Muhsin Başkan'ın Medfun olduğu, Taceddin Dergahı yanı başında ki Gönüllerde Birlik Vakfında yarenler dost sohbet meclisinde çok yakinen tanıştığım Cabbar Ağabeyimden bana tek hatıra kalan ve kendi el yazısıyla takdim ettiği Gündüz Beyin Derviş Militanları adlı o müthiş eseriyle birlikte hep gönlümde yaşayacaktır.
Selim Gürbüzer
12 Ekim 2026 Pazartesi
GÜNDÜZ BEY'İN DERVİŞ MİLİTANLARI
Muhsin Başkan'ın Medfun olduğu, Taceddin Dergahı yanı başında ki Gönüllerde Birlik Vakfında yarenler dost sohbet meclisinde çok yakinen tanıştığım Cabbar Ağabeyimden bana tek hatıra kalan ve kendi el yazısıyla takdim ettiği Gündüz Beyin Derviş Militanları adlı o müthiş eseriyle birlikte hep gönlümde yaşayacaktır.
10 Ekim 2026 Cumartesi
MİRACA SEYRÜ SEFER
MİRACA SEYRÜ SEFER
SELİM GÜRBÜZER
Taif dönüşü semadaki meleklerden
tutunda yeryüzündeki beşeriyetten hemen her vicdan sahibi insan, hatta cemadattan dağ, taş, toprak ve sular, hayvanat ve nebatattan daha nice akla
gelebilecek yaratılmış her ne mahlûkat varsa Allah Resulünün taşlanmasına çok
üzülüp incinmişlerdi. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’de kendisinin taşlanmasına
değil de tam aksine Taif halkının olası kahru perişan olmalarına sebep teşkil
edecek taşlamalarına çok üzülüp incinmişti. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v) Taif dönüşü
onların hal ve ahvaline üzülerekten “Allah’ım
kavmimi bağışla, çünkü onlar hak ve hakikati bilmiyorlar” diye dua ettiği yalvarışı ve yakarışı
eşliğinde kendi hane-i saadetine gitmek yerine Kâbe’nin Hatim denen bölümüne
gidip bir köşeye çekilmeyi yeğler.
Çekildiği bölümde uyuya da kalır.
Dile
kolay, O (s.a.v) doğup büyüdüğü topraklara kendini zar zor
attığında yorgunluktan kan revan içinde bir köşede kendi kabına çekilmişti. Yüce Allah (c.c), hiç şüphe yoktur ki, âlemlere rahmet olarak
gönderdiği Habibini o halde kendi haline bırakmazdı. Nitekim Cebrail aracılığıyla
önce üzerinden yorgunluğunu alacak seyahat için uyandırılır, sonrasında ise
Efendimiz (s.a.v)’in göğsü açılarak zemzem suyu ile yıkamanın ardından Burak
adlı bineğe bindirilip Mekke’de ki Mescid-i Haram’dan Kudüs’te ki Mescid-i Aksa’ya
birlikte yol kat ederler.
Malumunuz
gelmiş geçmiş nice peygamberlere beşiklik etmiş Kudüs’te ki o meşhur Beytülmakdis
külliyesi, yani diğer ismiyle Mescid-i Aksa; Müslümanlara ilk kıblegah vazifesi
ifa etmiş kutsi bir külliyedir. İşte Allah
Resulü (s.a.v) bu kutsi mekânda
konakladıktan sonra yine Cibril Eminle birlikte Burak bineği eşliğinde yedi kat
göklere de yükselir. Üstelik yükseldiği göklerde seyrü sefer eylerken de her
bir gök katmanında peygamber kapıları kendisine açıldığında her bir peygamber
onu 'Hoş
geldin Ya Resulullah!' sevgisiyle karşılayıp
hürmet gösterilir de. Yedinci kata gelindiğinde ise orada ne mekân var ne de
zaman. Zira gelinen kat Sidretü’l
Münteha’nın bulunduğu son sınır hattıydı. Öyle ki o son sınır hattından içeri
ancak ve ancak Allah Teâlâ’nın “Sen
olmasaydın, Ey Habibim, bütün felekleri (kâinatı) yaratmazdım” diye beyan buyurduğu hadis-i kudsi sırrınca sadece
Allah Resulü girebilirdi. Nitekim Cibril Emin Sidretü’l Münteha sınır hattına vardığında
eşlik ettiği yol arkadaşı Allah’ın Habibine şöyle der:
-Ey Allah’ın Habibi! Benimle yol
arkadaşlığın buraya kadardır, bundan ötesine
asla adım atamam, zaten adım atsam da yanar kül olurum, bundan ötesine girme müsaadesi sırf sana has bir
şeref Zişan’ıdır.
Böylece
Allah Resulü (s.a.v) tek başına Miraca yükselmiş olur. Hakeza Allah’ın Habibine Miraçta cennet ve
cehennemin yanı sıra mahşer gününde tüm insanların dünyada iken yaptığı
amellere karşılık kimler mükâfatlandırılacak, kimler affedilecek, kimler cezaya
müstahak olacak hemen hepsinin ahvali durumu kendisine gösterilir de. Hatta Allah Resulüne Miraçta Yüce Allah’ın Cemalini
müşahede etme ve O’nunla vasıtasız kelam eyleme lütfu bahşedilir bile. Derken Allah Resulü (s.a.v)’e özgü kılınan “Makam-ı
Mahmud” makamıyla yükseldiği yedi kat
göklerde Mirac mucizesinin tüm tezahürlerini en ince ayrıntılarıyla birlikte yakinen
seyr-i âlem eylemiş olur.
Peki
ya Miraç dönüşü? Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v) Miraç dönüşü Yedi kat
göklerden yeryüzüne eli boş dönmez de. Zira
Yüce Allah (c.c), Habibine eli dolu
olarak ümmetinin beş vakit namaz kılmaları yönünde gönderdiği manevi hediye paketiyle
yeryüzüne uğurlar. Nitekim yeryüzüne iner inmez de dönüş yolculuğunun ilk
basamağında Mescidi Aksa’dan Mekke’ye doğru hareket ettiğinde yolun bir kenarında
yorgunluktan bitap düşüp uykuya dalmış bir kafileye denk gelir. Ve orada biraz soluklanıp
kafilenin yanlarında bulundurdukları su kabından bir yudum su içtikten sonra
kapağını kapatıp öyle yola koyulur. Derken
yolculuğunun en nihayetinde Miraç öncesi uyandırıldığı mekânına dönüş yapmış
olur. Ancak şu da var ki, İslami kaynakların bazılarında geçen kıssadan hisse türünden
haberlere göre de Miraç yolculuğunun Ümmü Hâni Fâhite bint Ebî Talib’in evinden
başlayıp yine aynı eve dönüş yaptığı rivayet edilir.
Her neyse,
Efendimiz (s.a.v) Mirac dönüşü
yoluculuğunun bitimine ramak kala sabaha doğru tan yerinin ağardığı vakitte avdet
ettiği mekânın yanı başında mescitte oturuyordu ki, o ara yanına destursuz bir şekilde gelen Ebu
Cehil;
-Ey
Muhammed! Anlat bakalım ötelerden bize ne haber getirdin? Diye seslenir.
Ebu
Cehil, her ne kadar bu soruyu alay edici üslupla sorsa da, Resul-i Ekrem
(s.a.v) hiç islimini bozmadan Miraca
yükseldiğini, sabah vaktinde ise Mekke’ye geldiğini dile getirir.
Evet, Ebu Cehil iş olsun babından sormuştu
sormasına ama aldığı bu cevap karşısında kendisine anlatılanları güya aklınca fırsata
çevireceğinin zannıyla şu teklifte bulunur:
-Ey Muhammed! Madem ötelere gidip geldiğinden
dem vuruyorsun, o halde cesaretin varsa birde dışarı çıkıp bu anlattıklarını
herkesin yanında söyle de bir göreyim, bakalım insanlar senin hakkında ne
düşünüp ne diyecek.
