Selim Gürbüzer
4 Şubat 2026 Çarşamba
ŞİĺLİĞİN KÖKENLERİ
ŞİĺLİĞİN KÖKENLERİ SELİM GÜRBÜZER
Hiç kuşkusuz Şiâ akımının oluşmasında Kerbela savaşının en büyük etken unsur olduğu muhakkak. Öyle ki. Kerbela sonrası çok büyük taraftar kitlesine ulaşılmış olunur da. Zaten Şiâ ismiyle müsemma; yardımcı, partizan, taraftar ve destekçi manasına gelen bir kavramdır. Dolayısıyla Şiâlığı kendine şiar edinenlerin en önemli ayırt edici yanları itikadi yönden imamet davası gütmeleridir. Nitekim Şiîler hem itikadi konularda aşırıya kaçan (ğulat) yönleriyle hem de “teşbih, recat, tenasüh ve hulul” gibi kavramlar üzerinden taraftar kitlesini etkileyen yönleriyle kendi içinde Zeydiyye, İsmailliyye ve İmamiyye vs. kollara ayrılarak bugünlere gelmiş mezhebi gruplardır.
Ayrıca Müslümanların farklı fikri platformları ekseninde topluluklar oluşturmaları cihetiyle de “Şiâtu Ali, Şiâtu Ali, Şiâtu Osman, Şiâtu Muaviye” türünden kollara ayrıldıkları da apayrı bilinen bir durumdur. Ancak bu türden kategorize edilen İslami oluşumlar geneli kapsayan yönüyle değerlendirildiğinde pekte Müslümanlar nezdinde mezhebi fırkalar olarak adlandırılmazlar. Bu noktada sadece Şiîlerin Peygamberimiz (s.a.v)’in vefatından sonra Hz. Ali ve Ehl-i beytini halife olarak kabullenilmesinin gerektiğini ön şart olarak ileri sürmeleri ve sonraki halifelerinde Ehl-i beyt soyundan gelmeleri gerektiğini şart koşan topluluklar olarak ortaya çıkmaları hasebiyle mezhebi fırka olarak adlandırılmışlardır. Hakeza Şiîlerin kendilerine meşrutiyet atfettirmek adına kökenlerini Hz. Ali (k.v)’e ve Ehl-i beyte dayandırdıklarından dolayıdır ki, izini iz sürdükleri yolu “eş-Şiâ” mezhebi olarak tanımlamayı uygun görmüşlerdir. Bu arada Sünni ulemasının Şiîler hakkındaki tanımlamalarını nazari itibara aldığımızda ise Allah Resulünün ahirete irtihali sonrası Hz. Ali (k.v)’in sıralamada diğer ilk üç halifenin önünde birinci halife olarak takdim edilip devamında da evlatlarının soyundan gelen imamlara tabii olunması gerektiğine inanan taraftar kitlesinin “Şiâ” gurubu olarak tanımlandığını görürüz. Her neyse Şiâ ekolü, ister Sünni ulemasınca isterse Şiî ulemasınca tanımlansın, sonuçta bu söz konusu mezhebi akımın etrafında halka oluşturaraktan kümelenen taraftar toplulukların:
-Hz. Ali (k.v)’i diğer halifelerin önünde birinci halife olarak konumlandırıp tarafgir yapıya bürünen bir fırka oldukları gerçeğini,
-Şiâ imamlarının Allah Resulünden sonra beşeriyetin fevkinde en efdal insan kabullenen bir fırka oldukları gerçeğini,
-Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra baştan beri imamlık ve halifeliğin Hz. Ali (k.v)’in ve Ehl-i Beytinin hakkı olduğuna inanan bir fırka oldukları gerçeğini,
-Hz. Ali (k.v)’in ahirete irtihalinden sonra ise imamların mutlaka onun neslinden gizli ya da açık bir şekilde nassla tayin edildiğine inanan bir fırka oldukları gerçeğini,
-Şiâ imamlarının Vehbi ilme sahip günahlardan masum olduğuna iman edenler tayfasından müteşekkil bir fırka oldukları gerçeğini değiştiremeyecektir. Hem kaldı ki Şiâ ekolü, gerek Allah Resulü (s.a.v) döneminde gerekse Hz. Ali (k.v) döneminde ete kemiğe bürünmüş bir fırka olarak da ortaya çıkmışta değillerdi. Besbelli ki sonradan bir takım elim hadiselerin vuku bulmasıyla birlikte Şiî fırkası olarak ortaya çıkmışlardır. Örnek mi? İşte tarihi süreç içerisinde Tevvabun harekâtının Şiîliğin doğuşunu tetikleyen en önemli hadise olarak ortaya çıkması bunun en tipik örneğini teşkil eder. Ancak gel gör ki, Şiâ ulemasının kahır ekseriyeti Ali taraftarlığının (teşeyyü’) ortaya çıkışını:
-Güya Peygamber kavlince ve O’nun (s.a.v) tavsiyesi doğrultusunda gelişim kaydettiği bağlamında,
-Güya Peygamberimiz (s.a.v) daha hayatta iken başta Selman-ı Farisi olmak üzere Ebu Zer el-Gıfari, Mikdad b. El-Esved ve Ammar b. Yasir gibi daha nice sahabenin Hz. Ali (k.v)’e özel ihtimam gösterip üstünlük atfettikleri bağlamında,
-Güya yine aynı sahabe halkasının Allah Resulünün ahrete irtihali sonrasında Hz. Ali (k.v)’e üstünlük atfetmeleri yönünde aynı tutumlarını devam ettirip ona duydukları özel muhabbetten dolayı bu söz konusu sahabe halkasının da “Ali Şiâsı” olarak anıldıkları bağlamında fikir serdetmişlerdir.
Oysaki Resûlullah (s.a.v.) hayatta iken kendisinden sonra Müslümanları kimin yöneteceği ve yeni yöneticinin nasıl belirleneceği hususunda herhangi bir hüküm vaaz etmemiştir. Dolayısıyla Allah Resulü (s.a.v) bu dünyadan dâru’l bekâya göç edince ister istemez Müslümanların yeni yöneticisinin kim olacağı meselesi gündeme gelmiştir. Bunun üzerine Ashab-ı kiram, Sakîfe’de Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a biat etmek üzere toplanıp kendisine "elini uzat" denildiğinde ilk biat eden Hz. Ömer (r.anh) olmuştur. Böylece Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) tüm Ensar ve Muhacir birlikteliğinden oluşan ashabın istişaresi doğrultusunda Müslümanların ilk halifesi olarak seçilmiştir. İşte bu noktada Sünni ulema, Allah Resulünün yönetimle ilgili bir vasiyetinin olmadığı hususunda hemfikir oldukları halde, Şiâ uleması ise tam aksine halifeliğin Peygamberimiz (s.a.v)’den Hz. Ali (k.v)’e ve yakınlarına devr olunan miras hakkı olduğundan dem vurmuşlardır.
Evet, Şia uleması inadım inat halifeliğin Hz. Ali (k.v)’in hakkı olduğu iddia ede dursun, oysaki Peygamberimiz (s.a.v) mal mirası bırakmadığı gibi kendinden sonra da halife olacak şahsın ne ismini vasiyet etmişliği ne de yönetim modelinin nasıl olacağı hakkında nassa dayalı vasiyet etmişliği söz konusu değildi. Zira Ashab-ı kiram da gerek Hz. Ali (k.v)’in Hz. Ebû Bekir (r.a)’a geç biat eylemesi hususunda gerekse Peygamberimiz (sa.v)’in Şiilerce dile getirilen güya Gadîr-i Hum vakasında sahih nassa dayalı halifeliğin tayin edildiği hususunda herhangi bir hüküm vaaz ettiği şeklinde bir anlam çıkarmamışlardır. Dolayısıyla halifeliğin ilk etapta Hz. Ali (k.v)’in hakkı olduğu iddiası herhangi bir nassa dayalı hüküm olmayıp tam aksine “Ali tarafgirliğinin” aşırı siyasi boyutlara ulaşmasının neticesinde Şia ulemasının kendi ictihadlarınca ortaya attıkları tevile dayalı hüküm olduğudur. Hem kaldı ki, Hz. Ali (k.v) Allah Resulünün ahirete göç etmesiyle birlikte devlet işlerinde liyakat ve adaleti şiar edinen her iki halifenin de bizatihi yanında müşavirlik görevi ifa ederekten doğrudan destek bile olmuşlardır. Ne zaman ki Ebû Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) sonrasında halife olan Hz. Osman (r.a)’ın yakınlarının telkiniyle devlet yönetimine ehil idareciler yerine akrabalarını işbaşına getiriverir işte o zaman akraba kayırmacılığının halkta uyandırdığı rahatsızlıkla birlikte Şia’nın doğuşunu tetikleyecek hazır bir ortamın oluşmasını da beraberinde getirir. Aslında Hz. Ali (k.v) tarafgirliği anlamında adına “Şîatu Ali” denen ilk ciddi oluşum Velid b. Ukben’in valiliği döneminde Kufe’de zuhur etmiştir dersek yeridir. Öyle ki, adı Kur’an okuyucular diye de bilinen bu Kurra tayfası, ilk başta Hz. Ali (k.v)’in hilafeti döneminde bu ilk ciddi oluşumun temellerini atıp ilerisinde Ali Şiâsının öncü liderleri konuma gelmişlerde. Derken onların varlığında adına “Şîatu Osman” denen Osman taraftarları güç kaybına uğrayıp bu arada halkın işbaşına adaletli bir Devlet başkanının gelmesi noktasında bir arayış içerisine girmesini fırsata çeviren “Şîatu Ali” taraftarları toplumun farklı kesimlerinden güç ve itibar kazanmasını beraberinde getirmiştir.
Hele Şiiliğin kökenlerine daha da derinlemesine indiğimizde bilhassa Cemel, Sıffin ve Nehrevan gazalarında Hz. Ali (k.v) ile beraber harekât edenler aynı zamanda adına Ali’nin ilk Şiâsı denen “eş-Şi’atü’l-ulâ” tayfasını oluşturduğunu görürüz. Harici tayfası ise malumunuz hakem olayında Hz. Ali (k.v.)’e başkaldıraraktan ardı arkası kesilmeyen kanlı olayların fitilini ateşleyip daha sonraki yıllarda da kendi içlerinden tuttukları tetikçi İbn-i Mülcem aracılığıyla da Müminlerin halifesini arkadan hançerleyip şehit ettiklerini görürüz. Böylece bu elim hadiselerin muvacehesinde Hasan (r.a) babasının katledilmesinin akabinde Kufe’de meşru halifesi olarak kabul görmüştür. Ancak Hz. Hasan (r.a) 6 ay bir süre ile halifelik görevinde bulunup karşılıklı yaptığı anlaşmayla halifeliği Muaviye’ye devretmesinin neticesinde adına “Ali’nin ilk Şiâsı” denen taraftarlarca bu durum hoş karşılanmayıp bundan böyle hilafet davası için mücadele edeceklerdir. Hz. Hüseyin (r.a) ise eş-Şi’atü’l-ulâ Ali taraftarlarının gazına gelmeyerekten kardeşi Hasan’ın Muaviye ile yaptığı anlaşmaya sadık kalıp kendince itidalli bir yol izleyerekten;
-Gerek Eş’as b. Kays el Kindî’nin İmam Hasan’la evlendirdiği kızı Cude ile görüşmesi için Muaviye tarafından vazifelendirilen Mervan b. Hakim’e verilen talimat doğrultusunda Cude’nin bizatihi kendi kocasını zehirleyip hayatına son vermesine karşılık Yezid’le evlendirileceği vaadi bir kandırmayla vuku bulan Hz. Hasan’ın şüpheli ölüm hadisesi karşısında meseleye ihtiyatla ve sükûnetle yaklaşımında olsun,
-Gerekse eş-Şi’atü’l-ulâ Ali taraftarlarının Muaviye yönetimince sürekli baskı altında zulme tutulduklarını gerekçe göstererekten isyana kalkışılması yönünde kendisine yapılan teklifleri reddettiği, hatta at izinin it izine karıştığı o puslu havalarda bile ihtiyatlı yaklaşımını sürdürüp hiçbir şekilde imamet ve halifelik davası gütmeyecektir.
Ancak her ne kadar Hz. Hüseyin (r.a), Muaviye döneminde kardeşi Hz. Hasan’ın Muaviye ile yaptığı anlaşmaya sadık kalıp “eş-Şi’atü’l-ulâ Ali” taraftarlarının isyan teklifini reddetse de maalesef bu dönemde de hutbelerde Hz. Ali ve Ehl-i beyte lanet okuyaraktan yapılan baskı ve zulümler hız kesmeyecektir. Derken tüm yapılan zulümlere başkaldıran Hucr b. Adiy ve yakınlarından 5 kişinin Muaviye taraftarlarınca katledilmeleri neticesinde Emevilere karşı içten içe hem Kufe’deki Ali taraftarlarınca, hem de Müminlerin genelinde çok derin kin ve nefret duygusu uyandıracaktır. Hatta bu arada Muaviye’nin Hasan (r.a) ile yaptığı barış anlaşmasına sadık kalmayıp hayatta iken oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi de Hz. Ali taraftarlarının sinir uçlarını germeye ziyadesiyle yetecektir. Neyse ki Hz. Hüseyin (r.a) Muaviye’nin vefatıyla yerine halifeliğe geçen oğlu Yezid’e biat etmeyecektir. Böylece bu durumdan vazife çıkaran başta Kufe Şiîleri olmak üzere çok sayıda kabile reisi Hz. Hüseyin (r.anh)’a yazdıkları mektuplarla Emevilerin saltanatına son vermesi yönünde harekete geçildiği takdirde kendisine her türlü desteği vereceklerini taahhüt edeceklerdir. Bu arada Hz. Hüseyin (r.a)’ın arkadaşları her ne kadar kendisine gelen mektuplara itibar etmemesi ve Kerbela’ya gitmemesi yönünde birtakım uyarı ve telkinlerde bulunsalar da, o yine de karşı taraftan gelen destek çağrılarına kayıtsız kalmayıp aile efradıyla birlikte gittiği Kerbela’da Muharrem ayının aşûre gününde hunharca şehit edilmiş olur.
