TEBÜK
SEFERİ
SELİM GÜRBÜZER
Allah Resulü (s.a.v) Mekke Fethinin ardından İla’yı kelimetullah için
Nizam-ı âlem davası uğruna Rum taraflarına yönelir. Malumunuz Allah Resulü
(s.a.v), sırf Arap coğrafyasının
peygamberi değil, tüm insanlığın ve âlemlere rahmet olan bir elçidir. İşte bu
nedenledir ki İslam’ın muhataplığı tüm insanlığı kapsayan bir muhataplık olup
Peygamberimiz (s.a.v)’in onca mücadelelerinin
ardından yeni hedef menzilinin Rum civarı olduğunu belirlemesi son derece gayet
tabii bir durumdur.
Tabii bu arada münafıklar da yeni ufuklara
yol alınacak bu ulvi hedeflere mani olmak için elinden geleni arkalarına koymayıp
hiçbir zaman boş durmayacaklardır. İlginçtir
ulvi gayeler uğruna İslam coğrafyasının sınırlarının ötesine çıkılacak bu ilk sefer
hem münafıkların vazgeçirmeye çalıştıkları bir sefer olacaktır hem de şimdiye
kadar yapılan seferlerin en uzunu olma özelliğini bağrında taşıyacaktır. Öyle
ki Efendimiz (s.a.v) bu iki unsuru
dikkate alaraktan sefere iştirak etmek isteyip ancak gelemeyecek durumda olan
varlıklı ailelerden bari hiç olmazsa lojistik ve maddi yönden yardımcı
olmalarını da talep eyler. Ve bu talep
yerini bulur da. Bu arada münafıklar her
ne kadar “Aman bu sıcaklarda sefere mi çıkılırmış” ya da Rum kadınlarına
aşırı derece zaafı olduklarından dem vurup ashabın kafasını karıştıraraktan çıkılacak
olan bu seferden vazgeçirmeye çabalasalar da boşa kürek sallayacaklardır. Zira
yücelerden gelen sefer emri fermanı onların kafaları karıştıran oyunlarını çoktan
boşa çıkarmıştı bile. Nitekim Allah
Teâlâ bu hususta fitnecilerin ayak oyunlarını bozmaya yönelik verdiği hüküm
hakkında Kur’an’da bakın ne buyuruyor:
-Onlardan bir kısmı var ki, bana izin ver ve
beni fitneye düşürme diyor, zaten fitneye kapılmış durumdalardır. Cehennem ise
inkârcıları çepeçevre kuşatıcıdır. (Tevbe,
119).
Evet,
nüzul olan bu ayet mealinden de anlaşıldığı üzere münafıkların Müminleri
Tebük seferinden büsbütün vazgeçirme girişimlerine rağmen 30 bin kişilik ordu
Seniyyetül Vedai’de toplanabilmiştir. Derken Efendimiz (s.a.v) önderliğinde toplanan ordu yola koyulmuş olur.
Ancak şu da vardı ki münafıklar yol boyunca da boş durmayıp fitne kazanı
kaynatmaktan geri durmayacaklardır. Nitekim İbni Selul emrindeki birlik
içerisinde yer alan münafıkların bir kısmı yolculuk esnasında ters istikamete
yönelip sefere katılmama yüzsüzlüğü gösterirken bir kısmı da yol boyunca her
türlü kafa karışıklığını körüklemekle konuşlanmış olurlar.
Peki ya Hz. Ali (k.v) bu çıkılacak sefer için neyle
vazifelendirilir? O’da sefer öncesi Peygamberimiz
(s.a.v)’in bizatihi talimatı doğrultusunda Mekke’de yerine vekâleten kalması
için görevlendirilmiş olur. Ama gel gör ki fitneciler bu söz konusu görevlendirme
işinde bile “Ali korkusundan
kadınlar gibi evde kalıyor” türünden
etrafa saçtıkları çirkin dedikodularla fitne kazanını kaynatmaktan imtina
etmeyeceklerdir. Tabii yapılan bu dedikodulardan bunalan Hz. Ali (k.v), tez elden orduya yetişip Allah Resulüne durum
vaziyeti izah ettiğinde şu karşılığı görür:
-Ey
Ali! Ne olursa olsun geldiğin gibi geri
dön ve ehli beytime göz kulak ol. Şunu iyi bilesin ki Musa’ya göre Harun ne ise
sende bana göre aynısındır.