Resulullah (s.a.v) gayet soğukkanlı bir şekilde şu karşılığı
verir:
-Olan biteni söylemekte tereddüde
mahal hiçbir çekinecek durumum yoktur, elbette
ki söylerim, neden olmasın ki.
Bunun üzerine Ebu Cehil tez elden
etrafa haber salıp ahali toplandığında, Allah Resulü (s.a.v) toplanan kalabalığa bir gecede yaşadıklarının
aynısını şu şekilde dile getirir:
-Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, bu gece
Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, oradan da Miraç’a götürülüp getirildim.
Ahali bunun üzerine şu karşılığı
verir:
-İyi hoş söylüyorsun da, bizler seni çok iyi biliyoruz
ki hayatı boyunca hiçbir zaman Mescidi-i Aksaya gidip gelmişliğiniz asla söz
konusu değildir. Hadi varsayalım ki
gitmiş olsan bile hele bize şu Mescidi-i Aksa’yı şöyle anlatıver de bir bakalım
söylediklerinin doğru olup olmadığı ortaya çıkmış olur.
Allah Teâlâ (c.c) bunun üzerine Habibine anlık manevi âlemden
Mescid-i Aksay’ı gözü önüne getirdiğinde, tıpkı izleyicilere televizyonda naklen canlı
yayın izletircesine Habibinin dilinden dökülen anlatımla oraların şekli
şemalını en ince ayrıntısına kadar tasvir ettirir de. Derken dinleyiciler bu anlatılanlar karşısında
hayretler içerisinde kalıp hakkını şu sözlerle teslim eder:
-Vallahi
Senin anlattıkların ne bir eksiklik söz konusu ne de bir fazlası, şekli şemalı tamı
tamına aynısıdır.
Tabii Ebu Cehil ahalinin bu tasdik
edişi karşısında bir kez daha neye uğradığının şaşkınlığı ile ikna olmuş ahaliden
tam umudunu kesmişken o an kalabalık arasından kafasını çıkaran bir adamın
seslenişi bir nebze olsun kendine gelmesine ziyadesiyle yetmişti. Ve o adam
şöyle seslenir:
-Ey Muhammed! Görüyorum ki Mescidi
Aksaya gidip geldiğinizi söylüyorsun. Madem öyle, o gidip geldiğini söylediğin Şam yolu
güzergâhında bizim kervanlarımız vardır, mutlaka onları yolda görmüş olmalısınız. Hele
kervan hakkında bize malumat veriniz bir bakalım anlattıkların ne derece doğru sizi
test etmiş olalım.
Ebu Cehil, adamın bu seslenişiyle
umutlana dursun, Yüce Allah (c.c), Habibinin sözünü hiç boşa çıkarır mı, elbette boşa çıkarmaz. Nitekim Allah Resulü (s.a.v), hem adamın olan biteni sorgulayışını hem de Ebu
Cehil’in umutlarını yerle yeksan edecek çıkışını şu sözlerle beyan eder:
-Şunu iyi bilesiniz ki sefer halde
yolda giderken kaçan develeri görmüştüm, az ileride konaklayan kervancılara
develerin bulunduğu yeri söyleyip yardımcı oldum, dönüşte de aynı kervanın uyur
halde gördüğümde yanlarında bulunan bir ağzı kapalı kırbayı açıp bir içimlik
suyu yudumladım. Akabinde kabın ağzını kapatıp tekrar yoluma devam ettim.
O adam bu kez:
-Peki, o bahsettiğin kervan ne zaman
buraya gelecek diye sorgular.
Resul-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der:
-Hiç meraklanmayın sabah ola hayrola, gün
doğar doğmaz burada olacaklardır.
Artık güneşin doğmasına az bir zaman
kalmıştı ki herkes o anı bekliyordu. Hiç kuşkusuz o anı bekleyenler arasında en
meraklılardan olanı Ebu Cehilden başkası değildi. Öyle ki büyük bir heyecanla gözlerini bir an
olsun yoldan ayırmıyordu.
Derken, güneşin doğmasının ardından
gelen kervana olan biteni sorduklarında ise aldıkları cevaplar yine harfi
harfine Resulullah (s.a.v)’in anlattıklarının aynısı olarak ortaya çıkar. Ancak
gel gör ki gerçeklerle yüzleşen Ebu Cehil lakabına uygun bir şekilde
cahilliğini şu sözlerle ortaya koyar:
-İşte
görüyorsunuz ya, O yine her zamanki gibi herkese sihirbazlığını göstermiş oldu.
Ne diyelim, kendince güya işi
sihirbazlığa dökmekle miraç mucizesinin aydınlığını karartacağını sanır. O
güneşin aydınlattığını karartacağını sana dursun, oysaki Miraç mucizesinin
ardından beş vakit namaz kılma hediyesiyle şereflenen müminlerin halis niyetle
kılacakları namazlar miraç olmanın yanı sıra kılınacak namazla birlikte Yüce
Allah’a bağlılıklarını her dem ve her vakitte tazelenmişte olur.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/miraca-seyru-sefer--8414
6 Ekim 2026 Salı
HABEŞ YURDUNA HİCRET
HABEŞ YURDUNA HİCRET
SELİM GÜRBÜZER
Müslümanlar için hayat her geçen gün
dayanılmaz bir çile hale gelmişti. Bu yüzden Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):
-Habeş ülkesinde adaletli bir hükümdar
vardır, umulur ki orada huzur bulursunuz diye beyan buyurması üzerine inananlar
doğup büyüdükleri topraklardan Habeşistan’a göç etmek zorunda kalırlar. Müşrikler her ne kadar Müslümanların göç
ettiklerini sonradan farkına varmış olsalar da, zaten epeyce uzaklaşmış
bulunuyorlardı. Gerçekten de Habeş Kralı, Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu
veçhiyle adaletli bir hükümdardı. Öyle ki Müslümanlar artık gittikleri ülkede
özgürce ibadet edebiliyorlardı. Hatta ve hatta gurbet hasretinin dışında her
şey yolunda gidiyordu. Tabii bu arada müşriklerde boş durmayıp Habeş diyarına
göç eden Müslümanları rahatsız etmek adına Kureyş’in ileri gelenlerinden iki
kişiyi temsilci olarak göndermeyi de ihmal etmezler. Ve giden heyet Habeş Kralı
Necaşi’nin huzuruna vardıklarında önce eğilip sonra da yere kapanaraktan tazimde
bulunmanın akabinde buraya geliş maksatlarını şöyle dile getirirler:
-Ey Melik! Ülkenizde barındırdığınız
insanları başınıza dert açmadan onları bize teslim ederseniz huzur bulacağınızdan
emin olabilirsiniz.
Habeş Kralı Necaşi bunun üzerine şöyle
der:
-Ülkeme gelen her kim olursa
olsun, şunu iyi bilesiniz ki benden
güvence dileyen benim başmisafirimdir. Dolayısıyla onları sizlere teslim edip veremem.
Hem madem buraya kadar gelmişsiniz, yine de onları çağırıp bir sorup
soruşturayım bakalım aranızda ki mesele neymiş bizatihi yerinde görmüş olayım.
Derken Habeş Kralı emrindeki memurlara onları huzura
alınmaları talimatını verir. Böylece Müslümanlar müşriklerden farklı olarak
eğilip bükülmeden selam vererek huzura çıkmış olurlar.
Necaşi:
-Şimdi
anlatın bakalım, şu arkadaşlar sizi almak için buraya gelmişler, aranızda ki
mesele nedir?
Bunun üzerine Müslümanlar adına Cafer
b. Ebi Talip söz alıp soruya soruyla şöyle karşılık verir;
-Ey Hükümdar! İsterseniz ilk başta onlara
sorun bir bakalım, biz esir alınmış köle miyiz ki bizi ülkenizden alıp götürmek
istiyorlar?
Necaşi bunun üzerine gelen heyet
adına söz alan Amr b. As’a yönelip sorduğunda,
Amr cevaben:
-Evet, onlar köle değildir der.
Bu cevap karşısında Cafer b. Ebi
Talip bu kez şu suali tevdi eder:
-Ey Hükümdar! Yine sorunuz bakalım, bizler
cinayet işleyen birer caniler miyiz ki bizi alıp buralardan götürmek istiyorlar?
