22 Şubat 2026 Pazar

İSMÁİLĺYYE ŞİÁSININ İKİ ANA KOLU


 

İSMÁİLĺYYE ŞİÁSININ İKİ ANA KOLU

       SELİM GÜRBÜZER                                                   

       Evet, Nizâri taraftarlarının, imametin Nizâri Muntansır’ın büyük oğlu Nizâr’ın hakkı olduğundan dem vurmalarına binaen, ismiyle müsemma Nizâriyye ekolü günümüze dek İsmâilliyye Şiâsı’nın en büyük kolu olarak gelebilmiştir.  Her ne kadar Nizâr, Fâtımî geleneğince hilafetin gerçek varisi olarak tabanına hâkim olamayıp hükmedemese de bir bakıyorsun babasının sağlığında Mısır’a gelen Hasan Sabbah’ın nezaretinde bindirilmiş kıta taraftar kitlesi kendisine destek çıkabiliyor. İlginçtir kendisine destek veren Hasan Sabbah, hayatının bir döneminde İmâmiye Şiâsı müntesibi iken, sonraki hayat dönemlerinde Irakta dâilerinin telkinleriyle İsmâilliyye Şiâsı’na intisap edip Nizâr’in imameti safında yer alır. Bu arada ihtilalci ve İran Alamut merkezli kurduğu intihar timlerinden oluşturduğu milis teşkilatıyla birlikte bâtınî akidelerin yayıcı lideri olarak da dikkatleri üzerine çeker.  Hele bilhassa Mustansır’ın ölümünün ardından imamet konusunda birçok dargınlıkların gün yüzüne çıktığı ortamda başta Hasan Sabbah olmak üzere bir kısım askeri İsmâilîler, Nizâr ve soyunu hilafetin gerçek hak sahibi kabul edip Mısırda resmi hüviyet kazanmış dailerle ilişkilerini koparmış olurlar da. Hatta bir rivayete göre Hasan Sabbah, Nizâr ve oğlunun ölümü sonrası nesline sahip çıkmayı da ihmal etmez.  Nitekim Nizâr’ın küçük yaştaki torununu efsunlanmış bir Haşhâşî fedai lider olarak yetişmesi için onu İran’a götürür bile.  

        Peki, ileriye dönük efsunlanmış bir fedai lider olarak yetiştirilen sadece Nizâr’ın torunu mu?  Elbette ki hayır, Alamut kalesini muhasara altına alındığı yıllarda her gidenin ardından gelen efsunlanmış halde yetiştirilmiş daha nice Haşhâşî fedai liderlerde tarihler 483/1090 yılını gösterdiğinde İran’da Kazvin’in kuzeybatısında Elburz dağlarının üzeri bir yerde konuşlandırılırlar. Derken buralarda Haşhaşi olarak yetiştirilen İsmâilliyye Şiâsı Haşhâşî fedai liderlerinin öncülüğünde Alamut’un haricinde birçok kalelerin zaptıyla birlikte hâkimiyet alanlarını genişletmiş olurlar. Öyle ki efsunlanmış olarak yetiştirilen her bir Haşhaşi lider, dâiler ve Haşhâşî casuslar ağıyla Nizâriyye’nin vurucu timi olarak etrafa korku salacaklardır. Zaten Hasan Sabbah’ın kurduğu ve adına “Haşhâşîn” denilen intihar timlerinden oluşan bu gizemli teşkilat ağı, sızdıkları yerlerde başta Büyük Selçuklular olmak üzere daha birçok hanedanların ve devlet adamlarının başlarını ağrıtacak bir şekilde tehdit unsuru olmuşlar da.

           Ne diyelim, Hasan Sabbah’ın yetiştirdiği Haşhâşî intihar timleri hanedanların ve devletlerin baş belası olarak ağrıta dursunlar, o arada yeni bir gelişme yaşanıp Dördüncü Alamut hakimi Hasan’alâ Zikrihi’s-Selâm, 17 Ramazan 559/8 Ağustos 1164 tarihlerinde kendisinin Nizâr’ın soyundan gelen gizlenmiş imam olduğunu ilan ederekten bulunduğu yerden gizlice Alamut’a gelip kendince adına “kıyâmet günü” dediği yeni bir döneme girildiğini ve bu yeni dönemde asla geleneksel mistik bir yapıyla yola devam edilemeyeceğinden dem vuracaktır.  İşte duyurusunu yaptığı yeni dönemde geleneksel Şiî fıkhını yürürlükten kaldırıp namaz, oruç gibi dini vecibeleri reddetmenin yanı sıra haramı helal kılmak adına içki yasağının kaldırıldığının talimatını da verir. Ve ilan ettiği yeni dönemde üst üste yağdırdığı bir dizi talimatlar doğrultusunda geleneksel mistik yapı rafa kaldırılıp yerine sapkın ibâhî fikriyat akımı ikame edilir. Böylece yenilenen Nizâriyye ekolünün kalıcılığı sağlanmış olur. Ancak tarihler 561 (1166)  yılını gösterdiğinde bu kez yürürlüğe koyduğu sapkın düşünce fikriyatına karşı çıkan kayınbiraderi tarafından kendisi öldürülmüş olur. Derken ölümünün ardından yerine geçen oğlu II. Muhammed Nizâri, kıyamet fikriyatının (kıyamet imamın ruhi hakikatinde Allah’ı görmekle vuku bulduğu fikriyatı)  yürütücü misyonunu yüklenip babasının izinden yürüyecektir.  

    Peki, Alamut’un Moğollar tarafından işgali sonrasında Nizâri imamları nerelerde konuşlandılar derseniz, bu hususta tam netlik kazanmayan bilgi kırıntılarından hareketle Azerbaycan ve civarında bir yerleri mesken tutup varlıklarını sürdürdükleridir. Böylece Alamut hakimlerinden Hasan ve oğlu Muhammed’in sistemleştirdiği Kıyamet senaryosu fikriyatı doğrultusunda Nizâri imamet ekolü oralarda da devam ettirilmeye çalışılmış olur. Malumunuz kıyamet nazariyesine göre; muhtelif devirlerde Allah’ın elçisi olarak gelen her bir peygamber, hâzır imam Ali’nin bedenine hulul ederek fenafil olduğunu,  güya onun gerçek ruhi hakikatinde Allah’ın en nihai nurunun iman edenler üzerine tecelli ettiğidir. Ve bu noktada ulûhiyet isnad edilen Hz. Ali’nin ruhi hakikatinde Fenafillah’ın gerçekleştiğine iman getirenler de güya Selman ile ruhen Fenafişşeyh olarak bütünleşip böylece silsilede yer alan imamlar ile inanan müntesipler arasındaki ta’lime dayalı hiyerarşik mertebelerin perde perde kendiliğinden ortadan kalkmış olduğudur.

    Safeviler devrine gelindiğinde ise İran’da İmâmiyye-İsnâaşeriyye kültün baskın başat ekol olması hasebiyle Nizari İsmailîlerin manevra alanlarının kısıtlanmasının neticesinde mensuplarının kahır ekseriyeti daha çok Orta Asya ve Kuzeybatı Hindistan’da soluğu alacaklardır. Bu arada göç edemeyip İran’da kalanlar da 13/19. Asra dek kendileri sanki Nimetullâhiyye tarikatı müridiymişçesine takiyyeci bir tutum içerisine girerek varlıklarını sürdürmüş olacaklardır.

       Nizârîyye’nin imamı Hasan Ebû’l Şah’ın bu dünyadan göç etmesinin ardından imamlık postuna oturan oğlu Halîlullah Ali, imamet merkezini önce Mahallât sınırına yakın Kâhâk’a taşır, daha sonrasında ise Yezd şehrine… Ancak tarihler 1233/1817 gösterdiğinde Nizârîyye imamının müntesipleri ile Yezd şehrinde ki İsnâaşeriyye müntesipleri arasında cereyan eden sert mezhebi tartışmaların neden olduğu gerilimin sonucu çıkan kavgada Halîlullah Şah öldürülmüş olur. Bunun üzerine yerine geçen Hasan Ali Şah Nizârîyye’nin 46. İmamı olarak posta oturur.  Hatta çiçeği burnunda yeni imam olarak posta oturur oturmaz da Feth Ali Şah’ın kızı Serv-i Cihân Begüm ile evlenip saraya intisap etmenin mükâfatı olarak kendisi  “Ağa Han” unvanıyla da taltif edilir. Derken edindiği bu unvan sayesinde kendi vefatından sonra sırasıyla yerine gelen Nizârîyye imamlarından Ali Şah, Sultan Muhammed Şah ve İmamı Kerim’in şahlığında Hanlık unvanı devamlılıkta arz eder. Nitekim bu söz konusu devamlılık sayesinde bu gün gelinen noktada Nizârî İsmâilîlerin dünyanın çeşitli ülkelerine cemaat yapılanması şeklinde yayılmış toplamda takriben 20 milyon civarı bir sayıda oldukları düşünülmektedir. Hakeza İsmâilîlerin 1970’li yıllarda Hindistan, Pakistan ve Afrika’yı mesken tuttukları, başta Kuzey Amerika ve İngiltere olmak üzere Batı ülkelerine göç ettikleri de artık bir sır değil.  Hem kaldı ki Nizârî İsmâilîleri; Hindistan’da “Hocalar, Nur Şâhîler ve İmam Şâhîler isimleriyle kendilerinden söz ettirirken, Suriye’de “İsmâiliyye” ismiyle, İran’da “Ağa Han müridleri” ismiyle, Afganistan’da “Ali İlahiler” ismiyle, Orta Asya’nın doğu bölgelerinde ise “Mollalar ve Mevlâîler” ismiyle kendilerinden söz ettireceklerdir hep.  

          Bu arada unutmayalım ki İsmâiliyye ekolleri değişik isimler altında tanınmalarının yanı sıra itikadı ve ameli görüşlerinin daha çok zâhir ve bâtın ekseninde sistemleştiği yönleriyle de tanımaktalar.  Öyle ki İsmâiliyye ekollerine göre zâhiri ve bâtınî hakikatlere erişmek sadece havâs ehli İsmâilîler için mümkün iken, İsmâilî olmayanlarsa sadece zahiri manalarına vakıf olmakla yetinebilmekteler. Ayrıca avâmdan İsmâilî bir müntesibin takip ettiği yolun bâtınî manasına vakıf olabilmesi için de mutlaka havâs ehli İsmâilî bir imamın rahle-i tedrisatından (ta’lim) geçmesi gerekir ki hakikat sırrına erebilmiş olsun.

        Özetle değişik isimler çatısı altında sistemleşmiş İsmâiliyye ekollerine göre:

        -Zahirde olan biten her ne varsa gelmiş geçmiş her devrin peygamberine göre değişkenlik arz ederken, bâtınî hakikatler ise tek değişmeyen hakikat olarak yoluna devam etmektedir.

        -Her İsmâiliyye mensubunun “Her zahirin mutlaka bir bâtınî yanı vardır” ilkesini düstur edindikleri içindir İsmaili ekolüne bu nedenle “Batınîyye ekolü” de denmektedir.

        -İsmâiliyye ekolüne göre insanlığın dini yönden tarihi süreci 7 devirden ibaret olup her devre ait şeriatın tesisi Allah’ın vazifeli elçileri olarak gelen peygamberlerin eliyle start alır. Böylece tarihi sürecin ilk altı dönemi adına nâtıklar denen Âdem, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed adıyla bilinen 6 ulü’l-azm peygamberler eliyle temsil olunmuştur. Aynı zamanda bu söz konusu nâtıklardan her biri kendi şeriatlarının bâtınî kodlarında gizli olan hakikatleri tevil ve yorumlanması için bir vekile de (vasi imama) sahiptirler.

      -Yine İsmâiliyye ekolüne göre her devrin yedinci imamı bir sonraki devrin nâtıkı konumuna yükselir de. Derken en son peygamber olarak gelen Allah Resulü (s.a.v) ve İslam’ın devri diyebileceğimiz altıncı devrin yedinci imamı, İsmâililerin ölümünü inkâr ederek Kâim-Mehdi olarak zuhur etmesini bekledikleri Muhammed b. İsmail olduğu yönünde bir inancı ikame etmişlerdir.

