10 Ekim 2026 Cumartesi

MİRACA SEYRÜ SEFER


 

MİRACA SEYRÜ SEFER

         SELİM GÜRBÜZER

        Taif dönüşü semadaki meleklerden tutunda yeryüzündeki beşeriyetten hemen her vicdan sahibi insan,  hatta cemadattan dağ, taş, toprak ve sular,  hayvanat ve nebatattan daha nice akla gelebilecek yaratılmış her ne mahlûkat varsa Allah Resulünün taşlanmasına çok üzülüp incinmişlerdi. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’de kendisinin taşlanmasına değil de tam aksine Taif halkının olası kahru perişan olmalarına sebep teşkil edecek taşlamalarına çok üzülüp incinmişti. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v) Taif dönüşü onların hal ve ahvaline üzülerekten “Allah’ım kavmimi bağışla, çünkü onlar hak ve hakikati bilmiyorlar”  diye dua ettiği yalvarışı ve yakarışı eşliğinde kendi hane-i saadetine gitmek yerine Kâbe’nin Hatim denen bölümüne gidip bir köşeye çekilmeyi yeğler.  Çekildiği bölümde uyuya da kalır.

      Dile kolay,  O (s.a.v)  doğup büyüdüğü topraklara kendini zar zor attığında yorgunluktan kan revan içinde bir köşede kendi kabına çekilmişti.  Yüce Allah (c.c),  hiç şüphe yoktur ki, âlemlere rahmet olarak gönderdiği Habibini o halde kendi haline bırakmazdı. Nitekim Cebrail aracılığıyla önce üzerinden yorgunluğunu alacak seyahat için uyandırılır, sonrasında ise Efendimiz (s.a.v)’in göğsü açılarak zemzem suyu ile yıkamanın ardından Burak adlı bineğe bindirilip Mekke’de ki Mescid-i Haram’dan Kudüs’te ki Mescid-i Aksa’ya birlikte yol kat ederler.

        Malumunuz gelmiş geçmiş nice peygamberlere beşiklik etmiş Kudüs’te ki o meşhur Beytülmakdis külliyesi, yani diğer ismiyle Mescid-i Aksa; Müslümanlara ilk kıblegah vazifesi ifa etmiş kutsi bir külliyedir.  İşte Allah Resulü (s.a.v)  bu kutsi mekânda konakladıktan sonra yine Cibril Eminle birlikte Burak bineği eşliğinde yedi kat göklere de yükselir. Üstelik yükseldiği göklerde seyrü sefer eylerken de her bir gök katmanında peygamber kapıları kendisine açıldığında her bir peygamber onu  'Hoş geldin Ya Resulullah!'  sevgisiyle karşılayıp hürmet gösterilir de. Yedinci kata gelindiğinde ise orada ne mekân var ne de zaman.  Zira gelinen kat Sidretü’l Münteha’nın bulunduğu son sınır hattıydı. Öyle ki o son sınır hattından içeri ancak ve ancak Allah Teâlâ’nın “Sen olmasaydın, Ey Habibim, bütün felekleri (kâinatı) yaratmazdım” diye beyan buyurduğu hadis-i kudsi sırrınca sadece Allah Resulü girebilirdi. Nitekim Cibril Emin Sidretü’l Münteha sınır hattına vardığında eşlik ettiği yol arkadaşı Allah’ın Habibine şöyle der:

        -Ey Allah’ın Habibi! Benimle yol arkadaşlığın buraya kadardır,  bundan ötesine asla adım atamam, zaten adım atsam da yanar kül olurum,  bundan ötesine girme müsaadesi sırf sana has bir şeref Zişan’ıdır.

         Böylece Allah Resulü (s.a.v) tek başına Miraca yükselmiş olur.  Hakeza Allah’ın Habibine Miraçta cennet ve cehennemin yanı sıra mahşer gününde tüm insanların dünyada iken yaptığı amellere karşılık kimler mükâfatlandırılacak, kimler affedilecek, kimler cezaya müstahak olacak hemen hepsinin ahvali durumu kendisine gösterilir de.  Hatta Allah Resulüne Miraçta Yüce Allah’ın Cemalini müşahede etme ve O’nunla vasıtasız kelam eyleme lütfu bahşedilir bile.  Derken Allah Resulü (s.a.v)’e özgü kılınan “Makam-ı Mahmud”  makamıyla yükseldiği yedi kat göklerde Mirac mucizesinin tüm tezahürlerini en ince ayrıntılarıyla birlikte yakinen seyr-i âlem eylemiş olur.

        Peki ya Miraç dönüşü? Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v) Miraç dönüşü Yedi kat göklerden yeryüzüne eli boş dönmez de.  Zira Yüce Allah (c.c),  Habibine eli dolu olarak ümmetinin beş vakit namaz kılmaları yönünde gönderdiği manevi hediye paketiyle yeryüzüne uğurlar. Nitekim yeryüzüne iner inmez de dönüş yolculuğunun ilk basamağında Mescidi Aksa’dan Mekke’ye doğru hareket ettiğinde yolun bir kenarında yorgunluktan bitap düşüp uykuya dalmış bir kafileye denk gelir. Ve orada biraz soluklanıp kafilenin yanlarında bulundurdukları su kabından bir yudum su içtikten sonra kapağını kapatıp öyle yola koyulur.  Derken yolculuğunun en nihayetinde Miraç öncesi uyandırıldığı mekânına dönüş yapmış olur. Ancak şu da var ki, İslami kaynakların bazılarında geçen kıssadan hisse türünden haberlere göre de Miraç yolculuğunun Ümmü Hâni Fâhite bint Ebî Talib’in evinden başlayıp yine aynı eve dönüş yaptığı rivayet edilir.  

       Her neyse,  Efendimiz (s.a.v)  Mirac dönüşü yoluculuğunun bitimine ramak kala sabaha doğru tan yerinin ağardığı vakitte avdet ettiği mekânın yanı başında mescitte oturuyordu ki,  o ara yanına destursuz bir şekilde gelen Ebu Cehil;

      -Ey Muhammed! Anlat bakalım ötelerden bize ne haber getirdin? Diye seslenir.

       Ebu Cehil, her ne kadar bu soruyu alay edici üslupla sorsa da, Resul-i Ekrem (s.a.v)  hiç islimini bozmadan Miraca yükseldiğini, sabah vaktinde ise Mekke’ye geldiğini dile getirir.

        Evet, Ebu Cehil iş olsun babından sormuştu sormasına ama aldığı bu cevap karşısında kendisine anlatılanları güya aklınca fırsata çevireceğinin zannıyla şu teklifte bulunur:

          -Ey Muhammed! Madem ötelere gidip geldiğinden dem vuruyorsun, o halde cesaretin varsa birde dışarı çıkıp bu anlattıklarını herkesin yanında söyle de bir göreyim, bakalım insanlar senin hakkında ne düşünüp ne diyecek.

         Resulullah (s.a.v)  gayet soğukkanlı bir şekilde şu karşılığı verir:

         -Olan biteni söylemekte tereddüde mahal hiçbir çekinecek durumum yoktur,  elbette ki söylerim, neden olmasın ki.  

          Bunun üzerine Ebu Cehil tez elden etrafa haber salıp ahali toplandığında, Allah Resulü (s.a.v)  toplanan kalabalığa bir gecede yaşadıklarının aynısını şu şekilde dile getirir:

          -Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, bu gece Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, oradan da Miraç’a götürülüp getirildim.

          Ahali bunun üzerine şu karşılığı verir:

          -İyi hoş söylüyorsun da, bizler seni çok iyi biliyoruz ki hayatı boyunca hiçbir zaman Mescidi-i Aksaya gidip gelmişliğiniz asla söz konusu değildir.  Hadi varsayalım ki gitmiş olsan bile hele bize şu Mescidi-i Aksa’yı şöyle anlatıver de bir bakalım söylediklerinin doğru olup olmadığı ortaya çıkmış olur.