Necaşi bu soruyu da karşı tarafa
aktarınca, Amr cevaben:
-Hayır, onlar katil değillerdir der.
Tabii bitmedi, dahası var, Cafer suallerine ardı sıra şöyle devam eder de:
-Ey Hükümdar! Yine sorun bir
bakalım, bizler dolandırıcı ya da herhangi bir kişiye borcu olan insanlar mıyız
ki bizi buradan alıp götürmek istiyorlar?
Tabii Amr, bu akıl dolusu sorular karşısında iyice
köşeye sıkışan bir hale girer ki artık bir noktadan sonra mecbur kalıp gerçeği şöyle
itiraf etmek zorunda kalır;
-Hayır, onların kimseye borcu yoktur,
dolandırıcı da değillerdir.
Habeş
Kralı bu durumda:
-Ey Amr! O halde bunlarla
aranızda ne gibi derdiniz davanız olabilir ki bu suçsuz masum insanları ülkemden
geri götürmek istiyorsunuz, doğrusu anlamış değilim.
Amr:
Ey Melik! Onlar atalarının dinlerini
terk edip Muhammed’in dinine tabi oldular, bundan dolayı götürmek isteriz.
Habeş Kralı bunun üzerine Cafer’e yönelip
şu suali tevdi eder:
-Ne dersiniz bu konuda?
Cafer b. Ebi Talip bunun üzerine şöyle
der:
-Ey Hükümdar! Muhammed (s.a.v)
peygamber olarak gelmeden önce cahiliye içinde yüzüyorduk hep. Hele şükür O’na
tabii olmanın sayesinde eşi ve benzeri olmayan tek Allah’a ibadet eder olduk.
Böylece haram ve helali bildiren İslam dinine mensup olmakla hayatımız düzene
girdi. İşte tam bu noktada huzuru
yakalamışken O’na tabi olmanın neticesinde bizlere dayanılmaz derecede baskılar
gelmeye başladı. Öyle ki kendi öz yurdumuzda parya muamelesi görüp ülkene
hicret etmek zorunda kaldık.
Necaşi bu kez:
-Peki, sizleri çağırıp huzuruma
geldiğinizde neden tazimde bulunup eğilmediniz? Diye sorar.
Cafer
b. Ebi Talip cevaben şöyle der:
-Bizim dinimizde Allah’tan başka kimseye
secde edilmezde ondan.
Necaşi bu kez Amr’a dönüp şöyle der;
-Ey Amr! Bana sığınan ve hakkımda hüsnü
zan besleyen bu insanları size teslim etmek için asla geçerli bir neden
bulamıyorum.
Böylece Amr ilk hamlesiyle amacına
erişemez. Fakat Amr’ın hiçte işin peşini
bırakmak niyeti yoktu. Ertesi gün aklına bir hinlik düşüp hemen zihninde
tasarladığı plan için harekâta geçer de. Şöyle ki; Necaşi’nin kulağına
Müslümanların dinlerine iyi gözle bakmadıkları haberini uçurur. Bunun üzerine
Habeş kralı Müslümanları tekrar huzura alıp şöyle der:
-İşittiğime göre sizler İsa hakkında
ileri geri laflar ediyormuşsunuz bu doğru mudur?
Cafer b. Ebi Talip yine müminler adına
söz alıp Hz. İsa (a.s) hakkında
Peygamberimiz (s.a.v)’den öğrendiklerini bir bir aktardıktan sonra Kur’an’da
zikredilen Meryem suresini okuyaraktan da konuya şöyle açıklık getirir:
“Ey Habibim kitapta
Meryem’i de an. Hani O ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti
ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz ona ruhumuz Cibril’i göndermiştik
de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü. (Meryem) dedi ki:
-Doğrusu ben senden, esirgeyen
Allah’a sığınırım. Eğer (günahtan) sakınan (bir) kimse isen (git
yanımdan) rahat bırak beni.
Cebrail dedi ki:
-Ben ancak Rabbinin
elçisiyim. Sana tertemiz bir oğlan çocuğu bağışlamam için gönderildim. Hem
kaldı ki Ben ancak ve ancak Rabbinin sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için
gönderdiği elçisiyim.
Meryem:
-Bana bir insan
dokunmadığı ve ben de kötü/iffetsiz bir kadın olmadığım halde benim nasıl bir
oğlum olabilir ki? Dedi.
Cebrail:
-Bu böyledir. (Fakat) Rabbin: “O bana göre kolaydır. Onu
insanlara (kudretimize) bir işaret ve tarafımızdan bir rahmet
kılacağız” dedi. Zaten (o ezelde) takdir edilmiş bir iştir.
Nihayet (Meryem, Allah’ın izniyle) Cibril’in üfürmesiyle ona (İsa’ya) gebe kaldı ve bu (hali)
ile uzak bir yere çekildi. Sonra Meryem doğduğu çocuğu yüklenip kavmine geldi.
Dediler:
-Ey Meryem! Babasız oğlan
doğurup getirdin, anan da iffetsiz bir kadın değildi.
Meryem çocuğa işaret etti:
-Çocukla nasıl konuşalım
dediler.
İsa dedi ki:
-Ben Allah’ın kuluyum, bana
kitap verdi ve Peygamber yaptı.
-İşte Ey Habibim, Meryem oğlu İsa hakkında
gerçek söz budur.” (Meryem 16-36)
Cafer b. Ebi Talip ayetleri okurken bu
arada Habeş kralının yüzünden inen gözyaşı damlaları huzurunda bulunanların gözünden
kaçmaz da. Öyle ki, Allah Resulünün hakkında adaletli hükümdar olarak övdüğü
Necaşi, okunan ayetlerin hemen kalbine tesirinin etkisiyle yerden bir çöp alıp
hükmünü şöyle dile getirir de:
-Vallahi hiç kuşku yoktur ki Sizin
anlattıklarınızdan İsa ile aramızda en ufacık bir çöp kadar dahi sapma yoktur.
İşte tarihe geçecek bu mana yüklü müthiş
sözler Amr’ın hevesini kursağında bırakmanın yanı sıra tüm düşündüğü planlarını
boşa çıkarmaya ziyadesiyle yeter artar da.
Evet, Habeşistan’da bunlar olurken
Mekke’de ise Allah Resulü (s.a.v) okuduğu Necm suresini secde ayetleriyle tamamlar.
Öyle ki secde ayetlerini işiten hemen herkes secde etmekten kendilerini alamaz
da. Nitekim müşriklerin de secde ettiklerine dair haberin döne dolaşa
Habeşistan'a hicret eden Müslümanların kulağına geldiğinde işin aslını sorup
soruşturmadan onların da Müslüman olduklarına kanaat getirip hemen dönüş için
yola koyulurlar. Oysaki Cidde önlerine kadar geldiklerinde ne umduk ne bulduk
misali iyi niyetli olmanın kurbanı bir manzarayla karşılaşıverirler. Sandılar
ki kendilerini kardeşlik duygularıyla bağırlarına basacaklar, ne mümkün. Üstelik o kadar da yol kat etmişlerdi.
İçlerinden sadece kendilerine himaye edecek birilerini bulanlar ancak rahatça
Mekke’ye geçiş yapabiliyorlardı. Malum himayesi olmaksızın geçmeye kalkışanlar
ise her türlü baskı ve hakaretlere maruz kalaraktan ancak karşı tarafa
geçebiliyorlardı. Her ne kadar Osman b. Mazum kendine himaye edecek birilerini bulup
rahat rahat Mekke sokaklarında dolaşanlar arasında biri idiyse de, ama bir süre
sonra onun da bu durum içine sinmez. Hem nasıl içine sinsin ki, kardeşleri tekme dayak dövülürken kendisi
nasıl içine sindirip rahat gezip dolaşabilirdi ki. Nitekim bu duygu ve
düşünceler eşliğinde soluğu Velid b. Muğire’nin yanında alıp himayesini geri
almasını ister. O da:
-Peki,
sen bilirsin der.
