6 Haziran 2026 Cumartesi

EVLATLIK ZEYD


 

EVLATLIK ZEYD

     SELİM GÜRBÜZER

     Kelb kabilesinden Harise’nin oğludur Zeyd.

     Babasının çok sevdiği bu can evlat, yedi yaşlarında iken annesi ile birlikte Tayy kabilesine misafirliğe giderler. İşte Zeyd için ne oluyorsa gittiği bu misafirlik kendisi açısından bir başka hayata adım atmanın başlangıcı olur da. Hem nasıl bir başka başlangıç olmasın ki, düşünsenize misafir olduğu Tayy kabilesinden kendine oyun oynayacak arkadaşlar bulup o beldede her şey yolunda giderken,  bir şafak vakti uyanıp baskına uğradıklarında gürültü patırtı içerisinde o an bir yabancı adamın elleri arasında bulur kendini. Heybelere yerleştirilen çocuklar artık köle pazarındadır. Ve çokta sevimli olduğu gözlerden kaçmayan bu çocuğa ilkin Hakim b. Hizam talip olup böylece köle pazarından Mekke yoluna koyulur.  Derken uzun bir yolculuğun ardından satın aldığı köle çocuklarla birlikte Hatice annemizin huzuruna çıktığında çocuklar arasında Zeyd’de vardır.

       Zeyd, Hatice annemizle göz göze geldiğinde kendi hayal dünyasında; “Mademki baba ocağına dönüşüm yok gibi gözüküyor, umarım şu güler yüzlü hanım beni seçer” düşünceleri zihninde canlanıverir o an. İşte zihnini kurcalayan bu düşünceler eşliğinde bir umut ışığıyla kendisine talip olmasını beklerken, bir anda Hatice annemizin;

      -Bu çocuğu alıyorum demesiyle birlikte Zeyd’i kendinden alıp kendine getirmesine ziyadesiyle yeter artar da.  

 Hakim b. Hizam bunun üzerine Hatice annemizin isteğini kırmayıp:

       -Bu çocuk sana hediyem olsun deyip o sırada hava kararmaya başlamıştı ki onları uğurlayıverir de.  

        Zeyd,   Peygamberimiz (s.a.v) ile buluştuğunda kendi ruh ikliminde anlam veremediği tuhaf bir değişim iklimi yaşar.  Hatta Habib-i Ekrem (s.a.v) şefkatle başını okşayıp bağrına bastığında Hatice annemize şöyle der:

        -Bu çocuğu bana hediye eder misin?

        Hatice annemiz gönül hoşnutluğu içerisinde hiç tereddütsüz cevaben:

         -Zeyd her haliyle sana aittir der.

         Allah Resulü (s.a.v)  bunun üzerine Zeyd’e dönüp:

         -Şu andan itibaren köleliğin bitmiştir. Artık hürsün, bundan böyle benim evladım sayılırsın deyip onu bir kez daha bağrına basar.

         Tabii, Nübüvvet ocağında tüm bunlar yaşanırken,  Baba Harise ise günlerce evladından ayrı kalmanın acı hüznü ile yanıp tutuşuyordu.  Öyle ki onu bu halde görenler, onun hakkında  Gözü yaşlı Harise” demekten kendini alamayacaklardır. Derken evladından ayrı kalmanın hüznüyle günler günleri, aylar ayları kovaladığı hac mevsimi gelip çatmıştı ki;  bu yılki hac kafilesinde yer alan Kelb kabilesinden de Hacca gidenler Zeyd’i orada gördüklerinde biranda heyecana kapılıp:

         -İşte Zeyd, İşte Zeyd,  diye sesleniverirler.  

         Hemen yanına varıp ona babasının hüzün halini anlatırlar.         

         Zeyd bunun üzerine şu karşılığı verir:

         -Babama gidin deyin ki, beni hiç merak etmesin, inanın burada endişeye mahal herhangi bir durum yoktur. Çünkü bana baba şefkati gösteren El Emin Muhammed’in evindeyim.

         Tabii onlar da Hac dönüşü gözü yaşlı Harise’ye oğlunu gördüklerinin müjdesini verip ardından evladının söylediklerini bir bir aktarırlar da. Böylece baba heyecanla hasretle yanıp tutuştuğu oğlu için Mekke yoluna koyulur. Nihayet baba oğul uzun bir ayrılığın ardından buluşuverirler. Allah Resulü bu arada baba oğul kucaklaşmasının ardından şöyle der:

       -Ey Zeyd! İşte baban, işte biz.

       Zeyd cevaben:

       -Benim yerim Senin yanındır deyip tercihini Hane-i saadetten yana kullanır.

        Haris’e her ne kadar oğlunun bu sözlerinden ötürü hayal kırıklığı yaşasa da oğlu çoktan kararını ortaya koymuştu bile.

        Derken bundan böyle Zeyd  “Harise oğlu Zeyd” ismiyle değil,  tam aksine Muhammed’in manevi evladı anlamında “Evlatlık Zeyd” ismiyle uzun yıllar anılma şerefine nail olur hep.

        Evet, El Emin’in evinde evlatlık olarak hizmet eden Zeyd, gün gelir Allah Resulüne peygamberlik geldiğinde hiç tereddüt etmeden iman eden üçüncü sahabe halkasında yerini alır da.   

      Ne diyelim, bize bu noktada ancak  “Ne mutlu O’na evlat olma şerefine nail olana” demek düşer.

      Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/evlatlik-zeyd-8219

 

26 Mayıs 2026 Salı

REC’İ SUYU VE HALİD B. SÜFYAN


 

    REC’İ SUYU VE HALİD B. SÜFYAN

    SELİM GÜRBÜZER

     Adal ve Kare kabilelerinden oluşan topluluk Resulullah (s.a.v)’in huzuruna geldiklerinde şu isteklerde bulunurlar:

     -Ya Resulullah! Bize Kur’an öğretecek ve bu dini anlatacak birilerini görevlendirmenizi diliyoruz.  