          Allah Teâlâ (c.c)  bunun üzerine Habibine anlık manevi âlemden Mescid-i Aksay’ı gözü önüne getirdiğinde,  tıpkı izleyicilere televizyonda naklen canlı yayın izletircesine Habibinin dilinden dökülen anlatımla oraların şekli şemalını en ince ayrıntısına kadar tasvir ettirir de.  Derken dinleyiciler bu anlatılanlar karşısında hayretler içerisinde kalıp hakkını şu sözlerle teslim eder:

         -Vallahi Senin anlattıkların ne bir eksiklik söz konusu ne de bir fazlası, şekli şemalı tamı tamına aynısıdır.

         Tabii Ebu Cehil ahalinin bu tasdik edişi karşısında bir kez daha neye uğradığının şaşkınlığı ile ikna olmuş ahaliden tam umudunu kesmişken o an kalabalık arasından kafasını çıkaran bir adamın seslenişi bir nebze olsun kendine gelmesine ziyadesiyle yetmişti. Ve o adam şöyle seslenir:

         -Ey Muhammed! Görüyorum ki Mescidi Aksaya gidip geldiğinizi söylüyorsun. Madem öyle,  o gidip geldiğini söylediğin Şam yolu güzergâhında bizim kervanlarımız vardır,  mutlaka onları yolda görmüş olmalısınız. Hele kervan hakkında bize malumat veriniz bir bakalım anlattıkların ne derece doğru sizi test etmiş olalım.

        Ebu Cehil, adamın bu seslenişiyle umutlana dursun, Yüce Allah (c.c),   Habibinin sözünü hiç boşa çıkarır mı,  elbette boşa çıkarmaz.  Nitekim Allah Resulü (s.a.v),  hem adamın olan biteni sorgulayışını hem de Ebu Cehil’in umutlarını yerle yeksan edecek çıkışını şu sözlerle beyan eder:

        -Şunu iyi bilesiniz ki sefer halde yolda giderken kaçan develeri görmüştüm, az ileride konaklayan kervancılara develerin bulunduğu yeri söyleyip yardımcı oldum, dönüşte de aynı kervanın uyur halde gördüğümde yanlarında bulunan bir ağzı kapalı kırbayı açıp bir içimlik suyu yudumladım. Akabinde kabın ağzını kapatıp tekrar yoluma devam ettim.

        O adam bu kez:

        -Peki, o bahsettiğin kervan ne zaman buraya gelecek diye sorgular.

       Resul-i Ekrem (s.a.v) cevaben şöyle der:

       -Hiç meraklanmayın sabah ola hayrola, gün doğar doğmaz burada olacaklardır.

       Artık güneşin doğmasına az bir zaman kalmıştı ki herkes o anı bekliyordu. Hiç kuşkusuz o anı bekleyenler arasında en meraklılardan olanı Ebu Cehilden başkası değildi.  Öyle ki büyük bir heyecanla gözlerini bir an olsun yoldan ayırmıyordu.

         Derken, güneşin doğmasının ardından gelen kervana olan biteni sorduklarında ise aldıkları cevaplar yine harfi harfine Resulullah (s.a.v)’in anlattıklarının aynısı olarak ortaya çıkar. Ancak gel gör ki gerçeklerle yüzleşen Ebu Cehil lakabına uygun bir şekilde cahilliğini şu sözlerle ortaya koyar:

        -İşte görüyorsunuz ya, O yine her zamanki gibi herkese sihirbazlığını göstermiş oldu.

        Ne diyelim, kendince güya işi sihirbazlığa dökmekle miraç mucizesinin aydınlığını karartacağını sanır. O güneşin aydınlattığını karartacağını sana dursun, oysaki Miraç mucizesinin ardından beş vakit namaz kılma hediyesiyle şereflenen müminlerin halis niyetle kılacakları namazlar miraç olmanın yanı sıra kılınacak namazla birlikte Yüce Allah’a bağlılıklarını her dem ve her vakitte tazelenmişte olur.

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/miraca-seyru-sefer--8414

6 Ekim 2026 Salı

HABEŞ YURDUNA HİCRET


 

HABEŞ YURDUNA HİCRET

SELİM GÜRBÜZER

        Müslümanlar için hayat her geçen gün dayanılmaz bir çile hale gelmişti. Bu yüzden Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

       -Habeş ülkesinde adaletli bir hükümdar vardır, umulur ki orada huzur bulursunuz diye beyan buyurması üzerine inananlar doğup büyüdükleri topraklardan Habeşistan’a göç etmek zorunda kalırlar.  Müşrikler her ne kadar Müslümanların göç ettiklerini sonradan farkına varmış olsalar da, zaten epeyce uzaklaşmış bulunuyorlardı. Gerçekten de Habeş Kralı, Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu veçhiyle adaletli bir hükümdardı. Öyle ki Müslümanlar artık gittikleri ülkede özgürce ibadet edebiliyorlardı. Hatta ve hatta gurbet hasretinin dışında her şey yolunda gidiyordu. Tabii bu arada müşriklerde boş durmayıp Habeş diyarına göç eden Müslümanları rahatsız etmek adına Kureyş’in ileri gelenlerinden iki kişiyi temsilci olarak göndermeyi de ihmal etmezler. Ve giden heyet Habeş Kralı Necaşi’nin huzuruna vardıklarında önce eğilip sonra da yere kapanaraktan tazimde bulunmanın akabinde buraya geliş maksatlarını şöyle dile getirirler:

         -Ey Melik! Ülkenizde barındırdığınız insanları başınıza dert açmadan onları bize teslim ederseniz huzur bulacağınızdan emin olabilirsiniz.

         Habeş Kralı Necaşi bunun üzerine şöyle der:

         -Ülkeme gelen her kim olursa olsun,  şunu iyi bilesiniz ki benden güvence dileyen benim başmisafirimdir. Dolayısıyla onları sizlere teslim edip veremem. Hem madem buraya kadar gelmişsiniz, yine de onları çağırıp bir sorup soruşturayım bakalım aranızda ki mesele neymiş bizatihi yerinde görmüş olayım.

       Derken Habeş Kralı emrindeki memurlara onları huzura alınmaları talimatını verir. Böylece Müslümanlar müşriklerden farklı olarak eğilip bükülmeden selam vererek huzura çıkmış olurlar.

         Necaşi:

         -Şimdi anlatın bakalım, şu arkadaşlar sizi almak için buraya gelmişler, aranızda ki mesele nedir?

          Bunun üzerine Müslümanlar adına Cafer b. Ebi Talip söz alıp soruya soruyla şöyle karşılık verir;

          -Ey Hükümdar! İsterseniz ilk başta onlara sorun bir bakalım, biz esir alınmış köle miyiz ki bizi ülkenizden alıp götürmek istiyorlar?

           Necaşi bunun üzerine gelen heyet adına söz alan Amr b. As’a yönelip sorduğunda,

           Amr cevaben:

          -Evet, onlar köle değildir der.

           Bu cevap karşısında Cafer b. Ebi Talip bu kez şu suali tevdi eder:

           -Ey Hükümdar! Yine sorunuz bakalım, bizler cinayet işleyen birer caniler miyiz ki bizi alıp buralardan götürmek istiyorlar?

            Necaşi bu soruyu da karşı tarafa aktarınca, Amr cevaben:

            -Hayır, onlar katil değillerdir der.

            Tabii bitmedi, dahası var,  Cafer suallerine ardı sıra şöyle devam eder de:

            -Ey Hükümdar! Yine sorun bir bakalım, bizler dolandırıcı ya da herhangi bir kişiye borcu olan insanlar mıyız ki bizi buradan alıp götürmek istiyorlar?

            Tabii Amr,  bu akıl dolusu sorular karşısında iyice köşeye sıkışan bir hale girer ki artık bir noktadan sonra mecbur kalıp gerçeği şöyle itiraf etmek zorunda kalır;

           -Hayır, onların kimseye borcu yoktur, dolandırıcı da değillerdir.