     -Muhammed b. İsmail, İslami kanunları nesh ederek (yürürlükten kaldırarak) yedinci ve son devri başlatacak ve böylece dini hükümlere ihtiyaç kalmayacaktır. Kâim ve nâtıkların sonuncusu olarak dünyayı adaletle yönetmesinin akabinde zahiren gözle görülür cismani dünyanın deveranı böylece sona ermiş olacaktır. İşte İsmailliye ekolünün mevzubahis ettiği bu yedili devir inanç akidesini ileri sürmesi sebebiyle kendilerine yediciler anlamına gelen “Seb’iyye” denilmiştir.  (bkz. Kutlu, s.109-110)                                                        

       Evet, anlaşılan o ki, tevil yöntemini aşırı bir şekilde kullanarak günümüze dek değişik aşamalardan geçen bu söz konusu İsmâiliyye ekolü inanışın, Nizârî ve Musta’li olarak ikiye ayrılmasından bugüne yansımaları farklı bir şekilde gün yüzüne çıkmıştır.  Nasıl mı?  Mesela Musta’lî İsmâililerce de esasta bâtınî inancı ve daîlik sistemi kabul görmekle birlikte Nizârîler’e nazaran kendilerine daha ılımlı bir yol belirleyerek bugünlere gelmişlerdir. 

                                                           Musta’lî İsmâililer

        Musta’lî İsmâililerin kendilerine ılımlı bir yön tayin ettikleri şundan besbellidir ki; gerek Allah’ın (c.c) zatı hakkında,  gerek Hz. Muhammed (s.a.v) hakkında,  gerekse Kur’an ve sünnet hakkındaki görüşleri,  tıpkı Ehl-i Sünnet akaidin ki gibi olup İsmâililer takip ettikleri yolu bütünüyle günümüze dek taşıyabilmişler de. Nitekim Musta’lî İsmâililer’in dünden bugüne tarihi süreç içerisinde takip ettikleri inanç değerlerine göre:

       -Dinin esasları bütünüyle velayet, namaz, zekât, oruç, hac ve cihaddan ibarettir.

       -Velayet İslam’ın ilk direği olup kelime-i şehadetle şöyle yansır: “Lâ ilâhe illallâh, Muhammedun Resûlullâh ve ‘Aliyyun veliyullâh ve vasiyyu’n-Nebi (Allah’tan başka ilah yoktur; Muhammed O’nun resulüdür ve Ali Allah’ın dostu ve Nebi’nin vasisidir)”

      - Farz olan beş vakit namazı günde üç vakitte birleştirmek (cem etmek) suretiyle eda edilir. Abdest Sünnilikteki gibidir. Caferi Şiilerin yaptığı gibi namazın kıyamında eller yana salınır.

      -Zekât, ayni ve nakdi türden ya da besili hayvanlardan olmak üzere âmiller ve daîler denen görevliler tarafından toplanarak cemaatin işlerinde harcamak üzere Dâî Mutlak’a teslim edilir.

       - Oruç, Ramazan ayında 30 gün tutulur. Mekke’yi ziyarette hac mecburi vazife olduğu gibi ayrıca Kerbela ve diğer meşhur daîlerin medfun olduğu türbelerin de ziyaret edilmesi lazım gelir.

      -Nefislerini, mallarını ve hayatlarını koruma ve kollamaya yönelik mücadele için imam veya daî istediğinde cihat etmek Müsta’lîler üzerine farzdır.

      -Hakeza Musta’lî İsmâililer’ de Sünniler ve Zeydîler gibi mut’a nikâhını kabul etmemekle mükelleftirler.

                                                        Nizârî İsmâilîler

         Nizârî İsmâilîler de İsmâilîyye ekolünün temel inanışı olan bâtınî ve gizli hakikatlere özel bir önem verip takip ettikleri yolun zaman içerisinde temel akidelerini bütünüyle namaz, zekât, oruç, hac gibi ibadetlerin zahiri ve bâtınî anlamlarıyla tevil etmek suretiyle söz konusu dini kavramların içini âdete boşaltmış durumdalardır.  Kelimenin tam anlamıyla Nizârîler’in tarihi süreç içerisinde tahrip ederekten geldikleri noktada takip ettikleri inanç değerlerine göre:

       -İslam’ın şartını iman (velayet), taharet,  namaz, zekât, oruç, hac ve cihat olmak üzere yedi esas olarak tayin etmişlerdir.

       -İman sadece imama velayet ile mümkün olur denmiştir. 

       -İmama giden yol huccetten geçer denmiştir.

       -Nizârîlerce huccet, imamın yokluğunda (gaybet) daveti yürütür denmiştir.  Öyle ki Nizârîlerce Allah’ı tanımanın zamanın imamını tanımak olarak dile getirilip onun kelamının Allah’ın kelamı olduğunu inanç felsefesi olarak ortaya koymuşlardır.  

      -Nizârîlere göre  “Mademki Ramazan ayı bin aydan daha hayırlı, o halde zamanın imamı da bin peygamberden daha büyüktür” denmekte.

     -Nizârîlerce İmamı reddeden kimselere, Sünnilerin helal kıldığı şeyler bile haramdır denmenin yanı sıra İmamı reddetmeyip tanıyan kimse için ise, şarap içmek gibi Sünnilerin haram kıldığı şeyler dahi helaldir denmekte.

     -Nizârîlerce taharet, adet ve örften geçmek; şeriatın zahirine uyanlardan kendini korumaktır denir de.

      -Nizârîlerce namaz, imamın bilgisine ve gerçek dine ulaşmaktır denir. Dua adını verdikleri namaz için ise özel vakitleri belirlenmiştir. Yapılan dualar sabah, akşam, yatsı ve gece duaları olarak kategorize etmişlerdir

     -Nizârîlerce namazda Mekke’ye doğru yönelinmez denilip kıblenin manasını zaruri olarak herkesin huccete karşı dönmesi olarak belirlenmiştir.

     -Nizârîlerce oruç, imamın söz ve fiilleri karşısında sükût edip sırrı ifşa etmemek şeklinde belirtilip Ramazan ayında sadece bir gün tutulur şeklinde kutsal addedilir.

     -Nizârîlerce Hac, imama gidiş ve onun görüşüne işaret teşkil eden olarak belirtilir.

     - Nizârîlerce cihad insanın kendini Allah’ın varlığı karşısında yok kılması ve kişinin kendi nefsiyle savaşmasından ibarettir denmekte.

      -Nizârîlerce takiyye (inancı gizleme) yapmak önemli olduğundan zaruri durumlarda diğer Müslüman topluluklarla kaynaşarak kendi inançlarını gizleyebilmek olarak kabul görür. (bkz. Fığlalı, s.134-9, Kutlu, s.113-4)

        Vesselam.

 https://enpolitik.com/kose-yazilari/ismilyye_sisinin_iki_ana_kolu-8041.html

 

 

 

17 Şubat 2026 Salı

İSMÁİLĺYYE ŞİÁSI


 

İSMÁİLĺYYE ŞİÁSI

       SELİM GÜRBÜZER                                                     

       Ehl-i Beyt İmamı Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinden sonra imâmetin, küçük oğlu Musâ Kâzım’a değil de, büyük oğlu İsmail’in ve onun soyundan gelenlerin hakkı olduğundan hareketle 2/8. Asrın ikinci yarısından itibaren İmâmiyye’den ayrılanların “Ta’lîmiyye, Bâtıniye, Melahide ve Şeb’iyye” türü isimlerle oluşturulan Şii mezhebin adıdır İsmâiliyye.

        Ayrıca değişik isimler altında oluşturulan bu söz konusu İsmâiliyye Şiâ fırkasının bir de kendi içinde gruplara ayrıldığı da bilinen bir gerçekliktir.  Örnek mi? İşte kendi içinde bir kısım İsmâiliyye kesimin, güya İsmail’in babasından önce vefat etmiş olmasının imametine herhangi bir mani teşkil etmediğini, zaten İsmail’in gerçekte vefat etmediği, vakti geldiğinde yeniden imam olarak geri döneceğinin (rec’at)  iddiasıyla ortaya grup olarak çıkmaları bunun bariz ilk örneğini teşkil eder. Bir diğer çoğunluk teşkil eden İsmâiliyye kesim ise tam aksine İsmail’in vefat ettiğini, dolayısıyla vefat eden bir kimsenin imam olamayacağını, bu sebeple imamet hakkının Ca’fer-i Sâdık’tan sonra torunu Muhammed b. İsmail b. Cafer’e ait olduğunu ileri süren bir başka grup olarak ortaya çıkıvermişlerdir.  Ve ortaya çıkan bu grubun İsmail b. Cafer’e olan derin samimi bağlılıklarından dolayı da kendileri  Hâlis İsmailîler” olarak adından söz ettirmişlerdir. Derken zaman içerisinde Musta’liyye ve Nizariyye isimler altında kollara ayrılmak suretiyle de varlıklarını günümüze kadar sürdürebilmişlerdir.

          Hem nasıl varlıklarını sürdürmesinler ki,    bir kere İsmâililerin var olma ve yok olma mücadeleleri tarihi süreç içerisinde çok eskilere dayanan Şiâ oluşumların doğuşuna dayanmakta. Nitekim tarihi süreç içerisinde Emevilerin çok kötü yönetim sergileyip Hâşimiler üzerinde sürekli baskı kurmaya kalkışmaları ister istemez halk nezdinde Hz. Ali (k.v)’in evlatlarına olan ilgi ve muhabbetini daha da kat be kat artırıp bu yönde isyancı Şiâ oluşumların temelleri atılmış olunur.  Hakeza Abbasoğullarının Emeviler’den sonra iktidara gelmesiyle de yine aynı baskı ve zülüm politikalar devam etmiştir hep.  İster istemez bu durumda zulme rıza göstermeyen her vicdan sahibi insanın isyancı duyguları kabarıp Şii oluşumlarla beraber tepkilerini göstereceklerdir.  Aynı zamanda bu demektir ki İsmâiliyye akımının isyancı bir hareket olarak ortaya çıkışında sosyal yapıda çürümüşlük, git gide kanayan sosyal yaranın derinleşmesi, ekonomik bunalım ve halkın işbaşına gelen yönetimler tarafından dışlanmasının da çok büyük etki payı vardır. Hatta Müslümanların fethettikleri yerlerde konuşlanmış Zerdüşt, Maniheist, Hermesçi, Deysanî, Yahudi ve Hıristiyan topluluklarla bir arada yaşanmışlığın sosyal kültürel dokuda oluşturduğu yozlaşmışlığın yanı sıra Emeviler ve Abbasilerin asabiyet damarıyla ümmetin idaresini işin ehli olanına değil de kendi soyundan akrabalarına özel imtiyazlar tanımalarının etki payı da çok büyüktür.  Böylece ekonomik bunalım içerisinde kıvranan geniş halk kitleleri bir anda kendilerini hükümetleri devirmeye yönelik faaliyetler içerisinde bulmuşlardır.   Öyle ki kahır ekseriyetinin çiftçiler ve tarlalarda ücretli çalışan ırgatlardan oluşan geniş halk kitlesinin Ali İbn Muhammed önderliğinde hem Abbasilere karşı girişilen Zenc isyanında hem de hükümete karşı isyana kalkışan Karmatîler’e destek çıkmalarıyla katılım göstermişlerdir.  

        Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde malumunuz Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin “İsmail, Abdullah, Musa ve Muhammed” adında üçlü oğlu vardı ki, evlatları arasında hilafetin kendinden sonra en büyük oğlu İsmail’e intikal etmesi gerekiyordu.  Ancak kaderi ilahi denen alın yazısı bu ya, İsmail’in babasından önce vefat etmesi imamiyet tartışmalarını da beraberinde getirecektir.  Nitekim bu söz konusu çıkan tartışmalardan ortaya çıkan rivayetlerden birkaçına madde madde baktığımızda aşağıdaki satırlarda şu ileri sürülen iddiaları görürüz:

      -Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin oğlunun ölümü hakkında muhtemel ileri sürülebilecek iddialar ve naaşı üzerinde çıkabilecek istismara açık dedikodu kazanının kaynatılmasını önlemeye yönelik iddialar arasında ilk iş olarak cenazesini Medine’ye getirilip öldüğünü belgelemek adına burada bulunanlara imza tasdiki zabıt tutturulup Baki mezarlığına defnedildiğidir.

     -Bir başka iddia edilen rivayette Ca’fer-i Sâdık Hz.leri kendi oğlunun karşılaşacağı pek çok meselelerin üstesinden gelemeyip altından kalkamayacağı zayıf karaktere sahip tıynette olması hasebiyle huzurunda tard edilip ileriye dönük tedbir babından imametten mahrum bırakıldığıdır.

