https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html?filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer&s_token=4ccc8b63fb8b0f14392d9f0415f795d12fa89b83df917f14cd960acb0e764b49&s_time=1784753191
Selim Gürbüzer
22 Temmuz 2026 Çarşamba
KARDEŞİMLE ANILARIM ÖLÜRÜM TÜRKİYE'M ADLI KİTABIMDA-KDY
https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html?filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer&s_token=4ccc8b63fb8b0f14392d9f0415f795d12fa89b83df917f14cd960acb0e764b49&s_time=1784753191
21 Temmuz 2026 Salı
HUDEYBİYE SEFERİ
HUDEYBİYE SEFERİ
SELİM GÜRBÜZER
Resulullah
(s.a.v) uyuya daldığında gâh tıraş olmuş, gâh saçını kırpmış insanların
Mescid-i Haram’a akın akın girer olduklarını rüyasında görür. Ve gördüğü rüyayı
ashabına anlatmanın akabinde hemen ihrama girmeleri yönünde yürüyüş emri verir.
Fakat bu arada Mekke civarından gelen Bişr b. Süfyan bu hususta Allah Resulüne
atfen; Kureyş’in Mekke’ye doğru geldiğinin haberini verip, böylece ashabını
Mescid-i Haram’a yaklaştırmayacaklarına dair yemin ettiklerini bildirir.
Bu durumda Ashab, Allah Resulünün
huzurunda kendi aralarında istişare edip değişik görüşler ortaya koyduğunda Ebû
Bekir-i Sıddîk (r.a) ise kendi fikrini şöyle
dile getirir:
-Ya Rasulullah! Biz biliyoruz ki, tek
gayeniz Kâbe’yi tavaf etmektir, şayet tavaf etmenize mani olurlarsa bu kutsi
yolda her an canımızı feda etmeye hazırız.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine:
-O halde, haydin ileri deyip sefere devam
kararı alır.
Mekke’ye yakın Hudeybiye’ye geldiklerinde
Resulullah (s.a.v)’in Kusva adlı devesi huysuzlaşıp çöktüğü yerde
konaklayıverirler. Ne var ki konaklanan yerde su yoktu, sadece varsa yoksa
Allah Resulü (s.a.v)’in kabında bir abdestlik su vardı ki, hemen ashabın bakışlarındaki o ince manayı
sezer sezmez mübarek ellerini kaba daldırdığında su çoğalmaya başlar. Derken
koca ordu bu kaptan kana kana su içmiş olur. Ashabın susuzluğu giderildikten
sonra, bu sefer o mübarek elini kaptan çıkardığında su eski halini alır. İşte yaşanan
bu hadise Yüce Allah (c.c) tarafından
ashabına verilen bir mucizeydi. Tabi bu arada kafilenin yorgun ve bitkin hali de
gözlerden kaçmıyordu. Neyse ki; geceliğin yağan rahmet yağmuruyla birlikte bitkin
düşen bedenler rahmetten payını alıp böylece sabaha dinlenmiş olarak uyanırlar.
Kureyş'liler Hudeybiye’de
Müslümanların konakladığını duyduklarında ardı sıra elçiler göndermeye koyulurlar.
Resulullah (s.a.v) her defasında karşıladığı elçilere; buraya savaşmak için
gelmediklerini ayan beyan buyursa da bir türlü ikna olmazlar. Allah Resulü ister istemez bu durum karşısında
Saleb adında devesini Ümeyye’nin hizmetine verip bu kez Müslümanlar adına
görüşmek üzere onu Mekke’ye elçi olarak gönderir. Ancak ne var ki Ümeyye Mekke’ye
tam da girmek üzere iken müşrikler deveyi acımasız bir şekilde biçip doğrayıp kanlar
içerisinde yere seriverirler. Ümeyye devenin can verdiği o hengâmede birkaç kişinin
yardımıyla kendi canını zar zor kurtarıp soluğu Allah Resulünün yanında alır. Durum
vaziyeti anlattığında, Resulullah (s.a.v)
çok üzülür.
Bunun
üzerine Hz. Ömer (r.anh) şu öneride bulunur:
-Ya Resulullah! Osman b. Affan’ı şayet
bu iş için gönderirseniz zannımca onu dinleyeceklerdir. Hem dinlemeseler de,
Kureyş en azından ona karşı daha ölçülü davranması muhtemel dâhilindedir.
Resulullah (s.a.v) bu öneriyi dikkate alıp bu kez Hz. Osman (r.anh)’ı
gönderir. Maalesef Osman (r.a)’ın ilettiği teklifte kabul görmez. O’nun diğer elçilere
nazaran tek farkı sadece saygı duyulan esir muamelesi görmüş olmasıdır.
Hiç şüphe yoktur ki, Allah Resulünün Beyt-i
ziyaret isteğinin yokuşa sürülmesi onu içten içe çok üzmüştü. Öyle ki Habib-i Ekrem
(s.a.v) Rıdvan ağacının altında sırtını ağaca dayayıp gölgelenme ihtiyacı hissedip
akabinde ashabından:
-Düşmandan
yılmamak, canı pahasına da olsa bu uğurda vazgeçmeyeceklerine dair söz vermelerini
talep eder.
Ashab-ı Kiram bunun üzerine şöyle der:
-Ya Resulullah! O halde elinizi uzatıveriniz.
Derken Allah Resulü (s.a.v) elini uzatıp ashabından:
-Senin yolundan dönmemek üzere ölümüne de olsa
düşmandan her an, her zaman savaşmaya, seninle var olmaya hazırız şeklinde
biat sözünü alıp böylece ‘Beyat-ı
Rıdvan’ ahdi gerçekleşmiş olur. Her
ne kadar elçi olarak gönderilen Hz. Osman (r.anh)'ın daha henüz geri dönmemesi
ashab arasında huzursuzluk ve endişeye yol açsa da Peygamberimiz (s.a.v)’in O’nun
adına da gıyabında biat alması ashabının bir anda duyduğu endişesini gidermeye
yeter artar da. Öyle ki; Biat
merasiminin sonuna geldiğinde Allah Resulü kendi sağ elini sol eli üzerine
koyup:
-Bu
elde Osman’ın yerinedir şeklinde gıyabında biat almasıyla birlikte adeta yüreklere
su serper. Böylece Hz. Osman (r.anh)’da bu beyattan nasibini almış olur.
Bu
arada Beyat-ı Rıdvan'dan haberdar olan Kureyş’lilerin ashabın yaptığı bu
bağlılık yemininden içten içe telaşa kapılıp tez elden Süheyla bin Amr’ı
anlaşma yapmak için görevlendirme cihetine giderken, Müslümanların cenahından ise
Hz. Ali (k.v) anlaşma kâtibi olarak görevlendirilir.
Taraflar anlaşmak için bir araya
geldiklerinde Allah Resulü (s.a.v) ilk hamlede:
-Ey Ali! “Besmele ve Resulullah” ifadeleri ile başlayan ibareleri antlaşma metnine
yaz talimatını verir. Ancak ne var ki, karşı tarafın itirazıyla karşılaşılır. Efendimiz
(s.a.v) bunun üzerine:
-Bismillahirrahmanirrahim
yerine “Bismikellahümme”, Allah'ın Peygamberi ibaresinin yerine ise “Abdullah'ın oğlu Muhammed” ibaresini
yaz der.
Tabii Hz. Ali (k.v)’in eli bunu yazmaya gönlü
varmayınca Allah’ın Habib-i bu durumda şöyle der:
-Ya Ali! Sen denileni yaz, vaktaki bir
gün sende aynı durumla karşılaşabilirsin, hem kaldı ki “Abdullah oğlu Muhammed”
yazılmakla pek bir şey kaybetmeyiz. Zira bunu yazmakla inananlar nezdinde
Allah'ın elçiliği inkâr edilmiş olunmaz.
İşte Allah Resulünün satır aralarına geçirmek
istediği ifadelerden maksadı, aslında vaktiyle Hz. Ali (k.v) hakkında söylediği; “Ya Ali! Ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sen ise tevili
üzerine mücadele edeceksin” hadis-i şerifinin mana ve ruhuna uygun olarak
tenzil ve tevil günlerini hatırlatan bir vurgu ifadesidir bu.
Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde Hz.
Ali (k.v) isteksizde olsa Efendimiz (s.a.v)’in emri doğrultusunda söylenenleri
yazıya döker. Böylece taraflar arasında yapılan anlaşmaya göre;
-Her iki tarafta on yıl boyunca
savaşmayacak.