           Habeş Kralı bu durumda:

           -Ey Amr! O halde bunlarla aranızda ne gibi derdiniz davanız olabilir ki bu suçsuz masum insanları ülkemden geri götürmek istiyorsunuz, doğrusu anlamış değilim.

           Amr:

           Ey Melik! Onlar atalarının dinlerini terk edip Muhammed’in dinine tabi oldular, bundan dolayı götürmek isteriz.

       Habeş Kralı bunun üzerine Cafer’e yönelip şu suali tevdi eder:

        -Ne dersiniz bu konuda?

        Cafer b. Ebi Talip bunun üzerine şöyle der:

        -Ey Hükümdar! Muhammed (s.a.v) peygamber olarak gelmeden önce cahiliye içinde yüzüyorduk hep. Hele şükür O’na tabii olmanın sayesinde eşi ve benzeri olmayan tek Allah’a ibadet eder olduk. Böylece haram ve helali bildiren İslam dinine mensup olmakla hayatımız düzene girdi.  İşte tam bu noktada huzuru yakalamışken O’na tabi olmanın neticesinde bizlere dayanılmaz derecede baskılar gelmeye başladı. Öyle ki kendi öz yurdumuzda parya muamelesi görüp ülkene hicret etmek zorunda kaldık.

        Necaşi bu kez:

        -Peki, sizleri çağırıp huzuruma geldiğinizde neden tazimde bulunup eğilmediniz? Diye sorar.

       Cafer b. Ebi Talip cevaben şöyle der:

       -Bizim dinimizde Allah’tan başka kimseye secde edilmezde ondan.

        Necaşi bu kez Amr’a dönüp şöyle der;

        -Ey Amr! Bana sığınan ve hakkımda hüsnü zan besleyen bu insanları size teslim etmek için asla geçerli bir neden bulamıyorum.

        Böylece Amr ilk hamlesiyle amacına erişemez.  Fakat Amr’ın hiçte işin peşini bırakmak niyeti yoktu. Ertesi gün aklına bir hinlik düşüp hemen zihninde tasarladığı plan için harekâta geçer de. Şöyle ki; Necaşi’nin kulağına Müslümanların dinlerine iyi gözle bakmadıkları haberini uçurur. Bunun üzerine Habeş kralı Müslümanları tekrar huzura alıp şöyle der:

       -İşittiğime göre sizler İsa hakkında ileri geri laflar ediyormuşsunuz bu doğru mudur?  

        Cafer b. Ebi Talip yine müminler adına söz alıp Hz. İsa (a.s)  hakkında Peygamberimiz (s.a.v)’den öğrendiklerini bir bir aktardıktan sonra Kur’an’da zikredilen Meryem suresini okuyaraktan da konuya şöyle açıklık getirir:

         “Ey Habibim kitapta Meryem’i de an. Hani O ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti ve  (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz ona ruhumuz Cibril’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü. (Meryem) dedi ki:

         -Doğrusu ben senden, esirgeyen Allah’a sığınırım. Eğer (günahtan) sakınan (bir) kimse isen  (git yanımdan) rahat bırak beni.

        Cebrail dedi ki:

        -Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir oğlan çocuğu bağışlamam için gönderildim. Hem kaldı ki Ben ancak ve ancak Rabbinin sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için gönderdiği elçisiyim.

       Meryem:

       -Bana bir insan dokunmadığı ve ben de kötü/iffetsiz bir kadın olmadığım halde benim nasıl bir oğlum olabilir ki? Dedi.

Cebrail:

      -Bu böyledir. (Fakat) Rabbin: “O bana göre kolaydır. Onu insanlara (kudretimize) bir işaret ve tarafımızdan bir rahmet kılacağız” dedi. Zaten (o ezelde) takdir edilmiş bir iştir.

       Nihayet (Meryem, Allah’ın izniyle) Cibril’in üfürmesiyle ona (İsa’ya) gebe kaldı ve bu (hali) ile uzak bir yere çekildi. Sonra Meryem doğduğu çocuğu yüklenip kavmine geldi.

      Dediler:

      -Ey Meryem! Babasız oğlan doğurup getirdin, anan da iffetsiz bir kadın değildi.

      Meryem çocuğa işaret etti:

      -Çocukla nasıl konuşalım dediler.

      İsa dedi ki:

      -Ben Allah’ın kuluyum, bana kitap verdi ve Peygamber yaptı.

     -İşte Ey Habibim, Meryem oğlu İsa hakkında gerçek söz budur.” (Meryem 16-36)

      Cafer b. Ebi Talip ayetleri okurken bu arada Habeş kralının yüzünden inen gözyaşı damlaları huzurunda bulunanların gözünden kaçmaz da. Öyle ki, Allah Resulünün hakkında adaletli hükümdar olarak övdüğü Necaşi, okunan ayetlerin hemen kalbine tesirinin etkisiyle yerden bir çöp alıp hükmünü şöyle dile getirir de:

       -Vallahi hiç kuşku yoktur ki Sizin anlattıklarınızdan İsa ile aramızda en ufacık bir çöp kadar dahi sapma yoktur.

       İşte tarihe geçecek bu mana yüklü müthiş sözler Amr’ın hevesini kursağında bırakmanın yanı sıra tüm düşündüğü planlarını boşa çıkarmaya ziyadesiyle yeter artar da.

       Evet, Habeşistan’da bunlar olurken Mekke’de ise Allah Resulü (s.a.v)  okuduğu Necm suresini secde ayetleriyle tamamlar. Öyle ki secde ayetlerini işiten hemen herkes secde etmekten kendilerini alamaz da. Nitekim müşriklerin de secde ettiklerine dair haberin döne dolaşa Habeşistan'a hicret eden Müslümanların kulağına geldiğinde işin aslını sorup soruşturmadan onların da Müslüman olduklarına kanaat getirip hemen dönüş için yola koyulurlar. Oysaki Cidde önlerine kadar geldiklerinde ne umduk ne bulduk misali iyi niyetli olmanın kurbanı bir manzarayla karşılaşıverirler. Sandılar ki kendilerini kardeşlik duygularıyla bağırlarına basacaklar,  ne mümkün. Üstelik o kadar da yol kat etmişlerdi. İçlerinden sadece kendilerine himaye edecek birilerini bulanlar ancak rahatça Mekke’ye geçiş yapabiliyorlardı. Malum himayesi olmaksızın geçmeye kalkışanlar ise her türlü baskı ve hakaretlere maruz kalaraktan ancak karşı tarafa geçebiliyorlardı. Her ne kadar Osman b. Mazum kendine himaye edecek birilerini bulup rahat rahat Mekke sokaklarında dolaşanlar arasında biri idiyse de, ama bir süre sonra onun da bu durum içine sinmez. Hem nasıl içine sinsin ki,  kardeşleri tekme dayak dövülürken kendisi nasıl içine sindirip rahat gezip dolaşabilirdi ki. Nitekim bu duygu ve düşünceler eşliğinde soluğu Velid b. Muğire’nin yanında alıp himayesini geri almasını ister. O da:

       -Peki, sen bilirsin der.

       Böylece Osman b. Mazum bu cevap karşısında rahatlamış bir halde sadece Allah’ın himayesini tercih edip Mekke sokaklarında gezmeyi yeğler.

        Hâsıl-ı kelam bu bir anlamda ne kadar çile bir o kadar da ecir var demektir.  Hem kaldı ki, Allah yolunda çile çekmekten başka daha ne büyük mükâfat olabilirdi ki.

        Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/habes-yurduna-hicret-8408

                 

                     

5 Ekim 2026 Pazartesi

MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN


 

MEDİNE’YE ŞEREF VERDİN

        SELİM GÜRBÜZER

        Allah Resulü (s.a.v) günlerden bir gün ashabına sohbet ettiğinde; “Hurmalığı olan bir beldeye göç ettiğini ve şehre yaklaştığında o beldenin Medine olduğuna''  dair gördüğü bir rüyayı anlatır.  İşte bu gördüğü rüya üzerine gizliden gizliye hicret hazırlıklarına koyulur bile. Ashabın içinde gözü kara öyle biri vardı ki, o’na Hattab oğlu Ömer derlerdi. Öyle ki o, gizlemeye gerek duymaksızın hemen kılıcını kuşanıp Mescid-i Harama vardığında hicret edeceğini bizatihi kendisi şöyle ilan eder:

       -Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki, Hicret etmeye karar vermiş bulunuyorum. Kim karısını dul, evladını yetim bırakmayı göze alıyorsa şafak söktüğünde buluşma yerine geliversin.       Tabiî ki hiç kimsenin itiraz edecek bir durumda gıkı çıkmadı, çıkamazdı zaten. Zira o’nu tanıyanlar en ufak bir itirazda başına neler gelebileceğini çok iyi biliyorlardı.

       Böylece Ömer (r.a) ilk hicret edenlerdendi.

       Allah Resulü (s.a.v) ise hicret için can dostu Ebu Bekir ile görüştüğünde:

      -Ey Ebubekir! Allah-ü Teâlâ hicret yolculuğunda seni bana arkadaş kıldı müjdesini verir.

       Bunun üzerine Ebû Bekir-i Sıddık (r.a) yolculuk için hazırladığı iki deveyi Abdullah b. Üreykıt’a teslim edip ona bu meseleyi gizli tutmasını ve üç gün sonra develeri Sevr mağarasına getirmesini sıkı sıkıya tembihleyip öyle yola çıkacağını bildirir.

        Mekke artık iyice boşalmaya yüz tutmuştu ki, Ebu Cehil bu durum karşısında:

       -Muhammed hala buralarda, eğer giderse onu yakalamamız müşkül olabilir, derhal bu hususta herkes diyeceğini desin ki sonradan şu oldu bu oldubitti bahanesiyle avucumuzdan kaçırmış olmayalım.

        Her ne kadar müşriklerden kimi hapsedelim, kimi sürgün edelim diye fikir beyan etseler de en nihai kararı belirleyecek fikir yine Ebu Cehil’den gelip şöyle der;

       -Geliniz her kabileden kanını üstlenecek yiğitler belirleyelim,  hatta kan diyetini de kabileler arası paylaşmış olalım.   

       Böylece bu fikir ağırlıklı görüş olarak kabul görür de.

       Anlaşılan o ki müşrikler Peygamberimiz (s.a.v)’in öldürülmesini bile göze alacak kadar hadlerini aşıp zıvanadan çıkabiliyorlar.  Neyse ki Cibril Emin durum vaziyeti Resulullah (s.a.v)’e vahiyle bildirerekten İsra suresinin 80.nci ayetini gönlüne şöyle vahy eder:

        -Ey Rabbim, beni dürüst bir girişle yeni yurduma girdir. Dürüst bir çıkışla yurdumdan çıkar. Kendi canibinden bana yardımcı olan bir delil ve güç ver.

       Habib-i Ekrem (s.a.v)  nüzul olan bu ayetin gereği olarak Hz. Ali (k.v)’e şu talimatı verir:

      -Ya Ali! Bu gece yatağımda benim yerime sen yatacaksın.

      Şah-ı Merdan Ali bu ya, hemen hiç tereddütsüz cevaben şöyle der;

      -Emrin başım gözüm üstüne Ya Resulullah!

      Tabii bu arada müşriklerde boş durmaz,  hemen akşamüstü Habib-i Ekrem (s.a.v)’in evinin dışını ve içini abluka altına alacak bir şekilde konumlanırlar. Onlar evi çembere alıp konumlana dursunlar, Resulullah (s.a.v)’de hane halkıyla vedalaştıktan sonra Hane-i Saadetinden Yasin süresini okuyaraktan müşriklerin aralarından geçip hicret yolculuğuna çoktan koyulmuş olur bile.  Nitekim Allah Teâlâ’nın Kur’an’da;

         -Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık göremezler”  (Yasin, 9)  diye beyan buyurması bu olayı bariz doğrulayan bir husustur.  

         Gerçekten de Allah Resulü (s.a.v)  aralarından sıyrılıp geçtiği halde O’nu ne zahiren çıplak gözle görebildiler ne de bir nefes alış verişine şahit olabildiler. Bilakis O (sa.v), Yüce Allah’ın koruması altında bir kelebek misali aralarından kanatlanıp uçuvermiş oldu.

         Derken Hicret için Medine yoluna koyulmadan son kez doğup büyüdüğü topraklara tutku gözlerle baktığında Onsuz Mekke’nin öksüz ve yetim kaldığını yüreğinde hissetti. Ancak ne var ki dostu Ebu Bekir Sıddık ile birlikte yola çıkıp hicret etmekten başka çaresi kalmamıştı. Hem kaldı ki hicret, sadece iki insanın doğup büyüdüğü topraklardan göç etmesi hadisesi değil,  aynı zamanda İslam medeniyetinin ve tüm insanlığın kaderini de belirleyecek bir göç hareketinin ta kendisi bir hadisedir bu.

        Bu arada Hz. Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Allah Resulünü sözleştiği yerde heyecanla bekliyordu ki birazdan buluşma yerine geldiğinde birlikte Sevr’e doğru yürümeye koyultuverirler. Mağaraya geldiklerinde her ikisi de yorgun ve bitkin hale düşmüşlerdi. Öyle ki Habib-i Ekrem (s.a.v) yorgunluktan başını Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın dizine koyup uykuya tam dalacağı sırada yüzüne düşen nazlı gözyaşı damlaları O’nu çoktan uykusundan ettiğine ziyadesiyle yetmiştir. Resulullah (s.a.v) bu durumda gözünün ucuyla Ebu Bekir’e bakıp:

      -Ya Ebu Bekir! Neler oluyor? diye sual eyler.

       Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh) cevaben;

       -Ya Resulullah! Mağaranın deliğinden çıkan bir yılan gördüm, sana zarar vereceğini düşünüp ayağımla deliği kapatmaya çalıştım. Bu arada yılan ayağımı ısırınca canım yandı. Bu yüzden gözyaşlarımı tutamadım der.

      Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine tükürüğünü Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayağına çalıp böylece canı yanan sadık dostunun sızısı bir anda diniverir.

      Evet,  Mağarada iki can dost arasında bunlar yaşanırken, bu arada başta Ebu Cehil olmak üzere Peygamberimiz (s.a.v)’in evine girdiklerinde yatağında bulamamışlardı,  onun yerine amcası Ebu Talib’in oğlu Ali (k.v) yatıyordu ki hemen sorgu suale çekilip sıkıştırmaya başladılar:

      -Ey Bre çocuk! Hani nerede O? Derhal yerini söyleyiver.

       Hz. Ali (k.v)  cevaben:

       -Kendisi çoktan çıkıp gitti deyince,  müşrikler tez elden iz sürmekle meşhur Benî Müdlic kabile reisi Sürâka bin Mâlik’e yüz deve karşılığında Resulullah (s.a.v) ve Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın ayak izlerini sürmek için görevlendirilip ardından yol boyu iz sürülerekten mağaranın kapısına kadar dayanmış oldular. Bu durum karşısında Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın rengi sararmıştı. Çünkü kendisi müşrikleri mağaranın girişine dayandıklarını örümcek ağı perdesinden adeta bir film izler gibi yakinen burun buruna görüp izliyordu.

       Ve Resul-i Ekrem (s.a.v)  dostunun yüreğinde çarpan heyecan halini sezip şöyle der:

       -Ya Ebu Bekir! Korkma!  Allah bizimle beraberdir.

