HAZRETİ EBU BEKİR-İ SIDDIK
SELİM GÜRBÜZER
Ümmü’l Hayr Selma bint Sahr, doğurduğu
çocukların hiçbirinden “anne” sözü işitmeden toprağa vermenin acısını yüreğinde
hissederek uğurluyordu hep. Bu sefer yeni doğan çocuğunu yaşatmak adına
Hacer’ül Esved’e karşı yönelip içten gelen bir yalvar yakarışla; Allah'ım! O’nu ölümden atik eyle (azad eyle), onu bana bağışla diye dua eder. Ve
böylece Atik lakabı çoktan hayat iksiri olarak yaşamasına merhem olurda. Ancak arkadaşları onun tıpkı yetişmiş bir
insan gibi davranış sergilediğinden dolayıdır onu lakabıyla değil bundan böyle Ebû
Bekir ismiyle çağıracaklardır. Gençliğinde ise malum pazar pazar dolaşaraktan
ticari hayatta adından söz ettiren bir isim olarak dikkat çeker. Hatta bundan öte asıl ona kendi adından söz
ettirecek nişan hiç kuşkusuz tâ çocuk yaştan beri birbirlerinin yar ve
yardımcısı Muhammed b. Abdullah ile can yoldaş
olmanın nişanı olacaktır. Nitekim aralarında
Kalu Bela’dan beri yazılmış bir dostluk bağının varlığına işaret olacak o nişan
alnındaki parlayan nurdan o kadar kendini net belli ederdi ki, Allah Resulü
(s.a.v) diğer çocukluk arkadaşları arasında sadece onu kendine sadık dost seçip
yoldaş kılmıştır. Zaten birlikte zaman zaman ortaklaşa ticaret yapmaları bunun teyit
eden bir durumdur. Ki, ticarette güven
esas olup gerçek sadık dostluğu bunu gerektirir de.
Hani atalarımızın “Bana arkadaşını
söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diye beyan buyurdukları mana yüklü bir
veciz söz vardır ya, aynen öylede tıpkı Peygamberimiz (s.a.v)’in yaşantısında
olduğu gibi o’da cahiliye adetlerinin hiçbirini hayatında yaşamayacaktır. Öyle ki, hayatının her safhasına baktığımızda
ne bir puta tapmışlığı söz konusu ne de bir damla olsun ağzına içki almışlığı. Hele pırıl pırıl böylesi tertemiz hayatına birde
yuva kurmak yaraşırdı ki bu noktada baba ve anne evlilik kararı aldığında ilk
izdivacından Abdullah isminde çocuğu olur. İkinci evliliğinde ise malum
ilerisinde Peygamberimiz (s.a.v)’in eşi olacak Aişe annemiz dünyaya teşrif eyler.
