtarı taraftar halkasını genişletmeyi başarır da. Aslında bu başarısının arka planında Mısır
halkını galeyana getirip karışıklığı körükleyen tetikleyici üst akıl hiç
kuşkusuz Yemenli bir Yahudi olan Müslüman kılığına girmiş Abdullah İbni
Sebe’den başkası değildi. Öyle ki İbni Sebe’nin, Basra Valisi tarafından fitne
ele başısı olduğu farkına varılıp sürgün edildiğinde Kufe’ye konaklar, sonra orada
tutunamayınca Şam’a konaklar. Maalesef Şam’da
da yine kınında duramayıp;
-“Madem
Hz. İsa dünyaya yeniden dönecek, o halde
neden Muhammed dönmesin..” türünden fitne
kokan sözler sarf ederek buralarda tutunmaya çalışır. Derken sarf ettiği bu sözlerle
netice alamayınca en nihayet Mısır’a yol alır. Mısıra geldiğinde ise daha
evvelki düşüncelerine ilaveten; “Hz. Ali (k.v)’in Peygamber varisi olduğunu, böylelikle
halifeliğin Ali’nin hakkı olduğundan dem vuraraktan Osman’ın halifeliği
zorbadır” şeklinde fitne kokan fikirlerini yaymak için çaba sarf edecektir. Böylece
Mısırlıların yumuşak karnı diyebileceğimiz en hassas konuyu sürekli kaşımanın neticesinde
taraftar toplamakta zorlanmayıp Mısır içten içe kaynayan kazan hale gelir. Hele ki fitne ateşi gün be gün etrafa
sıçradıkça Hz. Osman (r.a) ister istemez bu durum karşısında valileriyle
birlikte durum değerlendirmesi yapmanın yanı sıra birde bu meseleyi Hz. Ali
(k.v), Hz. Talha (r.a), Hz. Zübeyr (r.a) ile de istişare yapma ihtiyacı duyar.
Ancak olanlar olmuştu bir kere, geç
kalınmış bir istişareydi bu. Güya umre bahanesiyle yola çıkan altı yüz kişilik
kafile halife ile hesaplaşmak üzere Medine’ye doğru çoktan varmıştılar bile.
Medine'ye geldiklerinde Hz. Osman’ı tövbeye davet edecek kadar ileri
gitmişlerdi. İşte böylesi bir kaotik ortamda Hz. Ali (k.v) olan bitene elbette
ki sesiz kalıp seyredemezdi, tez elden hemen
halifenin huzurunda gözü dönmüş bu kalabalığa karşı en etkin önlem alması
bakımından ilk etapta mescitte onlara hitaben konuşmak gerektiğini telkin eder.
Bunun üzerine Hz. Osman (r.a) mescitte isyancıları
etkileyecek bir konuşma yapıp ardından da onları evine davet eder. Amma velakin
eve davet edilen misafirlerin Mervan tarafından kovulması Hz. Ali’ (k.v)’in yüreğini
çok sızlatmıştı. Bu yüzden halifeye bu hususta; “Mervan’a arka çıktın ama bizim sözümüzü tutmadın” şeklinde sitem
etmekten kendini alamayacaktır. Şurası muhakkak Hz. Ali (k.v) bir Haşim’i kolundan
bir can yürek olarak yürütülen halife karşıtı kampanyaya hiçbir zaman alet
olmamıştır. Bilakis Hz. Osman (r.a)’a elinden geldiği kadar yardımcı olmuştur
hep. Dolayısıyla Hz. Ali (k.v) hakkında ileri sürülen dedikoduların çoğu içi
boş yersiz iddialar olmaktan öteye geçemeyecektir.
Kazan Kaldırma
Hz. Osman (r.anh)’ın halim selim
yumuşak huylu oluşunu istismar edenler onun hutbe irad ederken hakaret
yağmuruna tutmalarının yanı sıra birde bunun üstüne üstük peygamber hatırası
asasını kıracak kadar haddi aşan densizliğe yeltenebilmişlerdir. Neyse ki Hz. Osman (r.a), kendini bilmez bu
densizlerin tahriklerine kapılmaksızın bundan böyle bağlanmış kırık asaya
dayanarak hutbe irad edeceklerdir. Bu arada Mısırdan Medine’ye gelen muhalif
bir heyet halifeden şikâyet ettikleri hususlarla ilgili taleplerinin yerine
getirilmesi kaydıyla memleketlerine döneceklerinin sözünü alıp öyle yola koyulurlar.
