23 Ekim 2026 Cuma

EBU CEHİL VE MÜŞRİKLER


 

EBU CEHİL VE MÜŞRİKLER

     SELİM GÜRBÜZER

      Bir gün Abdullah b. Cid’an’ın evinde verilen bir ziyafette Amr b. Hişam, pervasızca Peygamberimiz Muhammed (s.a.v)’i itmeye kalkışır. O yıllarda her ikisi delikanlı yaştaydılar. Muhammed b. Abdullah (s.a.v) önce aldırış etmez. Fakat o, iki üç kez itiş kalkışmayı tekrarlayınca bir anda birbirleriyle kapışıverdiler. Tabiî ki bu itiş kakış esnasında “Adı güzel kendi güzel Muhammed (s.a.v)” bir darbede Amr b. Hişam’ı yere seriverdi.  Hatta sırf yere serivermekle kalmayıp aynı zamanda Amr b. Hişam’ın ömür boyu unutmayacağı bir şekilde bacağına aldığı darbeyle kan lekesi izi oluşur da. Oysa şimdiye kadar o hiç böylesine yenilgiyi tatmamıştı. Her ne kadar araya girip onu teskin etmek olayı yatıştıranlar olsa da onun açısından aldığı ilk mağlubiyet ve bacağından aldığı darbe izi ölene kadar hafızasından silinmeyecektir. Besbelli ki bu iz İlahi bir güç tarafından ona ibretlik vesikası olsun diye verilmiş bir kan lekesi izidir bu.

       Ancak ne var ki Amr b. Hişam (Ebu Cehil) başına gelen bu hadiseden hiç ibret almaksızın ileri ki yıllarda şirretliğine devam etmekten geri durmayacaktır. Şöyle ki; Resulullah (s.a.v)’e peygamberlik geldiği dönemlerde, Allah Resulü (s.a.v) Kâbe’de namaz kılarken kendince;

        -“Ey Muhammed! Burada namaz kılamazsın” ikazında bulunmuştur.  

        Tabii o ikaz ede dursun,  Efendimiz (s.a.v)’in hiç aldırış etmeksizin tam namaza duracağı sırada Yüce Allah’ın kalbine vahy ettiği:

        -“Bu tür davranışlarda bulunanın azıp kudurduğunu,  namaz kılındığı zaman engellemeye çıkar ve ısrar eder bu huyundan vazgeçmezse cehennem zebanileri çağırırız, sakın ona boyun eğme”  ayet-i celileyle namazlarını eda etmekten geri adım atmayacaktır.  Zira Yüce Allah (c.c)  Habibinin en büyük moral kaynağı ve koruyucusuydu.

        Derken her defasında Allah Resulüne vahiy olunan ayetler Ebu Cehil’in kulağına da çaldığında sinir krizleri geçirircesine kendi kendine efelenip;     

       -Bir daha namaz kılarken onu görürsem ayağımla çiğneyeceğim çıkışı yapar.

        Gerçekten de Allah Resulü (s.a.v),  günlerden bir gün yine Kâbe’de namaz kıldığında Amr b. Hişam adım adım ilerlemeye başlar, ama o an ne gördüyse irkilip geri çekilmek zorunda kalır, etraftan seyredenler sebebini sorduklarında;  

        -Ateşle dolu bir çukurun önüme çıkıverince bir anda sarsıldım, ister istemez nevrim döndü, bundan dolayıdır ki üzerine doğru ilerleyemedim cevabını verir.

        Tabiî ki verdiği bu cevap dinleyenleri tatmin etmediği gibi yine her zamanki gibi o bildik cümleleri dile getirirler:

       -Ey Amr b. Hişam! Ya Sen hayal görmüşsündür ya da sana sihir yapıp büyülemiş olsa gerektir.

       Ebu Cehil’de gördüğü o ateşle dolu çukurun şokunu atlatır atlatmaz, arkadaşlarının artık kendisinden endişe duymalarına gerek kalmayıp, zaten eski şirretliklerini sürdürmeye devam eder de. 

       Yine bir gün Resulullah  (s.a.v) namaz kılıyordu ki, bu seferde komşusu Ukbe b. Ebi Muayt kendi giydiği ribasını boğazına dolayarak boğmaya kalkışır. Bu durumu yerinde gören Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)  derhal müdahale ederek onu omuzlarından tutup bir hamlede yere savurur. Derken Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) yaşadığı bu elim hadisenin içinden hafif sıyrıkla çıkıp ve onu mat etmiş olur.

       Başka bir gün ise Allah Resulü (s.a.v) namaz kılarken çirkince deve işkembesini üzerine bırakıverdiler. Tabii Efendimiz (s.a.v) böylesi alaysı gülüşmelerin ve kahkahaların karıştığı bir ortamda bekliyordu ki birileri gelip üzerinden işkembeyi alıversin, ne mümkün hiç kimse gelip de işkembeyi üzerinden alma cesareti gösteremez. Neyse ki Müslümanlardan bir adam kızı Fatıma’ya durum vaziyeti haber salınca, annemiz derhal doğrudan babasının yanına varıp üzerindeki pislik dolu işkembeyi atıvermiş oldu. Allah Resulü (s.a.v) secdeden doğrulduğunda o an ve gül kokulu kızıyla göz göze gelip onu tebessümle selamlar. Ki, o gül çiçek kızı olmanın ötesinde ilerisinde ehlibeyt neslinin baş tacı olacak Fatimat’üz Zehra annemizdir de.

        İşte o gül kokulu Fatimat’üz Zehra annemiz bir nebze olsun babasının üzüntüsünü üzerinden almıştı almasına ama, besbelli ki Allah Resulü  (s.a.v)  yaşanılan bu elim hadiseden çok incinmişti.

       Peki, sadece incinen Allah Resulü miydi? Hiç kuşkusuz yerle gök arası tüm kâinat ve arş-ı alâ da incinip titrer hale gelmişti. Öyle ki, Efendimiz (s.a.v) cümle âlemlerin bu titreyişine karşılık Kâbe’ye doğru ellerini açıp üç kez Yüce Allah’a şöyle dua ve niyaz eyler:

       -Yüce Allah'ım, Sana her şey ayandır, onları Sana havale ediyorum.

       Duanın akabinde kahkahalar ve gülüşmeler biranda kesiliverir. Zira o an herkesi   “Ya bu dualı sözler tutarsa” kaygısı sarar. Nitekim Rabbül Âlem'in: “Allah’a ve Resulüne eziyet vermeye çıkanları Allah dünyada da ahirette de lanetlemiştir” (Ahzab, 27)  diye beyan buyurduğu ayeti celilenin hikmeti mucibince Amr b. Hişam, bundan böyle “Ebu Cehil” takma ismiyle lanetlenir olacaktır. Dahası bundan böyle Amr b. Hişam ismi insanların zihninden unutturulup kıyamete kadar kendisine isimce cehaletin önderi anlamında EBU CEHİL denilecektir hep.

       Resulullah (s.a.v)’in huşu içerisinde kılacağı namazlarına tahammülsüzlük gösterenler bu defa Kur’an’a dil uzatıp nüzul olan ayetleri uydurduğu yalanını yayacaklardır. Müşrikler yalanlarıyla oyalanıp yaya dursunlar,  oysaki Allah Teâlâ onların yalanlarını Habibine vahy eylediği ayetlerin hükmünce şöyle meydan okur: 

        -De ki; “Eğer ins ve cinn (toplulukları) bu Kur’an’ın benzerini (meydana) getirmeleri için bir araya toplansa, yekdiğerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini ortaya getiremezler” (İsra, 88. Ayet).

         İşte müşrikler üzerinde bomba etkisi yapan bu ayet-i celiler ve meydan okumalar karşısında seslerini kısmak zorunda kalırlar. Ancak yine de boş durmayacaklardır. Nitekim Ebu Cehil,  habire zihinleri bulandırmaya devam ederekten ortaya şöyle bir fikir atacaktır;

        -Hadi Ay’ı ortadan ikiye ayırıp da tekrar eski haline döndürsün de bir görelim bakalım savunduğu davası ne derece doğruymuş asıl o zaman maskesi düşüp kendisinin yalancı olduğu ortaya çıkacaktır.

       Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine şu suali tevdi eder:

       -Peki, madem öyle Ay ikiye ayırılıp tekrar eski haline döndüğünde Allah’a iman edip O’nun elçisi Peygamber olduğuma inanacak mısınız?

       Ebu Cehil cevaben:

       -Ancak bir şartla, tez elden bu akşam Ay’ın ikiye ayrıldığını bize gösterirseniz elbette ki inanırız der.

       Artık yediden yetmişe hemen herkesin nefesleri tutulmuş ve pür dikkat gözler gökyüzüne çevrilir bir halde havanın kararmasını bekliyorlardı ki, nihayetinde beklenen an gelip çattığında birde ne görsünler gerçekten de tıpkı bir bıçağın gireceği kadar Ay ortadan ikiye ayrılıp tekrar birleşerekten eski haline dönüşüvermiş.  Derken yaşanan bu mucizevi olayın ardından Ebu Cehil hariç herkeste bir hayranlık hali yaşanır. Ancak gel gör ki, şakk’ul-kamer (Ay’ın yarılması) mucizesini hemen herkes hayranlıkla karşılarken, Ebu Cehil ise tam aksine kınında duramayıp:

      -Bak, gördünüz mü?  O yine her zamanki gibi bizi sihriyle ayakta uyutup büyüledi diyerekten olayı çarpıtmaya yeltenir. Ve şöyle çıkış yapar:

      -Lat ve Uzza adına yemin ederim ki dışarıdan gelecek yolculardan bu olayın aslı astarını soruşturup onun büyücülük yapan yalancı biri olduğunu ortaya çıkaracağım.  

