11 Ağustos 2026 Salı

HENDEK SAVAŞI VE KUREYZA YAHUDİLERİ


 

       HENDEK SAVAŞI VE KUREYZA YAHUDİLERİ

 SELİM GÜRBÜZER

        Uhud savaşı sonrası Ebu Süfyan, Hz. Ömer (r.anh)’a seslenip; “Gelecek sene buluşma yerimiz Bedir olsun” ültimatomunu vermişti. Ancak ne var ki o günler yaklaştıkça içine için için korku düşmeye başlar. Kendince ültimatom verdiği o gün, zafer sarhoşluğundan olsa gerek bir defa ağzından baklayı çıkarmıştı,  elbette ki bu durumda gururuna yediremeyip sözünden geri dönemezdi. Üstelik mevcut olağan kuraklık şartlarının geçen yıldan daha da çetin geçeceği günlerin eşiğine gelinmesi onu daha da bir kara kara düşündürmeye ziyadesiyle yetmişti.

       Hatta kara kara düşündüğü günlerden bir gün Kâbe’yi tavaf etmekte olan bir adama dikkat kesilmişti ki,  adı Nuaym’dı. Yesrib’den gelmişti o.

        Ebu Süfyan, merak bu ya, hemen o adama:

        -Yesrib'de neler oluyor diye sorar.

        Nuaym cevaben şöyle der:

         -Müslümanlar Bedir’de büyük buluşma günü için tek yürek olmuş canhıraş bir halde habire çalışmaktalar.

          Her ne kadar bu cevap Ebu Süfyan’ı memnun etmese de bir kere ok yaydan çıkmıştı. Bizatihi kendisi Bedirde buluşmaya söz vermişti çünkü.  Yine de buna bir çare bulmak gerekti,   ama nasıl? O an aklına Müslümanları bu büyük buluşmadan vazgeçirecek bir hinlik düşünür. Hemen Nuaym’a maddi bir servet karşılığında şu teklifte bulunup şöyle der:

         -Yesrib’e vardığında kalabalık bir ordu ile Bedir'e geleceğimizin algı propagandasını yapın. Böylece büyük bir iş başarmış olursun, bizim için bu kadarını söylemen kâfi.

        Hiç kuşkusuz Ebu Süfyan, bu haberi uçurmakla güya kendince Müslümanlara gözdağı verip savaştan vazgeçirmek amacını güdüyordu.

        Nuaym aynen denileni yapmak üzere karşılaştığı hemen herkese abartılı bir şekilde Mekke’de büyük bir ordunun yola çıkmak üzere olduğunu dile getirir.  Fakat Müslümanlar hiç oralı olmaz, aksine hazırlıklar daha da bir hız kazanır. Hatta Müslümanlar müşriklerden çekinmediklerini göstermek adına güle oynaya mallarını Bedir panayırına döküp normal alışverişlerini yapmaktan bile geri durmazlar.  Üstelik Bedir’de 1-2 gün değil 8 gün kalırlar.  İcabında daha da çok kalabilirlerdi, ancak baktılar ki müşriklerden gelen giden hiç yok, bu durumda yurtlarına geri dönüş kararı alırlar. Böylece Müslümanların yurtlarına dönmesiyle birlikte Nuaym’ın algı propaganda girişimleri bir çırpıda suya düşmüş oldu. Nitekim Allah-ü Teâlâ bu hususta bakın ne beyan buyurmakta: 

         -Onlar Allah’tan bir nimetle ikramla döndüler. Kendilerine fenalık dokunmadı. Allah’ın rızasına da uymuş oldular. Allah büyük ikram ve ihsan sahibidir. (Size o haberi haberi getiren adam) mutlaka (sizi) kendi dostlarından korkutmakta olan şeytandır. Öyle ise siz onlardan (onun dostlarından) korkmayın, benden korkun, eğer iman etmiş (kimse) lerseniz. (Ali İmran: 174 -175).  

         Derken bu arada Yahudiler Ebu Süfyan'ın iki bin kişilik orduyla Bedir’e doğru geldiği haberini işitince sevindirik olurlar, ancak bu sevinç kısa sürer. Çünkü bu sevincin üzerinden daha fazla bir zaman geçmeden Ebu Süfyan’ın daha Bedir'e varmadan Mecenne denilen bölgeden geri döndüğü haberi bir anda yüzlerinin solmasına neden olur.  

      Her ne kadar Ebu Süfyan Mekke’ye vardığında arkadaşlarına geri dönüş gerekçesini kuraklığı bahane olarak gösterse de hiç kimse ikna olmayıp şöyle serzenişte bulunurlar:

       -Ey Ebu Süfyan! Şunu unutmayın ki, böyle yapmakla hem Müslümanların ekmeğine yağ sürmüş oldun hem de bizim onurumuzu yerle yeksan edip onların yanında beş paralık etmiş oldun.  

       Arkadaşları serzenişte buluna dursun,  bu arada Beni Nadir Yahudileri de boş durmayıp yeniden Uhud zaferine benzer bir zafer elde etmenin zeminini oluşturmak için Ebu Süfyan'ı savaşa itmek maksadıyla Mekke’ye gitme kararını alırlar.

        Ebu Süfyan gelen heyeti ayakta karşılar. Hoşbeş sohbetin ardından Yahudiler buraya geliş maksatlarını dile getirirler. Bunun üzerine yapılan toplantıda özetle; son kez Müslümanlara öyle ders verilmeli ki; bir daha bellerini doğrultamasınlar mutabakatına varırlar. İşte alınan bu karar doğrultusunda Mekke müşrikleri ve Yahudi heyeti Kâbe’nin örtüsü altına girip hep birlikte savaşmaya yemin ederler. Böylece Yahudiler ektikleri fitne tohumlarının meyvelerini almanın sevinciyle Mekke’den ayrılmış olurlar.

        Müşrikler cephesinde bunlar yaşanırken Medine’de ise Selmani Farisi (r.a)  akıl dolusu bir fikir ortaya atıp şöyle bir proje ortaya koyar:

         -Ya Rasulullah! Bizim Acem diyarında şehrin çevresini müdafaa için hendek kazılır, biz de hendek kazsak uygun görür müsünüz?

         Allah Resulü (s.a.v) bu fikri güzel bulur. Derhal kazı işlemlerine başlatıp böylece hendek kazı işlemlerine Efendimiz (s.a.v)’in bizatihi kendisi de iştirak eder. Hatta bir keresinde ashabdan biri hendek kazdığı yerde kayayı parçalayamamıştı, öyle ki kaya parçalanacak türden değildi, bu yüzden mahcup bir hale düşmüştü. O'nun bu mahcubiyetini sezen Allah Resulü (s.a.v) eline aldığı külünge ile kaya parçasına ilk vuruşunda önce Yemen tarafları kendisine gösterilir, ikinci darbede Şam,  üçüncü vuruşunda ise en nihayet İran tarafları gösterilir. Tabi yaşanan bu mucizevi olaya inanmayanlar olsa da Müslümanlar olarak bizim buna inancımız tamdır. Derken kaya parçalanıverir. Anlaşılan maneviyat âleminde gösterilen bu ülkeler basit bir kaya parçalanmasının ötesinde ince yüklü manaları bağrında taşıyordu. Dahası söz konusu kaya parçalanmaları gidilecek yerlerin ileride fethedileceğinin işaret taşları bir muştuydu bu.

        Ebu Süfyan ise ordusuyla yola çıktığında, Müslümanların Bedir’de gayet sakin bir şekilde hiç korkmadan panayırda 8 gün alışveriş yaptıklarını, hatta kendilerini düşmana karşı siper edecek derecede bekler olduklarını, ancak gelen gidenin olmayacağının iyice kanaatine vardıklarında artık bir noktadan sonra Medine’ye dönmek zorunda kaldıklarını öğrenmişte olur.  Fakat Ebu Süfyan bununla da yetinmeyip bu kez Medine’ye dönen Müslümanlar acaba şimdi neler yapıyorlardır merakıyla istihbarı haber toplamaya koyulur. Öyle ki gönderdiği habercilerden gelen haberler hiçte hoşuna gitmeyecektir. Zira hendek kazı işlemlerine tüm şehir halkı seferber olmuş durumda olup her biri dur durak bilmeksizin habire çalışıyorlardı. Kendisi açısından pekte iç açıcı haber sayılmayıp adeta sinirinden küplere binmişti. Tabii korkunun hiçte ecele faydası yoktu, artık ok yaydan çıkıp savaş kaçınılmaz hale gelmişti. Dolayısıyla ikinci kez dönüş kararı alsa kendisi açısından onur kırıcı bir durum ortaya çıkardı ki; bunu asla göze alamazdı. Derken Yahudi kabilelerinin iştirakiyle büyük kalabalık bir ordu ilerleyerekten Hendek önlerine kadar dayanmış olurlar.

