5 Eylül 2026 Cumartesi

BEDRİN ARSLANLARI


 

BEDRİN ARSLANLARI

 SELİM GÜRBÜZER

        Yıllardır zulme maruz kalan Ashabı Kiram, Resulullah (s.a.v)’in mübarek dilinden Yüce Allah (c.c)  tarafından savaş izni verildiği ile alakalı nazil olan ayetleri dinleyince çok sevindiler. Bu demektir ki; bundan böyle yapılan zulümlere karşı eli kolu bağlı kayıtsız kalınmayacaktı. Öyle ki; Müslümanların sabrı taşıp  “yeter artık gayrı” diyecek noktaya gelinmişti. Hem nasıl sabır taşları taşmasın ki, bir kere her şeyden önce onlar öz yurtlarından hicret etmek zorunda kalmışlardı. Neyse ki bu sefer onca yaşanan meşakkatlerin ardından pembe şafakların doğacağı günlerin eşiğine gelindiğinin muştusuyla zulme karşı aşkla şevkle savaş hazırlıklarına koyulurlar bile.

        Derken Yücelerden vahyolunan ayetle savaş izninin çıkmasıyla birlikte Allah Resulü (s.a.v),  Şam civarına gitmekte olan ticari kervanın kontrol altına alınıp ele geçirilmesi yönünde derhal bir süvari birliğinin yola çıkarılması talimatını verir. Böylece müşriklere bundan böyle eskisi kadar kervan yolu üzerinde rahatlıkla elini kolunu sallayaraktan transit geçilemeyeceğinin mesajı verilerek büyük bir kararlılık ortaya sergilenir. Ebu Süfyan ise ticaretten elde ettiği çok büyük kazançlarla Müberra dinimizin dalga dalga yayılmasının önüne geçilebileceğinin zannıyla kendi aklınca başında bulunduğu kervanıyla birlikte geri dönüş kararı alır. O bir hevesle geri dönüş kararı ala dursun,  oysaki Yüce Allah (c.c)   Cebrail Meleği aracılığıyla Habibine iki sonuçtan birinin;  ya kervan ele geçecek ya da Mekke’den o kervanı himaye etmek için yola çıkan ordunun hezimete uğratılacağının müjdesini çok öncesinden bildirmiş olur.  

         İşte Resul-i Ekrem (s.a.v), Yüce Allah’ın vahy ettiği bu müjde üzerine ashabına kervanın geri dönmekte olduğunun haberini verip derhal yola çıkılması gerektiğini,  umulur ki kervanı ele geçirmek biz Müslümanlara nasip olur telkininde bulunur. Ebu Süfyan’da bu arada kervanının kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını fark ettiğinde hemen Gıfar kabilesinden Zamzam (Damdam) bin Amr el-Gaffari isimli şahsı ulak (haberci) olarak kiralayıp ona şu talimatı verir;  

        -Ey Zamzam! Tez elden Mekke’ye varıp kervanın tehlike ile karşı karşıya kaldığını bildir.

        O da Mekke’ye vardığında avazının çıktığı kadarıyla;

        -Ey Kureyş topluluğu! İmdat! İmdat!  Yetişin! Ebu Süfyan’ın ticari kervanı ele geçirilmek üzere diye ardı sıra çığlıklar atınca sağdan soldan gelen insanlarla büyük bir kalabalık topluluk oluştururlar. Ebu Cehil hemen fırsattan istifade belki de ömründe hiç bulamayacağı bu kalabalık topluluğu gaza getirip;

        -Haydin hurra hep birlikte sefer için ileri!  diyerek toplanan kalabalığa savaş çağrısı yapar.

        Bu arada Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’de Mekke’den gelen ordunun yola çıktığını öğrenir öğrenmez ashabını toplar. Ancak kervanın önünü kesmekte geç kalınıp iş işten geçmiş olur. Çünkü Ebu Süfyan’ın başında bulunduğu kervanı o sırada Bedir mevkiine daha yeni gelip sahil yoluna doğru sapmıştı. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda yeni bir stratejik hamleyi devreye sokup ashabına şöyle telkinde bulunur;

        -Artık bu noktadan sonra ticari kervanı ele geçirmek imkânımız kalmadı, yapmamız gereken şey Mekke’den gelmekte olan orduyu karşılayıp, Allah’ın bize vaad etmiş olduğu savaşı kazanmak olmalıdır.  

       Hatta Allah Resulü (s.a.v) sadece strateji belirlemekle yetinmez bu konuda arkadaşlarının düşüncelerine de başvurur. Fakat ashaptan bazıları bu hususta isteksiz davranıp buraya kervanı ele geçirmek için geldiklerini, şimdi ise savaştan söz ediliyor siteminde bulunurlar. Neyse ki Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve Mikdat b. Velid (r.a)  gibi ashabın önde gelen isimleri arkadaşlarının bu isteksizliklerine karşılık;

        -“Bir zamanlar Hz. Musa’nın savaş teklifine karşılık İsrail oğulları’nın olumsuz cevap verdikleri duruma düşmeyeceklerinin” dile getirirler.

        Derken geçmişten örnek olarak sunulan bu ibretlik kıssa yerini bulup ashab bu noktadan sonra Allah Resulüne olan sevgilerini kefenlemeye hazır olduklarını şu cümlelerle dile getirirler:

       -Ya Resulullah!  Kanımızın son damlasına kadar yanındayız. Senin uğruna canımız feda.

       İşte Allah Resulüne candan sadakatlarını bildiren bu güzel veciz sözler eşliğinde sahabe arasında geçen ihtilaf sonlanıp artık moral ve motivasyon yönünden yeniden güç tazelenmiş olunur.

        Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) ashabının bu kararlılığı karşısında; 

        -O halde vakit tamamdır, hedefimiz Bedir deyip savaş emrini verir.

        İşte Müslümanlar cephesinde tüm bunlar yaşanırken, Ebu Cehil’de Ebu Süfyan'ın başında bulunduğu kervanın kazasız belasız Mekke’ye vardığını haberini işiten müşrik arkadaşlarının burun kıvırmasına muhatap kalıp şöyle derler;

      -Madem kervan kurtulmuş, o halde savaşmaya daha ne gerek var ki.

      Tabii Ebu Cehil zorla da olsa kafalarındaki bu düşüncelerini silip en nihayetinde onları savaşa ikna etmeyi başarır da.

       Anlaşılan her iki taraf içinde artık savaşmak kaçınılmazdı. Hatta Allah Resulü ashabıyla birlikte Bedir’e varıp savaş için konaklamışlardı bile.   

        Ashab bu durumda;

        -Ya Resulullah! Buraya kendi isteğinle mi konakladın, yoksa vahiyle mi? diye sual eyler.

         Efendimiz (s.a.v) cevaben:

        -Kendi irademle deyince,  ashab şunu sormadan edemez:

        -Ya Habibullah!  Bari müsaaden varsa müşriklerin suyollarını kesecek noktada Bedir kuyusunun yanı başında konaklasak daha iyi olmaz mı?

       Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) istişareye uyup:

       -Peki, öyle olsun der.

      Bu arada konakladıkları yerde Kureyş ordusundan birkaç kişi su aramak için gezinirken yakayı ele verip huzura getirildiklerinde Allah Resulü (s.a.v) o kişilere:

        -Kureyş’in yerini derhal bize bildiriniz uyarısında bulunur.

        Onlarda bu uyarının şaka götürür yanı olmadığını anlayıp:

       -Şu tepenin arkasında deyiverdiklerinde salıverilmiş olurlar.

        Allah Resulü  (s.a.v) son kez Bedir sahasını yerinde inceledikten sonra ellerini açıp;

       -Ya Rabbi! Müşrikleri hezimete uğrat. Onlara fırsat verme diye dua ve niyazda bulunur.

       Ashab bunun üzerine hem Efendimiz (s.a.v)’in yaptığı dua eşliğinde hem de üzerlerine yağan rahmet yağmuru eşliğinde o gece yorgun bedenleri dinlenmiş halde hep birlikte derin bir uykuya dalmış olurlar. Uyandıklarında her iki tarafta birbirini yakından görecek bir şekilde karşı karşıya gelirler. Derken er meydanına müşriklerce belirlenen adamların karşısına Müslümanların cenahından Hz. Hamza (r.a), Hz. Ali (k.v) ve Hz. Ubeyd (r.a)  çıkar. Zira her savaşın başında er dilemek usuldendir. Böylece er meydanında yerini alan Hz. Hamza (r.a) ve Hz. Ali (k.v) ikilisi düşman rakiplerini bir hamlede yere seriverirlerken, Hz. Ubeyde ile Utbe ise er meydanında birbirlerini sadece yaralayaraktan kozlarını paylaşmış olurlar. Neticede müminlerin cenahından ortaya çıkan Bedrin aslanı er yiğitlerin ilk vuruşta rakiplerini alt etmenin verdiği moral coşkusuyla adeta gök kubbeyi tekbir sesleriyle inletivermiş olurlar. Malum Habib-i Ekrem (s.a.v)’in ilk hamlesi ise elinde bulunan çakıl taşlarını müşriklerin üzerine savurmak olur. Tabii müşriklerin hiç beklemedikleri kendilerine savurulan bu çakıl taşlarıyla neye uğradıklarının şaşkınlığıyla her biri bir yana savrularaktan darmadağın olurlar.  Besbelli ki bu sıradan bir savrulma hadisesi değildi. Nitekim Allah-u Teâlâ bu hususta Habibine durum vaziyeti şöyle beyan buyurur da:

       - O taşları attığın zaman sen atmadın,  Allah attı.