     -Bir başka iddia edilen rivayete göre ise imametin İsmail’den sonra oğlu Muhammed b. İsmail tarafından devam ettirildiğidir. Ve Medine’de babasının ölümü sonrası, dedesi Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin uhdesinde Meymun el-Kaddâh ve Abdullah b. Meymûnun gibi iyi hocaların elinde iyi yetişmesi için gönderilip eğitildiğidir. Ancak dedesinin ölümü sonrası yıllarda Abbasi idaresinin sıkı takibinden bunaldığı, ayrıca amcası Musâ Kâzım’ın imametini kabullenen müntesiplerinin git gide çoğunluk teşkil etmesiyle birlikte artık kendi imametinin savunulamaz noktaya gelişinin vermiş olduğu içten içe buruk duygu seliyle insanlardan kendini soyutlayaraktan Medine’den İran’ın güneybatısındaki Huzistan bölgesine göç eylediğidir. Hatta göç edip mesken tuttuğu yerlerde Mübârekiyye Şii fırkalarıyla irtibata geçip imametini gizlice devam ettirdiği de rivayet edilir. İşte Medine’den göç edip insanlardan uzaklaştığı için kendisine gizlenmek manasına gelen   Mektum’ lakabı ve  Muhammed Mestur” ismiyle İsmâiliyye’nin gizli imamlarının ilki gözüyle bakılmıştır.  Hakeza rivayet edilen odur ki, Muhammed Mestur sonrası gelen İsmâilliyye imamları, Ubeydullah el-Mehdi’nin Fatimîler devletini kuracağı tarihe dek setr (gizlenme) dönemini devam ettirmiş olduklarıdır.

      Şu da var ki, İsmâilliyye ekolünün kuruluş döneminden itibaren posta oturan imamların sırasıyla Abdullah el-Veli, Ahmed b. Abdullah et-Taki, Hüseyin b. Ahmed er-Radî isimler üzerinden imamet silsilesinin kesintiye uğramaksızın devam ettirildiğidir.  Öyle ki,  İsmaili davetçisi (dai) Ebu Abdullah eş-Şii, 280/893 yılında Kuzey Afrika’ya geldiğinde ilk iş olarak İsmâiliyye yolunun temel akidelerini yayıp Fatımi devletinin kuruluş temellerini atmak olur.  Ve buralara ayak bastığında hemen hâlihazırda yakın ilişkiler içerisine girdiği Kütâme kabilesinin kendisine verdikleri desteklerle Cezayir’in batısında Sicilmase ve civarında devlet kurabilecek potansiyel güce de erişir. Her ne kadar İsmâili lideri Ubeydullah el-Mehdi’nin imametin kendi ailesine ait bir hak olduğunu iddia ederekten ortaya çıkıp İsmâilliyye mezhebi bünyesinde bölünmelere yol açmışsa da, Fatımi devletinin kuruluşuna onun da katkı verdiği muhakkak.  Nitekim İsmaili lider Ubeydullah, Suriye’nin Selemiyye’de ortamın kendi lehine dönüşememesi, Bahreyn’deki Karmâti İsmâililerle arasının açılması ve Abbasi idaresinin kötü yönetiminden kendisine gına gelmesi gibi mezkûr sebeplerle 289/902 yılında Ebu Abdullah eş-Şii’den gelen davet üzerine uzun meşakkatli bir yolculuğun ardından Kuzey Afrika’daki Sicilmase’ye göç edip buralara öyle gelebilmiştir. Derken 40 gün bir süreyle konaklamanın ardından Rakkade’ye yol alıp burada 297/709 tarihi itibariyle kendisini İsmâiliyye imamı ve mehdi olarak ilan edip hazır kurulmuş olan devletin başına da geçer.   Oysaki eski İsmâiliyye kadim Şia ekolü akaidince mehdi olarak ortaya çıkması gereken imamın Muhammed b. İsmail’den başka bir ismin olmaması gerekiyordu. Ancak gelinen noktada bu ne perhiz bu ne lahana turşusu misali bu kez Fatımi ekolünce yeni oluşturulan bir sistemle Ubeydullah mehdiliğini ilan ederek sahne almış oldu. Böylelikle mevcut sistemin yenilenmesiyle birlikte imametin setr (gizli) aşamasından aleni aşamasına geçilmiş olunur. Dahası Ubeydullah,  Kuzey Afrika’da İsmâilliyye yolunu yayan davetçi (dâi)  Ebu Abdullah’ın temellerini atıp kurduğu Fâtımî devletinin başına hazıra konaraktan kendi emîrü’l-müminliğini ve mehdiliğini pekiştirecek fırsat ortamını da yakalamış olur. Hatta bunla da yetinmeyip aradan bir yıl geçtikten sonra ne de olsa kendi otoriterliğini sağlama almış oldu ya,  tıpkı Fransız ihtilalinden miras kanun hale gelmiş “ihtilaller evlatlarını da yer” gerçeğinde olduğu gibi,  bir zamanlar davetçi (dâi)  olarak adından söz ettiren Ebu Abdullah’da sistemin acımasız dişli çarklarına kurban verilmiş olur.

        Peki ya, Karmâti İsmâililer?

        Karmatî İsmâililer de malum Muhammed b. İsmail’in kıyamete yakın mehdi olarak döneceği inancına canı gönülden sadık kalıp Ubeydullah’ın mehdiliğini kabul etmeyeceklerdir. Hatta kabul etmeyenler arasında Irak, Rey ve Deylem’de bulunan diğer mezhep müntesipleri de red cephesi Fâtımî İsmâilliyye müntesiplerinden daha da aşırıya kaçan bâtınî görüşler doğrultusunda hareket edeceklerdir. Öyle ki A’dan Z’ye değişmez denen şer’i hükümlerden mesela ibadetlerin adedini kısıtlayıp haramı helal, helali haram sayan ibâhîlik akımının sapkın fikri cereyanına kendilerini kaptırmalarının yanı sıra Bağdat halifesi Abbasi hilafetini bir hayli rahatsız edecek eylemlere de girişeceklerdir. Hele ki mevcut fırkalar arasında en popüler konumda olan Karmâti lider Ebû Tahir Cennâbî’nin 317/930 yılı itibariyle hac mevsiminde gözü kara giriştiği eylemlerine baktığımızda:

       -Mescidi Haramı basması,

       -Binlerce hacının kanına girmesi,

       -Hacerü’l-esved taşını yerinden söküp Bahreyn’e nakletmesi gibi bir dizi yaptığı aşırılıklar bardağı taşıran son damla babından etrafa korku salan bir tablo ortaya koyacaktır. Neyse ki 20 yıllık bir aradan sonra Fatımiler vasıtasıyla Hacerü’l-esved taşı getirilip yerine konulabilmiştir. İşte bu tür bardağı taşıyan son damla niteliğinde ortaya konulan korku imparatorluğuna dayalı aşırılıklar aynı zamanda Karmatîlikin tarihi süreç içerisinde 470/1077’e dek sürdürdükleri varlığının sonunu getirecektir. Hakeza Batı Afrika’da epey bir zamandır yayılma faaliyeti içerisinde bulunan Fâtımîler, bu kez hızlarını alamayıp Mısır’a göz dikeceklerdir.  Derken buralarda kurdukları devletin üzerinden yaklaşık yarım asır sonrasında 358/359 yılında dördüncü Halife Mu’iz öncülüğünde göz diktikleri Mısır’a çıkarma yapıp Kahire şehrini başkent yapmak suretiyle Karmatîlerin buralarda esamesi okunmayacak bir şekilde hedeflerine ulaşmış olacaklardır. Hatta Mu’iz, tez elden Karmatîler dışında diğer İsmaili grupları da kendi imameti etrafında toparlar. Ancak bir süre sonra Karmatîler’in bir bedevi kabile ile yaptığı savaşta mağlup olmalarıyla birlikte bir anda Fâtımîlerin lehine oluşan bir tablo oluşacaktır. Derken ortaya çıkan böylesi bir tabloda Fâtımîlerin, neredeyse İsmailiyye mezhebinin tek temsilcisi konuma yükselmelerini beraberinde getirecektir.

        Şu da bir gerçek; Fâtımî İsmâilliyye Şiâsının temel inanç değerlerinde apayrı bir çizgide kendilerine yol belirleyip diğer Şia gruplarıyla ilk kez ihtilafa düşmeleri hiç şüphesiz altıncı halife Hâkim-Biemrillah döneminde vuku bulmuştur.  Öyle ki Hâkim-Biemrillah, sadece imamet ve hilafet makamıyla yetinmeyip güya Yüce Allah’ın ruhu, (hâşâ)  kendi bedenine hulul ettiği manasına gelen “tecessüd-i ilahi denen bir inanç sistemini de oluşturur. Hatta kendisine ulûhiyet isnad edilerekten oluşturduğu ulûhiyet sistemin başına da veziri Hamza b. Ali’yi getirip böylece adına Dürzîlik ekolü denen sistemin temelleri atılmış olunur. Ancak Hâkim-Biemrillah’ın vefatı sonrası Zâhir döneminde Dürzîler sıkı takibe uğrayıp cezalandırıldıklarından dolayı kahır ekseriyeti Mısır’dan firar etmek zorunda kalmışlardır.  Ayrıca Fâtımî halifesi Mustansır’ın epey süren hilafetinin sonunda İsmâilliyye Şiâsı, tarihin en büyük bölünmesiyle yüzleşir. Nitekim Fâtımî fıkhınca usulen Mustansır sonrası büyük oğlu Nizâr’ın imam olması gerekirken daha babası vefat etmeden öncesinde bazı tedbirleri alamamanın getirdiği zaafiyetten doğan boşluktan istifade küçük kardeşi Ahmed, ordu komutanı kayınpederi Efdal b. Bedr el-Cemâlî’nin telkinleri doğrultusunda el-Müsta’lî ismiyle imamlığını ilan edivermiş olur. Bu arada imamlığına herhangi bir halel gelmemesi için de ağabeysi Nizâr’ı yaka paça yakalattırıp mahkûm ettiği İskenderiyye hapishanesinde öldürtmeyi de ihmal etmez. Böylece bu elim hadiseyle birlikte İsmâilliyye Şiâsı kendi içinde birbiriyle didişen Nizâriyye ve Musta’liyye adlı iki ana kola ayrılmış olur. 

                                                                                                         Devam edecek

https://enpolitik.com/kose-yazilari/ismilyye_sisi-8028.html

        

 

