EBU CEHİL VE MÜŞRİKLER
SELİM GÜRBÜZER
Bir gün Abdullah b. Cid’an’ın evinde
verilen bir ziyafette Amr b. Hişam, pervasızca Peygamberimiz Muhammed (s.a.v)’i
itmeye kalkışır. O yıllarda her ikisi delikanlı yaştaydılar. Muhammed b.
Abdullah (s.a.v) önce aldırış etmez. Fakat o, iki üç kez itiş kalkışmayı
tekrarlayınca bir anda birbirleriyle kapışıverdiler. Tabiî ki bu itiş kakış esnasında
“Adı güzel kendi güzel Muhammed (s.a.v)”
bir darbede Amr b. Hişam’ı yere seriverdi. Hatta sırf yere serivermekle kalmayıp aynı
zamanda Amr b. Hişam’ın ömür boyu unutmayacağı bir şekilde bacağına aldığı
darbeyle kan lekesi izi oluşur da. Oysa şimdiye kadar o hiç böylesine yenilgiyi
tatmamıştı. Her ne kadar araya girip onu teskin etmek olayı yatıştıranlar olsa
da onun açısından aldığı ilk mağlubiyet ve bacağından aldığı darbe izi ölene
kadar hafızasından silinmeyecektir. Besbelli ki bu iz İlahi bir güç tarafından
ona ibretlik vesikası olsun diye verilmiş bir kan lekesi izidir bu.
Ancak ne var ki Amr b. Hişam (Ebu Cehil) başına gelen bu hadiseden hiç
ibret almaksızın ileri ki yıllarda şirretliğine devam etmekten geri
durmayacaktır. Şöyle ki; Resulullah (s.a.v)’e peygamberlik geldiği dönemlerde,
Allah Resulü (s.a.v) Kâbe’de namaz kılarken kendince;
-“Ey Muhammed! Burada namaz kılamazsın”
ikazında bulunmuştur.
Tabii o ikaz ede dursun, Efendimiz (s.a.v)’in hiç aldırış etmeksizin
tam namaza duracağı sırada Yüce Allah’ın kalbine vahy ettiği:
-“Bu
tür davranışlarda bulunanın azıp kudurduğunu, namaz kılındığı zaman engellemeye çıkar ve
ısrar eder bu huyundan vazgeçmezse cehennem zebanileri çağırırız, sakın ona
boyun eğme” ayet-i celileyle
namazlarını eda etmekten geri adım atmayacaktır. Zira Yüce Allah (c.c) Habibinin en büyük moral kaynağı ve
koruyucusuydu.
Derken her defasında Allah Resulüne
vahiy olunan ayetler Ebu Cehil’in kulağına da çaldığında sinir krizleri
geçirircesine kendi kendine efelenip;
-Bir daha namaz kılarken onu görürsem
ayağımla çiğneyeceğim çıkışı yapar.
Gerçekten de Allah Resulü (s.a.v), günlerden bir gün yine Kâbe’de namaz kıldığında
Amr b. Hişam adım adım ilerlemeye başlar, ama o an ne gördüyse irkilip geri
çekilmek zorunda kalır, etraftan seyredenler sebebini sorduklarında;
-Ateşle dolu bir çukurun önüme çıkıverince
bir anda sarsıldım, ister istemez nevrim döndü, bundan dolayıdır ki üzerine
doğru ilerleyemedim cevabını verir.
Tabiî ki verdiği bu cevap dinleyenleri
tatmin etmediği gibi yine her zamanki gibi o bildik cümleleri dile getirirler:
-Ey Amr b. Hişam! Ya Sen hayal görmüşsündür
ya da sana sihir yapıp büyülemiş olsa gerektir.
Ebu
Cehil’de gördüğü o ateşle dolu çukurun şokunu atlatır atlatmaz, arkadaşlarının
artık kendisinden endişe duymalarına gerek kalmayıp, zaten eski şirretliklerini
sürdürmeye devam eder de.
Yine bir gün Resulullah (s.a.v) namaz kılıyordu ki, bu seferde komşusu
Ukbe b. Ebi Muayt kendi giydiği ribasını
boğazına dolayarak boğmaya kalkışır. Bu durumu yerinde gören Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.anh) derhal müdahale ederek
onu omuzlarından tutup bir hamlede yere savurur. Derken Ebû Bekir-i Sıddîk
(r.a) yaşadığı bu elim hadisenin içinden hafif sıyrıkla çıkıp ve onu mat etmiş
olur.