        İşte Allah Resulünün huzuruna gelen bu misafirler bir yandan taleplerini iletirlerken bir yandan da gözler pür dikkat Asım’a takılmıştı ki,   ona öğretici olarak göz diktikleri her hallerinden kendini belli ediyordu zaten.  Allah Resulü (s.a.v)  bu durumun farkında olarak hemen Asım’la birlikte birkaç öğretici kadroyu yanlarına katıp misafirlerini öyle uğurlayıverir. Derken yola revan olan kafile epey uzun bir yol mesafe kat ettikten sonra dinlenmek üzere Rec’i suyunun başında konaklayıverirler.  Ancak ne var ki, konakladıkları yerde uyuduklarından emin olduğuna kanaat getiren pusuya yatmış bir adam durum vaziyeti sinsice kendi kabilesine sızdırıp, böylece Lîhyânoğulları’ndan 100 insan sayısı kadar silahlı birlik, uyumakta olan kafileye ani baskın verir. O an Asım ve üç arkadaş neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde uykularından uyandıklarında en son çare olarak yüz silahlı adama karşı en azından bir iki kişiyi telef etmiş olsak bile faydadır düşüncesiyle üzerlerine atılıverirler. Ancak bu üzerlerine atılma hamlesi bir yere kadar sürdürülebilirdi ki en nihayetinde yürekleri dağlayıcı hal vaziyette Rec’i suyu yanı başındaki kara toprağın bağrına şehit düşüverirler. Yetmedi gözü dönmüş bu caniler işledikleri cinayeti zafer işaretiyle kutlarcasına o an hepsinin cesetlere dokunma arzusu bürür. Neyse ki o esnada hiç hesap edemedikleri ve nereden geldikleri bilmedikleri bir arı sürüsüyle karşı karşıya kaldıklarında cesetlere dokunamayacaklardır. Hatta bundan daha da öte yine hiç hesap edemedikleri gece yarısı sağanak sağanak yağan yağmurla birlikte sel sularına karışıp kaybolan cesetler büsbütün heveslerini boşa çıkartacaktır. Böylece onlar bir zamanlar Asım’ın ellerini Yaradan’a açıp içten gelen bir yalvarışla niyazda bulunduğu “Allah’ım benim cesedime müşrikleri dokundurma” duasından bihaber olarak yaşadıkları birbirinden bu iki ilginç olayın mana ve ruhunu idrak edemeden sadece rehin aldıkları iki esirle birlikte Mekke yoluna koyulmakla yetinmiş olacaklardır.

         Malumunuz yine bir başka hadisenin fitilini ateşleyecek olan Halid b. Süfyan ise Medine’ye ani bir baskın yapma planını faaliyete geçirmek için hırslanıp kolları sıvayacaktır. O sinsi planlarını devreye sokmak için hareket ede dursun, Allah Resulü (s.a.v), onun bu sinsi planını vazifelendirdiği Abdullah b. Üneys’i onu öldürmesi yönünde verdiği emirle boşa çıkartacaktır. 

      Nitekim Abdullah b. Üneys (r.anh) üzerine vazife aldığı talimat doğrultusunda şöyle der:

      -Ya Resulullah! Emrin başım gözüm üstüne elbet, ancak Halid b. Süfyan’ı şahsen benim hiç görmüşlüğüm yoktur,  en azından şekli şemalı nasıl biridir, bana tarif ediniz ki üstleneceğim vazifeyi hakkıyla yerine getirmiş olabileyim.

      Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) ise cevaben şöyle der;

      -Onu gördüğünde içinde bir ürperti ve şeytanı görmüş gibi bir sıkıntı hali oluşur ki, işte o kişi Halid b. Süfyan’dan başkası değildir.

      Gerçekten de Abdullah b. Üneys emrin gereğini yerine getirmek üzere Medine’den gizlice yola koyulup Ürene vadisine geldiğinde yüzlerce insanın arasında dolaşırken o anda kendinde bir sıkıntı hali hisseder. Derken o an Habib-i Ekrem (s.a.v)’in sözleri aklına geliverip sıkıntı hissettiği o adamla birlikte adım adım, konuşa konuşa yürüye durur.  

      Her ikisi birlikte yolda ilerlerken,  bu arada o adam şu suali sormadan da edemez:

      -Ey yabancı! Hele Sen kendini tanıt bir bakalım. Söyle bakalım, neyin nesi kimin fesisin,  sen necisin?  Diye sorar.

      Üneys cevaben:

       -Duydum ki Müslümanlara karşı buralarda ordu birliği oluşturulmuş, bende ister istemez bunu duyar duymaz buraya gelen bir Huzaa’lıyım der.

      Böylece kendini tanıttıktan sonra ardından çadıra girerler. Ve çadırda artık ikisi baş başadırlar. İşte o an gelip çatmıştı ki;  Üneys’in kılıcını çekmesiyle sıyırması bir olup Allah Resulünün verdiği talimat yerini bulur da. Nitekim Allah Resulü (s.a.v), onun görevini en iyi şekilde yerine getirmesi hasebiyle ona birde asa hediye edip şöyle der;

     -Ey Üneys!  Sana müjdeler olsun ki, Cennette bu asaya dayanarak gezineceksin.

      Tabii ki Allah Resulünün elinde hediye edilen bu asa herkese öyle kola kolay nasip olmaz. Böylece Abdullah b. Üneys (r.anh)  bu duygu ve düşünceler eşliğinde kendisine hediye edilen bu asayı ömrünün sonuna kadar itina ile sakladığı gibi arkadaşlarına vefat ettiğinde mezarına koymalarını da vasiyet etmeyi ihmal etmez.

       Ne diyelim bu noktada bize sadece  “Ne mutlu Peygamberimiz (s.a.v)’in hediyesine mazhar olanlara” demek düşer.

      Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/reci-suyu-ve-halid-b-sufyan-8207

18 Mayıs 2026 Pazartesi

İLK KAN VE SA’D B. EBĺ VAKKAS


 

          İLK KAN VE SA’D B. EBĺ VAKKAS

SELİM GÜRBÜZER        

      Müşrikler akşama doğru bir vadide birkaç gencin kıyam, rükû, secde ve tahiyyat halinde gördüklerinde merak bu ya;

     -Bu yaptığınız nedir diye sual eylerler.

 Gençler cevaben:

     -Bu gördüğünüz namaz ibadetidir derler.

      Müşrikler bu kez işi daha da kurcalayaraktan:

     -Peki, o zaman Lat?  Uzza?  Hübel?  Sanem nerede?

     Gençler bu suale karşın şu cevabı verirler:

     -Bir kere her şeyden önce bu saydığınız isimlerin her biri ellerinizle yontup da kendi yaptığınız cansız taş parçalarıdır, dolayısıyla cansız olana ne diye tapıp ibadette bulunalım ki?

     Tabii Ebu Süfyan ve arkadaşları akıl dolusu bu müthiş sözler karşısında:

     -Şimdi derhal burayı terk eyleyin çıkışında bulunup bir anda ortam gerili vermiş olur.  

    Ve bu tür azar işitmenin karşısında onuruna dokunan Sa’d b. Ebî Vakkas, hemen gençlik kanıyla ilerde bulunan çene kemiği parçasını fırlatıverince içlerinden birinin kafasını yarıverir. Öyle ki ağır darbe alan adam kan revan içinde kalıp böylece İslam uğruna ilk kavga, ilk kan,  ilk girişilen cihad ve ilk fisebilillah hadisesi böyle vuku bulmuş olur. Dahası Sa’d b. Ebî Vakkas’ın gençlik ateşiyle başlattığı bu hamleyle birlikte ilerisinde İslam fatihi olabileceğinin ilk işaretini de vermiş olur.