       Zaten savaşta kazanmak için ilk hamle çok mühimdir,  zira yapılacak hamleyi sonrasına bırakmak aksi sonuçlar doğurabiliyor. Gerçekten de ilk hamle sayesinde toz duman içerisine karışan Muaz bin Amr Cemuh (r.a) biranda Ebu Cehil ile karşı karşıya gelir de. Öyle ya, hazır karşı karşıya gelmişken hemen sıcağı sıcağına kılıcını çıkarmasıyla bacağını yaralayıp biçmesi bir olup bu sayede düşmanını kıskıvrak yere serivermiş olur. Tabii Ebu Cehil’in oğlu İkrime’de babasının yerde acı acı kıvrandığını görünce hemen o da Muaz’ın koluna misilleme indirdiği bir kılıç darbesiyle kopararaktan karşılık verir. Oysaki Muaz için kopan kol olsun, kendisi için kopan kolun pekte önemi yoktu. Birkere her şeyden önce Ebu Cehil’i alt edip yere serivermesi onun için her şeye bedel bir duygu seliydi.  Hatta Muaz yere serdiği Ebu Cehil’in öldüğünü sanıp tek kolla da olsa bir başka alanda aynı heyecan ve duygu seli içerisinde cenk etmeye devam eder de. Ne diyelim,  işte şairin yıllar sonra; “Bedrin Aslanları ancak bu kadar şanlı idi”  dile getirdiği bu iman abidesi duygu yüklü gerçeği herkesin gözü önünde böyle cereyan etmiş olur. Tabii her şey burada bitmez, asıl can alıcı bir husus vardı ki, o da malum Ebu Cehil’in ölüler arasında cesedinin nerede olduğu merak konusuydu. Ve o merakı giderecek talimat Resulullah (s.a.v) tarafından gecikmeyip derhal Abdullah b. Mesud’a Ebu Cehil’in ölüler arasında bulunması emrini verir. O da hemen verilen bu talimatın gereğini yerine getirmek için cesetlere arasında yürümeye koyulduğunda bir de ne görsün o ölmemiş, meğer yerde acılar içerisinde kıskıvrak kıvranıyormuş. Hemen elini çabuk tutup göz göze geldiklerinde o an gırtlağına ayağını basıp sakalını çekivermekle Ebu Cehil’i ölmekten daha beter hale düşürür.  Kim bilir, Ebu Cehil o an bir zamanlar koyun çobanı diye küçümsediği Abdullah b. Mesud tarafından sakalı çekildiğinde neler düşünmüştü. İlginçtir o yine de can hayliyle son nefesini vermekte iken bile olan biteni öğrenmek adına merak etmek bu ya:

        -Savaşı hangi taraf kazandı işgüzarlığında bulunup küfründe geri adım atmayacaktır. Ama Abdullah b. Mesud onun merakını kursağında bırakacağı haber olarak kendisine ithafen:

        -Zafer Müslümanlarındır cevabını verir. Sonrası malum Abdullah b. Mesud daha fazla konuşmasına fırsat tanımadan oracıkta kellesini almakla çoktan layık olduğu yere gönderir bile.

        Evet, etme eyleme dünyası, bir şekilde er geç hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayıp son nefesinde de olsa belasını bulabiliyor. Düşünsenize Ebu Cehil bir kuru dava uğruna bir zamanlar köle diye hakir gördüğü Abdullah b. Mesud'un elinden can verebiliyor.  Belli ki atalarımız boşa dememişler  Alma mazlumun ahını çıkar, aheste aheste” diye, aynen öyle de acı akıbetinin mazlumun elinde vuku bulması elbette son derece manidar ibretlik bir tablodur.  Öyle ki kesik başı Efendimiz (s.a.v)’e gösterildiğinde şöyle der:

       -Allah’a hamd olsun ki, bu melun ebedül ebed azaptan kurtulamayacağı layık olan yere gitmiş oldu.  Zira o bu ümmetin başına bela olan en büyük Firavunlarından biri idi.

       İşte Allah Resulünün bu sözleri gönüllerde öyle yankı bulur ki, zaferden sonra bile müşrikler cenk meydanından sıkı takibe alınıp bir yandan ardına düşülüp yakalananlar esir muamelesine tabi tutulurken diğer yandan da toplanan cesetlerde kör kuyulara gömülmüş olunuyordu.     

      Bu arada kazanılan zaferin Müslümanlardan yana tecelli ettiğinden haberdar olan Mekke’de ki müşrikler moral bozukluğuna uğrayıp mateme bürünürken Müslümanlar da tam aksine yıllarca hor görülmüşlüğün verdiği çile zinciri yorgunluğunu üzerlerinden atmanın sevincini yaşıyorlardı. Nitekim  zafer inananlarındır” muştusu Medine'ye ulaştığında Yahudiler şoka uğrarken, orada ki Müslümanlarda sevinç gözyaşları içerisinde Allah’a şükrediyorlardı.

        Şimdi sıra savaş sonrası elde edilen ganimetlerin paylaşılmasına gelmişti ki, ufaktan ufaktan da olsa ordu içerisinde ganimetlerin pay edilmesi meselesi tartışma konusu olur. Dolayısıyla bu meselenin aydınlatılması için Resul-i Ekrem (s.a.v)  vahyin gelmesini bekledi. Nihayet vahy olunan ayetle birlikte mesele kökten halledilmiş olup bakın Yüce Allah (c.c)  bu hususta Kur’an’da şöyle beyan buyurmakta:

     -“-…De ki bu ganimetlerin taksimi Allah’a ve Resulüne aittir… Ganimetlerin taksiminden bazı kimselerin hoşlanmayışı, Rabbi'nin seni.. savaş için evinden çıkarması gibidir. Çünkü Müminlerden bir gurup savaşa çıkmayı hoş görmüyorlardı.. bu savaş hususunda, göz göze ölüme götürülüyormuş gibi seninle mücadele ediyorlardı.. O vakit Allah size yük kervanı yahut silahlı birlikten biri sizindir diye vaat ediyordu. Sizde silahı olmayan kervanın size ait olmasını arzu ediyordunuz. Halbuki Allah.. kâfirlerin arkasını kesmeyi murad ediyordu.

          Allah size Bedir harbinde… Tadın ey kâfirler bu mağlubiyeti. Birde kâfirler için cehennem azabı vardır.

         Siz Bedirde o kâfirleri kendi kuvvetinizle öldürmediniz fakat Allah öldürdü. Ey Habibim düşmanlara bir avuç taşı attığında onları sen atmadın fakat Allah attı. Allah kâfirlerin hilelerini boşa çıkarandır.” ( Enfal 1-18)

          Yine bu hususta Allah-ü Teâlâ şöyle beyan buyurur:

         “-Bilin ki kâfirlerden ganimet olarak aldığınız beşte biri Allah’a aittir: Peygambere, Peygamberin akrabasına, yetimlere, fakirlere ve yolda kalmışlara dağıtmak üzere ayrılacaktır… Eğer Allah’a inanmışsanız taksim böyle olacaktır.. O vakit Allah.. Onları sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu” (Enfal, 41- 44).

         İşte vahy olunan bu ayetler doğrultusunda Habib-i Ekrem  (s.a.v) ganimetlerin beşte birini bir tarafa ayırıp geri kalanının iki hisseni süvariye, bir hissesini yaya olanlara pay eder. Hakeza Efendimiz (s.a.v) tarafından görevlendirilen ya da muharebede bulunmak istediği halde bulunamayanlar için ise bir hisse pay edilir.

        Sıra esirler konusuna gelindiğinde, Hz. Ömer (r.a) bu hususta onların öldürülmesinden yana bir görüş ortaya koyarken, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ise fidye verilmesi (kurtuluş akçesi) noktasında bir görüş beyan eder. Derken Allah Resulü (s.a.v)  ashabıyla yaptığı istişareden çıkan çoğunluğun görüşüne uyarak esirlerden fidye alıp onları serbest halde bırakılmasından yana karar kılar.

         Hâsıl-ı kelam Bedrin Arslanlarının gerek savaş öncesi, gerekse savaş sonrası yaşadıkları o çileli ‘sefer der vatan” yolculuğunu Dursun Ali Erzincanlının o müthiş Bedir isimli albümünde geçen dizeleriyle de şöyle özetleyebiliriz pekâlâ:

                                         Bedir

Ey! Hazırlanın uzunca bir yolculuk var şimdi.
Asr-ı saadete Cezîretül araba gidiyoruz.
Bismillah diyin
Bedir’e öyle girin
Gökte melekler, yerde siz
Ve bekleyin sessiz...
Gelince
İyi bakın onlara;
Hem kendi zamanlarının
Hem tüm zamanların en cesur yiğitleridir onlar
Gökte yıldız; yerde arslandır onlar
Yüz yirmi beş bin beden
Ama bir tek ruh,
Muhammedî ruhtur onlar

Aslanlar çıkmıştır Medine’den
Şimdi yoldadır Bedrin Arslanları
İşte bakın şu Hz. Umeyr
Aslan yavrusu.
Yaşı küçük diye geri çevirecek Rasulullah
Ama öyle ağlıyor ki Umeyr izin veriyor nebi
Ey Sad bin Ebi Vakkas!
Sen bağla kardeşin Umeyr’in kılıcını
Boyu kısa bağlayamıyor.

