MEKKE'NİN FETHİ
SELİM GÜRBÜZER
Kureyşlilerin himayesini Beni Bekr kabilesi
üstlenirken Müslümanların ise Huzaa kabilesi üstlenir. Günlerden bir gün Beni Bekr kabilesinden
kendini bilmez densiz bir adam, Resulullah (s.a.v)’e yönelik alay edici bir
üslupta şiirli sözlerle hicveder. Bunun üzerine Huzaa Kabilesinden bir adam bu
hicvedici sözler karşısında dayanamayıp o adamı kan çanak içinde yerer seriverir.
Oysaki Hudeybiye anlaşmasına göre on yıl
içerisinde hem Kureyş cenahından hem de Müslümanların cenahından kan
dökülmeyecekti. Böylece bu yaşanan hadiseyle birlikte Hudeybiye barışına gölge
düşürülmüş olur. Hani sadece gölge düşürülse belki gam yemeyiz, iş çığırından
çıkıp karşı tarafın intikam duyguları daha da bir kabarır hal alır da. Öyle ki Beni
Bekr kabilesi bir gece ansızın Huzaa’lılar uyku halinde yakalayıp baskın verdiklerinde
neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde kaçmaya koyulsalar da ardından sıkı
bir takip peşlerini bırakmayacaktır. Nitekim uyku sersemliğindenim yakalananlar
katledilip öldürülürken, yakalamayanlar ise zar zor kendilerini Mekke
sokakların aralarına atabilmişlerdir. Tabii
Resulullah (s.a.v) himayesi altında bulunan Huzaa’lılara yapılan bu elim çirkin
muameleden haberdar olduğunda çok üzülür. Hem nasıl üzüntü duymasın ki, zira sokaklar kan revan içinde insan cesetleriyle
doluydu.
Maalesef başlangıçta hicvedici bir
sözle başlayan kavganın bu noktaya taşınması Kureyş’lileri de endişeye sevk
etmişti. Öyle ki, Ebu Süfyan içinde taşıdığı bu endişeler içerisinde derhal
Medine yoluna koyulur. Medine’de kızının evine geldiğinde Resulullah (s.a.v)’in
oturduğu mindere oturmak istemesine ister ama kızı “sen müşriksin, sen necissin”
deyip minderi altından çekiverir. Babası kızının bu yaptığına şaşırmış olsa da
hemen oracıktan ayrılıp Resulullah (s.a.v)’in huzuruna vardığında geliş
amacının Hudeybiye anlaşmasının ihlalini önlemek ve anlaşmayı uzatmak olduğunu
dile getirir. Ancak Resulullah (s.a.v) himayesine aldığı kabileye yapılanlara
incinmiş olduğu her halinden o kadar kendini belli ediyordu ki; o an susmayı
tercih eder. Ebu Süfyan bu suskunluk karşısında taraflar arasında yapılan
anlaşmayı tekrar uzatmak görüşünde olduğunu tekrar dile getirir ama boşa
çabalamadır bu. Dolayısıyla Resulullah (s.a.v)’den yüz bulamayınca bu kez araya
ricacıları devreye girmesi için efor sarf eder. Olur ya, belki bir umut ışığı
yakalayabilir ümidiyle kapı kapı dolaşmaktan geri durmayacaktır. Nitekim önce Ebubekir’in kapısını çalar, ardından
sırasıyla Ömer, Osman, Ali, Fatıma derken hepsiyle bir dizi görüşmeler yapar.
Bütün bu görüşmelerin ardından her biri; Allah Resulünün onay vermediği bir
şeyi kabul edemeyeceklerini beyan ederler. Zaten öz kızı bile Allah Resulünün
oturduğu mindere oturtmayarak babasına gereken dersi vermişti. Derken uğraş
verdiği bu anlık görüşmelerden Ebu Süfyan'ın bir netice elde edememesi kendisi
açısından çok moral bozukluğu oluşturmasına yeter artar bile
O
moral bozukluğuna uğraya dursun, tüm gözler pür dikkat Allah Resulünün üzerinde
ne yapacağı merak konusuydu. Allah Resulü (s.a.v) o an yerinden doğrulup ayağa kalktığında
kendisinde kabz (gerginlik) hali
vardı. Çünkü yüz ifadelerinde öncesinde
himayesine alıp da kendi uhdesinde gördüğü zulme uğramış Huzaalar’ın yaşadığı o
acı dramın hüznü vardı ki, Allah Resulü
(s.a.v) o an rıdasını toplayıp kıyama geçtiğinde bu
hususta şöyle der; “Eğer kendi nefsim
için istediğim şeyi Huzaa kabilesi içinde istemezsem Allah'tan yardım
görmeyeyim. Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki kendimi ve aile
efradımı himaye ettiğim gibi onları da koruyacağım. Tez elden haber salın ki Allah’a ve ahiret
gününe iman edenler Medine’de toplansın.”