Ancak Süheyl bu maddeye şunları da ilave
ettirmek ister:
-Her kim bizden sizin tarafa katılan olursa
akrabası istediğinde o bize geri iade edilecektir, şayet sizden de bizim tarafa
katılan olursa onu iade etmeyiz.
İlginçtir Allah Resulü (s.a.v), ilave edilmek istenen bu ifadeleri de kabul
edip metne geçirtince bu kez Hz. Ömer (r.anh) içine sindiremeyip:
-Ya
Resulullah! Bu ifadeleri de mi yazdıracaksın? Diye sual eder.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) cevaben
şöyle beyan buyurur:
-Evet, Ya Ömer! Şunu iyi bilesin ki,
Yüce Allah (c.c) bunda bizim için bir
hayır gösterecektir elbet.
Ve böylece ardı sıra maddeler
yazdırılmaya devam edilip şu ifadeler de metin olarak zapta geçirilir;
-Kâbe
ziyareti gelecek yıla ertelenmiştir.
-Dileyen herhangi bir kabile her iki
taraftan birinin himayesine girebilecektir.
Derken
diplomasi çerçevesi içerisinde yürütülen tüm antlaşma metinleri neticeye
bağlanmış olur. Ancak bu arada Ashabın buruk hali gözlerden kaçmaz da. Dile kolay,
bir hevesle yola koyulup, ardından da Mekke’ye
bu yıl gidilemeyeceğinin metne geçmesi o an bütün ümitleri boşa çıkıp hayal
kırıklığına uğramış olurlar. Her ne
kadar Fahri Kâinat efendimiz (s.a.v) ashabının
umutlarını yitirmemesi için:
-Haydin, kalkın kurban kesin ve tıraş
olunuz dediyse de, ashabının artık bu noktadan sonra bir başka bahara
bekleyecek tahammüllerinin kalmadığının yerlerinden kıpırdamayarak isteksizliklerini
göstereceklerdir.
Tabii Efendimiz (s.a.v) ashabının işi
ağırdan alan bu isteksiz tavırlarından incinmiş bir şekilde çadırına döndüğünde
annemiz Ümmü Seleme yüz ifadesinde ki solgunluğu fark edip şöyle teselli eder:
-Ya Resulullah! Ashabının derdi davası sana
muhalefet etmek değil elbet, besbelli ki onların Kâbe’yi ziyaret edemeyişinin
ezikliği üzerlerine sinmiş durumda. Varsın onlar kurban kesmesin, varsın saç
tıraşı olmasınlar, Sen tek başına hiç kimseye tek bir kelam etmeden kurbanını
kes ve tıraşını olman kâfi.
Allah Resulü öylede yapar zaten. Tabii Resulullah
(s.a.v), tek başına kurban kesip saç baş tıraş olunca ister istemez kimi sahabe
kurbanlarını kesip tıraş olurken kimi sahabede gönülsüzde olsa hafifçe
saçlarından kırpmış olurlar.
Resulullah (s.a.v) bunun üzerine Yüce Allah’a ellerini açıp;
-Allah’ım, saçlarını tıraşlayanları
merhametiyle muamele eyle diye dua eder.
Besbelli ki Allah Resulünün duasına saçlarını
kırpanları katmaması gönlündeki burukluğu hala atamadığını gösteriyordu. Ki, O’nun
incinmesi tüm âlemlerin incinmesi demekti. Neyse ki ashaptan bazıları Allah Resulüne
saçlarını kısaltanlara da dua etmesi yönünde dilekte bulunmaları sayesinde, o Yüce Peygamberimiz (s.a.v) dayanamayıp bu kez onlar içinde:
-Ey Yüce Allah’ım saçlarını kısaltanlara da
merhamet eyle diye dua eyler.
Artık tüm bu yaşananların akabinde dönüş
yolculuğu başlamıştı ki, Allah Resulünün yol boyunca mahzun hali gözlerden kaçmaz
da. Öyle ki; Hz. Ömer (r.anh) kendisine bir
şeyler sormuştu sormasına ama sorunun cevabını alamamıştı. Derken Allah Resulü
(s.a.v) birazdan Ömer (r.anh)’ı huzuruna
çağırdığında nüzul olan “İnne fetahna leke fethan mubina” ayetlerini okuyarak
cevabını mesaj olarak şöyle vermiş olur:
- “…
Hakikaten Allah (c.c), ağacın altında sana biat ettiklerinde o mü’minlerden
razı oldu… And olsun ki.. rüyada sadıktır.. Hem emin bir halde kimimiz
başlarınızı tıraş etmiş, kimimiz kısaltmış olarak korkusuz halde. Allah sizin
bilmediğinizi bilmiş ve onun berisinde de yakın bir fethi takdir etmiştir.” (Fetih, 18-27)
Hz. Ömer (r.a) bizatihi Resulullah (s.a.v)'in
mübarek lisanında dinlediği bu ayetlerle fazlaca üstüne gittiğinin farkına
varıp, bu konuda ömür boyu ruh
dünyasında Rabbinden bağışlanma umuduyla yaşayacaktır hep.
İşte okunan Fetih süresinin yanı sıra bu
arada ümmet olarak bizlerde Kur’an’da zikrolunan bir başka ayet mealinde geçen:
“(Ey mü’minler!) Hoşunuza gitmediği halde, Kıtal (savaşıp vuruşmak) üzerinize yazıldı. Aslında hoşlanmadığınız
bir şey, belki de sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz ve arzuladığınız bir şey
de, olur ki bizin için şerli ve zararlıdır. Allah bilir, siz bilemezsiniz”
(Bakara, 256) diye Yüce Allah’ın beyan
buyurduğu hükmünün mana ve ruhunu idrak etmiş olduk. Böylece Medineli
Müslümanlarla Mekkeli putperestler arasında yapılan Hudeybiye anlaşmasının nice
şer sanılanların altında hayırlar olabileceğini, nice hayır sanılanların
altında da şerlerin olabileceğinin sırrınca sıradan bir anlaşma olmadığını, arka
planında yatan asıl hikmetin:
-Mekkelilerin
İslam Devletinin hukuken tanımış olduklarını,
-İlerisinde
Mekke’nin fethine yönelik akıl dolusu bir hamle olduğunu ortaya koyan bir anlaşma
metni olduğu görülecektir. Nitekim Mekke’nin fethiyle birlikte Hudeybiye
seferinin mağlubiyet olmadığı ayan beyan net bir şekilde idrak edilmiş oldu da.
Her ne kadar geç idrak edilmiş olunsa da, sonuçta Allah Resulü (s.a.v) öncesinde
ve sonrasında bu anlaşmanın sırrına vakıf olaraktan beşer idrakinin fevkinde
anlaşma metnine ne yazdırılacağını “Muhammed’ül
Emin” meşrebiyle göstermiş olması Müslümanların uyanıp bilinçlenmesine ziyadesiyle
yetmiştir. Hiç kuşkusuz bu ümmet için
çok büyük kazanç olmuştur.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hudeybiye-seferi-8296
12 Temmuz 2026 Pazar
TEBÜK SEFERİ
TEBÜK
SEFERİ
SELİM GÜRBÜZER
Allah Resulü (s.a.v) Mekke Fethinin ardından İla’yı kelimetullah için
Nizam-ı âlem davası uğruna Rum taraflarına yönelir. Malumunuz Allah Resulü
(s.a.v), sırf Arap coğrafyasının
peygamberi değil, tüm insanlığın ve âlemlere rahmet olan bir elçidir. İşte bu
nedenledir ki İslam’ın muhataplığı tüm insanlığı kapsayan bir muhataplık olup
Peygamberimiz (s.a.v)’in onca mücadelelerinin
ardından yeni hedef menzilinin Rum civarı olduğunu belirlemesi son derece gayet
tabii bir durumdur.
