HUDEYBİYE SEFERİ
SELİM GÜRBÜZER
Resulullah
(s.a.v) uyuya daldığında gâh tıraş olmuş, gâh saçını kırpmış insanların
Mescid-i Haram’a akın akın girer olduklarını rüyasında görür. Ve gördüğü rüyayı
ashabına anlatmanın akabinde hemen ihrama girmeleri yönünde yürüyüş emri verir.
Fakat bu arada Mekke civarından gelen Bişr b. Süfyan bu hususta Allah Resulüne
atfen; Kureyş’in Mekke’ye doğru geldiğinin haberini verip, böylece ashabını
Mescid-i Haram’a yaklaştırmayacaklarına dair yemin ettiklerini bildirir.
Bu durumda Ashab, Allah Resulünün
huzurunda kendi aralarında istişare edip değişik görüşler ortaya koyduğunda Ebû
Bekir-i Sıddîk (r.a) ise kendi fikrini şöyle
dile getirir:
-Ya Rasulullah! Biz biliyoruz ki, tek
gayeniz Kâbe’yi tavaf etmektir, şayet tavaf etmenize mani olurlarsa bu kutsi
yolda her an canımızı feda etmeye hazırız.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine:
-O halde, haydin ileri deyip sefere devam
kararı alır.
Mekke’ye yakın Hudeybiye’ye geldiklerinde
Resulullah (s.a.v)’in Kusva adlı devesi huysuzlaşıp çöktüğü yerde
konaklayıverirler. Ne var ki konaklanan yerde su yoktu, sadece varsa yoksa
Allah Resulü (s.a.v)’in kabında bir abdestlik su vardı ki, hemen ashabın bakışlarındaki o ince manayı
sezer sezmez mübarek ellerini kaba daldırdığında su çoğalmaya başlar. Derken
koca ordu bu kaptan kana kana su içmiş olur. Ashabın susuzluğu giderildikten
sonra, bu sefer o mübarek elini kaptan çıkardığında su eski halini alır. İşte yaşanan
bu hadise Yüce Allah (c.c) tarafından
ashabına verilen bir mucizeydi. Tabi bu arada kafilenin yorgun ve bitkin hali de
gözlerden kaçmıyordu. Neyse ki; geceliğin yağan rahmet yağmuruyla birlikte bitkin
düşen bedenler rahmetten payını alıp böylece sabaha dinlenmiş olarak uyanırlar.
Kureyş'liler Hudeybiye’de
Müslümanların konakladığını duyduklarında ardı sıra elçiler göndermeye koyulurlar.
Resulullah (s.a.v) her defasında karşıladığı elçilere; buraya savaşmak için
gelmediklerini ayan beyan buyursa da bir türlü ikna olmazlar. Allah Resulü ister istemez bu durum karşısında
Saleb adında devesini Ümeyye’nin hizmetine verip bu kez Müslümanlar adına
görüşmek üzere onu Mekke’ye elçi olarak gönderir. Ancak ne var ki Ümeyye Mekke’ye
tam da girmek üzere iken müşrikler deveyi acımasız bir şekilde biçip doğrayıp kanlar
içerisinde yere seriverirler. Ümeyye devenin can verdiği o hengâmede birkaç kişinin
yardımıyla kendi canını zar zor kurtarıp soluğu Allah Resulünün yanında alır. Durum
vaziyeti anlattığında, Resulullah (s.a.v)
çok üzülür.
Bunun
üzerine Hz. Ömer (r.anh) şu öneride bulunur:
-Ya Resulullah! Osman b. Affan’ı şayet
bu iş için gönderirseniz zannımca onu dinleyeceklerdir. Hem dinlemeseler de,
Kureyş en azından ona karşı daha ölçülü davranması muhtemel dâhilindedir.
Resulullah (s.a.v) bu öneriyi dikkate alıp bu kez Hz. Osman (r.anh)’ı
gönderir. Maalesef Osman (r.a)’ın ilettiği teklifte kabul görmez. O’nun diğer elçilere
nazaran tek farkı sadece saygı duyulan esir muamelesi görmüş olmasıdır.
Hiç şüphe yoktur ki, Allah Resulünün Beyt-i
ziyaret isteğinin yokuşa sürülmesi onu içten içe çok üzmüştü. Öyle ki Habib-i Ekrem
(s.a.v) Rıdvan ağacının altında sırtını ağaca dayayıp gölgelenme ihtiyacı hissedip
akabinde ashabından:
-Düşmandan
yılmamak, canı pahasına da olsa bu uğurda vazgeçmeyeceklerine dair söz vermelerini
talep eder.
Ashab-ı Kiram bunun üzerine şöyle der:
-Ya Resulullah! O halde elinizi uzatıveriniz.