Böylece Osman b. Mazum bu cevap
karşısında rahatlamış bir halde sadece Allah’ın himayesini tercih edip Mekke
sokaklarında gezmeyi yeğler.
Hâsıl-ı kelam bu bir anlamda ne kadar çile
bir o kadar da ecir var demektir. Hem
kaldı ki, Allah yolunda çile çekmekten başka daha ne büyük mükâfat olabilirdi
ki.
Vesselam.
5 Ekim 2026 Pazartesi
MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN
MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN
SELİM GÜRBÜZER
Allah Resulü (s.a.v) günlerden bir gün
ashabına sohbet ettiğinde; “Hurmalığı olan bir beldeye göç ettiğini ve şehre
yaklaştığında o beldenin Medine olduğuna''
dair gördüğü bir rüyayı anlatır. İşte
bu gördüğü rüya üzerine gizliden gizliye hicret hazırlıklarına koyulur bile. Ashabın
içinde gözü kara öyle biri vardı ki, o’na Hattab oğlu Ömer derlerdi. Öyle ki o,
gizlemeye gerek duymaksızın hemen kılıcını kuşanıp Mescid-i Harama vardığında
hicret edeceğini bizatihi kendisi şöyle ilan eder:
-Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, Hicret
etmeye karar vermiş bulunuyorum. Kim karısını dul, evladını yetim bırakmayı
göze alıyorsa şafak söktüğünde buluşma yerine geliversin. Tabiî ki hiç kimsenin itiraz edecek bir
durumda gıkı çıkmadı, çıkamazdı zaten. Zira o’nu tanıyanlar en ufak bir itirazda
başına neler gelebileceğini çok iyi biliyorlardı.
Böylece Ömer (r.a) ilk hicret
edenlerdendi.
Allah Resulü (s.a.v) ise hicret için can
dostu Ebu Bekir ile görüştüğünde:
-Ey Ebubekir! Allah-ü Teâlâ hicret
yolculuğunda seni bana arkadaş kıldı müjdesini verir.
Bunun üzerine Ebû Bekir-i Sıddık (r.a) yolculuk
için hazırladığı iki deveyi Abdullah b. Üreykıt’a teslim edip ona bu meseleyi
gizli tutmasını ve üç gün sonra develeri Sevr mağarasına getirmesini sıkı
sıkıya tembihleyip öyle yola çıkacağını bildirir.
Mekke artık iyice boşalmaya yüz
tutmuştu ki, Ebu Cehil bu durum karşısında:
-Muhammed hala buralarda, eğer giderse
onu yakalamamız müşkül olabilir, derhal bu hususta herkes diyeceğini desin ki
sonradan şu oldu bu oldubitti bahanesiyle avucumuzdan kaçırmış olmayalım.
Her ne kadar müşriklerden kimi
hapsedelim, kimi sürgün edelim diye fikir beyan etseler de en nihai kararı belirleyecek
fikir yine Ebu Cehil’den gelip şöyle der;
-Geliniz her kabileden kanını üstlenecek
yiğitler belirleyelim, hatta kan
diyetini de kabileler arası paylaşmış olalım.
Böylece bu fikir ağırlıklı görüş olarak
kabul görür de.
Anlaşılan o ki müşrikler Peygamberimiz
(s.a.v)’in öldürülmesini bile göze alacak kadar hadlerini aşıp zıvanadan
çıkabiliyorlar. Neyse ki Cibril Emin
durum vaziyeti Resulullah (s.a.v)’e vahiyle bildirerekten İsra suresinin 80.nci
ayetini gönlüne şöyle vahy eder:
-Ey
Rabbim, beni dürüst bir girişle yeni yurduma girdir. Dürüst bir çıkışla
yurdumdan çıkar. Kendi canibinden bana yardımcı olan bir delil ve güç ver.
Habib-i Ekrem (s.a.v) nüzul olan bu ayetin gereği olarak Hz. Ali
(k.v)’e şu talimatı verir:
-Ya
Ali! Bu gece yatağımda benim yerime sen yatacaksın.
Şah-ı Merdan Ali bu ya, hemen hiç
tereddütsüz cevaben şöyle der;
-Emrin
başım gözüm üstüne Ya Resulullah!
Tabii bu arada müşriklerde boş durmaz, hemen akşamüstü Habib-i Ekrem (s.a.v)’in evinin
dışını ve içini abluka altına alacak bir şekilde konumlanırlar. Onlar evi çembere
alıp konumlana dursunlar, Resulullah (s.a.v)’de hane halkıyla vedalaştıktan
sonra Hane-i Saadetinden Yasin süresini okuyaraktan müşriklerin aralarından geçip
hicret yolculuğuna çoktan koyulmuş olur bile. Nitekim Allah Teâlâ’nın Kur’an’da;
-Biz, onların önlerine bir set, arkalarına
da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık göremezler” (Yasin,
9) diye beyan buyurması bu olayı bariz
doğrulayan bir husustur.
Gerçekten de Allah Resulü (s.a.v) aralarından sıyrılıp geçtiği halde O’nu ne
zahiren çıplak gözle görebildiler ne de bir nefes alış verişine şahit olabildiler.
Bilakis O (sa.v), Yüce Allah’ın koruması altında bir kelebek misali aralarından
kanatlanıp uçuvermiş oldu.
Derken Hicret için Medine yoluna
koyulmadan son kez doğup büyüdüğü topraklara tutku gözlerle baktığında Onsuz
Mekke’nin öksüz ve yetim kaldığını yüreğinde hissetti. Ancak ne var ki dostu
Ebu Bekir Sıddık ile birlikte yola çıkıp hicret etmekten başka çaresi
kalmamıştı. Hem kaldı ki hicret, sadece
iki insanın doğup büyüdüğü topraklardan göç etmesi hadisesi değil, aynı zamanda İslam medeniyetinin ve tüm
insanlığın kaderini de belirleyecek bir göç hareketinin ta kendisi bir
hadisedir bu.
Bu arada Hz. Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Allah
Resulünü sözleştiği yerde heyecanla bekliyordu ki birazdan buluşma yerine geldiğinde
birlikte Sevr’e doğru yürümeye koyultuverirler. Mağaraya geldiklerinde her
ikisi de yorgun ve bitkin hale düşmüşlerdi. Öyle ki Habib-i Ekrem (s.a.v)
yorgunluktan başını Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın dizine koyup uykuya tam
dalacağı sırada yüzüne düşen nazlı gözyaşı damlaları O’nu çoktan uykusundan
ettiğine ziyadesiyle yetmiştir. Resulullah (s.a.v) bu durumda gözünün ucuyla
Ebu Bekir’e bakıp:
-Ya Ebu Bekir! Neler oluyor? diye sual eyler.
Ebû
Bekir-i Sıddık (r.anh) cevaben;
-Ya Resulullah! Mağaranın deliğinden çıkan bir
yılan gördüm, sana zarar vereceğini düşünüp ayağımla deliği kapatmaya çalıştım.
Bu arada yılan ayağımı ısırınca canım yandı. Bu yüzden gözyaşlarımı tutamadım
der.
Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine
tükürüğünü Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayağına çalıp böylece canı yanan sadık
dostunun sızısı bir anda diniverir.
Evet,
Mağarada iki can dost arasında bunlar yaşanırken,
bu arada başta Ebu Cehil olmak üzere Peygamberimiz (s.a.v)’in evine
girdiklerinde yatağında bulamamışlardı,
onun yerine amcası Ebu Talib’in oğlu Ali (k.v) yatıyordu ki hemen sorgu suale
çekilip sıkıştırmaya başladılar:
-Ey
Bre çocuk! Hani nerede O? Derhal yerini söyleyiver.
Hz.
Ali (k.v) cevaben:
-Kendisi çoktan çıkıp gitti deyince, müşrikler tez elden iz sürmekle meşhur Benî Müdlic
kabile reisi Sürâka bin Mâlik’e yüz deve karşılığında Resulullah (s.a.v) ve Ebû
Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayak izlerini sürmek için görevlendirilip ardından
yol boyu iz sürülerekten mağaranın kapısına kadar dayanmış oldular. Bu durum
karşısında Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın rengi sararmıştı. Çünkü kendisi müşrikleri
mağaranın girişine dayandıklarını örümcek ağı perdesinden adeta bir film izler gibi
yakinen burun buruna görüp izliyordu.