      Ne diyelim küfürde inat etmek bu ya, bu kez herkesi gelecek olan kafilenin ne diyeceği merakı sarar. Nitekim uzaktan toz bulut yükselerekten yanlarına gelen yolcu kafilesine bu hadisenin yaşanıp yaşanmadığı sorulduğunda dediler ki;

     -Evet, o gece ayın ikiye ayrıldığını ve sonra da eski halini aldığına şahit olduk.

     Malum müşrikler herkesin gözü önünde cereyan eden bu apaçık mucizevi hadiseye şahitlik edenlere de itibar etmeyip yine her zamanki gibi ipe un sermek türünden isteklerini şöyle sıralamaya devam edeceklerdir:

      -Dağları yürütsün,

      -Yurdumuzu genişletsin,

      -Irmaklar akıtsın,

      -Geçmiş atalarımızı diriltsin,

     - Peygamberliğini tasdik edecek melek göndersin,

      -Göğü üzerimize parça parça indirsin,

      -Allah’ı ve melekleri karşımıza çıkarsın vs.

      Hatta daha da yetmedi Mekkeli Müşriklerin ileri gelenlerinden Utbe bin Rebia İslam davetini engellemek ve Allah Resulünü davasından vazgeçirmek maksadıyla kendince Mescid-i Haram’da mal ve servet, makam ve liderlik, evlilik,  tedavi olması gibi bir dizi teklifleri sunmayı da kendince dener, ama her defasında hevesi kursağında kalıverir.  Öyle ki Allah Resulünden aldığı şu cevap onu sükûtu hayale uğratır bile:

       -Benim görevim sizlerin bu anlamsız isteklerini yerine getirmek değildir, benim asıl görevim tebliğ ve irşattır.

        Böylece Allah Resulü (s.a.v)’e rüşvet babından sunulan tüm dünyevi teklifler herkesin gözü önünde reddedip oradan tam ayrılacağı sırada bu kez halasının oğlu Abdullah b. Ebi Ümeyye önünü kesip:

      -Kavmin sana onca teklifte bulundu, sen ise tekliflerin hiç birine aldırış etmedin, Şunu bilesin ki sana asla inanmayacağım çıkışında bulunur.

       Tabii Resulullah (s.a.v) ona tek kelam etmeksizin doğrudan Hane-i Saadetine gittiğinde Yüce Allah (c.c)   kalbine vahy eylediği ayetlerle Habibini şöyle rahatlatır:

       -“Dediler ki, bizim için şu yerden bir pınar fışkırtıp akıtıncaya kadar, sana asla inanmayız… Ortasından da bol su nehirler akıtasın… Semayı parça parça halde üstümüze düşüresin… melekleri şahit getiresin.. semaya çıksın, ona çıktığında asla inanmayız, ta ki bize okuyacağımız bir kitap indirsin.. De ki suphanallah.. Ben ancak bir insanım, bir peygamberim.. De ki benimle sizin aranızda şahit olarak Allah'ın bulunması yeter. Hiç şüphe yok ki, O kullarının yaptığından haberdardır” ( İsra: 90-98).

       Evet, üst üste yücelerden akıp gelen ayetler Allah Resulüne moralmen nefes aldırırken, müşrikler cenahında ise bunalıma yol açıp kendi aralarında şöyle hayıflanırlar:

      -Keşke Kur’an toptan indirilmiş olsaydı da bu mesele üzerinde durduk yere başımız ağrımasaydı.

      Bu arada Ebu Cehilde etrafındakilerinin kuşkularını gidermek için onlarla şu görüş alışverişinde bulunmaktan kendini alıkoyamayacaktır:

      -Adama baksanıza, amcası Ebu Talib’e gidip durum vaziyeti anlattık da ne oldu, sonuçta hepimizi bir güzel oyalayıp işi sürüncemeye bıraktı. Oysaki yeğeni müthiş bir sihirbazın ta kendisidir. Üstelik Ay’ı bile ikiye bölecek kadar da hepimizin gözünü boyadı da. Artık bu kadarı da yeter gayrı.  Bence bu iş sürüncemeye bırakılmamalı.   Gelin tez elden işini bitirmek için ortaya 100 deve ödül koyalım ki hepimiz rahat etmiş olalım.    

      Oradakiler:

     -O zaman işini bitirmek kolaysa sen yap dediler.

      Ebu Cehil bu sözler karşısında alnından soğuk terler dökülüp yutkunmak zorunda kalır. Neyse ki daha fazla ter dökmeden orada bulunan bir adam imdadına yetişip:

     -Bu işi yapsa yapsa Hattab'ın oğlu Ömer halleder deyince derin bir oh çekip kendine geliverir.

     O derin bir oh çekip rahatlaya dursun, bu arada Resulullah (s.a.v)’de zaman zaman Yüce Allah’a ellerini açıp:

      -Allah’ım bu dini ya Ömer’le ya da Amr’la (Ebu Cehil) aziz kıl dua ve niyazında bulunup Müminler her defasında  “âmin” diyerekten yapılan duaya icabet etmiş olurlar.   

       Hem kaldı ki, Allah Resulü (s.a.v)  dua ederde karşılık bulmaz mı,  elbette ki bulur. Nitekim Allah Resulünü öldürmek niyetiyle yola koyulan Hattab oğlu Ömer, yolda kız kardeşinin de Müslüman olduğunu duyunca biranda hırsından küplere binip öncelikle kız kardeşinin evine gitmeye karar verir. Fakat eve yaklaştığında şimdiye kadar hiç duymadığı kelama kulak kesilir.  Sonrası malum eve girdiğinde okunan ayetler hem kendini kendinden geçirir,  hem de kendine getirir. Derken Kur’an tilaveti ruhunda dalgalanmalar oluşturduğunu hissedince:

     -Bu ne hoş bir kelamdır, çok etkileyicidir deyip gönlü yumuşayıverir. İşte gönül dünyasının ruh ikliminde yaşadığı o iç fırtınanın akabinde Allah Resulü (s.a.v)’in yanına varıp imanla şereflenir. Böylece o gün Erkam Bin Ebi’l-Erkam’ın evi bayram sevincine boğulur. Hem nasıl bayram havası esmesin ki, bir kere her şeyden önce Allah Resulünün duası yerini bulmuş oldu. Gerçekten de Hz. Ömer (r.anh)’ın Müslüman olması çok mühim bir hadiseydi. Zira Mekke’de iki insanın sözü geçerliydi ki, bunlardan birinin İslam’la müşerref olması sıradan es geçilebilecek cinsten bir hadise değildi. Dahası İslam’la buluşması etrafın dikkatinden kaçmayıp çok büyük yankı buldu da. Ki; o güne kadar gizli gizli kılınan namazlar Ömer (r.anh)’ın Müslüman olmasıyla birlikte açıktan kılınır hale gelinir bile.

       Düşünsenize adından söz ettiğimiz Hattab oğlu Ömer, bu işin şakası yoktu elbet, en ufak sataşmanın kendilerine getireceği bedelin pahalıya mal olacağını düşünen müşrikler, müminlerin bir sonraki kılacak namazlarını engelleme cesareti gösteremeyeceklerdir.

      Müşrikler artık son çarelere başvurmaya başladılar. Hatta Kureyş’in ileri gelenleri görüşme talebinde bulundular.

        Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v);

       -Buyursun gelsinler der.  

       Geldiklerinde Allah Resulünün yanındakilerini inceden inceye süzmelerinin akabinde burun kıvırıp üstenci bir tavırla:

       -Onlarla bir arada oturamayız dediler.

      Tabii kendilerini elit tabaka sanan bu tayfaya Allah Resulünün vahyi cevabı gecikmez:

     -Rablerinin rızasını dileyerek sabah akşam ona dua eden fakirleri huzurunda sakın kovma. Onların hesabından hiçbir şey sana ait değildir (Enam:51-52, Müslim:4/1878).

       Öyle ya,  hidayet nasip olmayınca Allah Resulünün yanındakilerini hor görüp baldırı çıplaklar mı, açlıktan nefesi kokanlar mı Allah’ın ikramına layık olacaklar demekten geri durmayacaklardır.  Resulullah (s.a.v)  yine de her şeye rağmen hiç metanetini bozmadan ardı sıra vahy olunan ayetleri tane tane okumaya şöyle devam eder:

       -Böylece biz insanların bir kısmını diğer kısmıyla imtihan ettik. Bunlar mı Allah Teâlâ’nın aramızdan seçip ihsan ettiği kişiler desinler diye. Allah şükredenleri daha iyi bilen değil mi? (Enam: 53-54)

       Müşrikler birbiri ardına ayetler okundukça hiç tınmayıp Bilal, Ammar, Yasir vs. ile aynı terazinin kefesine koyulmalarına hazımsızlık gösterip Kur’an ayetlerini inkâr edeceklerdir. Nitekim Allah Teâlâ bu hususta şöyle beyan buyurur:

      -Kâfirler şöyle dediler: Eğer O Peygamberin getirdiği din hayırlı, doğru olsaydı bizden önce biçare kâfirler koşup ona sarılmış olmazlardı. Onlar… Maksatlarına ulaşamayınca bu defada: Bu Kur’an eskiden uydurulmuş bir yalandan ibarettir (Ahkaf, 11).

      Her ne kadar Kur’an ayetlerini inkâr etseler de bu arada bir başka teklifte bulunmayı da ihmal etmezler. Dediler ki:

      -O halde bize Rabbi'ni tanıt.

     Peygamberimiz (s.a.v)  bunun üzerine kısa ve özlü olarak İhlâsı Şerife’yi yüzlerine karşı şöyle okur:

       -De ki o Allah tekdir, hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır.

       Tabii müşrikler okunan bu ayet üzerine:

       -Kısa ve özlü söylediğin bu tariften böyle İlah mı olur diye söylenirler.