Derken Allah Resulü (s.a.v) elini uzatıp ashabından:
-Senin yolundan dönmemek üzere ölümüne de olsa
düşmandan her an, her zaman savaşmaya, seninle var olmaya hazırız şeklinde
biat sözünü alıp böylece ‘Beyat-ı
Rıdvan’ ahdi gerçekleşmiş olur. Her
ne kadar elçi olarak gönderilen Hz. Osman (r.anh)'ın daha henüz geri dönmemesi
ashab arasında huzursuzluk ve endişeye yol açsa da Peygamberimiz (s.a.v)’in O’nun
adına da gıyabında biat alması ashabının bir anda duyduğu endişesini gidermeye
yeter artar da. Öyle ki; Biat
merasiminin sonuna geldiğinde Allah Resulü kendi sağ elini sol eli üzerine
koyup:
-Bu
elde Osman’ın yerinedir şeklinde gıyabında biat almasıyla birlikte adeta yüreklere
su serper. Böylece Hz. Osman (r.anh)’da bu beyattan nasibini almış olur.
Bu
arada Beyat-ı Rıdvan'dan haberdar olan Kureyş’lilerin ashabın yaptığı bu
bağlılık yemininden içten içe telaşa kapılıp tez elden Süheyla bin Amr’ı
anlaşma yapmak için görevlendirme cihetine giderken, Müslümanların cenahından ise
Hz. Ali (k.v) anlaşma kâtibi olarak görevlendirilir.
Taraflar anlaşmak için bir araya
geldiklerinde Allah Resulü (s.a.v) ilk hamlede:
-Ey Ali! “Besmele ve Resulullah” ifadeleri ile başlayan ibareleri antlaşma metnine
yaz talimatını verir. Ancak ne var ki, karşı tarafın itirazıyla karşılaşılır. Efendimiz
(s.a.v) bunun üzerine:
-Bismillahirrahmanirrahim
yerine “Bismikellahümme”, Allah'ın Peygamberi ibaresinin yerine ise “Abdullah'ın oğlu Muhammed” ibaresini
yaz der.
Tabii Hz. Ali (k.v)’in eli bunu yazmaya gönlü
varmayınca Allah’ın Habib-i bu durumda şöyle der:
-Ya Ali! Sen denileni yaz, vaktaki bir
gün sende aynı durumla karşılaşabilirsin, hem kaldı ki “Abdullah oğlu Muhammed”
yazılmakla pek bir şey kaybetmeyiz. Zira bunu yazmakla inananlar nezdinde
Allah'ın elçiliği inkâr edilmiş olunmaz.
İşte Allah Resulünün satır aralarına geçirmek
istediği ifadelerden maksadı, aslında vaktiyle Hz. Ali (k.v) hakkında söylediği; “Ya Ali! Ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sen ise tevili
üzerine mücadele edeceksin” hadis-i şerifinin mana ve ruhuna uygun olarak
tenzil ve tevil günlerini hatırlatan bir vurgu ifadesidir bu.
Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde Hz.
Ali (k.v) isteksizde olsa Efendimiz (s.a.v)’in emri doğrultusunda söylenenleri
yazıya döker. Böylece taraflar arasında yapılan anlaşmaya göre;
-Her iki tarafta on yıl boyunca
savaşmayacak.
Ancak Süheyl bu maddeye şunları da ilave
ettirmek ister:
-Her kim bizden sizin tarafa katılan olursa
akrabası istediğinde o bize geri iade edilecektir, şayet sizden de bizim tarafa
katılan olursa onu iade etmeyiz.
İlginçtir Allah Resulü (s.a.v), ilave edilmek istenen bu ifadeleri de kabul
edip metne geçirtince bu kez Hz. Ömer (r.anh) içine sindiremeyip:
-Ya
Resulullah! Bu ifadeleri de mi yazdıracaksın? Diye sual eder.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) cevaben
şöyle beyan buyurur:
-Evet, Ya Ömer! Şunu iyi bilesin ki,
Yüce Allah (c.c) bunda bizim için bir
hayır gösterecektir elbet.
Ve böylece ardı sıra maddeler
yazdırılmaya devam edilip şu ifadeler de metin olarak zapta geçirilir;
-Kâbe
ziyareti gelecek yıla ertelenmiştir.
-Dileyen herhangi bir kabile her iki
taraftan birinin himayesine girebilecektir.
Derken
diplomasi çerçevesi içerisinde yürütülen tüm antlaşma metinleri neticeye
bağlanmış olur. Ancak bu arada Ashabın buruk hali gözlerden kaçmaz da. Dile kolay,
bir hevesle yola koyulup, ardından da Mekke’ye
bu yıl gidilemeyeceğinin metne geçmesi o an bütün ümitleri boşa çıkıp hayal
kırıklığına uğramış olurlar. Her ne
kadar Fahri Kâinat efendimiz (s.a.v) ashabının
umutlarını yitirmemesi için:
-Haydin, kalkın kurban kesin ve tıraş
olunuz dediyse de, ashabının artık bu noktadan sonra bir başka bahara
bekleyecek tahammüllerinin kalmadığının yerlerinden kıpırdamayarak isteksizliklerini
göstereceklerdir.
