6 Nisan 2026 Pazartesi

HAZRETİ ÖMER’ŨL FÂRUK


 

        HAZRETİ ÖMER’ŨL FÂRUK

     SELİM GÜRBÜZER

     Düşünün ki, kız çocuğunun horlandığı bir cahiliye toplumunda;

    -“Müjde!  Müjde!  Ey Hattab!  Bir oğlun oldu” diye haykırılan bir haber, elbette ki o toplumun bir anda sevinç çığlığı atması hiçte anormal karşılanmayacaktır.  Üstelik doğan çocuk ilerisinde Allah Resulü (s.a.v)’in vefatıyla birlikte Ebu Bekir-i Sıddık (r.a)’dan sonra ikinci halife olarak adaletiyle adından söz ettirecek olan Hz. Ömer (r.anh)’dan başkası değildir elbet. Hani her doğan cinsine çeker ya,  aynen öyle de babasının sert mizacı oğluna da sirayet eder. Nitekim delikanlı çağlarında arkadaşlarıyla her defasında güreştiğinde rakiplerini alt edişinin yanı sıra aynı zamanda sert mizacı yönüyle de dikkatleri üzerine çeker.

       O çocuk yaşta çobanlık yapmaktan da geri durmaz. Bu arada Allah Resulü (s.a.v)’in çobanlık yaptığını göz önüne aldığımızda, Hz. Ömer (r.anh)’ının da her çoban sürüsünden mesuldür düsturunca mutabaat edip Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’dan sonra Müslümanların ikinci baş çoban halifesi olması gayet tabiidir.

       Evet, kim derdi ki, İslam’ın doğuşunda iman edenler arasında kırkıncı sırada Müslümanlıkla şereflenen Hz. Ömer (r.anh),  Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra bir gün gelecek müminlerin ikinci halifesi olarak şereflenecek.  Hele ki, onun Müslüman olmadan önceki yıllarda ki konumuna baktığımızda, hatta Mekke’de İslam dininin yayılışını durdurmak için kendi kendine görev üstlenişini göz önüne aldığımızda, gerçekten de bu yolda kimin önce, kimin sonra Müslüman oluşundan ziyade ilerisinde kimin İslam’a hizmetkâr çoban olacağı çok daha önemli bir husus olarak karşımıza çıkar. Öyle ya,  cahiliye çağında müşriklerin Darünnedva’da yaptıkları toplantıda  “Muhammed öldürülsün” yönünde aldıkları karar gereği bu işi üstlenecek hiç kimseden bir ses çıkmazken bir bakıyorsun bu iş için öne atılıp üstlenecek ismin sadece ‘Ömer’ olduğunu görüyoruz. Ve kılıcını kuşanıp Allah Resulünü öldürmek için yola koyulduğunda etraftan onu öfkeli halde görenler;

       -“Ey Ömer!  Nedir senin böyle öfke dolu telaş halin?  Hele bir dur,  sen hıncını başka yerlerde çıkartacağına, sen önce kızını ve kocasını hizaya getirsen çok daha iyi olur…” uyarısıyla karşılaşır.

       Tabii bu sözler bir anda zülfüyârına dokunup hemen yönünü kızının evine doğru çevirir. Derken gözü dönmüş patlamaya hazır volkan bir şekilde hızla hıncahınç evin kapısının eşiğine geldiğinde içeriden gelen sese kulak verir.  Merak bu ya, hemen kapıyı açıp kızı ve damadını Taha süresini okur halde gördüğünde her ikisini de sille tokat yere seriverir. Ancak, o an kendi iç dünyasında nasıl bir dalgalanma yaşıyorsa bu kez “O elinizde okuduğunuz neydi” sorusunu yöneltip işin rengi bir anda değişiverir. Öyle ki, beyninde şimşekler çakıp akabinde o da ayetleri okumaya başlar. Okudukça da gönlü yumuşayıp yaptıklarından pişmanlık duyar. Ve soluğu derhal Allah Resulünün yanında alır. Huzura vardığında Ömer’in ağzından dökülen ilk cümle “kelime-i şehadet”  olup Müslümanlar üzerinde bayram havası estirir. Hem nasıl bayram havası estirmesin ki, baksanıza kendisi Müslüman olana dek gizli gizli kılınan namazlar, O’nun Müslümanlığı kabul etmesiyle birlikte bizatihi kendi girişimleriyle artık bundan böyle namazlar Mescid-i Haramda alenen kılınmaya başlar bile. Hatta zulüm ve baskıların ardı ardına kesilmediği günlerde Allah-ü Teâlâ’nın hicret iznini bildiren ayetler nüzul olduğunda müşriklerin yüzüne karşı en ufak tereddüt etmeksizin şöyle meydan okur:

       -Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki; Yesrib’e hicret ediyorum. Her kim ki; karısını dul, çocuğunu yetim bırakmak pahasına benimle birlikte hicret etmek istiyorsa yarından tezi yok derhal Akik vadisine gelsin.

       Ne diyelim, Ömer bu ya, hele kafasına bir şey takmaya görsün,  bilindiği üzere İslam’ın yayılış yıllarında da Bedir zaferinin akabinde esirler hakkında verilecek hüküm için hemen Resulullah (s.a.v)’e şöyle görüş bildirmiştir:

       -Ya Resulullah! Emir buyurun hemen boyunlarını vurayım.          

      Tabii Hz. Ömer (r.a)’ın gözü kara bu çıkışının tam aksine asıl Ebu Bekir-i Sıddık (r.a)’ın esirler hakkında kurtuluş akçesi alınması yönünde beyan ettiği görüş kabul görecektir. Böylece tarihin sayfaları Yüce Allah’ın, Ömer kulunun üzerinde celal sıfatının tezahürünü, Ebu Bekir kulunun üzerinde ise cemal sıfatının tezahür ettiğinin, yani bir başka ifadeyle iki ayrı ruh iklimine haiz ikilinin notunu düşmüş olacaktır.

        Hakeza Hz. Ömer (r.a) cahiliye döneminde şarap içenlerden biri olmasına rağmen, malum O’nun Müslüman olmasıyla birlikte içki yasağı hususundaki ısrarlı tutumu karşısında, Allah Resulü (s.a.v) bu konuda ayet gelmediği için sessiz kalmayı yeğler. Ta ki içki ile alakalı ilk ayet nüzul olup ancak o zaman Habib-i Ekrem (s.a.v) ashabına vahy olunan ayetin hükmünü şöyle bildirir:

        -Sana içki ve kumarın hükmünü soruyorlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Fakat ikisinin günahı da faydasından büyüktür.” (Bakara, 219)  

        Ancak Allah Resulünün ashabına okuduğu bu ayet-i celileden hareketle günah varmış deyip bırakanlar olduğu gibi, faydası varmış deyip içenler oldu. Dolayısıyla bu demektir ki yeni bir hüküm gelinceye kadar yine şarap içilecek,  kumar oynanacaktı.  Nitekim Abdurrahman b. Avf verdiği yemek davetinin ardından kılınan namazda içkinin sarhoş edici etkisiyle Kâfirûn süresinde geçen …putlara ibadet etmem’’ ayet mealinin ibaresini  …ibadet ederiz’’ şeklinde okuması üzerine cemaat içerisinde bilhassa Hz. Ömer (r.a)’ı rahatsız eder bir durum oluşturur ki, hemen soluğu Allah Resulünün yanında alır.  Derken beklenen vahiy sıcağı sıcağına nüzul olduğunda Allah-ü Teâlâ bu hususta;

       -''Ey iman edenler sarhoş iken namaza yaklaşmayın’’ (Nisa, 43) ayetini vahy eyler. Ancak nüzul olan bu ikinci ayetle de canı isteyenlerin namaz dışında içki içilebileceği yönünde bir anlam çıkarılması muhtemel dâhilindeydi. Nitekim ashaptan bazıları:

        -“Yüce Allah (c.c),  mademki huzurunda içkili olmamızı istemiyor,  o halde bizde namazın dışında içeriz” diyenler oldu.

        Tabii bu durumda Hz. Ömer (r.a)'ın etrafında olan bitene tahammülü kalmadığı gözlerden kaçmaz. Öyle ki, içkinin kesin olarak yasaklanmamasına yönelik tahammülsüzlüğünü Allah Resulü (s.a.v)’in huzurunda ellerini açıp:

       -Ya Rabbi! Bize açık hüküm vahy eyle diye dua ve niyazda bulunup öyle huzurdan ayrıldığı gözlenir.

       Hatta yaşanan bir başka hadisede Utba b. Malik’in evinde içkili yemek toplantısında Sa’d b. Vakkas,  sarhoş halde bir yandan Muhacirleri överken diğer yandan da Ensar’ı yerden yere vuran sözler sarf etmekten kendini alamayıp bir anda ortamın gerilmesiyle birlikte o an çıkan arbedede fırlatılan bir kemik parçası Sa’d’ı yaralar da. Derken vuku bulan bu hadise Allah Resulüne bildirildiğinde,  hemen yanı başında Hz. Ömer (r.a)’da orada yine her zaman ki gibi ellerini Yüce Allah’a açıp:

         -Ya Rabbi! Şarap hakkında kesin hüküm ihsan eyle diye niyazda bulunduğu gözlerden kaçmaz da. Neyse ki Allah Resulü (s.a.v),  Hz. Ömer (r.a)’ın sabırsızlıkla beklediği içki yasağını bildiren kesin hükmü ashabın huzurunda Mescitte okuduğunda en nihayetinde derin bir soluk alıp şükreyleyiverir. İşte Hz. Ömer (r.a)’ın içini rahatlatan bu husustaki en son nüzul olan ayette geçen hüküm için, bakın Yüce Allah (c.c)  ne buyuruyor:

        -Ey İman edenler şarap, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden murdar işlerdir. Bunlardan kaçının ki muradınıza erebilesiniz. Şeytan şarapta ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek sizi Allah’ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık buna bir son vermiyor musunuz?’’