Ancak sonradan baktılar ki kendilerine
verilen taahhütlerin yerine getirilmesinde hiçbir ilerleme yok halife aleyhine sil
baştan algı operasyonlarını Mısır’ın dışına da taşıyacaklardır. Öyle ki, güya
Hz. Aişe annemiz, Hz. Talha (r.a) ve Hz. Zübeyir (r.a) gibi sahabenin önde
simalarının ağzından söylenmişçesine 'bize katılın' çağrısıyla yazılan
mektuplar hemen hemen tüm şehirlere gönderilmek suretiyle gruplar halinde üç
koldan birden kazan kaldıracaklardır. Böylece Hac bahanesiyle Mısır, Kufe ve Basra’dan
katılan üç ayrı grup kendi gönüllerinden geçen halife adaylarını başa getirmek
için seferber olacaklardır. Ancak evdeki
hesap çarşıya uymaz misali Hz Osman (r.a)’ın halifeliğine son vermek için yola
çıkan Mısırlılar Hz. Ali’ye, Basralılar Talha b. Ubeydullah’a, Kûfeliler de Zübeyr’e
elçiler kanalıyla kendi gönüllerinden geçen isimlere halifelik teklifi götürdüklerinde
reddedilip yüz bulamayacaklardır. Bu durumda
işler git gide sarpa sarıp işin içinden çıkılmaz bir hal alıyordu ki, Hz. Osman
(r.a) bir yandan Muhammed b. Mesleme
aracılığıyla asileri yatıştırmak için çaba sarf ederken diğer yandan da onların
istekleri doğrultusunda Mısır’a yeni vali atayacağına dair bir takım taahhütlerde
bulunaraktan gergin ortamı dağıtmaya çalışacaktır. Derken Hz. Osman (r.a), muhaliflerin bilhassa kendisinden Mısır
valisi Abdullah b. Sad b. Ebî Serhin
görevinden alınması yönündeki isteklerini kabul etmek durumunda kalıp yerine
Muhammed b. Ebî Bekir’i tayin ettiğine dair atama mektubunu ellerine tutuşturmak
suretiyle bir anda gergin ortam yatıştırılıp böylelikle memleketlerine geri dönmelerine
ikna edilmiş olunurlar. Ancak dönüş yolculuğunda işin gidişatını değiştirecek
talihsiz bir hadise yaşanır ki, yine sil baştan kazan kaldırmanın fitili
ateşlenmesini beraberinde getirecektir. Öyle ki kafileler halinde bir umutla Mısıra
dönüş için yola çıktıklarında o esnada tek başına ilerleyen bir adam yeni
atanan vali tarafından önü kesilir. Böylece o adam durdurulup yakayı ele
verince Hz. Osman’ın kölesi olduğu anlaşılır. Derken kime gittiği sorgulanaraktan
eşyaları didik didik edilip araştırıldığında su kabının içine saklanmış halde
bulunan Vali Abdullah b. Sad’a hitaben yazılmış mektup okunduğunda kafile adeta
şoka uğrar bir hale bürünür. Zira mektupta muhaliflerin götürecekleri mektubu kaale
almaması ve onların cezalandırılıp katline ferman verilen talimatname yazılıydı.
Bunun üzerine muhalifler epey mesafe kat
ettiği yoldan ikinci kez Medine’ye geri dönüş yapmak zorunda kalırlar. İşin
daha da ilginç tarafı Medine’ye tekrardan vardıklarında, Basra’ya ve Kufe’ye gidenlerinde
aynı anda geri dönmüş olmalarıydı. Besbelli ki kendi aralarında gizliden
gizliye danışıklı dönüşüklü anlaştıkları bir durum söz konusuydu. Tabii yolda
karşılaştıkları durum vaziyet halifeye iletildiğinde, Hz. Osman (r.a) kesinlikle
bu mektubu kesinlikle kendisinin yazmadığını, bu işten bihaber olduğunu dile
getirip bunun tamamen bir tertip olabileceği ihtimalinden hareketle hemen
meseleyi masaya yatırıp müzakere edecektir. Hatta müzakere esnasında Muhammed
b. Mesleme hemen yanı başında ki Hz. Ali (k.v)’in kulağına eğilip şöyle der:
-Bu iş olsa olsa Mervan’ın bir tertibidir.