Evet, ne yazık ki Hz. Hüseyin (r.a), beraberinde götürdüğü Ehl-i Beytten hanımı evlatları ve bir avuç mücahid, Yezidin Kufe’ye asli görevine ek görevle gönderdiği Basra valisi Ubeydullah Ziyad’ın komutasında binlerce askerin kuşatmasıyla şehit edileceklerdir. Ayrıca Ehl-i beytten 72 kişinin şehit edilmesiyle birlikte Şia akımının mezhebi yapıya dönüşmesini beraberinde getirecektir. Maalesef Kufelilerin Hüseyin’e destek vereceklerinin sözünü yemelerinin ağır bedeli olarak Emevi ordusu Hz. Hüseyin (r.a)’ın Kerbela’da hunharca şehit edilip kesik başının Şam’da ki Yezid’e gönderilme hadisesi Kufe Şiilerini de çok derinden üzüntüye sevk edecektir. Ancak Kerbela’da şehit düşenler geri gelmeyeceğine göre üzüntü duysalar ne duymasalar ne, sonuçta ilk başta destekleyeceklerine söz verip sonrada yan çizip caydıkları gerçeğini değiştiremeyecektir. Yine de Hz. Hüseyin (r.a)’a destek çıkamamalarından çok büyük pişmanlık duyup birbirlerini tövbe etmeye çağıracaklardır. Nitekim yapılan çağrılar yerini bulup pişmanlıklarını bir göstergesi olarak Hz. Hüseyin (r.a)’ın kesik başından geriye kalan gövdesinin o yörenin ahalince defnedildiği Kerbela mezarı başında toplanılıp ağıtlar yakaraktan tevbe eyleyeceklerdir. Böylece Süleyman b. Sûrad el-Huzâi öncülüğünde yapılan topluca intikam yeminleri eşliğinde adına Tevvabûn (tövbekârlar) dedikleri bu harekâtın oluşumuna start verilmiş olunur. Ayrıca Kufe’den ayrılan 4 bin civarında gönüllünün de 65/684-5 yılında Hz. Hüseyin (r.a)’ın kabrini ziyaret etmelerinin ardından oluşturulan harekâta omuz verip Aynü’l-Verde yakınlarında Emevi ordusuyla yapılan savaşta başta Süleyman b. Sûrad el-Huzâi dâhil olmak üzere çoğu neferin kılıçtan geçirildiği büyük bir hezimet yaşanacaktır.
Peki, yaşanan bu elim olayın ardından ve Yezid b. Muaviye’nin vefatı sonrası ne gibi hadiseler yaşandı derseniz, bu noktada Ali’nin Medain Valisi Sa’d b. Mesud’uh yeğeni Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî, tez elden Kufe’de Hz. Hüseyin’in öldürülmesinde her kimin dahli varsa onlardan intikam alınacağının ahdiyle Şiilerin liderliğine soyunacaktır. Nitekim Muhtar herkesin gözü önünde yaptığı bu intikam yeminiyle Kufe’de eylem hareketini başlattığında, ilk iş olarak Hz. Hüseyin’in oğlu Ali b. Hüseyin’e (Zeynelâbidîn’e) atfen yazdığı bir mektupla onun imamlığını tasdik edip kendisine biat eylemek isteğini bildirmek olur. Hatta yazdığı mektupta; şayet imamlığını cümle âleme ilan bildirip insanlara biat etmeleri noktasında çağrı yapılırsa kendisinin de bizatihi bu çağrıya icabet edip yeryüzünde imamlığını hâkim kılmak için çaba göstereceğini yazmayı da ihmal etmez. Ancak Zeynelâbidîn kendisine atfen yazılan bu mektupla imamlığının cümle âleme ilanı yönünde yapılan teklife sıcak bakmadığı gibi gelen mektuba cevap vermez de. Muhtar bu durumda Zeynelâbidîn’den umudunu kesince bu kez Hz. Ali (k.v)’in Fatıma dışında bir hanımından olma oğlu Muhammed b. El-Hanefiyye’ye yazdığı mektupla ona da aynı teklifi yapar. Tabii bu teklife kayıtsız kalmayan İbnü’l-Hanefiyye, Şiâ’nın bilfiil imamı olarak kabul görmenin yanı sıra Muhtarın başlattığı fiili harekâtın manevi destekçisi olur da. Böylece Muhtar, öncülüğünü yaptığı harekete her ahval ve şartta manevi destek vermeye hazır vaziyette ki İbnü’l-Hanefiyye’nin bu jestine karşılık onu yeryüzünde adalet ve nizamı tesis edecek mehdi olduğunu ilan ediverir. Derken İbnü’l-Hanefiyye’nin manevi imamlığı ve Muhtarın liderliğinde radikal (ğâlî) Şiî taraftarları aynı ortak duygu seli içerisinde tek yürek tek vücut olup böylece Hz. Hüseyin (r.a)’ın şehit edilmesinde dahli olan her kim varsa izini sürüp her birini öldürmek suretiyle Kerbela’nın intikamını almış olurlar. Hatta bu arada Muhtar’ın İbrahim b. Eşter komutasında sevk ettiği Şiî taraftarları Musul yakınlarında Hâzir ırmağı kıyısında Emevi ordusunu bozguna uğratıp Kerbela hadisesinde vuku bulmasında sorumlu tutulan Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın kesik başı Kufe’de teşhir edilmek üzere Muhtar’a gönderilir de.
Evet, Kerbela’nın intikamı alınır alınmasına ama tarihler 67/687 yılını gösterdiğinde bu kez Musab b. Zübeyr yeni bir sefer düzenleyip harekâtın lideri Muhtar ve 8 bin kadar taraftarını öldürmek suretiyle hezimete uğranılan o günün acısını kendince çıkarmış olur. Bu durumda İmam Muhammed b. el-Hanefiyye tamda bir gözü toprağa bakar diyebileceğimiz hayatının son demlerinde harekâtın lidersiz kalmaması adına oğullarından sonuncusu Ebû Hâşim Abdullah’ı harekâtın liderliğine tayin edip kendisinden sonra bir fırsatını bulduğunda halifeliği ele geçirmesini vasiyet eyler. Hani Aristoteles tabiat boşluk kabul etmez demiş ya, aynen öyle de Ebû Hâşim’de babasının vasiyeti doğrultusunda Hicri birinci asrın sonlarına doğru Şîa’nın emiri olarak idari otoriter boşluğu doldurmuş olur. Zaten ortada kendisine rakip olacak birileri ortaya çıkmayınca Şîa taraftarları bundan böyle ona hep harekâtın imamı gözüyle bakacaklardır. Hatta bir kısım Şîa grupları da onun Humeyme’de, Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası Hz. Abbas (r.a)’ın torunlarından Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas’ı vasi tayin eylediğine dair ileri sürdükleri görüşlerin tesirinde kalarak bu harekâtın safında yer alırlar bile. Ancak Abbasoğulları’nın, Emevîler’i hükümranlığına son verip iktidarı garantilemelerinin ardından iktidarları öncesi birbirleriyle gayet iyi ilişkiler içerisinde oldukları Alioğullarıyla yolları ayırıp bu kez tarihin yaprakları ilk defa “Abbâsiyyûn– Aleviyyûn” çekişmesine sahne olacak bir şekilde evrilir.
Tarihin yaprakları evrile dursun, ortada şu bir gerçekte vardı ki, Muhammed b. el-Hanefiyye’nin karizmatik ismi üzerinden halka oluşturan Keysâniyye mensuplarının onun vefat etmediğini, bilakis Radva dağında gaybet halinde uzlete çekildiğini, tarihin evirileceği bir başka zaman diliminde gaybet halinden ortaya çıkıp mehdilik misyonuyla yeryüzünde adaletin tesisi için geleceğine dair olan inançlarını akaidin bir rüknü olarak kabullenmeleriyle birlikte bu noktada ilk kez Şii farklılaşmasının Keysâniyye kolunu oluşturacaklardır. Öyle ki, kendilerine “Vasiyet nazariyesini” inanç felsefesi olarak rehber alıp güya Peygamberimiz (s.a.v)’in kendisine Hz. Ali (k.v)’i vasi tayin eylediği, Hz. Ali (k.v)’den sonra da bu vasiliğin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kanalıyla Ehl-i beyt neslin imamlarınca devam ettirildiğidir. Derken birinci asrın sonunda ortaya konan Vasiyet nazariyesi Şîa taraftarları arasında değişik açılardan tevil edilmesinin yol açtığı tartışmalar eşliğinde kendi içlerinde bir takım bölük pörçük fırkaların türemesini de beraberinde getirir. Üstelik değişik isimler altında ortaya çıkan birçok fırka türü oluşumlar, Ebû Haşim’den sanki kendilerine özgü intikal eden bir vasiyet varmış gibisine hareket edip sadece kendi takip ettikleri yolun imamlarının vasiliğinin hak olduğu iddiasıyla faaliyetlerini yürüteceklerdir. Nitekim sadece kendi takip ettikleri yollarını hak olduğunu görenlerden;
-Hz. Ali (k.v)’i ilahlaştıran Sebeiyye fırkası ile Keysâniyye çatısı altında neşet bulan Beyânîyye, Cenâhiyye, Harbiye, Hâşimiyye, Kerbiyye, Muhtârîyye, Rizâmiyye türünden fırkalar da Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad edip tenasüh, rec’at, beda ve ibaha vs. kavramlar üzerinden aşırı (ğalî) fırka türü oluşumlar olarak adlarından söz ettireceklerdir.
-Hakeza İsmâilîler çatısı altında neşet bulan Karmatîler, Bâtınîler, Seb’iyye, Muhammire, Nizâriyye türünden fırkalarda bâtınî kavramlar üzerinden hareket ederek güya İsmail b. Cafer’in vefat etmediğini, gün gelecek ortaya çıkıp dünyayı adaletiyle nura gark edeceğine dair güttükleri inanç davaları doğrultusunda Şîa’nın bir başka aşırı (ğalî) fırka oluşumlar olarak adlarından söz ettireceklerdir.
Derken Şîa’nın, bilhassa Zeydiyye, İsmâilîyye ve İmâmiyye gibi büyük ana baş fırka kolları tarihi süreç içerisinde varlıklarını sürdürüp bugünlere gelmiş olacaklardır. Malum Şîa’nın aşırıya kaçan ğulat adıyla bilinen diğer bölük pörçük olmuş marjinal düzeyde ki birtakım fırka türü oluşumlar ise zaman içerisinde çoğu günümüze dek varlıklarını sürdüremeyecek derecede silinip gideceklerdir.
Hâsılı kelam; Şiiliğin kökeni hakkında eski yeni araştırmacıların ileri sürdükleri tezlerden birkaçına baktığımızda:
“-Kimi araştırmacılara göre Şîa fırkasının değişik dini ve felsefi sistemlerden etkisiyle gün yüzüne çıktığını,
-Kimi Şîa gruplarının inançları doğrultusunda ileri sürdükleri tezlerine göre İmamın nass ve vasiyetle tayin edilerek takip ettikleri yollarının gelişim kaydettiğini,
-Kimi araştırmacıların ileri sürdükleri tezlere göre Şîa fırkasının Yahudi asıllı İslam’a sonradan girdiği varsayılan Abdullah İbn Sebe kanalıyla neşet bulması hasebiyle Yahudi kökenli düşüncelerden beslenip dal budak saldığını,
-Kimi araştırmacıların tezlerine göre Şîa fırkasının Hz. Hüseyin’in İran hükümdarı Yezdücürd’ün kızıyla evliliği sebebiyle Hüseyin’in neslini eski hükümdarlarının varisleri gibi gördüklerini.. Aynı zamanda Selmani Farisi gibi Hz. Ali yanlılarının İran asıllı olması gibi sebeplere dayandırılıp Şiiliğin Fars bünyesindeki ğali unsurlar tarafından kabul edilen tenasüh, tescîm, hulul ve benzeri inançlarını dikkate alaraktan Şia’nın Budizm, Brahmanizm ve Mecusilik gibi eski inançlarının üzerlerine sirayet etmişlik etki izlerinden kaynaklandığını” görürüz.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/siligin_kokenleri_-8001.html
19 Ocak 2026 Pazartesi
SAFEVĺLER VE KIZILBAŞ SŨFİLİĞİ
SAFEVĺLER VE KIZILBAŞ SŨFİLİĞİ SELİM GÜRBÜZER
14. yüzyıla gelindiğinde bir kısım Babaî mensupları çok geçmeden Safevîyye Tekkesi müritlerinin saflarına katılım göstereceklerdir. Şeyh Safiyyüdîn-i Erdebîlî’nin kurduğu Safevîlik yolu ilk başlarda Azerbaycan’ın Erdebil şehrinde tasavvufi meşrepte ve Sünni çizgide bir yapıya sahipken, oğlu Sadreddîn-i Erdebîlî sonrası posta oturan torunu Alâeddîn bin Sadreddîn Erdebîlî (Hâce Ali) döneminden itibarense Şiî unsurlarının Tekke bünyesine sirayet etmesiyle birlikte özünden uzaklaşıp siyasallaşan tasavvufi yapıya dönüşmüştür.
Safevî Tekkesi yolunun esaslarını Hâce Ali’den sonra Erdebil Şeyhi Safiyüddin’in torunu Şeyh İbrahim Safevî’ye devr olunur. Hâce Ali, aynı zamanda Şeyh İbrahim’in babasıdır. Şeyh İbrahim’den sonrası da tarikatın postuna oğlu Şeyh Cüneyd oturduğunda etrafında oluşturduğu müntesipleriyle önemli siyasi başarılar elde edecek düzeye erişir. Ancak ne var ki, Şirvanşah’lara karşı kıyasıya giriştiği mücadelede öldürülünce bu kez boşalan şeyhlik postuna siyaseten Kafkas kavimlerine karşı giriştiği savaşlarda zaferler elde etmesiyle adından söz ettiren Şeyh Haydar oturur. Her ne kadar posta oturan Şeyh Haydar, manevi veraset bakımından kendinden önceki batınî çizgiyi sürdürmüş olsa da on iki imam Şiîliğinden kalan bir kısım temel akideleri kendi sosyolojik kültürel dokusuna uyarlamayı da ihmal etmez. Öyle ki kendi müritlerinin başına on iki imamı simgeleyen “on iki dilimli kırmızı börk” denen başlık giydirmek suretiyle onların Kızılbaş Sûfisi ismiyle anılmasına yol vermiş olur. Derken Şeyh Haydar’ında 1488 yılında öldürülmesi üzerine yerine büyük oğlu Ali şeyhlik posta oturur. Ancak büyük oğlunun şeyhlik posta oturmasının üzerinden çok bir zaman geçmeden vefat etmesi üzerine bu kez şeyhlik postuna diğer oğlu İsmail oturur.