Hz. Hamza’nın belinde iki kılıç duruyor.
Attığı her adım bir kalbi durduruyor.
Ey Hamza
Gördüğün hiçbir şeyden korkmazsın bu doğru
Ama heybetini gizli tut
Yürüyüşün ölümü korkutuyor.


Dinleyin Âlemlerin Sultânını
O konuşunca rüzgâr bile susuyor;
“Ey Ashab! Hazır mısınız?”
Sad bin Muaz ayakta:
“Ya Rasulallah!” diyor
“Seni hak dinle gönderen Allah’a and olsun ki,
Sen bize şu denizi gösterip dalarsan,
Biz de seninle birlikte dalarız.
Allah’ın bereketiyle yürüt bizi!”
Tebessüm buyuruyor Habîb-i Zîşan!
O, gülünce suya kanıyor susamışlar.
Güller açıyor yüreklerde.
Kederler unutuluyor.
O gülünce, cennetler yaratılıyor.
Gülüyor nebi ve yürüyorlar!
Mekke’de çekilen acılar dinmiş
Yürüyorlar!
Sanki yıldızlar yere inmiş.
Önlerinde Kâinatın Güneşi

İşte Hz. Ömer ve Hz. Ali
Biri Hattaboğlu!
Biri Haydâr-ı Kerrar!
Ve kol kola
Ölümün ağzına giriyorlar!

Bedir’de baba oğul,
Bedir’de kardeş kardeşe...
Mekke müşrikleri Üç yiğit istiyorlar önce
Üç yiğit gösterin aranızdan bize.
Melekler Âlemlerin sultanına bakıyor
Kimi işaret edecek Sultan-ı Resul.
Çünkü o işaret edince ay ikiye bölünüyor.
Acaba mübarek elleri kime uzanacak;

“Kalk ya Ubeyde! Kalk ya Hamza! Kalk ya Ali!”
Gördünüz mü yiğitleri!
Hamza’yı gördünüz mü?
Nasıl da salına salına gidiyor.
Ya Ali?
Sanki gökten iniyor, velilerin babası!
Ubeyde ayağından yara alıyor
Efendisine gidiyor hemen
“Ya Rasulallah, ben şehit miyim?” diyor
“Evet sen şehitsin”


Ve dua ediyor efendiler efendisi;
Rabbi Rahimine uzatıyor ellerini

“Allah’ım bana yaptığın va’dini yerine getir.
Allah’ım bu bir avuç insanı helak edersen,
Artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz.

Bir fırtına kopuyor Bedir’de...
Hz. Mikail’in komutasında bin melek Rasulullah’ın Sağında!
Bir fırtına kopuyor Bedir’de
Hz. İsrafil’in komutasında bin melek Rasulullah’ın solunda
Ve bir fırtına daha!
Hz. Cebrail,
Bin melekle Resulullah’ın önünde
Üç bin melek alaca atlarla.

Ey Ebu Cehil!
Ne oldu?
Düğüne gider gibi çıkmıştın Mekke’den
Bedir’e çalgılarla, güle oynaya gelmiştin.
Sen Allah’ın Resulünü
Ve O’na sevda çekenleri
Sahipsiz mi sanmıştın?

Dönüyorlar Bedir’den.
Esirler arasında Peygamber amcası Hz. Abbas!
Vakit gece...
Esirlerin elleri bağlı
Abbas'ın elleri sıkıca bağlı
Bir inilti yayılıyor geceye.
Uyuyamıyor rahmet peygamberi...
Ya Rasulallah niçin uyumuyorsunuz?” diyor sahabeler.
“Amcamın iniltisi uyutmuyor beni”
ve hemen Ashâb-ı Güzin
Çözüyor peygamber amcasının ellerini.
Rasulullah öğrenince durumu emir veriyor:
“Tüm esirlerin çözün ellerini!”

Dönüyorlar Bedir’den,
Esirler arasında Peygamber damadı var.
Fidye karşılığı serbest kalacak.
Allah Resulüne bir gerdanlık uzatılıyor
Kızınız Hz. Zeynep göndermiş,
Beyinin fidyesi olarak...
Şefkat peygamberinin gözleri doluyor.
Çünkü bu gerdanlık,
Kızının düğününde Hz. Hatice’nin taktığı kendi gerdanlığıdır.
Yaşlı gözlerle konuşuyor nebi;
“ O’nu salıverseniz, gerdanlığı da Zeynep’e gönderseniz olur mu?
“Olur, Ya Rasulullah sen üzülme!
Sen bize canlarımızdan daha azizsin!
Buyur, canımız feda sana yeter ki sen üzülme!”

Dönüyorlar Bedir’den
Sevgilileri dua ediyor
Peygamber duasıyla dönüyorlar;
“Kuluna yardım eden, dinini üstün tutan Allah’a hamd olsun.”
Hamd olsun Âlemlerin Rabbi’ne
Hamd olsun Âlemlerin Sahibi’ne.  

Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/bedrin-arslanlari-8361

22 Ağustos 2026 Cumartesi

UHUD VE OKÇULAR


 

           UHUD VE OKÇULAR

SELİM GÜRBÜZER

       Ebu Süfyan,  daha sıcağı sıcağına yenildiği Bedir’i bir türlü içine sindiremeyip hazmedemeyince şöyle yemin eder:

       -Ey Ahali! Ahdim olsun ki; Bedrin intikamını almadan hiçbir şekilde koku sürünmeyeceğime ve kadınımla aynı yatağımda bulunmayacağıma yemin olsun.

        Peki, Ebu Süfyan yemin ederde karısı Hind yerinde hiç durur mu? Hiç kuşkusuz kocasından hiç aşağı kalmayıp o da şöyle yemin eder:

       -Ahdim olsun ki, eğer babamı ve amcamı öldüren Hamza’nın ciğerlerini söküp atmazsam şu yaşadığım hayat bana zehir zemberek olsun.  

       Bir kere yemin sözü her ikisinin de ağzından çıkmıştı, artık gururlarına yedirip ettikleri yeminden geri dönemezlerdi elbet. Nitekim Cubeyr b. Mu’tim’in kölesi Vahşi, tamda bu iş için biçilmiş kaftan bir isimdi. Ve efendisi kölesine sıkı sıkıya şu tembihte bulunur da:

       -Vahşi şunu iyi bil ki, sen cenk meydanında savaşmayacaksın, senin işin sadece savaş anında Hamza’nın bir anlık boşluk anını kollayıp yakaladığında onu mızrağınla kalbinden vurup öldürmek olacaktır. Şayet bunu başarırsan kölem olmaktan çıkıp hayatın boyunca hür kalacaksın.

        Zaten, Vahşi’nin de canına minnet, ne de olsa işin ucunda azad olup hürriyetine kavuşmak vardı. Ve bu uğurda tez elden atış talimlerine kendini adar bile. Öyle ki günlerden bir gün yine atış talimi için dışarıya çıktığında yolda Ebu Sufya’nın karısı Hind'le karşılaştığında kendisine şöyle der:

         -Ey Vahşi! Dile benden ne dilersen dile. Sen yeter ki Hamza’dan intikamımızı al,   dileğin yerine getirilip hürriyetine kavuşur olacaksın.

        Besbelli ki Hind,  Bedirde kaybettiği oğlu, kardeşi, babası ve amcasının intikamını bu kez işi daha da sıkı tutup Uhud’da Vahşi kanalıyla Hamza’ya canıyla ödettirmenin derdiyle yanıp tutuşmakta. Derken bir biri ardınca yapılan intikam yeminleri eşliğinde en son hazırlıklar hızla tamamlandığında orduya hareket emri verilir de.

        Onlar intikam yeminleri eşliğinde hareket ededursunlar, bu arada Allah Resulü (s.a.v)’de müşriklerin harekete geçecekleri günün vakti saatini amcası Abbas’ın gönderdiği mektupla durum vaziyetten haberdar olur. Derken hemen haberi aldığı günün akabinde bu hususu ashabıyla istişare ettiğinde Medine’de kalıp düşmanı karşılamak noktasında görüş beyan eder. Ancak bu hususta ashabın kahır ekseriyeti fikri kanaatini düşmanla baş başa çarpışmaktan yana bir görüş ortaya koyar.  Allah Resulü (s.a.v) bu durumda ister istemez ashabının istişarede beyan ettikleri görüşler doğrultusunda hareket emri verip ordusunun sırtı Uhud dağının eteklerine gelecek şekilde karargâhını kurdurur. Hatta tedbiri elden bırakmamak adına da elli okçuya özel vazife verip Uhud dağının diğer yakasındaki yamaca mevzilendirir. Hatta ve hatta Allah Resulü (s.a.v)  işin ciddiyetine binaen her an arkadan gelmesi muhtemel saldırılara karşı önlem almak adına okçularına sıkı sıkıya şu tembihatta bulunmayı da ihmal etmez:

       -“Ey Okçular! Sizlerin burada sadece göreviniz arkadan gelebilecek herhangi bir olası saldırıya karşı bizleri savunmak olacaktır. Dolayısıyla bizden  bir işaret gelmedikçe sakın ola ki yerlerinizi terk etmeyesiniz,  hatta cesetlerimizi kuşların kaptığını görseniz bile yine  yerinizden asla kıpırdayıp ayrılmayasınız..

