AH TAİF AH!
SELİM GÜRBÜZER
Ebu Talib’in son demleriydi. Bir yandan
da hasta yatağında sevgili yeğenini düşünüyordu. Her ne kadar iman etmemiş olsa
da onu hayatı boyunca korumaya çalışmıştı hep.
Müşriklerin ileri gelenleri ziyarete
geldiler. Hasta ziyaretinde bile yine konu Resulullah (s.a.v) idi. Dediler ki:
-Yeğenini
çağır aramızda anlaşma yapalım, böylece ona zarar vermemiş oluruz.
Ebu Talib bunun üzerine yeğenini çağırıp
ona şunları söyler:
-Ey Kardeşimin Oğlu! Bak bunlar hasta
ziyaretime gelenler, seninle anlaşmak
istiyorlar, ne dersin.
Resul-i Ekrem (s.a.v);
-Peki,
amcacığım, fakat onlardan istediğim tek bir kelimeyi ikrar etmeleridir. Şayet o
kelimeyi dile getirirseler aramızda hiçbir mesele kalmaz.
Bu sözler üzerine Ebu Cehil ileri atılıp
şöyle der;
-Değil
bir kelime, bin kelime söylemeye razıyız, yeter ki akrabalar arasında oluşan şu
ikilik sona erip böylece bu mesele de burada halledilmiş olsun.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):
-O
halde sizlerden putları terk edip ‘LAİLAHE
İLLALLAH’ kelime-i tevhidini ikrar etmenizi istiyorum deyince, bir
anda taahhüt ettiklerinden sözlerinden cayıp Allah Resulünün isteğini şu sözlerle
reddettiler:
-Sen Lat, Uzza, Hubel gibi birçok
putlarımızı terk etmemizi isteyip güya aklınca bizleri tek ilahla mı baş başa bırakmak
istiyorsun, asla o kelimeyi ikrar etmeyiz.
Böylece oradan hızla ayrılıverdiler.
Bu arada Ebu Talib’in de hastalığı günden
güne gitgide artıyordu, üstelik kendinden sonra yeğenini emanet edeceği kimsede
kalmamış gibiydi. Öyle ki, Ebu Leheb desen, o zaten öteden beri oldubitti
yeğenine karşı içten içe kin ve nefret besliyordu. Diğer amcası Abbas öyle
değildi, ama o da yeğenini himayesine alsa ticari hayatı her an riske
girebilirdi. Peki ya Hamza? Onun da malum Müslüman olması hasebiyle hiçbir
şekilde himaye etme hakkı yoktu. İşte tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda
Ebu Talib amcasından sonra sığınacak hiç bir dalının olmadığı ortaya çıkıyordu.
Üstelik bunları konuşacak zamanda kalmamıştı. Zira Ebu Talib hasta yatağında daha
da ağırlaşıp ecel terleri döküyordu. Artık son nefesini vermek üzereydi. Tabii Allah Resulünün derdi davası ise
kendisini korumaya almak değildi, onun
derdi davası amcasının bu dünyadan imanla göç etme temennisiydi. Nitekim Allah Resulü
(s.a.v), olur ya amcası son nefesinde imana gelir düşüncesiyle şu telkinde
bulunmayı ihmal etmez de:
-Amcacığım! Şayet ‘LAİLAHE İLLALLAH’
kelime-i tevhidini ikrar edersen çok sevinirim.
Ancak ne var ki Ebu Talib’ten olumlu ya da
olumsuz ağzından hiç bir ses çıkmaz.
Allah Resulü (s.a.v) bunun
üzerine amcasından tekrar iman etmesini talep edince bu kez orada bulunan Ebu
Cehil araya girip şöyle der:
-Ey Ebu Talib! Sakın ola ki Abdulmuttalib’in
dininden yüz çevirmeyesin.
Nitekim Ebu Talib’den bekledikleri cevap
gecikmeyip son nefesinde:
-O Abdulmuttalib’in dini üzeredir cümlesiyle
ruhunu teslim etmek olur.
İşte bu tek cümleyi işiten Ebu Cehil o anda
derin bir nefes alıp kendince o anın tadını keyfince çıkarmış olurken Allah
Resulü ise tam aksine yüreği dağlanır.