Malumunuz, Şeyh İsmail’in diğerlerinden farkı ileriki zamanlarda şeyhlik postundan şahlık postuna da oturuyor olmasında ortaya çıkacaktır. Nitekim kardeşinin ölümün ardından sadece şeyhlik postuna oturmakla yetinmeyip kendine has kabına sığmaz karakteristik tipik özelliği ile Anadolu’nun bazı yerleşim merkezlerini adeta karış karış dolaşaraktan oraları mesken tutmuş müritlerle de irtibata geçip desteklerini almak suretiyle şahlık postuna oturmuş olacaktır. Derken oralarda yürüttüğü sıkı ilişkiler çerçevesinde irtibata geçtiği bölge ahalisinden aldığı destekler sayesinde Azerbaycan ve Nahçıvan’a çıkarmada yapıp elde ettiği büyük zaferler neticesinde kendisini Tebriz’de şahlık tacıyla taçlandırıp tahta oturur bile. Eeh ne de olsa bundan böyle şahlık emeline de ulaşmış oldu, böylece tarihler 1501 yılını gösterdiğinde hemen On İki İmam adına hutbe okutup ardından para bastırmak suretiyle Safevî Devletini kurmuş olacaktır.
Peki, Şahlık emelini gerçekleştiren Şah İsmail, Safevi Devletini kurmakla artık bu kadarı da bana yeter deyip yerinde durur mu dersiniz? Ne mümkün, bir yandan yeni zaferler kazanmanın peşinden koştururken diğer yandan da kendi rahle-i tedrisatından geçen özel olarak yetiştirdiği halifeleri aracılığıyla Anadolu ve Rumeli’deki taraftarlarını tek bilek tek yürek halde olmaları yönünde örgütleyecektir. Nitekim oralara gönderdiği halifeleri aracılığıyla buralarda hatırı sayılır sayıda taraftar Kızılbaş ahalisini provoke ederek 1511 ve 1512 yıllarında tarihin sayfalarına “Şah Kulu ve Nureddin Halife (Nur Ali) ayaklanmaları” olarak geçen hadiseler vuku bulacaktır. İşte vuku bulan bu söz konusu isyanlardan pek çok insanın ölmesi Osmanlı’nın dikkatinden kaçmayıp ister istemez bir takım tedbirlerin alınmasını zorunlu kılacaktır. Ancak bu işin sırf tedbir almakla halledilmeyeceğini yerinde gören Şehzade Selim, tez elden babasının sağlığında tahta geçer geçmez isyana kalkışan çok sayıda Kızılbaş Sûfisi mensubunu mercek altına alıp tesirsiz hale getirmekle meselenin halledilmesine yönelik kanayan yaraya neşter vuracaktır. Böylece 1514 yılında girişilen Çaldıran savaşında Yavuz Sultan Selim Safevî ordusunu hezimete uğratarak Şah İsmail’in Ali kıran baş kesen Şahlık hevesini kursağında bırakmış olur. Ancak şu da vardı ki, Şah Kulu ayaklanmasından sonra hemen her şey kökten halledilmiş de sayılmazdı. Zira her ne kadar ayaklanmaların arka planında yatan ana saik unsur olarak siyasi ve ekonomik kaynaklı nedenler gösterilse de huylu huyundan vaz geçmez misali Anadolu’nun değişik bölgelerinde yer yer belli aralıklarla ayaklanmalar baş gösterip 17. Yüzyılın ortalarına kadar da bu söz konusu ayaklanmaların devam ettiği gerçeğini değiştiremeyecektir.
Yukarıda konunun girişinde de belirttiğimiz üzere 14. yüzyıla gelindiğinde bir kısım Babaî müntesiplerinin Safevîyye Tekkesi müritlerinin saflarına katıldığından söz etmiştik. Zira Babaîlik harekâtı 14. Yüzyılın başlarından itibaren Rum abdalları ile beraber hareket edip bunlar arasından bilhassa Abdal Musa’nın özel çabalarıyla Hacı Bektaş geleneğinin semere vermesiyle birlikte Bektaşilik ağırlıklı ekol olarak ortaya çıkacaktır. Asıl yine de şunu unutmayalım ki, Bektaşiliğin tam teşekküllü ortaya çıkışı 15. Yüzyılın sonlarına doğru Hacı Bektâş-ı Velî’den sonra ikinci Pir gözüyle bakılan Balım Sultan’ın posta oturmasıyla gelişim kaydedecektir. Aynı zamanda kendi adından Hızır Bali olarak da söz ettiren bu zatın babası Mürsel Bali’dir. Annesi hakkında ise bir Sırp Prensi olduğu rivayet edilir. İlginçtir kendisi yaşadığı ömür boyunca evlenmeyip bekâr olarak yaşayan postnişan bir zattır da. Böylece evlenmeyerek Tekke geleneğine mücerretlik (bekârlık) usul ve erkânını ikame etmiş olmanın yanı sıra buna ilaveten on beş yıl süre boyunca tekkede postnişînlik yaparaktan tekkenin adab-usul-erkânının sistemleşmesini de sağlar. Öyle ki Balım Sultan’ın adab-usul-erkan yönünden tekkeye kattığı yapısal değişiklikler sayesinde Kızılbaşlık geleneği ile Bektaşilik geleneği arasında ne gibi nüans farkı olduğu daha da netlik kazanmış olur. Derken onca yaptığı yapısal değişikliklerin ardından 1516 yıllarında vefat eyler. Ve kendisi Hacı Bektaş Veli külliyesinde medfundur. Malum onun vefatı sonrası Erdebil dergâhına bağlı Kızılbaş ocaklar Osmanlı-Safevi çekişmesinin puslu havasında varlıklarını yitirmiş olacaklardır. Ama yine de bunlar arasında ayakta tutunmaya çalışan bir kısım ocaklar bağımsız olarak hareket edip varlıklarını sürdürmeye çalışırken, bir kısmı da Hacı Bektâş-ı Velî’nin soyundan geldiklerini ileri süren Çelebilerle dirsek temasına geçip Kalender Çelebi etrafında halka oluşturacaklardır. Peki, Çelebilerle beraber hareket edenler bundan ne fayda elde ettiler derseniz, bir kere tarihler 1527 yılını gösterdiğinde Osmanlıya karşı yapılan Kalender Çelebî ayaklanmasında hem Şeyh Kalender Çelebi müritleriyle birlikte öldürülmüş olur hem de onun ateşli taraftarlarından Hudâdâd’da aynı acı akıbetten kendi payına düşeni almakla hiçbir fayda görmemiş oldular. Böylece Hacı Bektâş-ı Velî dergâhı (Pir evi) bu söz konusu ayaklanmanın neticesinde 34 veya 36 yıl postnişînsiz kalmış olur. Yine de her şeye rağmen tarihler 1551 yılını gösterdiğinde Balım Sultan’ın halifelerinden Sersem Ali Paşa, Hacıbektaş’a gelerek posta oturmakla, sönmeye yüz tutmuş ocaklarını tüttürmüş olacaklardır.
Şu da bir gerçek; Yeniçerilik çatısı altında konumlanmış Anadolu kökenli Kızılbaş müritlerine nazaran daha bir temsili ağırlıklı gücü üstün olan Bektaşi tarikatı müritleri, Osmanlının ilk dönemlerinden itibaren gerek Anadolu’da gerekse Balkanlarda git gide irşat faaliyet alanlarını genişleterek varlıklarını sürdürmeyi başarabilmişlerdir. Ancak Osmanlının son dönemlerine gelindiğinde Yeniçeri Ocağının 16. Asrın ortalarına kadar ki o ilk kuruluş mayasına uygun olarak hareket eden son derece kendine has o bildik disiplini askeri model ruhunun kayba uğraması üzerine II. Mahmut bu Ocağı 1826 yılı itibariyle ortadan kaldırıverir. Böylece Bektaşi Tekkelerinin varlığı da kendiliğinden son bulmuş olur. Hatta bu arada bir yandan hem Bektaşilikle hem de Yeniçerilikle sıkı bağ ilişkisi olan birkaç Bektaşi Babası idam edilirken diğer yandan da ocağın kaldırılmasına karşı direnç gösterenler de sürgün edilerek cezalandırılmış olurlar. Böylece Anadolu’da ve Balkanlardaki harabeye dönüp yıkılan Tekkeler arasından ayakta kalanlar ise diğer tarikatların dergâh hizmetinde kullanılır hale gelir. Neyse ki üzerinden çok bir zaman geçmeden Yeniçerilikle sıkı bağ ilişkisi olan ayakta kalabilen her ne ocak mensubu varsa tüm bu yaşananlardan ders çıkartıp yaptıkları hataları telafi eder tutum içerisine girmeleri üzerine Bektaşiliğe yeniden yol verilip kendilerine alan açılma fırsatını elde etmiş olurlar. Nasıl mı? Devlet nezdinde ilk adım olarak Amasya’ya sürgün edilen Şeyh Hamdullah Efendi’ye 1833 yılında iade-i itibar kazandırılmak maksadıyla yeniden Hacıbektaş’a dönmesi sağlanıp ona alan açılmak suretiyledir elbet. Böylece Bektaşiler Sultan Abdülaziz döneminde sil baştan yeniden Tekkelerinin açılmasıyla birlikte takriben 10 yıl boyunca faaliyet içerisinde bulunmalarının yansıra başucu rehber olarak başvuracakları temel eserleri neşretme imkânına da kavuşmuş oldular. Hakeza Osmanlının son dönemlerinde yedi düvele karşı verilen milli mücadelede Anadolu’da ki Alevi ve Bektaşi ocaklarının da tıpkı diğer tarikatlar gibi kayıtsız kalmayıp Kuvay-ı Milliye ruhuyla verilen bu mücadeleye canı gönülden katılmaları yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gözünden kaçmaz da. Ancak 1925 yılında çıkarılan kanunla Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte uğranılan o hazin sondan Bektaşilikle ilintili tüm Dergâh, Ocak ve Tekkelerde kapatılaraktan kendi üzerlerine düşen o hazin son verilmesinden payını almış olurlar.
Hâsılı kelam, tarihi süreç içerisinde dünden bugüne içe kapanık toplum özelliği ile dikkatleri üzerine çeken Kızılbaşlar, 1960-1970’lerden itibaren kırsal bölgelerden şehirlere göç etmek suretiyle içe kapalı toplum olmaktan çıkıp diğer toplum kesimleriyle dostluk ve dayanışma içerisinde varlıklarını sürdürerek bugünlere gelmiş oldular.
Vesselam. -Bitti-
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/safevler_ve_kizilbas_sfiligi-7986.html
14 Ocak 2026 Çarşamba
ALEVĺ BEKTAŞİ KİMLİĞİ
ALEVĺ BEKTAŞİ KİMLİĞİ SELİM GÜRBÜZER
Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli’nin gerçek ismi Muhammed Bektaş olup bu büyük zat İran-Horasan’ın Nişabur’da hükümdar babanın ve şeyh bir kızın evliliğinden dünyaya gelmiştir. Dahası babası şu meşhur Horasan Hükümdarı İbrahim-el-Sani diye bildiğimiz Seyyid Muhammed’dir, annesi de Nişaburlu Şeyh Ahmed’in kızı Hâtem Hatundur. Her ne kadar Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli Türk aileden doğa gelmişse de soy şeceresine baktığımızda kökü yedinci Ehl-i beyt nesli imamı Muhammed Kâzım’a dayanır. Dolayısıyla kendisinin seyyidliği söz konusudur. Takip ettiği yolun manevi kanaldan nisbeti ise Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin halifelerinden Şeyh Lokmân-ı Horasanî’ye dayanır. Böylece Lokman Parende’den feyiz alıp kendisi Kalenderiyye yolu müntesibidir.