İşte Allah Resulü (s.a.v)’in, yaptığı bu telkin sayesinde bir yandan Hz. Ali
(k.v)’in her türlü ayak oyunlarına kapılmaksızın vazifesine odaklanması yönünde
yeniden yurduna dönüşü sağlanırken diğer yandan da Tebük seferi kafilesinin çileli
yolculuğu kesintiye uğratılmamış olur. Zaten bu kutlu yolculuğun çileli olduğu
şundan besbelliydi ki; yolculuk süresince yorgun ve argın düşmüş bir halde arkada
kalanlarda oluyordu. Hele ki sahabe içerisinde biçare bir halde dikkatlerden
kaçmayan Ebu Zer El Gıfari (r.anh) vardı
ki, yolculuk esnasında devesi huysuzlaşmış, bir türlü yol kat edemiyordu, yine
de her şeye rağmen çareyi kumlara bata çıka yürümekte bulup yolculuğunu bu
şekilde devam ettirebilmiştir. İşte onu
bu hal vaziyette gören Habib-i Ekrem (s.a.v):
-Ebuzer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşr olunur
demekten kendini alamaz da.
Dile kolay Medine'ye 900 kilometre uzak mesafede
ki bu sefer için yol kat edildikçe susuzluk hali baş gösterecektir. Kervan
içerisindeki münafıklar her zamanki gibi bu susuzluk hal durumundan da
homurdanır tavır takınacaklardır. Onlar homurdana dursun, Hz. Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.a) durum vaziyeti Allah Resulüne bildirmesi üzerine Yücelere edilen
dua hürmetine aradan daha çok zaman geçmeden sağanak halde yağan yağmurla birlikte
münafıkların fitne çıkarmaya yönelik homurdanmalarının önüne geçilmiş
olunur. Yolculuğun bir diğer en dikkat çeken
yanı ise hiç kuşkusuz Kusva adlı deve hadisesidir. Şöyle ki;
Mekke’den
Medine’ye hicret yolculuğuna Kusva devesiyle çıkılmıştı. Kaderin cilvesine
bakın ki, uzun bir aradan sonra yine aynı deveyle Medine’den Mekke'ye dönüşü gerçekleşecektir.
İlginçtir bu sefer ki dönüş hicret için değil Mekke’nin Fethine yönelik bir
dönüş olacaktır. Hakeza çıkılan bu seferde Efendimiz (s.a.v)'in o meşhur Kusva
adlı devesinin yolculuk esnasında kayıplara karışması da bir başka ilginç
hadise olarak tarihe not düşülmüş olunur. Tabii yaşanan bu ilginç hadisede ordu
içerisinde fitne çıkarmak için yuvalanmış bir kısım münafıklar kendilerince bu durumdan
da vazife çıkarıp;
-Ya koskocaman Peygamber nasıl olur da kaybolan
devesinin yerini bilmez türünden maksadı aşan bir takım ipe sapa gelmez sözlerle
kendilerince zihinleri bulandırmaya çalışmış olacaklardır.
Allah Resulü (s.a.v) bu fitne kokan serzenişleri işittiğinde şöyle
der:
-Unutmayın ki bende bir insanım, gaybı ancak Allah bilir. Şayet Mevla’m bildirirse
Ben bilirim. Zaten şu anda Cibril Emin yanıma gelip devenin şu vadide bir ağaca
yuları takılmış halde devenin beklediğini haber vermiş oldu, o halde gidip alınız.
Gerçekten de fitneciler tarif edilen
yerde deveyi bekler halde gördüklerinde bir kez daha hevesleri kursaklarında
kalıp ortalığı velveleye vermeleri girişimleri boşa çıkmış olur.
Bulunan devenin ardından Tebük’e varıldığında
artık burası konaklanan son menzil olur. Ve birazdan kafilenin konaklandığı
yere tek başına sırtında heybesiyle Ebuzer El Gıfari’nin gelişini gören Allah
Resulü (s.a.v) yine hakkında şöyle der;
-“Ebuzer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşr
olunur.”
Allah Resulü (s.a.v) konakladığı Tebük’te kontrolü
elden bırakmamak adına ilk iş Dume Reisi Ükeydir’in bulunup getirilmesinin
talimatını vermek olur. Halid b. Velid ve arkadaşları üstlendikleri bu talimat üzerine
Ükeydir üzerine ani baskın yapıp kendiliğinden teslim olur da. Resul-i Ekrem
(s.a.v)’in huzuruna çıktığında savaş hukukunun gereği olarak önce kendisine Müslüman
olması yönünde teklif yapılır, ancak kabul etmeyince ister istemez bu kez savaş
hukukunun gereği olarak cizye karşılığında kendisiyle birlikte halkına eman
verilir. Hatta Tebük seferinde bu hukuki kaidelere uyması için Makna, Eyle,
Cebra ve Ezru kabileleriyle de görüşülüp onlar da cizye karşılığında güven
içinde yaşamaları uygulamasına tabii tutulurlar.