       Gerçekten bu söz yerini bulup, müşrikler mağara girişinin örümcek ağıyla örülmüş olduğunu gördüklerinde;

       -Hey arkadaşlar! Baksanıza mağaranın önü örümcek ağıyla örülü. Hiç yoktan yere burada oyalanıp da zamanımızı boşa harcamaya gerek yoktur diyerekten mağaranın kapısından ayrılıverirler. 

        Onlar mağaranın kapısından ayrıla dursunlar, o arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh) derin bir nefes alıp rahatlayıverir. Hiç kuşkusuz bu rahatlayış kendisi için değildi,  bilakis Resul-i Ekrem  (s.a.v)’in başına herhangi bir hal gelmemesine yönelik derin bir oh çekip nefesini boşaltmanın rahatlayışıydı bu.

        Bu arada Ebû Bekir-i Sıddık (r.a)’ın oğlu ve hanımı da boş durmayıp Sevr mağarasına üç gün boyunca yemek taşıyıp iaşelerini gidermekle de çok büyük bir iş çıkarmış oldular.  Her ne kadar Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın oğlu iman etmemiş olsa da Allah Resulüne yoldaş olan babasının mağarada birlikte saklandıklarını müşriklerden gizleyip hem sır küpü olması hem de elinden geldiği kadarıyla iaşe lojistik desteği sağlaması zaten bir evlattan beklenen en temel aile bağı vazifedir.        

        Hakeza o daracık mağarada geçen üç gününün paha biçilmez derecede üç asra bedel olan önemini Hz. Ömer (r.a)’ın şu sözlerinden daha da iyi anlayabiliyoruz pekâlâ:

       -Vallahi Ebu Bekir’in o mağarada bir gecesi Ömer’den ve Ömer ailesinden daha hayırlıdır.

        Hatta Hz. Ömer (r.a)’ın dile getirdiği bu müthiş sözler gerçekten de mağaranın mağara olmanın ötesinde nice sırlarına eremediğimiz, hatta ve hatta daha başka anlam yüklü sırlarını da bağrında taşıyan yönlerinin olabileceğini düşündüren sözlerdir. Nitekim bazı rivayetlerde gizli zikrin ve rabıtanın da Sevr mağarasında talim edildiği bildirilmekte. Bir başka ifadeyle Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın müşriklerin mağaranın kapısına geldiğinde Resulullah (s.a.v)'in:

        -Ya Ebu Bekir! Dilini damağına yapıştır ve kalbinden “Allah, Allah zikreyle” diye talim edilmesiyle hafi zikrin öğretildiği rivayet edilmekte.

      Hakeza Allah Resulü (s.a.v)’in yine aynı mağarada:

      -Ya Ebu Bekir!  Gönlünü gönlüme bağla ve rahat ol diye beyan buyurmakla da Rabıta-i Şerife'ye işaret edildiği rivayet edilir. Gerçekten de gönlü gönle bağlamanın adıdır: Rabıta-i Şerife.  Bilindiği üzere rabıta ‘rabt’ etmek kökünden gelen bir ibare,  rabt etmek ise bağlanmak anlamında kavramsal bir ibaredir. Nitekim Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın meşrebi yönüyle gönlü hep Onunla birlikte olup, tamda bu kavramın mana ve ruhuna uygun rabıtanın gereğini yerine getirmiş can dostudur zaten. 

      Derken Abdullah b. Üreykıt’ın develeri getirip Medine yoluna koyulmakla o üç günlük mağara süreci sona ermiş olur. Bu arada Mekke’de Allah Resulünü ölü ya da sağ yakalayıp getirene 100 deve verileceği ilanını duyan Süraka b. Malik’in iştahını kabartmış olsa gerek ki derhal atına binip hızla aramaya koyulur bile. Hatta bir ara Ebû Bekir-i Sıddık (r.a) arkasına dönüp dörtnala hızla gelen atlıyla birlikte toz bulutunun kalktığını görünce:

      -Ya Resulullah! Arkamızdan bir atlı bize yetişmek üzere der.

       Resul-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine ardına bakıp atlıya celalli bir şekilde nazar edince atın ayakları şahlandığı yerden Süraka ile birlikte tepe taklak yere savrularaktan çakılıverirler.

       Ne diyelim yüz deve alma karşılığında dünya malına tamah etme hırsı bu ya,   hemen atıyla birlikte çakıldığı yerden kalkıp tekrardan atına binip Resul-i Ekrem (s.a.v)'in üzerine sürünce yine tepe taklak yere çakılıverirler. Hatta Süraka’nın öyle gözünü dünya malı hırsı bürümüştü ki düştüğü yerden kalkıp bir kez daha atını sürüp şansını denemeye kalkıştığında yine aynı hazin akıbetle karşılaşır. Hem nasıl kendisi açısından aynı hazin akıbetle karşılaşmasın ki, bir kere her şeyden önce yer yerinde yarılsa, gök delinse besbelli ki âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’e herhangi bir zarar gelmemesi için manevi âlemde çoktan korunmaya alınmıştı bile. Derken Süraka canhıraş bir halde el mahkûm bu kez Efendimiz (s.a.v)’den yardım dilemek zorunda kalıp acziyetini şöyle dile getirir de;

      -Ey Muhammed!  Şunu çok iyi anladım ki; bu yaşadığım hadise kesinlikle sıradan tesadüfi bir hadise değilmiş. İnanın yaptığıma çok pişmanım.

     Hatta pişmanlık ifade eden sözlerinin akabinde şöyle der:

     -Şimdi söyleyiverin, Sizlere yardım etmek için ben ne yapabilirim?

     Allah Resulü (s.a.v), Süraka’nın ağzından sarf ettiği bu samimiyet kokan sözleri üzerine:

      -Ardımızdan gelenlere hedef şaşırtıp müşrikleri geri çevirmeni sağlaman bizim için kâfi gelir der.

      Süraka:

      -Peki, başım gözüm üstüne deyip böylece yaşanan bu mucizevi hadisenin ardından Allah Resulü gözü arkada kalmayacak emin bir şekilde yoluna devam etmiş olur.

      Bu arada Hicret yolcuları Medine sınırlarına yaklaşmışlardı ki Medine halkının da gözü kulağı hep yollarda kalır. Öyle ki O’nu bağırlarına basacakları anı çok büyük bir heyecan içerisinde iple çekiyorlardı. Derken beş yüze yakın insanın o büyük heyecan içerisinde bekleyişine en nihayetinde bir Yahudi'nin şu seslenişi derman olur:

      -Ey Yesrib halkı! Müjde, müjde, geliyor.

       İşte bu sesleniş sayesinde bir anda heyecandan tir tir çarpan gönüllere su serpmiş olup akabinde yüreklerinde çarpan bu heyecanın yerini bu kez büyük bir sevinç naraları yer alır.  Nitekim Kuba halkı ufuktan üç yolcunun kendilerine doğru yaklaştıklarını gördüklerinde sevinç gözyaşları içerisinde konuklarını ‘Allahu Ekber’ tekbir sesleriyle karşılayıp bağırlarına basmış olurlar.    

      Evet, Kuba’da bu büyük buluşmanın ardından ilk iş mescit yapımı için kolları sıvamak olur.  Derken mescit yapımının ilk temel taşını Allah Resulü (s.a.v) yerleştirip ardından sırasıyla Ebû Bekir-i Sıddık (r.a), Osman (r.a) ve diğerleri takip edip böylece mescidin temelleri atılmış olur. Hz. Ali (k.v)  ise hicret yolcularının Kuba’ya konakladıkları üç gün sonrasında ayakları şişmiş halde arkadaşlarının aralarına katılmış olur. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda hemen onun ayağını mübarek elleriyle sıvazlayınca ağrısı kesiliverir. Bu arada Kuba mescidinin inşa yapımının tamamlanmasıyla birlikte Peygamberimiz (s.a.v)’in ilk imamlık yaptığı mescit olarak da tarihe not düşülmüş olunur.