7 Şubat 2026 Cumartesi

ZEYDİYYE ŞİÁSI


 ZEYDİYYE ŞİÁSI

SELİM GÜRBÜZER
İmâmiye Şiâsı’nın usul ve esasları dördüncü imam Ali b. Hüseyin Zelnelâbidîn’den oğlu Zeyd’e, ondan da oğlu Yahya’ya devrolunduğuna inanılan mezhebin adıdır Zeydîlik.
Evet, İmâmiye Şiâsı’nın dördüncü imamı olarak kabul görülen Zeyne’l Ábidîn aynı zamanda Ali Asgar ismiyle imamların atası olarak da yâd edilir. Hem nasıl yâd edilmesin ki, bir kere her şeyden önce, kendisi son derece takva hayatı yaşamasından dolayı ona ismiyle müsemma ibadet edenlerin süsü piri gözüyle bakılmıştır hep. Hele ki, Ehl-i Beytin gülfidanı Hz. Hüseyin (r.a)’ın nesebi, Zeyne’l Ábidîn üzerinden boylanması hasebiyle onun silsiledeki diğer imamlardan bir bambaşka kıymet değer yeri vardır. Kıymet değer olduğu şundan besbellidir ki, Ehl-i sünnet ulemasının kahır ekseriyetinin onu Şiî fırkalar arasında Sünni ekole en yakın imam gözüyle bakmışlardır. Hakeza kendisi ilk üç Hz. Ebu Bekir (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Osman (r.a)’ın halifeliklerini Sünni ekolle birlikte kabullenen bir Zeydiyye imamı olarak da Sünni çizgiye yakın duruş sergilemiştir. Öyle ki ilk devrin Makdisî ve Mesûdi gibi bir kısım akil adamları bile onu Şiâ ekolünün dışında tutup onun şahsında Zeydîliği, ehlisünnet çizgiyle mutabık bir yol olarak görmüşlerdir. Hem kaldı ki, Zeydîlerin itikatta Mutezile akaidini, amelde de Ebû Hanife mezhebini düstur edinmeleri ehlisünnet çizgisine yakın bir yol olduğunu teyit etmeye ziyadesiyle yeter artar da. Hakeza Ebû Hanife’nin bizatihi talebelerine hitaben; Zeyd’in hayatı boyunca haksızlığa karşı verdiği mücadelede yalnız bırakmamalarını öğütlemesinin yanı sıra Emevi yöneticilerinin zulmüne karşı başkaldırmanın vacip olduğu fetvasını vererekten de ona destek çıkması Zeydiliğin ehlisünnet çizgisine en yakın bir ekol olduğunun bariz göstergesidir. Hatta Zeydîler’in günümüz dünyasında daha çok mesken tuttukları Yemen’de, Sünnî Şafiîlerle bir arada dinî, hukukî ve kültürel bakımdan aralarında herhangi bir kavga yaşanmaksızın her iki mezheb mensuplarının da aynı cami ve aynı imamın arkasında namaz kılmaları ehlisünnet çizgisi üzere olduklarını göstermeye ziyadesiyle yetmiştir.
Bilindiği üzere Medine’de Zelnelâbidîn’in evladı olarak dünyaya gelen Zeyd’in tamda yetişkin çağına denk gelen bir dönemde Hz. Ali (k.v) taraftarlarının, Hz. Hüseyin (r.a) ve ailesinin Kerbela’da şehit edilmelerinin hüznünü içlerinden atamayıp Emevilere karşı bir fırsatını yakaladıklarında Kerbela’da akıtılan masum kanların hesabını görmek için başkaldırma derdiyle yanıp tutuşacaklardır. Derken Halife Hişam b. Abdülmelik dönemi gelip çattığında bir fırsatını kollayıp Zeyd b. Ali’nin liderliğinde başlatılan yeni bir isyan hareketinin fitilini ateşleyeceklerdir.
Evet, anlaşılan o ki, Zeyd’in bu başkaldırış girişimi Emevîler’in Ehl-i Beyt’e olan düşmanlıklarının zulüm boyutuna ulaştığı şartlarda vuku bulmuştur. Öyle ki Zeyd, Hz. Ali (k.v)’den miras kalan ilim irfan mektebi vakfiyelerinin idaresi hususunda çıkan meselenin çözümü için huzuruna çıktığı Halife Hişam’ın makamında hürmete layık bir imam olarak görülmediği gibi birde üstüne üstük ona karşı üstenci bakış tavrıyla sıradan bir cariyenin oğlu muamelesi olarak da hakir görülür. İşte Halife Hişam’ın insana tepeden bakan bu üstenci tavrı Zeyd’i çok derinden incitmiş olsa gerek ki, huzurdan yaka paça kovalanır bir halde iken bile Emevi halifesi Hişam’ın yüzüne karşı asıl halifeliğe layık olanın Hz. Ali’nin soyundan gelmesini ileri sürerek kendisinin hakkı olduğunu dile getirmekten kendini alamayacaktır. Ancak Zeyd’in kovulur halde sarf ettiği bu sözler halife ve etrafındaki avenesi tarafından bir gözdağı ve meydan okuyuşu olarak algılanıp Emeviler’le Zeyd’in arasının açılmasına sebep teşkil eden bir durum ortaya koyacaktır. Hadi sırf araları açılsa çokta üzerinde durmaya değmez deriz. Ama işin içine birde iftira hadisesi karışınca; bir bakıyorsun güya eski Irak valisi Halid b. Abdullah’ın Zeyd’e birtakım bağışlar yapıp emanet mal verdiği iddiaları havada gırla uçuşacaktır. Neyse ki mesnetsiz iddialar üzere sorgulanan vali serbest bırakılır da bu sayede Zeyd, ortaya atılan iftiraların boşa çıkmasıyla birlikte bir nebze olsun rahat nefes almış olur. Fakat Kufeliler, Emevilerin onca zamandır yaptıkları zulüm ve baskılara kayıtsız kalmayıp Zeyd’i hem Kufe’de kalmasına yönelik hem de yönetime karşı başkaldırması yönünde kışkırtıcı telkinlerde bulunacaklardır. Zeyd bu durumda İster istemez, artık bu dünyada bana rahatlık yok gibisinden Emevi-Haşimi çekişmesine ve Emevilerin kötü yönetimine duyarsız kalmayıp kendisine yapılan telkinler doğrultusunda hilafetin Alioğullarının hakkı olduğunu ve bu uğurda mücadele hazır vaziyette başkaldıracaktır. Nitekim Zeydilerin Zeyd’i Kufe’de kalmaya razı edip ve sonrada isyan etmeye teşvik ettikleri ilk başkaldırış hazırlıklarına koyulur bile. Bu durumu yerinde gören Abbasoğullarından Davud b. Ali, Kufe halkının kendisine olan hürmetinin yanılgıya düşürmemesini, daha önce Ehl-i Beyt’in bin bir türlü eziyetlere maruz kaldığı hadiselerden ders alınmasını öğütler. Ancak gel gör ki, ok yaydan çıkmıştı bir kere, Zeyd b. Ali amcazadesinin kendisine yaptığı bu uyarı niteliğinde öğütlerini kulak ardı edip kendi bildiğini okuyacaktır. Derken on ay küsur kaldığı Kufe’den iki aylığına Basra’ya gidip tekrar Kufeye geri döndüğünde ilk iş olarak:
-Kur’an ve sünnet üzere mazluma umut zalime korku salmak için,
-Aman dileyip darda kalanlara yardım etmek, cihad sonrası ganimeti ehil olanlar arasında eşit bir şekilde pay etmek için,
-Ehl-i Beyt’in hakkını yiyenlere karşı Ehl-i Beytin imametini kabulü için halkı biat etmeye ve cihada çağırmak olur.
Tabii yapılan bu cihad çağrılarından işkillenen Emevi valisi Yusuf b. Ömer, bir an evvel Zeyd’in yakalanması için adamlarını Kufe’nin dört bir tarafına salar. Ama saldığı adamları Zeyd’in saklandığı yeri bir türlü bulamayacaklardır. Bu arada Zeyd ve taraftarları ise 1 Safer 112/6 Ocak 740 Çarşamba gecesi başlatacakları isyanın son hazırlıklarını tamamlamak üzereydiler ki, başlatacakları isyandan valinin haberdar olduğuna dair istihbarat alırlar. Bunun üzerine Zeyd, Çarşamba gecesi başlatacağı isyanı öne çekme kararı alır. Ancak vali zamanlama olarak Zeyd’in aldığı karardan önce davranıp Kufe halkını büyük mescitte toplanması talimatını verir. Böylece Zeyd’in kafasında düşlediği tüm planlar suya düşmüş olur. Nitekim bir kısım Zeyd taraftarları korku belasına valinin emrivaki yaptığı bu çağrıya uyaraktan mescitte yapılacak olan toplantıya iştirak edeceklerdir. Zeyd ise başlatacağı isyan için o gece kendisine biat edeceğini söz verip de bir araya gelenlerden sadece 218 kişiyi toplayabilmişti. Gelenlere diğerleri nerede sorduğunda ise mescitte mahsur kaldıkları cevabını alır. İşte aldığı bu cevap karşısında sinirlenen Zeyd:
-Bize biat eden her kim olursa olsun böyle bir mazeretin arkasına sığınıp da buraya gelmemesinin asla kabul edilebilir tutar bir yanı olmadığını dile getirip sitem etmekten kendini almayacaktır. Her şeye rağmen, O yine de taraftarlarının sayıca azlığına çokluğuna bakmaksızın isyanı başlatma kararından vazgeçmeyecektir. Derken girişilen başkaldırma harekâtında kendilerinden sayıca üstün Emevilerden 70 kadar fedaiyi öldürmeyi başarırlar da. Ancak ne var ki; yenilgiye uğramaktan kurtulamayacaklardır. Üstelik Zeyd kıyasıya geçen başkaldırma harekâtı eylemi sırasında başına isabet eden bir okla yaralanıp üzerinden çok bir zaman geçmeden vefat eder de. Emeviler yetmedi Zeyd’in cesedini taraftarlarına ibret olsun babından Kufe çöplüğünde uzun bir süre asılı olarak tutmaktan da imtina etmeyeceklerdir. Zeyd’in oğlu Yahya ise ortalığın karalar bağladığı o toz duman arbede içerisinde bir şekilde yolunu bulup babasının taraftarlarının bulunduğu Horasan’a kaçıp öldürülmekten kurtulmuş olacaktır. Fakat ilahi kader bu ya, o da üç yıl sonra giriştiği başkaldırma harekâtında babasının uğradığı o acı akıbete kendisi de uğrayıp öldürülmüş olur.
Evet, Zeyd b. Ali’nin isyana kalkışma harekâtı akamete uğramasına uğradı ama şu da var ki, isyan sonrası Zeydiyye akımının geleceğini etkileyecek önemli sonuçlar doğuracaktır. Şöyle ki, Emeviler, Zeyd taraftarları arasında yaşanan Hz. Ebu Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) hakkında çıkan tartışmaları kendi lehine çevirecek bir hamleyle, hemen Zeydiyye tayfasının ileri gelenlerini dolduruşa getirerek Zeyd’e karşı koz olarak kullanıp kışkırtacaklardır. Nitekim dolduruşa gelen aklı evvel sözde Zeydi mensubu bir kesim, Zeyd’in huzuruna çıkıp Ebu Bekir ve Ömer hakkında görüşünü sual eylediklerinde, o da cevaben:
-Doğrusunu söylemek gerekirse her ikisi hakkında hayırdan başka bir şey bilmediğini,
-Zaten hiçbir Ehl-i Beyt mensubunun onlarla gönül bağını koparamayacağını,
-Her kim ehlibeyt neslini sevmezse dedem Ali (k.v)’in himmet ve feyzinden istifade edemeyeceğini,
-Hakeza Ehl-i Beytin her türlü düzenbazlıktan uzak pırıl pırıl gül kokulu nesil olup, onların Emeviler gibi asla zulme başvurmadıklarını net bir şekilde kelam eylemekten geri durmayacaktır.
Ancak ne var ki, yukarıda sıralı olarak kelam eylediği bu müthiş akıl dolusu verdiği mesaj niteliğinde ki cevaplardan mutmain olmayan bu yolun mensuplarından bazıları tıpkı Haricilerin Hz. Ali’nin safından ayrılıp huruç eylemelerinde olduğu gibi liderleri Zeyd’in safından ayrılıp terk-i diyar eyleyeceklerdir. Bunun üzerine Zeyd, saftan ayrılanları Râfizî olarak niteleyip onları kendi yolundan ayrı tutacaktır.
Zeyd’e göre imamet şartlarını kendinde toplayan bir zatın imametini tasdik için insanları biat etmeye ve kendisine tabi olmaya çağırması şarttır. İşte bu içtihadından dolayı ağabeyi Muhammed Bakır Hz.leri kardeşine şöyle reddiye çıkışında bulunduğu rivayet edilir:
-“Ey kardeşim! Şayet senin ileri sürdüğün düşüncen doğrultusunda babamız Ali Zelnelâbidîn’de hareket etseydi kendi imametini izhar edip insanları kendi imametine çağırması gerekirdi. Bilakis babamız imamet davası gütmediği gibi insanları çağırmadığı halde etrafında kendiliğinden zaten imam olarak kabul görmüştür hep.”