Peki, çocukluk arkadaşı Peygamberimiz
(s.a.v)’e Risâlet vazifesi geldiğinde nasıl bir tavır takındı derseniz, hiç
kuşkusuz Hira dağında oku emrini Peygamber dilinden daha işitir işitmez ilk
iman eden olarak sahabe halkasına adını yazdırır. Ne diyelim, işte gerçek teslimiyete dayalı sadık dostluk
bu ya, sadece iman etmekle kalmayıp derhal
dini tebliğ için sırasıyla Osman b. Affan,
Abdurrahman b. Avf, Bilal b. Ebi
Rebah, Halid b. Said gibi daha nicelerin
Müslüman olmalarına da vesile olur. Yetmedi günden güne iman halkasına dâhil
olan her bir iman eden sahabenin çektiği sıkıntılarına hem madden hem manen
yardım elini uzatmayı da ihmal etmez. Örnek mi? İşte Din-i Mübin uğruna işkence
gören köle Bilal-i Habeşi’yi sahibinden bir bedel karşılığında alarak
hürriyetine kavuşturması bunun en bariz örneğini teşkil eder. Hele hayatı boyunca tüm yardım elini uzattığı mağduriyete
uğramış mazlum sahabe hayat hikâyelerine baktığımızda annesinin doğduğunda onu
niye ‘Atik’ ismiyle bağrına bastığını
şimdi daha iyi anlıyoruz. Meğer Atik
lakabı boşa verilmiş bir isim değilmiş. Öyle
ya, madem Atik’in sözlük anlamı azad etmek demek, o halde o da adına uygun davranıp
iman eden her mazluma yardım elini uzataraktan merhamet abidesi olması son
derece gayet tabii bir durumdur. Hakeza günlerden bir gün Allah Resulü (s.a.v) Mescid-i
Haram’da namaz kılarken giyinip kuşandığı izarını müşriklerin boğazına
doladıkları zulmü görür görmez hemen müdahale etmesi hiç şüphe yoktur ki dost
acı günde belli olurun tâ kendisi bir dostluk nişanesidir elbet. Öyle ki canı
pahasına öne atılıp müdahale ettiğinde hemen onu da orada derdest edip oracıkta
bayıltırlar da. Baygın halde uyandığında
ise ağzından çıkan ilk cümle: “O’na bir
şey oldu mu?” suali olur. İşte
baygın halde söylenen bu söz aynı zamanda dostun derdiyle dertlenmenin ne demek
olduğunu ortaya koymanın yanı sıra aynı zamanda önce canan sonra can diyebilecek
yürekliliğin ta kendisi sıddıkiyet örneği olup bu can yüreklilik bir anda annesinin
mümine hatunlar halkasına girmesinde etkisini
gösterir de.
Ve bu öyle ulvi Sıddıkiyet olmanın
göstergesi bir tutku heyecanıdır ki, Allah Resulü (s.a.v) Mirac’a seyrüsefer eylediğinde müşrikler durum
vaziyeti Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a bildirip alaylı bir üslupla:
-Ya Ebû Bekir! Hani senin şu tutkuyla
bağlandığın arkadaşın var ya, bizlere bir
gecede Mekke’den Mescidi Aksay’a, oradan da göklere çıkıp tekrardan yeryüzüne
döndüğünden dem vuruyor, yoksa sende
buna inanıyor musun?
Ebû Bekir Sıddîk (r.anh) hiçbir tereddüt
etmeksizin cevaben:
-O
ne derse doğrudur, yani “Amenna
ve saddakna” der.
Düşünebiliyor musunuz araştırmaya bile
ihtiyaç duymaksızın “O ne diyorsa doğrudur” diyebilecek kadar can yüreklilik
örneği sergileyebiliyor. Nitekim o her
haliyle ölü teneşirinde gassal elinde teslim olmuş meyyit misali can
yürekliliğinden dolayıdır ki Allah Resulü (s.a.v) onu hep “Ebû Bekir-i Sıddîk” ismiyle
yâd etmiştir. O artık bundan böyle sahabe arasında Sıddıkıyet makamına erişen nevi şahsına münhasır sadık karakter
özelliğinin ötesinde ashabın arasında Allah Resulünün hem Hicret yoldaşıdır hem
de mağarada beraberce bulunma şerefine nail olan tek refakat isimdir. Böylece “Kişi
sevdiği ile beraberdir” hükmünün tecellisi olarak mağarada örümcek ağı koruması
altında dünya ve ahirette ismiyle müsemma tek sadık dostluğu tescillenmiş olur.
Öyle ki, üç gün boyunca mağarada birlikte
baş başa kalıp Medine'ye yol alacakları sırada bir atlı süvarinin arkadan
yetişeceği esnada anlık bir refleksle Allah Resulüne koruyucu kalkan olarak haber
verme şerefi de ona ait tek sadık dost oluş nişanıdır. Netice malum; Süraka atı
ile birlikte üç kez kumlara gömülüp amacına ulaşamayacaktır.