Şu da var ki, aynı zamanda kendisinin Yesevi nisbetinden feyiz almışlığının yanı sıra kuvvetli ihtimalle Haydarî dervişlerinden de. İşte birçok Tarikat-ı Aliyelerin nisbetinden çok yönlü olarak feyizlenen böylesi büyük bir zatın 13. Yüzyılda Moğol istilası sebebiyle Anadolu uçlarında vuku bulan sûfi göçleri sırasında kendisinin Anadolu’ya ayak basması hemen gerçekleşmez. Anadolu’ya gelişi ancak ve ancak Arabistan, İran, Irak ve Suriye seyahatleri sonrası 1270 yıllarına denk düşmektedir. Her ne kadar kendisi Anadolu’ya sonradan gelmiş olsa da buralarda kardeşi Menteş’le birlikte Baba İlyas-ı Horasanî’ye intisap edip halifelik alması medeniyetlerin doğurgan beşiği sayılan Anadolu için son derece manidar bir durum ortaya çıkacaktır. Bu arada kardeşi Menteş, Babaî isyanına katılıp Sivas’ta Selçuklu kuvvetlerince öldürülürken, Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli ise kardeşinin katıldığı isyana iştirak etmeyerek tam aksine insanları irşad etmeyi kendine vazife edinecektir. Böylelikle Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli’nin daha henüz Moğol kasırgasının açtığı yaralarının sarılmadığı bir dönemde Türkmen aşiretinin başında bir Kalenderî-Haydarî şeyhi olarak Anadolu’ya ayak basması buraların havasının değişmesine ziyadesiyle yetmiş olacaktır. Nitekim buralara ayak bastığında Kızılırmak’ın güneyinde Kapadokya yeraltı şehrinde ilk etapta 3600 kilisenin varlığı gözüne çarpar ki, besbelli ki o’nun buralara gelişi sıradan bir geliş olmayacaktır. Hatta o’nun Anadolu’ya gelmesiyle birlikte kilise sayısının çokluğu kendisi açısından irşadına herhangi bir halel getirecek bir durum oluşturmadan buralarda bir başka boyutta işin rengini değiştirecek bir ayak basış olacaktır. Zira buralarda Baba İlyas-ı Horasani’nin Vefâî tarikatından feyiz almış Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî vardır artık. O’nun buralarda varlığı irşadının dalga dalga yayılacağı demekti zaten. Ve beklenen o ilk manevi sondajı Sulucakarahöyük köyüne vurmakla toplumsal aydınlanma denen irşadı vuku bulmaya başlar da. İyi ki de Nevşehir'e bağlı bu köye manevi aydınlanmaya yönelik irşad sondajını vurmuş oldu, aksi takdirde Göreme bölgesinde Hıristiyanların misyoner merkezi haline gelen Kapadokya’nın gücünü kırmak hiçte kolay olmayacaktı. Hatta burası basit bir köyden öte irşat faaliyetlerinin hız kazanacağı merkezi rolde üstlenir. Derken o, bir yandan Türkmenlerin desteğini alıp burasını manevi ön karargâh olarak kullanırken, diğer yandan da Anadolu’yu karış karış gezerekten bölge ahalisine habire manevi diriliş muştusu aşılayacaktır. Dergâhında yetişen diğer Horasan Erenleri ise Anadolu’nun en uç noktalarına kadar seferber olup, irşat halkasının yayılıp büyümesi için çalışacaklardır hep. Öyle ki Abdal Mûsâ’nın Elmalı’ya, Tabduk Emre’nin Manisa’ya, Koca Ahmed’in İstanbul’a gönderilmesi irşadın dalga dalga yayılmasına yönelik görevlendirmeler olarak anlam kazanır bile.
İşte baştan beri yürütülen bu ulvi gaye ve inançları doğrultusunda Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velinin Anadolu’ya ayak basar basmaz ilk andan itibaren ektiği Bektaşilik tohumu XIV. yüzyılda halifesi Abdal Mûsâ’nın irşat faaliyetleriyle meyvesini verip böylece tasavvufi aydınlanma harekâtı zirve yapmış olur. Ancak ne var ki, fitne kazanı buralarda da boş durmayacaktır. XIV. yüzyılın sonlarına gelindiğinde bir kısım Türkmenler Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin adını kullanaraktan kurulan Bektaşi ve Safevi dayanışmasına dayalı kurdukları birtakım ocak teşekkülleri içerisinde üretilen olumsuz fikirlerin etkisiyle gözden ırak olan gönülden de ırak olunur misali kırsal alanlarda “Kızılbaş-Alevi” kimliği adı altında topluluklar oluşturacaklardır. Derken o gün bugündür en çok adından söz ettiren topluluğun merkezi Suluca Karahöyük köyü olacaktır. Elbette ki buranın etkisi kendinden oluşan bir etki değil, bilakis Hacı Bektâş-ı Velî’nin ismiyle müsemma olunan bir etkidir.
Hiç kuşkusuz Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli’nin nasıl bir yol izlediğini ortaya koyan ‘Makâlât’ adlı eseridir. Bu eser bu yolun hakkında bilgi edinmek bakımından bir ışık kaynağı olmaya yeter artar da. Nitekim Ankara Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Prof. Dr. Esad Coşan’ın da Doçentlik tezi olan ‘Makalat’ adlı eser incelendiğinde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevî’nin büyük ölçüde ‘Fakirnâme’ adlı eserinden esinlendiği gözlerden kaçmaz da. Dolayısıyla Hünkâr Hacı Bektâş-ı Veli’nin Yesî pınarından feyiz alaraktan beslendiği anlaşılır. O’nun gerçek yolunu çizdiği rotayı ayrıntılarıyla bu eserde ziyadesiyle bulmak mümkündür. Özetle ortaya konan bu eserde; bir salikin Şeriat (İslam’ın zahiri kaideleri), Tarikat (İslam’ın iç ve deruni yönü), Marifet ve Hakikat aşamalarından geçmeden Allah’a ulaşılamayacağı vurgulanır. Kelimenin tam anlamıyla Allah’a vuslat ancak bu dört aşamanın bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Ta ki zaman içerisinde ‘Makâlât’ eserinin mana ve ruhundan zamanla sapmalar nüksetmeye başlar, işte o zaman hem Yeniçeriliğin kuruluş ruhunda, hem de Bektaşiliğin mana ve ruhunda aşınmalarla birlikte her ikisi de aslını yitirmeye yüz tutmuş olur. Öyle ki bu hususta Necip Fazıl; “Bektaşilik evvela din aydınlatıcısı, peşinden de Şeriat karartıcısı haline dönüşmüştür” tespitinde bulunmakla Bektaşiliğin tarihi sürecini bir cümleyle özetlemiş olur.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/alev_bektasi_kimligi-7977.html
Devam edecek
11 Ocak 2026 Pazar
ALEVĺLERİN DAYANDIĞI KÖKLER
ALEVĺLERİN DAYANDIĞI KÖKLER SELİM GÜRBÜZER
Köken olarak 10. Yüzyılda göçebe Türkmen oymaklarının İslam’la hemhal olmasıyla birlikte eski inanç ve geleneklerini yeni dinin öğretileriyle harmanlayıp ilk çıkışında Kızılbaşlık yapıda, sonrasında ise Bektaşilik yapıya evrilen tasavvufi meşrepte cem olmanın adıdır Alevîlik. Tarihi süreç içerisinde adına ister Kızılbaşlık densin isterse Bektaşilik densin hiç fark etmez, sonuçta Aleviler hakkında bugüne dek isnat edilen isimlendirmeler hakkında yapılan araştırmalardan bir kaçına baktığımızda:
-Türk’ün alpliğine erenlik ruhu katan Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.leri ile gönül bağı kurmalarına binaen Yesevilik’ten mülhem olarak isimlendirme olduğu,
-13.Yüzyılda Baba İlyas’ın Pirlik postuna oturup önderlik yapmasına binaen Babaîlik’ten mülhem olarak isimlendirme olduğu,
-15. Yüzyılın ardından Hünkâr Hacı Bektaş Veli ile gönül bağları kurmalarına binaen Beştaşîlik’ten mülhem olarak isimlendirme olduğu,
-Hakeza Safevî tarikatı sonrasında 15. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren Yeniçeriler gibi bir kısım ocak mensuplarının başlarındaki kırmızı başlıklı külahlarına (kızılbaşlığa) binaen, yani başlarına taktıkları keçeden yapılmış börk’ten mülhem olarak isimlendirme olduğu,
-Göçebe Türkmen mensuplarından göçer konarlıktan yerleşik hayata geçtikleri bazı bölgelerde iştigal ettikleri işlerine nispeten, yani Tahtacılar’dan mülhem olarak isimlendirme olduğunu görürüz.
Evet, Türkler 10. Yüzyıldan itibaren İslam’la müşerref olmaya başlayıp, 922 yılı itibariyle de ilk önce İdil Bulgar Hanlığı, akabinde Karahanlılar, sonrasında ise Gazneliler İslam’la şereflenmişlerdir. Oğuz Yabgu Devleti kumandanlarından Dukak Subaşı oğlu Selçuk Bey, 985 yılında komite ettiği ordusuyla birlikte İslam dinini kabul etmesi neticesinde bu dinin öğretilerinin Oğuzlar arasında hızla yayılmasına vesile olmuştur. Ve bu sayede 11. Yüzyılda Müslüman olan Türklere Türkmen denmiştir. Türkler İslam’la şereflendikten sonra daha yeni kabul ettikleri bu Müberra dini, önceki dinin bir takım inanış, örf ve adetleriyle harmanlayıp kendi yaşayışlarına uyarlamışlar da. Nitekim İslam öncesi Türk Hakanlarına yol gösterip sözüne itibar edilen ve adına ‘kam’ denilen bilge şahsiyetlerin yerini bir bakıyorsun İslam sonrası Türk hakanlarına yol gösteren şeyhlik mertebesine ermiş Başbuğ Velilerin aldığını görürüz. Öyle ki Prof. Dr. Osman Turan bu hususta; Türklerin İslam’a girmesiyle birlikte kamların yerini İslam şeyhlerinin (evliyasının) aldığını ve böylece pek çok Türk Alp’inin dergâhlarda ‘Alperen” hüviyetine kavuşmasına vesile olduklarının tespitinde bulunmuştur.
Hakeza Dede Korkut’un da milli kültürümüzün baş tacı bilge şahsiyet olarak adından söz ettirdiğini görürüz. Düşünsenize onun keramet sahibi bir zat olmasının yanı sıra Hanların tayininde görüşüne başvurulan, gerektiğinde kurultay ve toylara da eşlik eden bir devletlû müşavirimiz konumda olabiliyor. Kendisi aynı zamanda ilerisini görebilecek ufuk anlayışıyla Oğuz Kayı kabilesinin Osmanlılara intikal edeceğini müjdelemiş bilge dehamızdır. Şimdi gel de Oğuz Han ve evlatları, böylesi Irkıl Hoca ve Dede Korkut gibi ufku geniş deruni bilge dehalardan istifade etmesin, ne mümkün. Elbette ki onları her daim baş tacı edineceklerdir. Zaten Türk Hakanları bilge dehalarına sahip çıkıp hürmet gösterdikçe o nisbette de himmet ve dualarına mazhar oluyorlardı. Peki, Türk Hakanı hürmet gösterir de Irkıl Hoca (Uluğ Türk) dua ve niyazda bulunup himmet etmez mi? Hiç kuşkusuz o da: ‘Ey Kağanım (Oğuz Han) Gök-Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın’ diye dua ederek manen destek olup himmet edecektir.
Ne diyelim, işte sizlerde fark etmişsinizdir, bilge şahsiyetlere hürmet göstermek bu ya, Batı Türklüğünün liderlerinden Atilla’da tıpkı diğer Türk Kağanları gibi kâm bildiği kâhinlere hürmet gösterip onlardan aldığı manevi ışık ilhamıyla hareket etmiştir hep. Keza Cengiz Han’da ‘Gökçe Ata’dan istifade etmeyi ihmal etmezdi. Besbelli ki Oğuzlar için Irkıl Hoca (Korkut Atası) ne derece baş tacı kıymet değer olarak görülen bilge dehaysa, Cengiz Han için de Gökçe Ata o derece baş tacı kıymet değer olarak görülen bir bilge dehadır.
Türklerin İslam’la şereflenmesiyle birlikte Yesevilik, Vefâîlik, Kalendirilik ve Haydarilik gibi ilk dönem tasavvufi ekoller olarak gün yüzüne çıkmış oldular. Öyle ki Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.leri Türk’ün alperen kimliği kazanmasında Başbuğ veli olarak gönüllerde taht kurar da. Nitekim Kuzey Türklüğü içinde, Asya ve diğer Türk coğrafyalarına İslam’ın dalga dalga yayılmasında O’nun manevi soluğunun etki payı çok büyüktür. Nitekim Ahmet Yesevi Hz.lerinin dergâhında alperenlik ruhu kazanan Türkler gittikleri yerlerde İslam’ın yayılmasında ileri karakol görevi üstlenmişlerdir. Şu da var ki; Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.lerinin yetişmesinde de Hâce Yusuf-i Hemedânî ve Aslan Baba’nın çok büyük payı vardır. Hem nasıl ki Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.leri Türk’ün alp’ine nefes olmuşsa, Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)’de Hace Ahmet Yesevi'ye nefes olmuştur. Böylece Türkün alp’leri kaynağından aldıkları alpereni ruhu nefes sayesinde “Alperen Başbuğu”nu baş tacı veli edinmiş oldular.
Tasavvufi ekoller 11. Yüzyıldan başlayarak 14. Yüzyıla kadar bulundukları bölgelerle sınırlı kalmayıp Anadolu’ya da uzanmışlardır. Hiç kuşkusuz bunlar arasında devletle barışık olan ekoller var olduğu gibi başkaldıran ekollerde var olmuştur. Nitekim 13. Yüzyılda Babaî Ayaklanması bunun en tipik örneğini teşkil eder. Zira tarihler 1240 yıllarını gösterdiğinde II. Gıyaseddin Keyhusrev döneminde Baba İlyas-ı Horasani, ekonomik ve sosyal yönden sıkıntı çeken Türkmenlere kurtarıcı sıfatıyla yetiştirdiği halifelerin her birini civar bölgelere yollayarak isyana teşvik için hazırlıklara koyulmuşlardır. Hatta Baba İlyas’ın müridi Baba İshak önderliğinde Türkmenler Kefersud bölgesinde yaptıkları isyanlarla dikkatleri üzerlerine çekip büyük ölçüde başarılı oldular da. Ancak Baba İlyas isyana kalkışmanın bedelini Selçuklu kuvvetlerince Amasya’da idam edilerek öderken, isyana kalkışan Türkmenlerin birçoğu da Kırşehir’de Malta ovasında kılıçtan geçirilerek bedel ödemiş oldular. Kaçıp kurtulanlar ise Baba İlyas’ın küçük oğlu Muhlis Paşa öncülüğünde firar ettiği bölgeleri mesken tutaraktan Babaîlik halkası oluşturacaklardır. Neyse ki Babaîlik halkası Baba İlyas’ın küçük oğlu Muhlis Paşa elinde büyük ölçüde siyasi ekol olmaktan çıkıp dini ve tasavvufi hüviyete bürünen ekol olarak ortaya çıkar. Ayrıca Baba İlyas’ın Anadolu’nun değişik yerlerine gönderdiği tasavvufi meşrepte yol izleyen halifelerinden;
-Aynüddevle Dede (Ayna Dola) ile Şeyh Osman Bağdın Hacı; Tokat ve Kırşehir’de,
-Şeyh Balî; Yozgat ve Kırıkkale’de,
-Şeyh Edebâli; Bilecik çevresinde,
-Emîrcem Sultan; Sulucakarahöyük’ün kuzey taraflarında,
-Hacı Bektaş-i Veli; Kırşehir ve Nevşehir bölgelerinde irşada koyulacaklardır.