Tabii bu arada münafıklar da yeni ufuklara
yol alınacak bu ulvi hedeflere mani olmak için elinden geleni arkalarına koymayıp
hiçbir zaman boş durmayacaklardır. İlginçtir
ulvi gayeler uğruna İslam coğrafyasının sınırlarının ötesine çıkılacak bu ilk sefer
hem münafıkların vazgeçirmeye çalıştıkları bir sefer olacaktır hem de şimdiye
kadar yapılan seferlerin en uzunu olma özelliğini bağrında taşıyacaktır. Öyle
ki Efendimiz (s.a.v) bu iki unsuru
dikkate alaraktan sefere iştirak etmek isteyip ancak gelemeyecek durumda olan
varlıklı ailelerden bari hiç olmazsa lojistik ve maddi yönden yardımcı
olmalarını da talep eyler. Ve bu talep
yerini bulur da. Bu arada münafıklar her
ne kadar “Aman bu sıcaklarda sefere mi çıkılırmış” ya da Rum kadınlarına
aşırı derece zaafı olduklarından dem vurup ashabın kafasını karıştıraraktan çıkılacak
olan bu seferden vazgeçirmeye çabalasalar da boşa kürek sallayacaklardır. Zira
yücelerden gelen sefer emri fermanı onların kafaları karıştıran oyunlarını çoktan
boşa çıkarmıştı bile. Nitekim Allah
Teâlâ bu hususta fitnecilerin ayak oyunlarını bozmaya yönelik verdiği hüküm
hakkında Kur’an’da bakın ne buyuruyor:
-Onlardan bir kısmı var ki, bana izin ver ve
beni fitneye düşürme diyor, zaten fitneye kapılmış durumdalardır. Cehennem ise
inkârcıları çepeçevre kuşatıcıdır. (Tevbe,
119).
Evet,
nüzul olan bu ayet mealinden de anlaşıldığı üzere münafıkların Müminleri
Tebük seferinden büsbütün vazgeçirme girişimlerine rağmen 30 bin kişilik ordu
Seniyyetül Vedai’de toplanabilmiştir. Derken Efendimiz (s.a.v) önderliğinde toplanan ordu yola koyulmuş olur.
Ancak şu da vardı ki münafıklar yol boyunca da boş durmayıp fitne kazanı
kaynatmaktan geri durmayacaklardır. Nitekim İbni Selul emrindeki birlik
içerisinde yer alan münafıkların bir kısmı yolculuk esnasında ters istikamete
yönelip sefere katılmama yüzsüzlüğü gösterirken bir kısmı da yol boyunca her
türlü kafa karışıklığını körüklemekle konuşlanmış olurlar.
Peki ya Hz. Ali (k.v) bu çıkılacak sefer için neyle
vazifelendirilir? O’da sefer öncesi Peygamberimiz
(s.a.v)’in bizatihi talimatı doğrultusunda Mekke’de yerine vekâleten kalması
için görevlendirilmiş olur. Ama gel gör ki fitneciler bu söz konusu görevlendirme
işinde bile “Ali korkusundan
kadınlar gibi evde kalıyor” türünden
etrafa saçtıkları çirkin dedikodularla fitne kazanını kaynatmaktan imtina
etmeyeceklerdir. Tabii yapılan bu dedikodulardan bunalan Hz. Ali (k.v), tez elden orduya yetişip Allah Resulüne durum
vaziyeti izah ettiğinde şu karşılığı görür:
-Ey
Ali! Ne olursa olsun geldiğin gibi geri
dön ve ehli beytime göz kulak ol. Şunu iyi bilesin ki Musa’ya göre Harun ne ise
sende bana göre aynısındır.
İşte Allah Resulü (s.a.v)’in, yaptığı bu telkin sayesinde bir yandan Hz. Ali
(k.v)’in her türlü ayak oyunlarına kapılmaksızın vazifesine odaklanması yönünde
yeniden yurduna dönüşü sağlanırken diğer yandan da Tebük seferi kafilesinin çileli
yolculuğu kesintiye uğratılmamış olur. Zaten bu kutlu yolculuğun çileli olduğu
şundan besbelliydi ki; yolculuk süresince yorgun ve argın düşmüş bir halde arkada
kalanlarda oluyordu. Hele ki sahabe içerisinde biçare bir halde dikkatlerden
kaçmayan Ebu Zer El Gıfari (r.anh) vardı
ki, yolculuk esnasında devesi huysuzlaşmış, bir türlü yol kat edemiyordu, yine
de her şeye rağmen çareyi kumlara bata çıka yürümekte bulup yolculuğunu bu
şekilde devam ettirebilmiştir. İşte onu
bu hal vaziyette gören Habib-i Ekrem (s.a.v):
-Ebuzer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşr olunur
demekten kendini alamaz da.
Dile kolay Medine'ye 900 kilometre uzak mesafede
ki bu sefer için yol kat edildikçe susuzluk hali baş gösterecektir. Kervan
içerisindeki münafıklar her zamanki gibi bu susuzluk hal durumundan da
homurdanır tavır takınacaklardır. Onlar homurdana dursun, Hz. Ebû Bekir-i
Sıddîk (r.a) durum vaziyeti Allah Resulüne bildirmesi üzerine Yücelere edilen
dua hürmetine aradan daha çok zaman geçmeden sağanak halde yağan yağmurla birlikte
münafıkların fitne çıkarmaya yönelik homurdanmalarının önüne geçilmiş
olunur. Yolculuğun bir diğer en dikkat çeken
yanı ise hiç kuşkusuz Kusva adlı deve hadisesidir. Şöyle ki;
Mekke’den
Medine’ye hicret yolculuğuna Kusva devesiyle çıkılmıştı. Kaderin cilvesine
bakın ki, uzun bir aradan sonra yine aynı deveyle Medine’den Mekke'ye dönüşü gerçekleşecektir.
İlginçtir bu sefer ki dönüş hicret için değil Mekke’nin Fethine yönelik bir
dönüş olacaktır. Hakeza çıkılan bu seferde Efendimiz (s.a.v)'in o meşhur Kusva
adlı devesinin yolculuk esnasında kayıplara karışması da bir başka ilginç
hadise olarak tarihe not düşülmüş olunur. Tabii yaşanan bu ilginç hadisede ordu
içerisinde fitne çıkarmak için yuvalanmış bir kısım münafıklar kendilerince bu durumdan
da vazife çıkarıp;
-Ya koskocaman Peygamber nasıl olur da kaybolan
devesinin yerini bilmez türünden maksadı aşan bir takım ipe sapa gelmez sözlerle
kendilerince zihinleri bulandırmaya çalışmış olacaklardır.
Allah Resulü (s.a.v) bu fitne kokan serzenişleri işittiğinde şöyle
der:
-Unutmayın ki bende bir insanım, gaybı ancak Allah bilir. Şayet Mevla’m bildirirse
Ben bilirim. Zaten şu anda Cibril Emin yanıma gelip devenin şu vadide bir ağaca
yuları takılmış halde devenin beklediğini haber vermiş oldu, o halde gidip alınız.
Gerçekten de fitneciler tarif edilen
yerde deveyi bekler halde gördüklerinde bir kez daha hevesleri kursaklarında
kalıp ortalığı velveleye vermeleri girişimleri boşa çıkmış olur.
Bulunan devenin ardından Tebük’e varıldığında
artık burası konaklanan son menzil olur. Ve birazdan kafilenin konaklandığı
yere tek başına sırtında heybesiyle Ebuzer El Gıfari’nin gelişini gören Allah
Resulü (s.a.v) yine hakkında şöyle der;
-“Ebuzer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşr
olunur.”
Allah Resulü (s.a.v) konakladığı Tebük’te kontrolü
elden bırakmamak adına ilk iş Dume Reisi Ükeydir’in bulunup getirilmesinin
talimatını vermek olur. Halid b. Velid ve arkadaşları üstlendikleri bu talimat üzerine
Ükeydir üzerine ani baskın yapıp kendiliğinden teslim olur da. Resul-i Ekrem
(s.a.v)’in huzuruna çıktığında savaş hukukunun gereği olarak önce kendisine Müslüman
olması yönünde teklif yapılır, ancak kabul etmeyince ister istemez bu kez savaş
hukukunun gereği olarak cizye karşılığında kendisiyle birlikte halkına eman
verilir. Hatta Tebük seferinde bu hukuki kaidelere uyması için Makna, Eyle,
Cebra ve Ezru kabileleriyle de görüşülüp onlar da cizye karşılığında güven
içinde yaşamaları uygulamasına tabii tutulurlar.
Bu arada Tebük’te konaklayalı üzerinden 20
gün geçmişti ki karşılarına çıkacak düşman hala ortalıkta gözükmüyordu. Bunun
üzerine daha fazla konaklamaya gerek duyulmayıp dönüş emri verilir. Hiç
kuşkusuz münafıklar Tebük’e gelişlerinde olduğu gibi dönüşlerinde de sinsiliklerine
devam edip Allah Resulüne pusu kurup öldürmeyi göze alacaklardır. Öyle ki bu
uğurda birkaç kişi kendi aralarında sözleşip yürüyen kervanı pusuya düşürmek
için mevzi alırlar bile. Ancak onların bir hesabı varsa Yüce Allah’ında mutlak
bir hesabı vardı elbet. Nitekim Cibril Emin ordunun vadiye gelip dar geçitten
geçeceği sırada kafilenin tepeden baskına uğrayacaklarının haberini vermesiyle
birlikte pusuya yatmış 12 kişi kendi akıllarınca güya yürüyen kervanı kıskıvrak
halde çembere alacaklarının zannıyla kıstıracaklarını düşündükleri esnada Habib-i
Ekrem (s.a.v) elindeki asayı Ebu
Huzeyfe’ye verip şöyle der:
-Ey Huzeyfe! Al bu asayı hayvanların
yüzüne doğru atıver.