Hakeza Mekke de kızı Aişe’yi nişanlayıp
Medine de nikâhının kıyıldığının onurunu yaşama şerefi de sadece ona özgü kılınmış
tek duygu seli nişanedir.
Tabii bitmedi, dahası var:
-Bedir savaşı sonrası arkadaşlarının
esirlerin öldürülmesi gerektiği söylemlerin tam aksine onlardan fidye alınması fikrini
ortaya koyup tasdik görmesi de ona özgü kılınmış ileri görüşlülüğünün
göstergesi bir nişanedir.
-Allah'ın Resulü vefatına yakın
hastalığından dolayı mescide gidemez olmuştu, bunun üzerine “Yerime Ebû Bekir kıldırsın” emri gereği
hastalık süresince on yedi vakit namaz kıldırma şerefi de ona has kılınmış bir
nişanedir.
-Habib-i Ekrem (s.a.v)’in vefatıyla
birlikte. Ömer (r.a)’ın; ‘Kim Muhammed
öldü derse boynunu vururum’ şeklinde
sarf ettiği celalli sözleri karşısında ‘Her nefis ölümü tadacaktır’ ayeti
celilenin hükmünce Ya Baki entel Baki anlamında “Sadece Allah bakidir” diye
verdiği cevapla da ona ait has teskin edici can yüreklilik bir nişanedir.
Malumunuz Allah Resulünün vefatının ilk
şokunu atlatan birkaç Hazrecli kendi aralarında ‘Kim halife olacak’ sorusu yerine
‘Halife hangi kabileden’
sorusuyla gündeme getirdikleri meseleyi Ensar mı olsun, Muhacir mi olsun eksenine taşımışlardı. Hatta bununla da yetinmemişler Sa’d’ı hasta
yatağından kaldırıp ‘İşte, Resulullah
(s.a.v)’in halifesi budur’ şeklinde
kendi kendilerine gelin güvey olup halife ilanına kalkışmışlardı. Neyse ki tam bu sırada puslu havayı dağıtacak bir
el olarak Hz. Ömer (r.a) devreye girip;
-Ey Ebû Bekir! Sen ki Allah Resulüne içimizde en yakın bulunanısın, o halde bu konuda halife olma görevi sana
layıktır deyip, her kesin gözü önünde onun elinden biat almasıyla birlikte bir
anda puslu hava dağılıp ardından Muhacir, Ensar ve her kabile itaatlerini
bildiren sözlerle biat halkasına dâhil olurlar. Böylece Müslümanların ilk
halifesi olma şerefine nail olur. Doğru olanı da buydu zaten. Çünkü Allah
Resulü (s.a.v)’in hayatta iken her türlü
kabileciliğin İslam’a aykırı olduğunu beyan etmesinin asıl nedeni kan bağına dayalı
bir Müslüman topluluğunun varlığının söz konusu olmasıydı. Hem nasıl ki
Araplarda Kureyş ne ise Türklerde de Oğuz boyu odur. Dolayısıyla her iki boyda
tarihte üstlendikleri misyonları itibarıyla çok büyük konumda yer alıp tarihin
akışına yön veren kilit taşı kabile olmuşlardır. Kaldı ki Peygamberimiz
(s.a.v)’in ardından ilk halifenin Kureyş’den olması birliğin ve dirliğin tesisi
adına çok yerinde bir uygulama olmuştur. Halifelik kim bilir bir başka
kabileden olsa idi, tarih boyunca pek çok önüne geçilmez yaraların
kangrenleşmesi, dağılmaların nüksetmesi ve isyanların baş göstermesi gibi işin
içinden çıkılmaz hadiselerin vuku bulması kaçınılmaz bir hal alacaktı.