İşte yukarıda bu sıraladığımız önderlerin dışında 14. Yüzyılda aynı çizginin devamı diyebileceğimiz “Baba” unvanıyla yâd edilen diğer Babaî şeyhlerinden:
-Sarı Saltuk ve halifesi Barak Baba; Anadolu ve Rumeli’de,
-Aybek Baba; Amasya’da,
-Buzağı Baba; Konya’da,
-Tapduk Baba ise Sakarya civarında irşada koyulmuş olacaklardır.
Vefâîlik
Malumunuz asıl adı Muhammed b. Muhammed Árîz olan Ebû’l-Vefâ; aynı zamanda Vefâîlik yolunun kurucu Piridir. Ebû’l-Vefâ Irak’ın Kusam bölgesinde dünyaya gelip ilmi tedrisatının büyük bir bölümünü de Bağdat‘ta tahsil ettikten sonra Buhara’ya gitmiştir. Buradan da tekrar Bağdat’a dönüş yapıp Ebu Muhammed eş Şünbüki’ye çok büyük vefa ve sadakatle bağlanmıştır. Ve gösterdiği bu sadakatine karşılık Şeyhi onu Ebû’l-Vefâ ismiyle anmıştır hep. Gerçekten de onun ahde vefa karakteristik duruş özelliği posta oturduktan sonra da adına uygun irşadıyla etrafını etkileyip kurduğu halka ve yetiştirdiği halifeler aracılığıyla Vefâîlik yolu dalga dalga yayılış kayd eder de. Derken 13. Yüzyıl Anadolu’sunda Vefâîlik yolu Baba İshak ve Baba İlyas Horasani kanalıyla temsiliyet kazanmış olur.
Kalendirîlik
Kalendirîlik zühd ve takva hayatını esas alan tasavvufi anlayışının tam aksine İran ve Orta Asya’da dünyadan el etek çekmesiyle dikkat çeken ham yobaz kaba softalığı düstur edinen bir yoldur. Dahası hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete dayalı zühd ve takvayı esas alan tasavvufi hayat biçimi yerine daha çok ham yobaz ve kaba softa bir şekilde yozlaşılmış hayat biçimini kendine düstur edinenlerin ortak adıdır kalenderilik. Hiç kuşkusuz ham yobaz kaba softa hayat tarzı edinmelerinde ‘Melâmeti’ denen bir akımın çok büyük etki payı vardır. Malum Osmanlının gerileme dönemine girdiği süreçte hemen her müessese yozlaşmaya yüz tuttuğu gibi maalesef bunda Melâmetî çizgide yürüyen Kalenderîlik tasavvufi ekolü de tıpkı Cevlaki, Haydarî tasavvufi ekolleri gibi yozlaşmaya yüz tutup ana caddeden sapma eğilimi göstermişlerdir. Nitekim aşağıda sunacağımız kıssada iki kişi arasında geçen konuşmalar ham yobaz ve kaba softa yozlaşmışlıktan neyi kast ettiğimiz hususunda meramımızı anlatmaya ziyadesiyle yetecektir:
Barbaro şahsın yanına gelen bir Kalenderî mürit şöyle sual eyler:
-Kimsiniz siz?
Barbaro cevaben:
-Yabancıyım der.
Kalenderi mürit bunun üzerine:
-Ben de dünyaya yabancıyım ve bu yüzden onu terk-i diyar eylemeye karar verdim deyip böylece izini iz sürdüğü yolun ham yobaz ve kaba softa yozlaşılmış kişilik halini ortaya koymuş olur. Oysa gerçek tasavvufi hayatta “Halk içinde Hak olmak” düsturu esastır. Kelimenin tam anlamıyla hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak temel düstur olup bu temel düstur aynı zamanda gerçek tasavvufi hayat biçiminde “halvet der encümen” olarak anlam kazanır da.
Haydarîlik
Peki ya, Haydarîler? Malum Kutbüddin Haydar tarafından tasavvufi meşrep üzere kurulan Haydarîlik yolu müntesiplerinin kahır ekseriyeti de kalenderîlik yol üzere hareket edeceklerdir. Öyle ki, dünyadan el etek çekip kalenderi yapıya bürünmeyi marifet addederler hep. Şimdi sormak gerekir, sanki kalenderi yapıya büründüler de başları göğe mi erdi? Ne mümkün, onlarında akıbetleri tıpkı Anadolu’da 15.yüzyıldan sonra Şemsîler, Camîler, Edhemîler, ve Rum Abdalları gibi kendilerine benzeyen diğer tasavvufi ekollerle birlikte tarihin tozlu raflarına gömülüp isimleriyle cisimleriyle birlikte eskiyerekten silinmeye mahkum olacaklardır. Şimdi ise onlardan geriye kalan sadece Bektaşilik çatısı altında müzelik olarak devam ettirmeye çalıştıkları küllenmiş kültürel boyutta sembolik gelenekleri kaldı dersek yeridir.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/alevlerin_dayandigi_kokler-7967.html
Devam edecek
10 Ocak 2026 Cumartesi
ALEVĺ-BEKTAŞİ YOLUNDA DÖRT KAPI KIRK MAKAM
ALEVĺ-BEKTAŞİ YOLUNDA DÖRT KAPI KIRK MAKAM SELİM GÜRBÜZER
Alevîlik, alışıla gelmişin dışında İslâm’ın tasavvufi meşrepte yorumlanmış bir kültürel ocak olmakla birlikte Alevîliğin de kendi içinde hem hasbi (samimi), hem de siyasi taraftarlarının değişik isimler altında kurdukları ocaklarının varlığı da apayrı bilinen bir gerçekliktir. Elbette ki, Ehlisünnet çizgisini düstur edinen Sünnilerin, hasbice “dört kapı kırk makam” usulünce hareket eden Alevî ocaklarıyla alıp vereceği herhangi bir meselesi olamaz. Zaten olsa olsa meselesi ancak Hz. Ali (k.v)’den bihaber siyasallaşmış Alevî örgütleriyle olur. Maalesef Ali’siz Alevîlik davası güden siyasi taraftarlarca hasbi Alevî vatandaşlarımızın iyi niyetleri istismar edilip birçok sol fraksiyon örgütlerin sloganlarına kurban edilebiliyor. Bu durum Alevîliğin nasıl bir radikal hareket alana kaydırılmasının bir göstergesi olmasının yanı sıra aynı zamanda Alevî-Sünni çatışmasına sebebiyet teşkil edecek bir tezgâhın provası olarak da karşımıza çıkabiliyor.
Aleviliğin şöyle “adâb-usul-erkân” bakımından tarihi süreç içerisinde inanç örgüsü ağ yapısına baktığımızda:
-İlk dönemde çıkışı itibariyle göçebe Türk topluluklarının eski inanç ve kültürlerinin üzerlerine yansıması olarak İslam’ın tasavvufi anlayışına uyarlanışının devamı bir yol olduğu,
-İkinci dönem itibariyle (15.yüzyılın ilk yarısından itibaren) bir takım hurafe çıkarımlardan hareketle alfabetik harflerin ince sırlarını tevil etmeye dayalı Hurûfîlik akımının üzerlerine yansımasının devamı bir yol olduğu,
-Üçüncü dönem itibariyle de (15.yüzyılın sonları itibariyle) “On İki İmam Şiîlik” (İsnâaşeriyye) kültü ekolünün üzerlerine etkisinin yansıması olarak oymak, ocak ve cemevleri çatısı altında cem olmanın devamı bir yol olduğunu görürüz.
Esasen Alevîlik, kitabi kaynaklara dayalı bir yol olmaktan daha çok kültürel özelliği ile de dikkatleri üzerine çeken sazlı sözlü tasavvufi meşrepte cem olmanın adı bir yoldur dersek daha bir yerinde tespit olur. Nitekim Aleviliğin nasıl bir inanç sistemi ya da nasıl bir ibadet ve adâb usul erkân üzere bir yol takip ettiklerini cem evlerinde düzenledikleri sazlı sözlü yaptıkları cem ayinlerini yerinde edineceğimiz izlenimlerle de bu tespitimizi doğrulamamız pekâlâ mümkün. Hele ki Alevi Dedelerinin öncülüğünde cemevlerinde bir araya gelip semah türü sazlı sözlü ayin halkası oluşturup dillerinden dökülen deyişlerine baktığımızda:
-Alevîlik diliyle ifade edilen üçler ifadesinden maksadın “La İlahe Muhammeden Resulullah” kelime-i tevhid ibaresine Hz. Ali (k.v)’in Şâhı velayet makamında inanmalarına binaen isminin eklenerek “Hak-Muhammed-Ali” şeklinde zikredilen üç isimli kelime-i tevhidi tasdik eylemek olduğu,
-Ve Alevîlikte “Hak-Muhammed-Ali” diye tasdiklenen üçlerden;
* Birincisini teşkil eden Hak’tan maksadın “vahdet-i vücûd” veya “vahdet-i mevcûd” manasına gelen Lafza-i Celâl ibare olduğu,
* İkincisini teşkil eden Muhammed’den maksadın; Nûr-u nübüvvet makam sahibi manasına gelen lafzı ibare olduğu,
* Üçüncüsünü teşkil eden Ali’den maksadın Şâhı velâyet makam sahibi manasına gelen lafzı ibare olduğunu görürüz.
-Genel itibariyle Alevîliğin yazılı ve sözlü olarak rivayet edilen kaynaklarında ahiret inancı tam net bir ifadeyle açıklık kazanmamakla beraber kimi kaynaklarda kıyamet, mahşer, öbür dünya, cennet, cehennem vs. kavramların yer aldığını,
-Hatta kimi kaynaklarda ruhun kısmen bedenden göçüp ayrılmasıyla vuku bulan ölümün ardından sil baştan yeniden dünyaya gelineceğine dair ifadelere de yer verildiğini,
-On İki İmam Şiîlik kültünden esinlenmiş yazılı ve sözlü Alevî kaynaklarda Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra halifeliğin Hz. Ali (k.v)’e ait bir hak olduğuna dair ifadelerin yer aldığını,
-Tasavvufi meşreplerden esinlenmiş yazılı ve sözlü Alevi kaynaklarda Hz. Ali (k.v)’in Allah’ın velisi olduğuna dair ifadelerin yer aldığını,
- Hakeza genel itibariyle yine yazılı ve sözlü Alevi kaynaklarda abdest, günlük namazlar ve cuma namazıyla alakalı birtakım menkıbe niteliğinde birbirinden farklı ve zayıf çelişkili ifadelerin yer aldığını görürüz. Nasıl mı? Mesela bir kısım menkıbelerde Hacı Bektaş-ı Velinin ayağını yere abdestsiz basmadığı rivayet edilirken, bir başka menkıbede yol arkadaşı Molla Saadetin tarafından namaz öncesi Hacı Bektaş-ı Veliye abdest alması gerektiği hatırlatılınca verdiği cevapta; “Biz abdest almayız, sen alacaksan al” dediği rivayet edildiğidir. Yine bir diğer menakıp kayıtlarda; Hünkâr her ne zaman abdest alsa Kadıncık Ana onun abdest suyunu israf etmediğine şahit oluşu rivayet edildiği gibi Hünkâr’ın kimi zaman susam yaprağı üzerinde, kimi zamanda darı seci üzerinde namaz kıldığı, hatta Lokman-ı Perende ile Hacda Kâbe’de namaz kıldığı şeklinde rivayet edilir. Ayrıca Bacıyan-ı Rum kadın erenlerinden Kadıncık Ana’nın gözlemlerinden hareketle Hünkârın Bedehşan’ı düşman işgalinden bertaraf edip arındırdıktan sonra ahaliye namaz kılmayı talim eylediği de rivayet edilir. Bu arada Kaygusuz Abdal Menâkıbnâmesinde geçen salât-nâme adlı beş kıtalık şiirde ise gerek günlük farz namazlar olsun gerekse cuma, bayram ve teravih namazları olsun hiç fark etmez rekât sayılarının kaç rükün olduğunun şiirimsi olarak zikredilip öğretildiğinin de kayıtlara geçtiği ifade edilmekte.
-Alevîlikte, Kızılbaş erkân kitabı olarak bilinen Buyruk adlı eserde abdest tanımı:
“ * Şeriat anlamında, yani bildiğimiz su ile almak şeklinde,
*Tarikat anlamında ikrar vermek şeklinde,
*Marifet anlamında nefsini bilip Hakk’ı tanımak şeklinde,
*Hakikat anlamında kendi kusurlarını görüp başkalarının kusurun örtmek şeklinde” ifade edilir. Hakeza aynı eserde namaz için Kâbe’ye yönelmekle ilgili olarak da “Sûfi’nin kıblesinin, mürebbi ve rehberin yüzüne bakmak olduğu” şeklinde bâtınî yorum katarak ifade edilir.
-Alevîlikte Ramazan orucu Hacı Bektaş Veli Menâkıbnâmesi’nde; Musa es-Sâni’nin İmam Ali Rızayla olan bir buluşmasında Musa’nın İmam’ın önüne sofra hazırlattığı, ancak İmam’ın oruçlu olduğunu dile getirmesinin akabinde ısrar üzere orucu bozduğundan hareketle Alevi toplumunun oruç konusunda tutsan da olur tutmasan da olur gibisinden esnek tutum içerisine girdikleridir. Oysaki hem Hacı Bektaş-ı Velinin Makâlât adlı eserinde hem de Kızılbaşların el kitabı Buyruk adlı eserde geçen ‘Dört Kapı-Kırk Makam’ aşamaları sıralanırken ibadetler şeriat kapısının üçüncü makamı olarak sıralamada yer alıp bunlar arasında oruç ibadetinin hiçte göz ardı edilmediğini görmekteyiz. Ayrıca Buyruk adlı eserde oruç konusu herhangi bir sûfinin şakirt kardeşine hürmet göstermesi şeklinde bâtınî yorumla da ifade edildiğini görürüz.