Tertip ya da başka bir şey. iyi hoşta, Hz. Osman (r.a) tüm iyi niyetiyle bu meseleyi tetkik ettirip
müzakereye açsa ne, muhalifler bildiğini okuyup şimdiye kadar yaşanmış ve yaşanacak
olan tüm elim hadiselerin faturası halifeye çıkartılıp halifenin yüzüne karşı fütursuza
tedbir bile alamadınız denilecektir. Hatta daha da ileri gidilip beceriksiz ithamıyla
halifenin yakasına yapışaraktan halifelik mührünü üzerinde taşıyan amcasının
oğlu kâtibi Mervan b. El-Hakem’i kendilerine teslim edip yarından tezi yok
derhal halifeliği bırakınız ültimatomunu vereceklerdir.
Tabii
Hz. Osman (r.anh) tüm bu haksız ithamlar
karşısında hiç islimini bozmadan metanetini koruyup şöyle der:
-Rabbimin giydirdiği halifelik gömleğini
asla çıkarmam, şayet bu işte dahlim
varsa o zaman yapacağım tek şey tövbe etmem olacaktır.
Maalesef Mısırlılar bu mütevazı alçak gönüllüce
söylenen sözlere de alaylı bir tavırla:
-Bu
senin kaçıncı tövben edişin diye karşılık verirler. Ardından işi emrivaki yapıp:
-Mervan’ı bize teslim edin işgüzarlığında
bulunacaklardır.
Hz. Osman (r.anh):
-Bakın
bunu benden talep etmeyiniz, asla isteğinize yapamam deyince isyancılar bizden
günah çıktı deyip bir hışımla huzurdan ayrılarak evin etrafını kuşatmak üzere
mevzi alırlar.
Bunun üzerine Hz. Osman (r.anh), her
geçen gün gidişatın kötüye gittiğinin bilincinden hareketle gizlice valilerin
her birine işin vahametini ortaya koyan mektuplar gönderip her birinden yardım
talebinde bulunur. Bu arada çağrı yapılan valiler içerisinde diğerlerine göre
daha da bir hatırı sayılır derecede ağırlığı olan Muaviye’nin işi ağırdan
alması gözlerden kaçmaz da. Derken isyancılar Hz. Osman’a dışardan yardım
gelmesine fırsat vermeksizin işi sıkı tutup evin etrafını kırk günü aşacak bir muhasara
sürecinin fitilini başlatmış olurlar.
İlk evvela evin çevresini kuşatma altına alırlar,
sonra baktılar ki Medine’de ikamet edenlerde evlerine çekilip halifeyi korumak
için sorumluluk üstlenmiyorlar, artık
işi iyice azıya alıp Hz. Osman (r.a)’a yönelik mescitte darp operasyonuna girişmekten
de imtina etmeyeceklerdir. Her ne kadar girişilen bu operasyon ilk etapta üç
beş kişinin işgüzarlığı gibi değerlendirilse de, aslında olayın boyutu Halifeye
mescit yasağı konulacak kadar işi çığırından çıkaran hadisenin ta kendisi bir
operasyondur bu. Yine de her şeye rağmen
onun içini asıl içten içe sızlatan hadise, bir zamanlar kendi kazancından satın
aldığı arsa üzerinde inşa edilen mescitte namaz kılmasına bile müsaade
edilemeyecek duruma düşmüş olmasıdır. Tabii bitmedi, dahası var. İsyancılar bunlarla
da yetinmeyip halifenin evine tüm giriş çıkışları yasakladıkları gibi bir
zamanlar Yahudi’den satın alıp müminlerin hizmetine sunduğu kuyu suyundan
içmeyi de kendisinden esirgeyeceklerdir. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v)’in eşi Ümmü
Habibe annemiz ve Hz. Ali (k.v), su götürmeye kalkıştıklarında mani olmuşlar da.
Neyse ki Hz. Ali (k.v) tüm bu engellemelere rağmen zorla da olsa suyu içeri
sokmayı başarabilmiştir.