       Habib-i Ekrem (s.a.v) on dört günlük Kuba’da konaklamanın ardından Medine’ye Kasva adında devesiyle birlikte hareket ettiğinde bu kez Medine halkını çok büyük bir heyecan dalgası sarar.  Hem nasıl heyecan dalgası sarmasın ki, yaşlısı genci, hatta çocuklar hep birlikte damlara ve ağaç dalları üzerine çıkmış halde O’nun yolunu gözlüyorlardı. Derken yolunu dört gözle bekledikleri ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed’  Medine ufuklarında silueti görünür görünmez aman Allah’ım sanki kıyamet koparcasına:

     -İşte Allah’ın Habibi geldi!  Sevinç naralarıyla yer gök yankılanır bile.

     Hakeza genç kızlar da:

     -Taleal bedri aleyna minseniyyetül veda ilahisi eşliğinde beldemize şeref verdin methüsenayla eşlik ederler.  Hele Ensar halkının cümlesi öyle kendilerini sevgi seline kaptırmışlardı ki; Allah Resulünü  (s.a.v) bağırlarına basmak için adeta kendi aralarında yarışır halde sıraya gireceklerdir.   Öyle ki Ensar halkı:

       -Ya Resulullah! Buyurun bizim eve diyerekten her biri kendi hanesine davet etmek için yarışırlar adeta..

      Habib-i Ekrem (s.a.v)  bu durumda kimseyi kırmamak adına Kasva adlı güzel devesiyle bu meseleyi halletmeyi yeğler. Nitekim devenin yularını bırakıp:

       -Ey Ensar halkı! Devem nereye çökerse, şunu iyi bilesiniz ki o evde konaklayacağım diye beyan buyurur.

        Derken Kasva adlı deve Mescid-i Nebevi’nin bulunduğu boş bir arsaya çöküverir.  Devenin çöktüğü yere en yakın ev ise Ebû Eyyûb Halid b. Zeyd’in eviydi ki, o an kendisi sevinç gözyaşlarına yaşlarına boğuluverir. Sadece sevinen Ebû Eyyûb el-Ensarî değildi elbet,  hiç kuşkusuz bütün Medine halkı da bu sevince ortak olup gözyaşı dökmekten kendilerini alamazlar da.

       Tabii Ebû Eyyûb El-Ensarî, hemen yukarı kata buyur eder etmesine ama Allah Resulü (s.a.v)  kendisini ziyarete gelecek olan misafirlerinin daha rahatça ziyaret etmeleri için alt katı uygun görür. Fakat akşam olduğunda her şey düşünüldüğü gibi olmaz. Zira Ebû Eyyûb El-Ensarî ve hanımının üst katta kalmak hiçte içlerine sinmeyip bir türlü gözleri uyku tutmayacaktır. Ve ikisi birlikte üst katta oturdukları yerden birbirine bakaraktan:

       -Öyle ya,  Allah Resulü alt kattayken biz nasıl olurda üst katta uyuyabiliriz ki diye karı koca kara kara düşünür bir haleti ruhiye içerisine girerler. Nitekim içten içe kendilerini karalar basan bu derin düşünceler eşliğinde bir anda elinde tuttukları su testisi devriliverir. Neyse ki karıkoca hemen apar topar yatmak üzere iken üzerlerine alacakları yorganı testiden dökülen suyun üzerine kapayaraktan alt kata şırıl şırıl akmasının önüne geçmiş olurlar. Sabah vakti girdiğinde ise Ebû Eyyûb el-Ensarî (r.anh)’ın ilk işi yarı uykulu yarı uykusuz bir halde Allah Resulünün huzuruna çıkmak olup meramını şöyle dile getirir:

     -Ya Resulullah! Sen alt katta iken biz nasıl olurda üst katta öylesine rahat edebiliriz ki, asla buna gönlümüz razı değildir.    

     İşte Allah Resulü (s.a.v), Ebû Eyyûb el-Ensari’nin ağzından dökülen bu samimiyet kokan ifadeler karşısında cevaben:

     -Peki, öyle olsun der.

      Böylece Allah Resulü  (s.a.v), ziyaretçilerini üst katta karşılayıp görüşmelerini burada devam ettirmiş olur.  Hatta ziyaret görüşmelerinin birinde Yahudi bilginlerinden Abdullah b. Selam kendince Resulullah (s.a.v)’e bir takım sorular sorduğunda aldığı akıl dolusu ve hidayete erdirici cevaplar karşısında kelime-i şahadet getirip İslam’la şereflenmekle konaklanan mekân irşad evine dönüşür de. 

       Sıra ibadet yapılacak mescidin belirlenmesine gelmişti ki, bunun için devenin çöktüğü alan ibadet edilecek mescid olarak belirlenir. Nitekim Mescidi Nebevinin yapımı da tıpkı Kuba Mescidinin yapımında olduğu gibi yine imece usulü el ele gönül gönüle verilerek inşasının bitimiyle birlikte ibadet edilir hale gelir de.

       Peki, inşa edilen Mescidi Nebevi, sadece ibadet etmek için kullanılan mekânın adı mıdır?  Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'in dar-ı bekaya irtihal ettiğinde buraya defnedilip müminlerin ziyaretgâhına açılan cennet bahçesi mekân olarak da anlam kazanan mescidin adıdır. Hakeza İslam tarihinin altın sayfalarına Mescid-i Haram’dan sonra ikinci kutsi mescit hüviyetinde Ravza-i Mutahhara olarak da anlam kazanıp kayda geçen mescidin adıdır.  Hem nasıl anlam kazanıp kayda geçmesin ki, bir kere her şeyden önce Mescid-i Nebevinin inşasıyla birlikte hem inananların bu kutsi mekânda namaza nasıl çağrılacağının ilanı açıklık kazanmış oldu hem de Ezan-ı Muhammedi’nin tüm âlemlere duyuruluşunun ilk basamağı vuku bulmuş oldu.   Bundan daha da öte gelmiş geçmiş tüm müezzinlerin Piri Bilal-i Habeşi’nin bu mescitte ilk Ezan-ı Muhammedi’yi okuyup duyurusunu yapmakla inananların namaza davete icabet etmelerine vesile olurken diğer yandan da tüm ins ve cin âleminin tevhide çağırılışına vesile olmuştur.  

       Evet, çile bu kutsi yolun doğasında var olan bir kutlu azıktır. Nitekim bu yönüyle baktığımızda Hicret çile demektir zaten.  Hem kaldı ki bu kutsi yolda çile azığı olmalı ki; her yaşanan çilenin ardından pembe şafaklar inananların üzerine rahmet olarak doğuvermiş olsun.

      Velhasıl-ı kelam; Resulullah (s.a.v) Medine'ye şeref vermesiyle birlikte akabinde onca çektiği çilenin ardından zafer Müslümanların lehine tecelli eder de.

       Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/medineye-seref-verdin-8387

 

            

 

8 Eylül 2026 Salı

AH TAİF AH!


 

AH TAİF AH!

SELİM GÜRBÜZER

      Ebu Talib’in son demleriydi. Bir yandan da hasta yatağında sevgili yeğenini düşünüyordu. Her ne kadar iman etmemiş olsa da onu hayatı boyunca korumaya çalışmıştı hep.

      Müşriklerin ileri gelenleri ziyarete geldiler. Hasta ziyaretinde bile yine konu Resulullah (s.a.v) idi. Dediler ki:

      -Yeğenini çağır aramızda anlaşma yapalım, böylece ona zarar vermemiş oluruz.

      Ebu Talib bunun üzerine yeğenini çağırıp ona şunları söyler:

       -Ey Kardeşimin Oğlu! Bak bunlar hasta ziyaretime gelenler,  seninle anlaşmak istiyorlar, ne dersin.

       Resul-i Ekrem (s.a.v);

      -Peki, amcacığım, fakat onlardan istediğim tek bir kelimeyi ikrar etmeleridir. Şayet o kelimeyi dile getirirseler aramızda hiçbir mesele kalmaz.