        Hiç kuşkusuz yapılan bu sıkı telkin ve tembihatlar boşa değildi, bilakis işin ciddiyetine binaen yapılan tembihatlardı. En nihayet yapılan sıkı tedbirler eşliğinde her iki ordu da karşı karşıya gelmiş olurlar.  Nitekim kılıçlar kınından çıktığında Hz. Ali (k.v) ve Hz. Hamza (r.a) yıldırım hızıyla savaş alanına dalmasıyla birlikte düşmanı bir anda şaşkın ördeğe çeviriverirler. Hatta müşrikler neye uğradığının şaşkınlığıyla kaçmaya başlar da. Tabii onların bu halde kaçıştığını gören okçular kesin zafer kazanmış önyargısıyla galeyana gelip:

       -Hey arkadaşlar, baksanıza zafer bizden yana gözüküyor, o halde daha ne yerimizde duruyoruz,    hemen gidip ganimetlerimizi toplamaya koyulabiliriz artık.

         Her ne kadar okçuların başlarındaki komutan, arkadaşlarının bu erken sevindirik galeyana gelişleri karşısında “hele bir durun, yerinizden ayrılmayın” dediyse de,  onları bir türlü ikna edemeyip konuşlandığı yerlerinde durduramayacaktır. İşte bu durumda okçuların yerlerinden ayrıldığını fark eden Halid b. Velid, o anda savaşın seyrini değiştirecek bir hamleyle Uhud’un arka yüzüne geçiş yapıp böylece kaçan müşrik arkadaşlarının tekrardan savaş alanına geri dönmelerini sağlamış olur. Tabii Vahşi’de bu arada hazır savaş yeniden kızışmışken pür dikkat Hamza’nın boşluk anını kollayıp yakaladığında uzaktan attığı mızrakla göğsüne saplayaraktan can evinden vurup yere yığıverir. Hatta daha da hızını alamayıp adına uygun davranaraktan vahşice ciğerini sökerekten Hind’in yanına bir hevesle varıp;  

      -Ey Hind! Müjde, Müjde. İşte al sana Hamza’nın ciğerini getirdim diyerek kendi kendine üstlendiği zaferini kutlar.

       Ne diyelim, hani atalarımız “körler sağırlar birbirlerini ağırlarmış” demiş ya, aynen öyle de canilikte her ikisi de kötülükte birbirlerini ağırlarcasına hemen Hind’de olay yerine koşaraktan şehit düşmüş Hz. Hamza’nın kulağını ve burnunu kesmekle kendi kendinin zaferini kutlar. Sonra Vahşi’ye dönüp şöyle der:

       -Tebrik ederim seni, çok iyi iş başardın,  hürriyetine kavuşmayı çoktan hak etmiş oldun bile.

       Her neyse efendiler köleler birbirlerini yere göğe sığdıramayıp nara atarak zaferlerini kutlaya dursunlar, bu arada savaşta bir yandan hızla devam ediyordu ki;  Resulullah (s.a.v)’in önünde sancağı tutmakta olan sahabeden bir neferi müşrik cenahından gelen kılıç darbesiyle toprağın kara bağrında şehit düşüverir.  İlginçtir o an müşrik saflarından bir adam vardı ki, şehit düşüp yere yığılan neferin Peygamberimiz (s.a.v) olduğunu sanaraktan avazının çıktığı kadarı bağırarak:

       -Ey Ahali,  Sevinin, sevinin, Muhammed’i öldürdüm!  Muhammed’i öldürdüm! Diye çığlık çığlığa nara atar.

        Müşrikler çığlık atıp sevine dursunlar,  oysaki tüm beklentilerin tam aksine yere yığılıp ölen kişinin Allah Resulü değil, bizatihi O’nun önünde sancağa sıkı sıkıya sarılaraktan cansiperane bir şekilde “Anam, babam, canım sana feda olsun” duygu seli eşliğinde şehit düşen Mus’ab bin Umeyr (r.anh)’ından başkası değildi elbet

       Tabii müşrik cenahından gelen bu erken sevinç naraları bir kısım sahabe üzerinde şok etkisi yapıp “Allah Resulü yoksa savaşmanın ne anlamı var” türünden moral bozucu yersiz düşüncelere sevk ederken, bir kısım sahabe üzerinde ise ‘Allah Baki’dir düşüncesinden hareketle daha da iri ve diri olmalarına sevk eder. Neyse ki az sonra Allah Resulünün hayatta yaşadığına dair gelen olumlu haberler üzerine yeniden sahabenin tamamının tek yürek olmalarını beraberinde getirir.  Ancak bu kez müşrik saflarından fırlatılan bir taşın Allah Resulünün yüzüne isabet etmesiyle birlikte dengesini yitirip çukura yuvarlanması yaşanan olumlu havayı bir anda tersine çevirip sahabenin yüreklerin dağlayıp sızlatacaktır. Hani atalarımız ‘yiğit düştüğü yerden kalkar’ demişler ya,  aynen öyle de Allah Resulü (s.a.v) düştüğü bu elim haldeyken bile Yüce Allah’a ellerini açıp:    

      “-Allah’ım! Onlar ne yaptığını bilmiyorlar,  Sen kavmime rahmetinle hidayet ver” diyecek kadar can yürek metanetini yitirmeyecektir.

       Peki, Allah Resulü  (s.a.v) bu haldeyken bile beddua etmezken müşrikler ne yapıyor derseniz onlarda tam aksine huylu huyundan vazgeçmez misali O’nu öldürmek için çaba sarf edeceklerdir. Nitekim duanın ardından yine bir kılıç darbesi daha Resulüllah (s.a.v)'e isabet eder gibiydi ki tam o esnada sahabeden Talha b. Ubeydullah elinin çolak olması pahasına kılıç darbenin önüne geçerekten onların öldürme heveslerini boşa çıkarmış olur.

        Müşrikler, Allah Resulünü öldürmek için çaba sarf ede dursun, Talha b. Ubeydullah’ın hak ve hakikat yolunda eli çolak olmak pahasına kendini siper eylemesi kirâmen kâtibin meleklerince çoktan hanesine ahiret azığı olarak yazılır bile.

       Derken savaş sona erdiğinde Ebu Süfyan’ın tüm hevesi kursağında kalmış olarak Ömer’e şöyle seslenir;

      -Ey Ömer! Sanmayın ki sizinle olan hesabımız burada bitmiş durumda. Şunu iyi bilesiniz ki gelecek sene buluşma yerimiz yine Bedir olacaktır.  

      Hz. Ömer (r.anh) ise bu meydan okuma karşısında hiç islimini bozmadan:

      -Peki, öyle olsun der.

      Derken Resulullah (s.a.v) savaş alanını gezerken bir anda can yürek amcasının yürek parçalayıcı cesediyle karşılaşıp çok üzülür.  Hem nasıl üzülmesin ki,   savaş öncesinden sıkı sıkıya tembihlediği halde kendisinden emir gelmeksizin okçuların yerlerinden ayrılması bu durumlara sebep olmuştu. Peygamberimiz (s.a.v) yine de her şeye rağmen bu konunun üzerine fazla gitmemiş, sadece:

       -Kardeşlerimiz bize yazık etti demekle yetinmiştir.

        Bu arada Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in talimatı doğrultusunda Uhud şehitleri yıkanmaksızın elbiseleriyle birlikte toprağın bağrına defnedilirlerken,  Bedir’in intikamın almanın sevinciyle yola koyulan müşrikler ise ilk mola verdikleri yerde içlerine içten içe korku düşüp kendi aralarında bu durumu şöyle fısıldarlar:

     -Yahu, savaş meydanında erken ayrılmakla iyi mi yaptık kötümü yaptık doğrusu her birimiz pekte emin değiliz gibi. Oysa onları hazır elimizde yakalamışken fırsattan istifade tepelerine çöküp köklerini kazıyabilirdik pekâlâ. Ah kafamız vah kafamız, hiç belli olmaz bir bakmışsın adamlar ilerisinde her an karşımıza çıkıp başımıza yeniden çorap örebilirler. Tabii bu arada hayıflanmalara kulak kabartan Ebu Süfyan'ı içten içe derin düşünceler sarar da.

        Her neyse Müşrikler içten içe karar kara düşüne dursunlar, bu arada Allah Resulü ise müşriklerin tekrar Uhud’a geri dönme ihtimalini göz önünde bulunduraraktan gaza sonrası onları sıkı sıkıya takibe alır. Öyle ki gece vakti ateş yaktırmakla yıkılmadık ayaktayız mesajıyla onlara gözdağı verir.  Böylece uzaklardan ateşin yakıldığını gören müşrikler takip edildiklerinin farkına vardıklarında bu kez kendi aralarında birbirlerine dil döküp şöyle hayıflanırlar:

       -Bak gördünüz mü adamların yaptığına, daha şimdiden başımıza dert açmaya başladılar bile. Tüh bizlere,  acelemiz mi vardı sanki? Oysa orada bir müddet daha kalıverseydik bu tür durumlarla karşılaşmazdık.  

         Bu durumda Ebu Süfyan arkadaşlarının kendi aralarında hayıflanmaları karşısında en nihayetinde dayanamayıp şöyle der:

         -Arkadaşlar yeter gayri, nedir ikide bir dert yanıp hayıflanıyorsunuz.  Artık işi dozunda bırakırsanız iyi olur. Hem ne de olsa onlara yeterince ders verdik zaten, dolayısıyla siz siz olun işi tadında bırakın.            