Ve Resul-i Ekrem (s.a.v) dostunun yüreğinde çarpan heyecan halini sezip
şöyle der:
-Ya
Ebu Bekir! Korkma! Allah bizimle
beraberdir.
Gerçekten bu söz yerini bulup, müşrikler
mağara girişinin örümcek ağıyla örülmüş olduğunu gördüklerinde;
-Hey
arkadaşlar! Baksanıza mağaranın önü örümcek ağıyla örülü. Hiç yoktan yere burada
oyalanıp da zamanımızı boşa harcamaya gerek yoktur diyerekten mağaranın
kapısından ayrılıverirler.
Onlar mağaranın kapısından ayrıla
dursunlar, o arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh) derin bir nefes alıp
rahatlayıverir. Hiç kuşkusuz bu rahatlayış kendisi için değildi, bilakis Resul-i Ekrem (s.a.v)’in başına herhangi bir hal gelmemesine
yönelik derin bir oh çekip nefesini boşaltmanın rahatlayışıydı bu.
Bu arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın
oğlu ve hanımı da boş durmayıp Sevr mağarasına üç gün boyunca yemek taşıyıp iaşelerini
gidermekle de çok büyük bir iş çıkarmış oldular. Her ne kadar Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın oğlu
iman etmemiş olsa da Allah Resulüne yoldaş olan babasının mağarada birlikte saklandıklarını
müşriklerden gizleyip hem sır küpü olması hem de elinden geldiği kadarıyla iaşe
lojistik desteği sağlaması zaten bir evlattan beklenen en temel aile bağı
vazifedir.
Hakeza o daracık mağarada geçen üç gününün
paha biçilmez derecede üç asra bedel olan önemini Hz. Ömer (r.a)’ın şu
sözlerinden daha da iyi anlayabiliyoruz pekâlâ:
-Vallahi Ebu Bekir’in o mağarada bir gecesi Ömer’den ve Ömer ailesinden daha
hayırlıdır.
Hatta Hz. Ömer (r.a)’ın dile getirdiği bu
müthiş sözler gerçekten de mağaranın mağara olmanın ötesinde nice sırlarına
eremediğimiz, hatta ve hatta daha başka anlam yüklü sırlarını da bağrında taşıyan
yönlerinin olabileceğini düşündüren sözlerdir. Nitekim bazı rivayetlerde gizli
zikrin ve rabıtanın da Sevr mağarasında talim edildiği bildirilmekte. Bir başka
ifadeyle Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın müşriklerin mağaranın kapısına geldiğinde
Resulullah (s.a.v)'in:
-Ya Ebu Bekir! Dilini damağına yapıştır
ve kalbinden “Allah, Allah zikreyle”
diye talim edilmesiyle hafi zikrin öğretildiği rivayet edilmekte.
Hakeza Allah Resulü (s.a.v)’in yine aynı
mağarada:
-Ya
Ebu Bekir! Gönlünü gönlüme bağla ve rahat ol diye beyan buyurmakla da Rabıta-i
Şerife'ye işaret edildiği rivayet edilir. Gerçekten de gönlü gönle bağlamanın
adıdır: Rabıta-i Şerife. Bilindiği üzere
rabıta ‘rabt’ etmek kökünden gelen bir ibare,
rabt etmek ise bağlanmak anlamında kavramsal bir ibaredir. Nitekim Ebû
Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın meşrebi yönüyle gönlü hep Onunla birlikte olup, tamda
bu kavramın mana ve ruhuna uygun rabıtanın gereğini yerine getirmiş can dostudur
zaten.
Derken Abdullah b. Üreykıt’ın develeri
getirip Medine yoluna koyulmakla o üç günlük mağara süreci sona ermiş olur. Bu
arada Mekke’de Allah Resulünü ölü ya da sağ yakalayıp getirene 100 deve
verileceği ilanını duyan Süraka b. Malik’in iştahını kabartmış olsa gerek ki
derhal atına binip hızla aramaya koyulur bile. Hatta bir ara Ebû Bekir-i Sıddık
(r.a) arkasına dönüp dörtnala hızla gelen atlıyla birlikte toz bulutunun
kalktığını görünce:
-Ya
Resulullah! Arkamızdan bir atlı bize yetişmek üzere der.
Resul-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine ardına
bakıp atlıya celalli bir şekilde nazar edince atın ayakları şahlandığı yerden Süraka
ile birlikte tepe taklak yere savrularaktan çakılıverirler.
Ne
diyelim yüz deve alma karşılığında dünya malına tamah etme hırsı bu ya, hemen
atıyla birlikte çakıldığı yerden kalkıp tekrardan atına binip Resul-i Ekrem
(s.a.v)'in üzerine sürünce yine tepe taklak yere çakılıverirler. Hatta Süraka’nın
öyle gözünü dünya malı hırsı bürümüştü ki düştüğü yerden kalkıp bir kez daha
atını sürüp şansını denemeye kalkıştığında yine aynı hazin akıbetle karşılaşır.
Hem nasıl kendisi açısından aynı hazin akıbetle karşılaşmasın ki, bir kere her
şeyden önce yer yerinde yarılsa, gök delinse besbelli ki âlemlere rahmet olarak
gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’e herhangi bir zarar gelmemesi için manevi
âlemde çoktan korunmaya alınmıştı bile. Derken Süraka canhıraş bir halde el mahkûm
bu kez Efendimiz (s.a.v)’den yardım dilemek zorunda kalıp acziyetini şöyle dile
getirir de;
-Ey Muhammed! Şunu çok iyi anladım ki; bu yaşadığım hadise kesinlikle
sıradan tesadüfi bir hadise değilmiş. İnanın yaptığıma çok pişmanım.
Hatta pişmanlık ifade eden sözlerinin
akabinde şöyle der:
-Şimdi söyleyiverin, Sizlere yardım etmek için
ben ne yapabilirim?
Allah Resulü (s.a.v), Süraka’nın ağzından
sarf ettiği bu samimiyet kokan sözleri üzerine:
-Ardımızdan gelenlere hedef şaşırtıp
müşrikleri geri çevirmeni sağlaman bizim için kâfi gelir der.
Süraka:
-Peki, başım gözüm üstüne deyip böylece
yaşanan bu mucizevi hadisenin ardından Allah Resulü gözü arkada kalmayacak emin
bir şekilde yoluna devam etmiş olur.
Bu arada Hicret yolcuları Medine
sınırlarına yaklaşmışlardı ki Medine halkının da gözü kulağı hep yollarda kalır.
Öyle ki O’nu bağırlarına basacakları anı çok büyük bir heyecan içerisinde iple
çekiyorlardı. Derken beş yüze yakın insanın o büyük heyecan içerisinde bekleyişine
en nihayetinde bir Yahudi'nin şu seslenişi derman olur:
-Ey Yesrib halkı! Müjde, müjde, geliyor.
İşte bu sesleniş sayesinde bir anda heyecandan tir tir çarpan gönüllere su
serpmiş olup akabinde yüreklerinde çarpan bu heyecanın yerini bu kez büyük bir sevinç
naraları yer alır. Nitekim Kuba halkı ufuktan
üç yolcunun kendilerine doğru yaklaştıklarını gördüklerinde sevinç gözyaşları
içerisinde konuklarını ‘Allahu Ekber’ tekbir sesleriyle karşılayıp
bağırlarına basmış olurlar.
Evet, Kuba’da bu büyük buluşmanın ardından
ilk iş mescit yapımı için kolları sıvamak olur. Derken mescit yapımının ilk temel taşını Allah
Resulü (s.a.v) yerleştirip ardından sırasıyla Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Osman
(r.a) ve diğerleri takip edip böylece mescidin temelleri atılmış olur. Hz. Ali
(k.v) ise hicret yolcularının Kuba’ya
konakladıkları üç gün sonrasında ayakları şişmiş halde arkadaşlarının aralarına
katılmış olur. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda hemen onun ayağını mübarek
elleriyle sıvazlayınca ağrısı kesiliverir. Bu arada Kuba mescidinin inşa
yapımının tamamlanmasıyla birlikte Peygamberimiz (s.a.v)’in ilk imamlık yaptığı
mescit olarak da tarihe not düşülmüş olunur.