Malumunuz Allah Resulünün vefatıyla
birlikte bir yandan biat merasimi yapılırken, diğer yandan da Hz. Ali (k.v), Efendimiz
(s.a.v)’in o mübarek bedenini yıkayıp kefenleme görevi ifa ediyordu. Ancak kefenleme
işlemlerinin akabinde, bu kez Efendimiz (s.a.v)’in nereye defnedileceği
tartışmaları baş göstermişti ki, yine
ortalığı sükûnete kavuşturacak usta el olarak Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) devreye
girip Resulullah (s.a.v)’in “Allah her
peygamberin ruhunu, onun gömülmek istediği yerde kabzeder. Onun için onu
yattığı odasında defnedin” diye beyan buyurduğu hadisi şerifin (bkz. Tirmizi’nin Hz. Aişe’ye tarikiyle
rivayet ettiği hadis, Cenaiz, 33) ilk şahidi olarak oradakilere hatırlatmakla
bir anda alevlenen tartışmalara son vermiş olur. Böylece Efendimiz (s.a.v), Hz.
Aişe’nin odasında defnine karar kılınır. İyi ki de yücelerden gelen emirle böyle karar
kılınmıştır. Bu sayede o gün bugündür
orası hem Mescidi Nebevi kapımız olur hem de Gül Nebevi merkadımız. Resulullah (s.a.v)’in
hasta yatağında iken Usame komutasındaki ordunun sefere çıkmasını emretmişti, ancak
Efendimiz (s.a.v)’in vefat haberiyle ordu bir anda dağılmaya yüz tutmuştur. Neyse ki Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) posta
oturmasıyla birlikte ilk icraat olarak dağılan orduyu toparlayıp yeniden seferber
eylemek olur. Gerçekten de sefer dönüşü sonrasında, ordunun başına genç yaşta
Usame’nin komutan olarak tayin edilmesi yerinde bir karar olduğu
anlaşılır. Böylece o hakkıyla görevini
ifa etmenin yanı sıra Resulullah (s.a.v)’in komutanlık konusunda ne kadar
dâhiyane isabetli bir karar aldığını gözler önüne serilmesine vesile olmuştur.
Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halife
sıfatıyla yaptığı en önemli bir başka icraatı da Resulullah (s.a.v)’in
vefatıyla birlikte bir kısım kabilelerin irtidat (dinden dönme)
eylemlerine karşı sessiz kalmamasıdır. Ayrıca zekât vermemekte direnenlere
karşı da birlik ve dirliğin gereği mukavemetlerini habire kırıyor olmasıdır. Nitekim Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın dinden
dönenlere ilk zaferi Halid b. Velid komutasında Tuleyha’nın ordusunu mağlup etmesiyle
gerçekleşir. Tüm bunlardan daha da önemlisi görevlendirdiği İkrime (Ebu
Cehil’in oğlu) komutasında peygamberlik iddiasında bulunan Müseylime
Kezzab’ın defterini dürmesiyle birlikte çok büyük bir fitnenin önüne set çekmiş
olmasıdır. Diğer bir başka önemli
icraatı ise kabileleri itaat altına almak için uzak diyarlara tayin edilen
emirlerin gidecekleri yerleri belirlemesidir. Örnek mi? İşte bunlardan;
-Muhacir
b. Ebi Ümeyye Arv kabilesine,
-Halid b. Said’i Şam tarafına,
-Amr b. As’ı Kudaa’ya,
-Huzeyfe b. Mihsan’ı Deba’ya,
-Arfece b. Herseme’yi Mehre’ye,
- Şürahbil b. Haseme’yi İkrime’nin
yardımına,
- Ma’n b.Haciz’i Süleym ve Hevazin
tarafına,
-Süveyd b. Mukarrın’ı Yemen taraflarında
Tihame’ye,
-Ala b. El-Hadrami’yi Bahreyn’e
görevlendirmesi en önemli icraatlarının bariz örneklerini teşkil eder. Derken
dinden dönenlerin gösterdikleri birtakım eylemler ve zekât vermemekte
direnenlerin direnişleri tam manasıyla bastırıldığı gibi bu arada huzuru bozmak
isteyen kabilelerin kirli emelleri ve hevesleri de kursaklarında bırakılmış
olur.