Bu arada Tebük’te konaklayalı üzerinden 20
gün geçmişti ki karşılarına çıkacak düşman hala ortalıkta gözükmüyordu. Bunun
üzerine daha fazla konaklamaya gerek duyulmayıp dönüş emri verilir. Hiç
kuşkusuz münafıklar Tebük’e gelişlerinde olduğu gibi dönüşlerinde de sinsiliklerine
devam edip Allah Resulüne pusu kurup öldürmeyi göze alacaklardır. Öyle ki bu
uğurda birkaç kişi kendi aralarında sözleşip yürüyen kervanı pusuya düşürmek
için mevzi alırlar bile. Ancak onların bir hesabı varsa Yüce Allah’ında mutlak
bir hesabı vardı elbet. Nitekim Cibril Emin ordunun vadiye gelip dar geçitten
geçeceği sırada kafilenin tepeden baskına uğrayacaklarının haberini vermesiyle
birlikte pusuya yatmış 12 kişi kendi akıllarınca güya yürüyen kervanı kıskıvrak
halde çembere alacaklarının zannıyla kıstıracaklarını düşündükleri esnada Habib-i
Ekrem (s.a.v) elindeki asayı Ebu
Huzeyfe’ye verip şöyle der:
-Ey Huzeyfe! Al bu asayı hayvanların
yüzüne doğru atıver.
Böylece
atılan asayla develer ürker olunca bir anda ortalığı toz duman sarar. Derken
münafıklar toz duman içerisinde yakayı ele vermeyecek bir şekilde aradan sıvışıp
çareyi ordu içine karışmakta bulurlar.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) münafıklar ordu içerisine karıştıktan sonra:
-Ya Ebu Huzeyfe! Onlar kimdi biliyor
musun? Diye sual eyler.
Ebu Huzeyfe cevaben:
-Ya Resulullah! Onları ben bilmem, onları Allah’ın elçisi olarak ancak Sen
bilirsin der.
İşte Allah Resulü (s.a.v), Ebu Huzeyfe’nin samimi bir şekilde yüreğinden
gelen ‘Sen bilirsin Ya Resulullah’ diye dile
getirdiği bu tam teslimiyeti üzerine ona hiç kimseye söylememek şartıyla
münafıkların isimlerini tek tek bildirmiş olur. Gerçekten O’da hayatı boyunca
münafıklar konusunda hiç bir kimseye sırdaşlığın gereği olarak tek bir kelam
etmez de. Ancak Hz. Ömer (r.anh), hayattayken onun hal ve ahvalinden bir şeyler
sezinlemiş olsa gerek ki; Huzeyfe’nin bulunduğu ortamlarda cenaze namazları kılmayı
yeğlerken, onun çekindiği ve kılmadığı cenaze namazlarına iştirak etmemekle de
münafıkların durumuna vakıf olmayı başaracak tek isim olur.
Tebük seferinde sahabe Allah katında çok
büyük ecir kazanırken münafıklar açısından da ahirete kalan azaptan başka
ellerine hiç bir kazanç geçmeyecektir. Üstelik savaş olmadığından dolayı da
ganimetten mahrumda edilmiş olurlar.
Ne diyelim, münafıkların hevesleri
kursaklarında kala dursun, bu arada Medine semaları uzaktan belirince başta
Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere tüm
sahabenin yüzü aydınlanıverir. O arada Efendimiz (s.a.v)’in gözü Uhud dağına iliştiğinde
bir anda şehitlerin hayali gözünde canlanıp şöyle der:
-“Uhud bizi sever, bizde Onu.”
Derken Allah Resulü (s.a.v)’in bu
sözlerinden hareketle Uhud’da kendi hal lisanıyla “hamdım-piştim-yandım”
ocağında kendi payına düşen kül oluşunu sevginin mihrabında “Ey sevgili!” olarak
karşılık vererek “Fenâ fir-Resul”
olacaktır.