      Malumunuz Sa’d b. Ebî Vakkas’ı bir keresinde ise annesi evde namaz kılarken gördüğünde azar işitip başına iş açacaktır. Nitekim annesinin gözleri fal taşı gibi açılıp oğluna şöyle sitem eder:

     -Oğlum, hani geçenlerde başına iş açıp da kavgaya tutuşmana neden olan yoksa şu gördüğüm yatıp kalkma ibadeti midir?

     Sa’d b. Ebî Vakkas cevaben:

     -Anacığım evet, yanlış görmediniz. Bu yatıp kalk zannettiğin şey namazın ta kendisi bir ibadettir der.

      Tabii Anne oğlunun verdiği bu cevaptan hoşnut olmadığı gibi daha da sinirleri gerilip şöyle karşılık verir:

     -Bak oğlum! Bir an evvel aklını başına al kendine gel. Sen sen ol, sakın böyle şeylere kendini kaptırma. Ya ana sözü dinler atalarımızın dinine dönersin ya da ana katili olursun.

      Belli ki hiçte işin şaka götürür yanı yoktu. Artık söz ağızdan çıkmıştı bir kere. Nitekim anne lafını yemeyip inadında kararlıydı.  inadım inat ölüm orucuna başlar bile. Ve annesi birinci gün,  ikinci gün ve üçüncü gün derken açlıktan baygınlık geçirip sayıklar hale düşüverir. Hatta sayıklar halde bile oğluna atalarının dinine dönmeyi telkin etmeyi de ihmal etmez.  

       Evlat olmak bu ya, ne de olsa annesi, durum vaziyeti birde Allah Resulüne (s.a.v)  bildirme ihtiyacı duyar.  Derken Allah Resulü (s.a.v)    ana baba hakları konusunda sıcağı sıcağına nüzul olan vahyi kendisine şöyle nakleder:

       -“Biz insana ana ve babasına tavsiye ettik ve şu emri verdik: Hem bana, hem de anana ve babana şükret. Dönüş sadece banadır. Sana baskı yapar uğraşırlarsa onlara itaat etme. (Peygamberin) Yolunu tut…” (Lokman,14-15)

      İşte zikrolunan ayeti kerimeden de anlaşılan o ki;  Allah’a iman konusunda anne ve babada olsa engel koymak isteyen her kimse hiç fark etmez itaat edilemeyeceğinin apaçık ilanı bir hükümdür bu.

      Sa’d b. Ebi Vakkas ilan edilen bu hükmün gereğini yapar da zaten. Öyle ki annesi oğlunun bu azmi ve kararlılığı karşısında artık pes edip ölüm orucuna son vermek zorunda kalır.

      Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a)  gençlik yaşından olgunluk yaşlarına geldiğinde yine aynı azim ve kararlılıkla Uhud, Hendek gibi büyük çapta çıktığı seferlerde de adından söz ettirecektir. Nitekim Allah Resulünü Uhud’da göğsünü müşrik saldırılarına karşı siper edince:

      -Ey Sa’d! Anam babam sana feda olsun. Hadi ha gayret,  olanca kuvvetinle oklarını atıver övgüsüne mazhar olmuştur.

       O da zaten Allah Resulünün dilinden böylesi bir övgüye mazhar olmanın aşkıyla daha da bir iman dolu göğsünü siper eylemekten zerre miskal olsun geri durmaz da.

        Peki ya Sa’d b. Ebî Vakkas (r.anh), sırf Allah Resulünün döneminde katıldığı gazalarda mı adından söz ettirmiştir hep?  Hiç kuşkusuz Hz. Ömer  (r.a)’ın halifelik döneminde katıldığı her seferlerden mesela Kadisiye ve Kisra ülkelerinin fethinde de adından söz ettirmiş bir kumandandır. Öyle ki o, bu dönemdeki gazalarına önce Irak fethiyle başlayıp sonrasında ise malum üzerlerine gelmekte olan 40 fille konuşlanmış bulunan 80 binlik orduyu hezimete uğratarak yiğitliğini göstermiştir.  Akabinde Kadisiyye’de toplanan Fars ordusunu hezimete uğratıp oradan Kisra’nın sarayına yaptığı baskınla da zafer kazanmış bir kumandan olarak mührünü vurmuştur. Derken kazandığı zaferlerin ardından hem Kisra ganimetlerinin dörtte birini hem de Kisra’nın kızını kendine değil,  Hz. Ömer (r.anh)’ın uhdesine havale eder. Hz. Ömer (r.a) ise bu durumda cariyeyi Hz. Hüseyin’e münasip görüp böylece bu evlilikten dünyaya ehlibeyt neslinin devamını sağlayacak Zeynel Abidin dünyaya doğa gelivermiş olur.

        Evet, Sa’d b. Ebî Vakkas deyince öyle anlaşılıyor ki; ilk akla gelen, İslam uğruna genç yaşta ilk kan akıtan ona ait şeref verici bir nefer nişanesi olduğu gibi kâmil yaşlarda da Kisra Başbuğu olmakta ona ait bir şeref nişanesidir.  Üstelik böylesi şeref nişanesi payesiyle her defasında zaferlerle çıktığı gazaların ardından en küçük bir benlik davası gütmeyecek bir erdemlilikle kazanım elde edecektir.  Nitekim en son çıktığı gazanın hutbesinde benlik davası gütmediğinin bir göstergesi olarak mütevazılığını şu cümleleriyle irad eyler de:

      -Ey İnsanlar! İşte Kisra'nın hali ve babasından kalan Medain mülkü bu.  Hani nerede övündükleri o haşmetli geçirdiği saltanat günleri?  Hani nerede kendisine koruyucu kalkan kıldığı o asker ve yardımcıları?  Allah Teâlâ bakınız bu hususta ne buyuruyor; De ki: dünya metaı azdır. Ahiret ise Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır”  (Nisa, 77)       

        Aslında onun hakkında söylenecek daha çok söz vardır elbet,  amma velakin dil onu anlatmaya ancak bu kadar güç yetirmekte.

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ilk-kan-ve-sad-b-eb-vakkas-8201

14 Mayıs 2026 Perşembe

SELMÂN-I FÂRİSĺ


 

SELMÂN-I FÂRİSĺ

SELİM GÜRBÜZER

       Baba oğul her ikisi de Mecusi idi. Baba oğlunu neredeyse âşık derecede seviyordu. Öyle ki; gözünü onun üzerinden bir an olsun hiç ayırmıyordu. Hatta başına herhangi bir şey gelmesin diye izinsiz bir yerlere gitmesine bile rıza göstermiyordu. Dolayısıyla oğlu Selman’ın gençliğinin büyük bir bölümünü genellikle kendi kabına çekilerek geçirirdi dersek yeridir. Günlerden bir gün iş dönüşünde kilisede ruhunu terennüm edecek ilahi söyleyen bir gruba rast geldiğinde seyre dalıp daralan ruhundan bir nebze olsun sıyrılıverir. Nitekim onları dinledikçe içe kapanık dünyasının aydınlanıverdiğini hisseder. İlahi sonlandığında içlerinden birine şöyle der:

      -Mensup olduğunuz dinin ilahisi çok hoş, acaba bu dininizi öğretecek birini nerede bulabilirim, bu hususta bana yardımcı olursanız çok sevinirim. 