Habib-i Ekrem (s.a.v) on dört günlük
Kuba’da konaklamanın ardından Medine’ye Kasva adında devesiyle birlikte hareket
ettiğinde bu kez Medine halkını çok büyük bir heyecan dalgası sarar. Hem nasıl heyecan dalgası sarmasın ki, yaşlısı
genci, hatta çocuklar hep birlikte damlara ve ağaç dalları üzerine çıkmış halde
O’nun yolunu gözlüyorlardı. Derken yolunu dört gözle bekledikleri ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed’ Medine ufuklarında silueti görünür görünmez aman
Allah’ım sanki kıyamet koparcasına:
-İşte Allah’ın Habibi geldi! Sevinç naralarıyla yer gök yankılanır bile.
Hakeza genç kızlar da:
-Taleal
bedri aleyna minseniyyetül veda ilahisi eşliğinde beldemize şeref verdin methüsenayla
eşlik ederler. Hele Ensar halkının
cümlesi öyle kendilerini sevgi seline kaptırmışlardı ki; Allah Resulünü (s.a.v) bağırlarına basmak için adeta kendi
aralarında yarışır halde sıraya gireceklerdir. Öyle ki
Ensar halkı:
-Ya Resulullah! Buyurun bizim eve
diyerekten her biri kendi hanesine davet etmek için yarışırlar adeta..
Habib-i Ekrem (s.a.v) bu durumda kimseyi kırmamak adına Kasva adlı güzel
devesiyle bu meseleyi halletmeyi yeğler. Nitekim devenin yularını bırakıp:
-Ey Ensar halkı! Devem nereye çökerse,
şunu iyi bilesiniz ki o evde konaklayacağım diye beyan buyurur.
Derken Kasva adlı deve Mescid-i Nebevi’nin
bulunduğu boş bir arsaya çöküverir. Devenin
çöktüğü yere en yakın ev ise Ebû Eyyûb Halid b. Zeyd’in eviydi ki, o an kendisi
sevinç gözyaşlarına yaşlarına boğuluverir. Sadece sevinen Ebû Eyyûb el-Ensarî değildi
elbet, hiç kuşkusuz bütün Medine halkı da
bu sevince ortak olup gözyaşı dökmekten kendilerini alamazlar da.
Tabii Ebû Eyyûb El-Ensarî, hemen yukarı
kata buyur eder etmesine ama Allah Resulü (s.a.v) kendisini ziyarete gelecek olan misafirlerinin
daha rahatça ziyaret etmeleri için alt katı uygun görür. Fakat akşam olduğunda
her şey düşünüldüğü gibi olmaz. Zira Ebû Eyyûb El-Ensarî ve hanımının üst katta
kalmak hiçte içlerine sinmeyip bir türlü gözleri uyku tutmayacaktır. Ve ikisi birlikte
üst katta oturdukları yerden birbirine bakaraktan:
-Öyle
ya, Allah Resulü alt kattayken biz nasıl
olurda üst katta uyuyabiliriz ki diye karı koca kara kara düşünür bir haleti
ruhiye içerisine girerler. Nitekim içten içe kendilerini karalar basan bu derin
düşünceler eşliğinde bir anda elinde tuttukları su testisi devriliverir. Neyse ki
karıkoca hemen apar topar yatmak üzere iken üzerlerine alacakları yorganı testiden
dökülen suyun üzerine kapayaraktan alt kata şırıl şırıl akmasının önüne geçmiş
olurlar. Sabah vakti girdiğinde ise Ebû Eyyûb el-Ensarî (r.anh)’ın ilk işi yarı
uykulu yarı uykusuz bir halde Allah Resulünün huzuruna çıkmak olup meramını
şöyle dile getirir:
-Ya Resulullah! Sen alt katta iken biz nasıl
olurda üst katta öylesine rahat edebiliriz ki, asla buna gönlümüz razı değildir.
İşte
Allah Resulü (s.a.v), Ebû Eyyûb el-Ensari’nin ağzından dökülen bu samimiyet kokan
ifadeler karşısında cevaben:
-Peki, öyle olsun der.
Böylece
Allah Resulü (s.a.v), ziyaretçilerini
üst katta karşılayıp görüşmelerini burada devam ettirmiş olur. Hatta ziyaret görüşmelerinin birinde Yahudi
bilginlerinden Abdullah b. Selam kendince Resulullah (s.a.v)’e bir takım
sorular sorduğunda aldığı akıl dolusu ve hidayete erdirici cevaplar karşısında
kelime-i şahadet getirip İslam’la şereflenmekle konaklanan mekân irşad evine dönüşür
de.
Sıra ibadet yapılacak mescidin belirlenmesine
gelmişti ki, bunun için devenin çöktüğü alan ibadet edilecek mescid olarak
belirlenir. Nitekim Mescidi Nebevinin yapımı da tıpkı Kuba Mescidinin yapımında
olduğu gibi yine imece usulü el ele gönül gönüle verilerek inşasının bitimiyle
birlikte ibadet edilir hale gelir de.
Peki, inşa edilen Mescidi Nebevi, sadece
ibadet etmek için kullanılan mekânın adı mıdır? Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in dar-ı
bekaya irtihal ettiğinde buraya defnedilip müminlerin ziyaretgâhına açılan
cennet bahçesi mekân olarak da anlam kazanan mescidin adıdır. Hakeza İslam
tarihinin altın sayfalarına Mescid-i Haram’dan sonra ikinci kutsi mescit
hüviyetinde Ravza-i Mutahhara olarak da anlam kazanıp kayda geçen mescidin
adıdır. Hem nasıl anlam kazanıp kayda
geçmesin ki, bir kere her şeyden önce Mescid-i Nebevinin inşasıyla birlikte hem
inananların bu kutsi mekânda namaza nasıl çağrılacağının ilanı açıklık kazanmış
oldu hem de Ezan-ı Muhammedi’nin tüm âlemlere duyuruluşunun ilk basamağı vuku
bulmuş oldu. Bundan daha da öte gelmiş
geçmiş tüm müezzinlerin Piri Bilal-i Habeşi’nin bu mescitte ilk Ezan-ı
Muhammedi’yi okuyup duyurusunu yapmakla inananların namaza davete icabet
etmelerine vesile olurken diğer yandan da tüm ins ve cin âleminin tevhide çağırılışına
vesile olmuştur.
Evet, çile bu kutsi yolun doğasında var
olan bir kutlu azıktır. Nitekim bu yönüyle baktığımızda Hicret çile demektir zaten. Hem kaldı ki bu kutsi yolda çile azığı olmalı
ki; her yaşanan çilenin ardından pembe şafaklar inananların üzerine rahmet
olarak doğuvermiş olsun.
Velhasıl-ı kelam; Resulullah (s.a.v) Medine'ye
şeref vermesiyle birlikte akabinde onca çektiği çilenin ardından zafer
Müslümanların lehine tecelli eder de.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/medineye-seref-verdin-8387
8 Eylül 2026 Salı
AH TAİF AH!
AH TAİF AH!
SELİM GÜRBÜZER
Ebu Talib’in son demleriydi. Bir yandan
da hasta yatağında sevgili yeğenini düşünüyordu. Her ne kadar iman etmemiş olsa
da onu hayatı boyunca korumaya çalışmıştı hep.
Müşriklerin ileri gelenleri ziyarete
geldiler. Hasta ziyaretinde bile yine konu Resulullah (s.a.v) idi. Dediler ki:
-Yeğenini
çağır aramızda anlaşma yapalım, böylece ona zarar vermemiş oluruz.
Ebu Talib bunun üzerine yeğenini çağırıp
ona şunları söyler:
-Ey Kardeşimin Oğlu! Bak bunlar hasta
ziyaretime gelenler, seninle anlaşmak
istiyorlar, ne dersin.