       Bu sözler üzerine Ebu Cehil ileri atılıp şöyle der;

       -Değil bir kelime, bin kelime söylemeye razıyız, yeter ki akrabalar arasında oluşan şu ikilik sona erip böylece bu mesele de burada halledilmiş olsun.

        Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):

       -O halde sizlerden putları terk edip ‘LAİLAHE İLLALLAH’ kelime-i tevhidini ikrar etmenizi istiyorum deyince, bir anda taahhüt ettiklerinden sözlerinden cayıp Allah Resulünün isteğini şu sözlerle reddettiler:       

       -Sen Lat, Uzza, Hubel gibi birçok putlarımızı terk etmemizi isteyip güya aklınca bizleri tek ilahla mı baş başa bırakmak istiyorsun, asla o kelimeyi ikrar etmeyiz.

      Böylece oradan hızla ayrılıverdiler.

      Bu arada Ebu Talib’in de hastalığı günden güne gitgide artıyordu, üstelik kendinden sonra yeğenini emanet edeceği kimsede kalmamış gibiydi. Öyle ki, Ebu Leheb desen, o zaten öteden beri oldubitti yeğenine karşı içten içe kin ve nefret besliyordu. Diğer amcası Abbas öyle değildi, ama o da yeğenini himayesine alsa ticari hayatı her an riske girebilirdi. Peki ya Hamza? Onun da malum Müslüman olması hasebiyle hiçbir şekilde himaye etme hakkı yoktu. İşte tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda Ebu Talib amcasından sonra sığınacak hiç bir dalının olmadığı ortaya çıkıyordu. Üstelik bunları konuşacak zamanda kalmamıştı. Zira Ebu Talib hasta yatağında daha da ağırlaşıp ecel terleri döküyordu. Artık son nefesini vermek üzereydi.  Tabii Allah Resulünün derdi davası ise kendisini korumaya almak değildi,  onun derdi davası amcasının bu dünyadan imanla göç etme temennisiydi. Nitekim Allah Resulü (s.a.v), olur ya amcası son nefesinde imana gelir düşüncesiyle şu telkinde bulunmayı ihmal etmez de:

     -Amcacığım! Şayet  ‘LAİLAHE İLLALLAH’ kelime-i tevhidini ikrar edersen çok sevinirim.

     Ancak ne var ki Ebu Talib’ten olumlu ya da olumsuz ağzından hiç bir ses çıkmaz.  Allah Resulü (s.a.v)  bunun üzerine amcasından tekrar iman etmesini talep edince bu kez orada bulunan Ebu Cehil araya girip şöyle der:

      -Ey Ebu Talib! Sakın ola ki Abdulmuttalib’in dininden yüz çevirmeyesin.

      Nitekim Ebu Talib’den bekledikleri cevap gecikmeyip son nefesinde:

     -O Abdulmuttalib’in dini üzeredir cümlesiyle ruhunu teslim etmek olur.

     İşte bu tek cümleyi işiten Ebu Cehil o anda derin bir nefes alıp kendince o anın tadını keyfince çıkarmış olurken Allah Resulü ise tam aksine yüreği dağlanır.

     Allah Resulü (s.a.v)   amca yüreği bu ya, her şeye rağmen hasta yatağının başında:

      -Yasaklanmadığım müddetçe amcamın bağışlanması için dua edeceğim demekten kendini alamaz da.

     Gerçekten de Resul-i Ekrem (s.a.v)  oradan ayrılıp Yüce divana ellerini açtığında amcasının affedilmesi için yalvardı yalvarmasına ama vahy olunan ayeti kerimede Yüce Allah (c.c):

      -“Hiç şüphe yok ki sen arzu ettiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah Teâlâ dilediğini hidayete kavuşturur” (Kassas, 56)  diye beyan buyurmakla hidayetin Allah’tan olduğu gerçeğinin altı çizilmiş olunur.  

       Hiç kuşkusuz Allah Resulüllah (s.a.v)’in yaşadığı bu ilk acı değildi,  devamında bu kez ilk iman eden eşi Hatice annemizi kaybetmenin acısını yaşayıp artık yanında yöresinde kendisine candan yar ve yardımcı olacak akrabadan hemen hemen hiç kimsede kalmamıştı dersek yeridir.  Öyle ki bu durumda inzivaya çekilip dışarıya çıkamaz hale gelmişti. Hem kaldı ki dışarıya çıkmaya kalkışsa bile müşrikler tarafından atacağı her adımı kontrol altında tutuluyordu. Kur’an okur halde görseler hemen mani oluyorlardı.

     İşte böylesi kuşatılmışlık duygu seli içerisinde olur ya, Taif taraflarında belki kendisini anlayışla karşılayacak insanlar çıkar düşüncesiyle hemen evlatlığı Zeyd’le birlikte Taif yolculuğuna çıkma kararı alır. Nitekim birlikte Taif’e vardığında ilk iş Kur’an’dan ayetler okumak olur. Ancak ne var ki Taif’in ileri gelenleri onu ciddiye almadıkları gibi,  misafire özenle gösterilebilecek en az hürmeti bile O’ndan esirger oldular. Öyle ki içlerinden Abdi Yalil, Mesud ve Habib adlı şahıslar alay edici usluplarıyla Allah Resulünün yüzüne karşı:

       -Ey Yolcu! Senden başka gönderilecek Peygamber bulamadılar da, bula bula seni mi bulup buralara gönderdiler işgüzarlığında bulunacak kadar hakaret varı tutum sergilemişlerdir.     

      Resulullah (s.a.v) bunun üzerine şöyle der:

       -Madem dediklerimi ciddiye alıp bana inanmıyorsunuz, bari hiç olmazsa bu işi gizli tutunuz.

      Maalesef bu söylenen teklif kabul görmediği gibi hemen etrafta dedikodu kazanı kaynatılıp akabinde gizli bir elin devreye girmesiyle birlikte âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’in taşlanması vuku bulur. Tabii bu arada baktılar ki taş yağmuruna tutmakla iş çığırından çıkıp linç edilecek halde, bu sefer o gizli el orada bulunan herkese şu uyarıda bulunur;

      -Dikkat edin, sakın ola ki öldürmeyesiniz.  

       Evet, Taif’te Allah Resulüne yar olmayacaktır. Zira Allah’ın Habibini taşlayıp incitmişlerdi.  Düşünsenize Habibi Ekrem Efendimiz (s.a.v) misafir olarak gittiği yerden taşlanarak kovulup oraları terk etmek zorunda kalmıştı. Neyse ki tutulduğu taş bombardımanının altında epey uzaklaştıktan sonra hele şükür zar zorda olsa kendini bir bağın kenarına atabilmiştir. Ve en nihayet ellerini semaya doğru açıp Allah’a şöyle niyazda bulunur:

       -Ey Yüce Allah’ım! Onlar ne yaptığını bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı.  Onlara hidayet ver,  Senden gelecek afiyet ve selamet benim için daha hoştur. Hiç şüphesiz Senin her şeye gücün yeter.

       Bu arada Utbe b. Rebia ve kardeşi Şeybe uzaktan seyre dalıp Allah Resulünün sığındığı bağın kovuğunda yaralı bereli bir halde bitap düştüğünü fark etmişlerdi. Zaten yüzündeki yara bereler taş yağmuruna tutulduğunu her halinden belli ediyordu. İşte bu durumda her iki kardeşte köleleri Addas’a seslenip:

     -Alda şu üzümleri ona götürüverin derler.

     Köle denileni yapar da.

     Addas, Allah Resulüne üzümleri uzatıp besmele çektiğini işittiğinde merak bu ya, hemen kulağına şöyle fısıldar:

     -Ey Yolcu! Buralarda bu kelamı senden başka hiç kimse söyleyen yoktur, bu kelam neyin nesidir.  