        Böylece bu okunan ayet-i celilenin hükmünden hareketle Hz. Ömer (r.a)  bu kez herkesin huzurunda;

       -Ya Rabbi! Evet, artık bundan böyle şarap içmek yok deyip şükür edasında bulunur. Her şeyden öte Hz. Ömer (r.a)’ın üç aşamada tedrici olarak vesile olduğu içki yasağı Mekke sokaklarında şarap fıçılarının devrilmesi eşliğinde kesin hükmede bağlanmış olur.  

         Hiç kuşkusuz Hz. Ömer (r.a)’ın bir şekilde hem vücut sağlığı bakımdan hem de ruhen pirüpak olmak bakımından hayra vesile olduğu bir takım girişimleri bunlarla sınırlı değildi elbet, tüm bunların yanı sıra cenk meydanlarında bir takım girişimlerde bulunmasıyla da dikkatleri üzerine çekmiştir hep. Öyle ki Bedir, Uhud, Hendek derken Hudeybiye seferinin eşiğine gelindiğinde, Allah Resulü (s.a.v) Kâbe’yi ziyaret etmek istediklerini bildirmek için karşı tarafa elçiler görevlendirir. Amma velakin her defasında yaptığı bu iyi niyetli girişimler sonuçsuz kalır. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) karşı tarafı ikna etmek için ancak Hz. Osman (r.a)’ın sözüne itibar edileceği yönünde fikir beyan eder. İşte kabul gören bu fikir üzerine Hz. Osman (r.anh)  gönderilir.  Ancak elçi olarak gittiğinde epey bir süre geri dönmeyince ister istemez müminler tarafında  Osman öldürüldü’ şayiası baş gösterir. Habib-i Ekrem (s.a.v)  bu durum karşısında Rıdvan ağacının altında hemen herkesten beyat sözü aldığı gibi Osman (r.anh)’ın gıyabında da beyat almak suretiyle etrafa yayılan şayiaların önüne geçilmiş olunur. Derken sonraki gelişmeler ve Fetih süresinin nüzulüyle birlikte Hudeybiye seferinin bir kayıp olmadığı, tam aksine ilerisinde büyük bir açılıma yelken açılacağının ilk işareti diyebileceğimiz Mekke’nin fethedilebileceğinin muştusu olduğu anlaşılır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v)  Hudeybiye barışının ihlaline binaen Mekke’ye yakın Merruzzahran denilen yere gelip burada gökyüzünü adeta kızıl renge boyayacak bir şekilde ateş yaktırması bunun ilk işaret fişeği olur da. Böylece Ebu Süfyan ve iki arkadaşı hemen gece karanlığında dumanın tüttüğü yöne doğru iz sürdükleri sırada tuzağa düşüp yakayı ele vereceklerdir. Tabii Hz. Ömer (r.anh),   onları yakalanmış halde gördüğünde hemen tez canlılığını gösterip:

       -Ya Resulullah! İzin verin bunların boynunu devireyim çıkışında bulunur.

       İşte bu çıkışının üzerine Hz. Abbas (r.a)’dan itiraz sesi yükselir.

       Peygamberimiz (s.a.v) bunun üzerine şu beyanda bulunur:

       -Hele ikinizde bir sakin olun, şöyle bir sabah vakti olsun, bakalım haklarında hüküm neyi gerektiriyorsa ona göre kararımızı veririz elbet.

      Tabii Allah Resulünün bu sakinleştirici sözleri üzerine ortam bir anda yumuşayıverir.

      Sabah vakti olduğunda Ebu Süfyan’a ilk evvela “Müslüman ol” teklifi yapılır. O bu teklif karşısında her ne kadar tereddütlü ifadelerle kem küm etse de lafın arasına giren Hz. Abbas (r.anh)’ın sıkıştırmasıyla kelime-i şahadet getirmiş olur. Derken Mekke’nin fethi gerçekleşiverir.  Mekke’nin fethinin ardından ise malum Peygamberimiz (s.a.v) adına kadınlardan ilk beyat alma görevi Hz. Ömer (r.a)’a nasibi müyesser olur.

       Yine Hz. Ömer (r.a)’ın bir başka dikkat çeken bir girişimi de münafıkların başı İbn-i Selul’un cenaze namazını kıldırmamaya kalkışmasıdır. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v)  eliyle omzuna hafifçe dokunarak bu teşebbüsüne geçit vermeyecektir.  Çünkü bu hususta daha henüz ortada nüzul olmuş bir ayet hükmü yoktu. Böylece Allah Resulünün müdahalesine maruz kalan Hz. Ömer (r.anh),  bir anda kendisinin huzurdan tard edileceği endişesi sarar. Neyse ki sonradan vahy olunan ayetler Hz. Ömer (r.a)’ı doğrulayınca ancak o zaman  huzurdan tard edileceği kaygısı giderilmiş olur.

       Hz. Ömer (r.a)’ın bir başka ani çıkışı da, Peygamberimiz (s.a.v)  vefat ettiğinde hüngür hüngür ağlamaların yankılandığı hüzünlü bir ortamda; 

       -“Her kim ki Muhammed öldü” derse boynunu vururum çıkışında bulunma hadisesidir.  Neyse ki Peygamberimiz (s.a.v)’in ahirete irtihali sonrası onu dizginleyecek müdahale bu kez Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.anh)’dan gelip böylece bu tehdit varı eylem çıkışı bertaraf edilmiş olur. Besbelli ki, bizim bilemeyeceğimiz yücelerden gelen bir fermanla Hz. Ömer (r.anh)’a bu ve buna benzer yapılan müdahalelerle önü alınaraktan ilerisi için kendisinin daha bir kemale ermesi ve adalet güneşi olması murad edilmiştir. Nitekim Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a), artık ömrünün son demlerine geldiğinde hasta yatağında kendisinden sonra yerine geçecek olan kemale ermiş bir isim olarak Hz. Ömer (r.anh)’ı tavsiye etmesi bunun bariz göstergesi olup vefatının ardından Ümmet-i Muhammedin halifesi olur da. Öyle ki halifelik hırkasını giydiğinde Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.anh) döneminden devr aldığı kazanımlara ilaveten Müberra Dinimizi Arap yarımadasınınım sınırlarının dışarısına, yani İran, Suriye, Mısır, Irak sınırlarının ötesine de taşır. Hatta her bir fethettiği ülkenin İslam’la şereflenmesine vesile olduğu gibi kazanılan Kadisiye zaferiyle de adını tarihin altın sayfalarına yazdırmış olur.  

       Peki, Hz. Ömer (r.anh) sadece savaş meydanlarında ki kazanımlarıyla mı göz doldurmuştur hep? Hiç kuşkusuz kazanılan zaferlerin yanı sıra cemiyet hayatında da O’nun dönemine kadar teravih namazını insanların bir kısmı tek başına, bir kısmı da cemaatle kılıyordu ki,  işte bu hususta valilere gönderdiği mektuplarla Müslümanlar arasında birliği ve dirliği sağlayacak uygulamalara mührünü vurmakla da göz doldurmuştur. Derken Hz. Ömer (r.a)’ın başlattığı bu ve buna benzer ictihadı uygulamaları sayesinde teravih namazları cemaat halinde yirmi rekât kılınıp Ramazan ayında camilerimizin daha da hınca hınç dolmasına ve Ramazan gecelerimizin apayrı bir anlam kazanmasına vesile olunmuştur.

      Gerçekten de şöyle geriye dönüp bakıldığında cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömecek kadar katı yürekli tıynette olan Hattaboğlu Ömer, gün gelir İslam dairesine girip sonrasın da halife olduğunda artık fakirlere sırtında un çuvalıyla kapı kapı dolaşıp Müslümanların hadimi bir halife olarak adından söz ettirecektir. Hatta onun gönüllerde taht kurmanın ötesinde “Fırat kenarında bir koyun kaybolsa onun hesabını Allah benden sorar” sorumluluğunun bilincinden hareketle Allah’ın yeryüzündeki Adalet Güneşi Sultanı olur da. Zaten O, Resulullah (s.a.v) tarafından  Faruk” unvanı övgüsüne mazhar olup,  böylece halifelik süresince adalet terazisi de hak ve batılı birbirinden ayıracak şekilde işleyecektir hep. Ayrıca halifelik süresince her yıl Hac vecibesinden geri durmadığı gibi,  Hacda bütün valileri toplayarak bir yıl içerisinde yapılan çalışmaların raporunu almayı da ihmal etmez. Bu arada Hac esnasında söz konusu ülke halklarının dilek ve temennilerini alıp dertlerine derman bile olur. Hayatının son Haccına çıktığı demlerde ise içinden bir ses;  Resulullah (s.a.v)’in ardından emanet bıraktığı Hane-i saadetin gül kokulu annelerimizi de Hacca götürme arzusu gönlünde ağır basar. İşte bu duygu ve düşünceler eşliğinde Hane-i saadet hanımlarından oluşan sekiz kişilik kafile heyeti yola revan olup o yıl annelerimizin laiki veçhiyle Hac vecibelerinin yerine getirilmesi de sağlanmış olur.

       Artık hayatının son dönemleri yaklaşmıştı ki, bir gün asıl ismi Firuz olan Ebu Lü’li bir Yahudi kölesi, Halife Hz. Ömer (r.anh)’ın huzuruna gelip efendisinin kendisinden marangozluk ve demircilikle ilgili işleri yapmasına karşılık olarak günde iki dirhem vergi aldığını şikâyet eder. Hz. Ömer (r.anh)  bunun üzerine şikâyetçi olan köleye cevaben şöyle der;

       -Zaten bu meslekleri yapana günde iki dirhem verilmesi çok değildir.