     İlahi okuyan adam cevaben:

    -Ruhunun susuzluğunu giderecek kaynak buralarda değil, Şam’dadır der.

     Bu arada babası ise oğlunun yolunu gözlemektedir.  Zira babası onu işe göndermişti, geç kalınca merak bu ya;   

      -Oğlum nerelerdeydin,  geç kalışının sebebi ne?

       Selmân-ı Farisî:

      -Babacığım yolda ruhumun susuzluğunu giderecek bir dine mensup topluluğa denk geldim, onları izlemeye dalınca yıllardır ateşe tapmanın ne kadar anlamsız olduğunu ve onların dininin bizimkinden kat be kat üstün olduğunu idrak ettim.

      Baba bu durumda:

     -Bak Oğlum, o da ne söz,  besbelli ki senin aklını çelmişler, derhal bu tip düşüncelerden kendini arındır.  Şunu iyi bilesin ki atalarımızın dininden üstün din olamaz dediyse de bir türlü oğlunu ikna edemez. Ve ellerini bağlayıp haps eder bile.

       Baba oğlunu hapsede dursun,  oğul hiçte işin peşini bırakmak niyetinde değildi. Nitekim oğlu kilisede tanıştığı arkadaşlara gizlice haber salıp “Şayet Şam civarından kervan gelirse mutlaka beni durumdan haberdar ediniz” ricasında bulunur. En nihayetinde çok büyük bir heyecanla beklediği haberi aldığında bağlı olan ellerini çözüp kervanla birlikte yola koyulur. Derken uzun süren bir yolculuğun ardından papazla buluştuğunda kilise dinine mensup biri olarak bu yola kendini adar. Ancak ne var ki zaman içerisinde papazın birkaç yanlış davranışı gözünden hiç kaçmaz. Öyle ki papaz öldüğünde ardından gözyaşları içerisinde ağlayan ahaliye seslenerekten:

        -Ey ahali! Nedir bu haliniz kendinize gelin, bir kere her şeyden önce bu adamın arkasından gözyaşı dökmeye değmez, o sandığınız gibi iyi biri değil, kötü bir insandır demekten kendini alamaz da.

      Tabi insanlar şaşkınlık içerisinde şu karşılığı verir:

       -Bre adam! Sen nasıl ölen bir insanın ardından böyle laflar edersin, üstelik o dinimizin baş tacı öğreticisidir.

     Selman cevaben:

      -Siz öyle zannedin,  oysaki hayır hasenat için eline teslim ettiğiniz o adam,  sadakaları yoksullara dağıtmak yerine cebine indiren biriydi, eğer bana inanmıyorsanız sadaka diye dağıttığını sandığınız sikkelerin yerini gösterebilirim der.

        İnsanlar bu kez:

         -Hadi bakalım, o halde bize yerini göster karşı mukabelesinde bulunurlar.

         Gerçekten de denilen yere gidildiğinde her bir çömleği devirdiklerinde ortaya saçılan sikkeler papazın gerçek yüzünü ortaya çıkmasına ziyadesiyle yetiverir. Böylece, Selmân-ı Farisî’yi haklı bulan ahali,  papazı cümle âleme ibret olsun diye cesedini boynundan iple askıya asıp sallandırırlar da. Derken gelen geçen darağacında asılı papazı taşlar hale gelir. Ardından ise kiliseye yeni bir papaz atanır. Neyse ki yeni papaz bir önceki gibi dünyaya tamah gösteren biri değildi. Bilakis ibadetiyle meşgul biriydi. Selmân-ı Farisî bu yüzden yeni atanan papaza büyük bir sadakat içerisinde bağlı kalır. Ancak o da son nefesini vermek üzereydi ki, kendisine sadakatle bağlı kalan Selmân-ı Farisî’yi telaş hali sarar ve rehbersiz kalmamak adına şöyle vasiyet diler:

      -Efendim!  Sizden sonra beni kime emanet etmek istersiniz?

      Papaz bunun üzerine şu vasiyette bulunur:

      Var git Musul’a, orada bir arkadaşım var, kendisi iyi bir rahiptir.     

     Hani arayan bulur derler ya, aynen öyle de papaz vefat ettikten sonra Selman-ı Farisi ilk iş olarak denileni yapıp onu bulur da.  Gerçekten de papazın dediği gibi samimi dürüst bir rahiple yüzleşmiş olur. Arayıp da buluştuğu bu rahipte ölmeden önce gösterdiği işaretle bir rivayete göre:

         -Ankara’nın bugünkü ulustaki Hacı Bayram Velinin yattığı türbenin yanında yer alan kilisedeki papazın yanında hizmet etmişliği söz konusu,

         Diğer rivayet göre de;

        -Anadolu’nun Ammuriye şehrinde Aziziye-Emirdağ'da kilisesinde ki bir başka papazın gözetiminde 10 yıl kendini hizmette adanmışlığı söz konusudur.

        Her neyse ikinci rivayeti esas aldığımızda Ammuriye’de geçirdiği günler içerisinde hizmette kusur göstermeyen Selmân-ı Farisî, böylece arayıp bulduğu papazdan çok memnun kalacaktır.  Ancak o’da ölümün eşiğine geldiğinde:

      -“Ey Selmân, artık şu koskoca dünyada ne yazık ki seni birilerine teslim edebileceğim insan kalmadı. Ancak şu da var ki, kutsal kitaplarımızda bildirilen ve her an gelmesi yakın bir zamanda Harem bölgesinden çıkacak olan Ahmet Muhammed adında bir peygamber Yesrib’e hicret edecektir. O'nda peygamberliğine işaret teşkil edecek birçok alametinin bulunmasının yanı sıra bunlardan en belirgin üç alameti şunlardır:

     -Sadaka asla almaz.

     -İki kürek kemiği arasında Peygamber Zişan’ı diyebileceğimiz bir ‘ben’ vardır.

     -Hediye kabul eder.

     Şayet onu bulduğunda bu üç alameti görürsen derhal ona iman et ve teslim ol” vasiyetinde bulunur.  Bu vasiyetinin üzerinden fazla zaman geçmemişti ki her fani gibi o da bu dünyadan göç eylemiş olur.