         Ve sarf ettiği bu sözlerin akabinde bir yıldır tuttuğu yemini bozup bekârlık hayatına son vermek zorunda kalır.

         Derken müminler açısından Uhud’la ilgili en nihai hüküm Yüce Allah indinde şöyle beyan olunur:

        -“Şayet Uhud’da size bir yara (ve yenilgi) isabet etmişse (sabredin, ümitsizliğe düşmeyin), o (düşman) kavme de Bedirde bunun benzeri bir yara isabet etmişti. İşte Biz (galibiyet)  günlerini insanlar (Hakkı tutan veya bâtıla uyan toplumlar) arasında (imtihan gereği gayretlerine göre) böyle bazen lehte, bazen aleyhinde olmak üzere çevirip-döndürüp dururuz. Bu, Allah Teâlâ’nın iman edenleri bilmesi tertemiz hale getirsin, kâfirleri murdar bir ölümle mahvetsin diyedir. Allah zulmedenleri sevmez.” (Ál-i İmran, 140) .

         Böylece gelen bu vahiyle birlikte Uhud yenilgisi müminler için bir imtihanı olarak dikkate şayan olunur.

           Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/uhud-ve-okcular-8342

11 Ağustos 2026 Salı

HENDEK SAVAŞI VE KUREYZA YAHUDİLERİ


 

       HENDEK SAVAŞI VE KUREYZA YAHUDİLERİ

 SELİM GÜRBÜZER

        Uhud savaşı sonrası Ebu Süfyan, Hz. Ömer (r.anh)’a seslenip; “Gelecek sene buluşma yerimiz Bedir olsun” ültimatomunu vermişti. Ancak ne var ki o günler yaklaştıkça içine için için korku düşmeye başlar. Kendince ültimatom verdiği o gün, zafer sarhoşluğundan olsa gerek bir defa ağzından baklayı çıkarmıştı,  elbette ki bu durumda gururuna yediremeyip sözünden geri dönemezdi. Üstelik mevcut olağan kuraklık şartlarının geçen yıldan daha da çetin geçeceği günlerin eşiğine gelinmesi onu daha da bir kara kara düşündürmeye ziyadesiyle yetmişti.

       Hatta kara kara düşündüğü günlerden bir gün Kâbe’yi tavaf etmekte olan bir adama dikkat kesilmişti ki,  adı Nuaym’dı. Yesrib’den gelmişti o.

        Ebu Süfyan, merak bu ya, hemen o adama:

        -Yesrib'de neler oluyor diye sorar.

        Nuaym cevaben şöyle der:

         -Müslümanlar Bedir’de büyük buluşma günü için tek yürek olmuş canhıraş bir halde habire çalışmaktalar.

          Her ne kadar bu cevap Ebu Süfyan’ı memnun etmese de bir kere ok yaydan çıkmıştı. Bizatihi kendisi Bedirde buluşmaya söz vermişti çünkü.  Yine de buna bir çare bulmak gerekti,   ama nasıl? O an aklına Müslümanları bu büyük buluşmadan vazgeçirecek bir hinlik düşünür. Hemen Nuaym’a maddi bir servet karşılığında şu teklifte bulunup şöyle der:

         -Yesrib’e vardığında kalabalık bir ordu ile Bedir'e geleceğimizin algı propagandasını yapın. Böylece büyük bir iş başarmış olursun, bizim için bu kadarını söylemen kâfi.

        Hiç kuşkusuz Ebu Süfyan, bu haberi uçurmakla güya kendince Müslümanlara gözdağı verip savaştan vazgeçirmek amacını güdüyordu.

        Nuaym aynen denileni yapmak üzere karşılaştığı hemen herkese abartılı bir şekilde Mekke’de büyük bir ordunun yola çıkmak üzere olduğunu dile getirir.  Fakat Müslümanlar hiç oralı olmaz, aksine hazırlıklar daha da bir hız kazanır. Hatta Müslümanlar müşriklerden çekinmediklerini göstermek adına güle oynaya mallarını Bedir panayırına döküp normal alışverişlerini yapmaktan bile geri durmazlar.  Üstelik Bedir’de 1-2 gün değil 8 gün kalırlar.  İcabında daha da çok kalabilirlerdi, ancak baktılar ki müşriklerden gelen giden hiç yok, bu durumda yurtlarına geri dönüş kararı alırlar. Böylece Müslümanların yurtlarına dönmesiyle birlikte Nuaym’ın algı propaganda girişimleri bir çırpıda suya düşmüş oldu. Nitekim Allah-ü Teâlâ bu hususta bakın ne beyan buyurmakta: 

         -Onlar Allah’tan bir nimetle ikramla döndüler. Kendilerine fenalık dokunmadı. Allah’ın rızasına da uymuş oldular. Allah büyük ikram ve ihsan sahibidir. (Size o haberi haberi getiren adam) mutlaka (sizi) kendi dostlarından korkutmakta olan şeytandır. Öyle ise siz onlardan (onun dostlarından) korkmayın, benden korkun, eğer iman etmiş (kimse) lerseniz. (Ali İmran: 174 -175).  

         Derken bu arada Yahudiler Ebu Süfyan'ın iki bin kişilik orduyla Bedir’e doğru geldiği haberini işitince sevindirik olurlar, ancak bu sevinç kısa sürer. Çünkü bu sevincin üzerinden daha fazla bir zaman geçmeden Ebu Süfyan’ın daha Bedir'e varmadan Mecenne denilen bölgeden geri döndüğü haberi bir anda yüzlerinin solmasına neden olur.  

      Her ne kadar Ebu Süfyan Mekke’ye vardığında arkadaşlarına geri dönüş gerekçesini kuraklığı bahane olarak gösterse de hiç kimse ikna olmayıp şöyle serzenişte bulunurlar:

       -Ey Ebu Süfyan! Şunu unutmayın ki, böyle yapmakla hem Müslümanların ekmeğine yağ sürmüş oldun hem de bizim onurumuzu yerle yeksan edip onların yanında beş paralık etmiş oldun.  

       Arkadaşları serzenişte buluna dursun,  bu arada Beni Nadir Yahudileri de boş durmayıp yeniden Uhud zaferine benzer bir zafer elde etmenin zeminini oluşturmak için Ebu Süfyan'ı savaşa itmek maksadıyla Mekke’ye gitme kararını alırlar.

        Ebu Süfyan gelen heyeti ayakta karşılar. Hoşbeş sohbetin ardından Yahudiler buraya geliş maksatlarını dile getirirler. Bunun üzerine yapılan toplantıda özetle; son kez Müslümanlara öyle ders verilmeli ki; bir daha bellerini doğrultamasınlar mutabakatına varırlar. İşte alınan bu karar doğrultusunda Mekke müşrikleri ve Yahudi heyeti Kâbe’nin örtüsü altına girip hep birlikte savaşmaya yemin ederler. Böylece Yahudiler ektikleri fitne tohumlarının meyvelerini almanın sevinciyle Mekke’den ayrılmış olurlar.

        Müşrikler cephesinde bunlar yaşanırken Medine’de ise Selmani Farisi (r.a)  akıl dolusu bir fikir ortaya atıp şöyle bir proje ortaya koyar:

         -Ya Rasulullah! Bizim Acem diyarında şehrin çevresini müdafaa için hendek kazılır, biz de hendek kazsak uygun görür müsünüz?

         Allah Resulü (s.a.v) bu fikri güzel bulur. Derhal kazı işlemlerine başlatıp böylece hendek kazı işlemlerine Efendimiz (s.a.v)’in bizatihi kendisi de iştirak eder. Hatta bir keresinde ashabdan biri hendek kazdığı yerde kayayı parçalayamamıştı, öyle ki kaya parçalanacak türden değildi, bu yüzden mahcup bir hale düşmüştü. O'nun bu mahcubiyetini sezen Allah Resulü (s.a.v) eline aldığı külünge ile kaya parçasına ilk vuruşunda önce Yemen tarafları kendisine gösterilir, ikinci darbede Şam,  üçüncü vuruşunda ise en nihayet İran tarafları gösterilir. Tabi yaşanan bu mucizevi olaya inanmayanlar olsa da Müslümanlar olarak bizim buna inancımız tamdır. Derken kaya parçalanıverir. Anlaşılan maneviyat âleminde gösterilen bu ülkeler basit bir kaya parçalanmasının ötesinde ince yüklü manaları bağrında taşıyordu. Dahası söz konusu kaya parçalanmaları gidilecek yerlerin ileride fethedileceğinin işaret taşları bir muştuydu bu.

        Ebu Süfyan ise ordusuyla yola çıktığında, Müslümanların Bedir’de gayet sakin bir şekilde hiç korkmadan panayırda 8 gün alışveriş yaptıklarını, hatta kendilerini düşmana karşı siper edecek derecede bekler olduklarını, ancak gelen gidenin olmayacağının iyice kanaatine vardıklarında artık bir noktadan sonra Medine’ye dönmek zorunda kaldıklarını öğrenmişte olur.  Fakat Ebu Süfyan bununla da yetinmeyip bu kez Medine’ye dönen Müslümanlar acaba şimdi neler yapıyorlardır merakıyla istihbarı haber toplamaya koyulur. Öyle ki gönderdiği habercilerden gelen haberler hiçte hoşuna gitmeyecektir. Zira hendek kazı işlemlerine tüm şehir halkı seferber olmuş durumda olup her biri dur durak bilmeksizin habire çalışıyorlardı. Kendisi açısından pekte iç açıcı haber sayılmayıp adeta sinirinden küplere binmişti. Tabii korkunun hiçte ecele faydası yoktu, artık ok yaydan çıkıp savaş kaçınılmaz hale gelmişti. Dolayısıyla ikinci kez dönüş kararı alsa kendisi açısından onur kırıcı bir durum ortaya çıkardı ki; bunu asla göze alamazdı. Derken Yahudi kabilelerinin iştirakiyle büyük kalabalık bir ordu ilerleyerekten Hendek önlerine kadar dayanmış olurlar.