Böylece
atılan asayla develer ürker olunca bir anda ortalığı toz duman sarar. Derken
münafıklar toz duman içerisinde yakayı ele vermeyecek bir şekilde aradan sıvışıp
çareyi ordu içine karışmakta bulurlar.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) münafıklar ordu içerisine karıştıktan sonra:
-Ya Ebu Huzeyfe! Onlar kimdi biliyor
musun? Diye sual eyler.
Ebu Huzeyfe cevaben:
-Ya Resulullah! Onları ben bilmem, onları Allah’ın elçisi olarak ancak Sen
bilirsin der.
İşte Allah Resulü (s.a.v), Ebu Huzeyfe’nin samimi bir şekilde yüreğinden
gelen ‘Sen bilirsin Ya Resulullah’ diye dile
getirdiği bu tam teslimiyeti üzerine ona hiç kimseye söylememek şartıyla
münafıkların isimlerini tek tek bildirmiş olur. Gerçekten O’da hayatı boyunca
münafıklar konusunda hiç bir kimseye sırdaşlığın gereği olarak tek bir kelam
etmez de. Ancak Hz. Ömer (r.anh), hayattayken onun hal ve ahvalinden bir şeyler
sezinlemiş olsa gerek ki; Huzeyfe’nin bulunduğu ortamlarda cenaze namazları kılmayı
yeğlerken, onun çekindiği ve kılmadığı cenaze namazlarına iştirak etmemekle de
münafıkların durumuna vakıf olmayı başaracak tek isim olur.
Tebük seferinde sahabe Allah katında çok
büyük ecir kazanırken münafıklar açısından da ahirete kalan azaptan başka
ellerine hiç bir kazanç geçmeyecektir. Üstelik savaş olmadığından dolayı da
ganimetten mahrumda edilmiş olurlar.
Ne diyelim, münafıkların hevesleri
kursaklarında kala dursun, bu arada Medine semaları uzaktan belirince başta
Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere tüm
sahabenin yüzü aydınlanıverir. O arada Efendimiz (s.a.v)’in gözü Uhud dağına iliştiğinde
bir anda şehitlerin hayali gözünde canlanıp şöyle der:
-“Uhud bizi sever, bizde Onu.”
Derken Allah Resulü (s.a.v)’in bu
sözlerinden hareketle Uhud’da kendi hal lisanıyla “hamdım-piştim-yandım”
ocağında kendi payına düşen kül oluşunu sevginin mihrabında “Ey sevgili!” olarak
karşılık vererek “Fenâ fir-Resul”
olacaktır.
Peki, Uhud Allah Resulünün aşkıyla
yanıp tutuşup kül olurcasına “Fenâ
fir-Resul” olurda Medine halkı kül olmaz mı? Hiç kuşkusuz Medine halkı da
Uhud seferi dönüşü gelen orduyu her seferinde olduğu gibi yine hoş geldin sedalarıyla
“hamdım-piştim-yandım” aşkıyla bağırlarına basıp “Fenâ
fir-Resul” olacaklardır. Bu arada Allah Resulü (s.a.v) hane-i saadetine çekildikten
bir kaç gün sonra savaş öncesi Medine’de kalmayı tercih eden 80 bin civarında
kişinin hangi gerekçelerle savaşa katılmadıklarının sorgulamasını da ihmal
etmez. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v), Ka’b b. Malik’i çağırıp şöyle sorgular:
-Ey Ka’b! Hani Akabe’de iken bana
yardım edeceğine dair söz vermiştin, şimdi birden bire ne oldu da sözünü tutmaz
oldun?
Ka’b. b. Malik cevaben şöyle
der:
-Ya Resulullah! Bu hususta bana ne söylersen
hakkındır.
Böylece Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) onun yalana dolana başvurmadan, tüm
samimiyetiyle lafı eğip bükmeden sözünü yerine getiremediğini itiraf etmesi
üzerine hakkında şöyle der:
-Ey Ka’b! Şimdilik sen gidebilirsin, ancak
hakkındaki nihai karar gelene kadar beklemeniz icab eder.
Hakeza sahabeden Hila b. Ümeyye, Mürare b.
Reb’i’de sorgulandıklarında tıpkı onlarda Ka’b gibi hiçbir bahanenin
arkasına sığınmaksızın haklarında verilecek olan hükme rızalık göstermiş
olurlar. Maalesef öyleleri de vardı ki kendince bir sürü mazeretler üretip işi yokuşa
sürerekten af dileyeceklerdir. Öyle ya, Ka’b b. Malik ve diğer iki arkadaş da isteselerdi
“şeriat zahire göredir” hükmünden hareketle af dileyip işin içinden
sıyrılabilirlerdi pekâlâ. Ama onlar tam aksine işi yokuşa sürmeksizin haklarında
verilecek olan hüküm ne ise ona göre boyun eğip beklemeye koyulmuşlardır. Ve Allah
Resulü (s.a.v) haklarında son nihai
hüküm gelene dek ilk hükmünü şöyle verir:
-Hiç kimse bu üç kişiyle konuşmayacak!
Nitekim Ka’b, verilen bu kararın
akabinde yalnızlığa mahkûm edilir de.
Olsun, kabına çekilip yalnızlığın girdabına düşmesine rağmen yine de o hiçbir
şekilde lafı evirip çevirmeksizin suçunu itiraf ettiği için gönlü çok rahattı.
Hani atalarımız demiş ya “sabreden
derviş muradına ermiş” diye, aynen öyle de onca zamandır gösterdiği sabrın neticesini
koşarak yanına gelen bir adamın vereceği haberle meyvesini görecektir. Nitekim
o adamın:
-Ey Ka’b, Müjde, Müjde! Diye çağrı yapması bir anda kabına çekilen yalnızlığını
unutturmasına ziyadesiyle yeter artar da. İşte işittiği o müjde haberiyle
birlikte hemen mescidin yolunu tutup soluğu Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in
yanında alır. Huzura çıktığında ise yüzüne karşı tane tane okunan ayetler onu içten
içe daha da bir derinden rahatlatıp böylece hakkında nüzul olan ayetin hükmü
mealen şöyle tecelli etmiş olur:
-Yemin
olsun ki Allah muharebeden geri kalmak isteyenlere izin verdiğinden dolayı,
Peygamberin yaptığı tövbeyi kabul etmiştir. Nitekim bir kısmının kalpleri
kaymak üzere iken sıkıntılı zamanda Peygambere uymuşlardı. Sonra Muhacirin ve Ensar'ın tövbelerini de
kabul etmiştir. Çünkü Allah çok şefkatli çok merhametlidir. Peygamber
tarafından cezaları geri bırakılan üç kişinin tövbesini de kabul etmiştir. (Tevbe
suresi 117-119).
İşte
vahy olunan bu ayetle birlikte kendiyle barışık hale gelen Ka’b b. Malik, Allah
Resulünün huzurunda şöyle söz verir:
-Ya Resulullah! Yüce Rabbim doğru
söylediğim için beni affetti. İnşallah bundan böyle sözümü yemeyeceğime ahd
olsun.
Diğerleri bin bir türlü bahanelerle
kılıf uydurdular da ne oldu, sonuçta ahirette
hesaba çekildiklerinde mazeret beyan etmenin kurtuluş olmadığı ortaya çıkıp o
gün geldiğinde iş işten geçmiş olacaktır.
Velhasıl-ı kelam, bu durumda bize “Allah bizleri yalandan dolandan korusun”
demek düşer.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/tebuk-seferi-8284
7 Temmuz 2026 Salı
MEKKE'NİN FETHİ
MEKKE'NİN FETHİ
SELİM GÜRBÜZER
Kureyşlilerin himayesini Beni Bekr kabilesi
üstlenirken Müslümanların ise Huzaa kabilesi üstlenir. Günlerden bir gün Beni Bekr kabilesinden
kendini bilmez densiz bir adam, Resulullah (s.a.v)’e yönelik alay edici bir
üslupta şiirli sözlerle hicveder. Bunun üzerine Huzaa Kabilesinden bir adam bu
hicvedici sözler karşısında dayanamayıp o adamı kan çanak içinde yerer seriverir.