       Resulullah (s.a.v) işi sürekli yokuşa sürmelerine binaen bu kez onlara karşı şu ayetle meydan okur:

       -Ey İnsanlar! Bir misal verilmektedir,  şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah’ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler bir tek sineği bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyende istenen de aciz!” (Hacc, 73)

      Müşrikler baktılar okunan ayetlerin ardı arkası kesilmeyecek, hatta nüzul olan ayetlerin bomba etkisinden ürpererekten daha fazla bunalıma girmeden hemen alelacele:

      -Bir yıl bizim putlarımıza, diğer yılda senin Rabbine ibadet ediverelim şeklinde dönüşümlü ibadet teklifinde bulunurlar. 

     Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine vahyolunan şu ayetlerle tekliflerini reddeder:

      -Ben sizin Allah'ı bırakarak taptığınız putlara ibadet etmekten nehy ederim (Enam: 56).

       -De ki… Ben sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadet etmem.. Sizin dininiz size aittir, benim dinimde bana aittir (Kâfurun suresi).

         İşte ardı sıra okunan bu ayetler en nihayetinde müşrikler üzerinde bomba etkisi yapıp bu kez daha bambaşka yollar denemeye kalkışarak inkârlarını sürdüreceklerdir.  Nitekim Ubeyy b. Halef elindeki kemiği Resulullah (s.a.v)’e göstererek:

      -Bunları kim diriltecek?

       Resulullah (s.a.v):

       -O’nu yaratan diriltecek elbet ve hayat verecek, senide cehenneme tıkayacak deyiverir.   Ve oradan tam ayrılacağı sırada Cibril Emin Allah Resulüne Yasin suresini vahy eyler:

        -İnsan hiç dikkat edip düşünmez mi ki  biz onu bir damla sudan nasıl  yarattık.. Çürümüş kemiklere kim hayat verecek dedi… O Allah ki size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da siz şimdi onları yakıp duruyorsunuz. Allah’ın emri bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece ‘ol’ dediği zaman, o oluverir. Dönüş ancak O’nadır (Yasin.77- 83).

        Tabii Ubeyy b. Halef (Ümeyye) iyiden iyiye sinir krizleri geçirip şöyle ahd eder:

       -Bir atım var, onu özel olarak besliyorum, bunu bilmiş ol ki seninle mücadeleye kararlıyım ve seni öldüreceğim.

      Allah Resulü (s.a.v) hiç metanetini bozmadan cevaben şöyle der:

      -Aksine ben seni öldürürüm ya Übeyy!

      Gerçekten de ileri ki yıllarda bir savaşta bu söz yerini bulur da. Zira Allah (c.c)  sevgili dostunu yalancı çıkarmaz.

       Velhasıl-ı kelam; Müşrikler küfürlerinde inat edip iman getirmeseler de en nihayetinde Allah nurunu tamamlayacağına inancımız tamdır.      

       Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ebu-cehil-ve-musrikler-8427

14 Ekim 2026 Çarşamba

KÂBE DUVARINA ASILI ZULÜM METNİ


 

    KÂBE DUVARINA ASILI ZULÜM METNİ

    SELİM GÜRBÜZER

           Kureyşli müşrikler her geçen gün iman halkası genişleyince,  Haşim ve Muttaliboğullarıyla hemen alelacele her türlü alışveriş ve sosyal ilişkiyi kesme adına boykot kararı alırlar.   Hatta aldıkları kararları bir metne bağlanmanın ardından durum vaziyet Ebû Tâlib’e bildirilir de. Ebu Talip ise bu durum karşısında üzerine her halükarda tir titrediği sevgili yeğenini son ana kadar koruyacağına ve bu uğurda mücadele edeceğini yüzlerine karşı haykırır.

          Tabii müşrikler, Ebu Talib’in bu çıkışını umursamayıp kendi aralarında hazırladıkları boykot metnini Kâbe içinde duvara asıverirler. Derken artık bundan böyle Ebû Tâlib mahalle sakinlerini kapsayan bir dizi ağır yaptırımlar yürürlüğe girmiş olur. Öyle ki yürürlüğe giren yaptırım kararları eşliğinde bırakın insanları, hayvanlar bile açlıktan kırılır hale gelir. Üstelik dışarıdan içeriye hiçbir şekilde ne bir insani yardım ne de herhangi bir erzakın girilmesine müsaade edilir. Yitmedi yakınlarıyla doğrudan iletişime geçmelerine karşı önlem olarak da adeta etten duvar örülüp kuş uçurtulmaz da.  Her ne kadar yardım etmeye yönelik teşebbüste bulunup mahalle aralarından ufak tefek türünden istisnai sızmalar olsa da, yine de anında yapılan müdahalelerle bu tür sızmaların önüne bir şekilde geçilebiliyorlardı.  

        Ne diyelim, müşrikler etten duvar örüp işi sıkı tuta dursunlar, bu arada açlıktan nefesleri kokan Ebu Talib Mahallesi mazlumlarının ahu figanları yürekleri dağlayıp gök kubbeyi inletiyordu adeta.  Hani yürekler dağlandığında  “zalimin zulmü varsa, mazlumunda Allah’ı var” diye söylenen bir veciz söz var ya,  aynen öyle de aralıksız devam etmekte olan zulüm üç yılını doldurmuştu ki  “Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” atasözünün ruhuna uygun ibre bu kez ibre inananların lehine tecelli edip zulüm sonlanmış olacaktır. Nasıl mı?  Şöyle ki,  Resulullah (s.a.v) bir gün amcası Ebu Talib’i ziyaret ettiğinde şöyle der:

       -Hani kendi aralarında uzlaşarak Kâbe duvarına astıkları boykot metnin sahifesi vardı ya, artık o sahifeden kala kala üzerinde sadece; ‘Bismike Allahümme’ (Allah’ım senin isminle) yazılı bir kısım kaldı.  Diğer geri kalan yazılı  kısımlar  ağaç kurtlarınca kemirilip onlara yem olmuştur.

      Ebû Tâlib:

      -Ey Yeğenim! Peki, iyi hoşta tüm bunlardan siz nasıl haberdar oldunuz ki?

      Resul-i Ekrem (s.a.v) cevaben:

      -Rabbim bana bildirdi der.

      Ebû Tâlib yeğeninin bu cevabın üzerine Kureyş’in ileri gelenleriyle derhal irtibata geçip şu teklifi götürür:

      -Ey Kureyş Erkânı! Kendi aranızda aldığınız boykot metni kararıyla o insanlara açlığa mahkûm etmekle zaten şimdiye kadar yapacağınızı ziyadesiyle yapmış oldunuz. Artık şunu iyi bilesiniz ki duvara astığınız o boykot metninin altında artık yeller esiyor. Çünkü yeğenim Muhammed, Kâbe’ye astığınız o boykot metninizin ağaç kurtları tarafından yenildiğini, sadece kala kala bir satırlık ‘Bismike Allahümme’ ibaresinin kaldığını bana söyledi. Dolayısıyla o metnin hiçbir hükmü kalmamıştır. Şimdi demem o dur ki, eğer durum vaziyet yeğenimin dediği gibi çıkarsa artık bu insanlara uyguladığınız baskılara son vermeniz gerekir,  yok öyle değilse sözüm sözdür yeğenimi sizlere teslim edeceğim.

        İşte Ebû Tâlib’in ültimatom varı niteliğinde bu meydan okuyuş teklifi karşısında Kureyş’in ileri gelen adamları:

       -Peki, deyip bu teklifi kabul etmek zorunda kalırlar.

        Derken bir heyet halinde olay mahalline gidilip Kâbe kapıları açıldığında birde ne görsünler gerçekten de Resulullah (s.a.v)’in haber verdiği şekilde anlaşma sahifesindeki Allah adıyla başlayan “Bismike Allahümme” ibaresı hariç,  diğer geriye kalan anlaşma metni ifadelerinin ağaç kurtları tarafından kemirilip yok olmuş olduğu görülür. Tabii nefeslerin tutulduğu o an ne yapacaklarını bilemez halde şaşa kaldılar. Ancak herkesin şaşkın ördek misali izlediği bu mucizevi hadise karşısında Ebu Cehil’in tilkice cahil kurnazlığı devreye giriverip Ebû Tâlib’e şöyle der:

         -Ben inanıyorum ki, senin yeğenin basbayağı dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sihirbazlarındandır.

         Ebu Cehil,  bu mucizevi hadiseyi manipüle edici pişkin çıkışıyla sabote etmeye çalışa dursun, oysaki bu mucizevi hadisenin ardından sırada Ebû Tâlib’e verilen sözün yerine getirilme işlemi vardı ki, bu iş içinde Mutim, hemen oturduğu yerinden ayağa kalkaraktan Kâbe duvarına asılı duran sahifeyi indirmesiyle yırtması bir olur.  Böylece bu sayede üç senedir devam eden Ebû Tâlib Mahallesi sakinleri için uygulanan zulme son verilmiş olunur. Dahası “zulüm asla payidar olamaz” gerçeği teyid edilmiş olunur.

         Artık inananlar için yeni bir gün dönümünün başlangıcı bir milada adım atılmış olup değim yerindeyse Ebû Tâlib mahallesinde epey zamandır açlık susuzluktan bitap düşmüş bu insanların bakışlarında adeta ‘Oh be dünya varmış’ dercesine gözyaşı sevinçleri eşliğinde düğün bayram havası yaşanır.

       Hem nasıl bayram havası esmesin ki, dile kolay duvara astıkları boykot metninin yaptırımlarının altında ezile ezile açlıktan bir deri kemik kalmışlardı,  olsun yine de buna da Allah’a şükürler olsun diyebilmişlerdir.  Malum Müşrikler yaptıkları zulümlere doymayıp Resulullah (s.a.v)  ile birlikte kader birliği içerisine giren arkadaşlarına da baskı yapmaktan geri durmamışlardır. Hiç kuşkusuz yaptıkları yanlarına kâr kalmayacaktı.  Allah Resulü  (s.a.v) ister istemez kendisine ve arkadaşlarına yapılan dayanılmaz işkenceler karşısında Yüce Allah’a ellerini açıp şu dua ve niyazda bulunacaktır:

         -Allah’ım! Onlara Yusuf Peygamber devrinde verilen kıtlık gibi kıtlık ver:

          Evet, Yüce Allah’ın Habibi dua ederde yerini bulmaz mı, elbette bulur. Derken yapılan bu duanın ardından çok büyük bir kuraklık ve ardından kıtlık başlayıp Allah Resulünün ayağına gelmek zorunda kalırlar.