       Tabii bu cevaptan Yahudi kölesi pek hoşnut kalmaz, hatta içten içe Hz. Ömer (r.anh)’a kin besleyip zaman içerisinde kin duyguları kabarır da.   Nitekim bir sabah vakti Ebu Lü’li ön safta mihraba yakın bir yerde namaza durduğunda Hz. Ömer (r.a)’ı sinsice arkadan hançerleyerek secde ettiği yere yığıverir.  Tabii bu durumda ön saftakiler Ebû Lü’lüe (Fîrûz en-Nihâvendî)’ye müdahale edip kıskıvrak yakaladıklarında hemen aralarından sıyrılıp kurtulamayacağını anlayınca elinde tuttuğu hançeri kendi göğsüne saplayaraktan canına kıymış olur. Hz. Ömer (r.anh) ise kan çanak içerisinde yaralı bir halde evine götürülür. Malumunuz şehadetine yakın demlerinde oğluna:

        -Tez elden Aişe'ye gidin deyin ki; şayet müsaadesi varsa Resulullah (s.a.v)  ve Ebubekir’in yanına defnedilmek istiyorum.  

         İşte iletilen bu talep aslında Aişe e annemizin kendisi için de düşlediği bir talepti,  yine de böyle bir durumda vicdanının sesine kulak verip bu isteği geri çevirmez de.

        Hz. Ömer  (r.anh) bu taleple de yetinmez bu kez hasta yatağında tıpkı Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a) gibi kendinden sonra hilafete geçecek olanları çağırıp görüşlerini aldıktan sonra sırasıyla Ali, Osman, Zübeyr, Abdurrahman ve Sa’d’dan oluşan heyeti şura üyeleri olarak seçmeyi talep eder. Ve şura heyetine şöyle vasiyet eder; 

        -Ben öldükten sonra üç gün içerisinde kendi aranızda istişare edip dördüncü güne kadar halife seçiniz.

        Akabinde Mikdat’a dönüp şöyle der:

        -Ey Mikdat! Benden sonra şura üyelerinin kapısında göz kulak olup nöbet tutun. Şayet şura üyelerinden beşi birleşir diğeri muhalif olursa onu öldürün. Yok, eğer dördü birleşir ikisi reddederse iki kişiyi öldürün. Olmadı, üçe üç kalırlarsa Abdullah reyini kullansın. Oldu ya, Abdullah’ın hükmüne de razı olmazlarsa Abdurrahman b. Avf’ın bulunduğu taraf tercih edilsin.

         İşte vasiyet hükmünde bu sözlerin ardından hasta yatağında git gide güçten takatten düşen Hz. Ömer (r.a), artık ecel kapısına dayandığında o çok sevdiği Allah Resulü ve can yoldaş arkadaşı Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ın merkadına defnedilip böylece Allah’a vuslat eylemiş olur. Derken vasiyetin gereği yerine getirilip vefatının akabinde Meleklerin hilm ve son derece mütevazı ağır başlılık huyuna binaen hayâ ettiği Hz. Osman (r.anh) halife olur da.

        Velhasıl-ı kelam; hasta yatağında son nefesini vermek üzere iken bile iyiyi kötüden ayırabilecek karakterde bir Ömer’ül Fâruk’tur O.

         Vesselam.

           https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hazreti-omerl-fruk-8136        

             

             

             

                  

 

2 Nisan 2026 Perşembe

Hz. Osman’ın Halifelik Dönemi Ve Şehadeti


 

                 Hz. Osman’ın Halifelik Dönemi Ve Şehadeti

        SELİM GÜRBÜZER       

      Malumunuz Hz. Osman (r.a) dönemine kadar Müslümanlar cuma namazına tek ezanla çağrılıyordu. Ta ki halife olduğunda Zevrâ denilen pazar yerindeki bir evin çatısında önce cuma vaktini hatırlatan ezan okutulur,  işte o zaman asıl namazın kılınacağını bildiren ezanın okunmasıyla birlikte cumaya çağrı için çifte uygulamaya geçilmiş olunur.  Böylece bu çifte uygulama sayesinde bir kısım müminler işe dalıp cumayı kaçıracak gibi olsalar da ikinci çağrıyla gafil davranmamış olurlar. Hatta bu çifte ezan çağrısı ashab tarafından güzel bir uygulama olarak karşılık bulur da. Sadece uygun karşılanmayan Arafat'ta cem-i takdimle ikişer rekât kılınan öğle ve ikindi namazlarının dörder rekât kıldırılması ictihadıdır.  Özellikle bu içtihada Hz. Ali (k.v) tarafından bile itiraz edilmiş, hatta bu konu sert tartışmalara yol açmıştır, derken bu uygulama ancak halifelik müddetince sınırlı kalabilmiştir.

                                    Mushaf’ın tertip hale getirilip çoğaltılması

        Kur’an ilk olarak Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminde Mushaf hale getirilmiştir. Hz. Osman (r.a) döneminde ise kurulan heyetin çalışmaları neticesinde o güne kadar değişik lehçelerde yazılı Kur’an nüshaları yakılması gerçekleşir. Böylece bir zamanlar ashabın şahitliğinde Peygamberimiz (s.a.v)’in eşi Hz. Hafsa annemizin evinin duvarında asılı duran tek bir Kur’an’dan 6 adet aslına uygun olarak Mushaf halde çoğaltılması suretiyle büyük İslam merkezlerine gönderilmesi sağlanır. Anlaşılan o ki, altı adet çoğaltılıp gönderilen Kur’an-ı Kerimlerin Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminden farklı yanı Mushaf’ın bugün elimizde olan şekliyle tertip üzerine yazılmış olmasıdır.         

       Bu dönemde hoşa gitmeyen bir takım icraatlar da vardı ki;  bunlardan hoşa gitmeyen örneklerden mesela Mervan’ın otuz deve yüklü hurmalarını “Halifenin selamı var” diyerekten satışa çıkarılıp şikâyete konu olmasına rağmen Hz. Osman (r.a)’ın yeğeni ve damadı olması hasebiyle hakkında herhangi bir ceza-i müeyyide uygulanmaksızın geçiştirilmiş olmasıdır.  

        Hz. Ömer (r.a) devrinde Muaviye b. Ebi Süfyan, Şam’a vali atanmıştı. O sürekli gözünü Kıbrıs’a dikmişti, bu niyetini bir şekilde halifeye bildirmeyi de ihmal etmez. Fakat Hz. Ömer (r.a),  bizatihi Amr b. As’ın ağzından dinlediği;  Denizin durgunluğu gönülleri okşadığını, ancak coştuğunda dalgaların insanlara acımadığı yönünde aldığı bilgiye dayanarak “Müslüman’ın tek bir kılının dokunulmasına karşılık asla Rum ilinin zenginliğine değişmem” şeklinde verdiği cevapla zihninde kurguladığı o denizin öteki yakasını fethetme hayallerine geçit vermeyecektir. Ta ki Hz. Osman (r.a) halifelik döneminde şartlar elverişli hale gelir böylece o düşünceler Kıbrıs’ın fethedilmesiyle gerçekleşmiş olur. Ve bu kazanılmış savaşta çokça ganimette elde edilmenin yanı sıra Hz. Osman (r.a)  döneminde İslam dünyasının sınırları daha da genişler hale gelir. Hatta Arabistan, Afrika’nın büyük bir kısmı, Türkistan, İran, Kafkasya gibi alanlar buna dâhil olup İslam dairesinin sınırları İstanbul surlarına kadar dayanırda. Derken Muaviye dönemiyle birlikte bu sınırlardan daha ötesine geçilemeyecektir.

                                                  Emevi İstismarcılığı

        Günlerden bir gün Ka’b b. Ubeyde ilmi bir konuda halife ile münazara yapıyordu ki, ses tonu edep sınırlarını aşacak dozda olması Mervan’ı rahatsız etmişti. Mervan bu durum karşısında Hz. Osman (r.a)’a hitaben şöyle der; 

        -“Ey Osman! Böyle adamlara yumuşak davranırsan bir gün gelir tepene de binerler,  oysa böylelerinin hadlerini bildirmen gerekirdi.”  

        Bunun üzerine Ka’b huzura çağrılıp sırtına yirmi kırbaç vurulur. Ancak Ka’b üst üste kırbaçları yedikçe, halife de sanki kendisi kırbaçlanmışçasına acısını yüreğinde hisseder.

       Nitekim Hz. Osman (r.a) daha fazla yürek acısına dayanamayıp Ka’b b. Ubeyde’yi bir kez daha huzura çağırdığında helalleşmek üzere sırtını açıp ondan kırbaçlanmasını talep eder.

        Ka’b bu durumda şöyle der:

       -Ey Müminlerin Emiri! Sizlere hakkım helal olsun, benden her şeyi yapmamı isteyin ama ne olur bunu yapmayı benden istemeyin deyip öyle huzurdan ayrılır.