Oysaki Hudeybiye anlaşmasına göre on yıl
içerisinde hem Kureyş cenahından hem de Müslümanların cenahından kan
dökülmeyecekti. Böylece bu yaşanan hadiseyle birlikte Hudeybiye barışına gölge
düşürülmüş olur. Hani sadece gölge düşürülse belki gam yemeyiz, iş çığırından
çıkıp karşı tarafın intikam duyguları daha da bir kabarır hal alır da. Öyle ki Beni
Bekr kabilesi bir gece ansızın Huzaa’lılar uyku halinde yakalayıp baskın verdiklerinde
neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde kaçmaya koyulsalar da ardından sıkı
bir takip peşlerini bırakmayacaktır. Nitekim uyku sersemliğindenim yakalananlar
katledilip öldürülürken, yakalamayanlar ise zar zor kendilerini Mekke
sokakların aralarına atabilmişlerdir. Tabii
Resulullah (s.a.v) himayesi altında bulunan Huzaa’lılara yapılan bu elim çirkin
muameleden haberdar olduğunda çok üzülür. Hem nasıl üzüntü duymasın ki, zira sokaklar kan revan içinde insan cesetleriyle
doluydu.
Maalesef başlangıçta hicvedici bir
sözle başlayan kavganın bu noktaya taşınması Kureyş’lileri de endişeye sevk
etmişti. Öyle ki, Ebu Süfyan içinde taşıdığı bu endişeler içerisinde derhal
Medine yoluna koyulur. Medine’de kızının evine geldiğinde Resulullah (s.a.v)’in
oturduğu mindere oturmak istemesine ister ama kızı “sen müşriksin, sen necissin”
deyip minderi altından çekiverir. Babası kızının bu yaptığına şaşırmış olsa da
hemen oracıktan ayrılıp Resulullah (s.a.v)’in huzuruna vardığında geliş
amacının Hudeybiye anlaşmasının ihlalini önlemek ve anlaşmayı uzatmak olduğunu
dile getirir. Ancak Resulullah (s.a.v) himayesine aldığı kabileye yapılanlara
incinmiş olduğu her halinden o kadar kendini belli ediyordu ki; o an susmayı
tercih eder. Ebu Süfyan bu suskunluk karşısında taraflar arasında yapılan
anlaşmayı tekrar uzatmak görüşünde olduğunu tekrar dile getirir ama boşa
çabalamadır bu. Dolayısıyla Resulullah (s.a.v)’den yüz bulamayınca bu kez araya
ricacıları devreye girmesi için efor sarf eder. Olur ya, belki bir umut ışığı
yakalayabilir ümidiyle kapı kapı dolaşmaktan geri durmayacaktır. Nitekim önce Ebubekir’in kapısını çalar, ardından
sırasıyla Ömer, Osman, Ali, Fatıma derken hepsiyle bir dizi görüşmeler yapar.
Bütün bu görüşmelerin ardından her biri; Allah Resulünün onay vermediği bir
şeyi kabul edemeyeceklerini beyan ederler. Zaten öz kızı bile Allah Resulünün
oturduğu mindere oturtmayarak babasına gereken dersi vermişti. Derken uğraş
verdiği bu anlık görüşmelerden Ebu Süfyan'ın bir netice elde edememesi kendisi
açısından çok moral bozukluğu oluşturmasına yeter artar bile
O
moral bozukluğuna uğraya dursun, tüm gözler pür dikkat Allah Resulünün üzerinde
ne yapacağı merak konusuydu. Allah Resulü (s.a.v) o an yerinden doğrulup ayağa kalktığında
kendisinde kabz (gerginlik) hali
vardı. Çünkü yüz ifadelerinde öncesinde
himayesine alıp da kendi uhdesinde gördüğü zulme uğramış Huzaalar’ın yaşadığı o
acı dramın hüznü vardı ki, Allah Resulü
(s.a.v) o an rıdasını toplayıp kıyama geçtiğinde bu
hususta şöyle der; “Eğer kendi nefsim
için istediğim şeyi Huzaa kabilesi içinde istemezsem Allah'tan yardım
görmeyeyim. Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki kendimi ve aile
efradımı himaye ettiğim gibi onları da koruyacağım. Tez elden haber salın ki Allah’a ve ahiret
gününe iman edenler Medine’de toplansın.”
İşte
Allah Resulünün yaptığı bu duyuruyla birlikte Hane-i saadette savaş
hazırlıkları başlar. Derken Resulullah (s.a.v)’in talimatıyla kabileler
silahlanıp sefere çıkılacağı ilan edilir. Bu arada Mekke’ye giriş ve çıkışlar
sıkı denetime alınır da. Böylece sınır boyları kontrol altında tutularak
yapılan hazırlıkların gizli tutulması sağlanır.
Öyle ki alınan bu tedbirler eşliğinde Habib-i Ekrem (s.a.v)’in davetine
icabet eden kabileler akın akın Medine’ye geldiklerinde sayıları on bini bulan
bir ordu oluşturup Mekke’ye doğru hareket ediverirler.
Evet, uzun bir yolculuğun akabinde
yorgunluk alametleri baş gösterip dudaklar susuzluktan çatlamış bitap haldelerdir.
Buna rağmen sahabe-i kiramın birbirleriyle tek yürek olup kenetlenmesini alıkoyamaz.
Öyle ki ashab-ı kiram için Yüce Mevla uğruna çile ibadet sayılırdı. Yine de
onların susuzluğun getirmiş olduğu bitkin ve argın durumunu sezen Allah Resulü
(s.a.v), bizatihi kendisi su içerekten oruçlarını bozmalarını söyler. Bu arada
hiç beklenmedik bir anda amcası Abbas’la da karşılaşıp o da en son muhacir
unvanı şerefine nail olur.
Kafileler yollar dizilmiş, boyunlar
bükülmüş, kalpler tek yürek bir halde
hedefe doğru ilerliyorlardı. Nihayet Merrüz Zehran’a geldiklerinde, Habib-i Ekrem
Efendimiz (s.a.v) ateş yakılmasını emreder.
Sanki yanan ateş değil aşk ateşiydi. Dahası Mekke’den ayrılışın yüreklerde
yaktığı hasret ateşiydi bu. Dile kolay Müslümanlar doğup büyüdüğü topraklardan
çıkarılmışlardı. Artık müminleri bu yanan aşk ateşiyle birlikte yıllardır Mekke’den
ayrı kalmanın hasretiyle yanıp tutuşmanın heyecanı sararken müşriklerin yüreğini
ise korku ateşi sarar. Derken gökyüzüne alev alev yükselen aşk ateşinin harlayışı
Mekke’de yankı bulur da. Bu arada merak
bu ya, Ebu Süfyan ve arkadaşları da
hemen ateşin bulunduğu yerde neler olduğunu görmek için oraya doğru yürümeye koyulurlar.
Fakat gecenin karanlığında izbe iz ilerlediklerinde yakayı kaptırıp derhal
Resulullah (s.a.v)’in huzuruna getirilirler. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) aralarında
Ebu Süfyan’ın da bulunduğu esirleri görünce içi ferahlar. Ancak Hz. Ömer (r.anh),
ona
olan kızgınlığından ileri atılıp:
-Ya
Resulullah! İzin verin, şu Ebu Süfyan’ın
boynunu uçurayım der.
Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası hemen duruma
müdahale edip şöyle der:
-Ya Ömer, sakın ha, bir delilik yapmayasın, olduğun yerde dur, öyle şey olmaz.
Allah Resulü (s.a.v) ise bu durumda devreye girip:
-Hele ikinizde sakin olunuz dedikten
sonra sabah vakti olduğunda onu bana getirin şeklinde emir buyurur.
Nitekim Sabah olduğunda Ebu Süfyan huzura alınır.
Resulullah (s.a.v) huzurunda ona bakaraktan tatlı bir lisanla şunu sual eyler:
-Ey Ebu Süfyan! Daha ne duruyorsun? Hala
iman edipte Müslümanlığın nimetlerinden faydalanmayacak mısın?
Ebu Süfyan tane tane inci gibi dökülen
bu davetten sendeler vaziyette cevaben:
-Tereddütlüyüm
karşılığını verir.
Peygamberimizin amcası bu sefer devreye
girip;
-Artık yeter gayrı, tez boynun vurulmadan bu dini kabul et, şahadet getirmende senin için fayda var
deyince, Ebu Süfyan kelimeyi Tevhid-i diliyle ikrar etmek zorunda kalır.