        Öyle ki Ebu Süfyan süt liman olmuşçasına:

         -Ey Muhammed! Biz biliyoruz ki Sen akrabalığa önem veren birisin. Baksanıza kavmin açlıktan mahvolacak, Allah’a dua ediniz de bu açlık ve sefaletten kurtulmuş olalım.

         Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

        -Peki, dua ederim, ancak Allah indinde duam kabul olunca iman edecek misiniz sualini yöneltir.

         Ebu Süfyan:

         -Evet, der.

         Bunun üzerine Allah Resulünü vahiy hali sarar.  Zaten vahiy hali sardığında nüzul olan vahiyde bu konu ile ilgili idi. Ve Allah Teâlâ bu hususta şöyle beyan buyurur:

         -Ey Resulüm gökyüzünün kesif bir dumanı getireceği günü gözle. Bu duman insanları bürüyüp örter. Bu açık bir azaptır. Ey Rabbimiz biz hakikati anlayan, inanan kişileriz derler ( Duhan 10-11).

          Nüzul olan ayet mealinden de anlaşıldığı üzere Resulullah (s.a.v)’in yüzü suyu hürmetine ve Yüce Allah’a edilen sayesinde dua rahmet yağmurları yağıp kıtlık hayatı sonlanıverir.  Tabii bu arada ne de olsa kıtlık sona erip normal hayata dönüldü ya,  Ebu Süfyan verdiği sözü çoktan unutmuştu bile.

          Nitekim Yüce Allah (c.c) Kur’an’da hususa şöyle açıklık getirir:

          -Onlar için düşünmek, ibret almak nerede? Ama onları büyük bir şiddetle yakalayacağımız gün. Evet, o gün biz intikam alacağız’ (Duhan 13-16)             

           Böylece nüzul olan bu ayeti kerime eşliğinde Bedir günlerine işaret edilip her kim ki sözünde durmaz zulme başvurursa kıyamet gününe dek ilahi cezalarla her an karşılatılabileceğinin altı çizilip vurgulanmış oluyordu.

         Velhasıl-ı kelam; zalimler istemese de Allah nurunu tamamlayacağına inancımız tamdır.

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/kbe-duvarina-asili-zulum-metni--8419

12 Ekim 2026 Pazartesi

GÜNDÜZ BEY'İN DERVİŞ MİLİTANLARI


 Muhsin Başkan'ın Medfun olduğu, Taceddin Dergahı yanı başında ki Gönüllerde Birlik Vakfında yarenler dost sohbet meclisinde çok yakinen tanıştığım Cabbar Ağabeyimden bana tek hatıra kalan ve kendi el yazısıyla takdim ettiği Gündüz Beyin Derviş Militanları adlı o müthiş eseriyle birlikte hep gönlümde yaşayacaktır.

O güzel hatırasını ve sonradan tanışmama rağmen sanki kırk yıllık dostmuş gibi bana gösterdiği o dostça yakınlığını asla unutmayacağım. Ruhu şad, mekânı cennet olsun İnşallah.

10 Ekim 2026 Cumartesi

MİRACA SEYRÜ SEFER


 

MİRACA SEYRÜ SEFER

         SELİM GÜRBÜZER

        Taif dönüşü semadaki meleklerden tutunda yeryüzündeki beşeriyetten hemen her vicdan sahibi insan,  hatta cemadattan dağ, taş, toprak ve sular,  hayvanat ve nebatattan daha nice akla gelebilecek yaratılmış her ne mahlûkat varsa Allah Resulünün taşlanmasına çok üzülüp incinmişlerdi. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’de kendisinin taşlanmasına değil de tam aksine Taif halkının olası kahru perişan olmalarına sebep teşkil edecek taşlamalarına çok üzülüp incinmişti. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v) Taif dönüşü onların hal ve ahvaline üzülerekten “Allah’ım kavmimi bağışla, çünkü onlar hak ve hakikati bilmiyorlar”  diye dua ettiği yalvarışı ve yakarışı eşliğinde kendi hane-i saadetine gitmek yerine Kâbe’nin Hatim denen bölümüne gidip bir köşeye çekilmeyi yeğler.  Çekildiği bölümde uyuya da kalır.

      Dile kolay,  O (s.a.v)  doğup büyüdüğü topraklara kendini zar zor attığında yorgunluktan kan revan içinde bir köşede kendi kabına çekilmişti.  Yüce Allah (c.c),  hiç şüphe yoktur ki, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habibini o halde kendi haline bırakmazdı. Nitekim Cebrail aracılığıyla önce üzerinden yorgunluğunu alacak seyahat için uyandırılır, sonrasında ise Efendimiz (s.a.v)’in göğsü açılarak zemzem suyu ile yıkamanın ardından Burak adlı bineğe bindirilip Mekke’de ki Mescid-i Haram’dan Kudüs’te ki Mescid-i Aksa’ya birlikte yol kat ederler.

        Malumunuz gelmiş geçmiş nice peygamberlere beşiklik etmiş Kudüs’te ki o meşhur Beytülmakdis külliyesi, yani diğer ismiyle Mescid-i Aksa; Müslümanlara ilk kıblegah vazifesi ifa etmiş kutsi bir külliyedir.  İşte Allah Resulü (s.a.v)  bu kutsi mekânda konakladıktan sonra yine Cibril Eminle birlikte Burak bineği eşliğinde yedi kat göklere de yükselir. Üstelik yükseldiği göklerde seyrü sefer eylerken de her bir gök katmanında peygamber kapıları kendisine açıldığında her bir peygamber onu  'Hoş geldin Ya Resulullah!'  sevgisiyle karşılayıp hürmet gösterilir de. Yedinci kata gelindiğinde ise orada ne mekân var ne de zaman.  Zira gelinen kat Sidretü’l Münteha’nın bulunduğu son sınır hattıydı. Öyle ki o son sınır hattından içeri ancak ve ancak Allah Teâlâ’nın “Sen olmasaydın, Ey Habibim, bütün felekleri (kâinatı) yaratmazdım” diye beyan buyurduğu hadis-i kudsi sırrınca sadece Allah Resulü girebilirdi. Nitekim Cibril Emin Sidretü’l Münteha sınır hattına vardığında eşlik ettiği yol arkadaşı Allah’ın Habibine şöyle der:

        -Ey Allah’ın Habibi! Benimle yol arkadaşlığın buraya kadardır,  bundan ötesine asla adım atamam, zaten adım atsam da yanar kül olurum,  bundan ötesine girme müsaadesi sırf sana has bir şeref Zişan’ıdır.

         Böylece Allah Resulü (s.a.v) tek başına Miraca yükselmiş olur.  Hakeza Allah’ın Habibine Miraçta cennet ve cehennemin yanı sıra mahşer gününde tüm insanların dünyada iken yaptığı amellere karşılık kimler mükâfatlandırılacak, kimler affedilecek, kimler cezaya müstahak olacak hemen hepsinin ahvali durumu kendisine gösterilir de.  Hatta Allah Resulüne Miraçta Yüce Allah’ın Cemalini müşahede etme ve O’nunla vasıtasız kelam eyleme lütfu bahşedilir bile.  Derken Allah Resulü (s.a.v)’e özgü kılınan “Makam-ı Mahmud”  makamıyla yükseldiği yedi kat göklerde Mirac mucizesinin tüm tezahürlerini en ince ayrıntılarıyla birlikte yakinen seyr-i âlem eylemiş olur.

        Peki ya Miraç dönüşü? Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v) Miraç dönüşü Yedi kat göklerden yeryüzüne eli boş dönmez de.  Zira Yüce Allah (c.c),  Habibine eli dolu olarak ümmetinin beş vakit namaz kılmaları yönünde gönderdiği manevi hediye paketiyle yeryüzüne uğurlar. Nitekim yeryüzüne iner inmez de dönüş yolculuğunun ilk basamağında Mescidi Aksa’dan Mekke’ye doğru hareket ettiğinde yolun bir kenarında yorgunluktan bitap düşüp uykuya dalmış bir kafileye denk gelir. Ve orada biraz soluklanıp kafilenin yanlarında bulundurdukları su kabından bir yudum su içtikten sonra kapağını kapatıp öyle yola koyulur.  Derken yolculuğunun en nihayetinde Miraç öncesi uyandırıldığı mekânına dönüş yapmış olur. Ancak şu da var ki, İslami kaynakların bazılarında geçen kıssadan hisse türünden haberlere göre de Miraç yolculuğunun Ümmü Hâni Fâhite bint Ebî Talib’in evinden başlayıp yine aynı eve dönüş yaptığı rivayet edilir.  

       Her neyse,  Efendimiz (s.a.v)  Mirac dönüşü yoluculuğunun bitimine ramak kala sabaha doğru tan yerinin ağardığı vakitte avdet ettiği mekânın yanı başında mescitte oturuyordu ki,  o ara yanına destursuz bir şekilde gelen Ebu Cehil;

      -Ey Muhammed! Anlat bakalım ötelerden bize ne haber getirdin? Diye seslenir.

       Ebu Cehil, her ne kadar bu soruyu alay edici üslupla sorsa da, Resul-i Ekrem (s.a.v)  hiç islimini bozmadan Miraca yükseldiğini, sabah vaktinde ise Mekke’ye geldiğini dile getirir.