         Her iki tarafta da nefesler tutulup heyecan dorukta idi. Hem kaldı ki hendeği geçmek her babayiğidin harcı da değildi. O halde bu durumda ne yapmalıydı? Malum o ilk günleri hendeğin her iki yakası da uzaktan karşılıklı ok ve taş atışlarıyla mücadeleye sahne olur. Derken müşrik Araplar şimdiye kadar hiç alışık olmadığı bir savaş taktiği ile karşı karşıya olduklarının farkına varırlar. İster istemez böylesi karşılıklı ok ve taş atmalarla bu işin sonuçlanamayacağını onlarda nihayetinde anlamış olurlar.  Nitekim savaş başlayalı 20 gün olmuştu ki artık dayanacak takatları kalmayacak noktasına gelmişti. Üstelik savaş uzadıkça hem heyecanlarını yitiriyorlardı hem de mühimmat kaybına uğruyorlardı. Baktılar ki uzaktan uzağa atış manevralarıyla her geçen gün güç kaybına uğrayacaklar,  bu kez el mahkûm her türlü riski göze alıp hendeği aşma teşebbüsüne girişirler.  Özellikle müşriklerden Amr'ın artık sabredecek halinin kalmadığı o kadar net bir şekilde her halinden kendini belli ediyordu ki, artık bir noktadan sonra dayanamayıp hemen atıyla birlikte hendeğin öte tarafına atlayaraktan meydan okur da.

       Peki, o meydan okurda Allah'ın aslanı Hz. Ali (k.v), yerinde durur mu, elbette ki durmaz. Genç yaşta Hz. Ali (k.v)   hiç tereddüt etmeden “Hodri meydan” dercesine ileri atılmaya kalkışsa da  Allah Resulü (s.a.v):

        -Ey Ali!  Dikkat et, bu Amr deyip er meydanına çıkmasına müsaade etmez.

        Tabii Amr’da bu arada habire;  “Yok mu karşıma çıkan” diye avaz avaz bağırmaktan da geri durmaz. Hatta o hodri meydan okudukça, Hz. Ali  (k.v)   yine ileri atılmak istedi. Ancak Allah Resulü (s.a.v) her defasında şöyle der:       
       -Ey Ali! Bak bu Amr.

       Hz. Ali (k.v) sonunda dayanamayıp:

       -Ya Rasulullah! O Amr ise bende Ali’yim der.

       İşte Habib-i Ekrem (s.a.v),  Hz. Ali (k.v)’in bu gözü pekliği karşısında bu kez Zülfikar isimli kılıcını ona verip er meydanına çıkmasına mani olmaz. Tabii ki Hz. Ali (k.v), Amr’ın yanında çocuk gibiydi, ancak kılıç sesleri şakırdadıkça Amr’da, Hz. Ali’nin öyle kolay lokma olmadığını ilk hamlede anlamıştı anlamasına ama artık vakit çok geçti. Çünkü Allah’ın aslanı Hz. Ali (k.v) çoktan başını gövdesinden ayırmıştı bile. Bu durumda hendeğin öte tarafında bu durumu izleyen müşrikler vurgun yemişçesine şaşkın ördek hale dönerken, Müslümanlar ise tam aksine “Allah-ü Ekber” tekbir sesleri eşliğinde adeta gök kubbeyi inletip güç ve moral tazeliyorladı.

        Ebu Süfyan, Amr’ın anlık bir refleksle hendeğin ötesine geçme teşebbüsünün kendi aleyhlerine işleyen bir durum oluşturduğunu yerinde görünce sinirlenip adeta küplere binmişti, ama olanlar olmuştu birkere. Bu durumda ister istemez arkadaşlarıyla bu hususu müzakere ettikten sonra 20 günü aşan mücadelenin ardından umumi taarruz için harekâta geçme kararı alır.

      Bu arada Nuaym ise Allah Resulünün yanına varıp Müslüman olacağını dile getirir.  Sonra şöyle der:

       -Ya Resulullah! Bundan böyle bana ne emir buyurursanız emrine amade olarak onu yapmaya hazırım.

       Allah Resulü( s.a.v) bunun üzerine:

       -Ey Nuaym! Harb hiledir,  onları şimdilik bizden uzak tutman bizim için kâfidir der.

        Gerçekten de Nuaym harb hiledir mesajının gereği olarak bir zamanlar müşriklerin adına çalışırken artık bundan böyle Resul-i Ekrem (s.a.v)’in emrine amade olarak hizmetinde koşturmak için can atacaktır. Nitekim Nuaym, bir zamanlar Ebu Süfyan adına yürüttüğü hile taktiklerinin bir başka uygulamasını bu kez Allah Resulünün vereceği direktifler doğrultusunda önce Kurayza Yahudileri ile sonra da Ebu Süfyan'la görüşerek birbirlerinin kuyusunu kazacak bir stratejisiyle işi yürütecektir.

       Nitekim Kurayza Yahudilerinin yanındaymışçasına bir tavra bürünerek yaptığı görüşmede;

        -Ben sizlerin yerinizde olsam savaşa girmeden evvel işi garantiye almak bakımdan Ebu Süfyan'dan rehin isterdim. Çünkü onun sağı solu belli olmaz, son anda sizleri yüzüstü bırakıp Muhammed’in ordusuyla karşı karşıya kalabilirsiniz önerisinde bulunup kabul görür de.

      Ve bu görüşmenin ardından Nuaym güle oynaya bu kez Ebu Süfyan'ın yanına varıp onunda kulağına;

      -Kurayza Yahudilerinin Müslümanlarla yaptığı anlaşmayı bozduklarına pişman olduklarını, bu yüzden tekrar anlaşma zemini aradıklarını, dolayısıyla sizden rehin isteyebileceklerini fısıldar.

        Nuaym, Ebu Süfyan'la yaptığı görüşmenin ardından hakeza bu seferde Gatafan kabilesinin ileri gelenleri ile görüşüp,  onlara da Kureyş’e söylediklerinin aynısını fısıldar.

        İşte birbirlerinden habersiz bir şekilde ardı sıra gerçekleşen bir dizi görüşmeler meyvelerini vermesiyle birlikte maksat hâsıl olmuş olur da. Nitekim Ebu Süfyan, Yahudilerin kendisine ilettikleri rehin isteklerini geri çevirince kendi aralarında ona karşı diş bileyip:

      -Meğer Nuaym haklıymış siteminde bulunurlar.

      Ebu Süfyan cenahı da:

      -Zaten Yahudilerin böyle yapacağı baştan besbelliydi. Onlar oldum olası kalleştirler serzenişinde bulunurlar. Böylece kurdukları ittifak kendiliğinden çatırdayıp bozulmuş olur.

      Onların kendi aralarında kurdukları ittifakları çatırdaya dursun,  bu arada ikindi namazının ardından Allah Resulünün ellerini semaya açtığı gözlerden kaçmaz da. Semaya açılan eller elbette ki geri çevrilmezdi. Zaten duanın ardından tam güneş batmaya yakın göz gözü görmeyecek bir şekilde ansızın çıkan fırtınanın ortalığı kasıp kavurmaya başlaması yapılan duanın geri çevrilmeyeceğinin bir işareti sayılırdı elbet.  Öyle ki müşrikler,  kasıp kavuran şiddetli fırtınadan dolayı develerini bile almaya fırsat bulamadan tüyüp kaçmak zorunda kalırlar.  

       Allah Resulü (s.a.v) kılınan namazın ardından:

        -Aranızdan bana  müşriklerden haber getirecek olan var mı ? Diye sual eyler.

        Tabii hiç kimseden ses çıkmayınca Allah Resulü (s.a.v) bu defa:

       -Ey Huzeyfe!  diye iki kez seslenir.

       Neyse ki Huzeyfe ikinci seslenişten sonra ancak kendine gelip:

       -Buyur Ya Resulullah! Diyebildi.

       Habib-i Ekrem (s.a.v):

       -Ey Huzeyfe! Neden ilk çağrımda ses verememiştin?

      Huzeyfe cevaben:

     -Ya Rasulullah!  Soğuktan vücudum titriyordu benzim sararmıştı,  titreyişimden ötürü ses çıkaramamıştım. İnan daha yeni yeni kendime gelebildim.  Şimdi ne buyurursanız emrine amadeyim der.

       Böylece Huzeyfe,  Allah Resulünün emri doğrultusunda derhal müşrikler cenahından haber getirmek için Ebu Süfyan'ın bulunduğu yere varıp etrafı kolaçan ederekten gözetlemeye koyulur. Gözetlediğinde Ebu Süfyan konuşuyor olduğunu yanındakilerin ise onu dinler halde görür. Huzeyfe derhal kulağını kabartıp o konuşmalardan en can alıcı sözlere dikkat kesildiğinde Ebu Süfyan’ın arkadaşlarına:

        -Görüyorsunuz Kurayza’lılar ihanet ettiler, çıkan kasırga hepimizi savuruverdi, eşyalarımız yok oldu, ocaklarımız söndü, çadırlarımız savruldu,  yurdumuza dönmekten başka çare kalmadı şeklindeki konuşmasına şahit olur.  Konuşmaların akabinde yurtlarına dönerler de.