         Her iki tarafta da nefesler tutulup heyecan dorukta idi. Hem kaldı ki hendeği geçmek her babayiğidin harcı da değildi. O halde bu durumda ne yapmalıydı? Malum o ilk günleri hendeğin her iki yakası da uzaktan karşılıklı ok ve taş atışlarıyla mücadeleye sahne olur. Derken müşrik Araplar şimdiye kadar hiç alışık olmadığı bir savaş taktiği ile karşı karşıya olduklarının farkına varırlar. İster istemez böylesi karşılıklı ok ve taş atmalarla bu işin sonuçlanamayacağını onlarda nihayetinde anlamış olurlar.  Nitekim savaş başlayalı 20 gün olmuştu ki artık dayanacak takatları kalmayacak noktasına gelmişti. Üstelik savaş uzadıkça hem heyecanlarını yitiriyorlardı hem de mühimmat kaybına uğruyorlardı. Baktılar ki uzaktan uzağa atış manevralarıyla her geçen gün güç kaybına uğrayacaklar,  bu kez el mahkûm her türlü riski göze alıp hendeği aşma teşebbüsüne girişirler.  Özellikle müşriklerden Amr'ın artık sabredecek halinin kalmadığı o kadar net bir şekilde her halinden kendini belli ediyordu ki, artık bir noktadan sonra dayanamayıp hemen atıyla birlikte hendeğin öte tarafına atlayaraktan meydan okur da.

       Peki, o meydan okurda Allah'ın aslanı Hz. Ali (k.v), yerinde durur mu, elbette ki durmaz. Genç yaşta Hz. Ali (k.v)   hiç tereddüt etmeden “Hodri meydan” dercesine ileri atılmaya kalkışsa da  Allah Resulü (s.a.v):

        -Ey Ali!  Dikkat et, bu Amr deyip er meydanına çıkmasına müsaade etmez.

        Tabii Amr’da bu arada habire;  “Yok mu karşıma çıkan” diye avaz avaz bağırmaktan da geri durmaz. Hatta o hodri meydan okudukça, Hz. Ali  (k.v)   yine ileri atılmak istedi. Ancak Allah Resulü (s.a.v) her defasında şöyle der:       
       -Ey Ali! Bak bu Amr.

       Hz. Ali (k.v) sonunda dayanamayıp:

       -Ya Rasulullah! O Amr ise bende Ali’yim der.

       İşte Habib-i Ekrem (s.a.v),  Hz. Ali (k.v)’in bu gözü pekliği karşısında bu kez Zülfikar isimli kılıcını ona verip er meydanına çıkmasına mani olmaz. Tabii ki Hz. Ali (k.v), Amr’ın yanında çocuk gibiydi, ancak kılıç sesleri şakırdadıkça Amr’da, Hz. Ali’nin öyle kolay lokma olmadığını ilk hamlede anlamıştı anlamasına ama artık vakit çok geçti. Çünkü Allah’ın aslanı Hz. Ali (k.v) çoktan başını gövdesinden ayırmıştı bile. Bu durumda hendeğin öte tarafında bu durumu izleyen müşrikler vurgun yemişçesine şaşkın ördek hale dönerken, Müslümanlar ise tam aksine “Allah-ü Ekber” tekbir sesleri eşliğinde adeta gök kubbeyi inletip güç ve moral tazeliyorladı.

        Ebu Süfyan, Amr’ın anlık bir refleksle hendeğin ötesine geçme teşebbüsünün kendi aleyhlerine işleyen bir durum oluşturduğunu yerinde görünce sinirlenip adeta küplere binmişti, ama olanlar olmuştu birkere. Bu durumda ister istemez arkadaşlarıyla bu hususu müzakere ettikten sonra 20 günü aşan mücadelenin ardından umumi taarruz için harekâta geçme kararı alır.

      Bu arada Nuaym ise Allah Resulünün yanına varıp Müslüman olacağını dile getirir.  Sonra şöyle der:

       -Ya Resulullah! Bundan böyle bana ne emir buyurursanız emrine amade olarak onu yapmaya hazırım.

       Allah Resulü( s.a.v) bunun üzerine:

       -Ey Nuaym! Harb hiledir,  onları şimdilik bizden uzak tutman bizim için kâfidir der.

        Gerçekten de Nuaym harb hiledir mesajının gereği olarak bir zamanlar müşriklerin adına çalışırken artık bundan böyle Resul-i Ekrem (s.a.v)’in emrine amade olarak hizmetinde koşturmak için can atacaktır. Nitekim Nuaym, bir zamanlar Ebu Süfyan adına yürüttüğü hile taktiklerinin bir başka uygulamasını bu kez Allah Resulünün vereceği direktifler doğrultusunda önce Kurayza Yahudileri ile sonra da Ebu Süfyan'la görüşerek birbirlerinin kuyusunu kazacak bir stratejisiyle işi yürütecektir.

       Nitekim Kurayza Yahudilerinin yanındaymışçasına bir tavra bürünerek yaptığı görüşmede;

        -Ben sizlerin yerinizde olsam savaşa girmeden evvel işi garantiye almak bakımdan Ebu Süfyan'dan rehin isterdim. Çünkü onun sağı solu belli olmaz, son anda sizleri yüzüstü bırakıp Muhammed’in ordusuyla karşı karşıya kalabilirsiniz önerisinde bulunup kabul görür de.

      Ve bu görüşmenin ardından Nuaym güle oynaya bu kez Ebu Süfyan'ın yanına varıp onunda kulağına;

      -Kurayza Yahudilerinin Müslümanlarla yaptığı anlaşmayı bozduklarına pişman olduklarını, bu yüzden tekrar anlaşma zemini aradıklarını, dolayısıyla sizden rehin isteyebileceklerini fısıldar.

        Nuaym, Ebu Süfyan'la yaptığı görüşmenin ardından hakeza bu seferde Gatafan kabilesinin ileri gelenleri ile görüşüp,  onlara da Kureyş’e söylediklerinin aynısını fısıldar.

        İşte birbirlerinden habersiz bir şekilde ardı sıra gerçekleşen bir dizi görüşmeler meyvelerini vermesiyle birlikte maksat hâsıl olmuş olur da. Nitekim Ebu Süfyan, Yahudilerin kendisine ilettikleri rehin isteklerini geri çevirince kendi aralarında ona karşı diş bileyip:

      -Meğer Nuaym haklıymış siteminde bulunurlar.

      Ebu Süfyan cenahı da:

      -Zaten Yahudilerin böyle yapacağı baştan besbelliydi. Onlar oldum olası kalleştirler serzenişinde bulunurlar. Böylece kurdukları ittifak kendiliğinden çatırdayıp bozulmuş olur.

      Onların kendi aralarında kurdukları ittifakları çatırdaya dursun,  bu arada ikindi namazının ardından Allah Resulünün ellerini semaya açtığı gözlerden kaçmaz da. Semaya açılan eller elbette ki geri çevrilmezdi. Zaten duanın ardından tam güneş batmaya yakın göz gözü görmeyecek bir şekilde ansızın çıkan fırtınanın ortalığı kasıp kavurmaya başlaması yapılan duanın geri çevrilmeyeceğinin bir işareti sayılırdı elbet.  Öyle ki müşrikler,  kasıp kavuran şiddetli fırtınadan dolayı develerini bile almaya fırsat bulamadan tüyüp kaçmak zorunda kalırlar.  

       Allah Resulü (s.a.v) kılınan namazın ardından:

        -Aranızdan bana  müşriklerden haber getirecek olan var mı ? Diye sual eyler.

        Tabii hiç kimseden ses çıkmayınca Allah Resulü (s.a.v) bu defa:

       -Ey Huzeyfe!  diye iki kez seslenir.

       Neyse ki Huzeyfe ikinci seslenişten sonra ancak kendine gelip:

       -Buyur Ya Resulullah! Diyebildi.

       Habib-i Ekrem (s.a.v):

       -Ey Huzeyfe! Neden ilk çağrımda ses verememiştin?

      Huzeyfe cevaben:

     -Ya Rasulullah!  Soğuktan vücudum titriyordu benzim sararmıştı,  titreyişimden ötürü ses çıkaramamıştım. İnan daha yeni yeni kendime gelebildim.  Şimdi ne buyurursanız emrine amadeyim der.