         Evet,  öyle anlaşılıyor ki;  Hz. Osman (r.a) halife iken bile son derece yumuşak idareci yönüyle ümmetin idaresinin üstlenmiş bulunuyordu.  Nitekim kendinden önceki Halife Hz. Ömer (r.a)  gibi heybet varı yönüyle ağırlığını ortaya koyacak bir idari yönetim sergileyemediği içindir bir türlü Emevi istismarcılığının önüne geçememiştir.  Öyle ki; Emeviler için Basra, Kufe, Şam ve Mısır valilikleri çok önemli kilit noktaları olup kendi kabileci emelleri doğrultusunda Basra’da İbn Amir,  Kufe de Said ibn’il As,  Şam da Muaviye, Mısır’da ise Ebi Serh hükümranlıklarını sürdürmek için vali olarak vazife üstlenmişlerdir. İşte söz konusu valilerin Emevi olması halkın zihninde ister istemez halifenin kan bağına dayalı akraba yanlısı olabileceği düşüncesi yer ettiği gibi göreve atananların birçoğunun da ehliyetsiz liyakatsiz idareciler olduğu gözlerden kaçmaz da. Hatta böylesi idarecilerin bulundukları mevkilerde kan bağı üzerine izledikleri tarafgir tutum içerisinde bir yönetim sergilemeleri ahali nezdinde rahatsızlık doğurup şikâyet edilmelerine yol açıyordu. Yetmedi o aralar birde tüm bunların üstüne üstük ortalıkta burun kanaması denen ruaf hastalığı baş göstermişti ki, Osman (r.a)’da bu hastalığa yakalananlar arasındaydı. Öyle ki halife her geçen gün kan kaybı yaşadıkça vücudu bitkin hale düşüp mescide çıkamaz olmuştu. Hastalandığını fark eden Abdurrahman b. Avf,  hasta yatağında Osman (r.a)’ı ziyaret ettiğinde şöyle der:

       -Ey Osman! Duydum ki, Sizden sonra halife olarak bu makama beni uygun görmüşsün, ancak benim halifelikte gözüm yoktur.

       Halife Hz. Osman (r.a)  bu bilgiyi nereden öğrendiğini sorduğunda;

       Abdurrahman b. Avf cevaben:

       -Humran söyledi der.

       Malumunuz Humran halifenin kölesi idi. Dolayısıyla kölesinin ağzından çıkan bu asılsız haber üzerine Basra’ya sürgün edilir. Oysaki Hz. Osman (r.a) değil sağlığında, hasta yatağında kalkıp sıhhatine kavuştuğunda bile kendinden sonra yerine geçecek ismi aklının ucundan geçirmeyecek derecede mülayim karakterde bir halifedir.

                                                     Kaybolan Yüzük

        Bir gün Hz. Osman (r.a), Eriş kuyusunun başında Allah Resulünden kendisine kadar devr olunan ve üzerinde “Muhammed Resulullah” yazılı yüzüğü ile oynarken o sırada kuyuya düşürüverir. Tabii tüm aramalar fayda vermez. Belli ki Allah Resulünden yadigâr kalan bu değerli yüzüğün kaybı en çokta kendisini derinden üzmüştü. Neyse ki kendisini içten içe çökerten derin üzüntüsünü giderecek bir yol bulunup kaybolan yüzüğün yerine teselli babından yenisi yapılarak bundan böyle yazışmalar bu yüzükle gerçekleşmiş olur.

                                                         Fitne Ateşi

       Diğer bir başka kendisine hüzün veren hadise ise delikanlı yaşta iki gencin başlattığı fitne hadiseleridir. Başlatanlardan biri Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’in oğlu, diğeri de Huzeyfe’nin Yemame savaşında şehit düşmenin ardından yetim kalan evladını bağrına bastığı Huzeyfe b. Muhammed idi. Her ikisinin de ortak adı Muhammed olan bu iki genç, hemen her yerde ulu orta yaptıkları ateşli propagandalarla Mısır halkını etkilemeye çalışıyorlardı. Aslında onların derdi davası vali olmaktı. Nitekim bu iki genç birkaç kişinin dolduruşuna gelerekten havaya girip halifeden valilik talebinde bulunmuşlardır. Tabii halifenin huzuruna çıktıklarında 'evet' cevabı alamayınca, 'Sen misin bizi reddeden' hemen onurlarına dokunup Hz. Osman (r.a)’a kin ve nefret kusacaklardır. Hatta bunla da kalmayıp Medine’den Mısır’a gelip sürekli halife aleyhine çalışma faaliyeti yürüteceklerdir. Ne diyelim Hz. Osman (r.a)  şefkati bu ya,  Mısır valisi bir raporla halifeye durum vaziyeti haberdar etmesine rağmen yıllardır kendi himayesinde baba şefkati gösterdiği Huzeyfe b. Muhammed ile Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın oğluna sanki ortada hiçbir şey olmamışçasına birer hediye paketi gönderip gönüllerini almayı yeğler. Ancak gel gör ki, onlar halifenin bu erdemliliği karşısında teşekkür edeceklerine tam aksine “rüşvet vererek bizi susturmaya çalışıyor” ön yargısıyla hareket edip kendi konumlarını yüceltme davası güdeceklerdir. Nitekim Savarı savaşında zaferle dönen Muhammed b. Ebi Huzeyfe bindiği gemilerin birinde halkı galeyana getirerekten yaptığı ateşli konuşmasında şöyle der;

         -“Şunu iyi biliniz ki, Halife tarafından tayin edilen İbn Ebi Serh emri doğrultusunda cihad için savaşa girmedim, asıl yapılması gereken Osman b. Affan’a karşı yürütülecek olan cihattır.”  

         Derken bu yaptığı ateşli konuşmalarla günden güne halife aleyhtarı taraftar halkasını genişletmeyi başarır da.  Aslında bu başarısının arka planında Mısır halkını galeyana getirip karışıklığı körükleyen tetikleyici üst akıl hiç kuşkusuz Yemenli bir Yahudi olan Müslüman kılığına girmiş Abdullah İbni Sebe’den başkası değildi. Öyle ki İbni Sebe’nin, Basra Valisi tarafından fitne ele başısı olduğu farkına varılıp sürgün edildiğinde Kufe’ye konaklar, sonra orada tutunamayınca Şam’a konaklar.  Maalesef Şam’da da yine kınında duramayıp;

        -“Madem Hz. İsa  dünyaya yeniden dönecek, o halde  neden Muhammed dönmesin..” türünden   fitne kokan  sözler sarf ederek buralarda  tutunmaya çalışır. Derken sarf ettiği bu sözlerle netice alamayınca en nihayet Mısır’a yol alır. Mısıra geldiğinde ise daha evvelki düşüncelerine ilaveten; “Hz. Ali (k.v)’in Peygamber varisi olduğunu, böylelikle halifeliğin Ali’nin hakkı olduğundan dem vuraraktan Osman’ın halifeliği zorbadır” şeklinde fitne kokan fikirlerini yaymak için çaba sarf edecektir. Böylece Mısırlıların yumuşak karnı diyebileceğimiz en hassas konuyu sürekli kaşımanın neticesinde taraftar toplamakta zorlanmayıp Mısır içten içe kaynayan kazan hale gelir.  Hele ki fitne ateşi gün be gün etrafa sıçradıkça Hz. Osman (r.a) ister istemez bu durum karşısında valileriyle birlikte durum değerlendirmesi yapmanın yanı sıra birde bu meseleyi Hz. Ali (k.v), Hz. Talha (r.a), Hz. Zübeyr (r.a) ile de istişare yapma ihtiyacı duyar. Ancak olanlar olmuştu bir kere,  geç kalınmış bir istişareydi bu. Güya umre bahanesiyle yola çıkan altı yüz kişilik kafile halife ile hesaplaşmak üzere Medine’ye doğru çoktan varmıştılar bile. Medine'ye geldiklerinde Hz. Osman’ı tövbeye davet edecek kadar ileri gitmişlerdi. İşte böylesi bir kaotik ortamda Hz. Ali (k.v) olan bitene elbette ki sesiz kalıp seyredemezdi,  tez elden hemen halifenin huzurunda gözü dönmüş bu kalabalığa karşı en etkin önlem alması bakımından ilk etapta mescitte onlara hitaben konuşmak gerektiğini telkin eder. Bunun üzerine Hz. Osman  (r.a) mescitte isyancıları etkileyecek bir konuşma yapıp ardından da onları evine davet eder. Amma velakin eve davet edilen misafirlerin Mervan tarafından kovulması Hz. Ali’ (k.v)’in yüreğini çok sızlatmıştı. Bu yüzden halifeye bu hususta; “Mervan’a arka çıktın ama bizim sözümüzü tutmadın” şeklinde sitem etmekten kendini alamayacaktır. Şurası muhakkak Hz. Ali (k.v) bir Haşim’i kolundan bir can yürek olarak yürütülen halife karşıtı kampanyaya hiçbir zaman alet olmamıştır. Bilakis Hz. Osman (r.a)’a elinden geldiği kadar yardımcı olmuştur hep. Dolayısıyla Hz. Ali (k.v) hakkında ileri sürülen dedikoduların çoğu içi boş yersiz iddialar olmaktan öteye geçemeyecektir.