Neyse ki Zeyd, ağabeysinin bu reddiye çıkışına cevap vermeyip sükûtla karşılayacaktır. Ancak şu da var ki; iki kardeş arasında yaşanan bu söz konusu ciddi görüş ayrılığı ileriki yıllarda Zeydiyye ekolünün bir fırka olarak ortaya çıkışını beraberinde getirecektir. Derken Zeyd’in bu dünyadan göç etmesinin ardından oğlu Yahya elinde Zeydiyye ekolü Horasan diyarında Alioğulları fırkası olarak yayılış kaydedecektir. Ancak Abbasoğullarının iktidara gelip hükümran olmasıyla birlikte Zeyd’in izini iz süren taraftarları açısından hiçte ortam şartları istedikleri şekilde lehlerine bir durum oluşturmayacaktır. Her şeye rağmen yine de Abbasilerce aldatıldıkları kanaatiyle yanıp tutuşan Alioğulları, hakları olduğu düşündükleri hilafeti ele geçirmek için mücadelelerine devam etmekten geri durmayacaklardır. Bu arada Zeydilik ekolünün Hüseyin (r.a) neslinden silsile halinde devam eden imamet halkası zamanla Hasan (r.a) nesline intikal edip böylece Hz. Hasan (r.a)’ın torunu Abdullah’ın oğlu Muhammed en-Nefsu’z-Zekiyye kanalıyla imamet silsilesi devam ettirilmiş olunur da.
Hele imamet halkası Hasan (r.a) neslinden gelen imamlara geçmeye bir görsün, hemen tez elden imametini ilan eden Muhammed en-Nefsu’z-Zekiyye, tarihler 145/762 yılını gösterdiğinde Medine’de Abbasi halifesi Mansur’a karşı kıyama kalkışıp Medine’yi ele geçirirken, kardeşi İbrahim’de Basra’yı ele geçirecektir. Ancak her ikisinin de buralarda ki hâkimiyetleri pek uzun sürmeyip yeniden Abbasi güçleri tarafından 14 Ramazan 145/6 Aralık 762 tarihinde hâkimiyetleri altına girip Muhammed en-Nefsu’z-Zekiyye öldürülür de. İmamete geçen kardeşi İbrahim’de bir süre sonra aynı akıbete uğrayıp o da öldürülür. Derken Zeydîler, tarihi süreç içerisinde sırasıyla:
“-Yahya b. Abdullah el-Müsenna,
-Arap dünyasının batı yakasındaki İdrisiler Hanedanının kurucusu İdris b. Abdullah,
- İdris b. İdris,
-Muhammed b. Tabâtaba,
- Muhammed b. Süleyman b. Davud,
- Muhammed Dibâc,
-İbrahim b. Musâ b. Cafer,
-Kâsım er-Ressî
- Muhammed b. Muhammed b.Zeyd,
- Muhammed b. Kâsım b. Ali Sâhibu’t-Talekân,
-Yahyâ b. Ömer b. Yahyâ b. Hüseyin,
-Hasan b. Zeyd b. Muhammed b. İsmail ve kardeşi Muhammed b. Zeyd b. Muhammed b. İsmail” gibi dönem dönem hâkimiyetleri altına girdikleri yönetimlere başkaldıran Ehl-i Beyt imamlarının önderliğinde izini iz sürdükleri yolun takipçileri olarak varlığını devam ettirmeye çalışacaklardır.
Öteden beri her daim imametin kendi hakları olduğundan hemfikir olan Zeydîler, her seferinde Emeviler ve Abbasiler’e karşı başkaldırmalarında bir netice elde edemeyince yeni arayışlara gireceklerdir. Neyse ki kendileri açısından Abbasi halifelerinin zaman içerisinde git gide siyasi hâkimiyetlerinin zayıflamaya yüz tutmasından istifadeyle bir yandan İran’ın kuzeyinde ki Taberistan’da, diğer yandan güneyde Yemen taraflarında sil baştan başkaldırma hareketlerin fitilini ateşleyip iki ayrı devlet kurma fırsatını yakalayacaklardır. Öyle ki Taberistan’da ki Zeydîlik ekolü adına en-Nâsır li’l-Hak denen Ali el-Utrûş’un ömrünün son demlerine dek hâkimiyetini sürdürür de. Ancak Zeydîler, Ali el-Utrûş’un ölümü sonrası Taberistan’da kontrolü kaybedip Abbasiler ve onlara bağlı emirliklerin baskısıyla İran’ın Gilan ve Deyleman taraflarına göç etmek zorunda kalacaklardır. Böylece güç kaybına uğrayan Zeydîler, buralarda da pek varlık gösteremeyip git gide sayılara azalmasıyla birlikte bir başka Şii mezhep İsnâaşeriyye ekolüne gün doğacaktır. Böylece 10/16. Asırda İsnâaşeriyye ekolünün buralara mührünü vurmasıyla tamamen varlıklarını yitirmiş olacaklardır.
Peki ya, güneyde Yemen taraflarında başkaldırıp en nihayetinde devlet olabilen Zeydîler oralarda varlıklarını sürdürebildiler mi? Malum Kâsım b. İbrahim er-Ressî ve adından el-Hadi li’l-Hak olarak söz ettiren torunu döneminde Yemen Zeydîliği 6/12. Yüzyıldan itibaren sınırlarını genişletebilmişlerdir. Hatta neredeyse Arap yarımadasının Kızıldeniz kıyıları denen Tihâme bölgelerin kapısına kadar dayanmışlardır. Ta ki Mısır, Osmanlıların hâkimiyeti altına girer, ister istemez onlarda Osmanlı şemsiyesi altında varlıklarını sürdürmek durumda kala kalmışlardır. Ancak tarihler 1322/1904 yıllarını gösterdiğinde en son imamlık postuna oturan Yahyâ kendince bu sığıntı durumu içine sindiremeyip Osmanlı Devletine karşı başkaldıracaktır. Derken cihad ilan ettiği Osmanlılara karşı epey zaman süren kıyasıya verdikleri mücadele neticesinde en nihayetinde Osmanlılar Yemen’den çekilip oraların idaresini 1918 yılı itibariyle Yahyâ’ya bırakmak zorunda kalır. Böylece Zeydiler İmam Yahya’nın ölümüne kadar süren 44 yıllık (1367/1948) bir zaman dilimi içerisinde Yemende hâkimiyetlerini sürdürmüş olurlar. Ancak tarihler 1962 yılını gösterdiğinde ise askeri bir darbeyle Zeydilerin iktidarına son verilmiş olunur. Günümüz dünyasında gelinen noktada ise bilhassa Sa’de merkez olmak üzere kuzey bölgelerinde varlıklarını sürdürmekte olan Zeydîler, Kâsımiyye (Mutarrifiyye) kolu olarak, Yemen nüfusunun yaklaşık %55’ini oluşturmakla Zeydîlik ekolü bugün Yemenin resmi mezhebidir diyebiliriz artık. Ayrıca Suudi Arabistan, Ürdün, Amerika ve Almanya gibi ülkelerde sayıca ne kadar oldukları tam netlik kazanmasa da buralarda da Yemen asıllı göçmen Zeydilerin hatırı sayılır sayıda nüfus potansiyeline sahip topluluklar olarak yaşadıkları muhakkak.
Zeydiyye ekolünün itikadı ve ameli görüşleri bizatihi Zeyd’in Mu’tezile mezhebinin lideri Vasıl b. Ata’nın talebesi olması hasebiyle hocasının düşünce ekseninde sistemleşmiştir diyebiliriz pekâlâ.
Özetle sistemleşmiş Zeydiyye ekolüne göre:
-Tevhîd; Allah’ın zatını canlı cansız yaratılmış olana benzetme ve her türlü şüpheden uzak tutmaktır. Zira Allah’ın sıfatları O’nun zatının aynısı olması hasebiyle mahlûkatın sıfatları Yüce Allah’a asla izafe edilemez. İnsan eşyanın tabiatını iyi ve kötü yönden vasfını ayırabilecek aklı melekelere sahip olduğundan, akıl bu noktada iman etmekle mükellef olmanın şartıdır zaten.
-Allah (c.c) hayrı, şerri, küfrü, zulmü ve adaletsizliği halk etmemekle beraber kullarına hayra yönelmelerini murad eder. Hakeza Allah kullarına men ettiklerinden uzak durmalarını emretmekle beraber, şu da var ki iyi ve kötü fiillerin kulun kendi cüz-i iradesi doğrultusunda vuku bulduğu görüşündedir. Böylece Mu’tezile ekolünde olduğu gibi el-va’d ve’l-va’id (Allah verdiği vaadinde dönmez) hükmünce hayra yönelenleri sevap kazanıp mükâfatlandırılacağını, şerre yönelip günah işleyenleri azaba duçar olacağı görüşündedir. Dolayısıyla Zeydiyye müntesiplerinin “Emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker” hükmünü kendine vazife edinip hayatlarına tatbik etmeleri vaciptir görüşündedir.
-Mazluma umut, zalime korku olup mazlumun yardımına koşmak farzdır. İlginçtir Zeydi fıkhınca ileri sürülen bilhassa füru konularda, hatta birçok konularda Hanefi fıkhı ile hemfikirdiler. Zaten bir kısım Zeydi tarihçiler, İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin Zeyd’le irtibatına koparmayan bir bağlılık ortaya koymanın yanı sıra aynı zamanda Emevilere karşı yürüttüğü hak hukuk mücadelesinde onu yalnız bırakmayıp her daim destek çıkmasından hareketle İmam-ı Azam Ebu Hanife’yi Zeydiyye mensubu bir hukuk adamı gibi görmeyi de yeğlemişlerdir. Ancak bu demek değildir ki Zeydiyye Şiâ’sı diğer Şii fırkalardan ayrı taban tabana zıt bir ekoldür. Nitekim bazı konularda Hanefi ekolünden ayrı düşünüp mesela humus vergisi gibi bazı konularda diğer Şiâ fırkalarla mutabık kalmakla bunlar arasında bilhassa İmamiyye’ye yakın duruş sergiledikleri gözlemlenmiştir.
-Nübüvvet hususunda ise malum ehl-i sünnet çizgisinde yürüyen ekollerle mutabık oldukları artık bir sır değil. Zira Allah Resulünün kendisinden sonra toplumu kimin yöneteceği, yeni yöneticinin nasıl belirleneceği ve kendinden sonra kimin imam olacağı hususunda hüküm vaaz etmemiştir. Dolayısıyla Ehlisünnet uleması ile Zeydi uleması yönetimle ilgili bir vasiyetinin olmadığı hususunda hemfikirlerdir. Zeydiler sadece Hz. Ali (k.v)’in kızı Fatıma annemizden gelen ehlibeyt neslinden gelen her kim olursa olsun, yeter ki imamet şartlarını kendinde toplayan zat olsun, imameti kesin kes kabul görür de. İşte Zeydiler imamet konusu gibi daha pekçok konularda İsmâiliyye çizgisinden ayrı düşünüp ehl-i sünnet çizgisine yakın bir yol izledikleri devrede, Sünni ulema ister istemez bu durumda onları dört hak mezhebin yanında beşinci mezhep kategorisinde kendilerine yakın bir çizgide ekol olarak nitelemişlerdir.
-Zeydiyye ekolünde imamete layık olan şahsın, İmâmiyye’nin ileri sürdüğü “Hz. Ali (k.v)’in manevi veraset kanalından Vehbi ilimle gelmesi gerekmektedir” şeklinde ki görüşün tam aksine kesbi ilim vasıf sahibi ve en ufak şüpheli şeylerden kaçınıp ruhsatla değil azametle amel eden ilmiyle amil bir zat olması kâfi sebeptir görüşündedir.
-Zeydiye ekolünde ismet sıfatı peygamberlere mahsus sıfattır, asla imamet postuna oturanlara has bir sıfat değildir.
-Zeyd, büyük babası (dedesi) Hz. Ali (k.v)’in sırf Cemel ve Sıffin’de yaptığı savaşlarda taraflardan kimin haklı kimin haksız olduğu hakkında hüküm verilemeyeceğini, dahası savaşan taraflardan hangisinin haksız olduğu Allah’ın takdiri ilahisine kalmış bir husus olduğu görüşündedir. Hakeza Cemel ve Sıffin savaşlarında Hz. Ali (k.v)’in karşısında saf tutan Müslümanların asla tekfir edilemeyeceği görüşündedir. İşte Zeyd’in bu görüşlerinden dolayı bu hususta Mu’tezile ile mutabık kalmışlardır.
-Zeydiyye ekolüne göre imamın Kureyş’in Haşimi neslinden olması şart değildir. Hz. Ali (k.v)’in Fatıma annemizin evlatlarından Hasan (r.a) ve Hüseyin (r.a)’ın soyundan olması kâfidir. Ayrıca imamın açıkça imametini izhar edip zalim idareye başkaldırması da gerekir. Bu arada hilafetin ehliyetsiz idareciler elinde zaafa uğradığını, bu nedenle hilafetin git gide Emevi idarecilerinin ellerinden kaymakta olduğunu çok önceden sezebilmiştir. Derken bu düşünce doğrultusunda “efdal-mefdul” görüşünü ortaya atıp idareyi ele geçirmeye yönelik kollarını sıvayacaktır. Öyle ki ilk etapta Müslümanların Hz. Ali (k.v) ve soyuna duyulan çok büyük derin muhabbeti, ilgi ve alakasını bu yönde kullanmayı ihmal etmez de
-Zeyd’e göre madem efdal olan, mefdul sayılmakta, hem madem daha az üstün, daha az erdemli addediliyor, o halde Allah Resulünden sonra en faziletlisinin (efdali) Hz. Ali (k.v)’in olması icab eder. Dolayısıyla imamete en layık olanda odur. Ancak bu demek değildir ki Hz. Ali(k.v)’e nisbetle daha az faziletli Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in hilafetleri gasıbtır (hilafeti zorla ele geçiren), her şeye rağmen her ikisinin de hilafetleri meşrudur. Dolayısıyla Zeydiyye ekolünde hilafet için gerekli vasıflara haiz en uygun (efdal) biri dururken daha az faziletli (mefdul) birisinin de imam olabileceği ve imamın masum olmadığı ilkesi esastır.
-İmam Zeyd, gaib imamiyet görüşüne karşı çıkıp bu hususta reddiye de yapmıştır.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/zeydiyye_sisi-8018.html