       Böylece Huzeyfe,  Allah Resulünün emri doğrultusunda derhal müşrikler cenahından haber getirmek için Ebu Süfyan'ın bulunduğu yere varıp etrafı kolaçan ederekten gözetlemeye koyulur. Gözetlediğinde Ebu Süfyan konuşuyor olduğunu yanındakilerin ise onu dinler halde görür. Huzeyfe derhal kulağını kabartıp o konuşmalardan en can alıcı sözlere dikkat kesildiğinde Ebu Süfyan’ın arkadaşlarına:

        -Görüyorsunuz Kurayza’lılar ihanet ettiler, çıkan kasırga hepimizi savuruverdi, eşyalarımız yok oldu, ocaklarımız söndü, çadırlarımız savruldu,  yurdumuza dönmekten başka çare kalmadı şeklindeki konuşmasına şahit olur.  Konuşmaların akabinde yurtlarına dönerler de.

        Huzeyfe sessizce oradan ayrılıp işittiklerini harfi harfine Allah Resulüne aktarır. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v)’de Medine’ye dönüş emri verip ashabına şöyle moral verir:

       -Ey Ashabım! Şunu iyi biliniz ki; bundan böyle Kureyş sizin üzerinize gelecek cesareti bulamayacaktır.

       Allah Resulü (s.a.v) Medine'ye vardığında ilk evvela yorgunluğunu üzerinden atmak için Hane-i Saadetine çekilir.

        İlginçtir Resul-i Ekrem (s.a.v) evinde kılıcını çıkarıp yıkandıktan sonra öğle namazını müteakip o sırada Cibril Emin Dihye gibi güzel bir adam suretinde görünür.  Ve şöyle der:

       -Görüyorum ki silahını erken bırakmış gibi gözüküyorsun,  oysa bizim silahımız hala kınımızda duruyor. Haydi yeniden sefere diye çağrı yapıp seslenir. Zira Rabbul âlemin’in bu hususta emri vardır.

       Hiç kuşkusuz Cibril Emin’in seferden kast ettiği Kurayzalılara karşı savaş açmaktı.

       Böylece Allah Resulü (s.a.v) ayağının tozuyla geldiği Medine’den daha ikindi namazını kılmaksızın yola çıkılmasını bildiren ilanı Bilal-i Habeş vasıtasıyla duyurur.

       Derken Ashab-ı Kiram, bu ne acele deme fırsatı bulmadan apar topar sefer emriyle yeniden yola revan olup vardıklarında Yahudilerin kale kapılarını kilitlediklerini yerinde görürler. Bunun üzerine kaleye dışarıdan günlerce kuşatma altına alarak mücadelelerini sürdürürler. Artık zor durumda kalan Yahudiler içeride erzakları tükenmek üzere idi ki,   bu kez Kays b. Nebbas vasıtasıyla Efendimiz (s.a.v)’e şu isteklerini iletirler:

       -Gerekirse buralardan gitmeye ve izin verildiği takdirde mallarımızı bile burada bırakmaya razıyız.

        Fakat Allah Resulü (s.a.v) onların bu taleplerine karşılık kayıtsız şartsız teslim olmalarını şart koşar.  Nitekim kuşatmanın on beşinci günüydü ki, Yahudiler bıkkın bir halde iyiden iyiye bunalmışlardı, hatta stokladıkları ambarlarda alarm verip tükenecek noktaya gelmişti. Bu durumda Ka’b b. Esed arkadaşlarına bunalımdan tek çıkış yolunun İslam Dininin hükümlerine teslim olmaktan geçtiğini öğütler. Ancak ne var ki arkadaşları söylenenleri kulak ardı edip inadım inat bir türlü ikna olmayacaklardır.

        Neyse ki Kurayza’lılar, Allah Resulünün daha öncesinden herhangi bir ön şart koşmaksızın teslim olmaları noktasındaki kararlılığını ancak sabah olunca yerine getirmek mecburiyetinde kalırlar.  

       Hakeza kale tam takır teslim alındıktan sonra da Evs kabilesinin Müslümanları, Allah Resulünden esirlere yumuşak davranmasını talep ederler.

       Efendimiz (s.a.v) bu talep üzerine;

       -Yahudiler hakkında verilecek hükmün içinizden birinizin vermenize razı mısınız diye sual eder.

       Evs'liler hep bir ağızdan cevaben:

       -Evet, razıyız derler.

       Ve böylece içlerinden karar mercii olarak Sa’d b. Muaz huzura getirilip kararını şöyle açıklar:

       -Erkekler öldürülsün,  kadınlar ve çocuklar köle yapılsın. Ganimet mallarda taksim ediliversin.

       Derken verilen hüküm aynen uygulanır da. Zaten Yüce Allah’ın beyan buyurup razı olduğu hükümdü bu.  Allah Resulü (s.a.v) alınan bu karardan sonra şöyle beyan buyurur:

        -Allah’ın zail kıldığı her ne olursa olsun o zail olur. İsrail oğulları hakkında bu yazı geri dönülemez bir yazıydı, kaçınılmaz bir savaştı… İşte hepsi bu..

         Dahası Habib-i Ekrem (s.a.v)   son noktayı ortaya koyan bu sözleriyle Kurayz’ın başına gelenlerin ne olduğunun ince bir göndermeyle bildirmiş olur. Derken Kureyza’lıların kadınları ve çocukları gazilere paylaştırılıp herkesin gözü önünde bir şekilde bu mesele hal yoluna konulmuş oldu.

       Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hendek-savasi-ve-kureyza-yahudileri-8330

29 Temmuz 2026 Çarşamba

MEKKE'NİN FETHİ


 

            MEKKE'NİN FETHİ

        SELİM GÜRBÜZER

         Kureyşlilerin himayesini Beni Bekr kabilesi üstlenirken Müslümanların ise Huzaa kabilesi üstlenir.  Günlerden bir gün Beni Bekr kabilesinden kendini bilmez densiz bir adam, Resulullah (s.a.v)’e yönelik alay edici bir üslupta şiirli sözlerle hicveder. Bunun üzerine Huzaa Kabilesinden bir adam hicvedici bu absürt sözler karşısında dayanamayıp o adamı kan çanak içinde yere seriverir.  Oysaki Hudeybiye anlaşmasına göre on yıl içerisinde hem Kureyş cenahından hem de Müslümanların cenahından kan dökülmeyecekti. Böylece bu yaşanan hadiseyle birlikte Hudeybiye barışına gölge düşürülmüş olur. Hani sadece gölge düşürülse belki gam yemeyiz, iş çığırından çıkıp karşı tarafın intikam duyguları daha da bir kabarır hal alır da. Öyle ki Beni Bekr kabilesi bir gece ansızın Huzaa’lılar uyku halinde yakalayıp baskın verdiklerinde neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde kaçmaya koyulsalar da ardından sıkı bir takip peşlerini bırakmayacaktır. Nitekim uyku sersemliği halinde yakalananlar katledilip öldürülürken, yakalamayanlar ise zar zor kendilerini Mekke sokakların aralarına atabilmişlerdir.  Tabii Resulullah (s.a.v)’in himayesi altında bulunan Huzaa’lılara yapılan bu elim çirkin muameleden haberdar olduğunda çok üzülür. Hem nasıl Allah Resulü (s.a.v) üzüntü duymasın ki,  bir kere her şeyden önce sokaklar kan revan içinde insan cesetleriyle dopdoluydu.

         Maalesef başlangıçta hicvedici sözlerle başlayan kavganın bu noktaya taşınması Kureyş’lileri de endişeye sevk etmişti. Öyle ki, Ebu Süfyan içinde ukde olarak kaldığı bu endişeler içerisinde derhal Medine yoluna koyulur. Medine’ye varıp kızının evine konakladığında Resulullah (s.a.v)’in oturduğu mindere oturmak ister istemesine ama kızı “sen müşriksin, sen necissin” deyip minderi altından çekiverir. Babası kızının bu yaptığına şaşırmış olsa da hemen oracıktan ayrılıp Resulullah (s.a.v)’in huzuruna vardığında geliş amacının Hudeybiye anlaşmasının ihlalini önlemek ve anlaşma süresini uzatmak olduğunu dile getirir. Ancak Resulullah (s.a.v)  himayesine aldığı kabileye yapılanlara incinmiş olduğu her halinden o kadar kendini belli ediyordu ki; o an susmayı tercih eder. Ebu Süfyan bu suskunluk karşısında taraflar arasında yapılan anlaşmayı tekrar uzatmak görüşünde olduğunu tekrar dile getirir. Fakat Resulullah (s.a.v)’den yüz bulamayınca bu kez araya ricacıların devreye girmesi için çaba sarf eder. Belki olur ya, ufakta olsa bir umut ışığı yakalayabilir ümidiyle kapı kapı dolaşmaktan geri durmayacaktır.  Nitekim önce Ebubekir’in kapısını çalar, ardından sırasıyla Ömer, Osman, Ali, Fatıma derken hepsiyle bir dizi görüşmeler yapar. Bütün bu görüşmelerin ardından her biri; Allah Resulünün onay vermediği bir şeyi kabul edemeyeceklerini beyan ederler. Hem kaldı ki kendi öz kızı bile Allah Resulünün oturduğu mindere oturtmayarak çok önceden babasına gereken dersi vermişti zaten. Derken onca uğraş verdiği bu söz konusu anlık görüşmelerden Ebu Süfyan'ın bir netice elde edememesi kendisi açısından çok büyük bir hezimet ve moral bozukluğu oluşturur.  