İşte
Allah Resulünün yaptığı bu duyuruyla birlikte Hane-i saadette savaş
hazırlıkları başlar. Derken Resulullah (s.a.v)’in talimatıyla kabileler
silahlanıp sefere çıkılacağı ilan edilir. Bu arada Mekke’ye giriş ve çıkışlar
sıkı denetime alınır da. Böylece sınır boyları kontrol altında tutularak
yapılan hazırlıkların gizli tutulması sağlanır.
Öyle ki alınan bu tedbirler eşliğinde Habib-i Ekrem (s.a.v)’in davetine
icabet eden kabileler akın akın Medine’ye geldiklerinde sayıları on bini bulan
bir ordu oluşturup Mekke’ye doğru hareket ediverirler.
Evet, uzun bir yolculuğun akabinde
yorgunluk alametleri baş gösterip dudaklar susuzluktan çatlamış bitap haldelerdir.
Buna rağmen sahabe-i kiramın birbirleriyle tek yürek olup kenetlenmesini alıkoyamaz.
Öyle ki ashab-ı kiram için Yüce Mevla uğruna çile ibadet sayılırdı. Yine de
onların susuzluğun getirmiş olduğu bitkin ve argın durumunu sezen Allah Resulü
(s.a.v), bizatihi kendisi su içerekten oruçlarını bozmalarını söyler. Bu arada
hiç beklenmedik bir anda amcası Abbas’la da karşılaşıp o da en son muhacir
unvanı şerefine nail olur.
Kafileler yollar dizilmiş, boyunlar
bükülmüş, kalpler tek yürek bir halde
hedefe doğru ilerliyorlardı. Nihayet Merrüz Zehran’a geldiklerinde, Habib-i Ekrem
Efendimiz (s.a.v) ateş yakılmasını emreder.
Sanki yanan ateş değil aşk ateşiydi. Dahası Mekke’den ayrılışın yüreklerde
yaktığı hasret ateşiydi bu. Dile kolay Müslümanlar doğup büyüdüğü topraklardan
çıkarılmışlardı. Artık müminleri bu yanan aşk ateşiyle birlikte yıllardır Mekke’den
ayrı kalmanın hasretiyle yanıp tutuşmanın heyecanı sararken müşriklerin yüreğini
ise korku ateşi sarar. Derken gökyüzüne alev alev yükselen aşk ateşinin harlayışı
Mekke’de yankı bulur da. Bu arada merak
bu ya, Ebu Süfyan ve arkadaşları da
hemen ateşin bulunduğu yerde neler olduğunu görmek için oraya doğru yürümeye koyulurlar.
Fakat gecenin karanlığında izbe iz ilerlediklerinde yakayı kaptırıp derhal
Resulullah (s.a.v)’in huzuruna getirilirler. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) aralarında
Ebu Süfyan’ın da bulunduğu esirleri görünce içi ferahlar. Ancak Hz. Ömer (r.anh),
ona
olan kızgınlığından ileri atılıp:
-Ya
Resulullah! İzin verin, şu Ebu Süfyan’ın
boynunu uçurayım der.
Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası hemen duruma
müdahale edip şöyle der:
-Ya Ömer, sakın ha, bir delilik yapmayasın, olduğun yerde dur, öyle şey olmaz.
Allah Resulü (s.a.v) ise bu durumda devreye girip:
-Hele ikinizde sakin olunuz dedikten
sonra sabah vakti olduğunda onu bana getirin şeklinde emir buyurur.
Nitekim Sabah olduğunda Ebu Süfyan huzura alınır.
Resulullah (s.a.v) huzurunda ona bakaraktan tatlı bir lisanla şunu sual eyler:
-Ey Ebu Süfyan! Daha ne duruyorsun? Hala
iman edipte Müslümanlığın nimetlerinden faydalanmayacak mısın?
Ebu Süfyan tane tane inci gibi dökülen
bu davetten sendeler vaziyette cevaben:
-Tereddütlüyüm
karşılığını verir.