Ebu Süfyan oradan ayrıldıktan sonra
halkına büyük bir ordunun geldiğini haber verip şöyle seslenir:
-Ey Ahali! İster kendi evime geliniz,
ister Mescidi Harama sığının, isterse kendi evlerinize giriniz hiç fark etmez,
şunu iyi biliniz ki her hâlükârda canınız emniyette olacaktır.
Evet, Ebu Süfyan bu çağrıyı müteaddit
defalar tekrarladı tekrarlamasına ama kimseden çıt çıkmaz. Öyle ki Kureyş halkı
sessizliğe bürünmüştü adeta. Belli ki bu sessizlik sıradan bir sessizlik
değildi, fırtınadan önce gelen sessizlik gibiydi sanki. Oysa korkunun ecele
faydası yoktu. Derken o arada sessizliği bozan ilk tılsım karısı Hind’den gelir.
Nitekim Hind kocası Ebu Süfyan’ın sakalından tutarak:
-Yazıklar olsun sana ki atalarının
dinini terk edivermiş görünüyorsun. Birde üstüne üstük hiç utanmadan
konuşuyorsun, öldürün şu adamı diyerekten ortalığı velveleye verir bir
anda.
Ebu Süfyan:
-Ey Bre kadın! Şu sakalımı çekmeyi
bırak da evine dön ve bir an evvel Müslüman olmaya bak, yoksa canından
olacaksın.
Ebu Süfyan ısrarla bu işin şaka götürür yanı
olmadığını bir kez daha halkına hatırlatmış olur. Ancak ne var ki kanımız
pahasına bu şehri teslim etmeyeceğiz diyenler oldu. Neyse ki itirazcılar
azınlıkta idiler.
Derken en nihayetinde Müslümanlar iki
koldan yıllarca özlemini çektikleri öz vatanlarından parya olarak ayrıldıkları
Mekke’ye kan dökmeksizin girmiş oldular. Zaten hiç kimsede bu durumda karşı
koyma cüreti gösteremezdi. Derken Efendimiz (s.a.v) komutasında bu kutsal
toprakların fethi gerçekleşir. O an
cümle âlem ayakta nefesler tutulmuş haldedir. Dile kolay doğup büyüdüğü
topraklardan ayrılalı sekiz yıl geçmişti. Bu yüzden Mekke yetim kalmıştı onsuz.
Şimdi yediden yetmişe hemen herkes âlemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed
(s.a.v)’in Nebevi nur yüzünü yeniden seyreylemeye koyulur. Öyle ki büyük bir
heyecanla yaşlısı, genci, çoluk çocuk ve herkes canımız sana feda olsun
dercesine adap duruşuyla onu bağrına basmış olurlar.
Evet, Allah Resulü (s.a.v) sekiz yıl
önce Kusva adlı devesiyle buralardan ayrılmıştı ayrılmasına ama kaderin
cilvesine bak ki yine aynı deve ve can yoldaşı Hz. Ebu Bekir’le birlikte
Mescid-i Haram’a girmek nasip oldu. Zalimler bu sefer onları buralardan kovmak
için değil merhamet ve eman dilemek için izliyorlardı gelişlerini. Resul-i
Ekrem (s.a.v) Mescidi harama girdiğinde
önce Hacerül Evsed-i selamlar, ardından mübarek asası ile putları bir bir
devirmekle işe koyulur. Derken putların
devrilişi bir dönemin bittiğini ve Allah'tan başka mabut yoktur ilanının
yapıldığı döneme girildiğinin mesajı verilir.
Akabinde tavaf, zemzem suyunun kana kana içilmesi takip edip sonrasında
Merve ile Safa tepe arasında say’a geçilir. Haccın rükünleri eda edildikten
sonra Kâbe’nin kapısı açılıp içeri girildiğinde o meşhur Hübel putu parçalayaraktan
dışarı atılır. Ve Bilal-i Habeşi’nin o eşsiz güzel sesiyle Ezan-ı Muhammed
Mekke semalarında yankı bulup Fethi Mübin'in duyurusu gerçekleşir. Böylece cümle âlem ve cümle mahlûkat en son Müberra
dinimiz olan İslam’ın çağrısına muhatap kılınır.
Velhasıl-ı kelam, Fetih açılma, yaşanan acıların mükâfatı
demekti, anlayana elbet.
5 Temmuz 2026 Pazar
MUTE GAZVESİ VE HALİD B. VELİD
MUTE GAZVESİ VE HALİD B.
VELİD
SELİM GÜRBÜZER
Allah Resulü (s.a.v), Haris b. Umeyr’i
öldüren Gassan Emiri Şurahbil’e gereken dersi vermek üzere ordunun başına
geçecek emir için ashabına şu duyuruda bulunur:
-Ey ashabım! Biliniz ki Mute seferi için
başınıza Zeyd bin Harise’yi emir olarak tayin ediyorum.
Evet, bu duyuru yapıldı yapılmasına ama bu
arada Cafer b. Ebî Talip’in her haliyle üzgün olduğu gözlerden kaçmaz da. Nitekim
dayanamayıp memnuniyetsizliğini şöyle dile getirir:
-Ya Resulullah! Doğrusu Zeyd’i emir yapacağınızı hiç düşünmemiştim.
Allah’ın Habibi (s.a.v) bunun üzerine
şöyle beyan buyurur;
-Ey Cafer b. Ebî Talip! Şunu iyi bilesin
ki; kimin hakkında neyin doğru, neyin yanlış
olduğunu Allah bilir. Sen gönlünü ferah
tut, niyet hayır akıbet hayır olur elbet.
Derken Resulullah (s.a.v), Mute gazası için gerekli hazırlıklara hız verdikten
sonra ashabına sefer öncesi şu uyarılarda bulunur:
-Ey ashabım! Olur ya, şayet savaş anında
başınızdaki Zeyd şehit düşerse onun yerine komutan olarak Cafer geçiversin. Şayet Cafer’de şehit düşerse yerine komutan
olarak Abdullah b. Revaha geçsin. Abdullah’da şehit düşerse bu durumda kendi
aranızda istişare ederek hakkında karar kılacağınız ismi başınıza emir tayin ediniz.
Böylece Ashab-ı kiram, Allah Resulünün uyarılarını
dikkate alarak yola revan olup kendilerinden sayıca kat be kat üstün 150 bin
kişilik orduyla gaza etmek üzere karşı karşıya gelmiş olur. Kıyasıya başlayan
savaşın daha başlangıcında Zeyd b. Harise düşman cephesinden atılan mızrakla
can evinden vurulup toprağın bağrına şehit düşüverir. Böylece bu durumda sancağı
Cafer b. Ebî Talip devr alır. Fakat o da bir süre sonra aldığı kılıç darbesiyle
şehit düştüğünde bu kez sancağı Abdullah b. Revaha devr alır. Ardından yine çok
bir zaman geçmeden o da şehadete erdiğinde bu kez yere düşmekte olan sancağı
Sabit b. Ekrem eline alıp etrafındaki arkadaşlarına başa geçecek ismi
belirlemek için şöyle istişare eder:
-Ey arkadaşlar sorarım
sizlere, Halid’i komutan olarak kabul
ediyor musunuz?
Arkadaşları cevaben hep bir ağızdan:
-Evet, kabul ediyoruz derler.
Böylece Allah Resulünün sefer öncesi verdiği
talimatlar bir bir yerine getirilmiş olarak maksat hâsıl olur da. Hem kaldı ki, Allah Resulü (s.a.v) verdiği talimatıyla istişare ediniz buyurur da
maksat hâsıl olmaz mı? Elbette ki hâsıl olur. Nitekim istişarenin gücü öyle
etkisini gösterir ki ardı ardına üç komutanını kaybeden bir ordu savaştan zaferle
çıkar bile. Gerçekten de bir ordu düşünün ki, kıyasıya geçen savaşta ardı
ardına şehit düşen komutanlarını kaybettiği halde bir bakıyorsun savaşı lehine
çevirip İslam tarihinin altın sayfalarına Mute zaferi olarak adını yazdırabiliyorlar.