        Huzeyfe sessizce oradan ayrılıp işittiklerini harfi harfine Allah Resulüne aktarır. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v)’de Medine’ye dönüş emri verip ashabına şöyle moral verir:

       -Ey Ashabım! Şunu iyi biliniz ki; bundan böyle Kureyş sizin üzerinize gelecek cesareti bulamayacaktır.

       Allah Resulü (s.a.v) Medine'ye vardığında ilk evvela yorgunluğunu üzerinden atmak için Hane-i Saadetine çekilir.

        İlginçtir Resul-i Ekrem (s.a.v) evinde kılıcını çıkarıp yıkandıktan sonra öğle namazını müteakip o sırada Cibril Emin Dihye gibi güzel bir adam suretinde görünür.  Ve şöyle der:

       -Görüyorum ki silahını erken bırakmış gibi gözüküyorsun,  oysa bizim silahımız hala kınımızda duruyor. Haydi yeniden sefere diye çağrı yapıp seslenir. Zira Rabbul âlemin’in bu hususta emri vardır.

       Hiç kuşkusuz Cibril Emin’in seferden kast ettiği Kurayzalılara karşı savaş açmaktı.

       Böylece Allah Resulü (s.a.v) ayağının tozuyla geldiği Medine’den daha ikindi namazını kılmaksızın yola çıkılmasını bildiren ilanı Bilal-i Habeş vasıtasıyla duyurur.

       Derken Ashab-ı Kiram, bu ne acele deme fırsatı bulmadan apar topar sefer emriyle yeniden yola revan olup vardıklarında Yahudilerin kale kapılarını kilitlediklerini yerinde görürler. Bunun üzerine kaleye dışarıdan günlerce kuşatma altına alarak mücadelelerini sürdürürler. Artık zor durumda kalan Yahudiler içeride erzakları tükenmek üzere idi ki,   bu kez Kays b. Nebbas vasıtasıyla Efendimiz (s.a.v)’e şu isteklerini iletirler:

       -Gerekirse buralardan gitmeye ve izin verildiği takdirde mallarımızı bile burada bırakmaya razıyız.

        Fakat Allah Resulü (s.a.v) onların bu taleplerine karşılık kayıtsız şartsız teslim olmalarını şart koşar.  Nitekim kuşatmanın on beşinci günüydü ki, Yahudiler bıkkın bir halde iyiden iyiye bunalmışlardı, hatta stokladıkları ambarlarda alarm verip tükenecek noktaya gelmişti. Bu durumda Ka’b b. Esed arkadaşlarına bunalımdan tek çıkış yolunun İslam Dininin hükümlerine teslim olmaktan geçtiğini öğütler. Ancak ne var ki arkadaşları söylenenleri kulak ardı edip inadım inat bir türlü ikna olmayacaklardır.

        Neyse ki Kurayza’lılar, Allah Resulünün daha öncesinden herhangi bir ön şart koşmaksızın teslim olmaları noktasındaki kararlılığını ancak sabah olunca yerine getirmek mecburiyetinde kalırlar.  

       Hakeza kale tam takır teslim alındıktan sonra da Evs kabilesinin Müslümanları, Allah Resulünden esirlere yumuşak davranmasını talep ederler.

       Efendimiz (s.a.v) bu talep üzerine;

       -Yahudiler hakkında verilecek hükmün içinizden birinizin vermenize razı mısınız diye sual eder.

       Evs'liler hep bir ağızdan cevaben:

       -Evet, razıyız derler.

       Ve böylece içlerinden karar mercii olarak Sa’d b. Muaz huzura getirilip kararını şöyle açıklar:

       -Erkekler öldürülsün,  kadınlar ve çocuklar köle yapılsın. Ganimet mallarda taksim ediliversin.

       Derken verilen hüküm aynen uygulanır da. Zaten Yüce Allah’ın beyan buyurup razı olduğu hükümdü bu.  Allah Resulü (s.a.v) alınan bu karardan sonra şöyle beyan buyurur:

        -Allah’ın zail kıldığı her ne olursa olsun o zail olur. İsrail oğulları hakkında bu yazı geri dönülemez bir yazıydı, kaçınılmaz bir savaştı… İşte hepsi bu..

         Dahası Habib-i Ekrem (s.a.v)   son noktayı ortaya koyan bu sözleriyle Kurayz’ın başına gelenlerin ne olduğunun ince bir göndermeyle bildirmiş olur. Derken Kureyza’lıların kadınları ve çocukları gazilere paylaştırılıp herkesin gözü önünde bir şekilde bu mesele hal yoluna konulmuş oldu.

       Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hendek-savasi-ve-kureyza-yahudileri-8330

29 Temmuz 2026 Çarşamba

MEKKE'NİN FETHİ


 

            MEKKE'NİN FETHİ

        SELİM GÜRBÜZER

         Kureyşlilerin himayesini Beni Bekr kabilesi üstlenirken Müslümanların ise Huzaa kabilesi üstlenir.  Günlerden bir gün Beni Bekr kabilesinden kendini bilmez densiz bir adam, Resulullah (s.a.v)’e yönelik alay edici bir üslupta şiirli sözlerle hicveder. Bunun üzerine Huzaa Kabilesinden bir adam hicvedici bu absürt sözler karşısında dayanamayıp o adamı kan çanak içinde yere seriverir.  Oysaki Hudeybiye anlaşmasına göre on yıl içerisinde hem Kureyş cenahından hem de Müslümanların cenahından kan dökülmeyecekti. Böylece bu yaşanan hadiseyle birlikte Hudeybiye barışına gölge düşürülmüş olur. Hani sadece gölge düşürülse belki gam yemeyiz, iş çığırından çıkıp karşı tarafın intikam duyguları daha da bir kabarır hal alır da. Öyle ki Beni Bekr kabilesi bir gece ansızın Huzaa’lılar uyku halinde yakalayıp baskın verdiklerinde neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde kaçmaya koyulsalar da ardından sıkı bir takip peşlerini bırakmayacaktır. Nitekim uyku sersemliği halinde yakalananlar katledilip öldürülürken, yakalamayanlar ise zar zor kendilerini Mekke sokakların aralarına atabilmişlerdir.  Tabii Resulullah (s.a.v)’in himayesi altında bulunan Huzaa’lılara yapılan bu elim çirkin muameleden haberdar olduğunda çok üzülür. Hem nasıl Allah Resulü (s.a.v) üzüntü duymasın ki,  bir kere her şeyden önce sokaklar kan revan içinde insan cesetleriyle dopdoluydu.

         Maalesef başlangıçta hicvedici sözlerle başlayan kavganın bu noktaya taşınması Kureyş’lileri de endişeye sevk etmişti. Öyle ki, Ebu Süfyan içinde ukde olarak kaldığı bu endişeler içerisinde derhal Medine yoluna koyulur. Medine’ye varıp kızının evine konakladığında Resulullah (s.a.v)’in oturduğu mindere oturmak ister istemesine ama kızı “sen müşriksin, sen necissin” deyip minderi altından çekiverir. Babası kızının bu yaptığına şaşırmış olsa da hemen oracıktan ayrılıp Resulullah (s.a.v)’in huzuruna vardığında geliş amacının Hudeybiye anlaşmasının ihlalini önlemek ve anlaşma süresini uzatmak olduğunu dile getirir. Ancak Resulullah (s.a.v)  himayesine aldığı kabileye yapılanlara incinmiş olduğu her halinden o kadar kendini belli ediyordu ki; o an susmayı tercih eder. Ebu Süfyan bu suskunluk karşısında taraflar arasında yapılan anlaşmayı tekrar uzatmak görüşünde olduğunu tekrar dile getirir. Fakat Resulullah (s.a.v)’den yüz bulamayınca bu kez araya ricacıların devreye girmesi için çaba sarf eder. Belki olur ya, ufakta olsa bir umut ışığı yakalayabilir ümidiyle kapı kapı dolaşmaktan geri durmayacaktır.  Nitekim önce Ebubekir’in kapısını çalar, ardından sırasıyla Ömer, Osman, Ali, Fatıma derken hepsiyle bir dizi görüşmeler yapar. Bütün bu görüşmelerin ardından her biri; Allah Resulünün onay vermediği bir şeyi kabul edemeyeceklerini beyan ederler. Hem kaldı ki kendi öz kızı bile Allah Resulünün oturduğu mindere oturtmayarak çok önceden babasına gereken dersi vermişti zaten. Derken onca uğraş verdiği bu söz konusu anlık görüşmelerden Ebu Süfyan'ın bir netice elde edememesi kendisi açısından çok büyük bir hezimet ve moral bozukluğu oluşturur.  