Tabii Efendimiz (s.a.v) ashabının işi
ağırdan alan bu isteksiz tavırlarından incinmiş bir şekilde çadırına döndüğünde
annemiz Ümmü Seleme yüz ifadesinde ki solgunluğu fark edip şöyle teselli eder:
-Ya Resulullah! Ashabının derdi davası sana
muhalefet etmek değil elbet, besbelli ki onların Kâbe’yi ziyaret edemeyişinin
ezikliği üzerlerine sinmiş durumda. Varsın onlar kurban kesmesin, varsın saç
tıraşı olmasınlar, Sen tek başına hiç kimseye tek bir kelam etmeden kurbanını
kes ve tıraşını olman kâfi.
Allah Resulü öylede yapar zaten. Tabii Resulullah
(s.a.v), tek başına kurban kesip saç baş tıraş olunca ister istemez kimi sahabe
kurbanlarını kesip tıraş olurken kimi sahabede gönülsüzde olsa hafifçe
saçlarından kırpmış olurlar.
Resulullah (s.a.v) bunun üzerine Yüce Allah’a ellerini açıp;
-Allah’ım, saçlarını tıraşlayanları
merhametiyle muamele eyle diye dua eder.
Besbelli ki Allah Resulünün duasına saçlarını
kırpanları katmaması gönlündeki burukluğu hala atamadığını gösteriyordu. Ki, O’nun
incinmesi tüm âlemlerin incinmesi demekti. Neyse ki ashaptan bazıları Allah Resulüne
saçlarını kısaltanlara da dua etmesi yönünde dilekte bulunmaları sayesinde, o Yüce Peygamberimiz (s.a.v) dayanamayıp bu kez onlar içinde:
-Ey Yüce Allah’ım saçlarını kısaltanlara da
merhamet eyle diye dua eyler.
Artık tüm bu yaşananların akabinde dönüş
yolculuğu başlamıştı ki, Allah Resulünün yol boyunca mahzun hali gözlerden kaçmaz
da. Öyle ki; Hz. Ömer (r.anh) kendisine bir
şeyler sormuştu sormasına ama sorunun cevabını alamamıştı. Derken Allah Resulü
(s.a.v) birazdan Ömer (r.anh)’ı huzuruna
çağırdığında nüzul olan “İnne fetahna leke fethan mubina” ayetlerini okuyarak
cevabını mesaj olarak şöyle vermiş olur:
- “…
Hakikaten Allah (c.c), ağacın altında sana biat ettiklerinde o mü’minlerden
razı oldu… And olsun ki.. rüyada sadıktır.. Hem emin bir halde kimimiz
başlarınızı tıraş etmiş, kimimiz kısaltmış olarak korkusuz halde. Allah sizin
bilmediğinizi bilmiş ve onun berisinde de yakın bir fethi takdir etmiştir.” (Fetih, 18-27)
Hz. Ömer (r.a) bizatihi Resulullah (s.a.v)'in
mübarek lisanında dinlediği bu ayetlerle fazlaca üstüne gittiğinin farkına
varıp, bu konuda ömür boyu ruh
dünyasında Rabbinden bağışlanma umuduyla yaşayacaktır hep.
İşte okunan Fetih süresinin yanı sıra bu
arada ümmet olarak bizlerde Kur’an’da zikrolunan bir başka ayet mealinde geçen:
“(Ey mü’minler!) Hoşunuza gitmediği halde, Kıtal (savaşıp vuruşmak) üzerinize yazıldı. Aslında hoşlanmadığınız
bir şey, belki de sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz ve arzuladığınız bir şey
de, olur ki bizin için şerli ve zararlıdır. Allah bilir, siz bilemezsiniz”
(Bakara, 256) diye Yüce Allah’ın beyan
buyurduğu hükmünün mana ve ruhunu idrak etmiş olduk. Böylece Medineli
Müslümanlarla Mekkeli putperestler arasında yapılan Hudeybiye anlaşmasının nice
şer sanılanların altında hayırlar olabileceğini, nice hayır sanılanların
altında da şerlerin olabileceğinin sırrınca sıradan bir anlaşma olmadığını, arka
planında yatan asıl hikmetin:
-Mekkelilerin
İslam Devletinin hukuken tanımış olduklarını,
-İlerisinde
Mekke’nin fethine yönelik akıl dolusu bir hamle olduğunu ortaya koyan bir anlaşma
metni olduğu görülecektir. Nitekim Mekke’nin fethiyle birlikte Hudeybiye
seferinin mağlubiyet olmadığı ayan beyan net bir şekilde idrak edilmiş oldu da.
Her ne kadar geç idrak edilmiş olunsa da, sonuçta Allah Resulü (s.a.v) öncesinde
ve sonrasında bu anlaşmanın sırrına vakıf olaraktan beşer idrakinin fevkinde
anlaşma metnine ne yazdırılacağını “Muhammed’ül
Emin” meşrebiyle göstermiş olması Müslümanların uyanıp bilinçlenmesine ziyadesiyle
yetmiştir. Hiç kuşkusuz bu ümmet için
çok büyük kazanç olmuştur.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hudeybiye-seferi-8296