Başka bir gün ise Allah Resulü (s.a.v)
namaz kılarken çirkince deve işkembesini üzerine bırakıverdiler. Tabii
Efendimiz (s.a.v) böylesi alaysı gülüşmelerin ve kahkahaların karıştığı bir
ortamda bekliyordu ki birileri gelip üzerinden işkembeyi alıversin, ne mümkün
hiç kimse gelip de işkembeyi üzerinden alma cesareti gösteremez. Neyse ki
Müslümanlardan bir adam kızı Fatıma’ya durum vaziyeti haber salınca, annemiz derhal
doğrudan babasının yanına varıp üzerindeki pislik dolu işkembeyi atıvermiş oldu.
Allah Resulü (s.a.v) secdeden doğrulduğunda o an ve gül kokulu kızıyla göz göze
gelip onu tebessümle selamlar. Ki, o gül çiçek kızı olmanın ötesinde ilerisinde
ehlibeyt neslinin baş tacı olacak Fatimat’üz Zehra annemizdir de.
İşte o gül kokulu Fatimat’üz Zehra annemiz bir
nebze olsun babasının üzüntüsünü üzerinden almıştı almasına ama, besbelli ki
Allah Resulü (s.a.v) yaşanılan bu elim hadiseden çok incinmişti.
Peki, sadece incinen Allah Resulü miydi?
Hiç kuşkusuz yerle gök arası tüm kâinat ve arş-ı alâ da incinip titrer hale gelmişti.
Öyle ki, Efendimiz (s.a.v) cümle âlemlerin bu titreyişine karşılık Kâbe’ye
doğru ellerini açıp üç kez Yüce Allah’a şöyle dua ve niyaz eyler:
-Yüce Allah'ım, Sana her şey ayandır,
onları Sana havale ediyorum.
Duanın akabinde kahkahalar ve gülüşmeler
biranda kesiliverir. Zira o an herkesi “Ya
bu dualı sözler tutarsa” kaygısı sarar. Nitekim Rabbül Âlem'in: “Allah’a ve Resulüne eziyet vermeye
çıkanları Allah dünyada da ahirette de lanetlemiştir” (Ahzab, 27) diye beyan
buyurduğu ayeti celilenin hikmeti mucibince Amr b. Hişam, bundan böyle “Ebu
Cehil” takma ismiyle lanetlenir olacaktır. Dahası bundan böyle Amr b. Hişam ismi
insanların zihninden unutturulup kıyamete kadar kendisine isimce cehaletin önderi anlamında EBU CEHİL denilecektir hep.
Resulullah (s.a.v)’in huşu içerisinde
kılacağı namazlarına tahammülsüzlük gösterenler bu defa Kur’an’a dil uzatıp
nüzul olan ayetleri uydurduğu yalanını yayacaklardır. Müşrikler yalanlarıyla
oyalanıp yaya dursunlar, oysaki Allah Teâlâ
onların yalanlarını Habibine vahy eylediği ayetlerin hükmünce şöyle meydan okur:
-De
ki; “Eğer ins ve cinn (toplulukları)
bu Kur’an’ın benzerini (meydana)
getirmeleri için bir araya toplansa, yekdiğerine yardımcı da olsalar, yine onun
benzerini ortaya getiremezler” (İsra,
88. Ayet).
İşte müşrikler üzerinde bomba etkisi
yapan bu ayet-i celiler ve meydan okumalar karşısında seslerini kısmak zorunda kalırlar.
Ancak yine de boş durmayacaklardır. Nitekim Ebu Cehil, habire zihinleri bulandırmaya devam ederekten ortaya
şöyle bir fikir atacaktır;
-Hadi Ay’ı ortadan ikiye ayırıp da
tekrar eski haline döndürsün de bir görelim bakalım savunduğu davası ne derece doğruymuş
asıl o zaman maskesi düşüp kendisinin yalancı olduğu ortaya çıkacaktır.
Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine şu
suali tevdi eder:
-Peki, madem öyle Ay ikiye ayırılıp
tekrar eski haline döndüğünde Allah’a iman edip O’nun elçisi Peygamber olduğuma
inanacak mısınız?
Ebu Cehil cevaben:
-Ancak bir şartla, tez elden bu akşam Ay’ın
ikiye ayrıldığını bize gösterirseniz elbette ki inanırız der.
Artık yediden yetmişe hemen herkesin nefesleri
tutulmuş ve pür dikkat gözler gökyüzüne çevrilir bir halde havanın kararmasını
bekliyorlardı ki, nihayetinde beklenen an gelip çattığında birde ne görsünler gerçekten
de tıpkı bir bıçağın gireceği kadar Ay ortadan ikiye ayrılıp tekrar birleşerekten
eski haline dönüşüvermiş. Derken yaşanan
bu mucizevi olayın ardından Ebu Cehil hariç herkeste bir hayranlık hali yaşanır.