     Böylece Selmân-ı Farisî hakikat yolunda arayışında yine tek başınadır, ama kendisine söylenilen son vasiyetteki sözlerin gereğini yerine getirebilmek içinse her zaman olduğu gibi boş durmaz. Hemen Kelb kabilesine bu hususta yardımcı olmalarını diler. Ve onlara kendisini Harem taraflarına götürdükleri takdirde inek ve koyunlarını kendilerine verebileceğini teklif eder. Zaten adamlarında canına minnet, kabul eder gibi görünüp birlikte yola koyulurlar. Zira Vadi’ül Kura’ya geldiklerinde Selmân-ı Farisî’ye göstermelik verdiği sözlerinden cayıp Yahudi’ye köle olarak satarlar. Neyse ki satın alan Yahudi onu Yesrib’e götürür. Her ne kadar Selman köle sıfatıyla buralara gelmiş olsa da beklenen Peygamberin hicret edeceği toprakları görmesi onu bir an olsun köleliğini unutturmaya ziyadesiyle yeter artar da. Ve rahibin kendisine geleceğini müjdelediği peygamberin alametlerini gözlemlemeye koyulur da.

       Nitekim bir gün Resulullah (s.a.v) arkadaşlarıyla sohbet ederken Selman bir miktar hurma getirir;

      -Bu sana hediyem olsun, kabul eder misin?

      Resulullah (s.a.v):

      -Evet, deyip kabul eder.

      Böylece birinci alameti tamda yerinde görmüş olur.

      Bir defasında ise Resulullah (s.a.v)’ı Kuba köyünde gördüğünde,  yine hurmaları uzatıp;

       -Bunlar sadakadır, alır mısınız?

       Allah Resulü  (s.a.v) cevaben;  

       -Hayır, der ve kabul etmez.

       Derken Selmân-ı Farisî (r.anh)  ikinci alameti görmenin sevinciyle bu kez üçüncü alameti heyecanla beklemeye koyulur.

       Nitekim Resulullah (s.a.v) günlerden bir gün Baki kabristanda arkadaşını defnederken adeta  “Sen de gel gör”’ dercesine sırtını açmıştı ki işte o an, Selmân-ı Farisî (r.a) gözlerini iki kürek arasına odaklanıverir. Böylece sırtında Peygamber Zişan’ı ‘ben’ gördüğünde bir zamanlar kendisine öğütlenen bu üç alametin tamamını görmenin sevinciyle hakikat arayışında kelime-i şahadet getirip iman halkasına dâhil olur.

      Hani denilirler ya hep, bu yolun öncesi aramak, sonrası ise kavuşmaktır, Aynen öyle de bir insanda yeter ki canı gönülden aramasını bilsin bir şekilde er geç mutlaka hakikat yolunda vuslat hâsıl olabiliyor. Zaten Selmân-ı Farisî Hz.lerinin tüm hayatında arayış ruhu ziyadesiyle var idi, derken en son aradığı kâmil dini bulup muradına erer de. Ve bu noktada bize ancak “Ne mutlu doğru yolu bulup hidayete erenlere müjdeler olsun” demek düşer.

           Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/selmn-i-fris-8172

12 Mayıs 2026 Salı

EBÛ ZER EL GIFÁRİ


 

EBÛ ZER EL GIFÁRİ

  SELİM GÜRBÜZER

          Mekke’de bir peygamber çıktığını, Ebû Zer el-Gıfârî’de duymuştu. Bu yüzden kardeşi Üneys’e;

          -Var git! Neyin nesidir öğren ve gel bana da anlat der.

          Denilenleri yapıp eve döndüğünde gördüklerini anlatınca Ebû Zer el-Gıfârî’de merakını yenemeyip derhal yola çıkar. Derken Mekke’ye geldiğinde O’ndan bir haber alırım düşüncesiyle bir kenarda beklemeye koyulur. O sırada bir çocuk Ebû Zer el-Gıfârî’nin yabancı olduğunu fark edip:

        -Buyur bize gidelim demesi üzerine ardından gidiverir. İşte o misafirperver çocuk, ilerisinde Allah'ın aslanı olarak anılacak Hz. Ali (k.v)’den başkası değildir elbet.

       Ebû Zer el-Gıfârî sabah olunca yine aramaya koyulur koyulmasına ama günün ikinci gününden de haber alamaz, akşam olduğunda yine köşede bekleyen aynı çocukla göz göze gelip onun evine konuk olur. Üçüncü gün olduğunda malum Arap geleneklerine göre misafirlik üç gün olması hasebiyle o süre içerisinde misafire ne için geldiği sorulmazdı. Nitekim o söz konusu üç gün dolmuştu ki, misafirperver o çocuk;

       -Ey yabancı! Ne için buralardasınız diye sorup ve sualinin akabinde şöyle der;

       -Eğer bir derdin varsa yardım etmeye hazırım.

        Ebû Zer el-Gıfârî:

      -Buralarda bir peygamber çıktığı söyleniliyor, Onunla görüşmek istiyorum, başka ne derdim olabilir ki.

        Çocuk:

        -Zaten aradığın kişi amcamın oğlu Hz. Muhammed (s.a.v)’dir. Bundan kolayı ne var, tabiî ki görüştürebilirim der.

        Ebû Zer el-Gıfârî:

         -Peki der ve çocuk yaştaki Hz. Ali (k.v) ile beraber huzura çıkarlar.

         Böylece Ebuzer el-Gıfari en birinci kaynaktan yüce dinimizi dinleme şerefine nail olur. Hatta dinledikçe kendinden geçip, karşılıklı sohbetin ardından İslam’la şereflenir.

         Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) kelime-i şahadet getiren Ebû Zer el-Gıfârî’yi uğurlamadan önce son kez şu uyarı da bulunur:

         -Ey Ebu Zer! Kabul ettiğin bu Müberra Din’i şimdilik gizli tut ve yurduna dön,  ta ki ne zaman çoğalıp üstün hale geliriz o zaman gel bize katıl.

         Ebû Zer el-Gıfârî (r.anh):

         -Ya Resulullah!  Vallahi bu dini ilan etmeden bir yere gitmem der. Ve dediğini öyle de yapar.

         Evet, Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) Mescid-i Haramda ilk kelime-i şahadeti açık lisanla duyurma şerefini yaşar yaşamasına ama bu arada olanlarda olur. Ne oldu derseniz, malum “Sen misin Haremde kelime-i şahadet getirip haykıran”  üzerine yürüyen yürüyene.. Derken sille tokat arasında üzerine çullanıp kızılca kıyameti koparırlar. Neyse ki o an imdadına Peygamberimiz (sa.v)’in amcası Abbas yetişmekte gecikmez. Hz. Abbas (r.anh) linç etmek isteyen kalabalığa seslenerek:

          -Ey ahali! Çekilin! Ne yaptığınızın farkında mısınız? Şu an Gıfar kabilesinden bir adamı öldürmek üzeresiniz. Galiba ticaret yaptığınız güzergâhın Gıfar'dan geçtiğinden haberiniz yoktur. Ola ki bir gün o taraflara ticaret yolunuz düştüğünde sizleri hangi acı akıbetlerin beklediğini bilmem hiç düşündünüz mi?