Allah Resulü (s.a.v) amca
yüreği bu ya, her şeye rağmen hasta yatağının başında:
-Yasaklanmadığım müddetçe amcamın bağışlanması
için dua edeceğim demekten kendini alamaz da.
Gerçekten de Resul-i Ekrem (s.a.v) oradan ayrılıp Yüce divana ellerini açtığında amcasının
affedilmesi için yalvardı yalvarmasına ama vahy olunan ayeti kerimede Yüce
Allah (c.c):
-“Hiç
şüphe yok ki sen arzu ettiğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah Teâlâ
dilediğini hidayete kavuşturur” (Kassas, 56) diye beyan buyurmakla hidayetin Allah’tan
olduğu gerçeğinin altı çizilmiş olunur.
Hiç kuşkusuz Allah Resulüllah (s.a.v)’in
yaşadığı bu ilk acı değildi, devamında bu
kez ilk iman eden eşi Hatice annemizi kaybetmenin acısını yaşayıp artık yanında
yöresinde kendisine candan yar ve yardımcı olacak akrabadan hemen hemen hiç kimsede
kalmamıştı dersek yeridir. Öyle ki bu
durumda inzivaya çekilip dışarıya çıkamaz hale gelmişti. Hem kaldı ki dışarıya
çıkmaya kalkışsa bile müşrikler tarafından atacağı her adımı kontrol altında
tutuluyordu. Kur’an okur halde görseler hemen mani oluyorlardı.
İşte böylesi kuşatılmışlık duygu seli
içerisinde olur ya, Taif taraflarında belki kendisini anlayışla karşılayacak
insanlar çıkar düşüncesiyle hemen evlatlığı Zeyd’le birlikte Taif yolculuğuna
çıkma kararı alır. Nitekim birlikte Taif’e vardığında ilk iş Kur’an’dan ayetler
okumak olur. Ancak ne var ki Taif’in ileri gelenleri onu ciddiye almadıkları gibi, misafire özenle gösterilebilecek en az hürmeti
bile O’ndan esirger oldular. Öyle ki içlerinden Abdi Yalil, Mesud ve Habib adlı
şahıslar alay edici usluplarıyla Allah Resulünün yüzüne karşı:
-Ey
Yolcu! Senden başka gönderilecek Peygamber bulamadılar da, bula bula seni mi
bulup buralara gönderdiler işgüzarlığında bulunacak kadar hakaret varı tutum
sergilemişlerdir.
Resulullah
(s.a.v) bunun üzerine şöyle der:
-Madem dediklerimi ciddiye alıp bana inanmıyorsunuz,
bari hiç olmazsa bu işi gizli tutunuz.
Maalesef bu söylenen teklif kabul görmediği
gibi hemen etrafta dedikodu kazanı kaynatılıp akabinde gizli bir elin devreye
girmesiyle birlikte âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (s.a.v)’in
taşlanması vuku bulur. Tabii bu arada baktılar ki taş yağmuruna tutmakla iş
çığırından çıkıp linç edilecek halde, bu sefer o gizli el orada bulunan herkese
şu uyarıda bulunur;
-Dikkat edin, sakın ola ki öldürmeyesiniz.
Evet, Taif’te Allah Resulüne yar olmayacaktır.
Zira Allah’ın Habibini taşlayıp incitmişlerdi. Düşünsenize Habibi Ekrem Efendimiz (s.a.v)
misafir olarak gittiği yerden taşlanarak kovulup oraları terk etmek zorunda
kalmıştı. Neyse ki tutulduğu taş bombardımanının altında epey uzaklaştıktan sonra
hele şükür zar zorda olsa kendini bir bağın kenarına atabilmiştir. Ve en nihayet
ellerini semaya doğru açıp Allah’a şöyle niyazda bulunur:
-Ey
Yüce Allah’ım! Onlar ne yaptığını
bilmiyorlar, bilselerdi yapmazlardı.
Onlara hidayet ver, Senden gelecek
afiyet ve selamet benim için daha hoştur. Hiç şüphesiz Senin her şeye gücün
yeter.
Bu arada Utbe b. Rebia ve kardeşi Şeybe uzaktan
seyre dalıp Allah Resulünün sığındığı bağın kovuğunda yaralı bereli bir halde
bitap düştüğünü fark etmişlerdi. Zaten yüzündeki yara bereler taş yağmuruna
tutulduğunu her halinden belli ediyordu. İşte bu durumda her iki kardeşte köleleri
Addas’a seslenip:
-Alda şu üzümleri ona götürüverin derler.