Resul-i Ekrem (s.a.v);
-Peki,
amcacığım, fakat onlardan istediğim tek bir kelimeyi ikrar etmeleridir. Şayet o
kelimeyi dile getirirseler aramızda hiçbir mesele kalmaz.
Bu sözler üzerine Ebu Cehil ileri atılıp
şöyle der;
-Değil
bir kelime, bin kelime söylemeye razıyız, yeter ki akrabalar arasında oluşan şu
ikilik sona erip böylece bu mesele de burada halledilmiş olsun.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):
-O
halde sizlerden putları terk edip ‘LAİLAHE
İLLALLAH’ kelime-i tevhidini ikrar etmenizi istiyorum deyince, bir
anda taahhüt ettiklerinden sözlerinden cayıp Allah Resulünün isteğini şu sözlerle
reddettiler:
-Sen Lat, Uzza, Hubel gibi birçok
putlarımızı terk etmemizi isteyip güya aklınca bizleri tek ilahla mı baş başa bırakmak
istiyorsun, asla o kelimeyi ikrar etmeyiz.
Böylece oradan hızla ayrılıverdiler.
Bu arada Ebu Talib’in de hastalığı günden
güne gitgide artıyordu, üstelik kendinden sonra yeğenini emanet edeceği kimsede
kalmamış gibiydi. Öyle ki, Ebu Leheb desen, o zaten öteden beri oldubitti
yeğenine karşı içten içe kin ve nefret besliyordu. Diğer amcası Abbas öyle
değildi, ama o da yeğenini himayesine alsa ticari hayatı her an riske
girebilirdi. Peki ya Hamza? Onun da malum Müslüman olması hasebiyle hiçbir
şekilde himaye etme hakkı yoktu. İşte tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda
Ebu Talib amcasından sonra sığınacak hiç bir dalının olmadığı ortaya çıkıyordu.
Üstelik bunları konuşacak zamanda kalmamıştı. Zira Ebu Talib hasta yatağında daha
da ağırlaşıp ecel terleri döküyordu. Artık son nefesini vermek üzereydi. Tabii Allah Resulünün derdi davası ise
kendisini korumaya almak değildi, onun
derdi davası amcasının bu dünyadan imanla göç etme temennisiydi. Nitekim Allah Resulü
(s.a.v), olur ya amcası son nefesinde imana gelir düşüncesiyle şu telkinde
bulunmayı ihmal etmez de:
-Amcacığım! Şayet ‘LAİLAHE İLLALLAH’
kelime-i tevhidini ikrar edersen çok sevinirim.
Ancak ne var ki Ebu Talib’ten olumlu ya da
olumsuz ağzından hiç bir ses çıkmaz.
Allah Resulü (s.a.v) bunun
üzerine amcasından tekrar iman etmesini talep edince bu kez orada bulunan Ebu
Cehil araya girip şöyle der:
-Ey Ebu Talib! Sakın ola ki Abdulmuttalib’in
dininden yüz çevirmeyesin.
Nitekim Ebu Talib’den bekledikleri cevap
gecikmeyip son nefesinde:
-O Abdulmuttalib’in dini üzeredir cümlesiyle
ruhunu teslim etmek olur.
İşte bu tek cümleyi işiten Ebu Cehil o anda
derin bir nefes alıp kendince o anın tadını keyfince çıkarmış olurken Allah
Resulü ise tam aksine yüreği dağlanır.
Allah Resulü (s.a.v) amca
yüreği bu ya, her şeye rağmen hasta yatağının başında:
-Yasaklanmadığım müddetçe amcamın bağışlanması
için dua edeceğim demekten kendini alamaz da.
Gerçekten de Resul-i Ekrem (s.a.v) oradan ayrılıp Yüce divana ellerini açtığında amcasının
affedilmesi için yalvardı yalvarmasına ama vahy olunan ayeti kerimede Yüce
Allah (c.c):
-“Hiç
şüphe yok ki sen arzu ettiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah Teâlâ
dilediğini hidayete kavuşturur” (Kassas, 56) diye beyan buyurmakla hidayetin Allah’tan
olduğu gerçeğinin altı çizilmiş olunur.
Hiç kuşkusuz Allah Resulüllah (s.a.v)’in
yaşadığı bu ilk acı değildi, devamında bu
kez ilk iman eden eşi Hatice annemizi kaybetmenin acısını yaşayıp artık yanında
yöresinde kendisine candan yar ve yardımcı olacak akrabadan hemen hemen hiç kimsede
kalmamıştı dersek yeridir. Öyle ki bu
durumda inzivaya çekilip dışarıya çıkamaz hale gelmişti. Hem kaldı ki dışarıya
çıkmaya kalkışsa bile müşrikler tarafından atacağı her adımı kontrol altında
tutuluyordu. Kur’an okur halde görseler hemen mani oluyorlardı.
İşte böylesi kuşatılmışlık duygu seli
içerisinde olur ya, Taif taraflarında belki kendisini anlayışla karşılayacak
insanlar çıkar düşüncesiyle hemen evlatlığı Zeyd’le birlikte Taif yolculuğuna
çıkma kararı alır. Nitekim birlikte Taif’e vardığında ilk iş Kur’an’dan ayetler
okumak olur. Ancak ne var ki Taif’in ileri gelenleri onu ciddiye almadıkları gibi, misafire özenle gösterilebilecek en az hürmeti
bile O’ndan esirger oldular. Öyle ki içlerinden Abdi Yalil, Mesud ve Habib adlı
şahıslar alay edici usluplarıyla Allah Resulünün yüzüne karşı:
-Ey
Yolcu! Senden başka gönderilecek Peygamber bulamadılar da, bula bula seni mi
bulup buralara gönderdiler işgüzarlığında bulunacak kadar hakaret varı tutum
sergilemişlerdir.
Resulullah
(s.a.v) bunun üzerine şöyle der:
-Madem dediklerimi ciddiye alıp bana inanmıyorsunuz,
bari hiç olmazsa bu işi gizli tutunuz.
Maalesef bu söylenen teklif kabul görmediği
gibi hemen etrafta dedikodu kazanı kaynatılıp akabinde gizli bir elin devreye
girmesiyle birlikte âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’in
taşlanması vuku bulur. Tabii bu arada baktılar ki taş yağmuruna tutmakla iş
çığırından çıkıp linç edilecek halde, bu sefer o gizli el orada bulunan herkese
şu uyarıda bulunur;
-Dikkat edin, sakın ola ki öldürmeyesiniz.
Evet, Taif’te Allah Resulüne yar olmayacaktır.
Zira Allah’ın Habibini taşlayıp incitmişlerdi. Düşünsenize Habibi Ekrem Efendimiz (s.a.v)
misafir olarak gittiği yerden taşlanarak kovulup oraları terk etmek zorunda
kalmıştı. Neyse ki tutulduğu taş bombardımanının altında epey uzaklaştıktan sonra
hele şükür zar zorda olsa kendini bir bağın kenarına atabilmiştir. Ve en nihayet
ellerini semaya doğru açıp Allah’a şöyle niyazda bulunur:
-Ey
Yüce Allah’ım! Onlar ne yaptığını
bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı.
Onlara hidayet ver, Senden gelecek
afiyet ve selamet benim için daha hoştur. Hiç şüphesiz Senin her şeye gücün
yeter.
Bu arada Utbe b. Rebia ve kardeşi Şeybe uzaktan
seyre dalıp Allah Resulünün sığındığı bağın kovuğunda yaralı bereli bir halde
bitap düştüğünü fark etmişlerdi. Zaten yüzündeki yara bereler taş yağmuruna
tutulduğunu her halinden belli ediyordu. İşte bu durumda her iki kardeşte köleleri
Addas’a seslenip:
-Alda şu üzümleri ona götürüverin derler.
Köle
denileni yapar da.
Addas, Allah
Resulüne üzümleri uzatıp besmele çektiğini işittiğinde merak bu ya, hemen
kulağına şöyle fısıldar:
-Ey Yolcu! Buralarda bu kelamı senden başka
hiç kimse söyleyen yoktur, bu kelam neyin nesidir.