         İşte bu sözler karşısında serbest bırakırlar. İkinci gün olduğunda yine aynı yabancı ve aynı ses:

         -EŞHEDU ENLAİLAHE İLLALLAH VE EŞHEDU ENNE MUHAMMEDEN ABDUHU VE RASULUHÜ.

       İşte Harem halkının yüzüne karşı ilk Tevhit ilanı ve ilk haykırış böyle vuku bulur. Aslında Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) bu haykırışı sergilemekle kendisini de bir anda züht ve takva dairesinde bulur.

      Resulullah (s.a.v) onu bir köşede yalnız başına gördüğünde:

      -Allah Ebu Zer’e selamet versin” O yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız başına diriltilir diye beyan buyurmaktan kendini alamaz da. 

      Ebû Zer el-Gıfârî (r.a),  Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’ın vefatından sonra Şam’a hicret edip orada Hz. Osman’ın halifeliği zamanına kadar konaklayıverir. Orada konakladığı sürece hayatını hep züht ve takva üzerine tanzim ederek yaşamaya çalıştı hep. Hatta takva hayatında o kadar ileri gitti ki etrafındakilerin de aynen kendisi gibi öyle yaşamasını arzulamanın ötesinde zorlar da. Zira o bir günlük nafakadan fazla mal biriktirmezdi. Dolayısıyla herkesinde tıpkı kendisi gibi olması noktasında ısrar edince, halk soluğu Şam valisinin kapısında bulup ister istemez rahatsızlıklarını dile getirmiş olurlar. Şikâyetler ardı sıra kesilmeyince Şam valisi çaresiz o yüce sahabeyi Medine'ye göndermek zorunda kalır.

      Medine’ye ayak basar basmaz hemen gözüne yüksek binalar ilişir. Öyle ki süslü püslü binalar arasında yürümekten rahatsızlık duyduğu her halinden besbelliydi. Derhal Halife Hz. Osman (r.a)’ın huzuruna çıkıp şöyle der:

       -Zenginler elinde ne var ne yok mallarını dağıtmadıkça buralarda kalmak bana zül gelir.

        Hz. Osman (r.anh) bunun üzerine:

        -Ben ancak Allah-u Teâlâ’nın belirlediği ölçüler çerçevesinde hareket etmek zorundayım. Bu durumda, ben nasıl olur da Şeriatın belirlediği ölçünün dışında zorla zenginlerin mal mülkünü ellerinden alabilirim ki, cevabını verir.

        Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) bu sözlerden tatmin olmayınca izin alıp civar köylerden birine yerleşir.

         Artık Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) son demleriydi ki,  bir ara kızına seslenerek:

         -Dışarı çık bakalım etraftan gelen kimse var mı? diye sorar.

         Kızı:

         -Ey Babacığım!  Biraz öteden gelen üç beş kişi var.

         Ebû Zer el-Gıfârî (r.anh) bunun üzerine:

         -O halde kızım beni kıbleye doğru çevir der.

         Kızı kıbleye doğru çevirdiğinde ardından ruhunu teslim eder.

         Tabii bu arada Gelenler Ebû Zer el-Gıfârî (r.a)’in naaşını defnettiğinde içlerinden Abdullah b. Mesut (r.a);

          -Ebu Zer yalnız yaşar, yalnız ölür, yalnız haşr olunur hadisi şerifi arkadaşlarına aktarıp, adeta yaşadığı hayat programının özetini sunmuş olur.

          Gerçekten de o yalnız yaşadı ve  aynı zamanda Allah’a vuslat eylemede yalnız kavuşma şerefine de erişmiş oldu.

        Ruhu şad olsun.

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/eb-zer-el-gifri-8181

 

11 Mayıs 2026 Pazartesi

İLK ŞEHİTLER VE AMMAR AİLESİ


 

     İLK ŞEHİTLER VE AMMAR AİLESİ

       SELİM GÜRBÜZER

      Ammar ailesi deyince işkencenin en acımasız boyutu ve aynı zamanda ilk şehadete erme hadisesi akla gelir. Nitekim aşağıda isimlerini zikredeceğimiz:   

      Baba; Yasir.

      Anne; Sümeyye.

       Oğul; Ammar olarak adından söz ettiren bu aileye Muğire Oğulları tarafından işkencenin her türlüsünün en zor olanı uygulanıp bu işkence gösterisine bizatihi Ebu Cehil de iştirak eder.

       Nasıl mı?

       Bir yandan Sümeyye’yi birbirinden ters istikamete konuşlandırılmış iki devenin arasına bağlanıp gerdirilme işkencesine tabii tutulurken diğer yandan hemen yanı başında kocası Yasir’de kırbaçlanma işkencesine tabii tutulur. Derken o sırada Resulullah (s.a.v) işkenceye maruz kalanların yanlarından geçtiğinde göz göze gelip onlara şöyle seslenir:  

        -Ey Yasir ailesi sabredin. Size cennet vaad edilmiştir.

       Yasir ailesinin son günüydü;  inleyişler, yalvarışlar, feryatlar gök kubbeyi inletiyordu adeta. Develerin çekilmesini işaret eden Ebu Cehil, mızrağı Sümeyye’nin göğsüne saplamasıyla birlikte ruhunu teslim etmesi bir olur. Böylece şehitlik mertebesine nail olan ilk isim olur. Derken Sümeyye, bir kelebek misali Cennet-i alâ’ya uçuverir.  

       Evet, ilk şehit ve ötelere ilk yürüyüş işte bu kutlu şehadet şerbetiyle mana âleminde anlam kazanıp akabinde gözlerinin önünde şehadet şerbeti içip can verdiğini gören Yasir’de şehitlik kervanına katılır. Dolayısıyla ikinci şehit içinde “ne mutlu kutlu yolda şehadete erenlere” demek düşer bize.  Zira onlar şehitlik badesini kana kana içiverdiklerinde her ikisi de en Yüce makam tarafından sevilip cennetle müjdelendiler bile.

         Peki ya Ammar?  Malumunuz Ammar bin Yasir’de önce annesini, sonra babasının can verirken izlerken bir yandan da kendisine yapılan işkenceye karşı direnmeye çalışıyordu.  Öyle ki Ammar’a yapılan işkenceler hız kesmeden devam ederken önce kafasını suya soktuklarında birinci ve ikinci daldırışlarda Kelime-i Tevhidi zikretmekten geri durmadı durmasına ama üçüncü daldırışta başı suya sokulduğunda bu kez dayanamayacak gücünün kalmadığını derinden hisseder hale gelir. Nihayetinde artık takatinin tükendiği noktada müşriklerin beklediği cevabı o an söyler de:

         -O peygamber değildir diye.