        Evet, Ebu Cehil iş olsun babından sormuştu sormasına ama aldığı bu cevap karşısında kendisine anlatılanları güya aklınca fırsata çevireceğinin zannıyla şu teklifte bulunur:

          -Ey Muhammed! Madem ötelere gidip geldiğinden dem vuruyorsun, o halde cesaretin varsa birde dışarı çıkıp bu anlattıklarını herkesin yanında söyle de bir göreyim, bakalım insanlar senin hakkında ne düşünüp ne diyecek.

         Resulullah (s.a.v)  gayet soğukkanlı bir şekilde şu karşılığı verir:

         -Olan biteni söylemekte tereddüde mahal hiçbir çekinecek durumum yoktur,  elbette ki söylerim, neden olmasın ki.  

          Bunun üzerine Ebu Cehil tez elden etrafa haber salıp ahali toplandığında, Allah Resulü (s.a.v)  toplanan kalabalığa bir gecede yaşadıklarının aynısını şu şekilde dile getirir:

          -Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, bu gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, oradan da Miraç’a götürülüp getirildim.

          Ahali bunun üzerine şu karşılığı verir:

          -İyi hoş söylüyorsun da, bizler seni çok iyi biliyoruz ki hayatı boyunca hiçbir zaman Mescidi-i Aksaya gidip gelmişliğiniz asla söz konusu değildir.  Hadi varsayalım ki gitmiş olsan bile hele bize şu Mescidi-i Aksa’yı şöyle anlatıver de bir bakalım söylediklerinin doğru olup olmadığı ortaya çıkmış olur.

          Allah Teâlâ (c.c)  bunun üzerine Habibine anlık manevi âlemden Mescid-i Aksay’ı gözü önüne getirdiğinde,  tıpkı izleyicilere televizyonda naklen canlı yayın izletircesine Habibinin dilinden dökülen anlatımla oraların şekli şemalını en ince ayrıntısına kadar tasvir ettirir de.  Derken dinleyiciler bu anlatılanlar karşısında hayretler içerisinde kalıp hakkını şu sözlerle teslim eder:

         -Vallahi Senin anlattıkların ne bir eksiklik söz konusu ne de bir fazlası, şekli şemalı tamı tamına aynısıdır.

         Tabii Ebu Cehil ahalinin bu tasdik edişi karşısında bir kez daha neye uğradığının şaşkınlığı ile ikna olmuş ahaliden tam umudunu kesmişken o an kalabalık arasından kafasını çıkaran bir adamın seslenişi bir nebze olsun kendine gelmesine ziyadesiyle yetmişti. Ve o adam şöyle seslenir:

         -Ey Muhammed! Görüyorum ki Mescidi Aksaya gidip geldiğinizi söylüyorsun. Madem öyle,  o gidip geldiğini söylediğin Şam yolu güzergâhında bizim kervanlarımız vardır,  mutlaka onları yolda görmüş olmalısınız. Hele kervan hakkında bize malumat veriniz bir bakalım anlattıkların ne derece doğru sizi test etmiş olalım.

        Ebu Cehil, adamın bu seslenişiyle umutlana dursun, Yüce Allah (c.c),   Habibinin sözünü hiç boşa çıkarır mı,  elbette boşa çıkarmaz.  Nitekim Allah Resulü (s.a.v),  hem adamın olan biteni sorgulayışını hem de Ebu Cehil’in umutlarını yerle yeksan edecek çıkışını şu sözlerle beyan eder:

        -Şunu iyi bilesiniz ki sefer halde yolda giderken kaçan develeri görmüştüm, az ileride konaklayan kervancılara develerin bulunduğu yeri söyleyip yardımcı oldum, dönüşte de aynı kervanın uyur halde gördüğümde yanlarında bulunan bir ağzı kapalı kırbayı açıp bir içimlik suyu yudumladım. Akabinde kabın ağzını kapatıp tekrar yoluma devam ettim.

        O adam bu kez:

        -Peki, o bahsettiğin kervan ne zaman buraya gelecek diye sorgular.

       Resul-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der:

       -Hiç meraklanmayın sabah ola hayrola, gün doğar doğmaz burada olacaklardır.

       Artık güneşin doğmasına az bir zaman kalmıştı ki herkes o anı bekliyordu. Hiç kuşkusuz o anı bekleyenler arasında en meraklılardan olanı Ebu Cehilden başkası değildi.  Öyle ki büyük bir heyecanla gözlerini bir an olsun yoldan ayırmıyordu.

         Derken, güneşin doğmasının ardından gelen kervana olan biteni sorduklarında ise aldıkları cevaplar yine harfi harfine Resulullah (s.a.v)’in anlattıklarının aynısı olarak ortaya çıkar. Ancak gel gör ki gerçeklerle yüzleşen Ebu Cehil lakabına uygun bir şekilde cahilliğini şu sözlerle ortaya koyar:

        -İşte görüyorsunuz ya, O yine her zamanki gibi herkese sihirbazlığını göstermiş oldu.

        Ne diyelim, kendince güya işi sihirbazlığa dökmekle miraç mucizesinin aydınlığını karartacağını sanır. O güneşin aydınlattığını karartacağını sana dursun, oysaki Miraç mucizesinin ardından beş vakit namaz kılma hediyesiyle şereflenen müminlerin halis niyetle kılacakları namazlar miraç olmanın yanı sıra kılınacak namazla birlikte Yüce Allah’a bağlılıklarını her dem ve her vakitte tazelenmişte olur.

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/miraca-seyru-sefer--8414

6 Ekim 2026 Salı

HABEŞ YURDUNA HİCRET


 

HABEŞ YURDUNA HİCRET

SELİM GÜRBÜZER

        Müslümanlar için hayat her geçen gün dayanılmaz bir çile hale gelmişti. Bu yüzden Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

       -Habeş ülkesinde adaletli bir hükümdar vardır, umulur ki orada huzur bulursunuz diye beyan buyurması üzerine inananlar doğup büyüdükleri topraklardan Habeşistan’a göç etmek zorunda kalırlar.  Müşrikler her ne kadar Müslümanların göç ettiklerini sonradan farkına varmış olsalar da, zaten epeyce uzaklaşmış bulunuyorlardı. Gerçekten de Habeş Kralı, Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu veçhiyle adaletli bir hükümdardı. Öyle ki Müslümanlar artık gittikleri ülkede özgürce ibadet edebiliyorlardı. Hatta ve hatta gurbet hasretinin dışında her şey yolunda gidiyordu. Tabii bu arada müşriklerde boş durmayıp Habeş diyarına göç eden Müslümanları rahatsız etmek adına Kureyş’in ileri gelenlerinden iki kişiyi temsilci olarak göndermeyi de ihmal etmezler. Ve giden heyet Habeş Kralı Necaşi’nin huzuruna vardıklarında önce eğilip sonra da yere kapanaraktan tazimde bulunmanın akabinde buraya geliş maksatlarını şöyle dile getirirler:

         -Ey Melik! Ülkenizde barındırdığınız insanları başınıza dert açmadan onları bize teslim ederseniz huzur bulacağınızdan emin olabilirsiniz.

         Habeş Kralı Necaşi bunun üzerine şöyle der:

         -Ülkeme gelen her kim olursa olsun,  şunu iyi bilesiniz ki benden güvence dileyen benim başmisafirimdir. Dolayısıyla onları sizlere teslim edip veremem. Hem madem buraya kadar gelmişsiniz, yine de onları çağırıp bir sorup soruşturayım bakalım aranızda ki mesele neymiş bizatihi yerinde görmüş olayım.

       Derken Habeş Kralı emrindeki memurlara onları huzura alınmaları talimatını verir. Böylece Müslümanlar müşriklerden farklı olarak eğilip bükülmeden selam vererek huzura çıkmış olurlar.

         Necaşi:

         -Şimdi anlatın bakalım, şu arkadaşlar sizi almak için buraya gelmişler, aranızda ki mesele nedir?

          Bunun üzerine Müslümanlar adına Cafer b. Ebi Talip söz alıp soruya soruyla şöyle karşılık verir;

          -Ey Hükümdar! İsterseniz ilk başta onlara sorun bir bakalım, biz esir alınmış köle miyiz ki bizi ülkenizden alıp götürmek istiyorlar?

           Necaşi bunun üzerine gelen heyet adına söz alan Amr b. As’a yönelip sorduğunda,

           Amr cevaben:

          -Evet, onlar köle değildir der.

           Bu cevap karşısında Cafer b. Ebi Talip bu kez şu suali tevdi eder:

           -Ey Hükümdar! Yine sorunuz bakalım, bizler cinayet işleyen birer caniler miyiz ki bizi alıp buralardan götürmek istiyorlar?

            Necaşi bu soruyu da karşı tarafa aktarınca, Amr cevaben:

            -Hayır, onlar katil değillerdir der.

            Tabii bitmedi, dahası var,  Cafer suallerine ardı sıra şöyle devam eder de:

            -Ey Hükümdar! Yine sorun bir bakalım, bizler dolandırıcı ya da herhangi bir kişiye borcu olan insanlar mıyız ki bizi buradan alıp götürmek istiyorlar?

            Tabii Amr,  bu akıl dolusu sorular karşısında iyice köşeye sıkışan bir hale girer ki artık bir noktadan sonra mecbur kalıp gerçeği şöyle itiraf etmek zorunda kalır;

           -Hayır, onların kimseye borcu yoktur, dolandırıcı da değillerdir.

           Habeş Kralı bu durumda:

           -Ey Amr! O halde bunlarla aranızda ne gibi derdiniz davanız olabilir ki bu suçsuz masum insanları ülkemden geri götürmek istiyorsunuz, doğrusu anlamış değilim.

           Amr:

           Ey Melik! Onlar atalarının dinlerini terk edip Muhammed’in dinine tabi oldular, bundan dolayı götürmek isteriz.