                                                        Kazan Kaldırma

         Hz. Osman (r.anh)’ın halim selim yumuşak huylu oluşunu istismar edenler onun hutbe irad ederken hakaret yağmuruna tutmalarının yanı sıra birde bunun üstüne üstük peygamber hatırası asasını kıracak kadar haddi aşan densizliğe yeltenebilmişlerdir.  Neyse ki Hz. Osman (r.a), kendini bilmez bu densizlerin tahriklerine kapılmaksızın bundan böyle bağlanmış kırık asaya dayanarak hutbe irad edeceklerdir. Bu arada Mısırdan Medine’ye gelen muhalif bir heyet halifeden şikâyet ettikleri hususlarla ilgili taleplerinin yerine getirilmesi kaydıyla memleketlerine döneceklerinin sözünü alıp öyle yola koyulurlar.  Ancak sonradan baktılar ki kendilerine verilen taahhütlerin yerine getirilmesinde hiçbir ilerleme yok halife aleyhine sil baştan algı operasyonlarını Mısır’ın dışına da taşıyacaklardır. Öyle ki, güya Hz. Aişe annemiz, Hz. Talha (r.a) ve Hz. Zübeyir (r.a) gibi sahabenin önde simalarının ağzından söylenmişçesine 'bize katılın' çağrısıyla yazılan mektuplar hemen hemen tüm şehirlere gönderilmek suretiyle gruplar halinde üç koldan birden kazan kaldıracaklardır. Böylece Hac bahanesiyle Mısır, Kufe ve Basra’dan katılan üç ayrı grup kendi gönüllerinden geçen halife adaylarını başa getirmek için seferber olacaklardır.  Ancak evdeki hesap çarşıya uymaz misali Hz Osman (r.a)’ın halifeliğine son vermek için yola çıkan Mısırlılar Hz. Ali’ye, Basralılar Talha b. Ubeydullah’a, Kûfeliler de Zübeyr’e elçiler kanalıyla kendi gönüllerinden geçen isimlere halifelik teklifi götürdüklerinde reddedilip yüz bulamayacaklardır.  Bu durumda işler git gide sarpa sarıp işin içinden çıkılmaz bir hal alıyordu ki, Hz. Osman (r.a)  bir yandan Muhammed b. Mesleme aracılığıyla asileri yatıştırmak için çaba sarf ederken diğer yandan da onların istekleri doğrultusunda Mısır’a yeni vali atayacağına dair bir takım taahhütlerde bulunaraktan gergin ortamı dağıtmaya çalışacaktır. Derken Hz. Osman (r.a),  muhaliflerin bilhassa kendisinden Mısır valisi Abdullah b.  Sad b. Ebî Serhin görevinden alınması yönündeki isteklerini kabul etmek durumunda kalıp yerine Muhammed b. Ebî Bekir’i tayin ettiğine dair atama mektubunu ellerine tutuşturmak suretiyle bir anda gergin ortam yatıştırılıp böylelikle memleketlerine geri dönmelerine ikna edilmiş olunurlar. Ancak dönüş yolculuğunda işin gidişatını değiştirecek talihsiz bir hadise yaşanır ki, yine sil baştan kazan kaldırmanın fitili ateşlenmesini beraberinde getirecektir. Öyle ki kafileler halinde bir umutla Mısıra dönüş için yola çıktıklarında o esnada tek başına ilerleyen bir adam yeni atanan vali tarafından önü kesilir. Böylece o adam durdurulup yakayı ele verince Hz. Osman’ın kölesi olduğu anlaşılır. Derken kime gittiği sorgulanaraktan eşyaları didik didik edilip araştırıldığında su kabının içine saklanmış halde bulunan Vali Abdullah b. Sad’a hitaben yazılmış mektup okunduğunda kafile adeta şoka uğrar bir hale bürünür. Zira mektupta muhaliflerin götürecekleri mektubu kaale almaması ve onların cezalandırılıp katline ferman verilen talimatname yazılıydı.  Bunun üzerine muhalifler epey mesafe kat ettiği yoldan ikinci kez Medine’ye geri dönüş yapmak zorunda kalırlar. İşin daha da ilginç tarafı Medine’ye tekrardan vardıklarında, Basra’ya ve Kufe’ye gidenlerinde aynı anda geri dönmüş olmalarıydı. Besbelli ki kendi aralarında gizliden gizliye danışıklı dönüşüklü anlaştıkları bir durum söz konusuydu. Tabii yolda karşılaştıkları durum vaziyet halifeye iletildiğinde, Hz. Osman (r.a) kesinlikle bu mektubu kesinlikle kendisinin yazmadığını, bu işten bihaber olduğunu dile getirip bunun tamamen bir tertip olabileceği ihtimalinden hareketle hemen meseleyi masaya yatırıp müzakere edecektir. Hatta müzakere esnasında Muhammed b. Mesleme hemen yanı başında ki Hz. Ali (k.v)’in kulağına eğilip şöyle der:

      -Bu iş olsa olsa Mervan’ın bir tertibidir.  

      Tertip ya da başka bir şey.  iyi hoşta, Hz. Osman (r.a)  tüm iyi niyetiyle bu meseleyi tetkik ettirip müzakereye açsa ne, muhalifler bildiğini okuyup şimdiye kadar yaşanmış ve yaşanacak olan tüm elim hadiselerin faturası halifeye çıkartılıp halifenin yüzüne karşı fütursuza tedbir bile alamadınız denilecektir. Hatta daha da ileri gidilip beceriksiz ithamıyla halifenin yakasına yapışaraktan halifelik mührünü üzerinde taşıyan amcasının oğlu kâtibi Mervan b. El-Hakem’i kendilerine teslim edip yarından tezi yok derhal halifeliği bırakınız ültimatomunu vereceklerdir.  

       Tabii Hz. Osman (r.anh)  tüm bu haksız ithamlar karşısında hiç islimini bozmadan metanetini koruyup şöyle der:

      -Rabbimin giydirdiği halifelik gömleğini asla çıkarmam,  şayet bu işte dahlim varsa o zaman yapacağım tek şey tövbe etmem olacaktır.

       Maalesef Mısırlılar bu mütevazı alçak gönüllüce söylenen sözlere de alaylı bir tavırla:

      -Bu senin kaçıncı tövben edişin diye karşılık verirler. Ardından işi emrivaki yapıp:

      -Mervan’ı bize teslim edin işgüzarlığında bulunacaklardır.     

      Hz. Osman (r.anh):

      -Bakın bunu benden talep etmeyiniz, asla isteğinize yapamam deyince isyancılar bizden günah çıktı deyip bir hışımla huzurdan ayrılarak evin etrafını kuşatmak üzere mevzi alırlar.

      Bunun üzerine Hz. Osman (r.anh), her geçen gün gidişatın kötüye gittiğinin bilincinden hareketle gizlice valilerin her birine işin vahametini ortaya koyan mektuplar gönderip her birinden yardım talebinde bulunur. Bu arada çağrı yapılan valiler içerisinde diğerlerine göre daha da bir hatırı sayılır derecede ağırlığı olan Muaviye’nin işi ağırdan alması gözlerden kaçmaz da. Derken isyancılar Hz. Osman’a dışardan yardım gelmesine fırsat vermeksizin işi sıkı tutup evin etrafını kırk günü aşacak bir muhasara sürecinin fitilini başlatmış olurlar.     

       İlk evvela evin çevresini kuşatma altına alırlar, sonra baktılar ki Medine’de ikamet edenlerde evlerine çekilip halifeyi korumak için sorumluluk üstlenmiyorlar,  artık işi iyice azıya alıp Hz. Osman (r.a)’a yönelik mescitte darp operasyonuna girişmekten de imtina etmeyeceklerdir. Her ne kadar girişilen bu operasyon ilk etapta üç beş kişinin işgüzarlığı gibi değerlendirilse de, aslında olayın boyutu Halifeye mescit yasağı konulacak kadar işi çığırından çıkaran hadisenin ta kendisi bir operasyondur bu.  Yine de her şeye rağmen onun içini asıl içten içe sızlatan hadise, bir zamanlar kendi kazancından satın aldığı arsa üzerinde inşa edilen mescitte namaz kılmasına bile müsaade edilemeyecek duruma düşmüş olmasıdır.  Tabii bitmedi, dahası var. İsyancılar bunlarla da yetinmeyip halifenin evine tüm giriş çıkışları yasakladıkları gibi bir zamanlar Yahudi’den satın alıp müminlerin hizmetine sunduğu kuyu suyundan içmeyi de kendisinden esirgeyeceklerdir.  Öyle ki Allah Resulü (s.a.v)’in eşi Ümmü Habibe annemiz ve Hz. Ali (k.v), su götürmeye kalkıştıklarında mani olmuşlar da. Neyse ki Hz. Ali (k.v) tüm bu engellemelere rağmen zorla da olsa suyu içeri sokmayı başarabilmiştir.

       Artık Medine halkının gözü önünde zincirleme cereyan eden bu ve buna benzer bir dizi hadiselerin yaşandığı noktada bıçak kemiğe dayanmıştı ki, Hz. Ali (k.v),  evlatları ve çevreden birkaç vicdan sahibi kişi hariç hemen herkes seyirci durumda olayları izler durumda konumlanmışlardı. Öyle ki tarihler Hicretin otuz altıncı yılının Zilhicce ayının on dokuzunu gösteriyordu ki, Hz. Osman (r.a) Hane-i Saadetinde Cuma gününün ikindi vaktinde Kur’an okuyordu. O sırada isyancı grubunun ellerinde tuttukları meşalelerle dış kapıyı aleve vermeleriyle birlikte artık bu dünyayı halifeye zindan edeceklerinin ilk işaret fişeklerini yakmış oluyorlardı. Böylece yükselen alevler halifenin muhafızlarının dikkatini yangın söndürmeye odaklayıp asilerin o arada dumanlar arasında sıyrılıp fırsattan istifade odaya dalmalarını beraberinde getirir. Odaya daldıklarında halifenin can yoldaş eşi Naile annemiz can havliyle yerinden doğrulduğunda başörtüsünü çekiverirler. Bu çirkin durum karşısında Hz. Osman (r.a); “Ey Naile! Başını ört,  öldürülmek bile senin başının açık kalması yanında hafif kalır” diyerekten hanımına iffetini korunmasına direnç göstermesini tembihler. Bu arada Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın oğlu da halifenin sakalını çekiverdiğinde o an göz göze geliverir.  Hz. Osman (r.a) o an canhıraş bakışları arasında ona şöyle sitem eder:

       -Ey Evlat! Senin bu yaptığını baban görseydi kim bilir sana ne derdi.