Şu da var ki, Alevi toplumunda zahiren esastan oruç tutma; Kerbela şehitlerinin acısını yâd etmeye yönelik Muharrem ayına girildiğinde kimi yörelerin Alevilerince ilk on gün tutulması gereken, kimi yörelerin Alevilerince de on iki gün tutulması gereken oruçtur.
-Alevîlikte hem Hacı Bektaş-ı Velinin Makâlât adlı eserinde hem de Kızılbaş erkân kitabı Buyruk’ta zikredilen zekât, şeriat kapısının üçüncü makamı denen ibadetin konusu olarak ele alınır. Ayrıca Buyruk adlı eserde zekât bâtınî yorumun da bu yolun şakirtlerinin dua ve niyazlar eşliğinde birbirlerine ikramlarda bulunması şeklinde anlam yüklenir. Nitekim bu söz konusu anlam yüklemesi doğrultusunda “Hakkullah” denen lokma günleri düzenlemeyi de ihmal etmezler. Öyle ki bu yöndeki uygulamaların en dikkat çeken örneklerinden bir kısmına baktığımızda mesela bir Bektaşinin yıllık gelirinin beşte birini Ehl-i beyt hakkı olarak Hacı Beştaş Veli dergâhına tasaddukta bulunma şeklinde uygulanırken, Kızılbaşların geleneğinde ise dedelerine ve ocaklara bahşetmeleri şeklinde uygulandığını görürüz. Hatta tasadduk uygulamalarının bir kısım yörelere göre değişik isimler altında ayni ve nakdi yardım olarak kategorize edilip şöyle uygulandığını da görürüz:
* Tekke hizmet giderlerini karşılamaya yönelik Kara kazan hakkı,
* Pirlerin geçim ve iaşelerini gidermeye yönelik Mürşit hakkı,
*Bu yola muhabbet duyan Garip gureba darda kalan muhiplerin ihtiyaçlarını gidermeye yönelik Çerağ hakkı.
-Alevîlikte Hac farizası, Hacı Bektaş-ı Velinin Makâlât adlı eserinde yine “Dört Kapı Kırk Makam” gereği ibadet kapsamında “kapılar” şeklinde yorumlanıp anlamlandırılırken, Kızılbaş erkân kitabı Buyruk’ta ise Hac farizası bu yolun şakirtlerinin birbirinde “fenâ fi’l-ihvan” olma derecesinde kendi aralarında ünsiyet kurması şeklinde batini yorumla anlamlandırılarak ifade edilir.
Ayrıca asıl adı Alâeddin Gaybî olan Alevi-Bektaşi edebiyatının kurucusu Şair mutasavvıf Kaygusuz Abdal’a atfen yazılan “Kaygusuz Abdal Menâkıbnâmesi”ne baktığımızda kendisinin kırk sayısına özel bir anlam yüklendiği gözlerden kaçmaz da. Öyle ki, Kaygusuz Abdal, Şeyhi Abdal Musa’nın yanında 40 yıl süreyle hizmet ettiği Tekke’ye kendini adayıp icazet almanın akabinde 40 sûfisi ile birlikte Bektaşiliği yaymak için Mısır yollarına revan olduğudur. Buradan da 40 gün süren yolculuğunun ardından Mekke’ye varıp Kâbe’yi tavaf eyler. Ve ardından Arafat günü vakfeye durduktan sonra Mekke’ye gelip Kâbe’de önce tavaf, sonra Safa ile Merve arasında sa’y yapıp böylece Hac vazifesini yerine getirmiş olur. Hac farizasının ardından da Medine’ye gelip Ravza-i Mutahhara’da Peygamberimiz (s.a.v)’in kabrini ziyaret etmiş, burada 7 gün kalarak “Cevhernâme” adlı eseri yazıp Mısır’a dönüp 1444 yılında burada vefat etmiştir.
-Alevilik ve Bektaşilikte asıl amaç “dört kapı-kırk makam” aşamalarından geçmektir. Burada dört kapıdan maksat “şeriat, tarikat, marifet ve hakikat” kapılarıdır. Şeriat kapısı ‘Muhammed-Ali’ yolunun zahiri ilimlerini öğrenip gereğini ibadet şuuruyla yerine getirmektir. Tarikat kapısı mürşitten el alıp tekkede “âdâb-usûl-erkânı” üzere yol almaktır. Marifet kapısı Allah’a dua ve niyazda bulunurken kahrında hoş lütfunda hoş diyebilmenin bilincinde olmaktır. Hakikat kapısı Muhammed-Ali yoluna tam teslimiyet içerisinde “eline-beline-diline sahip ol” düsturundan hareketle hakikate ermektir.
-Kızılbaşlıkta hiyerarşik yapılanma başlangıçta halife, dede, mürebbi, rehber, musahip ve talip sıralamasına dayalı altı derecelik hiyerarşik yapılanmadan ibaret iken sonrasında halifelik derecelenmesi yerine Osmanlıda adına Hacı Bektaş-ı Veli sülalesinden gelen evlatlar anlamında ‘Bektaşi Çelebisi’ yapılanması olarak temsiliyet makamı bir özellik kazanır. Osmanlı sonrası gelinen noktada ise “dedelik, rehberlik ve taliplik” üçlü sacayağına dayalı derecelendirilmiş bir hiyerarşik yapılanmanın varlığı söz konusudur. Nitekim âdâb-usûl-erkân gereği böylesi bir yapılanmada Dedeler mürşitlik vazifesi ifa eylerken, Rehberler de dedenin yardımcı vekili konumunda görev ifa eylerler. Hakeza talipliler ise adı üzerinde bu yolun talipleri olarak müritlik görevi ifa eylerler.
-Alevîlikte önder gördükleri Dedelerinin yarenler meclisinde kıssa olarak anlattıkları deyişlerinden hareketle Peygamberimiz (s.a.v)’in miraç dönüşü teşrif eylediği kırklar meclisinden esinlenme sazlı sözlü ayin ritüeline dayalı cem halkası meclisi oluşturmaktır. Nitekim Alevî kıssalarında Miraç mucizesi özetle şöyle anlatılır: Peygamberimiz (s.a.v) Miraca yükselirken bir aslan yolunu kesip kükrediğinde Allah’ın Habibi bir anda ne yapacağının şaşkınlığı içerisinde gaybtan ne yapması gerektiğine dair gelen bir sesle yüzüğünü aslanın ağzına vererek sakinleşmesini sağladıktan sonra ötelere yol alıp Rabbi ile buluşur. Buluşmanın ardından dönüşünde yolda bir kubbe gördüğünde içeriye girip sohbet meclisindekilere kimler olduklarını sorduğunda “Biz kırklarız” diye kendilerini tanıtmışlardır. Bunun üzerine Allah Resulü iyi hoşta bu mecliste biri eksik gözüküyor, ona ne oldu ki? Diye sorduğunda cevaben; O Selman’dır derler. Akabinde kırklar meclisinin en önemli simalarından Hz. Ali (k.v) kolunu uzatınca diğer kırklardan biri bıçakla kolunu yarar yarmaz diğer kırklar meclisinin tüm can üyelerinin kolundan da aynı anda damla damla kanlar akıverir. Hatta aynı anda o sırada kubbenin penceresinden içeride ki meclisin tam ortasına da bir damla kan damlayıverir ki, o damlayan kan Selman’ın kanından başkası değildir elbet. Derken Selman elinde getirdiği bir üzüm tanesi ile içeriye girdiğinde Kırklar Meclisi bu üzüm tanesini Allah Resulünden paylaştırmasını diler. Allah Resulü o an bir tanecik üzümü nasıl pay edeceğini derinden derine düşündüğü o esnada Hızır misali cennetten bir tabak getirerek imdadına “Ey Muhammed! Bunu al şerbet eyle” diyerekten çözüm yolu gösteren Cebrail yetişir. Böylece Allah Resulü imdadına yetişen Cebrail’in öğrettiği şekliyle tabağa su koyup üzümü ezerekten şerbet yapıp kırklara pay etmiş olur. Kırklar pay edilen bu şerbetten kana kana içtiklerinde kendinden geçip “Ya Allah!” diyerek cezbeye kapılıp Hak aşkıyla “uryan bünyan” halde cem eyleyeceklerdir. Bu arada Kırklar meclisinde semah eylenirken Allah Resulünün başındaki mübarek sarığı kırk parça halde yere düşüverir. Kırkların her biri düşen bu parçalardan beline kuşak yapıp böylece kemerbest olurlar.
Ne diyelim, işte görüyorsunuz, Miraç yolculuğunda yaşandığı söylenen bu kıssadan hisse almak bu ya, Alevi ve Bektaşi ocakları Miraç yolculuğunda yaşananları dünden bugüne âdâb-usûl-erkân yönünden ritüel olarak cem halkasında yaptıkları ayinleriyle yâd eyleyerek bugünlere taşmışlardır. Kelimenin tam anlamıyla cem ritüeli, Allah Resulünün miraç dönüşünde gök kubbe altında kırklar meclisine konuk olduğunda yaşadıklarının temsili olarak cem halkasında müntesip canların Hak aşkıyla semah eylemsinden ibaret bir ritüeldir. Hakeza kırklar meclisini bir ritüel olarak yâd etmenin yanı sıra tekkenin hizmetinde koşturmakta kırklar meclisinin âdâb-usûl-erkânındandır. Öyle ki, Tekkede canları can olacağı bu hizmetler on iki başlık altında sırasıyla dedelik, rehberlik, gözcülük, çerağcılık, zakirlik, süpürgecilik, suculuk manasına sakilik, sofracı manasına kurbancılık, pervane manasına semahcılık, okuyuculuk manasına peykcilik, iznikçilik ve bekçilik şeklinde hizmet paylaşımına dayalı olarak kategorize edilip yürütülür.
-Alevi-Bektaşi kültüründe ihya edilen cem törenlerinin birçok erkân türlerinin de varlığı söz konusu olup bunlardan en dikkat çekenleri; ikrar ya da bir başka ifadeyle nasip alma erkânı cemi, musahiplik erkânı cemi, görgü erkânı cemi olarak kategorize edilirler. Bektaşilikte ikrar verme cemi soyuna sopuna bakılmaksızın belli bir eğitim sürecinden geçtikten sonra tıpkı Mevlana’ca ne olursa olsun gel çağrısında olduğu gibi cem halkasına dâhil olmakla Bektaşi müntesibi olarak kabul görürken, Kızılbaş Alevilikte ise Alevi anne babadan gelme şartıyla cem halkasına katılmakla Alevi mensubiyet bağı tasdik edilip kabul görür.
-Alevi-Bektaşi kültüründe ‘Musahiplik erkânı’ müntesip canların tıpkı Allah Resulünün Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde Muhacir-Ensar’ı birbirine kardeş kıldığı türünden bir uygulamayla anne-babaların ve eşlerinin tasdikiyle gerçekleşen yol kardeşliği erkânının ta kendisi bir uygulamadır bu. Şu da var ki, dedelerin huzurunda gerçekleşen iki yol kardeşin doğacak olan çocuklarının tıpkı süt kardeşliğinde olduğu gibi birbirleriyle evlenemeyecekleri de takip ettikleri yolun âdâb-usûl-erkânı olarak hükme bağlanmıştır.
-Alevi-Bektaşi kültüründe ‘Görgü Erkânı’ yılda bir kere müntesip canların tıpkı Nakşibendi tarikatının müritlerinin teveccühe girip şeyhin nazarı altına girmesinde olduğu gibi aynen Alevi-Bektaşi Pirinin de nazarı altında cem halkasında pirüpak bir şekilde yaptığı hatalara ve günahlarına pişmanlık duyaraktan arınma erkânı olarak uygulanır.
-Alevi-Bektaşi kültüründe ‘Abdal Musa Erkânı’ ileri gelen müntesip canların kış aylarında Abdal Musa kurbanına karar kılınması neticesinde o yıl içerisinde kurbanlar kesilip görevlilerce ev ev dolaşılaraktan lokmalar toplanıp bütün elem keder belalardan korunmaya yönelik bereketlenme cem erkânı olarak uygulanır.
-Alevi-Bektaşi kültüründe ‘Koldan Kopan erkânı’ gençleri cem eylemeye alıştırmaya yönelik ruh aşılama erkânı olarak uygulanır.
-Alevi-Bektaşi kültüründe ‘Dardan İndirme Erkânı’ ölen bir Alevi yoldaş canın sanki hayattaymışçasına onun adına velisi ya da vasileri tarafından insanlardan helallik alma erkânı olarak uygulanır.
-Alevi-Bektaşi kültüründe ‘Muharrem Erkânı’ Muharrem ayında Kerbela şehitleri yâd etme erkânı olarak uygulanır.
-Alevi-Bektaşi kültüründe ‘Düşkünlük Erkânı’ bir takım suçları işleyen herhangi bir Alevi yoldaş canın pişmanlık duyup cezasını çektikten sonra toplum dışına itilmişliğinden kurtarılıp yeniden ceme katılmasına yönelik diyebileceğimiz düşenin elinden tutma türünden rehabilitasyon erkanı olarak uygulanır.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/alev-bektasi_yolunda_dort_kapi_kirk_makam_-7956.html
Devam edecek
9 Ocak 2026 Cuma
CEMEVİ ASLA CAMİİNİN ALTERNATİFİ MABET DEĞİLDİR
CEMEVİ ASLA CAMİİNİN ALTERNATİFİ MABET DEĞİLDİR
SELİM GÜRBÜZER
Alevilik, İslâm’ın değişik yorumu olmakla beraber Aleviliğin de kendi içerisinde hem hasbi (samimi) yorumu, hem de siyasi yorumu vardır. Elbette ki, bizim hasbi olan Alevilerle bir meselemiz olamaz. Bizim meselemiz siyasi maksatlı kullanılır hale gelmiş Alevilikledir. Maalesef siyasi taraftarlarca Alevi vatandaşlarımızın iyi niyetleri istismar edilip birçok sol tandanslı fraksiyonların sloganlarına kurban edilebiliyorlar. Bu durum Aleviliğin radikal hareket alanına kaydırılmasının yanı sıra ayrıca Alevi-Sünni çatışmasına yol açacak tezgâhın bir provası olarak karşımıza çıkabiliyor.