Peki ya emirler! Onlar da malum; irtidat
hareketlerine geçit vermemekle vazifelerini en iyi şekilde yerine getirmenin
sevinciyle kendilerini Asrı Saadetin altın sayfalarına işin ehli idareciler olarak
yazdırmış olacaklardır.
Hemen her yerde huzur ve asayiş sağlandıktan
sonra sıra şer’i hükümlerin belli bir tertib üzere kayıt altına alınmasına el
atılır ki, işte bu işe el atmanın başlangıcında mesela Hz. Ömer (r.anh)’ın teklifiyle Kur’an
ayetleri Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın döneminde Fatiha süresinden başlayarak
Mushaf hale getirilmesi süreci faaliyetine start verilir bile. Nitekim Mushaf oluşumu
için ilk evvela mescidin yanında bir yer ayrılır, sonrasında ise Resulullah
(s.a.v) her kime ayeti kerime yazdırmışsa şahitleriyle birlikte hazirun olarak davette
edilirler. Böylece Kur’an ayetleriyle ilgili her kimin elinde ne varsa, yani
taşlara, hurma liflerine, kemiklere, derilere, kâğıtlara işlenmiş haldeki
toplanan tüm ayetler kayıt altına alınmış olur. Dahası bu sayede en başta Hz.
Ömer, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk olmak üzere Hz. Zeyd b. Sabit ve emeği geçen diğer
tüm Ashabı Güzin, Tabiîn, Tebe-i Tabiîn ve en son Ehl-i sünnet ulemanın da
katkı sunmaları sayesinde tertip üzere yazılmış Mushaf’a kavuşulmuş olunur. Bu
yüzden ashabın el ele gönül gönüle verip başlatıp yürüttükleri bu
hizmetlerinden dolayı ne kadar şükretsek azdır. Derken Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk
(r.a) bundan sonra ki faaliyet olarak
İslam’ın hoş sedasını tüm cihana duyurmak için ilk işi komşu ülkelerin sınır
boylarından başlayacak olan sefer hazırlıklarına koyulmak olur. Nitekim Suriye, Şam, Irak, İran taraflarına görevlendirdiği Halid
b. Velid emir komutası öncülüğündeki ordu sayesinde birbiri ardına zaferler elde
edilir de. Böylece o güzel komutan Allah’ın kılıcı anlamında Seyfullah lakabına mazhar olur. Öyle ki
O, bu savaşlarda İran Şahı Hürmüz, Ma’kıl gibi nice komutanların başlarını
devirmiş, Cabani gibilerin haddini bildirmiş, aynı zamanda Suriye’de Peygamber
davetini alıp fakat tereddütte kalan Herakliyüs’in görevlendirdiği Romanos'u
bile önünde diz çöktürmüş bir komutandır.
Allah’ın kılıcı Seyfullah diz çöktüre
dursun, bu arada Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın iki yıllık hilafetinin sonuna
geldiğinde Umre yapıp hatıralarını tazeler de. Ancak Cemaziyelahır ayının yedisine rastlayan
pazartesi gününün o kuru ayazında aldığı gusül abdestinin ardından kendisini
şiddetli bir titreme hali tutuverir. Belli ki ötelere gidişin ilk habercisi bir
titreyiş haliydi bu. Öyle ki; titreme
ateşe dönüşünce bu durumda yerine namaz kıldırması için imamete Hz. Ömer (r.anh)’ın
geçmesini yeğler. Tabi bu arada günden güne vücudu güçten takatten düşüp
zayıflamaya yüz tutmasına rağmen hasta ziyaretine gelenleri kabul etmekten
imtina etmez de. Zira onu daha çok kendi sağlığını düşünmek yerine kendinden
sonra ümmete çobanlık yapacak olan halifenin üstleneceği ağır mesuliyetin derdi
tasası düşündürürdü hep. Dolayısıyla gönlünde bu işin hakkını yerine getirse
getirse ancak Hz. Ömer (r.a.) olabileceği kanaati ağır basar. Hatta bu
düşüncesini Abdurrahman b. Avfan'a, Hz. Osman’a, Muhacir ve Ensar’dan görüşüne itimat ettiği
birkaç dostuna açmayı da ihmal etmez. Ve
yapılan istişareler neticesinde bu düşünce olumlu karşılık bulur. Derken Hz.
Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) hasta yatağında
bile Hz. Osman’ı çağırıp;
-“Benden
sonra Ömer’i halife olarak bırakmış bulunuyorum” diye yazdırıp
ahitnamenin mühürlenmesini vasiyet eyler.
Nitekim Hz. Osman (r.anh) vasiyetin
gereğini yapıp;
-“Mühürlü ahitnamede yazılı şahsa biat ediyor
musunuz” sorusunu sahabe arkadaşlarına yönelttiğinde hiç kimseden itiraz
sesi çıkmayınca biat sözü alınmış olur.
İşte bu noktadan sonra Hz. Ömer (r.anh), Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın tavsiyesi
doğrultusunda sahabenin biati gerçekleşip bundan böyle ümmetin ikinci halifesi de
olur.
Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) Hakka yürümek
üzere iken odası sevenlerle dolup taşar. O artık son nefesini verdiğinde çok
sevdiği Resulüllah (s.a.v)’in Kabri Şerifinin yanına defnedilip Mescidi
Nebevide medfun olarak yerini de alır. İlginçtir bu arada Hâlid b. Velid çıktığı
seferlerde, Suriye’nin mühim ticari merkezlerini fethettikten sonra Busra’ya
doğru ilerler, oradan Yermuk’a hareket edip Yermuk’ta üç bin şehit vererek
kazandığı zaferinin ardından emanetinde sır gibi saklayıp da Ebû Ubeyde bin
Cerrâh’a ilettiği mektubun içeriğinde mealen şu yazılıdır:
-Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın
vefat ettiğini, yerine Hz. Ömer (r.anh)’ın geçtiğini, artık yeni halifenin ordunun
başkomutanlığına Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı atadığına dair vasiyetinin olduğunu ve
bugüne kadar sır gibi saklamanın nedeninin Yermük savaşının akamete uğramamasına
yönelik olduğudur.
Böylece mektubun içeriğinden de
anlaşıldığı üzere görevi ona teslim edip devretmenin ardından;
-Artık bundan böyle komutan sen, ben ise
emrinde neferim demek vardır.
Böylece Halid b. Velid Suriye cephesinde onca
kazandığı zaferlerinin akabinde vasiyetin gereğini yapıp Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk
(r.anh)’ı gözü arkada kalmayacak bir şekilde ötelere uğurlamışta olur. Hem de
bu öyle bir uğurlayıştır ki, Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) Mescid-i Nebevide Allah
Resulü (s.a.v)’in yanına defnedilecektir.
Artık O, canından aziz bildiği Gül Nebevi
Can Dostunun yanındadır. Üstelik dünyada beraber oldukları gibi kabir ve ahiret
âleminde de beraberlerdir.
O
gün birileri kalkıp Sahabe arkadaşlarına deselerdi ki:
-Sizler Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ı nasıl
bilirdiniz?
Sahabenin vereceği cevap hiç kuşkusuz:
-“Hayatta iken usulet ve suhuletle
kazandığı sessiz zaferleri gibi kendi iç hayatı da sessizdi. Bu yüzden, O bizim
hafi zikrin Piri halifemizdi”
diyeceklerdir elbet.
Gerçekten de O, Can dostundan talim eylediği ve kalbine
işlediği hafi zikri, kendi oluşturduğu zikir halkasında ki Gönül Sultanlarına
devredip kelebek misali öyle Hakka yürümüştür.