Ancak gel gör ki, şakk’ul-kamer (Ay’ın
yarılması) mucizesini hemen herkes hayranlıkla karşılarken, Ebu Cehil ise
tam aksine kınında duramayıp:
-Bak, gördünüz mü? O yine her zamanki gibi bizi sihriyle ayakta
uyutup büyüledi diyerekten olayı çarpıtmaya yeltenir. Ve şöyle çıkış yapar:
-Lat ve Uzza adına yemin ederim ki
dışarıdan gelecek yolculardan bu olayın aslı astarını soruşturup onun büyücülük
yapan yalancı biri olduğunu ortaya çıkaracağım.
Ne diyelim küfürde inat etmek bu ya, bu kez
herkesi gelecek olan kafilenin ne diyeceği merakı sarar. Nitekim uzaktan toz
bulut yükselerekten yanlarına gelen yolcu kafilesine bu hadisenin yaşanıp
yaşanmadığı sorulduğunda dediler ki;
-Evet, o gece ayın ikiye ayrıldığını ve
sonra da eski halini aldığına şahit olduk.
Malum
müşrikler herkesin gözü önünde cereyan eden bu apaçık mucizevi hadiseye şahitlik
edenlere de itibar etmeyip yine her zamanki gibi ipe un sermek türünden
isteklerini şöyle sıralamaya devam edeceklerdir:
-Dağları
yürütsün,
-Yurdumuzu
genişletsin,
-Irmaklar akıtsın,
-Geçmiş
atalarımızı diriltsin,
- Peygamberliğini tasdik edecek melek
göndersin,
-Göğü üzerimize parça parça indirsin,
-Allah’ı ve melekleri karşımıza çıkarsın vs.
Hatta daha da yetmedi Mekkeli Müşriklerin
ileri gelenlerinden Utbe bin Rebia İslam davetini engellemek ve Allah Resulünü
davasından vazgeçirmek maksadıyla kendince Mescid-i Haram’da mal ve servet,
makam ve liderlik, evlilik, tedavi olması
gibi bir dizi teklifleri sunmayı da kendince dener, ama her defasında hevesi
kursağında kalıverir. Öyle ki Allah
Resulünden aldığı şu cevap onu sükûtu hayale uğratır bile:
-Benim görevim sizlerin bu anlamsız
isteklerini yerine getirmek değildir, benim asıl görevim tebliğ ve irşattır.
Böylece Allah Resulü (s.a.v)’e rüşvet
babından sunulan tüm dünyevi teklifler herkesin gözü önünde reddedip oradan tam
ayrılacağı sırada bu kez halasının oğlu Abdullah b. Ebi Ümeyye önünü kesip:
-Kavmin
sana onca teklifte bulundu, sen ise tekliflerin hiç birine aldırış etmedin, Şunu
bilesin ki sana asla inanmayacağım çıkışında bulunur.
Tabii Resulullah
(s.a.v) ona tek kelam etmeksizin doğrudan Hane-i Saadetine gittiğinde Yüce
Allah (c.c) kalbine vahy eylediği ayetlerle Habibini şöyle
rahatlatır:
-“Dediler
ki, bizim için şu yerden bir pınar fışkırtıp akıtıncaya kadar, sana asla
inanmayız… Ortasından da bol su nehirler akıtasın… Semayı parça parça halde
üstümüze düşüresin… melekleri şahit getiresin.. semaya çıksın, ona çıktığında
asla inanmayız, ta ki bize okuyacağımız bir kitap indirsin.. De ki
suphanallah.. Ben ancak bir insanım, bir peygamberim.. De ki benimle sizin
aranızda şahit olarak Allah'ın bulunması yeter. Hiç şüphe yok ki, O kullarının
yaptığından haberdardır” ( İsra: 90-98).
Evet,
üst üste yücelerden akıp gelen ayetler Allah Resulüne moralmen nefes aldırırken,
müşrikler cenahında ise bunalıma yol açıp kendi aralarında şöyle hayıflanırlar:
-Keşke Kur’an toptan indirilmiş olsaydı
da bu mesele üzerinde durduk yere başımız ağrımasaydı.
Bu arada Ebu Cehilde etrafındakilerinin
kuşkularını gidermek için onlarla şu görüş alışverişinde bulunmaktan kendini
alıkoyamayacaktır:
-Adama baksanıza, amcası Ebu Talib’e
gidip durum vaziyeti anlattık da ne oldu, sonuçta hepimizi bir güzel oyalayıp
işi sürüncemeye bıraktı. Oysaki yeğeni müthiş bir sihirbazın ta kendisidir.