Peygamberimizin amcası bu sefer devreye
girip;
-Artık yeter gayrı, tez boynun vurulmadan bu dini kabul et, şahadet getirmende senin için fayda var
deyince, Ebu Süfyan kelimeyi Tevhid-i diliyle ikrar etmek zorunda kalır.
Ebu Süfyan oradan ayrıldıktan sonra
halkına büyük bir ordunun geldiğini haber verip şöyle seslenir:
-Ey Ahali! İster kendi evime geliniz,
ister Mescidi Harama sığının, isterse kendi evlerinize giriniz hiç fark etmez,
şunu iyi biliniz ki her hâlükârda canınız emniyette olacaktır.
Evet, Ebu Süfyan bu çağrıyı müteaddit
defalar tekrarladı tekrarlamasına ama kimseden çıt çıkmaz. Öyle ki Kureyş halkı
sessizliğe bürünmüştü adeta. Belli ki bu sessizlik sıradan bir sessizlik
değildi, fırtınadan önce gelen sessizlik gibiydi sanki. Oysa korkunun ecele
faydası yoktu. Derken o arada sessizliği bozan ilk tılsım karısı Hind’den gelir.
Nitekim Hind kocası Ebu Süfyan’ın sakalından tutarak:
-Yazıklar olsun sana ki atalarının
dinini terk edivermiş görünüyorsun. Birde üstüne üstük hiç utanmadan
konuşuyorsun, öldürün şu adamı diyerekten ortalığı velveleye verir bir
anda.
Ebu Süfyan:
-Ey Bre kadın! Şu sakalımı çekmeyi
bırak da evine dön ve bir an evvel Müslüman olmaya bak, yoksa canından
olacaksın.
Ebu Süfyan ısrarla bu işin şaka götürür yanı
olmadığını bir kez daha halkına hatırlatmış olur. Ancak ne var ki kanımız
pahasına bu şehri teslim etmeyeceğiz diyenler oldu. Neyse ki itirazcılar
azınlıkta idiler.
Derken en nihayetinde Müslümanlar iki
koldan yıllarca özlemini çektikleri öz vatanlarından parya olarak ayrıldıkları
Mekke’ye kan dökmeksizin girmiş oldular. Zaten hiç kimsede bu durumda karşı
koyma cüreti gösteremezdi. Derken Efendimiz (s.a.v) komutasında bu kutsal
toprakların fethi gerçekleşir. O an
cümle âlem ayakta nefesler tutulmuş haldedir. Dile kolay doğup büyüdüğü
topraklardan ayrılalı sekiz yıl geçmişti. Bu yüzden Mekke yetim kalmıştı onsuz.
Şimdi yediden yetmişe hemen herkes âlemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed
(s.a.v)’in Nebevi nur yüzünü yeniden seyreylemeye koyulur. Öyle ki büyük bir
heyecanla yaşlısı, genci, çoluk çocuk ve herkes canımız sana feda olsun
dercesine adap duruşuyla onu bağrına basmış olurlar.
Evet, Allah Resulü (s.a.v) sekiz yıl
önce Kusva adlı devesiyle buralardan ayrılmıştı ayrılmasına ama kaderin
cilvesine bak ki yine aynı deve ve can yoldaşı Hz. Ebu Bekir’le birlikte
Mescid-i Haram’a girmek nasip oldu. Zalimler bu sefer onları buralardan kovmak
için değil merhamet ve eman dilemek için izliyorlardı gelişlerini. Resul-i
Ekrem (s.a.v) Mescidi harama girdiğinde
önce Hacerül Evsed-i selamlar, ardından mübarek asası ile putları bir bir
devirmekle işe koyulur. Derken putların
devrilişi bir dönemin bittiğini ve Allah'tan başka mabut yoktur ilanının
yapıldığı döneme girildiğinin mesajı verilir.
Akabinde tavaf, zemzem suyunun kana kana içilmesi takip edip sonrasında
Merve ile Safa tepe arasında say’a geçilir. Haccın rükünleri eda edildikten
sonra Kâbe’nin kapısı açılıp içeri girildiğinde o meşhur Hübel putu parçalayaraktan
dışarı atılır. Ve Bilal-i Habeşi’nin o eşsiz güzel sesiyle Ezan-ı Muhammed
Mekke semalarında yankı bulup Fethi Mübin'in duyurusu gerçekleşir. Böylece cümle âlem ve cümle mahlûkat en son Müberra
dinimiz olan İslam’ın çağrısına muhatap kılınır.
Velhasıl-ı kelam, Fetih açılma, yaşanan acıların mükâfatı
demekti, anlayana elbet.