        O moral bozukluğuna uğraya dursun, tüm gözler Allah Resulünün üzerinde olup ne yapacağı merak konusuydu. Allah Resulü (s.a.v) o an yerinden doğrulup ayağa kalktığında kendisinde kabz (gerginlik) hali vardı.  Dahası yüz ifadelerinde öncesinde himayesine alıp da kendi uhdesinde onca zulme uğramış Huzaalar’ın yaşadığı o acı dramın üzerine sinmiş hüznü vardı.  İşte Allah Resulü (s.a.v)   o an rıdasını toplayıp kıyama geçtiğinde bu hususta şöyle der; “Eğer kendi nefsim için istediğim şeyi Huzaa kabilesi içinde istemezsem Allah'tan yardım görmeyeyim. Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki kendimi ve aile efradımı himaye ettiğim gibi onları da koruyacağım.  Tez elden haber salın ki Allah’a ve ahiret gününe iman edenler Medine’de toplansın.”

       İşte Allah Resulünün dile getirdiği bu duyuruyla birlikte Hane-i saadette savaş hazırlıkları başlar. Ardından Resulullah (s.a.v)’in talimatıyla kabileler silahlanıp sefere çıkılacağı ilan edilir. Bu arada Mekke’ye giriş ve çıkışlar sıkı denetime alınıp böylece sınır boyları kontrol altında tutularaktan yapılan tüm hazırlıkların gizli tutulması sağlanır.  Derken alınan bu sıkı tedbirler eşliğinde Habib-i Ekrem (s.a.v)’in davetine icabet eden kabileler akın akın Medine’ye geldiklerinde sayıları on bini bulan bir ordu oluşturup Mekke’ye doğru hareket ediverirler.

       Evet, uzun bir yolculuğun akabinde yorgunluk alametleri baş gösterip dudaklar susuzluktan çatlamış bitap haldelerdir. İşte bu noktada sahabe-i kiramın azmi bu ya, bitap düşmelerine rağmen her türlü zorluk karşısında metanetlerin yitirmeyip onların tek yürek olup kenetlenmelerine hiç bir şey mani olamayacaktır. Zira Ashab-ı kiram için Yüce Mevla uğruna çile çekmek ibadet sayılırdı. Yine de onların susuzluğun getirmiş olduğu bitkin ve argın durumunu sezen Allah Resulü (s.a.v), bizatihi kendisi su içerekten oruçlarını bozmalarını söyler. Bu arada hiç beklenmedik bir anda amcası Abbas’la da karşılaşıp o da muhacir unvanı şerefine nail olur.

        Kafileler yollar dizilmiş, boyunlar bükülmüş,  kalpler tek yürek bir halde hedefe doğru ilerliyorlardı. Nihayet Merrüz Zehran’a geldiklerinde, Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)  ateş yakılmasını emreder. Sanki yanan ateş değil aşk ateşiydi. Dahası Mekke’den ayrılışın yüreklerde yaktığı hasret ateşiydi bu. Dile kolay, Müslümanlar doğup büyüdüğü topraklardan hicret edip çıkmak zorunda kalmışlardı. Artık müminleri bu yanan aşk ateşiyle birlikte yıllardır Mekke’den ayrı kalmanın hasretiyle yanıp tutuşmanın heyecanı sararken müşriklerin yüreğini ise korku ateşi sarar. Derken gökyüzüne alev alev yükselen aşk ateşinin harlayışı Mekke’de yankı bulur da.  Bu arada merak bu ya,  Ebu Süfyan ve arkadaşları da hemen ateşin bulunduğu yerde neler olduğunu görmek için oraya doğru yürümeye koyulurlar. Fakat gecenin karanlığında izbe iz ilerlediklerinde kendilerini ele verip derhal Resulullah (s.a.v)’in huzuruna yaka paça huzuruna getirilirler. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) aralarında Ebu Süfyan’ın da bulunduğu esirleri görünce içi ferahlar. Ancak Hz. Ömer (r.anh),   ona olan kızgınlığından ileri atılıp:

      -Ya Resulullah!  İzin verin, şu Ebu Süfyan’ın boynunu vurayım der.

      Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası hemen duruma müdahale edip şöyle der:

      -Ya Ömer, sakın ha,  bir delilik yapmayasın,  olduğun yerde dur,  öyle şey olmaz.

      Allah Resulü (s.a.v)  ise bu durumda devreye girip:

      -Hele ikinizde sakin olunuz dedikten sonra sabah vakti olduğunda onu bana getirin diye emir buyurur.

       Nitekim Sabah olduğunda Ebu Süfyan huzura alınır. Resulullah (s.a.v), ona bakaraktan huzurunda tatlı bir lisanla şunu sual eyler:

       -Ey Ebu Süfyan! Daha ne duruyorsun? Hala iman edipte Müslümanlığın nimetlerinden faydalanmayacak mısın?

       Ebu Süfyan tane tane inci gibi dökülen bu davetten sendeler bir halde cevaben:     

       -Tereddütlüyüm karşılığını verir.

       Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası bu sefer devreye girip;

        -Artık yeter gayrı,  tez boynun vurulmadan bu dini kabul et,  bir an evvel şahadet getirmende senin için fayda var deyince, Ebu Süfyan “Kelimeyi Tevhid-i” diliyle ikrar etmek zorunda kalır.

        Ebu Süfyan oradan ayrıldıktan sonra halkına büyük bir ordunun geldiğini haber verip şöyle seslenir:

        -Ey Ahali! İster kendi evime geliniz, ister Mescidi Harama sığının, isterse kendi evlerinize giriniz hiç fark etmez, şunu iyi biliniz ki her hâlükârda canınız emniyette olacaktır.  

        Evet, Ebu Süfyan bu çağrıyı müteaddit defalar tekrarladı tekrarlamasına ama hiç kimseden ses seda çıkmaz. Kureyş halkı adeta ölü sessizliğine bürünmüştü. Besbelli ki, bu sessizlik sıradan bir sessizlik değildi, fırtınadan önce gelen sessizlik gibiydi sanki. Oysa korkunun ecele faydası yoktu. Derken o arada sessizliği bozan ilk tılsım karısı Hind’den gelir. Nitekim Hind, kocası Ebu Süfyan’ın sakalından tutarak:

      -Yazıklar olsun sana ki atalarının dinini terk edivermiş görünüyorsun. Üstelik bir de hiç utanmadan karşıma çıkmış konuşuyorsun, öldürün şu adamı diyerekten ortalığı velveleye verir de.           

       Ebu Süfyan:

        -Ey Bre kadın! Şu sakalımı çekmeyi bırak da evine dön ve bir an evvel Müslüman olmaya bak, yoksa canından olacaksın deyip ısrarla bu işin şaka götürür yanı olmadığını hem eşine hem de halkına bir kez daha hatırlatmış olur. Ancak ne var ki kanımız pahasına bu şehri teslim etmeyeceğiz diyenler oldu. Neyse ki itirazcılar azınlıkta idiler.

         Ve en nihayetinde Müslümanlar iki koldan kendi öz vatanlarından parya olarak ayrıldıkları Mekke’ye kan dökmeksizin girmiş oldular. Zaten hiç kimsede bu durumda karşı koyma cüreti gösteremezdi. Derken Efendimiz (s.a.v)’in Risalet’i Başbuğ komutasında bu kutsal toprakların fethi gerçekleşir. O an cümle âlem ayakta nefesler tutulmuş haldedir. Düşünsenize doğup büyüdüğü topraklardan ayrılalı sekiz yıl olmuştu ki; Bu nedenle Mekke Onsuz yetim kalmıştı. Şimdi yediden yetmişe hemen herkes âlemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed (s.a.v)’in Nebevi nur yüzünü yeniden seyreylemeye koyulup böylece büyük bir heyecanla yaşlısı, genci, çoluk çocuk ve herkes canımız sana feda olsun dercesine adap duruşuyla onu bağrına basmış olurlar.