       Habeş Kralı bunun üzerine Cafer’e yönelip şu suali tevdi eder:

        -Ne dersiniz bu konuda?

        Cafer b. Ebi Talip bunun üzerine şöyle der:

        -Ey Hükümdar! Muhammed (s.a.v) peygamber olarak gelmeden önce cahiliye içinde yüzüyorduk hep. Hele şükür O’na tabii olmanın sayesinde eşi ve benzeri olmayan tek Allah’a ibadet eder olduk. Böylece haram ve helali bildiren İslam dinine mensup olmakla hayatımız düzene girdi.  İşte tam bu noktada huzuru yakalamışken O’na tabi olmanın neticesinde bizlere dayanılmaz derecede baskılar gelmeye başladı. Öyle ki kendi öz yurdumuzda parya muamelesi görüp ülkene hicret etmek zorunda kaldık.

        Necaşi bu kez:

        -Peki, sizleri çağırıp huzuruma geldiğinizde neden tazimde bulunup eğilmediniz? Diye sorar.

       Cafer b. Ebi Talip cevaben şöyle der:

       -Bizim dinimizde Allah’tan başka kimseye secde edilmezde ondan.

        Necaşi bu kez Amr’a dönüp şöyle der;

        -Ey Amr! Bana sığınan ve hakkımda hüsnü zan besleyen bu insanları size teslim etmek için asla geçerli bir neden bulamıyorum.

        Böylece Amr ilk hamlesiyle amacına erişemez.  Fakat Amr’ın hiçte işin peşini bırakmak niyeti yoktu. Ertesi gün aklına bir hinlik düşüp hemen zihninde tasarladığı plan için harekâta geçer de. Şöyle ki; Necaşi’nin kulağına Müslümanların dinlerine iyi gözle bakmadıkları haberini uçurur. Bunun üzerine Habeş kralı Müslümanları tekrar huzura alıp şöyle der:

       -İşittiğime göre sizler İsa hakkında ileri geri laflar ediyormuşsunuz bu doğru mudur?  

        Cafer b. Ebi Talip yine müminler adına söz alıp Hz. İsa (a.s)  hakkında Peygamberimiz (s.a.v)’den öğrendiklerini bir bir aktardıktan sonra Kur’an’da zikredilen Meryem suresini okuyaraktan da konuya şöyle açıklık getirir:

         “Ey Habibim kitapta Meryem’i de an. Hani O ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti ve  (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz ona ruhumuz Cibril’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü. (Meryem) dedi ki:

         -Doğrusu ben senden, esirgeyen Allah’a sığınırım. Eğer (günahtan) sakınan (bir) kimse isen  (git yanımdan) rahat bırak beni.

        Cebrail dedi ki:

        -Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğlan çocuğu bağışlamam için gönderildim. Hem kaldı ki Ben ancak ve ancak Rabbinin sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için gönderdiği elçisiyim.

       Meryem:

       -Bana bir insan dokunmadığı ve ben de kötü/iffetsiz bir kadın olmadığım halde benim nasıl bir oğlum olabilir ki? Dedi.

Cebrail:

      -Bu böyledir. (Fakat) Rabbin: “O bana göre kolaydır. Onu insanlara (kudretimize) bir işaret ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız” dedi. Zaten (o ezelde) takdir edilmiş bir iştir.

       Nihayet (Meryem, Allah’ın izniyle) Cibril’in üfürmesiyle ona (İsa’ya) gebe kaldı ve bu (hali) ile uzak bir yere çekildi. Sonra Meryem doğduğu çocuğu yüklenip kavmine geldi.

      Dediler:

      -Ey Meryem! Babasız oğlan doğurup getirdin, anan da iffetsiz bir kadın değildi.

      Meryem çocuğa işaret etti:

      -Çocukla nasıl konuşalım dediler.

      İsa dedi ki:

      -Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve Peygamber yaptı.

     -İşte Ey Habibim, Meryem oğlu İsa hakkında gerçek söz budur.” (Meryem 16-36)

      Cafer b. Ebi Talip ayetleri okurken bu arada Habeş kralının yüzünden inen gözyaşı damlaları huzurunda bulunanların gözünden kaçmaz da. Öyle ki, Allah Resulünün hakkında adaletli hükümdar olarak övdüğü Necaşi, okunan ayetlerin hemen kalbine tesirinin etkisiyle yerden bir çöp alıp hükmünü şöyle dile getirir de:

       -Vallahi hiç kuşku yoktur ki Sizin anlattıklarınızdan İsa ile aramızda en ufacık bir çöp kadar dahi sapma yoktur.

       İşte tarihe geçecek bu mana yüklü müthiş sözler Amr’ın hevesini kursağında bırakmanın yanı sıra tüm düşündüğü planlarını boşa çıkarmaya ziyadesiyle yeter artar da.

       Evet, Habeşistan’da bunlar olurken Mekke’de ise Allah Resulü (s.a.v)  okuduğu Necm suresini secde ayetleriyle tamamlar. Öyle ki secde ayetlerini işiten hemen herkes secde etmekten kendilerini alamaz da. Nitekim müşriklerin de secde ettiklerine dair haberin döne dolaşa Habeşistan'a hicret eden Müslümanların kulağına geldiğinde işin aslını sorup soruşturmadan onların da Müslüman olduklarına kanaat getirip hemen dönüş için yola koyulurlar. Oysaki Cidde önlerine kadar geldiklerinde ne umduk ne bulduk misali iyi niyetli olmanın kurbanı bir manzarayla karşılaşıverirler. Sandılar ki kendilerini kardeşlik duygularıyla bağırlarına basacaklar,  ne mümkün. Üstelik o kadar da yol kat etmişlerdi. İçlerinden sadece kendilerine himaye edecek birilerini bulanlar ancak rahatça Mekke’ye geçiş yapabiliyorlardı. Malum himayesi olmaksızın geçmeye kalkışanlar ise her türlü baskı ve hakaretlere maruz kalaraktan ancak karşı tarafa geçebiliyorlardı. Her ne kadar Osman b. Mazum kendine himaye edecek birilerini bulup rahat rahat Mekke sokaklarında dolaşanlar arasında biri idiyse de, ama bir süre sonra onun da bu durum içine sinmez. Hem nasıl içine sinsin ki,  kardeşleri tekme dayak dövülürken kendisi nasıl içine sindirip rahat gezip dolaşabilirdi ki. Nitekim bu duygu ve düşünceler eşliğinde soluğu Velid b. Muğire’nin yanında alıp himayesini geri almasını ister. O da:

       -Peki, sen bilirsin der.

       Böylece Osman b. Mazum bu cevap karşısında rahatlamış bir halde sadece Allah’ın himayesini tercih edip Mekke sokaklarında gezmeyi yeğler.

        Hâsıl-ı kelam bu bir anlamda ne kadar çile bir o kadar da ecir var demektir.  Hem kaldı ki, Allah yolunda çile çekmekten başka daha ne büyük mükâfat olabilirdi ki.

        Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/habes-yurduna-hicret-8408

                 

                     

5 Ekim 2026 Pazartesi

MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN


 

MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN

        SELİM GÜRBÜZER

        Allah Resulü (s.a.v) günlerden bir gün ashabına sohbet ettiğinde; “Hurmalığı olan bir beldeye göç ettiğini ve şehre yaklaştığında o beldenin Medine olduğuna''  dair gördüğü bir rüyayı anlatır.  İşte bu gördüğü rüya üzerine gizliden gizliye hicret hazırlıklarına koyulur bile. Ashabın içinde gözü kara öyle biri vardı ki, o’na Hattab oğlu Ömer derlerdi. Öyle ki o, gizlemeye gerek duymaksızın hemen kılıcını kuşanıp Mescid-i Harama vardığında hicret edeceğini bizatihi kendisi şöyle ilan eder:

       -Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, Hicret etmeye karar vermiş bulunuyorum. Kim karısını dul, evladını yetim bırakmayı göze alıyorsa şafak söktüğünde buluşma yerine geliversin.       Tabiî ki hiç kimsenin itiraz edecek bir durumda gıkı çıkmadı, çıkamazdı zaten. Zira o’nu tanıyanlar en ufak bir itirazda başına neler gelebileceğini çok iyi biliyorlardı.

       Böylece Ömer (r.a) ilk hicret edenlerdendi.

       Allah Resulü (s.a.v) ise hicret için can dostu Ebu Bekir ile görüştüğünde:

      -Ey Ebubekir! Allah-ü Teâlâ hicret yolculuğunda seni bana arkadaş kıldı müjdesini verir.

       Bunun üzerine Ebû Bekir-i Sıddık (r.a) yolculuk için hazırladığı iki deveyi Abdullah b. Üreykıt’a teslim edip ona bu meseleyi gizli tutmasını ve üç gün sonra develeri Sevr mağarasına getirmesini sıkı sıkıya tembihleyip öyle yola çıkacağını bildirir.

        Mekke artık iyice boşalmaya yüz tutmuştu ki, Ebu Cehil bu durum karşısında:

       -Muhammed hala buralarda, eğer giderse onu yakalamamız müşkül olabilir, derhal bu hususta herkes diyeceğini desin ki sonradan şu oldu bu oldubitti bahanesiyle avucumuzdan kaçırmış olmayalım.

        Her ne kadar müşriklerden kimi hapsedelim, kimi sürgün edelim diye fikir beyan etseler de en nihai kararı belirleyecek fikir yine Ebu Cehil’den gelip şöyle der;

       -Geliniz her kabileden kanını üstlenecek yiğitler belirleyelim,  hatta kan diyetini de kabileler arası paylaşmış olalım.   

       Böylece bu fikir ağırlıklı görüş olarak kabul görür de.