       Tabii bu mana yüklü sözler Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın oğlunu bir anda kendinden alıp kendine getirir de.  Böylece aklını başına topladığında o an iç dünyasında ne gibi fırtınalar kopuyorsa halifenin sakalını bırakmak zorunda kalıp soluğu kendini dışarı atmakta bulur. Gafiki adında bir diğer isyancı ise aklını başına toplamadığı gibi üstüne üstük acımasız bir şekilde elindeki demir parçasıyla indirdiği darbelerle halifenin okuduğu Kur’an sahifelere kanlar sıçrar da. Her ne kadar Naile annemiz kan revan içinde kalan Hz. Osman (r.a)’ı isyancıların ellerinden almak istese de onunda oracıkta parmağını doğrayıverirler. Derken birbiri üzerine gelen darbelerin ardından Hz. Osman (r.a) yere yığılıp bir gün önce rüyasında gördüğü, Resulullah (s.a.v)’in “Bizim iftar soframıza davetlisin dediği mana âlemindeki yere icabet ederek bu dünyadan göç eylemiş olur. 

        Maalesef tüm bu olan biten hadiseler zincirinin son halkasında şehit düşen Hz. Osman  (r.a)’ın ardından bile her zaman olduğu gibi yine Medine halkı olan bitene tepki vermeksizin son yolcuğuna uğurlanır. Sadece ortada Hz. Ali (k.v)’in oğlu Hasan ve Zübeyr’in oğlu Abdullah’tan oluşan birkaç kişinin ortamı sakinleştirmeye yönelik çabaları hafızalarda kalacaktır hep. Nitekim her ikisi de bu olayda yaralı çıkmışlardır.  

         Evet,  kazan kaldıran asiler Halifeyi şehit etmişlerdi. Hakeza Hz. Osman (r.a)’ın cenazesi üç gün süreyle kaldırılamadığı da ayrı bir vaka.  Elbette ki, Hz. Ali (k.v) bu durum karşısında seyirci kalamazdı. Hani dost acı günde belli olur ya, aynen öylede son yolculuğunda cenazeyi bir gece vakti Baki kabristanına defnetmek suretiyle vefalı bir dost olduğunu ortaya koyar da.

      Velhasıl-ı kelam, Hz. Osman (r.a) şimdi Resulullah (s.a.v)’ı bir gün önce gördüğü rüyasında “bugün iftar soframızdasın”  davetine icabet ettiği yerde medfundur.

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/-hz-osmanin-halifelik-donemi-ve-sehadeti-8126

1 Nisan 2026 Çarşamba

HAZRETİ OSMAN-I ZİNNŨREYN


 

                            HAZRETİ OSMAN-I ZİNNŨREYN

        SELİM GÜRBÜZER

        Fil olayının üzerinden altı yıl geçmişti ki, o sıralarda Afvan b. Eb’il As’ın oğlu Osman (r.a)  dünyaya doğa gelir. Dünyaya gelen bu oğul Peygamberimiz (s.a.v) ile aynı soydandırlar ama bir farkladır. Zira Allah Resulü (s.a.v) Kureyş'in Haşimi kolundan dünyaya gelirken, Hz. Osman (r.anh)’da Emevi kolundan dünyaya gelir.  

       Hz. Osman (r.a) aynı zamanda ilk iman edenlerin beşincisi olarak şereflenmiştir.  Öyle ki;  onu bu yola Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) teşvik etmiştir. Hatta:

     -Gidelim mi? demiş,

     O da:

     -Evet deyince hiç tereddüt etmeksizin Hane-i Saadette Peygamberimiz (s.a.v)’in mübarek lisanından okunan ayetlerin nurani etkisiyle bir anda kendini İslam halkasında bulur. Ancak günlerden bir gün amcası Hakem b. Eb’il As, yeğeninin namaz kılarken görünce önce onu uyarmış, sonra da atalarının dinine dönmeyince ağaca bağlayıvermiştir. Derken kendisine yapılan tüm uyarılara kulak asmamanın bedeli olarak tutsak edildiği odanın eşiğine yığılan çalı çırpı ateşlenip duman altı edilmesiyle birlikte baygın düşüp bu durumda el mahkûm su serperek ayıltırlar.  Öyle ya,  baktılar ki Osman (r.a) aygın baygın halde bile inandığı dininden hiç vazgeçmeyecek gibi gözüküyor,  bu kez ne halin varsa gör denilip kendi haliyle başbaşa bırakılır.  

      Peki ya, şu amcasının Müslüman olduğu dönemlerde ki kişiliği nasıl biriydi derseniz, bir kere her şeyden önce onun İslam’ın fethi yıllarında korku bela boynunun vurulacağı endişesiyle iman etmişlik bir kişiliği söz konusudur. Hatta kendisi İslam dairesine girdikten sonra bile Allah Resulüne her daim üst perdeden yetim gözüyle bakmış kişiliğinin yanı sıra Medine’de Hane-i Saadette konuşmalara kulak kabartıp evin mahremiyetini gözetleyecek derecede bayağı sicili kabarık davranışlarının cezası olarak sürgün edilmiş bir kişidir.  Ancak ne var ki gel zaman git zaman Hz. Osman (r.a)’ın halifelik yıllarında başına talih kuşu konup kendisine Kudâ bölgesinde zekât ve sadaka toplama görevi tevdi edildiği gibi oğlu Mervan’a da ayrıcalık tanınıp hilafet mührüyle onurlandırılmıştır. Böylece Hz. Osman (r.a)’ın halifelik yıllarındaki bu tutumu ashab tarafından akrabasını kayırma olarak algılanıp böylece birtakım huzursuzlukların doğmasına yol açmıştır.      

       Bu arada Hz. Osman (r.a)’ın gençlik dönemindeki hayat hikâyesine baktığımızda ise Efendimiz (s.a.v)’in kızı Rukayye’yi Osman’a nikâhlamasının akabinde Habeş yurduna ailece hicret eyleme şerefine nail olduğunu görürüz. Ancak Habeş yurduna hicret etmelerinin üzerinde çok geçmeden güya müşriklerin nüzul olan secde ayetlere kulak kabarttıklarında secdeye kapandıklarının zannıyla Müslüman olduklarına kanaat getirilip ana yurtlarına dönüş için seferber olacaklardır. Ancak Habeş yurdundan yola çıkan kervan Mekke sınırına yaklaştığında umduklarını bulamayıp yanıldıklarını göreceklerdir. İşte bu asılsız haber üzerine, Hz. Osman (r.a) sil baştan ikinci kez Habeş yurduna hicret etmek mecburiyetinde kalır.  Malum daha sonra da Mekke’den Medine’ye hicret emri geldiğinde üçüncü kez hicret etme şerefine nail olur. İlginçtir Medine’ye hicret edildiği günlerde su sıkıntısı baş göstermişti ki, Allah Resulü (s.a.v) bunun üzerine:

       -“Her kim ki Rume kuyusunu satın alırsa cennette onun için hayırlı mükâfat vardır  diye beyan buyurduğunda hemen hiç tereddüt etmeksizin kuyu başında Yahudi ile pazarlığa girişen ilk şerefyab isim olur. Böylece yapılan anlaşmayla kuyudan dönüşümlü olarak bir gün Müslümanlar, diğer bir günde de Yahudiler istifade edecektir. Neyse ki Müslümanlar kendi nöbet günlerinde iki günlük sularını stoklayı verirler de Yahudilerin gününde su almalarına pek ihtiyaç duymayacaklardır.  Tabii kuyu sahibi Yahudi bu durumu fark ettiğinde ister istemez kuyunun diğer yarısını da Hz. Osman (r.anh)’a satmak mecburiyetinde kalır. Böylelikle kuyu suyunun tamamı hemen her gün Müslümanların istifadesine sunulmuş olunur.

         Hiç kuşkusuz Hz. Osman (r.a)’ın hayat hikâyesi bunlarla sınırlı değil,  dahası var elbet. Şöyle ki hakkında daha birçok müşahede edilen hayat hikâyesi karelerine baktığımızda, örneğin Rukayye annemiz hastalandığında bizatihi Allah Resulü tarafından Bedir savaşına katılması yönünde kendisine izin verilmediğini görürüz. İlginçtir kendisine daha sonrasında Bedir zaferinin müjdesi ulaştığı gün Rukiyye annemizi gözyaşları içerisinde toprağa verecektir. Ancak ne var ki Rukiyye annemiz Baki Kabristanı’na defnedildikten sonra bile acısını günlerce üzerinden bir türlü atamayacaktır. Bunun üzerine Allah Resulü  (s.a.v) ölenle ölünmez hükmünce kızı Ümmü Gülsüm’ü Osman (r.anh)’a nikâhlayaraktan bu hüznüne son verip böylece “çifte nur” zişanıyla, yani “Zinnureyn” payesiyle şereflenmiş olur.  Hz. Osman (r.anh) aynı zamanda Peygamberimiz (s.a.v)’in vahiy kâtipliği görevini üstlenmesiyle de şereflendirilir.  Tabii onun en belirgin şerefyab payesi cömert oluşudur.  Öyle ki, Hz. Ali (k.v) ve Hz. Fatıma annemizin nikâh akdi gereği verilmesi gereken mihir için Hz. Ali (k.v)’in satışa çıkardığı zırhı önce satın alıp sonrasında da satın aldığı bu zırhı tekrardan ona hediye etmesi cihetiyle de son derece cömert sahibi can yürektir o.