Üstelik Ay’ı bile ikiye bölecek kadar da hepimizin gözünü boyadı da. Artık bu
kadarı da yeter gayrı. Bence bu iş
sürüncemeye bırakılmamalı. Gelin tez elden
işini bitirmek için ortaya 100 deve ödül koyalım ki hepimiz rahat etmiş
olalım.
Oradakiler:
-O zaman işini bitirmek kolaysa sen yap dediler.
Ebu Cehil bu sözler karşısında alnından
soğuk terler dökülüp yutkunmak zorunda kalır. Neyse ki daha fazla ter dökmeden orada
bulunan bir adam imdadına yetişip:
-Bu işi yapsa yapsa Hattab'ın oğlu Ömer halleder
deyince derin bir oh çekip kendine geliverir.
O
derin bir oh çekip rahatlaya dursun, bu arada Resulullah (s.a.v)’de zaman zaman
Yüce Allah’a ellerini açıp:
-Allah’ım bu dini ya Ömer’le ya da Amr’la (Ebu
Cehil) aziz kıl dua ve niyazında bulunup Müminler her defasında “âmin” diyerekten yapılan duaya icabet etmiş
olurlar.
Hem kaldı ki, Allah Resulü (s.a.v) dua ederde karşılık bulmaz mı, elbette ki bulur. Nitekim Allah Resulünü
öldürmek niyetiyle yola koyulan Hattab oğlu Ömer, yolda kız kardeşinin de
Müslüman olduğunu duyunca biranda hırsından küplere binip öncelikle kız
kardeşinin evine gitmeye karar verir. Fakat eve yaklaştığında şimdiye kadar hiç
duymadığı kelama kulak kesilir. Sonrası malum
eve girdiğinde okunan ayetler hem kendini kendinden geçirir, hem de kendine getirir. Derken Kur’an tilaveti
ruhunda dalgalanmalar oluşturduğunu hissedince:
-Bu ne hoş bir kelamdır, çok etkileyicidir
deyip gönlü yumuşayıverir. İşte gönül dünyasının ruh ikliminde yaşadığı o iç fırtınanın
akabinde Allah Resulü (s.a.v)’in yanına varıp imanla şereflenir. Böylece o gün
Erkam Bin Ebi’l-Erkam’ın evi bayram sevincine boğulur. Hem nasıl bayram havası
esmesin ki, bir kere her şeyden önce Allah Resulünün duası yerini bulmuş oldu.
Gerçekten de Hz. Ömer (r.anh)’ın Müslüman olması çok mühim bir hadiseydi. Zira
Mekke’de iki insanın sözü geçerliydi ki, bunlardan birinin İslam’la müşerref
olması sıradan es geçilebilecek cinsten bir hadise değildi. Dahası İslam’la
buluşması etrafın dikkatinden kaçmayıp çok büyük yankı buldu da. Ki; o güne
kadar gizli gizli kılınan namazlar Ömer (r.anh)’ın Müslüman olmasıyla birlikte
açıktan kılınır hale gelinir bile.
Düşünsenize adından söz ettiğimiz Hattab
oğlu Ömer, bu işin şakası yoktu elbet, en ufak sataşmanın kendilerine
getireceği bedelin pahalıya mal olacağını düşünen müşrikler, müminlerin bir sonraki
kılacak namazlarını engelleme cesareti gösteremeyeceklerdir.
Müşrikler artık son çarelere başvurmaya
başladılar. Hatta Kureyş’in ileri gelenleri görüşme talebinde bulundular.
Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v);
-Buyursun gelsinler der.
Geldiklerinde Allah Resulünün yanındakilerini
inceden inceye süzmelerinin akabinde burun kıvırıp üstenci bir tavırla:
-Onlarla
bir arada oturamayız dediler.
Tabii
kendilerini elit tabaka sanan bu tayfaya Allah Resulünün vahyi cevabı gecikmez:
-Rablerinin
rızasını dileyerek sabah akşam ona dua eden fakirleri huzurunda sakın kovma.
Onların hesabından hiçbir şey sana ait değildir (Enam:51-52, Müslim:4/1878).