        İşte bu cevap karşısında Ebu Cehil’in gözlerinde zafer şimşeği çakmış edasıyla;

        - Ha! Şöyle ol, baban ve annen gibi pisipisine ölmekten kurtuldun der.

        Fakat müşrikler Ammar’ın dilinden dökülen ikrarını yeterli bulmamış olsalar gerek ki o’na “Lat ve Uzza putu hakkında hoşnut olacakları sözleri de söylettirebilmişlerdir.

         Ammar bütün bu olup bitenlerden sonra Habib-i Ekrem (s.a.v)’in büyük bir mahcubiyet içerisinde huzuruna vardığında şöyle der:

       -Ya Resulullah! Bana zorla söylettiler, şimdi benim halim nice olur?

        Resul-i-Ekrem (s.a.v):

        -Ya Ammar!  Takatinin dayanamayacak noktada iken, dilinden sarf ettiğin o sözleri ikrar ederken kalbinin durumu nasıldı?

         Ammar ağlayarak şu cevabı verir:

         -Ya Resululah! Kalbim her an şeksiz şüphesiz seninleydi.         

         Server-i Kâinat Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine şöyle der:

         -Şayet sana tekrar baskı yaparlarsa, hatta zorlarlarsa istediklerini söyleyebilirsin.

         İşte bu söz Ammar’a derin bir nefes aldırıp gönlünün rahatlamasına yeter artar da. Çünkü imanını kaybettiğinin endişesini taşıyordu. Derken bu kez gözlerine sevinç yaşları bürür ve o anda bu konu ile ilgi vahiy mealen şöyle nüzul olur:

       -Her kim iman etmesinden sonra yeniden küfür hayatına dönerek Allah’ın dinini inkâr edecek olursa -tabii ki bundan maksat, kalbi imanla dopdolu olduğu halde,  zor altında diliyle inkâr etmiş görünenler değildir.  Fakat imanın coşkusunu tatmış olmasına rağmen gönlünü yeniden inkâra açıp da, İslam dışı herhangi bir inanç veya herhangi bir batıl akımı bilerek ve isteyerek tasdikleyen kimselerdir -İşte Allah’ın kahredici gazabı onların üzerindedir ve onlar için korkunç bir azab vardır!  (Nahl:106–109).

         Böylece, nüzul olan bu ayetler ışığında bundan böyle hiç kimse Ammar dininden döndü ifadesini söyleme cesaretini kendinde bulamayacaktır.

         Velhasıl-ı kelam;  Bu yol çile üzerine kuruludur. Zaten  “İslam garip geldi, garip gidecek…” mealindeki hadis hükmü Ammar ailesinin yaşadıklarını doğrular nitelikteydi.

          Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ilk-sehitler-ve-ammar-ailesi-8193

 

 

 

 

MASONLAR MARKSİSTLER KAPİTALİSTLER VE BİZ


 

          

          MASONLAR MARKSİSTLER KAPİTALİSTLER VE BİZ

                     Alperence Millî-İslamî Bakış

         SELİMGÜRBÜZER
        2023 yılı içerisinde yayımlanan dördüncü kitabım Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık’tan okuyucu ile buluşturmanın heyecanını yaşamak apayrı bir duygu seli olsa gerektir. Heyecanını yaşadığımı bu  eserim 488 sayfa hacimli,   12 bölüm ve 692 ayrı makaleden oluşuyor. Kitabın yazarı olarak bu eserimi benim Anadolu ruhuyla yetişmemde çok büyük emek pay sahibi seccadesi başında vefat eden rahmetli Ayşe anam ve rahmetli Şerif babamın aziz ruhlarına ithaf etmenin yanı sıra şu an hayatta bir ömür boyu aynı baş yastıkta kocadığımız eşim Behice, kızım Mervenur ve oğlum Ahmet Alperen’le birlikte aile ocağında geçirdiğimiz çileyle yoğrulmuş o acı ve tatlı günlerin hatırasına ithaf edip kitabın önsözünde şu ifadelere yer verdim:

         “Elinizdeki bu kitap içerik olarak kökü dışarıdaki ideolojilerin ileri sürdükleri tezler ile kendi ideolocya örgü ağımız olan köklerimizle barışık tezlerimizi kapsamakta. Derken bu doğrultuda yıllar öncesinde Gündüz ve Bayburt Postası gazetelerinin yanı sıra Enpolitik internet sitesi, Alperen ve Nizam-ı âlem dergilerinde yazdığım makaleler pek çok okuyucunun dikkatini çekmiş olsa gerek ki tüm yayınlanan makalelerimin kitap haline gelmesini talep etmişlerdir.  Ve bu noktada okuyucuların bu taleplerine kayıtsız kalmayıp beğenisini umduğum bu yazıları Türk-İslam ülküsünü şiar edinmiş tüm Ülkü Yolu Gönüldaşlarımızın tefekküre, ilme davet için dikkatinize sunmaktayım. Kitap dikkatle incelendiğinde içerik olarak karşıt tezlerin yanı sıra Millî-İslami-Sivil katılımcı bakışımızı ve aynı zamanda kökü mâzide âtî olma tutku heyecanımızı yansıtan bir eser olduğu görülecektir. Madem öyle, okuyacağınız bu kitapta kökü mâzide âtî olma yolunda göstereceğimiz gayret çabamız ve tutku heyecanımız satır aralarında kendini nasıl hissettiriyor bir görmüş olalım. Zira Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır .”

       Kitabın kapak tanıtımı bölümünde ise şu ifadelere yer verdim:                    

       “ Türkiye’de gün olmuyor ki birbiri ardı sıra bunalımlar hiç eksik olmasın. Baksanıza tüm dünyanın gözü kulağı hep bizim üzerimizdedir.  Hiç kuşkusuz ülkemizde zaman zaman yaşadığımız bunalımların arka planında ekonomik,  sosyal ve siyasi çıkmazların üstesinden gelememenin yanı sıra birde bunun üstüne üstük küresel güçlerin ‘Yeni Dünya Düzeni’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları kirli oyunların etkisi söz konusudur. Yine de bunalıma yol açan her ne etken unsur olursa olsun hiçbir bahanenin arkasına sığınmaksızın tez elden maddi ve manevi kalkınmamızı gerçekleştirmemiz gerekir ki,   yeniden dünyaya nizam veren adalet güneşi olabilelim. 

          Şu bir gerçek yaşanan bunalımlara ne komünizm, ne faşizm ne de kapitalizm çare olabilir. Bizim asıl yapmamız gereken Yahya Kemalin deyişiyle  Kökü mâzide olan âti” olup çağlar üzerinden sıçramak çok mühimdir. Köksüzlük asla kabul edilemez. Mutlaka ruh köklerimizden beslenip Türkiye Sevdası aşkıyla yanıp tutuşup dertli olmak gerekir ki Ferhat’ça dağları delip tüneller açabilelim,  hakeza Fatihin gemileri karadan yürüttüğü azim ve kararlılığı günümüzde de sürdürmek gerekir ki denizin altından Marmaray gibi daha nice raylı sistemler inşa edip her türden deniz altı taşıtları yürütebilelim.