       Anlaşılan o ki müşrikler Peygamberimiz (s.a.v)’in öldürülmesini bile göze alacak kadar hadlerini aşıp zıvanadan çıkabiliyorlar.  Neyse ki Cibril Emin durum vaziyeti Resulullah (s.a.v)’e vahiyle bildirerekten İsra suresinin 80.nci ayetini gönlüne şöyle vahy eder:

        -Ey Rabbim, beni dürüst bir girişle yeni yurduma girdir. Dürüst bir çıkışla yurdumdan çıkar. Kendi canibinden bana yardımcı olan bir delil ve güç ver.

       Habib-i Ekrem (s.a.v)  nüzul olan bu ayetin gereği olarak Hz. Ali (k.v)’e şu talimatı verir:

      -Ya Ali! Bu gece yatağımda benim yerime sen yatacaksın.

      Şah-ı Merdan Ali bu ya, hemen hiç tereddütsüz cevaben şöyle der;

      -Emrin başım gözüm üstüne Ya Resulullah!

      Tabii bu arada müşriklerde boş durmaz,  hemen akşamüstü Habib-i Ekrem (s.a.v)’in evinin dışını ve içini abluka altına alacak bir şekilde konumlanırlar. Onlar evi çembere alıp konumlana dursunlar, Resulullah (s.a.v)’de hane halkıyla vedalaştıktan sonra Hane-i Saadetinden Yasin süresini okuyaraktan müşriklerin aralarından geçip hicret yolculuğuna çoktan koyulmuş olur bile.  Nitekim Allah Teâlâ’nın Kur’an’da;

         -Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık göremezler”  (Yasin, 9)  diye beyan buyurması bu olayı bariz doğrulayan bir husustur.  

         Gerçekten de Allah Resulü (s.a.v)  aralarından sıyrılıp geçtiği halde O’nu ne zahiren çıplak gözle görebildiler ne de bir nefes alış verişine şahit olabildiler. Bilakis O (sa.v), Yüce Allah’ın koruması altında bir kelebek misali aralarından kanatlanıp uçuvermiş oldu.

         Derken Hicret için Medine yoluna koyulmadan son kez doğup büyüdüğü topraklara tutku gözlerle baktığında Onsuz Mekke’nin öksüz ve yetim kaldığını yüreğinde hissetti. Ancak ne var ki dostu Ebu Bekir Sıddık ile birlikte yola çıkıp hicret etmekten başka çaresi kalmamıştı. Hem kaldı ki hicret, sadece iki insanın doğup büyüdüğü topraklardan göç etmesi hadisesi değil,  aynı zamanda İslam medeniyetinin ve tüm insanlığın kaderini de belirleyecek bir göç hareketinin ta kendisi bir hadisedir bu.

        Bu arada Hz. Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Allah Resulünü sözleştiği yerde heyecanla bekliyordu ki birazdan buluşma yerine geldiğinde birlikte Sevr’e doğru yürümeye koyultuverirler. Mağaraya geldiklerinde her ikisi de yorgun ve bitkin hale düşmüşlerdi. Öyle ki Habib-i Ekrem (s.a.v) yorgunluktan başını Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın dizine koyup uykuya tam dalacağı sırada yüzüne düşen nazlı gözyaşı damlaları O’nu çoktan uykusundan ettiğine ziyadesiyle yetmiştir. Resulullah (s.a.v) bu durumda gözünün ucuyla Ebu Bekir’e bakıp:

      -Ya Ebu Bekir! Neler oluyor? diye sual eyler.

       Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh) cevaben;

       -Ya Resulullah! Mağaranın deliğinden çıkan bir yılan gördüm, sana zarar vereceğini düşünüp ayağımla deliği kapatmaya çalıştım. Bu arada yılan ayağımı ısırınca canım yandı. Bu yüzden gözyaşlarımı tutamadım der.

      Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine tükürüğünü Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayağına çalıp böylece canı yanan sadık dostunun sızısı bir anda diniverir.

      Evet,  Mağarada iki can dost arasında bunlar yaşanırken, bu arada başta Ebu Cehil olmak üzere Peygamberimiz (s.a.v)’in evine girdiklerinde yatağında bulamamışlardı,  onun yerine amcası Ebu Talib’in oğlu Ali (k.v) yatıyordu ki hemen sorgu suale çekilip sıkıştırmaya başladılar:

      -Ey Bre çocuk! Hani nerede O? Derhal yerini söyleyiver.

       Hz. Ali (k.v)  cevaben:

       -Kendisi çoktan çıkıp gitti deyince,  müşrikler tez elden iz sürmekle meşhur Benî Müdlic kabile reisi Sürâka bin Mâlik’e yüz deve karşılığında Resulullah (s.a.v) ve Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayak izlerini sürmek için görevlendirilip ardından yol boyu iz sürülerekten mağaranın kapısına kadar dayanmış oldular. Bu durum karşısında Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın rengi sararmıştı. Çünkü kendisi müşrikleri mağaranın girişine dayandıklarını örümcek ağı perdesinden adeta bir film izler gibi yakinen burun buruna görüp izliyordu.

       Ve Resul-i Ekrem (s.a.v)  dostunun yüreğinde çarpan heyecan halini sezip şöyle der:

       -Ya Ebu Bekir! Korkma!  Allah bizimle beraberdir.

       Gerçekten bu söz yerini bulup, müşrikler mağara girişinin örümcek ağıyla örülmüş olduğunu gördüklerinde;

       -Hey arkadaşlar! Baksanıza mağaranın önü örümcek ağıyla örülü. Hiç yoktan yere burada oyalanıp da zamanımızı boşa harcamaya gerek yoktur diyerekten mağaranın kapısından ayrılıverirler. 

        Onlar mağaranın kapısından ayrıla dursunlar, o arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh) derin bir nefes alıp rahatlayıverir. Hiç kuşkusuz bu rahatlayış kendisi için değildi,  bilakis Resul-i Ekrem  (s.a.v)’in başına herhangi bir hal gelmemesine yönelik derin bir oh çekip nefesini boşaltmanın rahatlayışıydı bu.

        Bu arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın oğlu ve hanımı da boş durmayıp Sevr mağarasına üç gün boyunca yemek taşıyıp iaşelerini gidermekle de çok büyük bir iş çıkarmış oldular.  Her ne kadar Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın oğlu iman etmemiş olsa da Allah Resulüne yoldaş olan babasının mağarada birlikte saklandıklarını müşriklerden gizleyip hem sır küpü olması hem de elinden geldiği kadarıyla iaşe lojistik desteği sağlaması zaten bir evlattan beklenen en temel aile bağı vazifedir.        

        Hakeza o daracık mağarada geçen üç gününün paha biçilmez derecede üç asra bedel olan önemini Hz. Ömer (r.a)’ın şu sözlerinden daha da iyi anlayabiliyoruz pekâlâ:

       -Vallahi Ebu Bekir’in o mağarada bir gecesi Ömer’den ve Ömer ailesinden daha hayırlıdır.

        Hatta Hz. Ömer (r.a)’ın dile getirdiği bu müthiş sözler gerçekten de mağaranın mağara olmanın ötesinde nice sırlarına eremediğimiz, hatta ve hatta daha başka anlam yüklü sırlarını da bağrında taşıyan yönlerinin olabileceğini düşündüren sözlerdir. Nitekim bazı rivayetlerde gizli zikrin ve rabıtanın da Sevr mağarasında talim edildiği bildirilmekte. Bir başka ifadeyle Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın müşriklerin mağaranın kapısına geldiğinde Resulullah (s.a.v)'in:

        -Ya Ebu Bekir! Dilini damağına yapıştır ve kalbinden “Allah, Allah zikreyle” diye talim edilmesiyle hafi zikrin öğretildiği rivayet edilmekte.

      Hakeza Allah Resulü (s.a.v)’in yine aynı mağarada:

      -Ya Ebu Bekir!  Gönlünü gönlüme bağla ve rahat ol diye beyan buyurmakla da Rabıta-i Şerife'ye işaret edildiği rivayet edilir. Gerçekten de gönlü gönle bağlamanın adıdır: Rabıta-i Şerife.  Bilindiği üzere rabıta ‘rabt’ etmek kökünden gelen bir ibare,  rabt etmek ise bağlanmak anlamında kavramsal bir ibaredir. Nitekim Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın meşrebi yönüyle gönlü hep Onunla birlikte olup, tamda bu kavramın mana ve ruhuna uygun rabıtanın gereğini yerine getirmiş can dostudur zaten. 

      Derken Abdullah b. Üreykıt’ın develeri getirip Medine yoluna koyulmakla o üç günlük mağara süreci sona ermiş olur. Bu arada Mekke’de Allah Resulünü ölü ya da sağ yakalayıp getirene 100 deve verileceği ilanını duyan Süraka b. Malik’in iştahını kabartmış olsa gerek ki derhal atına binip hızla aramaya koyulur bile. Hatta bir ara Ebû Bekir-i Sıddık (r.a) arkasına dönüp dörtnala hızla gelen atlıyla birlikte toz bulutunun kalktığını görünce:

      -Ya Resulullah! Arkamızdan bir atlı bize yetişmek üzere der.

       Resul-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine ardına bakıp atlıya celalli bir şekilde nazar edince atın ayakları şahlandığı yerden Süraka ile birlikte tepe taklak yere savrularaktan çakılıverirler.

       Ne diyelim yüz deve alma karşılığında dünya malına tamah etme hırsı bu ya,   hemen atıyla birlikte çakıldığı yerden kalkıp tekrardan atına binip Resul-i Ekrem (s.a.v)'in üzerine sürünce yine tepe taklak yere çakılıverirler. Hatta Süraka’nın öyle gözünü dünya malı hırsı bürümüştü ki düştüğü yerden kalkıp bir kez daha atını sürüp şansını denemeye kalkıştığında yine aynı hazin akıbetle karşılaşır. Hem nasıl kendisi açısından aynı hazin akıbetle karşılaşmasın ki, bir kere her şeyden önce yer yerinde yarılsa, gök delinse besbelli ki âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’e herhangi bir zarar gelmemesi için manevi âlemde çoktan korunmaya alınmıştı bile. Derken Süraka canhıraş bir halde el mahkûm bu kez Efendimiz (s.a.v)’den yardım dilemek zorunda kalıp acziyetini şöyle dile getirir de;

      -Ey Muhammed!  Şunu çok iyi anladım ki; bu yaşadığım hadise kesinlikle sıradan tesadüfi bir hadise değilmiş. İnanın yaptığıma çok pişmanım.