Nasıl mı? Malumunuz bir zamanlar Halid
b. Velid müşrik saflarında cenk ederken Uhud’da Müslümanların galibiyetiyle
sonuçlanacak savaşın seyrini bir anda Uhud’un arka tarafını dolanmak suretiyle aleyhimize
dönüştüren düşmanımız olarak karşımıza çıkmıştı. Gün gelir, Halid b. Velid İslam’la
şereflenip Mute’de Müslümanların safında yer aldığında bu kez savaşın
müşriklerin aleyhine çevirecek bir iman abidesi kahraman olarak karşılarına
çıkar. Öyle ki savaş anında en son şehit düşen arkadaşından sancağı devr aldığında
ince kıvrak zekâsını kullanıp stratejik bir taktikle ordunun sağ tarafının
arkasında kalanları sol tarafın önüne, ordunun sol tarafının arkasında kalanları
ise sağ tarafın önüne çekmek suretiyle bir anda savaşın seyrini Müslümanların
lehine çevirecektir. Böylelikle Allah Resulü onun hakkında “Ey Halid! Sen Allah’ın Seyfullah’ısın (kılıcısın) ” diye beyan buyurduğu övgü dolu sözleri yerini bulmuş olur. Bundan daha da öte Allah Resulünün savaş
öncesi yaptığı telkinler doğrultusunda sefer eyleyen bir ordu düşünün ki cenk
esnasında ardı ardına komutanlarını kaybetse bile son nefesini verene kadar inancını
yitirmediği müddetçe nice zorlukların ve olumsuzlukların üstesinden gelinerekten
zafere dönüşebileceğinin mesajı ümmetince idrak edilmiş olur da.
Nitekim Mute’de onca gayretin ve hele
bilhassa Halid b. Velid (r.a)’ın akıl dolusu
savaş stratejisinin semeresi olarak müşriklerin hevesi bir anda kursaklarında
kalmaya ziyadesiyle yetmiştir. Zaferi kazanan sahabe gazilerimizin hevesini
kıran durum ise Medine'ye dönüşlerinde halkın içerisinde bazılarının yerden
avuçladıkları toprağı üzerlerine saçıp savuraraktan serpmiş olmalarıdır. Ne
diyelim, zaferin sevincini hazmedememek denen hasetlik bu ya, Mute gazilerinin
üzerlerine toprak saçmaları sanki yetmezmiş gibi birde bunun üstüne üstük onları
savaş suçlusu itham edercesine:
-“Sizi
gidi kaçaklar sizi” türünden hiçte
hoş olmayan küçük düşürücü sözlerle Medine sınırında karşılayacaklardır. Hiç
kuşkusuz hak etmedikleri böylesi bir karşılayış yorgun düşmüş gazilerin bir
anda morallerini fena halde bozacaktır. Hani atalarımız “Yavuz hırsız ev
sahibini batırırmış” diye söyledikleri veciz bir söz vardır ya, aynen öylede Mute savaşının zaferle
neticeleneceğini hiç hesaba katmadıklarından olsa gerek zaferin başkahramanı
Halid b. Velid (r.anh) bile bu türden
bir karşılamaya maruz kalabiliyor. Neyse ki Resul-i Ekrem (s.a.v) derhal olaya müdahil olup:
-Hayır, onlar kaçak değil, bilakis onlar düşmana karşı cansiperane
mücadele veren can yiğitlerimdir demek suretiyle gazilerin altüst olan moralleri
yeniden yerine gelmiş olur.
Öyle ya, şayet durum vaziyet dedikleri
gibi olsaydı Allah Resulü (s.a.v) böyle bir ordunun o güzide komutanını
Allah’ın kılıcı anlamına gelen ‘Seyfullah’
unvanıyla över miydi?
Hatta bu arada kılıca anlam yükleyen
kılıç sahibinin cenk meydanında gösterdiği mücadeleye şahit olan gazilerden
biri komutanına bağlılığını ahaliye şöyle haykırır da:
-Ey Ahali! Hiç kimse durduk yere kendi
kendine onun hakkında suizanda bulunmasın. Şayet sizler O’nun aslanlar gibi cenk
meydanını altını üstüne çevirdiğini görseydiniz bunları söylemekten imtina edip
hicap duyardınız.
Anlaşılan o ki, Medine’ye sağ salim
dönüşte gazileri yorgun düşüren asıl neden unsur Mute savaşı değilmiş. Meğer asıl onları yorgun düşüren asıl neden unsur
hak etmedikleri bu tür muameleyle karşılanmış olmalarıdır
Hakeza
Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bizatihi hanımı Ümmü Seleme vasıtasıyla bir
ziyaretçi kadının kocası evden dışarı çıktığında savaş kaçakları suçlamasına
maruz kaldığına üzülüp dert yandığını öğrendiğinde hemen olaya müdahil olup bir
münadi vasıtasıyla şu talimatı verir:
-Ey Medine halkı duyduk duymadık
demeyin! Şundan haberdar olunuz ki Resulullah (s.a.v) Mute gazilerine kaçak denilmesini men
etmiştir. Hiç kimse kalkıp da onlara bühtanda bulunup rahatsız etmesin.
Derken görevli münadi, Allah Resulünün söylediği talimat doğrultusunda
Medine sokaklarında durum vaziyeti duyurması sayesinde Mute gazileri derin bir
nefes alıp, böylece yorgun düşen bedenlerin acısı dinmiş olur.
Vesselam.
30 Haziran 2026 Salı
ZATÜ’S SELASİL GAZVESİ VE AMR
ZATÜ’S SELASİL GAZVESİ VE AMR
SELİM GÜRBÜZER
Resulullah (s.a.v), Beliyy kabilesini
İslam’a davet etmek için Amr’ı vazifelendirir.
Ancak olur ya, şayet İslam’ı kabul etmezlerse üzerlerine gidip gaza eylemesini
emir buyurur da. Derken 300 yüz kişilik birlik hareket edip savaş alanına
yaklaştıkça karşı tarafın sayıca fazla olması Amr’ı kara kara içten düşündüren
bir durum oluşturur. Öyle ki bu derin düşünceler
eşliğinde Resulullah (s.a.v)’e takviye kuvveti göndermesi için haber salar. Böylece 220 kişilik takviye kuvveti namaz vaktine
ramak kala orduya katıldıklarında aralarında Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) gibi önde gelen simalarda
vardır. Hatta bu önde gelen isimler namaz için ön safta imamete geçer gibi
olduklarının hissine kapılan Amr (r.a), derhal duruma müdahale edip:
-Takdir edersiniz ki sizler sadece burada
bana yardımcı kuvvet olmak için varsınız, dolayısıyla benim ordunun başında olmam hasebiyle
iznim dışında herhangi biriniz kendi başınıza hareket etmenizi doğru bulmam
deyip namazı kendisi kıldırıverir. Bu arada akşam vakti hava kararmaya yüz tuttuğunda
ise gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farklılığının oluşturduğu soğukluk
kafileyi tir tir titrettiği gözlenir. İster istemez bu durumda ateş yakma ihtiyacı
hâsıl olur. Hiç kuşkusuz bunun için Amr’ın “ateş yak” talimatı vermesi gerekiyordu ki ancak bu hususta
beklentilerin tam aksine ordugâha şu talimatı verir:
-Sakın ola ki ateş yakmayasınız, şayet
içinizden biri ateş yakmaya kalkışırsa şunu iyi bilsin ki hiç gözünün yaşına
bakmaz ateşin içine atarım.
O arada
Hz. Ömer (r.a)’ın sarf edilen bu sözler üzerine celallenip yakasına yapışmakta
olduğunu sezen Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a), hemen yerinde yaptığı müdahaleyle sinirlerin
gerildiği ortam bir anda yatıştırılmış olur.
Sabah vakti olup yürüyüş emri verildiğinde
ise bu kez yolda küçük çapta diyebileceğimiz topluluklarla karşı karşıya
gelinir. Neyse ki bu küçük çapta topluluklarla karşılaşmaların sadece birinde çıkan
kavgada tek bir Müslüman’ın yaralanması dışında pek kayda değer bir kayıp
yaşanmayacaktır. Hatta Amr (r.anh) küçük çaplı çıkan bir kavgada kaçanların
arkasından kovalama ihtiyacı bile duymaz. Derken oralarda birkaç gün sefer vaziyetinde
oyalandıktan sonra en nihayetinde ordusuna dönüş emri verip bu sayede yolculuk
süresince artık geceleri ateş yakma yasağı kalkmış olur. Bu arada Amr (r.a) geceleyin
emri altındaki ordusuyla birlikte istirahate çekilip uykuya daldığında sabaha doğru
kendisinin ihtilam olduğunu fark ediverir. Fakat hava çok soğuk ve kuru ayazdı,
suyla yıkansa hasta olabileceğini düşündü o an. Derken suyla ön ve arka
kısımlarını yıkamakla yetinip gusül yerine teyemmümle ordusuna namaz kıldırmayı
yeğler.