        Evet, tüm beşeri ideolojilerin ortak paydası insanı temel değer görmemeleridir, yani insana bakışları kölece olmasıdır.  Asıl sıkıntı kaynakları bu noktada düğümlü. Oysa insanı merkeze almayan ideolojiler er geç yıkılmaya mahkûmdurlar. Şu iyi bilinmeli ki; insan her ne kadar ete kemiğe bürünse de onu maddi varlık olarak görmek akla ziyan bakış açısıdır.  Dahası evrimcilerin tamda arzuladıkları tüm insanlığı hayvan mertebesine indirgeyen bir bakış açısıdır bu. Bizim bakışımız da insanı Eşref-i mahlûkat gören Müberra Dinimizin öğretileri esastır. Nitekim Müslümanlar olarak inancımız gereği ilk insan Âdem (a.s)’den bugüne insanı hep Allah’ın mukaddes emaneti olarak görmüşüzdür. Evrimciler gibi insanı maymun bir mahlûkat olarak görmedik görmeyiz de. 

          Hiç şüphe yoktur ki bizim medeniyetimizde insan ne köle ne meta ne de makinedir. Bizim dışımızdaki köksüz akımlarda ne yazık ki insan bir meta,  bir ırgat,  bir makine ya da makineleştirilmiş bir proletarya olarak muamele görmekte. Nitekim Bolşevikler ihtilalle iktidara geldiklerinde gelen gideni aratır misali çarlığa da rahmet okutturacak derecede kitleleri canından bezdirir hale getirdiler. Peki, kitleleri totaliter uygulamalarla canından bezdirdiler de ne oldu,  totaliter rejimlerini ancak yetmiş yıl sürdürebildiler. Kapitalistler ise malumunuz “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığından hareketle kitleleri tüketim çılgınlığına sürükleyen akımın öncüleri olmuşlardır hep. Oysaki yürütülen ekonomik politikalar serbest piyasa ekonomisi kuralları çerçevesinde yürütüldüğünde şayet ortada devletin hakemliği yoksa haksız rekabetin oluşacağı bir sömürü düzen içerisinde kitlelerin patronların insafına terkedileceği muhakkak. İşte bu noktada illaki haksız rekabet ve tekelci oluşumlara geçit vermemek için devletin babacan hakemliğine ihtiyaç vardır. Dikkat edin devlete 'hakem'  rolü biçtik, 'hâkim'  rol değil. Çünkü bizim cihanşümul devlet kodlarımızda  'hâkim devlet değil, hakem ve hadim devlet'  anlayışı egemendir.  Ve bu egemen anlayış hem devletçi, hem bireyin haklarını gözeten,  hem toplumcu, hem de girişimci yönü olan bir yönetim anlayışıdır. Nitekim Milli-İslami ve Katılımcı modelimizde her türlü ayırımcılığa körükleyecek belli bir zümrenin çıkarlarını gözeten modellere asla yer yoktur.  Bilakis savunduğumuz modelde işçi, memur, köylü, bürokrat, teknokrat ve işveren ayırımı yapmaksızın hepsinin çıkarların bir bütün olarak gözeten anlayışa yer vardır. Üstelik İslam’da ekonomik faaliyetler 'gaye' değil vasıtadır. Bu nedenledir ki bizim için ekmeğimizi kardeşçe bölüşebilecek bir manevi iklim oluşturup Ensar’ca bütünleşmek esastır. Madem öyle, neydik edip komünizm, kapitalizm, faşizm gibi tüm ideolojilerin dışında çözümler üretmek derdimiz olmalıdır. Unutmayalım ki insanı dışlayan kökü dışarda ideolojiler ne zaman yaralarımıza merhem oldular ki şimdi de merhem olabilsinler. 

   Bu arada pek çok okur Selim Gürbüzer kimdir diye merak etmekte. Aslında kendimden bahsetmeyi sevmem, yine de okuyucumun merakını gidermek adına kısaca özgeçmişimi şöyle özetleyebilirim:

     ÖZGEÇMİŞ:

    Selim Gürbüzer, 1965 yılında Bayburt’ta doğdu, evli ve biri kız, biri erkek 2 çocuk babasıdır. İlköğretimini Bayburt Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulu, Orta öğretimini Bayburt Ortaokulu, Lise öğretimini Bayburt Lisesinde tamamladıktan sonra Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Biyoloji bölümünü bitirdi. Meslek hayatında bir yandan kamuda görev yaparken diğer yandan da büyük bir gayret ve özveri göstererekten Anadolu Üniversitesinin iki yıllık ön lisans fakültelerinden sırasıyla; AÖF Medya İletişim, AÖF Radyo Tv, AÖF İlahiyat, AÖF Veteriner Sağlık ve AÖF Tarım Teknolojilerinden mezun olmayı başarabilmiştir. Bayburt’ta öğrencilik yıllarında Hoca Ali Matbaasında rahmetli Osman okutmuş ve oğullarının yanında Bayburt Postası gazetesinde çalışarak gazetecilik ruhunu kazanmıştır. Üniversite hayatının akabinde sırasıyla İstanbul, Balıkesir ve Ankara’da Milli Eğitim Sağlık Eğitim Merkezlerinde ve Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesinde biyolog olarak görev yapmanın yanı sıra Gündüz Gazetesi, Alperen Dergisi, Nizam-ı âlem dergilerinde ve Enpolitik sitesinde araştırma incelemeleri yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca 2022 yılı sonunda KDY yayınlarından “Güneş Doğudan Doğar” ile 2023 yılı içerisinde ise sırasıyla “Medine’den Buhara’ya”, “Ölürüm Türkiye’m”, “Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz” adlı yayınlanmış kitaplar ile şu an elinizde bulunan “Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi” adlı eseri yayınlanmıştır. Şuan genç yaşta çalıştığı Bayburt postası Gazetesinde yeniden yazılarına devam ettiği gibi Türkiye Tıbbi İlaç ve Cihaz Kurumunda da Biyolog olarak görevini yürütmektedir.         

   Selim Gürbüzer’in Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz adlı eserine ulaşmak isteyenler aşağıdaki şu linkten temin edebilirler:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/masonlar-marksistler-kapitalistler-ve-biz/648527.html&filter_name=selim+gurbuzer  

 

Yayın Tarihi:

05.05.2023

ISBN:

9789754491937

Dil:

TÜRKÇE

Sayfa Sayısı:

490

Cilt Tipi:

Karton Kapak

Kağıt Cinsi:

Kitap Kağıdı

Boyut:

15.5 x 23.5 cm

 

  Vesselam.