        Allah Resulü (s.a.v),  Hz. Osman (r.a)’ın yumuşak tabiatlı olduğunu bildiğinden ona en küçük süvari birliğinin başına bile kumandan olarak getirmemeyi yeğlemiştir hep. Zira bir seferinde Uhud cenk meydanında kıyasıya kıran kırana geçen savaşta  Muhammed öldü’ şayiası çıkınca savaş meydanını terk etmişliği söz konusudur. Bundan dolayı kendisini tedirginlik hali sarar.   Neyse ki bu olay üzerine nüzul olan  Allah onları affetti” ayet-i celilenin yüzü suyu hürmetine derin bir nefes alıp öyle rahatlayacaktır. İlginçtir gün gelir bu kez Hz. Osman (r.a) hakkında öldü şayiası çıkacaktır. Nitekim Hudeybiye seferinde. Ömer (r.a)’in teklifiyle Mekke’ye elçi olarak görevlendirilmişti ki, aradan epey bir zaman geçtiği halde halen geri dönmemişti. Tabii müşrikler onca süredir onu geri göndermeyince ordu içerisinde ister istemez “Osman öldürüldü” şayiası baş gösterir.  Allah Resulü (s.a.v)  hemen bu asılsız ortaya atılan şayianın önüne geçecek bir hamleyle ashabına topluca Rıdvan Biati vermenin akabinde sağ elini sol elinin üzerine koyup gıyabında “Bu da Osman’ın beyatidir” demek suretiyle yüreklere su serpmiş olur. Böylece biat merasimiyle birlikte bir yandan müşriklere karşı gözdağı verilip Osman (r.a)’ın serbest bırakılması sağlanırken diğer yandan da o meşhur Hudeybiye anlaşmanın yolu açılmış olunur.  

         Malumunuz Hz. Ömer (r.a) kendisinden sonra ki halife olacak kişinin tayini hususunda sağlığında bizatihi kendisinin belirlediği şura üyelerinin kararıyla yeni halifenin seçilmesini vasiyet eylemiştir. Nitekim telkin ettiği bu vasiyet doğrultusunda şura üyelerine bir yandan nasihatlerde bulunurken diğer yandan da Osman (r.a)'a bu hususta şu uyarıda bulunup şöyle der:

         -Ey Osman! Şayet halifelik sana kalırsa Emevileri devlet yönetiminden uzak tut, sakın ola ki onları bu ümmetin başına musallat eylemeyesin.  

          Ancak gel gör ki, Hz. Ömer (r.a)’ın şehit düşmesinin ardından Hz Oman (r.a)  halife olduğunda bu vasiyet havada kalır. Öyle ki Emeviler, kendi kan bağından olan Hz. Osman (r.a)’ın hilafete geçmesine çok sevindirik olmuşlardı. Zaten onlar oldubitti kendilerini halifeliğin asıl sahibi olduklarını düşünüyorlardı hep. Her ne kadar Hz. Osman (r.a)  öyle düşünmese de halife olduğunda ilk icraatı; Hz. Ömer(r.a)’ın sabah namazı kıldırırken arkadan hançerlenip şehit düşmesinde dahli olduğu düşünülen tertipçileri ortada kesin bir delile dayanmaksızın öldüren Ubeydullah’a kısas uygulanması gerekirken bunun yerine diyet cezası vermeyi uygun görecektir. Hem kaldı ki Ubeydullah ardından üç kişinin diyetini karşılayacak miktarda mal bırakmaksızın bu dünyadan göç etmesine rağmen bir bakıyorsun onun bir zamanlar devlet idaresinde çalışıyor olmasını gerekçe göstererekten ardından diyet borcunu ödemeyi de ihmal etmeyecektir. Hz. Osman (r.a)’ın yine de Ümeyye oğullarından farklı bir yanı da vardı ki, o da malum Ümeyye Oğullarından Ebu Süfyan’ın ömrünün son demlerinde artık etrafını seçemeyecek derecede gözü görmez bir halde aile efradını topladığında:

        -Aranızda yabancı var mı diye sorar.

        Aile efradı cevaben:

        -Hayır, aramızda hiçbir yabancı yoktur der. 

        Bunun üzerine Ebu Süfyan:

        -“Ey Ümeyye oğulları! O halde şunu iyi bilesiniz ki,  halifelik çok önemli husustur, bir daha onu bırakmamak uğruna sımsıkı sarılın ki nesilden nesile devamını sağlayabilesiniz”  diye vasiyet eylediğinde sarf edilen bu sözlerden hoşnut olmadığını sadece Hz. Osman (r.a)’ın yüz ifadelerindeki memnuniyetsiz bakış yanıyla kendini belli edecektir.  Derken Ebu Süfyan’ın bu sözleri dönüp dolaşıp Kureyş’in kulağına gelir de. Her ne kadar Kureyş'ten Mikdad ve Ammar b. Yasir durum vaziyetten haberdar olduklarında tepki gösterseler de, Ümeyyeoğulları her zaman ki gibi yine bildiklerini okuyacaklardır.

        Şurası muhakkak Hz. Osman (r.a)’ın son derecede yumuşak tabiatlı bir mizaca sahip olması ve akrabaya olan aşırı tutkunluğu onu birtakım olumsuz kararlar almaya sevk etmiştir. Zira halifeyken halkın şikâyeti üzerine görevden alınan Kufe valisi Sa’d b. Vakkas’ın yerine Kur’an'ın hakkında fasık olarak işaret ettiği üvey kardeşi Velid b. Ukbe b. Ebî Muayt’ı vali olarak atar da.

        Bu arada Amr b. As ise Hz. Ömer (r.a) döneminde Mısır’ı fethetmenin gurur okşayıcılığının vermiş olduğu rehavetiyle valiliğinin kendisi için garanti olduğunu düşünüyordu hep. Fakat günlerden bir gün halifeden gelen mektupta; İbni Ebi Serh’in Afrika’nın fethi için hazırlanacak ordunun başına geçirilmesi emrini okuduğunda o anda neşesi kaçar. Çünkü onun gözünde Ebi Serh sıradan bir neferdi, şimdi ise komutan olacak konumda.  Ne diyelim Amr b. As’ın kıskançlık hırsı bu ya,    kendi kendine “Bugün komutan, kim bilir yarın vali de olursa şaşmam”  duygu ve düşünceler eşliğinde en nihayetinde Afrika’nın fethi gerçekleşmiş olur.  Derken her ikisi de birbirinden habersiz halifeye mektup yazıp birbirlerini şikâyette bulunacaklardır. Tabii her ikisi arasında kıyasıya geçen birbirini yıpratıcı rekabetten kazanan İbni Serh olup kendisine Mısır Valiliği tevdi edilir de. Böylece aklının ucundan bile tasavvur edemediği valilik makamı bir hayal değil gerçeğin ta kendisi olur. Ve Amr b. As bu durum karşısında alıngan bir haleti ruhiye içerisinde Mısır fatihi hatıralarını ardında bırakarak soluğu halifenin huzurunda alır. Huzura çıktığında ilk işi sitemini dile getirmek olur. Hatta “Bunda da elbet bir hayır vardır” deme erdemliğini bile göstermeksizin huzura çıkmasıyla ayrılması bir olur.  

         Hakeza Ebu Musa el Eşari de Basra halkı tarafından şikâyet edilince,  Hz. Osman (r.a) bu makama dayısının oğlu Abdullah b. Amir’i atayacaktır. Böylece Şam, Kufe ve Mısır tamamen Emevilerin kontrolü ve idaresi altına geçmiş olur.

                                                                                                                  Devam edecek

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hazreti_osman-i_zinnreyn-8108