4 Şubat 2026 Çarşamba

ŞİĺLİĞİN KÖKENLERİ


 ŞİĺLİĞİN KÖKENLERİ

SELİM GÜRBÜZER
Hiç kuşkusuz Şiâ akımının oluşmasında Kerbela savaşının en büyük etken unsur olduğu muhakkak. Öyle ki. Kerbela sonrası çok büyük taraftar kitlesine ulaşılmış olunur da. Zaten Şiâ ismiyle müsemma; yardımcı, partizan, taraftar ve destekçi manasına gelen bir kavramdır. Dolayısıyla Şiâlığı kendine şiar edinenlerin en önemli ayırt edici yanları itikadi yönden imamet davası gütmeleridir. Nitekim Şiîler hem itikadi konularda aşırıya kaçan (ğulat) yönleriyle hem de “teşbih, recat, tenasüh ve hulul” gibi kavramlar üzerinden taraftar kitlesini etkileyen yönleriyle kendi içinde Zeydiyye, İsmailliyye ve İmamiyye vs. kollara ayrılarak bugünlere gelmiş mezhebi gruplardır.
Ayrıca Müslümanların farklı fikri platformları ekseninde topluluklar oluşturmaları cihetiyle de “Şiâtu Ali, Şiâtu Ali, Şiâtu Osman, Şiâtu Muaviye” türünden kollara ayrıldıkları da apayrı bilinen bir durumdur. Ancak bu türden kategorize edilen İslami oluşumlar geneli kapsayan yönüyle değerlendirildiğinde pekte Müslümanlar nezdinde mezhebi fırkalar olarak adlandırılmazlar. Bu noktada sadece Şiîlerin Peygamberimiz (s.a.v)’in vefatından sonra Hz. Ali ve Ehl-i beytini halife olarak kabullenilmesinin gerektiğini ön şart olarak ileri sürmeleri ve sonraki halifelerinde Ehl-i beyt soyundan gelmeleri gerektiğini şart koşan topluluklar olarak ortaya çıkmaları hasebiyle mezhebi fırka olarak adlandırılmışlardır. Hakeza Şiîlerin kendilerine meşrutiyet atfettirmek adına kökenlerini Hz. Ali (k.v)’e ve Ehl-i beyte dayandırdıklarından dolayıdır ki, izini iz sürdükleri yolu “eş-Şiâ” mezhebi olarak tanımlamayı uygun görmüşlerdir. Bu arada Sünni ulemasının Şiîler hakkındaki tanımlamalarını nazari itibara aldığımızda ise Allah Resulünün ahirete irtihali sonrası Hz. Ali (k.v)’in sıralamada diğer ilk üç halifenin önünde birinci halife olarak takdim edilip devamında da evlatlarının soyundan gelen imamlara tabii olunması gerektiğine inanan taraftar kitlesinin “Şiâ” gurubu olarak tanımlandığını görürüz. Her neyse Şiâ ekolü, ister Sünni ulemasınca isterse Şiî ulemasınca tanımlansın, sonuçta bu söz konusu mezhebi akımın etrafında halka oluşturaraktan kümelenen taraftar toplulukların:
-Hz. Ali (k.v)’i diğer halifelerin önünde birinci halife olarak konumlandırıp tarafgir yapıya bürünen bir fırka oldukları gerçeğini,
-Şiâ imamlarının Allah Resulünden sonra beşeriyetin fevkinde en efdal insan kabullenen bir fırka oldukları gerçeğini,
-Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra baştan beri imamlık ve halifeliğin Hz. Ali (k.v)’in ve Ehl-i Beytinin hakkı olduğuna inanan bir fırka oldukları gerçeğini,
-Hz. Ali (k.v)’in ahirete irtihalinden sonra ise imamların mutlaka onun neslinden gizli ya da açık bir şekilde nassla tayin edildiğine inanan bir fırka oldukları gerçeğini,
-Şiâ imamlarının Vehbi ilme sahip günahlardan masum olduğuna iman edenler tayfasından müteşekkil bir fırka oldukları gerçeğini değiştiremeyecektir. Hem kaldı ki Şiâ ekolü, gerek Allah Resulü (s.a.v) döneminde gerekse Hz. Ali (k.v) döneminde ete kemiğe bürünmüş bir fırka olarak da ortaya çıkmışta değillerdi. Besbelli ki sonradan bir takım elim hadiselerin vuku bulmasıyla birlikte Şiî fırkası olarak ortaya çıkmışlardır. Örnek mi? İşte tarihi süreç içerisinde Tevvabun harekâtının Şiîliğin doğuşunu tetikleyen en önemli hadise olarak ortaya çıkması bunun en tipik örneğini teşkil eder. Ancak gel gör ki, Şiâ ulemasının kahır ekseriyeti Ali taraftarlığının (teşeyyü’) ortaya çıkışını:
-Güya Peygamber kavlince ve O’nun (s.a.v) tavsiyesi doğrultusunda gelişim kaydettiği bağlamında,
-Güya Peygamberimiz (s.a.v) daha hayatta iken başta Selman-ı Farisi olmak üzere Ebu Zer el-Gıfari, Mikdad b. El-Esved ve Ammar b. Yasir gibi daha nice sahabenin Hz. Ali (k.v)’e özel ihtimam gösterip üstünlük atfettikleri bağlamında,
-Güya yine aynı sahabe halkasının Allah Resulünün ahrete irtihali sonrasında Hz. Ali (k.v)’e üstünlük atfetmeleri yönünde aynı tutumlarını devam ettirip ona duydukları özel muhabbetten dolayı bu söz konusu sahabe halkasının da “Ali Şiâsı” olarak anıldıkları bağlamında fikir serdetmişlerdir.
Oysaki Resûlullah (s.a.v.) hayatta iken kendisinden sonra Müslümanları kimin yöneteceği ve yeni yöneticinin nasıl belirleneceği hususunda herhangi bir hüküm vaaz etmemiştir. Dolayısıyla Allah Resulü (s.a.v) bu dünyadan dâru’l bekâya göç edince ister istemez Müslümanların yeni yöneticisinin kim olacağı meselesi gündeme gelmiştir. Bunun üzerine Ashab-ı kiram, Sakîfe’de Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a biat etmek üzere toplanıp kendisine "elini uzat" denildiğinde ilk biat eden Hz. Ömer (r.anh) olmuştur. Böylece Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) tüm Ensar ve Muhacir birlikteliğinden oluşan ashabın istişaresi doğrultusunda Müslümanların ilk halifesi olarak seçilmiştir. İşte bu noktada Sünni ulema, Allah Resulünün yönetimle ilgili bir vasiyetinin olmadığı hususunda hemfikir oldukları halde, Şiâ uleması ise tam aksine halifeliğin Peygamberimiz (s.a.v)’den Hz. Ali (k.v)’e ve yakınlarına devr olunan miras hakkı olduğundan dem vurmuşlardır.
Evet, Şia uleması inadım inat halifeliğin Hz. Ali (k.v)’in hakkı olduğu iddia ede dursun, oysaki Peygamberimiz (s.a.v) mal mirası bırakmadığı gibi kendinden sonra da halife olacak şahsın ne ismini vasiyet etmişliği ne de yönetim modelinin nasıl olacağı hakkında nassa dayalı vasiyet etmişliği söz konusu değildi. Zira Ashab-ı kiram da gerek Hz. Ali (k.v)’in Hz. Ebû Bekir (r.a)’a geç biat eylemesi hususunda gerekse Peygamberimiz (sa.v)’in Şiilerce dile getirilen güya Gadîr-i Hum vakasında sahih nassa dayalı halifeliğin tayin edildiği hususunda herhangi bir hüküm vaaz ettiği şeklinde bir anlam çıkarmamışlardır. Dolayısıyla halifeliğin ilk etapta Hz. Ali (k.v)’in hakkı olduğu iddiası herhangi bir nassa dayalı hüküm olmayıp tam aksine “Ali tarafgirliğinin” aşırı siyasi boyutlara ulaşmasının neticesinde Şia ulemasının kendi ictihadlarınca ortaya attıkları tevile dayalı hüküm olduğudur. Hem kaldı ki, Hz. Ali (k.v) Allah Resulünün ahirete göç etmesiyle birlikte devlet işlerinde liyakat ve adaleti şiar edinen her iki halifenin de bizatihi yanında müşavirlik görevi ifa ederekten doğrudan destek bile olmuşlardır. Ne zaman ki Ebû Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) sonrasında halife olan Hz. Osman (r.a)’ın yakınlarının telkiniyle devlet yönetimine ehil idareciler yerine akrabalarını işbaşına getiriverir işte o zaman akraba kayırmacılığının halkta uyandırdığı rahatsızlıkla birlikte Şia’nın doğuşunu tetikleyecek hazır bir ortamın oluşmasını da beraberinde getirir. Aslında Hz. Ali (k.v) tarafgirliği anlamında adına “Şîatu Ali” denen ilk ciddi oluşum Velid b. Ukben’in valiliği döneminde Kufe’de zuhur etmiştir dersek yeridir. Öyle ki, adı Kur’an okuyucular diye de bilinen bu Kurra tayfası, ilk başta Hz. Ali (k.v)’in hilafeti döneminde bu ilk ciddi oluşumun temellerini atıp ilerisinde Ali Şiâsının öncü liderleri konuma gelmişlerde. Derken onların varlığında adına “Şîatu Osman” denen Osman taraftarları güç kaybına uğrayıp bu arada halkın işbaşına adaletli bir Devlet başkanının gelmesi noktasında bir arayış içerisine girmesini fırsata çeviren “Şîatu Ali” taraftarları toplumun farklı kesimlerinden güç ve itibar kazanmasını beraberinde getirmiştir.
Hele Şiiliğin kökenlerine daha da derinlemesine indiğimizde bilhassa Cemel, Sıffin ve Nehrevan gazalarında Hz. Ali (k.v) ile beraber harekât edenler aynı zamanda adına Ali’nin ilk Şiâsı denen “eş-Şi’atü’l-ulâ” tayfasını oluşturduğunu görürüz. Harici tayfası ise malumunuz hakem olayında Hz. Ali (k.v.)’e başkaldıraraktan ardı arkası kesilmeyen kanlı olayların fitilini ateşleyip daha sonraki yıllarda da kendi içlerinden tuttukları tetikçi İbn-i Mülcem aracılığıyla da Müminlerin halifesini arkadan hançerleyip şehit ettiklerini görürüz. Böylece bu elim hadiselerin muvacehesinde Hasan (r.a) babasının katledilmesinin akabinde Kufe’de meşru halifesi olarak kabul görmüştür. Ancak Hz. Hasan (r.a) 6 ay bir süre ile halifelik görevinde bulunup karşılıklı yaptığı anlaşmayla halifeliği Muaviye’ye devretmesinin neticesinde adına “Ali’nin ilk Şiâsı” denen taraftarlarca bu durum hoş karşılanmayıp bundan böyle hilafet davası için mücadele edeceklerdir. Hz. Hüseyin (r.a) ise eş-Şi’atü’l-ulâ Ali taraftarlarının gazına gelmeyerekten kardeşi Hasan’ın Muaviye ile yaptığı anlaşmaya sadık kalıp kendince itidalli bir yol izleyerekten;
-Gerek Eş’as b. Kays el Kindî’nin İmam Hasan’la evlendirdiği kızı Cude ile görüşmesi için Muaviye tarafından vazifelendirilen Mervan b. Hakim’e verilen talimat doğrultusunda Cude’nin bizatihi kendi kocasını zehirleyip hayatına son vermesine karşılık Yezid’le evlendirileceği vaadi bir kandırmayla vuku bulan Hz. Hasan’ın şüpheli ölüm hadisesi karşısında meseleye ihtiyatla ve sükûnetle yaklaşımında olsun,
-Gerekse eş-Şi’atü’l-ulâ Ali taraftarlarının Muaviye yönetimince sürekli baskı altında zulme tutulduklarını gerekçe göstererekten isyana kalkışılması yönünde kendisine yapılan teklifleri reddettiği, hatta at izinin it izine karıştığı o puslu havalarda bile ihtiyatlı yaklaşımını sürdürüp hiçbir şekilde imamet ve halifelik davası gütmeyecektir.
Ancak her ne kadar Hz. Hüseyin (r.a), Muaviye döneminde kardeşi Hz. Hasan’ın Muaviye ile yaptığı anlaşmaya sadık kalıp “eş-Şi’atü’l-ulâ Ali” taraftarlarının isyan teklifini reddetse de maalesef bu dönemde de hutbelerde Hz. Ali ve Ehl-i beyte lanet okuyaraktan yapılan baskı ve zulümler hız kesmeyecektir. Derken tüm yapılan zulümlere başkaldıran Hucr b. Adiy ve yakınlarından 5 kişinin Muaviye taraftarlarınca katledilmeleri neticesinde Emevilere karşı içten içe hem Kufe’deki Ali taraftarlarınca, hem de Müminlerin genelinde çok derin kin ve nefret duygusu uyandıracaktır. Hatta bu arada Muaviye’nin Hasan (r.a) ile yaptığı barış anlaşmasına sadık kalmayıp hayatta iken oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi de Hz. Ali taraftarlarının sinir uçlarını germeye ziyadesiyle yetecektir. Neyse ki Hz. Hüseyin (r.a) Muaviye’nin vefatıyla yerine halifeliğe geçen oğlu Yezid’e biat etmeyecektir. Böylece bu durumdan vazife çıkaran başta Kufe Şiîleri olmak üzere çok sayıda kabile reisi Hz. Hüseyin (r.anh)’a yazdıkları mektuplarla Emevilerin saltanatına son vermesi yönünde harekete geçildiği takdirde kendisine her türlü desteği vereceklerini taahhüt edeceklerdir. Bu arada Hz. Hüseyin (r.a)’ın arkadaşları her ne kadar kendisine gelen mektuplara itibar etmemesi ve Kerbela’ya gitmemesi yönünde birtakım uyarı ve telkinlerde bulunsalar da, o yine de karşı taraftan gelen destek çağrılarına kayıtsız kalmayıp aile efradıyla birlikte gittiği Kerbela’da Muharrem ayının aşûre gününde hunharca şehit edilmiş olur.