Hz. Ali (k.v)’i sevme noktasında elbette ki hiç bir Ehl-i Sünnet mensubu bir Müslümanın itirazı olamaz. Ancak sevmenin de bir ölçüsü olduğunu bilmemiz icap eder. Malumunuz Hıristiyanlar Hz. İsa (a.s)’ı sevme noktasında aşırıya kaçıp, haşa “İsa Allah’ın oğludur” demişlerdi. O halde şimdi sormak gerekir; bu ifrat değilse, peki ya nedir? Düşünsenize Hz. İsa (a.s)’a atfen yapılan teslis inancında olduğu gibi bir başka yönden atıf yapılarak ilmin kapısı Hz. Ali (k.v.)’e de bir şekilde ulûhiyet isnat edilen bir noktaya gelinmişse, elbette ki bu durumda Müslümanlar arasında bunun bir fitne sebebi olacağı muhakkak. Anlaşılan o ki, İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah türü fitne mümessili önderler düne mahsus değil, her devirde karşımıza çıkabiliyor. Zaten bu tür fitne odaklarının işi gücü Müslümanlar arasında, birliği ve dirliği yok etmektir. Nitekim Hz. Osman (r.a.) zamanında fitne tohumları ekilip Hz. Ali (k.v.) devrinde ise alev alması bu durumu teyit ediyor zaten. Gerçi Hz. Ali (k.v) zamanında Müslümanlar arasında yapılan savaşların bir kısmı içtihadı farklılıktan doğan vakalar olsa da fitne unsurlarının içtihadı farklılıktan doğan hadiseleri kendi çirkin gizli emelleri doğrultusunda kullanıp tarihin her devrinde boş durmayacakları malum.
Öyle ya, mademki Ehl-i Beyt sevgisi sadece Aleviliğe mahsus olmayıp Sünnilere de has bir duygu seli, o halde durduk yere birbirimize ayrı gayri gözle bakmak niye? Hem mademki Ehl-i sünnet itikadında Ehl-i Beyt nesli kurtuluş gemisi olarak addediliyor, o halde başka limanlara yelken açmak niye? Nitekim bu tür soruların cevabının Cafer-i Sadık Hazretlerinin bizatihi Nakşibendi Hacegân silsilesinin Gönül Sultanları halkasında yer alması hasebiyle aslında Alevilerle Sünnilerin aynı muhabbet ikliminde beslendiğini göstermeye yeter artar da. Malumunuz İmam-ı Azam Ebu Hanife mezhep imamızdır. O aynı zamanda Cafer-i Sadık Hazretlerinden feyiz almışlığı söz konusu olup onun hakkında: “Şayet son iki yılımda Cafer-i Sadık Hz.lerini görmeseydim Numan helâk olurdu” demekten kendini alamamıştır. Anlaşılan o ki Horasan Erenlerinin mensup oldukları Tarikat-ı Aliye silsilesinden dal budak salmış birçok kollar aynı zamanda bizi Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayram-ı Veli gibi Gönül Sultanlarıyla da buluşturmakta.
Evet, Anadolu’nun İslamlaşmasında Horasan erenlerinin büyük katkı payı olduğunu yediden yetmişe hemen herkesin kabul ettiği bilinen bir gerçekliktir. İşte buluştuğumuz bu ortak paydada önemli olan muhabbet duyduğumuz Gönül Sultanlarını amacından saptırmaksızın onları doğru anlayabilmektir. Onların ağzından sadır olmayan sözleri sanki onlar söylemiş gibi isnat etmek haksızlık olacaktır. Hem kaldı ki muhabbet duyduğumuz Gönül Sultanlarının bulunduğu dönemlerde yaptıkları irşatları, ortaya koydukları yazılı ve sözlü eserleri ortada duruyor zaten, dolayısıyla gerçekleri özünden saptırmaya hiçte gerek yoktur.
Peki, şu birtakım kendini bilmez bir takım aklı evveller Alevilik konusu gündeme geldiğinde sıkça maksatlı olarak dile getirdikleri “Aleviler rejimin emniyet supabıdır” tarzı beyanlarına ne demeli? Besbelli ki bu sözde akil adamların derdi üzüm yemek değil bağcı dövmektir, bu yüzden bu tür sözde akil adamların rejim muhafızlığına soyunaraktan Sünnileri dışlayıp Alevileri devlete güvence sigortası göstererekten yeni bir ayrılık tohumlarının ekilmesine yönelik çaba içerisine girdikleri muhakkak. Oysa din-devlet ilişkilerinde tarafgir devlet anlayışı sadece totaliter rejimlere has bir durumdur. Malumunuz “devlet birey için vardır” ilkesini temel esas alan devlet anlayışında ise bütün dini oluşumlara karşı eşit mesafede devletin hakemliği ve hadimliği (hizmetkârlığı) söz konusudur. Zaten Hadim devlet anlayışında sivil toplum teşekküllerinin hepsine eşit bir şekilde hakemlik rolüyle hizmetkâr olmak gerçeği vardır. Hatta sadece hadim olmakta yetmez ülke sınırları içinde değişik isimler altında teşkilatlanmış sivil toplum unsurlarını bölücülük olarak algılamayıp hepimiz aynı kilimin desenleriyiz çerçevesinde zenginlik olarak görmeyi de gerektirir. Bakınız Şeyh Edebali ne de güzel ifade etmiş: “Oğul insanı yaşat ki devlet yaşasın” diye. Madem öyle, toplumu idare edecek yöneticiler Şeyh Edebali’nin nasihatini baş tacı edinerekten farklılıkları bölücülük değil zenginlik olarak görüp her bir sivil toplum unsurları arasında ayırım gözetmeksizin eşit bir şekilde teşkilatlanmalarına ön ayak olmalı ki devletimiz de ebed-müddet ilelebet yaşayabilsin. Dahası devlet nezdinde bu ülkenin güvence sigortası sadece Aleviler değil, Sünnilerde bu ülkenin güvence sigortasıdır demeyi de gerektirir. Dolayısıyla devleti idare edenlerin Sivil toplum unsurlarından birini övüp, diğerlerini yok saymak gibi bir tutum içerisine girmesi ciddi manada kutuplaşma ye ve bölücülüğe alan açmak olacaktır. Nitekim Devlet h sivil toplum unsurları arasında hakemlik rolünü eşit bir şekilde göstermesi gerekir ki din-devlet ilişkilerinde hakkaniyet ölçüsü adil bir şekilde gerçekleşmiş olsun.
Malumunuz her dinde olduğu gibi, İslâmiyet dairesi içerisinde de çeşitlilik mevcuttur. Ancak bizim çeşitliliğimizin diğerlerinden farkı İslami daire içerisinde zenginlik oluşturmamızdır. İşte bu zenginliğin ilk ayağını içtihat çalışmaları oluşturur. Nitekim içtihat farklılığı zenginliğinden dolayı mezhepler doğmuştur. Hakeza Allah’ı zikretmede ve nefsi terbiye etme hususunda değişik usullerin tatbikiyle ortaya çıkan tarikatlarda meşrebi yönden zenginliğimiz olarak günümüze kadar gelmişlerdir. Tabii bu arada zenginliğimize gölge düşürecek nitelikte Ehl-i Sünnet yolunun dışında kendini konumlandıran batıl mezhep ve batıl tarikatların varlığı da söz konusudur. Onlar ehlisünnet çizginin dışında kendilerini konumlandıra dursunlar, oysaki ölçümüz Kur’an ve Sünnet olduğu müddetçe hiçbir batıl akımın Müberra dinimize gölge düşürmeye güçleri yetmeyecektir. Kelimenin tam anlamıyla Kur’an ahkâmına ve Sünnet-i Seniyye çizgisinde yürüyen her türlü mezhep ve meşrepteki ekolleri İslâm’ın hizmetkârı teşekküller olarak görürüz. Bunun dışında ortaya çıkan her türlü fitne odaklı ve ehlisünnet dışı fırkaları ise Firak-ı Dalle (sapık kol) ekoller olarak niteleriz.
İşte ölçümüzün Kur’an ve Sünnet olduğu gerçeğine rağmen, her defasında bitmek tükenmek bilmeyen Alevi ekolü sanki dinmiş gibi iki de bir önümüze konulup ayrılık tohumları olarak servis edilmekte. Oysaki Alevilik bir üst kimlik değil, alt kimliktir. Alevilik aslında İslam’ın çatısı altında bir meşrebi yol olarak yorumlanması gerekirken, sanki başlı başına bir dinmiş gibi lanse edilmekte habire. Malum camiiler, sinagoglar, kiliseler ibadet yapmak için varlardır. Dergâh ve cem evleri gibi teşekküller ise kendi müntesiplerinin semah ve zikir yapmaları için vardır. Dolayısıyla ne dergâh, ne de cemevi camiinin alternatifi mekânlar değillerdir. Bunlar bir tür manevi sivil toplum ocaklarıdırlar. İşte tüm mesele, cemevini camiinin karşısına alternatif olarak koyulmaya çalışılmasından kaynaklanmakta. Dinimiz İslâmiyet olduğuna göre, mabedi elbette ki camiidir. Asla zikir, semah ve cem yapılan dergâh ve cemevleri caminin rolünü üstlenmiş mabetler değillerdir, olsa olsa camiye renk katacak gül bahçeleridirler. Bu demek oluyor ki, tehlike cemevlerinde değil, asıl tehlike cemevlerinin camiye karşı alternatif olarak sunulma temayülüdür. Şayet Alevilik alt bir kimlik ve meşrep olarak değil de Hıristiyanlık veya Yahudilik gibi din olarak ortaya çıksaydı, o zaman cemevini de tıpkı bir kilise, bir havra gibi mabet kategorisinde yorumlayabilirdik.
Bir kere her şeyden önce gerek din adına, gerek mezhep adına, gerekse meşrep adına ortaya çıkan her sivil toplum kuruluşunun, kendi kullandıkları kavramların tanımlamasını, gayesini, metodunu ve uygulamasını belirtmediği sürece üzerinde tartışılması kaçınılmazdır. O halde herhangi bir sivil toplum kuruluşunun kuruluş gayesini, usulünü, uygulamasını ve kullandığı kavramların tanımlayıp ortaya koymasında her daim fayda vardır. Aksi takdirde mezheple meşrep, meşreple mezhep, dinle mezhep ve dinle meşrep sapla saman birbirine karışır misali tam kaotik bir ortam oluşacaktır. Nasıl ki bir kilim üzerinde değişik desenler mevcut olduğundan hiç bir desen tek başına 'kilim' adıyla anılıp etiketlenmiyorsa aynen öyle de mezhepler ve meşreplerde tek başına İslam’ı temsil eden etiketlenmiş teşekküller değillerdir. Ta ki etiket unsurlar bütünün içerisinde cem olduğunda ancak o zaman adıyla sanıyla bir anlam ifade edip anılabiliyorlar. Hakeza kilimde değişik renk tonu ve değişik türden işlenmiş nakış desenlerin bir araya gelmesiyle bütüncül ismiyle bir anlam ifade etmekte. Nitekim dini bütünlükte öyledir. Zira Din kilimi içerisinde çeşitli yol, mezhep ve meşrepler vardır. Mezhep ve meşrep kilime işlenen desen misali tek başına dini temsil edemez, sadece dinin zengin unsurları olarak telakki edilirler.
Hiç kuşkusuz yeryüzünü mescit olarak addedip her temiz mekânda Allah’a ibadet etmeyi kulluk vazifesi biliriz. Nitekim tarihi süreç içerisinde göçebelikten yerleşikliğe geçişte her bir dine mensup insanların ibadet yapmak için camii, kilise ve havra isimleri altında mabetler inşa etmişlerdir. Hakeza tarihi süreç içerisinde İslami daire içerisinde meşrebi yönden tekkeler inşa edilirken, ilmi bakımından ise medreseler inşa edilmiştir. O halde bu gerçeklerden hareketle cemevini caminin üstünde bir konuma veya karşısına oturtmak gayreti içerisinde olan her türden girişimi abesle iştigal buluruz. İşte bu saydığımız dergâh, cemevi ve camii gibi ilim, irfan ve ibadet mekânları asla birbirlerinin hukukuna tecavüz için inşa edilmiş değillerdir. Tam aksine İslami çatı altında kendi mezhebi ve meşrebi ihtisas alanında ilim, irfan ve zikir meclisi oluşturmak için inşa edilmişlerdir.
Şu bir gerçek medreseler, dergâhlar ve cemevleri birbirinden farklı fonksiyon icra eden ocaklar olarak dikkatleri üzerine çekmekteler. Hiç şüphe yoktur ki bu söz konusu ilim, irfan ve ibadet ocaklarını bir arada tutacak en üst düzeyde ibadet mekânı camii’dir. Aynı zamanda yeryüzünde konumlanmış tüm camiiler minaresiyle, vaaz kürsüsüyle ve minberiyle birlikte değişik mezhep ve meşrep mensuplarını aynı safta toplayan mabetlerimizdir. Öyle ki, minareler tevhidi simgeleyen elifimiz, minberlerimiz kürsümüz, mihraplarımız ise bizi ötelere taşıyan miracımızdırlar. Hele hele bir de mübarek cuma günümüz vardır ki, o da Müslümanların cümlesini haftada camilerimizde cem eyleyen birliğimizin ve dirliğimizin göstergesi meşalelerimizdir. Malumunuz cuma olduğunda ister medresede ilim tahsil eden talebe olsun, ister tekkede zikreden mürid olsun, ister cemevinde semah eyleyen alevi olsun hiç fark etmez, sonuçta mümin olan her Allah’ın kulu camiye koşup cem olmak mecburiyetindedir. Zira cuma; ismiyle müsemma toplanmak (cem) demektir.