Amr
(r.a); Medine'ye vardığında ilk iş Nebiyyi Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in huzuruna çıkıp
Zatü’s Selasil Gazvesinin öncesi ve sonrası olan biten her ne yaşandıysa hepsini
bir bir anlatmak olur. Ancak Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) olan
biteni yorum yapmaksızın dinlemekle yetinip kendisine sadece şu sualleri yöneltir:
-Ey Amr! Yolculuk esnasında soğuk gecede neden
ateş yaktırmadın ki?
-Ya Resulullah! Şayet ateş yaktırsaydım düşman
bizim geldiğimizin farkına varabilirdi, dolayısıyla sabahı bekleyip hücum vaziyeti
almayı tercih ettim.
Resulullah (s.a.v) aldığı bu cevap karşısında bu kez kendisine şu
suali tevdi eder:
-Peki, cünüpken neden gusletmedin de
teyemmümle namaz kıldırmış oldun?
Amr b. As (r.a) cevaben şöyle der:
-Ya Resulullah! Hava çok soğuktu,
yıkandığım takdirde hastalanıp hayatımı tehlikeye sokabilirdim. Hem kaldı ki, Yüce
Mevla’mız Kur’an’da “…Ve kendi nefislerinizi de öldürmeyiniz. Şüphesiz
Allah size çok merhametlidir” diye beyan buyurmakta (Nisa, 29). İşte bu ayetin
hükmüne dayanaraktan namazı kıldırmış oldum.
Derken Allah Resulü (s.a.v), Amr’ın verdiği bu
cevaplar karşısında şöyle yapsaydın daha iyi olurdu tarzında en ufak telkinde
bile bulunmaz. İşte bu demektir ki, Allah Resulünün sükût etmesi ya da en ufak telkinde
bulunmaması tasdik manasına gelir. Bu yüzden atalarımız da “sükût ikrardan
gelir” diye kelam etmişlerdir.
Velhasıl-ı kelam; ileride Mısır Fatihi olarak
tarihin sayfalarına adını yazdıracak olan Amr b. As (r.anh), daha şimdiden Zatü’s
Selasil Gazvesinin muzaffer komutanı olarak tarihe not düşmüş olur da.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/zatus-selasil-gazvesi-ve-amr-8264
20 Haziran 2026 Cumartesi
CENNET KOMŞUSU ZÜBEYR
CENNET KOMŞUSU ZÜBEYR
SELİM
GÜRBÜZER
Zübeyr Müslüman olunca amcası tarafından
takibe alınır. Hatta günlerden bir gün namaz kılarken onu yaka paça odaya da
hapsediverir. Öyle ki hapsedildiği
odanın önüne odunlar yığıp ardından tutuşturuverir de. Derken odayı duman kapladığında
içeriden içten içe öksürük sesleri duyuluverir.
Ne diyelim, işte Cennet komşusu
olarak müjdelenen Zübeyr olmak bu ya, dumanlar arasında da olsa o an Allah Resulü
(s.a.v)’in şu sözlerini hatırlayıverir:
“Üç
şey vardır ki, o kimde bulunursa hakiki manada imanın tadını tatmış demektir. O
üç şey:
- Herhangi bir insanı Allah için sevmek,
-Allah ve O’nun elçisini herkesten çok
sevimli bulmak.
-Tekrar küfür hayatına dönmekten ateşe
atılırcasına korku ve nefret duymak (küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve
tehlikeli görmek).”
İşte
bu hadis-i şerifte geçen ifadede “Ateşe
atılma pahasına da olsa küfre dönmeme..’’ cümlesi Zübeyr'in ruhunda daha da
bir fırtınalar estirip böylece maruz
kaldığı zulme karşı daha da bir direnmesini beraberinde getirir. Ancak baktılar ki içerden öksürüklerin ardı
arkası kesilmeyip hatta boğulma tehlikesi baş gösterecek gibi gözüküyor, hemen içeriye dalınaraktan yüzüne su serpiştirilip
“bu kadarcık da ders sana yeter” denilerekten odadan yaka paça çıkarıvermek
zorunda kalırlar. İlginçtir Zübeyr baygın
halde ayıldığı esnada ağzından çıkan ilk cümle ifadesi şu olur: Küfre
dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek
-Bu kutsi yolda can vermek şu cansız taşa
tapmaktan daha evladır.
Tabii amcası bu metanet ve kararlı duruş karşısında
son kez yüzüne şamar atıp;
-Anlaşılan
sen uslanmayacaksın, o zaman ne halin
varsa gör deyip onu öylece kendi haline bırakıp salıverir.
Evet, bu kutsu yol çile ile harmanlanıp,
sahibini cömert yapar da. Nitekim Zübeyr
(r.anh) zengin ve son derece cömert sahabeydi. Öyle ki, kölesinden aldığı haracı
evine harcamayıp sadaka vermeyi tercih ederdi hep. Bu nedenledir ki kendisi cennetle
müjdelenen Aşere-i Mübeşşere (on sahabe)
arasına girmekle şereflenmiştir. O aynı zamanda, müşrikler tarafından Resul-i
Ekrem (s.a.v)’in Mekke’de esir edildiğini işitir işitmez, acaba işin aslı
astarı var mı yok mu diye hiç düşünmeye gerek duymaksızın hemen kılıcını kuşanıp
tek başına sokağa fırlayıveren can yürek sahabedir de. Ve onu bu halde gören
Allah Resulü (s.a.v) tebessümle:
-Ey Zübeyr! Bu ne hal, bu ne telaştır?
Tabii Zübeyr (r.a) durum vaziyeti anlatınca, Allah Resulü onu şu
sözlerle över:
-Her
gazada benimle beraber ve canı ile siper, her Nebinin bir veziri, yardımcısı
dostu vardır, benimki de Zübeyir’dir. Zübeyr benim amcamın oğludur,
ümmetimdendir ve yardımcımdır. Cennette benim komşumdur. Safiye'nin oğlunu
öldürene cehennem ateşini müjdeleyin.
Malumunuz Hz. Zübeyir (r.a), Halife Hz. Ömer (r.a)’ın Ahır ömrünün son
demlerinde vasiyetin gereği olarak halife seçiminde görevlendirilen seçkin şura
üyelerindendir. Halife Hz. Osman’ın
vefatının sonrasın da ise Hz. Ali (k.v)’e beyat etmenin akabinde Talha ile
birlikte huzura çıkıp Hz. Osman’ın katillerinin derhal cezalandırılmasını
isteyenlerden biridir de. Ancak Hz. Ali
(k.v), bu hususta sular durulmadan bu işe kalkışmanın bir takım sıkıntıları
beraberinde getireceği yönünde bir tavır ortaya koyması üzerine Cemel vakasında
Hz. Aişe annemizin safında yer almışlardır. Neyse ki savaş meydanında Hz. Ali
(k.v) kendisine birtakım telkinlerde
bulununca cenk etmekten vazgeçip vadiye doğru yol alır. İşte bu noktada Resulullah
(s.a.v)’in hakkında yıllar öncesinden bildirdiği o an gelmişti ki, Vadi Üs Siba
denilen yerde konaklayıp namaz kıldığı esnada Hz. Ali (k.v) cenahından İbn-i Cermuz’un kılıcıyla başı gövdesinden
ayrılıp komşu olarak müjdelendiği Cennet-i alâ’ya bir kuş misali kanatlanıverir.
Evet, Zübeyr (r.a) müjdelendiği Cennet-i
alâ’ya bir kuş misali kanatlanıverirken karşı taraf ise zafer elde etmiş
edasıyla Zübeyr’in kesik başıyla Hz. Ali (k.v)’in huzuruna çıktıklarında
hevesleri kursaklarında kalacaktır. Öyle
ki, Hz. Ali (k.v) bir zamanlar bizatihi
Allah Resulünün mübarek dilinden işittiği o meşhur hadis-i şerifi naklederek
onların yüzüne karşı gereken dersi şöyle vermiş olur:
-Her
kim ki, Safiye’nin oğlunu öldürene cehennem ateşini müjdelerim.
İşte bu noktada kelimenin tam anlamıyla
İbni Cermuz’un zafer edasıyla sunduğu kesik baş sevinci cehennem azabına dönüşüvermiş
olur.
Hâsılı
kelam; hadis-i şerif tüm berraklığıyla ayan
beyan ortada, bu hususta daha başka ne
diyebiliriz ki. Hem hakkında illa bir şeyler söylemek gerekiyorsa da bize ancak
“Resulullah (s.a.v)’in müjdelediği cennet komşuluğu için mübarek olsun demek
düşer.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/cennet-komsusu-zubeyr--8254