Peki, Uhud Allah Resulünün aşkıyla
yanıp tutuşup kül olurcasına “Fenâ
fir-Resul” olurda Medine halkı kül olmaz mı? Hiç kuşkusuz Medine halkı da
Uhud seferi dönüşü gelen orduyu her seferinde olduğu gibi yine hoş geldin sedalarıyla
“hamdım-piştim-yandım” aşkıyla bağırlarına basıp “Fenâ
fir-Resul” olacaklardır. Bu arada Allah Resulü (s.a.v) hane-i saadetine çekildikten
bir kaç gün sonra savaş öncesi Medine’de kalmayı tercih eden 80 bin civarında
kişinin hangi gerekçelerle savaşa katılmadıklarının sorgulamasını da ihmal
etmez. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v), Ka’b b. Malik’i çağırıp şöyle sorgular:
-Ey Ka’b! Hani Akabe’de iken bana
yardım edeceğine dair söz vermiştin, şimdi birden bire ne oldu da sözünü tutmaz
oldun?
Ka’b. b. Malik cevaben şöyle
der:
-Ya Resulullah! Bu hususta bana ne söylersen
hakkındır.
Böylece Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) onun yalana dolana başvurmadan, tüm
samimiyetiyle lafı eğip bükmeden sözünü yerine getiremediğini itiraf etmesi
üzerine hakkında şöyle der:
-Ey Ka’b! Şimdilik sen gidebilirsin, ancak
hakkındaki nihai karar gelene kadar beklemeniz icab eder.
Hakeza sahabeden Hila b. Ümeyye, Mürare b.
Reb’i’de sorgulandıklarında tıpkı onlarda Ka’b gibi hiçbir bahanenin
arkasına sığınmaksızın haklarında verilecek olan hükme rızalık göstermiş
olurlar. Maalesef öyleleri de vardı ki kendince bir sürü mazeretler üretip işi yokuşa
sürerekten af dileyeceklerdir. Öyle ya, Ka’b b. Malik ve diğer iki arkadaş da isteselerdi
“şeriat zahire göredir” hükmünden hareketle af dileyip işin içinden
sıyrılabilirlerdi pekâlâ. Ama onlar tam aksine işi yokuşa sürmeksizin haklarında
verilecek olan hüküm ne ise ona göre boyun eğip beklemeye koyulmuşlardır. Ve Allah
Resulü (s.a.v) haklarında son nihai
hüküm gelene dek ilk hükmünü şöyle verir:
-Hiç kimse bu üç kişiyle konuşmayacak!
Nitekim Ka’b, verilen bu kararın
akabinde yalnızlığa mahkûm edilir de.
Olsun, kabına çekilip yalnızlığın girdabına düşmesine rağmen yine de o hiçbir
şekilde lafı evirip çevirmeksizin suçunu itiraf ettiği için gönlü çok rahattı.
Hani atalarımız demiş ya “sabreden
derviş muradına ermiş” diye, aynen öyle de onca zamandır gösterdiği sabrın neticesini
koşarak yanına gelen bir adamın vereceği haberle meyvesini görecektir. Nitekim
o adamın:
-Ey Ka’b, Müjde, Müjde! Diye çağrı yapması bir anda kabına çekilen yalnızlığını
unutturmasına ziyadesiyle yeter artar da. İşte işittiği o müjde haberiyle
birlikte hemen mescidin yolunu tutup soluğu Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in
yanında alır. Huzura çıktığında ise yüzüne karşı tane tane okunan ayetler onu içten
içe daha da bir derinden rahatlatıp böylece hakkında nüzul olan ayetin hükmü
mealen şöyle tecelli etmiş olur:
-Yemin
olsun ki Allah muharebeden geri kalmak isteyenlere izin verdiğinden dolayı,
Peygamberin yaptığı tövbeyi kabul etmiştir. Nitekim bir kısmının kalpleri
kaymak üzere iken sıkıntılı zamanda Peygambere uymuşlardı. Sonra Muhacirin ve Ensar'ın tövbelerini de
kabul etmiştir. Çünkü Allah çok şefkatli çok merhametlidir. Peygamber
tarafından cezaları geri bırakılan üç kişinin tövbesini de kabul etmiştir. (Tevbe
suresi 117-119).
İşte
vahy olunan bu ayetle birlikte kendiyle barışık hale gelen Ka’b b. Malik, Allah
Resulünün huzurunda şöyle söz verir:
-Ya Resulullah! Yüce Rabbim doğru
söylediğim için beni affetti. İnşallah bundan böyle sözümü yemeyeceğime ahd
olsun.
Diğerleri bin bir türlü bahanelerle
kılıf uydurdular da ne oldu, sonuçta ahirette
hesaba çekildiklerinde mazeret beyan etmenin kurtuluş olmadığı ortaya çıkıp o
gün geldiğinde iş işten geçmiş olacaktır.
Velhasıl-ı kelam, bu durumda bize “Allah bizleri yalandan dolandan korusun”
demek düşer.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/tebuk-seferi-8284