         Evet, Allah Resulü (s.a.v) sekiz yıl önce Kusva adlı devesiyle doğup büyüdüğü bu topraklardan ayrılmak zorunda kalmıştı.  Ancak gel gör ki kaderin cilvesi bu ya, yıllar sonra yine aynı deve ve can yoldaşı Hz. Ebu Bekir ile birlikte Mescid-i Haram’a dönüşü nasip oldu. Zalimler Hicret edenleri bu kez buralardan kovmak için değil tam aksine onlardan merhamet ve eman dilemek için gelişlerini izliyordu. Resul-i Ekrem (s.a.v)  Mescidi harama girdiğinde önce Hacerül Evsed-i selamlar, ardından mübarek asası ile putları bir bir devirmek olur. Böylece bir dönemin bittiğini ve Allah'tan başka mabut yoktur ilanının yapıldığı döneme girildiğinin mesajı verilir.  Akabinde tavaf, zemzem suyunun kana kana içilmesi takip edip sonrasında Merve ile Safa tepe arasında say’a geçilir. Haccın rükünleri eda edildikten sonra Kâbe’nin kapısı açılıp içeri girildiğinde o meşhur Hübel putu parçalayaraktan dışarı atılır. Ve Bilal-i Habeşi’nin o eşsiz güzel sesiyle Ezan-ı Muhammed Mekke semalarında yankı bulup Fethi Mübin'in duyurusu vuku bulur.  Derken cümle âlem ve cümle mahlûkat en son Müberra dinimiz olan İslam’ın çağrısına muhatap kılınır.

        Velhasıl-ı kelam,  Fethi Mübin yaşanan acıların sona erip İslam’ın açılması demekti.

        Vesselam.

       https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/mekkenin-fethi-8310

            

23 Temmuz 2026 Perşembe

GÜRBÜZER AİLESİ


 Kıymetli aile büyüğümüz kardeşim Dursun Gürbüzer'in vefatı dolayısıyla acımızı paylaşan, cenazemize katılan, taziye ziyaretinde bulunan, telefonla arayarak ve mesajlarıyla bizleri yalnız bırakmayan tüm dostlarımıza, akrabalarımıza ve komşularımıza şükranlarımızı sunuyoruz. Cümle geçmişlerimize Allah’tan rahmet, herkese sağlık ve afiyet dileriz.

Ölürüm Türkiye'm

22 Temmuz 2026 Çarşamba

KARDEŞİMLE ANILARIM ÖLÜRÜM TÜRKİYE'M ADLI KİTABIMDA-KDY


KARDEŞİMLE ANILARIM ÖLÜRÜM TÜRKİYE'M ADLI  KİTABIMDA-KDY
Kıymetli aile büyüğümüz kardeşim Dursun Gürbüzer'in vefatı dolayısıyla acımızı paylaşan, cenazemize katılan, taziye ziyaretinde bulunan, telefonla arayarak ve mesajlarıyla bizleri yalnız bırakmayan tüm dostlarımıza, akrabalarımıza ve komşularımıza şükranlarımızı sunuyoruz.
 https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html?filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer&s_token=4ccc8b63fb8b0f14392d9f0415f795d12fa89b83df917f14cd960acb0e764b49&s_time=1784753191

21 Temmuz 2026 Salı

HUDEYBİYE SEFERİ


 

HUDEYBİYE SEFERİ

   SELİM GÜRBÜZER

        Resulullah (s.a.v) uyuya daldığında gâh tıraş olmuş, gâh saçını kırpmış insanların Mescid-i Haram’a akın akın girer olduklarını rüyasında görür. Ve gördüğü rüyayı ashabına anlatmanın akabinde hemen ihrama girmeleri yönünde yürüyüş emri verir. Fakat bu arada Mekke civarından gelen Bişr b. Süfyan bu hususta Allah Resulüne atfen; Kureyş’in Mekke’ye doğru geldiğinin haberini verip, böylece ashabını Mescid-i Haram’a yaklaştırmayacaklarına dair yemin ettiklerini bildirir.

       Bu durumda Ashab, Allah Resulünün huzurunda kendi aralarında istişare edip değişik görüşler ortaya koyduğunda Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)  ise kendi fikrini şöyle dile getirir:

       -Ya Rasulullah! Biz biliyoruz ki, tek gayeniz Kâbe’yi tavaf etmektir, şayet tavaf etmenize mani olurlarsa bu kutsi yolda her an canımızı feda etmeye hazırız.

      Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)  bunun üzerine:

      -O halde, haydin ileri deyip sefere devam kararı alır.

      Mekke’ye yakın Hudeybiye’ye geldiklerinde Resulullah (s.a.v)’in Kusva adlı devesi huysuzlaşıp çöktüğü yerde konaklayıverirler. Ne var ki konaklanan yerde su yoktu, sadece varsa yoksa Allah Resulü (s.a.v)’in kabında bir abdestlik su vardı ki,  hemen ashabın bakışlarındaki o ince manayı sezer sezmez mübarek ellerini kaba daldırdığında su çoğalmaya başlar. Derken koca ordu bu kaptan kana kana su içmiş olur. Ashabın susuzluğu giderildikten sonra, bu sefer o mübarek elini kaptan çıkardığında su eski halini alır. İşte yaşanan bu hadise Yüce Allah (c.c)  tarafından ashabına verilen bir mucizeydi. Tabi bu arada kafilenin yorgun ve bitkin hali de gözlerden kaçmıyordu. Neyse ki; geceliğin yağan rahmet yağmuruyla birlikte bitkin düşen bedenler rahmetten payını alıp böylece sabaha dinlenmiş olarak uyanırlar.

      Kureyş'liler Hudeybiye’de Müslümanların konakladığını duyduklarında ardı sıra elçiler göndermeye koyulurlar. Resulullah (s.a.v) her defasında karşıladığı elçilere; buraya savaşmak için gelmediklerini ayan beyan buyursa da bir türlü ikna olmazlar.  Allah Resulü ister istemez bu durum karşısında Saleb adında devesini Ümeyye’nin hizmetine verip bu kez Müslümanlar adına görüşmek üzere onu Mekke’ye elçi olarak gönderir. Ancak ne var ki Ümeyye Mekke’ye tam da girmek üzere iken müşrikler deveyi acımasız bir şekilde biçip doğrayıp kanlar içerisinde yere seriverirler. Ümeyye devenin can verdiği o hengâmede birkaç kişinin yardımıyla kendi canını zar zor kurtarıp soluğu Allah Resulünün yanında alır. Durum vaziyeti anlattığında, Resulullah (s.a.v)  çok üzülür.

       Bunun üzerine Hz. Ömer (r.anh) şu öneride bulunur:

       -Ya Resulullah! Osman b. Affan’ı şayet bu iş için gönderirseniz zannımca onu dinleyeceklerdir. Hem dinlemeseler de, Kureyş en azından ona karşı daha ölçülü davranması muhtemel dâhilindedir.

      Resulullah (s.a.v)  bu öneriyi dikkate alıp bu kez Hz. Osman (r.anh)’ı gönderir. Maalesef Osman (r.a)’ın ilettiği teklifte kabul görmez. O’nun diğer elçilere nazaran tek farkı sadece saygı duyulan esir muamelesi görmüş olmasıdır.

        Hiç şüphe yoktur ki, Allah Resulünün Beyt-i ziyaret isteğinin yokuşa sürülmesi onu içten içe çok üzmüştü. Öyle ki Habib-i Ekrem (s.a.v) Rıdvan ağacının altında sırtını ağaca dayayıp gölgelenme ihtiyacı hissedip akabinde ashabından:

       -Düşmandan yılmamak, canı pahasına da olsa bu uğurda vazgeçmeyeceklerine dair söz vermelerini talep eder.

      Ashab-ı Kiram bunun üzerine şöyle der:

      -Ya Resulullah! O halde elinizi uzatıveriniz.

      Derken Allah Resulü (s.a.v)  elini uzatıp ashabından:

      -Senin yolundan dönmemek üzere ölümüne de olsa düşmandan her an, her zaman savaşmaya, seninle var olmaya hazırız şeklinde biat sözünü alıp böylece  Beyat-ı Rıdvan’  ahdi gerçekleşmiş olur. Her ne kadar elçi olarak gönderilen Hz. Osman (r.anh)'ın daha henüz geri dönmemesi ashab arasında huzursuzluk ve endişeye yol açsa da Peygamberimiz (s.a.v)’in O’nun adına da gıyabında biat alması ashabının bir anda duyduğu endişesini gidermeye yeter artar da.  Öyle ki; Biat merasiminin sonuna geldiğinde Allah Resulü kendi sağ elini sol eli üzerine koyup:     

       -Bu elde Osman’ın yerinedir şeklinde gıyabında biat almasıyla birlikte adeta yüreklere su serper. Böylece Hz. Osman (r.anh)’da bu beyattan nasibini almış olur.

      Bu arada Beyat-ı Rıdvan'dan haberdar olan Kureyş’lilerin ashabın yaptığı bu bağlılık yemininden içten içe telaşa kapılıp tez elden Süheyla bin Amr’ı anlaşma yapmak için görevlendirme cihetine giderken, Müslümanların cenahından ise Hz. Ali (k.v) anlaşma kâtibi olarak görevlendirilir.  