Köle
denileni yapar da.
Addas, Allah
Resulüne üzümleri uzatıp besmele çektiğini işittiğinde merak bu ya, hemen
kulağına şöyle fısıldar:
-Ey Yolcu! Buralarda bu kelamı senden başka
hiç kimse söyleyen yoktur, bu kelam neyin nesidir.
Resulullah (s.a.v) bunun üzerine Addas’a tebessüm edip:
-Sen hangi kavimdesin? Diye sorar.
Addas
cevaben:
-Ninova halkındanım ve Hristiyan'ım der.
Resulullah (s.a.v):
-O halde aramızda fark yoktur kardeşiz biz. Dahası
siz bizim Yunus b. Matta’nın şehrindensiniz.
Addas:
-Peki,
iyi hoşta, Yunus b. Matta’yı nereden biliyorsun? Diye sual eder.
Resulullah (s.a.v) cevaben:
-Her ikimizde peygamberiz. Aynı davanın elçileriyiz
diye beyan buyurur.
Addas aldığı bu cevaplar
karşısında o anda gözleri yaşarır bir halde hemen oracıkta dizinin önünde diz
çöküp Müslüman oluverir.
Tabii bu arada onları uzaktan pür dikkat izleyen
Utbe ve Şeyba adlı iki kardeş ise kendi aralarında şöyle mırıldanmaya başlarlar:
-Yahu adama iyilik yapalım derken baksana bizim
köleyi ona teslim etmiş olduk.
Biraz sonra köle Addas yanlarına vardığında şu
sitemde bulunurlar:
-Ey Addas! Yazıklar olsun sana! Seni üzüm vermek için gönderdik, sen ise sadece
üzüm vermekle kalmadın birde üstüne üstük elini öptün de.
Addas
cevaben şöyle der:
-Aman Efendim eli öpülmeyecek gibi değildi ki,
çünkü o Peygamberdir.
İki kardeş:
-Be
adam, Peygamber olduğunu nereden çıkarıyorsun? Diye sual eder,
Addas cevaben:
-Elbette
ki bunu bana anlattıklarından bildim.
Utbe ve Şeybe kardeşler kölenin bu cevabı
üzerine:
-Oysaki senin dinin O’nun dininden daha iyidir
diye karşılık verirler.
Tabii
Addas bu noktadan sonra cevap vermek yerine susmayı yeğler.
Evet, Resulullah
(s.a.v) köle ile arasında geçen konuşmalardan
bir nebzede olsa içi ferahlayıp oradan ayrılıp yola devam eder. Ancak yolda
derin düşünceler içerisinde ilerleyen Server-i Kâinat Efendimizin bu mahzun hali
meleklerin gözünden kaçmaz da. Nitekim Meleklerin Reisi Cebrail (a.s) yolda Allah Resulünün incinmiş olan yüreğine
şu sözlerle su serpip teselli verir:
-Ya Resulullah! Müsaade edin sana taş atan Taif’lileri
evvel Allah’ın izniyle şu iki dağın arasında sıkıştırıp gök kubbeyi başlarına
geçirelim.
Resulullah (s.a.v) cevaben:
-Ey Cebrail! Sakın ha, asla müsaadem
yoktur. Belli mi olur, bir bakarsın ilerisinde onların neslinden gelecek birileri
Müslüman olur, dolayısıyla benim için bir kişinin Mümin olması onca Taif’linin
helak olmasından daha evladır der.
Bu arada Taif yolculuğunun ardından ilginç bir
hadise daha yaşanıp cinlere gök kapıları da kapanıverir. Bu demektir ki artık
bundan böyle göklere kadar yükselip meleklerin gizlice konuşmalarına şahit olamayacaklardır.
Cinler ister istemez kendi aralarında bu durumu müşavere edip şu karara
varırlar:
-Gelin en iyisi mi bizim yeryüzünde gök
kapılarının kapanmasına kim neden olmuş hep birlikte bir araştıralım, işin aslı
nedir ne değildir bunu öğrenebiliriz pekâlâ.