İşte yukarıda zikrettiğimiz tüm bu örnekleri vermekten maksadımız hiç şüphe yoktur ki cemevi gibi manevi sivil toplum ocaklarının camii gibi umumu kuşatan mabede alternatif ibadet yeri gösterilme çabalarının yanlışlığını ortaya koymak içindir.
Unutmayalım ki; Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun dile getirdiği “Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz” sözü kulağımıza küpe olacak şiarımız olmalıdır.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/cemevi_asla_camiinin_alternatifi_mabet_degildir_-7942.html
Devam edecek
8 Ocak 2026 Perşembe
YAVUZ’UN KIRK BİN ALEVİYİ KATLETTİĞİ YALANI
YAVUZ’UN KIRK BİN ALEVİYİ KATLETTİĞİ YALANI SELİM GÜRBÜZER
Yavuz Sultan Selim’in ilk önce neden batıya değil de doğuya doğru sefer düzenlediğini gelinen noktada şimdi daha da iyi anlıyoruz. Öyle ya, doğuyu emniyete almadan batıya yönelmek hiç yoktan koca imparatorluğu maceraya sürüklemek olurdu. Yavuz Sultan Selim zaten arkaya sağlama alma adına gereğini yapar da. Ancak Anadolu’nun değişik yörelerinde bir kısım Alevi kardeşlerimiz Yavuz’un bu stratejisini dini ve mezhebi maksatlı olarak algıladıklarından ona pekiyi gözle bakmazlar. Oysaki o yaptığı hamlelerle Türk İslam Âlemini büyük bir badireden kurtarmıştır.
Bakınız Koçi Bey, Osmanlı’nın düşüşüne neden olan unsurlardan birinin mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezarına bile tahammül edilemeyişine, bir diğer neden olan unsurun ise Celali eşkıyalarının isyanlarıyla başlayan bazı vilayetlerin viran hale gelmesine bağlamakta. Aslında Koçi Bey tespitinde pekte haksız sayılmazdı. Zira Anadolu’da Turhal civarında Bozoklu ve kendisini Mehdi ilan eden Şeyh Celâl adında bir tımarlı sipahinin Şah Veli payesiyle etrafına topladığı adamlarla Osmanlı idaresine karşı başkaldırıp Anadolu’yu tehdit eden unsur hale gelebiliyor. Tabii Osmanlının böylesi bir tehdit unsuru görmezden gelmesi düşünülmezdi. Nitekim 1519 yılında Anadolu’da yuvalanan Celali hareketlerinin bastırılmasının akabinde kesik başı Yavuz'a gönderilir de. Böylece Yavuz döneminde başlayan ve I. Ahmed dönemin kadar devam eden Celâlî isyanlarıyla ilişkili görülen tüm tehdit unsurlarının ortadan kaldırıldıktan sonra da Kanuni’nin adalet devri devreye girecektir. Amma velâkin Celâlî isyanları sonlansa da tarihi süreç içerisinde vuku bulan her ayaklanma ‘Celali isyanı’ olarak nitelendirilirken her asilik yapan insana da ‘Celâlî’ eşkıyası denilecektir. Oysa Anadolu’da patlak veren her başkaldırış hareketlerine Celâlî isyanı demek akla ziyan bir tutumdur. Aslında Anadolu evlatlarının, Alevi ve Sünni Türkmenlerin birlikte gerçekleştirdikleri bu türden başkaldırışlarını gaflet ve hıyanet içerisine düşmüş vezirlerin yanlış icraatlarına karşı gösterilen bir tür milli refleks ya da kıyama kalkma duruşu olarak yorumlamak daha doğru olurdu.
Evet, ister adına Celâlî harekâtı densin isterse bir başka hareket hiç fark etmez, bu noktada asıl üzerinde durulması gereken husus toplumun alt tabanında yer alan farklı mezhep ve farklı meşrep inanç kültürüne sahip toplulukların bir araya gelip ortak hareket edilebilmeleri çok önem arz eden bir husustur. Öyle ki bu tip toplumsal tabandan gelen hareketlerin başını daha çok Alevi eğilimli Türkmenler çekmekle beraber, bu türden kazan kaldırma hareketleri aynı zamanda çevreyle merkez arasında uyumsuzlukların varlığına işaret teşkil eden bir durumu da ortaya koymakta. Hele ki devlet yönetiminde devşirmelerin yüksek mevkilere gelmeleri Türkmenlerin çok ağırlarına gitmiş olsa gerek ki, çevre ile merkez arasında bir takım gerilimlere yol açacak başkaldırışlarda bulunabilmişlerdir. Nitekim tarihi süreç içerisinde kazan kaldırma türünden başkaldırma hareketlerinin genel eğilimine baktığımızda bir yandan devşirme kökenli Yeniçerilerin kazan kaldırdığını diğer yandan da Türkmenlerin sipahi kolunun başkaldırdıklarını görmekteyiz.
Malumunuz Şah İsmail mezhep taassubuyla giriştiği doğu seferlerinde hemen hemen tüm savaşları kazanmanın ötesinde kendince bir yandan Anadolu’nun her tarafına hâkim olmayı diğer yandan da Rumeli taraflarına damadını padişah yapmayı hedefliyordu. Öyle ki Şah İsmail Tokat’ı ele geçirip kendi adına hutbe okuttuğu, buradan da Kütahya önlerine kadar ilerleyip Bursa’yı tehdit eder konuma geldiği bilinen bir vaka. Hatta bu arada Osmanlı şehzadesi yeğeni, şehzade Ahmed’in oğlu Murad Şiiliği kabullenip Çorum, Amasya ve Tokat’ı işgal etmenin ardından firar eyleyip soluğu İran’da ki Şah İsmail’in Safevi sarayına sığınmakta alır. Hadi kendi öz yurdundan firar etmesi neyse de soluğu sarayda aldığı Şah İsmail’in kızıyla evlenmesi açıkçası yürekleri burkan işin tuzu biberi bir durumu gözler önüne serer. Yavuz Sultan Selim, hiç kuşkusuz bu durumda Şah İsmail’in Şiilik emelleri uğruna kızını Osmanlı şehzade yeğenine verdiği damadından başlayarak Osmanlıyı Şii devletine dönüştürecek her attığı adıma ve hamlesine daha fazla göz yumup seyirci kalamazdı. Hemen tez elden Şah İsmail’in kafasına koyduğu tüm emellerine geçit vermeyecek bir şekilde Çaldıran seferiyle tüm heveslerini boşa çıkaracaktır. Böylece Osmanlı ile Safevî Devleti arasında ki sınırlar belirgin bir şekilde çizilmiş olur. Sadece çizilen coğrafi sınırlar değildi elbet, hiç kuşkusuz maddi sınırların yanı sıra Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleriyle irtibata geçmesini önleyecek manevi sınırlarda belirlenip çizilmiş olur. Yani kelimenin tam anlamıyla, Çaldıran seferi sayesinde Erdebil Tekkesinin Anadolu yakasında kalan Alevilerle olan irtibat bağlarının kesilmesi anlamına gelen bir sınır çizgisinin belirlemesidir bu. Aynı zamanda Yavuz’un Çaldıran seferinden sonra çizilen sınırların bizim tarafımızda kalan kısmındaki Sünni Kürtlerle de iyi münasebetler kurduğu bilinen bir gerçekliktir. Dahası Yavuzun Bitlisli İdris Bey’in katkı vermesiyle birlikte buralarda tek anlaşabildiği topluluk Sünni Kürtlerdi, asla Alevi Kürtler değildi. Malum buraları mesken tutan Alevi-Şiî Kürt topluluklar ise daha çok Şah İsmail’in beşinci kolu unsurlarından diyebileceğimiz doğal müttefiki topluluklar olarak konuşlanmışlardı. Dolayısıyla Erdebil Tekkesinin Anadolu yakasında kalan Alevi-Şiî Kürt topluluklar buralarda birlikte yaşadıkları Sünni insanların Ehlibeyte gerektiği kadar muhabbet beslemediği önyargısına kapılmışlardır. Üstelik bu söz konusu ön yargıya kapılma algısı Alevi Türkmen toplulukların üzerine de sıçrayıp zaman içerisinde bir bakıyorsun cami ve eğitim yuvalarından uzak kaldıkları bir tabloyu da ortaya koyar. İşte bu uzak kalış hali neticesinde medresede öğretilen bilgilerden yoksun kalan Aleviler, sadece babadan oğula ve nesilden nesile geçen kulaktan dolma bilgilerle kültürel varlıklarını devam ettirmiş olacaklardır. Ayrıca kulaktan dolma bilgilerin her devrin zaman diliminde değişikliklere uğrandığı da hesaba katıldığında Yavuz’un, kızılbaşlık propagandasıyla Şah’ın lehine casusluk yaptıkları sabit olan beşinci kol faaliyeti unsurlara yönelik başlattığı kovuşturma hadisesi manipüle edilerek güya 40 bin Alevi’yi katlettiği şeklinde lanse edilen bir kara propagandanın etkisiyle Sünni kesime öteki gözüyle bakacaklardır. Oysaki ortada Şah İsmail yanlısı 40 bin kızılbaşın sorgulanıp bunlardan sadece suçu sabit görülenlerin idam ve hapse mahkûm edilmişliğinin göstergesi olarak evrak kayıt gerçeği vardır. Yetmedi Sadrazam Kamil Paşa’nın bu hususta; katledilenlerin haricindekileri müebbet hapse mahkûm edildiğine dair tarihe not düşmüşlüğü söz konusudur. Hatta tarihçi Mustafa Akdağ’da 40 bin efsanesini gerçekçi bulmadığı gibi tarihçi Hammer de bu rakamın abartılı olduğuna dair Sadedin ve Solakzade’nin 40 bin nüfus hakkında “Kimi maktul oldu, kimi de mahpus” şeklinde dile getirdikleri tarihi notları referans kaynak olarak gösterir. Ve bu hususta Halil İnalcık Hocamız da evrak defterine yazılanların hepsinin idam edilmediğini dile getiren günümüz tarihçilerimizdendir. Hakeza Osmanlı tarihçilerinden Heath Lowry 28 Haziran 2009 yılında Habertürk TV’ye çıktığı Teketek programında söylediklerine baktığımızda sadece casusluk yapanların cezalandırıldığına dair yorumda bulunmuşlardır. Hâsılı Fransız tarihçi Jean-Louis Bacque-Grammont’da hepsinin öldürüldüğüne dair zerre miskal delil olmadığına dair tespitlerde bulunmuşlardır.
Malumunuz Yavuz’un ikinci seferi Memluklere karşı olmuştur. Memlukler öteden beri Osmanlıya karşı Şah İsmail’le birlikte diş bilemişlerdir. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim bir darbeyle Şah İsmail’i saf dışı bıraktıktan sonra ilk iş; yıldırım hızıyla Mısır ordularını Mercidabık ve Ridaniye’de hezimete uğratmak olur. Böylece Memluk devleti sona erip hilafet Osmanlı’ya devr olunur. İşte bir taşla iki kuş vurmak buna denilir. Zira Yavuz, hem Şah İsmail’in gizli emellerini boşa çıkarmış olur hem de Ayasofya’da yapılan bir merasimle Abbasilerden mukaddes emanetleri devr almakla saltanat ve hilafeti birleştirip İslam’ın hilafet şartlarını da yerine getirmiş olur. Hiç kuşkusuz Yavuz’un bu başarısı Sünni âlemde sevinçle karşılanmıştır.
Ehl-i Beyt
Çaldıran zaferi neticesinde İran’la Osmanlı devleti arasında kesin hudutların çizilmesiyle birlikte Anadolu yakasında kalan Alevi kültürüyle yoğrulmuş insanlar her nedense bu zafere pek sevinmemişlerdir. Bu insanlar o gün bugündür Sünni Müslümanların Ehli Beyt’e soğuk baktıkları duygusuna kapılmışlardır. Oysa Ehl-i Beyt’e Allah için muhabbet etmek dinimizce vaciptir. Hatta İmamı Şafii'ye göre de farzdır. Zira Sünni Müslümanların bu konuda sıkıntısı yok, asıl sıkıntı bazı aklı evvel sığ zihinlerde. Bakınız Said Nursi Hz.leri; “Al-i Beyt’ten vazifei risaletçe, muradı, Sünnet-i Seniye'sidir. Sünneti Seniyeye irtibatı terk eden hakiki Al-i Beyt’ten olmadığı gibi Al-i Beyt’e hakiki dost da olamaz” diye beyan buyurmakla gerçekleri gözler önüne sermiştir. Nitekim Allah Resulü (s.a.v); “Sizlere iki şey bırakıyorum, Onlara temessük etseniz necat (kurtuluş) bulursunuz. Birisi kitabullah diğeri Al-i Beytimdir” diye beyan buyurmuşlardır. Hakeza İmam-ı Şer’ani Hz.leri de; “Bir beldede Seyyid olduğunu duysam o beldeye girmekten hayâ duyarım” deyip Al-i Beyte olan muhabbetini ortaya koymuştur.
Malumunuz Aleviler ile Sünniler arasına ekilmek istenen bir başka fitne tohumu da Yezid meselesidir. İlla Sünni kesime Yezidi denilmek isteniliyorsa da, şu iyi bilinmelidir ki; tarihte Yezidin işlediği cinayetler nedeniyle hiçbir Sünni Müslüman sorumlu tutulamaz. Çünkü Kuran’da; hiç kimse bir başkasının hatasından, günahından ve cinayetinden dolayı sorumlu tutulamaz diye beyan buyurulan kesin hüküm vardır. Hem kaldı ki, ehlisünnet çizgisini kendine düstur edinen hiç bin Sünni Müslüman şimdiye kadar doğan çocuğuna Yezid ismi verdiği görülmemiştir. Sünni Müslümanlar tam aksine tarihten günümüze çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin isimlerini sıkça verdikleri görülmüştür. Bu demektir ki, Sünni Müslümanlar asla Alevi düşmanı değillerdir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v); “Ehli Beytim Nuh’un gemisi gibidir. Onlara tabii olan selamet bulur, olmayan helak olur” diye beyan buyurmuşlardır.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/yavuzun_kirk_bin_aleviyi_katlettigi_yalani-7933.html
Devam edecek
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