     Taraflar anlaşmak için bir araya geldiklerinde Allah Resulü (s.a.v) ilk hamlede:

     -Ey Ali! “Besmele ve Resulullah” ifadeleri ile başlayan ibareleri antlaşma metnine yaz talimatını verir. Ancak ne var ki, karşı tarafın itirazıyla karşılaşılır. Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine:

     -Bismillahirrahmanirrahim yerine “Bismikellahümme”, Allah'ın Peygamberi ibaresinin yerine ise  Abdullah'ın oğlu Muhammed” ibaresini yaz der.

     Tabii Hz. Ali (k.v)’in eli bunu yazmaya gönlü varmayınca Allah’ın Habib-i bu durumda şöyle der:

      -Ya Ali! Sen denileni yaz, vaktaki bir gün sende aynı durumla karşılaşabilirsin, hem kaldı ki “Abdullah oğlu Muhammed” yazılmakla pek bir şey kaybetmeyiz. Zira bunu yazmakla inananlar nezdinde Allah'ın elçiliği inkâr edilmiş olunmaz.  

      İşte Allah Resulünün satır aralarına geçirmek istediği ifadelerden maksadı, aslında vaktiyle Hz. Ali (k.v)  hakkında söylediği; “Ya Ali!  Ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine mücadele edeceksin”  hadis-i şerifinin mana ve ruhuna uygun olarak tenzil ve tevil günlerini hatırlatan bir vurgu ifadesidir bu.

       Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde Hz. Ali (k.v) isteksizde olsa Efendimiz (s.a.v)’in emri doğrultusunda söylenenleri yazıya döker. Böylece taraflar arasında yapılan anlaşmaya göre;

       -Her iki tarafta on yıl boyunca savaşmayacak.

       Ancak Süheyl bu maddeye şunları da ilave ettirmek ister:

      -Her kim bizden sizin tarafa katılan olursa akrabası istediğinde o bize geri iade edilecektir, şayet sizden de bizim tarafa katılan olursa onu iade etmeyiz.

      İlginçtir Allah Resulü (s.a.v),  ilave edilmek istenen bu ifadeleri de kabul edip metne geçirtince bu kez Hz. Ömer (r.anh)  içine sindiremeyip:

       -Ya Resulullah! Bu ifadeleri de mi yazdıracaksın? Diye sual eder.

       Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) cevaben şöyle beyan buyurur:

       -Evet, Ya Ömer! Şunu iyi bilesin ki, Yüce Allah  (c.c) bunda bizim için bir hayır gösterecektir elbet.

       Ve böylece ardı sıra maddeler yazdırılmaya devam edilip şu ifadeler de metin olarak zapta geçirilir;

       -Kâbe ziyareti gelecek yıla ertelenmiştir.

       -Dileyen herhangi bir kabile her iki taraftan birinin himayesine girebilecektir.

       Derken diplomasi çerçevesi içerisinde yürütülen tüm antlaşma metinleri neticeye bağlanmış olur. Ancak bu arada Ashabın buruk hali gözlerden kaçmaz da. Dile kolay,  bir hevesle yola koyulup, ardından da Mekke’ye bu yıl gidilemeyeceğinin metne geçmesi o an bütün ümitleri boşa çıkıp hayal kırıklığına uğramış olurlar.  Her ne kadar Fahri Kâinat efendimiz (s.a.v)  ashabının umutlarını yitirmemesi için:

      -Haydin, kalkın kurban kesin ve tıraş olunuz dediyse de, ashabının artık bu noktadan sonra bir başka bahara bekleyecek tahammüllerinin kalmadığının yerlerinden kıpırdamayarak isteksizliklerini göstereceklerdir.  

     Tabii Efendimiz (s.a.v) ashabının işi ağırdan alan bu isteksiz tavırlarından incinmiş bir şekilde çadırına döndüğünde annemiz Ümmü Seleme yüz ifadesinde ki solgunluğu fark edip şöyle teselli eder:

       -Ya Resulullah! Ashabının derdi davası sana muhalefet etmek değil elbet, besbelli ki onların Kâbe’yi ziyaret edemeyişinin ezikliği üzerlerine sinmiş durumda. Varsın onlar kurban kesmesin, varsın saç tıraşı olmasınlar, Sen tek başına hiç kimseye tek bir kelam etmeden kurbanını kes ve tıraşını olman kâfi.  

       Allah Resulü öylede yapar zaten. Tabii Resulullah (s.a.v), tek başına kurban kesip saç baş tıraş olunca ister istemez kimi sahabe kurbanlarını kesip tıraş olurken kimi sahabede gönülsüzde olsa hafifçe saçlarından kırpmış olurlar.

       Resulullah (s.a.v)  bunun üzerine Yüce Allah’a ellerini açıp;

       -Allah’ım, saçlarını tıraşlayanları merhametiyle muamele eyle diye dua eder. 

       Besbelli ki Allah Resulünün duasına saçlarını kırpanları katmaması gönlündeki burukluğu hala atamadığını gösteriyordu. Ki, O’nun incinmesi tüm âlemlerin incinmesi demekti.  Neyse ki ashaptan bazıları Allah Resulüne saçlarını kısaltanlara da dua etmesi yönünde dilekte bulunmaları sayesinde,  o Yüce Peygamberimiz (s.a.v)   dayanamayıp bu kez onlar içinde:

      -Ey Yüce Allah’ım saçlarını kısaltanlara da merhamet eyle diye dua eyler.    

     Artık tüm bu yaşananların akabinde dönüş yolculuğu başlamıştı ki, Allah Resulünün yol boyunca mahzun hali gözlerden kaçmaz da. Öyle ki; Hz. Ömer (r.anh)  kendisine bir şeyler sormuştu sormasına ama sorunun cevabını alamamıştı. Derken Allah Resulü (s.a.v)   birazdan Ömer (r.anh)’ı huzuruna çağırdığında nüzul olan “İnne fetahna leke fethan mubina” ayetlerini okuyarak cevabını mesaj olarak şöyle vermiş olur:

        - “… Hakikaten Allah (c.c), ağacın altında sana biat ettiklerinde o mü’minlerden razı oldu… And olsun ki.. rüyada sadıktır.. Hem emin bir halde kimimiz başlarınızı tıraş etmiş, kimimiz kısaltmış olarak korkusuz halde. Allah sizin bilmediğinizi bilmiş ve onun berisinde de yakın bir fethi takdir etmiştir.” (Fetih, 18-27)

         Hz. Ömer (r.a) bizatihi Resulullah (s.a.v)'in mübarek lisanında dinlediği bu ayetlerle fazlaca üstüne gittiğinin farkına varıp,  bu konuda ömür boyu ruh dünyasında Rabbinden bağışlanma umuduyla yaşayacaktır hep.

        İşte okunan Fetih süresinin yanı sıra bu arada ümmet olarak bizlerde Kur’an’da zikrolunan bir başka ayet mealinde geçen:  “(Ey mü’minler!) Hoşunuza gitmediği halde, Kıtal (savaşıp vuruşmak) üzerinize yazıldı. Aslında hoşlanmadığınız bir şey, belki de sizin için hayırlıdır; sevdiğiniz ve arzuladığınız bir şey de, olur ki bizin için şerli ve zararlıdır. Allah bilir, siz bilemezsiniz” (Bakara, 256) diye Yüce Allah’ın beyan buyurduğu hükmünün mana ve ruhunu idrak etmiş olduk. Böylece Medineli Müslümanlarla Mekkeli putperestler arasında yapılan Hudeybiye anlaşmasının nice şer sanılanların altında hayırlar olabileceğini, nice hayır sanılanların altında da şerlerin olabileceğinin sırrınca sıradan bir anlaşma olmadığını, arka planında yatan asıl hikmetin:

      -Mekkelilerin İslam Devletinin hukuken tanımış olduklarını,

      -İlerisinde Mekke’nin fethine yönelik akıl dolusu bir hamle olduğunu ortaya koyan bir anlaşma metni olduğu görülecektir. Nitekim Mekke’nin fethiyle birlikte Hudeybiye seferinin mağlubiyet olmadığı ayan beyan net bir şekilde idrak edilmiş oldu da. Her ne kadar geç idrak edilmiş olunsa da, sonuçta Allah Resulü (s.a.v) öncesinde ve sonrasında bu anlaşmanın sırrına vakıf olaraktan beşer idrakinin fevkinde anlaşma metnine ne yazdırılacağını “Muhammed’ül Emin” meşrebiyle göstermiş olması Müslümanların uyanıp bilinçlenmesine ziyadesiyle yetmiştir.  Hiç kuşkusuz bu ümmet için çok büyük kazanç olmuştur.  

      Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hudeybiye-seferi-8296

 

12 Temmuz 2026 Pazar

TEBÜK SEFERİ


 

        TEBÜK SEFERİ

 SELİM GÜRBÜZER

        Allah Resulü (s.a.v)  Mekke Fethinin ardından İla’yı kelimetullah için Nizam-ı âlem davası uğruna Rum taraflarına yönelir. Malumunuz Allah Resulü (s.a.v),  sırf Arap coğrafyasının peygamberi değil, tüm insanlığın ve âlemlere rahmet olan bir elçidir. İşte bu nedenledir ki İslam’ın muhataplığı tüm insanlığı kapsayan bir muhataplık olup Peygamberimiz  (s.a.v)’in onca mücadelelerinin ardından yeni hedef menzilinin Rum civarı olduğunu belirlemesi son derece gayet tabii bir durumdur.

       Tabii bu arada münafıklar da yeni ufuklara yol alınacak bu ulvi hedeflere mani olmak için elinden geleni arkalarına koymayıp hiçbir zaman boş durmayacaklardır.  İlginçtir ulvi gayeler uğruna İslam coğrafyasının sınırlarının ötesine çıkılacak bu ilk sefer hem münafıkların vazgeçirmeye çalıştıkları bir sefer olacaktır hem de şimdiye kadar yapılan seferlerin en uzunu olma özelliğini bağrında taşıyacaktır. Öyle ki Efendimiz (s.a.v)  bu iki unsuru dikkate alaraktan sefere iştirak etmek isteyip ancak gelemeyecek durumda olan varlıklı ailelerden bari hiç olmazsa lojistik ve maddi yönden yardımcı olmalarını da talep eyler.  Ve bu talep yerini bulur da.  Bu arada münafıklar her ne kadar “Aman bu sıcaklarda sefere mi çıkılırmış” ya da Rum kadınlarına aşırı derece zaafı olduklarından dem vurup ashabın kafasını karıştıraraktan çıkılacak olan bu seferden vazgeçirmeye çabalasalar da boşa kürek sallayacaklardır. Zira yücelerden gelen sefer emri fermanı onların kafaları karıştıran oyunlarını çoktan boşa çıkarmıştı bile.  Nitekim Allah Teâlâ bu hususta fitnecilerin ayak oyunlarını bozmaya yönelik verdiği hüküm hakkında Kur’an’da bakın ne buyuruyor:

       -Onlardan bir kısmı var ki, bana izin ver ve beni fitneye düşürme diyor, zaten fitneye kapılmış durumdalardır. Cehennem ise inkârcıları çepeçevre kuşatıcıdır. (Tevbe, 119).

         Evet,  nüzul olan bu ayet mealinden de anlaşıldığı üzere münafıkların Müminleri Tebük seferinden büsbütün vazgeçirme girişimlerine rağmen 30 bin kişilik ordu Seniyyetül Vedai’de toplanabilmiştir. Derken Efendimiz (s.a.v)  önderliğinde toplanan ordu yola koyulmuş olur. Ancak şu da vardı ki münafıklar yol boyunca da boş durmayıp fitne kazanı kaynatmaktan geri durmayacaklardır. Nitekim İbni Selul emrindeki birlik içerisinde yer alan münafıkların bir kısmı yolculuk esnasında ters istikamete yönelip sefere katılmama yüzsüzlüğü gösterirken bir kısmı da yol boyunca her türlü kafa karışıklığını körüklemekle konuşlanmış olurlar.  

         Peki ya Hz. Ali (k.v) bu çıkılacak sefer için neyle vazifelendirilir?  O’da sefer öncesi Peygamberimiz (s.a.v)’in bizatihi talimatı doğrultusunda Mekke’de yerine vekâleten kalması için görevlendirilmiş olur. Ama gel gör ki fitneciler bu söz konusu görevlendirme işinde bile   Ali korkusundan kadınlar gibi evde kalıyor  türünden etrafa saçtıkları çirkin dedikodularla fitne kazanını kaynatmaktan imtina etmeyeceklerdir. Tabii yapılan bu dedikodulardan bunalan Hz. Ali (k.v),   tez elden orduya yetişip Allah Resulüne durum vaziyeti izah ettiğinde şu karşılığı görür:  

       -Ey Ali!  Ne olursa olsun geldiğin gibi geri dön ve ehli beytime göz kulak ol. Şunu iyi bilesin ki Musa’ya göre Harun ne ise sende bana göre aynısındır.  

       İşte Allah Resulü (s.a.v)’in,  yaptığı bu telkin sayesinde bir yandan Hz. Ali (k.v)’in her türlü ayak oyunlarına kapılmaksızın vazifesine odaklanması yönünde yeniden yurduna dönüşü sağlanırken diğer yandan da Tebük seferi kafilesinin çileli yolculuğu kesintiye uğratılmamış olur. Zaten bu kutlu yolculuğun çileli olduğu şundan besbelliydi ki; yolculuk süresince yorgun ve argın düşmüş bir halde arkada kalanlarda oluyordu. Hele ki sahabe içerisinde biçare bir halde dikkatlerden kaçmayan Ebu Zer El Gıfari (r.anh)  vardı ki, yolculuk esnasında devesi huysuzlaşmış, bir türlü yol kat edemiyordu, yine de her şeye rağmen çareyi kumlara bata çıka yürümekte bulup yolculuğunu bu şekilde devam ettirebilmiştir.  İşte onu bu hal vaziyette gören Habib-i Ekrem (s.a.v):

     -Ebuzer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşr olunur demekten kendini alamaz da.

     Dile kolay Medine'ye 900 kilometre uzak mesafede ki bu sefer için yol kat edildikçe susuzluk hali baş gösterecektir. Kervan içerisindeki münafıklar her zamanki gibi bu susuzluk hal durumundan da homurdanır tavır takınacaklardır. Onlar homurdana dursun, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) durum vaziyeti Allah Resulüne bildirmesi üzerine Yücelere edilen dua hürmetine aradan daha çok zaman geçmeden sağanak halde yağan yağmurla birlikte münafıkların fitne çıkarmaya yönelik homurdanmalarının önüne geçilmiş olunur.  Yolculuğun bir diğer en dikkat çeken yanı ise hiç kuşkusuz Kusva adlı deve hadisesidir.  Şöyle ki;

      Mekke’den Medine’ye hicret yolculuğuna Kusva devesiyle çıkılmıştı. Kaderin cilvesine bakın ki, uzun bir aradan sonra yine aynı deveyle Medine’den Mekke'ye dönüşü gerçekleşecektir. İlginçtir bu sefer ki dönüş hicret için değil Mekke’nin Fethine yönelik bir dönüş olacaktır. Hakeza çıkılan bu seferde Efendimiz (s.a.v)'in o meşhur Kusva adlı devesinin yolculuk esnasında kayıplara karışması da bir başka ilginç hadise olarak tarihe not düşülmüş olunur. Tabii yaşanan bu ilginç hadisede ordu içerisinde fitne çıkarmak için yuvalanmış bir kısım münafıklar kendilerince bu durumdan da vazife çıkarıp;

      -Ya koskocaman Peygamber nasıl olur da kaybolan devesinin yerini bilmez türünden maksadı aşan bir takım ipe sapa gelmez sözlerle kendilerince zihinleri bulandırmaya çalışmış olacaklardır.

        Allah Resulü (s.a.v)  bu fitne kokan serzenişleri işittiğinde şöyle der:

       -Unutmayın ki bende bir insanım,  gaybı ancak Allah bilir. Şayet Mevla’m bildirirse Ben bilirim. Zaten şu anda Cibril Emin yanıma gelip devenin şu vadide bir ağaca yuları takılmış halde devenin beklediğini haber vermiş oldu,  o halde gidip alınız.

        Gerçekten de fitneciler tarif edilen yerde deveyi bekler halde gördüklerinde bir kez daha hevesleri kursaklarında kalıp ortalığı velveleye vermeleri girişimleri boşa çıkmış olur.

       Bulunan devenin ardından Tebük’e varıldığında artık burası konaklanan son menzil olur. Ve birazdan kafilenin konaklandığı yere tek başına sırtında heybesiyle Ebuzer El Gıfari’nin gelişini gören Allah Resulü (s.a.v)  yine hakkında şöyle der;

     -“Ebuzer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşr olunur.”

     Allah Resulü (s.a.v) konakladığı Tebük’te kontrolü elden bırakmamak adına ilk iş Dume Reisi Ükeydir’in bulunup getirilmesinin talimatını vermek olur. Halid b. Velid ve arkadaşları üstlendikleri bu talimat üzerine Ükeydir üzerine ani baskın yapıp kendiliğinden teslim olur da. Resul-i Ekrem (s.a.v)’in huzuruna çıktığında savaş hukukunun gereği olarak önce kendisine Müslüman olması yönünde teklif yapılır, ancak kabul etmeyince ister istemez bu kez savaş hukukunun gereği olarak cizye karşılığında kendisiyle birlikte halkına eman verilir. Hatta Tebük seferinde bu hukuki kaidelere uyması için Makna, Eyle, Cebra ve Ezru kabileleriyle de görüşülüp onlar da cizye karşılığında güven içinde yaşamaları uygulamasına tabii tutulurlar.