Artık Medine halkının gözü önünde
zincirleme cereyan eden bu ve buna benzer bir dizi hadiselerin yaşandığı
noktada bıçak kemiğe dayanmıştı ki, Hz. Ali (k.v), evlatları ve çevreden birkaç vicdan sahibi kişi
hariç hemen herkes seyirci durumda olayları izler durumda konumlanmışlardı.
Öyle ki tarihler Hicretin otuz altıncı yılının Zilhicce ayının on dokuzunu
gösteriyordu ki, Hz. Osman (r.a) Hane-i Saadetinde Cuma gününün ikindi vaktinde
Kur’an okuyordu. O sırada isyancı grubunun ellerinde tuttukları meşalelerle dış
kapıyı aleve vermeleriyle birlikte artık bu dünyayı halifeye zindan
edeceklerinin ilk işaret fişeklerini yakmış oluyorlardı. Böylece yükselen alevler
halifenin muhafızlarının dikkatini yangın söndürmeye odaklayıp asilerin o arada
dumanlar arasında sıyrılıp fırsattan istifade odaya dalmalarını beraberinde
getirir. Odaya daldıklarında halifenin can yoldaş eşi Naile annemiz can
havliyle yerinden doğrulduğunda başörtüsünü çekiverirler. Bu çirkin durum
karşısında Hz. Osman (r.a); “Ey Naile!
Başını ört, öldürülmek bile senin
başının açık kalması yanında hafif kalır” diyerekten hanımına iffetini
korunmasına direnç göstermesini tembihler. Bu arada Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın
oğlu da halifenin sakalını çekiverdiğinde o an göz göze geliverir. Hz. Osman (r.a) o an canhıraş bakışları
arasında ona şöyle sitem eder:
-Ey Evlat! Senin bu yaptığını baban
görseydi kim bilir sana ne derdi.
Tabii bu mana yüklü sözler Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.a)’ın oğlunu bir anda kendinden alıp kendine getirir de. Böylece aklını başına topladığında o an iç
dünyasında ne gibi fırtınalar kopuyorsa halifenin sakalını bırakmak zorunda
kalıp soluğu kendini dışarı atmakta bulur. Gafiki adında bir diğer isyancı ise
aklını başına toplamadığı gibi üstüne üstük acımasız bir şekilde elindeki demir
parçasıyla indirdiği darbelerle halifenin okuduğu Kur’an sahifelere kanlar sıçrar
da. Her ne kadar Naile annemiz kan revan içinde kalan Hz. Osman (r.a)’ı
isyancıların ellerinden almak istese de onunda oracıkta parmağını doğrayıverirler.
Derken birbiri üzerine gelen darbelerin ardından Hz. Osman (r.a) yere yığılıp
bir gün önce rüyasında gördüğü, Resulullah (s.a.v)’in “Bizim iftar soframıza davetlisin” dediği mana âlemindeki yere icabet ederek bu dünyadan
göç eylemiş olur.
Maalesef tüm bu olan biten hadiseler
zincirinin son halkasında şehit düşen Hz. Osman
(r.a)’ın ardından bile her zaman olduğu gibi yine Medine halkı olan
bitene tepki vermeksizin son yolcuğuna uğurlanır. Sadece ortada Hz. Ali
(k.v)’in oğlu Hasan ve Zübeyr’in oğlu Abdullah’tan oluşan birkaç kişinin ortamı
sakinleştirmeye yönelik çabaları hafızalarda kalacaktır hep. Nitekim her ikisi
de bu olayda yaralı çıkmışlardır.
Evet, kazan kaldıran asiler Halifeyi şehit
etmişlerdi. Hakeza Hz. Osman (r.a)’ın cenazesi üç gün süreyle kaldırılamadığı da
ayrı bir vaka. Elbette ki, Hz. Ali (k.v)
bu durum karşısında seyirci kalamazdı. Hani dost acı günde belli olur ya, aynen
öylede son yolculuğunda cenazeyi bir gece vakti Baki kabristanına defnetmek
suretiyle vefalı bir dost olduğunu ortaya koyar da.
Velhasıl-ı kelam, Hz. Osman (r.a) şimdi Resulullah
(s.a.v)’ı bir gün önce gördüğü rüyasında “bugün iftar soframızdasın” davetine icabet ettiği yerde medfundur.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/-hz-osmanin-halifelik-donemi-ve-sehadeti-8126