     Resulullah (s.a.v)  bunun üzerine Addas’a tebessüm edip:

     -Sen hangi kavimdesin? Diye sorar.

     Addas cevaben:

       -Ninova halkındanım ve Hristiyan'ım der.

       Resulullah (s.a.v):

       -O halde aramızda fark yoktur kardeşiz biz. Dahası siz bizim Yunus b. Matta’nın şehrindensiniz.

      Addas:

      -Peki, iyi hoşta, Yunus b. Matta’yı nereden biliyorsun? Diye sual eder.

      Resulullah (s.a.v) cevaben:

      -Her ikimizde peygamberiz. Aynı davanın elçileriyiz diye beyan buyurur.

     Addas aldığı bu cevaplar karşısında o anda gözleri yaşarır bir halde hemen oracıkta dizinin önünde diz çöküp Müslüman oluverir.

      Tabii bu arada onları uzaktan pür dikkat izleyen Utbe ve Şeyba adlı iki kardeş ise kendi aralarında şöyle mırıldanmaya başlarlar:

      -Yahu adama iyilik yapalım derken baksana bizim köleyi ona teslim etmiş olduk.

      Biraz sonra köle Addas yanlarına vardığında şu sitemde bulunurlar:

      -Ey Addas! Yazıklar olsun sana!  Seni üzüm vermek için gönderdik, sen ise sadece üzüm vermekle kalmadın birde üstüne üstük elini öptün de.  

      Addas cevaben şöyle der:

      -Aman Efendim eli öpülmeyecek gibi değildi ki, çünkü o Peygamberdir.

      İki kardeş:

      -Be adam, Peygamber olduğunu nereden çıkarıyorsun? Diye sual eder,

     Addas cevaben:

     -Elbette ki bunu bana anlattıklarından bildim.

     Utbe ve Şeybe kardeşler kölenin bu cevabı üzerine:

     -Oysaki senin dinin O’nun dininden daha iyidir diye karşılık verirler.

     Tabii Addas bu noktadan sonra cevap vermek yerine susmayı yeğler.

     Evet,  Resulullah (s.a.v)  köle ile arasında geçen konuşmalardan bir nebzede olsa içi ferahlayıp oradan ayrılıp yola devam eder. Ancak yolda derin düşünceler içerisinde ilerleyen Server-i Kâinat Efendimizin bu mahzun hali meleklerin gözünden kaçmaz da. Nitekim Meleklerin Reisi Cebrail (a.s)  yolda Allah Resulünün incinmiş olan yüreğine şu sözlerle su serpip teselli verir:

      -Ya Resulullah! Müsaade edin sana taş atan Taif’lileri evvel Allah’ın izniyle şu iki dağın arasında sıkıştırıp gök kubbeyi başlarına geçirelim.

      Resulullah (s.a.v) cevaben:

      -Ey Cebrail! Sakın ha, asla müsaadem yoktur. Belli mi olur, bir bakarsın ilerisinde onların neslinden gelecek birileri Müslüman olur, dolayısıyla benim için bir kişinin Mümin olması onca Taif’linin helak olmasından daha evladır der.

      Bu arada Taif yolculuğunun ardından ilginç bir hadise daha yaşanıp cinlere gök kapıları da kapanıverir. Bu demektir ki artık bundan böyle göklere kadar yükselip meleklerin gizlice konuşmalarına şahit olamayacaklardır. Cinler ister istemez kendi aralarında bu durumu müşavere edip şu karara varırlar:

       -Gelin en iyisi mi bizim yeryüzünde gök kapılarının kapanmasına kim neden olmuş hep birlikte bir araştıralım, işin aslı nedir ne değildir bunu öğrenebiliriz pekâlâ.

      Gerçekten de cinler araştırmaya koyulup yeryüzünün doğusundan batısına kuzeyinden güneyine epey tarayıp mekik dokumalarının ardından Mekke ile Taif arasında bir yerde evlatlık Zeyd ile Allah Resulünü görmüş oldular. O an Resul-i Ekrem (s.a.v)'in tane tane Kur’an okuyuşuna dikkat kesilirler de.  Ve O’nun ağzından dökülen güzel tilaveti dinlediklerinde mest olup kendi aralarında şunları söylemek zorunda kaldılar:

      “-Vallahi İşte gök kapılarının kapanmasına neden olan insan bu olsa gerektir.

      Nitekim bu mucizevi karşılaşıp buluşma üzerine şu ayetler nüzul olur da:

      -Hatırla o zamanki biz sana cinlerden bir topluluğu göndermiştik. Onlar sana geldiklerinde durun dinleyin dediler. Okuyuş tamam olduğu zaman kavimlerine haber vermek üzere dönüp gittiler.

      -Dediler ki; Ey Kavmimiz! Muhakkak biz bir kitap dinledik ki,  kendisinden önce olanları tasdik edici olarak Musa’dan sonra nazil olmuş (indirilmiş olan)  hakka ve dosdoğru bir yola rehberlik ediyor.

      -Ey Kavmimiz, Allah’ın davetçisine icabet edin. Ona iman edin ki (Allah) sizin günahlarınızdan bir kısmını yarlığasın ve sizi çok elem verici bir azaptan kurtarsın daveti kabul edin. Her kim Allah’ın davetçisine uymaz sözünü dinlemezse bilsin ki,  yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir. Onun Allah’tan başka dostları da yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık içerisindedirler.

        -Siz neler söylüyorsunuz? Dediler.

        Derken Resulullah (s.a.v)'ın mübarek dilinden vahy olunan ayetleri tasdik edenler:    

       -Biz bu kitabın Allah kitabı olduğuna inandık.” (Cinn, 2) diyerekten adlarını Müslüman cin taifesine yazdırmış oldular. Tasdik etmeyenlerde Kâfir cin taifesine adlarını yazdırmış olurlar. İşte nazil olan Ahkaf surelerinden geçen her bir ayetle cin taifesi dini tebliğe böyle muhatap kılınır. Şöyle ki; bir kısmı davete icabet ederek kurtuluşa ereceğinin muştusuyla müjdelenirken, bir kısmı da küfründe inat etmenin karşılığı olarak acı akıbetlerinde azaba duçar olacağının duyurusuyla baş başa bırakılırlar.

       Evet, Resulullah (s.a.v) Taif’den taşlanarak sürgün edilmişti. Ne kadar çile o kadar ecir vardı elbet.  Kaldı ki çile bu yolun hamurudur. Çile hamurunda yoğrulmadan pembe şafakların doğmayacağı muhakkak.  İşte Allah Resulü (s.a.v)  yol boyunca çektiği onca çileye rağmen bir an olsun irşat ve tebliğ faaliyetlerinden asla geri durmadı.  Böylece içinin burukluğunu çile hamuruyla yoğrulmakla gidermiş oluyordu. Derken Mekke’ye yaklaştığında Huzaa kabilesinden bir adama denk geldi. O adama himayesine alacak insanların isimlerini verip şöyle dedi:

      -Git bu ismini verdiğim şahıslarla görüş beni himayelerine almalarını söyle.

       İşte Resulullah (s.a.v)'ın talebini yerine getirmek için yola çıkan o adam,  Ahnes b. Şerik, Süheyl b. Amr gibi insanların kapısını birkaç kez çaldı çalmasına ama her kapı çalışlarında bir türlü olumlu netice alamamanın ıstırabını ruhunda hisseder. Neyse ki en son Mut’ım b. Adiye’nin kapısını çaldığında himayesine alacağının sözünü aldığında ancak o zaman Allah Resulü (s.a.v)  doğup büyüdüğü topraklara kendini atabilmiş oldu.

     Tabii kendi öz yurduna döndüğünde her zamanki gibi yine durmak yok, yola devam azminden taviz vermeksizin tebliğ vazifesini sürdürmeye devam edecektir. Zira O (s.a.v) zaferle değil, seferle yükümlü ‘Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed’dir.

       Vesselam.   

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ah-taif-ah-8371