        O moral bozukluğuna uğraya dursun, tüm gözler Allah Resulünün üzerinde olup ne yapacağı merak konusuydu. Allah Resulü (s.a.v) o an yerinden doğrulup ayağa kalktığında kendisinde kabz (gerginlik) hali vardı.  Dahası yüz ifadelerinde öncesinde himayesine alıp da kendi uhdesinde onca zulme uğramış Huzaalar’ın yaşadığı o acı dramın üzerine sinmiş hüznü vardı.  İşte Allah Resulü (s.a.v)   o an rıdasını toplayıp kıyama geçtiğinde bu hususta şöyle der; “Eğer kendi nefsim için istediğim şeyi Huzaa kabilesi içinde istemezsem Allah'tan yardım görmeyeyim. Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki kendimi ve aile efradımı himaye ettiğim gibi onları da koruyacağım.  Tez elden haber salın ki Allah’a ve ahiret gününe iman edenler Medine’de toplansın.”

       İşte Allah Resulünün dile getirdiği bu duyuruyla birlikte Hane-i saadette savaş hazırlıkları başlar. Ardından Resulullah (s.a.v)’in talimatıyla kabileler silahlanıp sefere çıkılacağı ilan edilir. Bu arada Mekke’ye giriş ve çıkışlar sıkı denetime alınıp böylece sınır boyları kontrol altında tutularaktan yapılan tüm hazırlıkların gizli tutulması sağlanır.  Derken alınan bu sıkı tedbirler eşliğinde Habib-i Ekrem (s.a.v)’in davetine icabet eden kabileler akın akın Medine’ye geldiklerinde sayıları on bini bulan bir ordu oluşturup Mekke’ye doğru hareket ediverirler.

       Evet, uzun bir yolculuğun akabinde yorgunluk alametleri baş gösterip dudaklar susuzluktan çatlamış bitap haldelerdir. İşte bu noktada sahabe-i kiramın azmi bu ya, bitap düşmelerine rağmen her türlü zorluk karşısında metanetlerin yitirmeyip onların tek yürek olup kenetlenmelerine hiç bir şey mani olamayacaktır. Zira Ashab-ı kiram için Yüce Mevla uğruna çile çekmek ibadet sayılırdı. Yine de onların susuzluğun getirmiş olduğu bitkin ve argın durumunu sezen Allah Resulü (s.a.v), bizatihi kendisi su içerekten oruçlarını bozmalarını söyler. Bu arada hiç beklenmedik bir anda amcası Abbas’la da karşılaşıp o da muhacir unvanı şerefine nail olur.

        Kafileler yollar dizilmiş, boyunlar bükülmüş,  kalpler tek yürek bir halde hedefe doğru ilerliyorlardı. Nihayet Merrüz Zehran’a geldiklerinde, Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)  ateş yakılmasını emreder. Sanki yanan ateş değil aşk ateşiydi. Dahası Mekke’den ayrılışın yüreklerde yaktığı hasret ateşiydi bu. Dile kolay, Müslümanlar doğup büyüdüğü topraklardan hicret edip çıkmak zorunda kalmışlardı. Artık müminleri bu yanan aşk ateşiyle birlikte yıllardır Mekke’den ayrı kalmanın hasretiyle yanıp tutuşmanın heyecanı sararken müşriklerin yüreğini ise korku ateşi sarar. Derken gökyüzüne alev alev yükselen aşk ateşinin harlayışı Mekke’de yankı bulur da.  Bu arada merak bu ya,  Ebu Süfyan ve arkadaşları da hemen ateşin bulunduğu yerde neler olduğunu görmek için oraya doğru yürümeye koyulurlar. Fakat gecenin karanlığında izbe iz ilerlediklerinde kendilerini ele verip derhal Resulullah (s.a.v)’in huzuruna yaka paça huzuruna getirilirler. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) aralarında Ebu Süfyan’ın da bulunduğu esirleri görünce içi ferahlar. Ancak Hz. Ömer (r.anh),   ona olan kızgınlığından ileri atılıp:

      -Ya Resulullah!  İzin verin, şu Ebu Süfyan’ın boynunu vurayım der.

      Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası hemen duruma müdahale edip şöyle der:

      -Ya Ömer, sakın ha,  bir delilik yapmayasın,  olduğun yerde dur,  öyle şey olmaz.

      Allah Resulü (s.a.v)  ise bu durumda devreye girip:

      -Hele ikinizde sakin olunuz dedikten sonra sabah vakti olduğunda onu bana getirin diye emir buyurur.

       Nitekim Sabah olduğunda Ebu Süfyan huzura alınır. Resulullah (s.a.v), ona bakaraktan huzurunda tatlı bir lisanla şunu sual eyler:

       -Ey Ebu Süfyan! Daha ne duruyorsun? Hala iman edipte Müslümanlığın nimetlerinden faydalanmayacak mısın?

       Ebu Süfyan tane tane inci gibi dökülen bu davetten sendeler bir halde cevaben:     

       -Tereddütlüyüm karşılığını verir.

       Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası bu sefer devreye girip;

        -Artık yeter gayrı,  tez boynun vurulmadan bu dini kabul et,  bir an evvel şahadet getirmende senin için fayda var deyince, Ebu Süfyan “Kelimeyi Tevhid-i” diliyle ikrar etmek zorunda kalır.

        Ebu Süfyan oradan ayrıldıktan sonra halkına büyük bir ordunun geldiğini haber verip şöyle seslenir:

        -Ey Ahali! İster kendi evime geliniz, ister Mescidi Harama sığının, isterse kendi evlerinize giriniz hiç fark etmez, şunu iyi biliniz ki her hâlükârda canınız emniyette olacaktır.  

        Evet, Ebu Süfyan bu çağrıyı müteaddit defalar tekrarladı tekrarlamasına ama hiç kimseden ses seda çıkmaz. Kureyş halkı adeta ölü sessizliğine bürünmüştü. Besbelli ki, bu sessizlik sıradan bir sessizlik değildi, fırtınadan önce gelen sessizlik gibiydi sanki. Oysa korkunun ecele faydası yoktu. Derken o arada sessizliği bozan ilk tılsım karısı Hind’den gelir. Nitekim Hind, kocası Ebu Süfyan’ın sakalından tutarak:

      -Yazıklar olsun sana ki atalarının dinini terk edivermiş görünüyorsun. Üstelik bir de hiç utanmadan karşıma çıkmış konuşuyorsun, öldürün şu adamı diyerekten ortalığı velveleye verir de.           

       Ebu Süfyan:

        -Ey Bre kadın! Şu sakalımı çekmeyi bırak da evine dön ve bir an evvel Müslüman olmaya bak, yoksa canından olacaksın deyip ısrarla bu işin şaka götürür yanı olmadığını hem eşine hem de halkına bir kez daha hatırlatmış olur. Ancak ne var ki kanımız pahasına bu şehri teslim etmeyeceğiz diyenler oldu. Neyse ki itirazcılar azınlıkta idiler.

         Ve en nihayetinde Müslümanlar iki koldan kendi öz vatanlarından parya olarak ayrıldıkları Mekke’ye kan dökmeksizin girmiş oldular. Zaten hiç kimsede bu durumda karşı koyma cüreti gösteremezdi. Derken Efendimiz (s.a.v)’in Risalet’i Başbuğ komutasında bu kutsal toprakların fethi gerçekleşir. O an cümle âlem ayakta nefesler tutulmuş haldedir. Düşünsenize doğup büyüdüğü topraklardan ayrılalı sekiz yıl olmuştu ki; Bu nedenle Mekke Onsuz yetim kalmıştı. Şimdi yediden yetmişe hemen herkes âlemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed (s.a.v)’in Nebevi nur yüzünü yeniden seyreylemeye koyulup böylece büyük bir heyecanla yaşlısı, genci, çoluk çocuk ve herkes canımız sana feda olsun dercesine adap duruşuyla onu bağrına basmış olurlar.

         Evet, Allah Resulü (s.a.v) sekiz yıl önce Kusva adlı devesiyle doğup büyüdüğü bu topraklardan ayrılmak zorunda kalmıştı.  Ancak gel gör ki kaderin cilvesi bu ya, yıllar sonra yine aynı deve ve can yoldaşı Hz. Ebu Bekir ile birlikte Mescid-i Haram’a dönüşü nasip oldu. Zalimler Hicret edenleri bu kez buralardan kovmak için değil tam aksine onlardan merhamet ve eman dilemek için gelişlerini izliyordu. Resul-i Ekrem (s.a.v)  Mescidi harama girdiğinde önce Hacerül Evsed-i selamlar, ardından mübarek asası ile putları bir bir devirmek olur. Böylece bir dönemin bittiğini ve Allah'tan başka mabut yoktur ilanının yapıldığı döneme girildiğinin mesajı verilir.  Akabinde tavaf, zemzem suyunun kana kana içilmesi takip edip sonrasında Merve ile Safa tepe arasında say’a geçilir. Haccın rükünleri eda edildikten sonra Kâbe’nin kapısı açılıp içeri girildiğinde o meşhur Hübel putu parçalayaraktan dışarı atılır. Ve Bilal-i Habeşi’nin o eşsiz güzel sesiyle Ezan-ı Muhammed Mekke semalarında yankı bulup Fethi Mübin'in duyurusu vuku bulur.  Derken cümle âlem ve cümle mahlûkat en son Müberra dinimiz olan İslam’ın çağrısına muhatap kılınır.

        Velhasıl-ı kelam,  Fethi Mübin yaşanan acıların sona erip İslam’ın açılması demekti.

        Vesselam.

       https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/mekkenin-fethi-8310