Evet, ne yazık ki Hz. Hüseyin (r.a), beraberinde götürdüğü Ehl-i Beytten hanımı evlatları ve bir avuç mücahid, Yezidin Kufe’ye asli görevine ek görevle gönderdiği Basra valisi Ubeydullah Ziyad’ın komutasında binlerce askerin kuşatmasıyla şehit edileceklerdir. Ayrıca Ehl-i beytten 72 kişinin şehit edilmesiyle birlikte Şia akımının mezhebi yapıya dönüşmesini beraberinde getirecektir. Maalesef Kufelilerin Hüseyin’e destek vereceklerinin sözünü yemelerinin ağır bedeli olarak Emevi ordusu Hz. Hüseyin (r.a)’ın Kerbela’da hunharca şehit edilip kesik başının Şam’da ki Yezid’e gönderilme hadisesi Kufe Şiilerini de çok derinden üzüntüye sevk edecektir. Ancak Kerbela’da şehit düşenler geri gelmeyeceğine göre üzüntü duysalar ne duymasalar ne, sonuçta ilk başta destekleyeceklerine söz verip sonrada yan çizip caydıkları gerçeğini değiştiremeyecektir. Yine de Hz. Hüseyin (r.a)’a destek çıkamamalarından çok büyük pişmanlık duyup birbirlerini tövbe etmeye çağıracaklardır. Nitekim yapılan çağrılar yerini bulup pişmanlıklarını bir göstergesi olarak Hz. Hüseyin (r.a)’ın kesik başından geriye kalan gövdesinin o yörenin ahalince defnedildiği Kerbela mezarı başında toplanılıp ağıtlar yakaraktan tevbe eyleyeceklerdir. Böylece Süleyman b. Sûrad el-Huzâi öncülüğünde yapılan topluca intikam yeminleri eşliğinde adına Tevvabûn (tövbekârlar) dedikleri bu harekâtın oluşumuna start verilmiş olunur. Ayrıca Kufe’den ayrılan 4 bin civarında gönüllünün de 65/684-5 yılında Hz. Hüseyin (r.a)’ın kabrini ziyaret etmelerinin ardından oluşturulan harekâta omuz verip Aynü’l-Verde yakınlarında Emevi ordusuyla yapılan savaşta başta Süleyman b. Sûrad el-Huzâi dâhil olmak üzere çoğu neferin kılıçtan geçirildiği büyük bir hezimet yaşanacaktır.
Peki, yaşanan bu elim olayın ardından ve Yezid b. Muaviye’nin vefatı sonrası ne gibi hadiseler yaşandı derseniz, bu noktada Ali’nin Medain Valisi Sa’d b. Mesud’uh yeğeni Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî, tez elden Kufe’de Hz. Hüseyin’in öldürülmesinde her kimin dahli varsa onlardan intikam alınacağının ahdiyle Şiilerin liderliğine soyunacaktır. Nitekim Muhtar herkesin gözü önünde yaptığı bu intikam yeminiyle Kufe’de eylem hareketini başlattığında, ilk iş olarak Hz. Hüseyin’in oğlu Ali b. Hüseyin’e (Zeynelâbidîn’e) atfen yazdığı bir mektupla onun imamlığını tasdik edip kendisine biat eylemek isteğini bildirmek olur. Hatta yazdığı mektupta; şayet imamlığını cümle âleme ilan bildirip insanlara biat etmeleri noktasında çağrı yapılırsa kendisinin de bizatihi bu çağrıya icabet edip yeryüzünde imamlığını hâkim kılmak için çaba göstereceğini yazmayı da ihmal etmez. Ancak Zeynelâbidîn kendisine atfen yazılan bu mektupla imamlığının cümle âleme ilanı yönünde yapılan teklife sıcak bakmadığı gibi gelen mektuba cevap vermez de. Muhtar bu durumda Zeynelâbidîn’den umudunu kesince bu kez Hz. Ali (k.v)’in Fatıma dışında bir hanımından olma oğlu Muhammed b. El-Hanefiyye’ye yazdığı mektupla ona da aynı teklifi yapar. Tabii bu teklife kayıtsız kalmayan İbnü’l-Hanefiyye, Şiâ’nın bilfiil imamı olarak kabul görmenin yanı sıra Muhtarın başlattığı fiili harekâtın manevi destekçisi olur da. Böylece Muhtar, öncülüğünü yaptığı harekete her ahval ve şartta manevi destek vermeye hazır vaziyette ki İbnü’l-Hanefiyye’nin bu jestine karşılık onu yeryüzünde adalet ve nizamı tesis edecek mehdi olduğunu ilan ediverir. Derken İbnü’l-Hanefiyye’nin manevi imamlığı ve Muhtarın liderliğinde radikal (ğâlî) Şiî taraftarları aynı ortak duygu seli içerisinde tek yürek tek vücut olup böylece Hz. Hüseyin (r.a)’ın şehit edilmesinde dahli olan her kim varsa izini sürüp her birini öldürmek suretiyle Kerbela’nın intikamını almış olurlar. Hatta bu arada Muhtar’ın İbrahim b. Eşter komutasında sevk ettiği Şiî taraftarları Musul yakınlarında Hâzir ırmağı kıyısında Emevi ordusunu bozguna uğratıp Kerbela hadisesinde vuku bulmasında sorumlu tutulan Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın kesik başı Kufe’de teşhir edilmek üzere Muhtar’a gönderilir de.
Evet, Kerbela’nın intikamı alınır alınmasına ama tarihler 67/687 yılını gösterdiğinde bu kez Musab b. Zübeyr yeni bir sefer düzenleyip harekâtın lideri Muhtar ve 8 bin kadar taraftarını öldürmek suretiyle hezimete uğranılan o günün acısını kendince çıkarmış olur. Bu durumda İmam Muhammed b. el-Hanefiyye tamda bir gözü toprağa bakar diyebileceğimiz hayatının son demlerinde harekâtın lidersiz kalmaması adına oğullarından sonuncusu Ebû Hâşim Abdullah’ı harekâtın liderliğine tayin edip kendisinden sonra bir fırsatını bulduğunda halifeliği ele geçirmesini vasiyet eyler. Hani Aristoteles tabiat boşluk kabul etmez demiş ya, aynen öyle de Ebû Hâşim’de babasının vasiyeti doğrultusunda Hicri birinci asrın sonlarına doğru Şîa’nın emiri olarak idari otoriter boşluğu doldurmuş olur. Zaten ortada kendisine rakip olacak birileri ortaya çıkmayınca Şîa taraftarları bundan böyle ona hep harekâtın imamı gözüyle bakacaklardır. Hatta bir kısım Şîa grupları da onun Humeyme’de, Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası Hz. Abbas (r.a)’ın torunlarından Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas’ı vasi tayin eylediğine dair ileri sürdükleri görüşlerin tesirinde kalarak bu harekâtın safında yer alırlar bile. Ancak Abbasoğulları’nın, Emevîler’i hükümranlığına son verip iktidarı garantilemelerinin ardından iktidarları öncesi birbirleriyle gayet iyi ilişkiler içerisinde oldukları Alioğullarıyla yolları ayırıp bu kez tarihin yaprakları ilk defa “Abbâsiyyûn– Aleviyyûn” çekişmesine sahne olacak bir şekilde evrilir.
Tarihin yaprakları evrile dursun, ortada şu bir gerçekte vardı ki, Muhammed b. el-Hanefiyye’nin karizmatik ismi üzerinden halka oluşturan Keysâniyye mensuplarının onun vefat etmediğini, bilakis Radva dağında gaybet halinde uzlete çekildiğini, tarihin evirileceği bir başka zaman diliminde gaybet halinden ortaya çıkıp mehdilik misyonuyla yeryüzünde adaletin tesisi için geleceğine dair olan inançlarını akaidin bir rüknü olarak kabullenmeleriyle birlikte bu noktada ilk kez Şii farklılaşmasının Keysâniyye kolunu oluşturacaklardır. Öyle ki, kendilerine “Vasiyet nazariyesini” inanç felsefesi olarak rehber alıp güya Peygamberimiz (s.a.v)’in kendisine Hz. Ali (k.v)’i vasi tayin eylediği, Hz. Ali (k.v)’den sonra da bu vasiliğin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kanalıyla Ehl-i beyt neslin imamlarınca devam ettirildiğidir. Derken birinci asrın sonunda ortaya konan Vasiyet nazariyesi Şîa taraftarları arasında değişik açılardan tevil edilmesinin yol açtığı tartışmalar eşliğinde kendi içlerinde bir takım bölük pörçük fırkaların türemesini de beraberinde getirir. Üstelik değişik isimler altında ortaya çıkan birçok fırka türü oluşumlar, Ebû Haşim’den sanki kendilerine özgü intikal eden bir vasiyet varmış gibisine hareket edip sadece kendi takip ettikleri yolun imamlarının vasiliğinin hak olduğu iddiasıyla faaliyetlerini yürüteceklerdir. Nitekim sadece kendi takip ettikleri yollarını hak olduğunu görenlerden;
-Hz. Ali (k.v)’i ilahlaştıran Sebeiyye fırkası ile Keysâniyye çatısı altında neşet bulan Beyânîyye, Cenâhiyye, Harbiye, Hâşimiyye, Kerbiyye, Muhtârîyye, Rizâmiyye türünden fırkalar da Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad edip tenasüh, rec’at, beda ve ibaha vs. kavramlar üzerinden aşırı (ğalî) fırka türü oluşumlar olarak adlarından söz ettireceklerdir.
-Hakeza İsmâilîler çatısı altında neşet bulan Karmatîler, Bâtınîler, Seb’iyye, Muhammire, Nizâriyye türünden fırkalarda bâtınî kavramlar üzerinden hareket ederek güya İsmail b. Cafer’in vefat etmediğini, gün gelecek ortaya çıkıp dünyayı adaletiyle nura gark edeceğine dair güttükleri inanç davaları doğrultusunda Şîa’nın bir başka aşırı (ğalî) fırka oluşumlar olarak adlarından söz ettireceklerdir.
Derken Şîa’nın, bilhassa Zeydiyye, İsmâilîyye ve İmâmiyye gibi büyük ana baş fırka kolları tarihi süreç içerisinde varlıklarını sürdürüp bugünlere gelmiş olacaklardır. Malum Şîa’nın aşırıya kaçan ğulat adıyla bilinen diğer bölük pörçük olmuş marjinal düzeyde ki birtakım fırka türü oluşumlar ise zaman içerisinde çoğu günümüze dek varlıklarını sürdüremeyecek derecede silinip gideceklerdir.
Hâsılı kelam; Şiiliğin kökeni hakkında eski yeni araştırmacıların ileri sürdükleri tezlerden birkaçına baktığımızda:
“-Kimi araştırmacılara göre Şîa fırkasının değişik dini ve felsefi sistemlerden etkisiyle gün yüzüne çıktığını,
-Kimi Şîa gruplarının inançları doğrultusunda ileri sürdükleri tezlerine göre İmamın nass ve vasiyetle tayin edilerek takip ettikleri yollarının gelişim kaydettiğini,
-Kimi araştırmacıların ileri sürdükleri tezlere göre Şîa fırkasının Yahudi asıllı İslam’a sonradan girdiği varsayılan Abdullah İbn Sebe kanalıyla neşet bulması hasebiyle Yahudi kökenli düşüncelerden beslenip dal budak saldığını,
-Kimi araştırmacıların tezlerine göre Şîa fırkasının Hz. Hüseyin’in İran hükümdarı Yezdücürd’ün kızıyla evliliği sebebiyle Hüseyin’in neslini eski hükümdarlarının varisleri gibi gördüklerini.. Aynı zamanda Selmani Farisi gibi Hz. Ali yanlılarının İran asıllı olması gibi sebeplere dayandırılıp Şiiliğin Fars bünyesindeki ğali unsurlar tarafından kabul edilen tenasüh, tescîm, hulul ve benzeri inançlarını dikkate alaraktan Şia’nın Budizm, Brahmanizm ve Mecusilik gibi eski inançlarının üzerlerine sirayet etmişlik etki izlerinden kaynaklandığını” görürüz.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/siligin_kokenleri_-8001.html