       Bu arada Tebük’te konaklayalı üzerinden 20 gün geçmişti ki karşılarına çıkacak düşman hala ortalıkta gözükmüyordu. Bunun üzerine daha fazla konaklamaya gerek duyulmayıp dönüş emri verilir. Hiç kuşkusuz münafıklar Tebük’e gelişlerinde olduğu gibi dönüşlerinde de sinsiliklerine devam edip Allah Resulüne pusu kurup öldürmeyi göze alacaklardır. Öyle ki bu uğurda birkaç kişi kendi aralarında sözleşip yürüyen kervanı pusuya düşürmek için mevzi alırlar bile. Ancak onların bir hesabı varsa Yüce Allah’ında mutlak bir hesabı vardı elbet. Nitekim Cibril Emin ordunun vadiye gelip dar geçitten geçeceği sırada kafilenin tepeden baskına uğrayacaklarının haberini vermesiyle birlikte pusuya yatmış 12 kişi kendi akıllarınca güya yürüyen kervanı kıskıvrak halde çembere alacaklarının zannıyla kıstıracaklarını düşündükleri esnada Habib-i Ekrem  (s.a.v) elindeki asayı Ebu Huzeyfe’ye verip şöyle der:

     -Ey Huzeyfe! Al bu asayı hayvanların yüzüne doğru atıver.

     Böylece atılan asayla develer ürker olunca bir anda ortalığı toz duman sarar. Derken münafıklar toz duman içerisinde yakayı ele vermeyecek bir şekilde aradan sıvışıp çareyi ordu içine karışmakta bulurlar. 

      Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)  münafıklar ordu içerisine karıştıktan sonra:

      -Ya Ebu Huzeyfe! Onlar kimdi biliyor musun? Diye sual eyler.

      Ebu Huzeyfe cevaben:

      -Ya Resulullah! Onları ben bilmem,  onları Allah’ın elçisi olarak ancak Sen bilirsin der.

      İşte Allah Resulü (s.a.v),  Ebu Huzeyfe’nin samimi bir şekilde yüreğinden gelen ‘Sen bilirsin Ya Resulullah’  diye dile getirdiği bu tam teslimiyeti üzerine ona hiç kimseye söylememek şartıyla münafıkların isimlerini tek tek bildirmiş olur. Gerçekten O’da hayatı boyunca münafıklar konusunda hiç bir kimseye sırdaşlığın gereği olarak tek bir kelam etmez de. Ancak Hz. Ömer (r.anh), hayattayken onun hal ve ahvalinden bir şeyler sezinlemiş olsa gerek ki; Huzeyfe’nin bulunduğu ortamlarda cenaze namazları kılmayı yeğlerken, onun çekindiği ve kılmadığı cenaze namazlarına iştirak etmemekle de münafıkların durumuna vakıf olmayı başaracak tek isim olur.

       Tebük seferinde sahabe Allah katında çok büyük ecir kazanırken münafıklar açısından da ahirete kalan azaptan başka ellerine hiç bir kazanç geçmeyecektir. Üstelik savaş olmadığından dolayı da ganimetten mahrumda edilmiş olurlar.

        Ne diyelim, münafıkların hevesleri kursaklarında kala dursun, bu arada Medine semaları uzaktan belirince başta Peygamberimiz  (s.a.v) olmak üzere tüm sahabenin yüzü aydınlanıverir. O arada Efendimiz (s.a.v)’in gözü Uhud dağına iliştiğinde bir anda şehitlerin hayali gözünde canlanıp şöyle der:

      -“Uhud bizi sever, bizde Onu.”  

      Derken Allah Resulü (s.a.v)’in bu sözlerinden hareketle Uhud’da kendi hal lisanıyla “hamdım-piştim-yandım” ocağında kendi payına düşen kül oluşunu sevginin mihrabında “Ey sevgili!” olarak karşılık vererek “Fenâ fir-Resul” olacaktır.

        Peki, Uhud Allah Resulünün aşkıyla yanıp tutuşup kül olurcasına “Fenâ fir-Resul” olurda Medine halkı kül olmaz mı? Hiç kuşkusuz Medine halkı da Uhud seferi dönüşü gelen orduyu her seferinde olduğu gibi yine hoş geldin sedalarıyla “hamdım-piştim-yandım” aşkıyla bağırlarına basıp  Fenâ fir-Resul” olacaklardır. Bu arada Allah Resulü (s.a.v) hane-i saadetine çekildikten bir kaç gün sonra savaş öncesi Medine’de kalmayı tercih eden 80 bin civarında kişinin hangi gerekçelerle savaşa katılmadıklarının sorgulamasını da ihmal etmez. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v), Ka’b b. Malik’i çağırıp şöyle sorgular:

        -Ey Ka’b! Hani Akabe’de iken bana yardım edeceğine dair söz vermiştin, şimdi birden bire ne oldu da sözünü tutmaz oldun?

        Ka’b. b. Malik cevaben şöyle der:

       -Ya Resulullah! Bu hususta bana ne söylersen hakkındır.

       Böylece Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)  onun yalana dolana başvurmadan, tüm samimiyetiyle lafı eğip bükmeden sözünü yerine getiremediğini itiraf etmesi üzerine hakkında şöyle der:

       -Ey Ka’b! Şimdilik sen gidebilirsin, ancak hakkındaki nihai karar gelene kadar beklemeniz icab eder.

       Hakeza sahabeden Hila b. Ümeyye,  Mürare b.  Reb’i’de sorgulandıklarında tıpkı onlarda Ka’b gibi hiçbir bahanenin arkasına sığınmaksızın haklarında verilecek olan hükme rızalık göstermiş olurlar. Maalesef öyleleri de vardı ki kendince bir sürü mazeretler üretip işi yokuşa sürerekten af dileyeceklerdir. Öyle ya, Ka’b b. Malik ve diğer iki arkadaş da isteselerdi “şeriat zahire göredir” hükmünden hareketle af dileyip işin içinden sıyrılabilirlerdi pekâlâ. Ama onlar tam aksine işi yokuşa sürmeksizin haklarında verilecek olan hüküm ne ise ona göre boyun eğip beklemeye koyulmuşlardır. Ve Allah Resulü (s.a.v)  haklarında son nihai hüküm gelene dek ilk hükmünü şöyle verir:

       -Hiç kimse bu üç kişiyle konuşmayacak!

       Nitekim Ka’b, verilen bu kararın akabinde yalnızlığa mahkûm edilir de.  Olsun, kabına çekilip yalnızlığın girdabına düşmesine rağmen yine de o hiçbir şekilde lafı evirip çevirmeksizin suçunu itiraf ettiği için gönlü çok rahattı. Hani atalarımız demiş ya  “sabreden derviş muradına ermiş” diye, aynen öyle de onca zamandır gösterdiği sabrın neticesini koşarak yanına gelen bir adamın vereceği haberle meyvesini görecektir. Nitekim o adamın:

      -Ey Ka’b, Müjde, Müjde!  Diye çağrı yapması bir anda kabına çekilen yalnızlığını unutturmasına ziyadesiyle yeter artar da. İşte işittiği o müjde haberiyle birlikte hemen mescidin yolunu tutup soluğu Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in yanında alır. Huzura çıktığında ise yüzüne karşı tane tane okunan ayetler onu içten içe daha da bir derinden rahatlatıp böylece hakkında nüzul olan ayetin hükmü mealen şöyle tecelli etmiş olur:

       -Yemin olsun ki Allah muharebeden geri kalmak isteyenlere izin verdiğinden dolayı, Peygamberin yaptığı tövbeyi kabul etmiştir. Nitekim bir kısmının kalpleri kaymak üzere iken sıkıntılı zamanda Peygambere uymuşlardı.  Sonra Muhacirin ve Ensar'ın tövbelerini de kabul etmiştir. Çünkü Allah çok şefkatli çok merhametlidir. Peygamber tarafından cezaları geri bırakılan üç kişinin tövbesini de kabul etmiştir. (Tevbe suresi 117-119).

       İşte vahy olunan bu ayetle birlikte kendiyle barışık hale gelen Ka’b b. Malik, Allah Resulünün huzurunda şöyle söz verir:

        -Ya Resulullah! Yüce Rabbim doğru söylediğim için beni affetti. İnşallah bundan böyle sözümü yemeyeceğime ahd olsun.

        Diğerleri bin bir türlü bahanelerle kılıf uydurdular da ne oldu,  sonuçta ahirette hesaba çekildiklerinde mazeret beyan etmenin kurtuluş olmadığı ortaya çıkıp o gün geldiğinde iş işten geçmiş olacaktır.

        Velhasıl-ı kelam, bu durumda bize “Allah bizleri yalandan dolandan korusun” demek düşer.  

           Vesselam.         

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/tebuk-seferi-8284