Resulullah (s.a.v) bunun üzerine Addas’a tebessüm edip:
-Sen hangi kavimdesin? Diye sorar.
Addas
cevaben:
-Ninova halkındanım ve Hristiyan'ım der.
Resulullah (s.a.v):
-O halde aramızda fark yoktur kardeşiz biz. Dahası
siz bizim Yunus b. Matta’nın şehrindensiniz.
Addas:
-Peki,
iyi hoşta, Yunus b. Matta’yı nereden biliyorsun? Diye sual eder.
Resulullah (s.a.v) cevaben:
-Her ikimizde peygamberiz. Aynı davanın elçileriyiz
diye beyan buyurur.
Addas aldığı bu cevaplar
karşısında o anda gözleri yaşarır bir halde hemen oracıkta dizinin önünde diz
çöküp Müslüman oluverir.
Tabii bu arada onları uzaktan pür dikkat izleyen
Utbe ve Şeyba adlı iki kardeş ise kendi aralarında şöyle mırıldanmaya başlarlar:
-Yahu adama iyilik yapalım derken baksana bizim
köleyi ona teslim etmiş olduk.
Biraz sonra köle Addas yanlarına vardığında şu
sitemde bulunurlar:
-Ey Addas! Yazıklar olsun sana! Seni üzüm vermek için gönderdik, sen ise sadece
üzüm vermekle kalmadın birde üstüne üstük elini öptün de.
Addas
cevaben şöyle der:
-Aman Efendim eli öpülmeyecek gibi değildi ki,
çünkü o Peygamberdir.
İki kardeş:
-Be
adam, Peygamber olduğunu nereden çıkarıyorsun? Diye sual eder,
Addas cevaben:
-Elbette
ki bunu bana anlattıklarından bildim.
Utbe ve Şeybe kardeşler kölenin bu cevabı
üzerine:
-Oysaki senin dinin O’nun dininden daha iyidir
diye karşılık verirler.
Tabii
Addas bu noktadan sonra cevap vermek yerine susmayı yeğler.
Evet, Resulullah
(s.a.v) köle ile arasında geçen konuşmalardan
bir nebzede olsa içi ferahlayıp oradan ayrılıp yola devam eder. Ancak yolda
derin düşünceler içerisinde ilerleyen Server-i Kâinat Efendimizin bu mahzun hali
meleklerin gözünden kaçmaz da. Nitekim Meleklerin Reisi Cebrail (a.s) yolda Allah Resulünün incinmiş olan yüreğine
şu sözlerle su serpip teselli verir:
-Ya Resulullah! Müsaade edin sana taş atan Taif’lileri
evvel Allah’ın izniyle şu iki dağın arasında sıkıştırıp gök kubbeyi başlarına
geçirelim.
Resulullah (s.a.v) cevaben:
-Ey Cebrail! Sakın ha, asla müsaadem
yoktur. Belli mi olur, bir bakarsın ilerisinde onların neslinden gelecek birileri
Müslüman olur, dolayısıyla benim için bir kişinin Mümin olması onca Taif’linin
helak olmasından daha evladır der.
Bu arada Taif yolculuğunun ardından ilginç bir
hadise daha yaşanıp cinlere gök kapıları da kapanıverir. Bu demektir ki artık
bundan böyle göklere kadar yükselip meleklerin gizlice konuşmalarına şahit olamayacaklardır.
Cinler ister istemez kendi aralarında bu durumu müşavere edip şu karara
varırlar:
-Gelin en iyisi mi bizim yeryüzünde gök
kapılarının kapanmasına kim neden olmuş hep birlikte bir araştıralım, işin aslı
nedir ne değildir bunu öğrenebiliriz pekâlâ.
Gerçekten de cinler araştırmaya koyulup yeryüzünün
doğusundan batısına kuzeyinden güneyine epey tarayıp mekik dokumalarının
ardından Mekke ile Taif arasında bir yerde evlatlık Zeyd ile Allah Resulünü görmüş
oldular. O an Resul-i Ekrem (s.a.v)'in tane tane Kur’an okuyuşuna dikkat
kesilirler de. Ve O’nun ağzından dökülen
güzel tilaveti dinlediklerinde mest olup kendi aralarında şunları söylemek
zorunda kaldılar:
“-Vallahi
İşte gök kapılarının kapanmasına neden olan insan bu olsa gerektir.
Nitekim bu mucizevi karşılaşıp buluşma
üzerine şu ayetler nüzul olur da:
-Hatırla o zamanki biz sana cinlerden bir
topluluğu göndermiştik. Onlar sana geldiklerinde durun dinleyin dediler. Okuyuş
tamam olduğu zaman kavimlerine haber vermek üzere dönüp gittiler.
-Dediler ki; Ey Kavmimiz! Muhakkak biz bir
kitap dinledik ki, kendisinden önce
olanları tasdik edici olarak Musa’dan sonra nazil olmuş (indirilmiş olan) hakka ve dosdoğru bir yola rehberlik ediyor.
-Ey Kavmimiz, Allah’ın davetçisine icabet
edin. Ona iman edin ki (Allah) sizin günahlarınızdan bir kısmını yarlığasın ve sizi çok
elem verici bir azaptan kurtarsın daveti kabul edin. Her kim Allah’ın
davetçisine uymaz sözünü dinlemezse bilsin ki, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir.
Onun Allah’tan başka dostları da yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık
içerisindedirler.
-Siz
neler söylüyorsunuz? Dediler.
Derken
Resulullah (s.a.v)'ın mübarek dilinden vahy olunan ayetleri tasdik
edenler:
-Biz
bu kitabın Allah kitabı olduğuna inandık.” (Cinn, 2) diyerekten
adlarını Müslüman cin taifesine yazdırmış oldular. Tasdik etmeyenlerde Kâfir cin
taifesine adlarını yazdırmış olurlar. İşte nazil olan Ahkaf surelerinden geçen
her bir ayetle cin taifesi dini tebliğe böyle muhatap kılınır. Şöyle ki; bir
kısmı davete icabet ederek kurtuluşa ereceğinin muştusuyla müjdelenirken, bir
kısmı da küfründe inat etmenin karşılığı olarak acı akıbetlerinde azaba duçar
olacağının duyurusuyla baş başa bırakılırlar.
Evet, Resulullah (s.a.v) Taif’den taşlanarak
sürgün edilmişti. Ne kadar çile o kadar ecir vardı elbet. Kaldı ki çile bu yolun hamurudur. Çile hamurunda
yoğrulmadan pembe şafakların doğmayacağı muhakkak. İşte Allah Resulü (s.a.v) yol boyunca çektiği onca çileye rağmen bir an
olsun irşat ve tebliğ faaliyetlerinden asla geri durmadı. Böylece içinin burukluğunu çile hamuruyla yoğrulmakla
gidermiş oluyordu. Derken Mekke’ye yaklaştığında Huzaa kabilesinden bir adama
denk geldi. O adama himayesine alacak insanların isimlerini verip şöyle dedi:
-Git bu ismini verdiğim şahıslarla görüş
beni himayelerine almalarını söyle.
İşte Resulullah (s.a.v)'ın talebini yerine
getirmek için yola çıkan o adam, Ahnes
b. Şerik, Süheyl b. Amr gibi insanların kapısını birkaç kez çaldı çalmasına ama
her kapı çalışlarında bir türlü olumlu netice alamamanın ıstırabını ruhunda
hisseder. Neyse ki en son Mut’ım b. Adiye’nin kapısını çaldığında himayesine
alacağının sözünü aldığında ancak o zaman Allah Resulü (s.a.v) doğup büyüdüğü topraklara kendini atabilmiş
oldu.
Tabii
kendi öz yurduna döndüğünde her zamanki gibi yine durmak yok, yola devam
azminden taviz vermeksizin tebliğ vazifesini sürdürmeye devam edecektir. Zira O
(s.a.v) zaferle değil, seferle yükümlü ‘Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed’dir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ah-taif-ah-8371