Öyle ya,
hidayet nasip olmayınca Allah Resulünün yanındakilerini hor görüp
baldırı çıplaklar mı, açlıktan nefesi kokanlar mı Allah’ın ikramına layık olacaklar
demekten geri durmayacaklardır. Resulullah
(s.a.v) yine de her şeye rağmen hiç metanetini
bozmadan ardı sıra vahy olunan ayetleri tane tane okumaya şöyle devam eder:
-Böylece biz insanların
bir kısmını diğer kısmıyla imtihan ettik. Bunlar mı Allah Teâlâ’nın aramızdan
seçip ihsan ettiği kişiler desinler diye. Allah şükredenleri daha iyi bilen
değil mi? (Enam: 53-54)
Müşrikler birbiri ardına ayetler okundukça
hiç tınmayıp Bilal, Ammar, Yasir vs. ile aynı terazinin kefesine koyulmalarına
hazımsızlık gösterip Kur’an ayetlerini inkâr edeceklerdir. Nitekim Allah Teâlâ
bu hususta şöyle beyan buyurur:
-Kâfirler
şöyle dediler: Eğer O Peygamberin getirdiği din hayırlı, doğru olsaydı bizden
önce biçare kâfirler koşup ona sarılmış olmazlardı. Onlar… Maksatlarına
ulaşamayınca bu defada: Bu Kur’an eskiden uydurulmuş bir yalandan ibarettir (Ahkaf, 11).
Her
ne kadar Kur’an ayetlerini inkâr etseler de bu arada bir başka teklifte bulunmayı
da ihmal etmezler. Dediler ki:
-O halde bize Rabbi'ni tanıt.
Peygamberimiz (s.a.v) bunun üzerine kısa ve özlü olarak İhlâsı Şerife’yi
yüzlerine karşı şöyle okur:
-De ki o Allah tekdir, hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na
muhtaçtır. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır.
Tabii müşrikler okunan bu ayet üzerine:
-Kısa ve özlü söylediğin bu tariften
böyle İlah mı olur diye söylenirler.
Resulullah (s.a.v) işi sürekli yokuşa
sürmelerine binaen bu kez onlara karşı şu ayetle meydan okur:
-Ey İnsanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah’ı bırakıp
taptıklarınız bir araya gelseler bir tek sineği bile yaratamazlar. Sinek
onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyende istenen de aciz!” (Hacc, 73)
Müşrikler baktılar okunan ayetlerin ardı
arkası kesilmeyecek, hatta nüzul olan ayetlerin bomba etkisinden ürpererekten
daha fazla bunalıma girmeden hemen alelacele:
-Bir yıl bizim putlarımıza, diğer yılda
senin Rabbine ibadet ediverelim şeklinde dönüşümlü ibadet teklifinde bulunurlar.
Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine
vahyolunan şu ayetlerle tekliflerini reddeder:
-Ben
sizin Allah'ı bırakarak taptığınız putlara ibadet etmekten nehy ederim (Enam: 56).
-De
ki… Ben sizin ibadet ettiğiniz putlara ibadet etmem.. Sizin dininiz size
aittir, benim dinimde bana aittir (Kâfurun
suresi).
İşte ardı sıra okunan bu ayetler en
nihayetinde müşrikler üzerinde bomba etkisi yapıp bu kez daha bambaşka yollar
denemeye kalkışarak inkârlarını sürdüreceklerdir. Nitekim Ubeyy b. Halef elindeki kemiği Resulullah
(s.a.v)’e göstererek:
-Bunları kim diriltecek?
Resulullah (s.a.v):
-O’nu yaratan diriltecek elbet ve hayat
verecek, senide cehenneme tıkayacak deyiverir. Ve
oradan tam ayrılacağı sırada Cibril Emin Allah Resulüne Yasin suresini vahy eyler:
-İnsan hiç dikkat edip
düşünmez mi ki biz onu bir damla sudan
nasıl yarattık.. Çürümüş kemiklere kim
hayat verecek dedi… O Allah ki size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da siz şimdi
onları yakıp duruyorsunuz. Allah’ın emri bir şeyin olmasını dilediği zaman ona
sadece ‘ol’ dediği zaman, o oluverir. Dönüş ancak O’nadır (Yasin.77- 83).
Tabii Ubeyy b. Halef (Ümeyye) iyiden iyiye
sinir krizleri geçirip şöyle ahd eder:
-Bir atım var, onu özel olarak
besliyorum, bunu bilmiş ol ki seninle mücadeleye kararlıyım ve seni
öldüreceğim.
Allah
Resulü (s.a.v) hiç metanetini bozmadan cevaben şöyle der:
-Aksine ben seni öldürürüm ya Übeyy!
Gerçekten de ileri ki yıllarda bir
savaşta bu söz yerini bulur da. Zira Allah (c.c) sevgili dostunu yalancı çıkarmaz.
Velhasıl-ı kelam; Müşrikler küfürlerinde inat
edip iman getirmeseler de en nihayetinde Allah nurunu tamamlayacağına inancımız
tamdır.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ebu-cehil-ve-musrikler-8427