     Hatta pişmanlık ifade eden sözlerinin akabinde şöyle der:

     -Şimdi söyleyiverin, Sizlere yardım etmek için ben ne yapabilirim?

     Allah Resulü (s.a.v), Süraka’nın ağzından sarf ettiği bu samimiyet kokan sözleri üzerine:

      -Ardımızdan gelenlere hedef şaşırtıp müşrikleri geri çevirmeni sağlaman bizim için kâfi gelir der.

      Süraka:

      -Peki, başım gözüm üstüne deyip böylece yaşanan bu mucizevi hadisenin ardından Allah Resulü gözü arkada kalmayacak emin bir şekilde yoluna devam etmiş olur.

      Bu arada Hicret yolcuları Medine sınırlarına yaklaşmışlardı ki Medine halkının da gözü kulağı hep yollarda kalır. Öyle ki O’nu bağırlarına basacakları anı çok büyük bir heyecan içerisinde iple çekiyorlardı. Derken beş yüze yakın insanın o büyük heyecan içerisinde bekleyişine en nihayetinde bir Yahudi'nin şu seslenişi derman olur:

      -Ey Yesrib halkı! Müjde, müjde, geliyor.

       İşte bu sesleniş sayesinde bir anda heyecandan tir tir çarpan gönüllere su serpmiş olup akabinde yüreklerinde çarpan bu heyecanın yerini bu kez büyük bir sevinç naraları yer alır.  Nitekim Kuba halkı ufuktan üç yolcunun kendilerine doğru yaklaştıklarını gördüklerinde sevinç gözyaşları içerisinde konuklarını ‘Allahu Ekber’ tekbir sesleriyle karşılayıp bağırlarına basmış olurlar.    

      Evet, Kuba’da bu büyük buluşmanın ardından ilk iş mescit yapımı için kolları sıvamak olur.  Derken mescit yapımının ilk temel taşını Allah Resulü (s.a.v) yerleştirip ardından sırasıyla Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Osman (r.a) ve diğerleri takip edip böylece mescidin temelleri atılmış olur. Hz. Ali (k.v)  ise hicret yolcularının Kuba’ya konakladıkları üç gün sonrasında ayakları şişmiş halde arkadaşlarının aralarına katılmış olur. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda hemen onun ayağını mübarek elleriyle sıvazlayınca ağrısı kesiliverir. Bu arada Kuba mescidinin inşa yapımının tamamlanmasıyla birlikte Peygamberimiz (s.a.v)’in ilk imamlık yaptığı mescit olarak da tarihe not düşülmüş olunur.

       Habib-i Ekrem (s.a.v) on dört günlük Kuba’da konaklamanın ardından Medine’ye Kasva adında devesiyle birlikte hareket ettiğinde bu kez Medine halkını çok büyük bir heyecan dalgası sarar.  Hem nasıl heyecan dalgası sarmasın ki, yaşlısı genci, hatta çocuklar hep birlikte damlara ve ağaç dalları üzerine çıkmış halde O’nun yolunu gözlüyorlardı. Derken yolunu dört gözle bekledikleri ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed’  Medine ufuklarında silueti görünür görünmez aman Allah’ım sanki kıyamet koparcasına:

     -İşte Allah’ın Habibi geldi!  Sevinç naralarıyla yer gök yankılanır bile.

     Hakeza genç kızlar da:

     -Taleal bedri aleyna minseniyyetül veda ilahisi eşliğinde beldemize şeref verdin methüsenayla eşlik ederler.  Hele Ensar halkının cümlesi öyle kendilerini sevgi seline kaptırmışlardı ki; Allah Resulünü  (s.a.v) bağırlarına basmak için adeta kendi aralarında yarışır halde sıraya gireceklerdir.   Öyle ki Ensar halkı:

       -Ya Resulullah! Buyurun bizim eve diyerekten her biri kendi hanesine davet etmek için yarışırlar adeta..

      Habib-i Ekrem (s.a.v)  bu durumda kimseyi kırmamak adına Kasva adlı güzel devesiyle bu meseleyi halletmeyi yeğler. Nitekim devenin yularını bırakıp:

       -Ey Ensar halkı! Devem nereye çökerse, şunu iyi bilesiniz ki o evde konaklayacağım diye beyan buyurur.

        Derken Kasva adlı deve Mescid-i Nebevi’nin bulunduğu boş bir arsaya çöküverir.  Devenin çöktüğü yere en yakın ev ise Ebû Eyyûb Halid b. Zeyd’in eviydi ki, o an kendisi sevinç gözyaşlarına yaşlarına boğuluverir. Sadece sevinen Ebû Eyyûb el-Ensarî değildi elbet,  hiç kuşkusuz bütün Medine halkı da bu sevince ortak olup gözyaşı dökmekten kendilerini alamazlar da.

       Tabii Ebû Eyyûb El-Ensarî, hemen yukarı kata buyur eder etmesine ama Allah Resulü (s.a.v)  kendisini ziyarete gelecek olan misafirlerinin daha rahatça ziyaret etmeleri için alt katı uygun görür. Fakat akşam olduğunda her şey düşünüldüğü gibi olmaz. Zira Ebû Eyyûb El-Ensarî ve hanımının üst katta kalmak hiçte içlerine sinmeyip bir türlü gözleri uyku tutmayacaktır. Ve ikisi birlikte üst katta oturdukları yerden birbirine bakaraktan:

       -Öyle ya,  Allah Resulü alt kattayken biz nasıl olurda üst katta uyuyabiliriz ki diye karı koca kara kara düşünür bir haleti ruhiye içerisine girerler. Nitekim içten içe kendilerini karalar basan bu derin düşünceler eşliğinde bir anda elinde tuttukları su testisi devriliverir. Neyse ki karıkoca hemen apar topar yatmak üzere iken üzerlerine alacakları yorganı testiden dökülen suyun üzerine kapayaraktan alt kata şırıl şırıl akmasının önüne geçmiş olurlar. Sabah vakti girdiğinde ise Ebû Eyyûb el-Ensarî (r.anh)’ın ilk işi yarı uykulu yarı uykusuz bir halde Allah Resulünün huzuruna çıkmak olup meramını şöyle dile getirir:

     -Ya Resulullah! Sen alt katta iken biz nasıl olurda üst katta öylesine rahat edebiliriz ki, asla buna gönlümüz razı değildir.    

     İşte Allah Resulü (s.a.v), Ebû Eyyûb el-Ensari’nin ağzından dökülen bu samimiyet kokan ifadeler karşısında cevaben:

     -Peki, öyle olsun der.

      Böylece Allah Resulü  (s.a.v), ziyaretçilerini üst katta karşılayıp görüşmelerini burada devam ettirmiş olur.  Hatta ziyaret görüşmelerinin birinde Yahudi bilginlerinden Abdullah b. Selam kendince Resulullah (s.a.v)’e bir takım sorular sorduğunda aldığı akıl dolusu ve hidayete erdirici cevaplar karşısında kelime-i şahadet getirip İslam’la şereflenmekle konaklanan mekân irşad evine dönüşür de. 

       Sıra ibadet yapılacak mescidin belirlenmesine gelmişti ki, bunun için devenin çöktüğü alan ibadet edilecek mescid olarak belirlenir. Nitekim Mescidi Nebevinin yapımı da tıpkı Kuba Mescidinin yapımında olduğu gibi yine imece usulü el ele gönül gönüle verilerek inşasının bitimiyle birlikte ibadet edilir hale gelir de.

       Peki, inşa edilen Mescidi Nebevi, sadece ibadet etmek için kullanılan mekânın adı mıdır?  Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in dar-ı bekaya irtihal ettiğinde buraya defnedilip müminlerin ziyaretgâhına açılan cennet bahçesi mekân olarak da anlam kazanan mescidin adıdır. Hakeza İslam tarihinin altın sayfalarına Mescid-i Haram’dan sonra ikinci kutsi mescit hüviyetinde Ravza-i Mutahhara olarak da anlam kazanıp kayda geçen mescidin adıdır.  Hem nasıl anlam kazanıp kayda geçmesin ki, bir kere her şeyden önce Mescid-i Nebevinin inşasıyla birlikte hem inananların bu kutsi mekânda namaza nasıl çağrılacağının ilanı açıklık kazanmış oldu hem de Ezan-ı Muhammedi’nin tüm âlemlere duyuruluşunun ilk basamağı vuku bulmuş oldu.   Bundan daha da öte gelmiş geçmiş tüm müezzinlerin Piri Bilal-i Habeşi’nin bu mescitte ilk Ezan-ı Muhammedi’yi okuyup duyurusunu yapmakla inananların namaza davete icabet etmelerine vesile olurken diğer yandan da tüm ins ve cin âleminin tevhide çağırılışına vesile olmuştur.  

       Evet, çile bu kutsi yolun doğasında var olan bir kutlu azıktır. Nitekim bu yönüyle baktığımızda Hicret çile demektir zaten.  Hem kaldı ki bu kutsi yolda çile azığı olmalı ki; her yaşanan çilenin ardından pembe şafaklar inananların üzerine rahmet olarak doğuvermiş olsun.

      Velhasıl-ı kelam; Resulullah (s.a.v) Medine'ye şeref vermesiyle birlikte akabinde onca çektiği çilenin ardından zafer Müslümanların lehine tecelli eder de.

       Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/medineye-seref-verdin-8387