Gerçekten de cinler araştırmaya koyulup yeryüzünün
doğusundan batısına kuzeyinden güneyine epey tarayıp mekik dokumalarının
ardından Mekke ile Taif arasında bir yerde evlatlık Zeyd ile Allah Resulünü görmüş
oldular. O an Resul-i Ekrem (s.a.v)'in tane tane Kur’an okuyuşuna dikkat
kesilirler de. Ve O’nun ağzından dökülen
güzel tilaveti dinlediklerinde mest olup kendi aralarında şunları söylemek
zorunda kaldılar:
“-Vallahi
İşte gök kapılarının kapanmasına neden olan insan bu olsa gerektir.
Nitekim bu mucizevi karşılaşıp buluşma
üzerine şu ayetler nüzul olur da:
-Hatırla o zamanki biz sana cinlerden bir
topluluğu göndermiştik. Onlar sana geldiklerinde durun dinleyin dediler. Okuyuş
tamam olduğu zaman kavimlerine haber vermek üzere dönüp gittiler.
-Dediler ki; Ey Kavmimiz! Muhakkak biz bir
kitap dinledik ki, kendisinden önce
olanları tasdik edici olarak Musa’dan sonra nazil olmuş (indirilmiş olan) hakka ve dosdoğru bir yola rehberlik ediyor.
-Ey Kavmimiz, Allah’ın davetçisine icabet
edin. Ona iman edin ki (Allah) sizin günahlarınızdan bir kısmını yarlığasın ve sizi çok
elem verici bir azaptan kurtarsın daveti kabul edin. Her kim Allah’ın
davetçisine uymaz sözünü dinlemezse bilsin ki, yeryüzünde Allah’ı aciz bırakacak değildir.
Onun Allah’tan başka dostları da yoktur. İşte onlar apaçık bir sapıklık
içerisindedirler.
-Siz
neler söylüyorsunuz? Dediler.
Derken
Resulullah (s.a.v)'ın mübarek dilinden vahy olunan ayetleri tasdik
edenler:
-Biz
bu kitabın Allah kitabı olduğuna inandık.” (Cinn, 2) diyerekten
adlarını Müslüman cin taifesine yazdırmış oldular. Tasdik etmeyenlerde Kâfir cin
taifesine adlarını yazdırmış olurlar. İşte nazil olan Ahkaf surelerinden geçen
her bir ayetle cin taifesi dini tebliğe böyle muhatap kılınır. Şöyle ki; bir
kısmı davete icabet ederek kurtuluşa ereceğinin muştusuyla müjdelenirken, bir
kısmı da küfründe inat etmenin karşılığı olarak acı akıbetlerinde azaba duçar
olacağının duyurusuyla baş başa bırakılırlar.
Evet, Resulullah (s.a.v) Taif’den taşlanarak
sürgün edilmişti. Ne kadar çile o kadar ecir vardı elbet. Kaldı ki çile bu yolun hamurudur. Çile hamurunda
yoğrulmadan pembe şafakların doğmayacağı muhakkak. İşte Allah Resulü (s.a.v) yol boyunca çektiği onca çileye rağmen bir an
olsun irşat ve tebliğ faaliyetlerinden asla geri durmadı. Böylece içinin burukluğunu çile hamuruyla yoğrulmakla
gidermiş oluyordu. Derken Mekke’ye yaklaştığında Huzaa kabilesinden bir adama
denk geldi. O adama himayesine alacak insanların isimlerini verip şöyle dedi:
-Git bu ismini verdiğim şahıslarla görüş
beni himayelerine almalarını söyle.
İşte Resulullah (s.a.v)'ın talebini yerine
getirmek için yola çıkan o adam, Ahnes
b. Şerik, Süheyl b. Amr gibi insanların kapısını birkaç kez çaldı çalmasına ama
her kapı çalışlarında bir türlü olumlu netice alamamanın ıstırabını ruhunda
hisseder. Neyse ki en son Mut’ım b. Adiye’nin kapısını çaldığında himayesine
alacağının sözünü aldığında ancak o zaman Allah Resulü (s.a.v) doğup büyüdüğü topraklara kendini atabilmiş
oldu.
Tabii
kendi öz yurduna döndüğünde her zamanki gibi yine durmak yok, yola devam
azminden taviz vermeksizin tebliğ vazifesini sürdürmeye devam edecektir. Zira O
(s.a.v) zaferle değil, seferle yükümlü ‘Adı Güzel Kendi Güzel Muhammed’dir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ah-taif-ah-8371