19 Ocak 2026 Pazartesi

SAFEVĺLER VE KIZILBAŞ SŨFİLİĞİ


  SAFEVĺLER VE KIZILBAŞ SŨFİLİĞİ

SELİM GÜRBÜZER

14. yüzyıla gelindiğinde bir kısım Babaî mensupları çok geçmeden Safevîyye Tekkesi müritlerinin saflarına katılım göstereceklerdir. Şeyh Safiyyüdîn-i Erdebîlî’nin kurduğu Safevîlik yolu ilk başlarda Azerbaycan’ın Erdebil şehrinde tasavvufi meşrepte ve Sünni çizgide bir yapıya sahipken, oğlu Sadreddîn-i Erdebîlî sonrası posta oturan torunu Alâeddîn bin Sadreddîn Erdebîlî (Hâce Ali) döneminden itibarense Şiî unsurlarının Tekke bünyesine sirayet etmesiyle birlikte özünden uzaklaşıp siyasallaşan tasavvufi yapıya dönüşmüştür.
Safevî Tekkesi yolunun esaslarını Hâce Ali’den sonra Erdebil Şeyhi Safiyüddin’in torunu Şeyh İbrahim Safevî’ye devr olunur. Hâce Ali, aynı zamanda Şeyh İbrahim’in babasıdır. Şeyh İbrahim’den sonrası da tarikatın postuna oğlu Şeyh Cüneyd oturduğunda etrafında oluşturduğu müntesipleriyle önemli siyasi başarılar elde edecek düzeye erişir. Ancak ne var ki, Şirvanşah’lara karşı kıyasıya giriştiği mücadelede öldürülünce bu kez boşalan şeyhlik postuna siyaseten Kafkas kavimlerine karşı giriştiği savaşlarda zaferler elde etmesiyle adından söz ettiren Şeyh Haydar oturur. Her ne kadar posta oturan Şeyh Haydar, manevi veraset bakımından kendinden önceki batınî çizgiyi sürdürmüş olsa da on iki imam Şiîliğinden kalan bir kısım temel akideleri kendi sosyolojik kültürel dokusuna uyarlamayı da ihmal etmez. Öyle ki kendi müritlerinin başına on iki imamı simgeleyen “on iki dilimli kırmızı börk” denen başlık giydirmek suretiyle onların Kızılbaş Sûfisi ismiyle anılmasına yol vermiş olur. Derken Şeyh Haydar’ında 1488 yılında öldürülmesi üzerine yerine büyük oğlu Ali şeyhlik posta oturur. Ancak büyük oğlunun şeyhlik posta oturmasının üzerinden çok bir zaman geçmeden vefat etmesi üzerine bu kez şeyhlik postuna diğer oğlu İsmail oturur.
Malumunuz, Şeyh İsmail’in diğerlerinden farkı ileriki zamanlarda şeyhlik postundan şahlık postuna da oturuyor olmasında ortaya çıkacaktır. Nitekim kardeşinin ölümün ardından sadece şeyhlik postuna oturmakla yetinmeyip kendine has kabına sığmaz karakteristik tipik özelliği ile Anadolu’nun bazı yerleşim merkezlerini adeta karış karış dolaşaraktan oraları mesken tutmuş müritlerle de irtibata geçip desteklerini almak suretiyle şahlık postuna oturmuş olacaktır. Derken oralarda yürüttüğü sıkı ilişkiler çerçevesinde irtibata geçtiği bölge ahalisinden aldığı destekler sayesinde Azerbaycan ve Nahçıvan’a çıkarmada yapıp elde ettiği büyük zaferler neticesinde kendisini Tebriz’de şahlık tacıyla taçlandırıp tahta oturur bile. Eeh ne de olsa bundan böyle şahlık emeline de ulaşmış oldu, böylece tarihler 1501 yılını gösterdiğinde hemen On İki İmam adına hutbe okutup ardından para bastırmak suretiyle Safevî Devletini kurmuş olacaktır.
Peki, Şahlık emelini gerçekleştiren Şah İsmail, Safevi Devletini kurmakla artık bu kadarı da bana yeter deyip yerinde durur mu dersiniz? Ne mümkün, bir yandan yeni zaferler kazanmanın peşinden koştururken diğer yandan da kendi rahle-i tedrisatından geçen özel olarak yetiştirdiği halifeleri aracılığıyla Anadolu ve Rumeli’deki taraftarlarını tek bilek tek yürek halde olmaları yönünde örgütleyecektir. Nitekim oralara gönderdiği halifeleri aracılığıyla buralarda hatırı sayılır sayıda taraftar Kızılbaş ahalisini provoke ederek 1511 ve 1512 yıllarında tarihin sayfalarına “Şah Kulu ve Nureddin Halife (Nur Ali) ayaklanmaları” olarak geçen hadiseler vuku bulacaktır. İşte vuku bulan bu söz konusu isyanlardan pek çok insanın ölmesi Osmanlı’nın dikkatinden kaçmayıp ister istemez bir takım tedbirlerin alınmasını zorunlu kılacaktır. Ancak bu işin sırf tedbir almakla halledilmeyeceğini yerinde gören Şehzade Selim, tez elden babasının sağlığında tahta geçer geçmez isyana kalkışan çok sayıda Kızılbaş Sûfisi mensubunu mercek altına alıp tesirsiz hale getirmekle meselenin halledilmesine yönelik kanayan yaraya neşter vuracaktır. Böylece 1514 yılında girişilen Çaldıran savaşında Yavuz Sultan Selim Safevî ordusunu hezimete uğratarak Şah İsmail’in Ali kıran baş kesen Şahlık hevesini kursağında bırakmış olur. Ancak şu da vardı ki, Şah Kulu ayaklanmasından sonra hemen her şey kökten halledilmiş de sayılmazdı. Zira her ne kadar ayaklanmaların arka planında yatan ana saik unsur olarak siyasi ve ekonomik kaynaklı nedenler gösterilse de huylu huyundan vaz geçmez misali Anadolu’nun değişik bölgelerinde yer yer belli aralıklarla ayaklanmalar baş gösterip 17. Yüzyılın ortalarına kadar da bu söz konusu ayaklanmaların devam ettiği gerçeğini değiştiremeyecektir.
Yukarıda konunun girişinde de belirttiğimiz üzere 14. yüzyıla gelindiğinde bir kısım Babaî müntesiplerinin Safevîyye Tekkesi müritlerinin saflarına katıldığından söz etmiştik. Zira Babaîlik harekâtı 14. Yüzyılın başlarından itibaren Rum abdalları ile beraber hareket edip bunlar arasından bilhassa Abdal Musa’nın özel çabalarıyla Hacı Bektaş geleneğinin semere vermesiyle birlikte Bektaşilik ağırlıklı ekol olarak ortaya çıkacaktır. Asıl yine de şunu unutmayalım ki, Bektaşiliğin tam teşekküllü ortaya çıkışı 15. Yüzyılın sonlarına doğru Hacı Bektâş-ı Velî’den sonra ikinci Pir gözüyle bakılan Balım Sultan’ın posta oturmasıyla gelişim kaydedecektir. Aynı zamanda kendi adından Hızır Bali olarak da söz ettiren bu zatın babası Mürsel Bali’dir. Annesi hakkında ise bir Sırp Prensi olduğu rivayet edilir. İlginçtir kendisi yaşadığı ömür boyunca evlenmeyip bekâr olarak yaşayan postnişan bir zattır da. Böylece evlenmeyerek Tekke geleneğine mücerretlik (bekârlık) usul ve erkânını ikame etmiş olmanın yanı sıra buna ilaveten on beş yıl süre boyunca tekkede postnişînlik yaparaktan tekkenin adab-usul-erkânının sistemleşmesini de sağlar. Öyle ki Balım Sultan’ın adab-usul-erkan yönünden tekkeye kattığı yapısal değişiklikler sayesinde Kızılbaşlık geleneği ile Bektaşilik geleneği arasında ne gibi nüans farkı olduğu daha da netlik kazanmış olur. Derken onca yaptığı yapısal değişikliklerin ardından 1516 yıllarında vefat eyler. Ve kendisi Hacı Bektaş Veli külliyesinde medfundur. Malum onun vefatı sonrası Erdebil dergâhına bağlı Kızılbaş ocaklar Osmanlı-Safevi çekişmesinin puslu havasında varlıklarını yitirmiş olacaklardır. Ama yine de bunlar arasında ayakta tutunmaya çalışan bir kısım ocaklar bağımsız olarak hareket edip varlıklarını sürdürmeye çalışırken, bir kısmı da Hacı Bektâş-ı Velî’nin soyundan geldiklerini ileri süren Çelebilerle dirsek temasına geçip Kalender Çelebi etrafında halka oluşturacaklardır. Peki, Çelebilerle beraber hareket edenler bundan ne fayda elde ettiler derseniz, bir kere tarihler 1527 yılını gösterdiğinde Osmanlıya karşı yapılan Kalender Çelebî ayaklanmasında hem Şeyh Kalender Çelebi müritleriyle birlikte öldürülmüş olur hem de onun ateşli taraftarlarından Hudâdâd’da aynı acı akıbetten kendi payına düşeni almakla hiçbir fayda görmemiş oldular. Böylece Hacı Bektâş-ı Velî dergâhı (Pir evi) bu söz konusu ayaklanmanın neticesinde 34 veya 36 yıl postnişînsiz kalmış olur. Yine de her şeye rağmen tarihler 1551 yılını gösterdiğinde Balım Sultan’ın halifelerinden Sersem Ali Paşa, Hacıbektaş’a gelerek posta oturmakla, sönmeye yüz tutmuş ocaklarını tüttürmüş olacaklardır.
Şu da bir gerçek; Yeniçerilik çatısı altında konumlanmış Anadolu kökenli Kızılbaş müritlerine nazaran daha bir temsili ağırlıklı gücü üstün olan Bektaşi tarikatı müritleri, Osmanlının ilk dönemlerinden itibaren gerek Anadolu’da gerekse Balkanlarda git gide irşat faaliyet alanlarını genişleterek varlıklarını sürdürmeyi başarabilmişlerdir. Ancak Osmanlının son dönemlerine gelindiğinde Yeniçeri Ocağının 16. Asrın ortalarına kadar ki o ilk kuruluş mayasına uygun olarak hareket eden son derece kendine has o bildik disiplini askeri model ruhunun kayba uğraması üzerine II. Mahmut bu Ocağı 1826 yılı itibariyle ortadan kaldırıverir. Böylece Bektaşi Tekkelerinin varlığı da kendiliğinden son bulmuş olur. Hatta bu arada bir yandan hem Bektaşilikle hem de Yeniçerilikle sıkı bağ ilişkisi olan birkaç Bektaşi Babası idam edilirken diğer yandan da ocağın kaldırılmasına karşı direnç gösterenler de sürgün edilerek cezalandırılmış olurlar. Böylece Anadolu’da ve Balkanlardaki harabeye dönüp yıkılan Tekkeler arasından ayakta kalanlar ise diğer tarikatların dergâh hizmetinde kullanılır hale gelir. Neyse ki üzerinden çok bir zaman geçmeden Yeniçerilikle sıkı bağ ilişkisi olan ayakta kalabilen her ne ocak mensubu varsa tüm bu yaşananlardan ders çıkartıp yaptıkları hataları telafi eder tutum içerisine girmeleri üzerine Bektaşiliğe yeniden yol verilip kendilerine alan açılma fırsatını elde etmiş olurlar. Nasıl mı? Devlet nezdinde ilk adım olarak Amasya’ya sürgün edilen Şeyh Hamdullah Efendi’ye 1833 yılında iade-i itibar kazandırılmak maksadıyla yeniden Hacıbektaş’a dönmesi sağlanıp ona alan açılmak suretiyledir elbet. Böylece Bektaşiler Sultan Abdülaziz döneminde sil baştan yeniden Tekkelerinin açılmasıyla birlikte takriben 10 yıl boyunca faaliyet içerisinde bulunmalarının yansıra başucu rehber olarak başvuracakları temel eserleri neşretme imkânına da kavuşmuş oldular. Hakeza Osmanlının son dönemlerinde yedi düvele karşı verilen milli mücadelede Anadolu’da ki Alevi ve Bektaşi ocaklarının da tıpkı diğer tarikatlar gibi kayıtsız kalmayıp Kuvay-ı Milliye ruhuyla verilen bu mücadeleye canı gönülden katılmaları yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gözünden kaçmaz da. Ancak 1925 yılında çıkarılan kanunla Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte uğranılan o hazin sondan Bektaşilikle ilintili tüm Dergâh, Ocak ve Tekkelerde kapatılaraktan kendi üzerlerine düşen o hazin son verilmesinden payını almış olurlar.
Hâsılı kelam, tarihi süreç içerisinde dünden bugüne içe kapanık toplum özelliği ile dikkatleri üzerine çeken Kızılbaşlar, 1960-1970’lerden itibaren kırsal bölgelerden şehirlere göç etmek suretiyle içe kapalı toplum olmaktan çıkıp diğer toplum kesimleriyle dostluk ve dayanışma içerisinde varlıklarını sürdürerek bugünlere gelmiş oldular.
Vesselam. -Bitti-
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/safevler_ve_kizilbas_sfiligi-7986.html