İşte o söz konusu zikir halkasının Hafi Piri olarak kendisinden dal
budak salan silsilesinden mesela günümüze kadar uzanan Nakşibendi yolunun Halidi
kolunun Sultanlarından Seyyid Muhammed Saki (k.s)’e devr olunan silsile-i
şerife şeceresine baktığımızda ne demek istediğimiz daha da iyi anlaşılmış
olacaktır.
Madem öyle, beslenilen kaynağın bugüne
kadar gelen Nakşibendi Halidi kolunun Gönül Sultanlarının isimleri neymiş bir
görelim.
ALTIN SİLSİLE:
1- Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)
2- Selman-ı Fârisî (r.a)
3- Ebû Muhammed
Kasım(r.a)
4- İmam
Ca’fer-i Sâdık (r.a)
5- Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)
6- Ebü’l Hasan-ı Harakânî (k.s)
7- Ebû Ali-i Fârmedi (k.s)
8- Hâce
Yusuf-i Hemedânî (k.s)
9- Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s)
10- Hâce Ârif-i Rîvegeri (k.s)
11- Mahmud İncîrî Fağnevî (k.s)
12- Ali Râmîtenî (k.s)
13- Muhammed Baba Semmâsî (k.s)
14- Seyyid Emir Külâl (k.s)
15- Şah-ı Nakşibend (k.s)
16- Alâeddin Attâr (k.s)
17- Ya’kub-i Çerhî (k.s)
18- Ubeydullah Ahrâr (k.s)
19- Mevlânâ Muhammed Zahid (k.s)
20- Derviş Muhammed Semerkandî (k.s)
21- Hace Muhammed Emkenekî (k.s)
22- Hace Muhammed Bâkî-billâh (k.s)
23- İmam-ı Rabbânî (k.s)
24- Muhammed Ma’sum (k.s)
25- Mevlânâ Muhammed Seyfeddin (k.s)
26- Şeyh Seyyid Nur Muhammed Bedâûnî
(k.s)
27- Mirza Mazhar Cân-ı Cânân (k.s)
28- Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)
29- Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s)
30- Seyyid Abdullah Hakkârî (k.s)
31- Seyyid Taha Hakkârî (k.s)
32- Seyyid Sıbgatullah Arvâsî (k.s)
(Gavs-ı Hizanî)
33- Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)
34- Şeyh Fethullah Verkânisî
(k.s)
35- Şeyh Muhammed Diyâeddin
Nurşînî (k.s)
36- Şeyh Ahmed Haznevî (k.s)
37- Şeyh Seyyid Abdülhakim el
Hüseyni (k.s) (Gavsi Bilvânisî)
38- Seyyid Muhammed Raşid (k.s)
39- Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbâki
(k.s)
40- Sultan Seyyid Muhammed
Saki (k.s)
İşte Sıddıkiye yolu bu altın isimlerle Hafi
zikir halkası olarak yol alıp bugünlere geldi. Öyle ya madem önümüze hazır
konmuş durumda, o halde daha ne duruyoruz bir an evvel bu noktada bize rehber olan
Hafi Zikir Sultanlarının günümüze kadar uzanan halkasına tutunup istifade etmek
düşer. Yeter ki sessiz ve derinden kana kana içtiğimiz bu kaynağın kıymetini
bilelim, gerisi gelir elbet. Şayet uzun
bir çileli koşuşturma neticesinde önümüze konan bu bitmek tükenmek bilmeyen bu
kaynağın kıymetini bilirsek o kaynağın gönül erleri bizden usanmaz da. Zira
Peygamberimiz (s.a.v)’den itibaren Ümmet-i Muhammed’in büyük çoğunluğu bu
kaynaktan beslenmektedir. Baksanıza Onların isimlerini anmak bile gönüllerimizi
ferahlatmaya yeter artar da.
Vesselam.