30 Mart 2026 Pazartesi

TÜRKİYE YAZARLAR BİRLİĞİNİN 24. Olağan Genel Kurulu Anım


 SİNEMA DÜNYAMIZ VE KAMERA TEKNİKLERİ

SELİM N GÜRBÜZER
İyi bir yazar olmanın yolu bir dağ başında tek başına yaşamak değildir elbet. Keza bir yazarın sahip olduğu kaynak kendisidir. Yaşadıkları hissettikleridir. Yaşamak gözlemlemekten bir gömlek üstündür dersek yeridir. Dolayısıyla yazar yazdıklarıyla gündem oluşturup film konusu bile olmalıdır. Bu yüzden filmde kurgulanan hikâye ve fikir hayatın orta yerinde bulunmalı.
Nasıl ki bir film yapımcısı başkarakter, karşıt karakter, dramatik aksiyon, doruk nokta vs. gibi unsurlara dikkat etmesi gerekiyorsa bir yazarda kendi iç dünyasında var olan ilham kaynaklarını harekete geçirmek durumundadır. Malum başkarakter filmin kahramanı ve aynı zamanda kurgulanan olayların baş odağında olan bir rolcüdür. Karşıt karakter ise başrolde oynayan kahramana muhalif oyuncudur. Başkahramanın karşı karakteri ne kadar güçlüyse o kadar film sürükleyici olacağı muhakkak. Aksi takdirde zikzak karakter izleyiciyi şaşırtabiliyor. Keza düz karakter de durağanlaştırır. Dramatik aksiyon bir senaryonun itici kalbidir. Bu yüzden seyircinin duygu ve düşüncelerini harekete geçirmek bakımdan mühim arz eder. Elbette ki bir film kendiliğinden oluşmaz. Onun beslendiği kaynaklar vardır. Şöyle ki; sosyal psikolojik meseleler, korkular, tarih, aşk hikâyeleri, intikam, fantastik fanteziler (hayaller), biyografi, kütüphane vs. bir filmin beslendiği kaynaklardır. Madem öyle bir filmi kurguladığımızda aksiyonu tırmandırıp çekişmeyi doruk noktaya ulaştırmanın yanı sıra insanları meraklandıracak şekilde kurgulamalı. Son ana kadar seyirci merakta kalıp beklenmedik bir sürprizle film sonlanmalıdır. Gerektiğinde seyirci izlediğinde başkarakterle kendini özdeşleştirmeli. İzleyici kendinden bir şeyler bulmalı. Şayet bir film aile ile ilgiliyse batı ailesini kendi coğrafyamıza uyarlayamayız. Çünkü batıda anne, baba söylenmeyebiliyor, ebeveyne isimle hitap edildiği bir vaka.
Kurguladığımız bir filmde bir çekimden diğerine ne zaman ve nasıl geçileceğine, çekim sırası ve süresi ne olmalı, olumlu görüntü sürekliliği nasıl elde edilir gibi hususlara dikkat edilmelidir. Her şeyden önce çekim sırasına göre mekân aynı olmalı, adam aynı olmalı, adam sağa bakıyorsa sağa bakacak şekilde çekim yapılmalıdır. Kurgucu yönetmenin kâğıda yazdıklarını kurgulayan kişi demektir. Böylece bu ikili kendi arasında istişare de bulunup “şunu şöyle yapabiliriz” şeklinde birbirlerine yardımcı olurlar.
Görüntü geçişlerinde efekt kullanmaksızın kesme (cut) tarzı direk geçişin yanı sıra bir görüntü kaybolurken diğer görüntünün yavaşça belirmeye başladığı bir mix (zincirleme) tarzı geçişte olabilir. Hatta hareket ve müziğe göre de geçiş söz konusudur. Gerektiğinde iki görüntünün üst üste getirilerek bindirmede yapılabilir. Hakeza özellikle sahnenin sonunda kararma ve başında açılma işlemi uygulamayı da ihmal etmemek icap eder. İris ise filmin başında veya sonunda bir sembol veya efektle görüntüyü açılır ya da kapanır hale getiren bir işlemdir. O halde sahnenin sonunda görüntü dondurularak film sonlanması uygundur.
Senaryo çekimlerinden önce mutlaka bir planlama gerekir. Bunun için sayfanın sol tarafına görüntü, sağ tarafına da görüntüyü ifade edecek sesler kaydedilir. Tıpkı bu durum beynin iki yarım küresini andırır. Madem öyle, görüntü alırken vapur, iskele, deniz içerikli bir temaysa ortam sesi, martı sesi pekâlâ verilebilir. Şayet bu romantik bir sahne gösterimiyse ortam sesini müzikle renklendirmek uygundur. Tabii bunları yaparken kademe kademe birinci çekim, ikinci çekim vs. diye tasnifleriz. Zira her çekimin kendine özgü görüntüsü ve kendine özgü ses kaydı söz konusudur. Birkere filmin başlangıç bitiş aşamaları tamamlamadan şunu iyi hesap etmekte fayda var. Biz ne sunuyoruz, hedef kitlemiz kimler, metin ana konusu ve sırası ile sunacağımız başlıca kitle iletişim araçlarımız neler, hedef kitlenin bizden beklentileri nelerdir gibi soruların cevabını karşılamalıdır. Malum çekim senaryosu ne kadar mühimse tanıtım yapacağınız filmin reklamı bir o kadar önem addeder. Bu da yetmez, tanıtımını yapacağınız filmin reklamında geçen ifadeler kafa şişirmemeli, 10 saniyede 25 sözcük kâfidir. Zaten reklam veren film firmasının Brıef (ajans)’ten istediği de budur. Ayrıca reklam merakta uyandırmalıdır. Nitekim reklam tanıtımlarının %70’i göze, %30’u kulağa hitap eder. Reklamın en etkili türü hiç kuşkusuz televizyon kanalı vasıtasıyla sunulanıdır. Her ne kadar televizyon vasıtasıyla tanıtımın maliyeti yüksekte olsa hitap ettiği kitleyi göz önünde bulundurduğumuzda ucuz olacağı ortaya çıkar. Kaldı ki bir gıda ürünü kaliteli olmasa bile televizyonda çıkmışsa güvenirlilik kazanabiliyor. Reklamında hareketlisi ve hareketsizi var. Mesela logo tarzı reklam verildiyse ya ses verilir, ya da müzik verilir, bu yüzden hareketsiz reklam kategorisi kapsamında değerlendirilir. Çoğu kez ekranda yayın altında geçen reklam bunun tipik misalidir. Bildiğimiz özel tanıtıcı reklamlarda malum hareketlidirler. Her şeyden öte insanları harekete geçiren cümleler reklamın ana ruhunu yansıtıp, bu doğrudan düz anlatım diye addedilir. Direk sizi hareket etmek yerine dolaylı şekilde ürüne yönelikse bu dolaylı anlatım olarak tarif edilir. Omo reklamlarında görmüşsünüzdür “Kirlenmek güzeldir” şeklinde tanıtımı sayesinde deterjan alacağınız zaman ister istemez Omo almak bahis konusu olabiliyor.
Demonstrasyon ise gösterime dayalı uygulamalı reklam tipidir. Bunlar daha çok ikna etme yöntemini benimserler. Dolayısıyla tanıtımını yaptığı ürünü inandırıcı olmalıdır. Bu da yetmez; açıklayıcı, kıyaslanabilir, öncesi ve sonrasını belirtir, dayanıklılık testini gösterir olmalı ki demonstrasyon örneklerinden amaçlanan hedef gerçekleşebilsin.
İlla bir film öykü ya da tarih olacak diye de bir kayıt yok, pekâlâ bu bir belgesel filmde olabilir. Ancak belgesel filmlerde bir konuyu işlerken aslına sadık kalmak mecburidir. Aksi takdirde inanırlığını yitirir. Bu işin hakkını veren sinemacılar toplumsal hafıza elçiler olarak adından söz ettirirler. Hakeza iyi bir röportajcı da böyledir. Gün gelir bir gün o röportaj birçok karanlıkta kalan olayları açığa çıkarması bakımdan işe yarar belge olacaktır.
Elbette ki sinemanın kökeni batıdır. Batı filmle ilk tanıştığında gösterimde olan trenin üzerine geldiğini sanaraktan ürküp salonu terk eder hale gelmişler. İşte bu ilk buluşma beraberinde sinemacılık sektörüne hız kazanmıştır. Her şeyde olduğu gibi televizyonculukta sistem üzerine kuruludur. Mesela NTSC (Natıonal Television System Committee) Amerikan kıtasının büyük bölümünde, Japonya ve Kore’de kullanılan bir sistem olup renk kodlama ile adını duyuran bir sistemdir. Bu sistemin ortak özelliği 525 yatay çizgi, 30 görüntü/saniye olmasıdır. Diğer dikkat çeken sistemse PAL (Phase Alternate line) olup, Fransa hariç Avrupa’nın tamamında uygulanan bir kodlama sistemidir. Bu da 625 yatay çizgi, 25 görüntü/saniye olarak işlev görür. Malum SECAM (Systeme Electronique Couleur Avec Memoire) Fransa ve birkaç sömürge ülkesinde kullanılmaktadır. Dahası PAL aynı çizgi ve kare sayısına sahip bir sistemdir.
Televizyondan söz etmişken videodan da bahsedebiliriz. Malum video analog ve dijital sinyal sistem diye iki ana başlık altında tasnif edilir. Birincisi eski sistem olup elektronik, frekans, veri akım sinyallerinden oluşur. Dijital sistem sayısal rakamla ifade edilen 1(var) ve 0 (yok) kodlamasıyla gerçekleşen veriler olup bunun en üstünü HD’dir. Ancak sinema kameraları hala analog sistemi üzerine çalışır. Dijital kameralar hafızaya kaydettiği gibi diske ve kasete de kaydedebiliyor. Bir kamera üzerinde HD yazıyorsa anlayın ki HD çekiyordur. Malum, basic stüdyo (temel stüdyo) ve aktüel (camcorder) diye iki çeşit kamera söz konusudur. Stüdyo kameraları reji kontrol sistemine bağlı olan kaset ve batarya gibi ek cihaza ihtiyaç duymayan kameralardır. Zaten bataryanın doluluk durumu kasetin durumu gibidir. İstemiyorsanız DISPLAY tuşuna basarsınız. Aktüel kameralar ise herhangi bir sisteme bağlı kalmayan kayıt ünitesi ve güç kaynağı üzerinden çalışan kameralardır. Nitekim omuz kameraları bunun tipik örneğini teşkil eder.
Kameranın ilk kullanılacak ilk düğmesi hiç kuşkusuz ON/OFF (açık/kapalı) butonudur. Kamera kapalı konumdayken çalıştırılamaz. Açık konuma getirildikten sonra konum belirlenir. Ayrıca kayda girip çıkma (REC) ve optik yakınlaşıp uzaklaşma (ZOOM IN-ZOOM OUT) hareketini sağlayan zum butonu elcek üzerinden sağ elle kontrol edilir. Sol elini kullananlar içinse özel yapılmış kameralar vardır. Kamera üç parçadan oluşup, bunlar objektif, gövde ve vizör diye tanımlanır. Objektif kısımda birden fazla mercekler vardır. Dar açılı objektif 500 mm’nin üzerinde bir değere (700-8000 mm) tekabül eder. Dar açıda ön ve arka alanı birbirine yaklaştırır ama öndekiler net, arka taraf net değildir. Yani netlik derinliği azalır. Malum, 500 mm normal değer olup, bunun altındaki değer geniş açıdır. Şayet objektif 50 mm’nin üstünde bir değerde ise objektif dar olur. Mesela 25 mm objektif geniş açı, 50 mm az geniş açı, 100 mm dar açı, 300 mm’de alan daha da daralır. Yani rakamlar yükseldikçe daralma söz konusu olur. Dolayıyla 24 mm objektif ideal mercek ayarıdır. Belli ki 500 mm’den düşük olanlar geniş açılı objektiflerdir. Kelimenin tam anlamıyla 50’nin üzerinde ki değerler dar açılıdır.
Kamera omzunda çekim yapılırken sağ elle elcek kavrandıktan sonra üzerindeki kayıştan geçirilerek kamerayı tutmaya yarayıp dengeyi sağlar. Çekimlerde manüel yapılacaksa M, otomatik yapılacaksa otomatiğe alınır. Bu yüzden kamera otomatik netlik konumdayken AUTO kâfi gelip, netlik bileziğini kullanmaya gerek yoktur. Ancak işin ehli olan iyi bir kameraman istediği kişi ve nesneleri net görüntülemek için objektif üzerinde focus düğmesini MANUEL (elle) konumuna getirerek çekim yapar. Zaten objektif dizilimi önden arkaya doğru sıralanması bu maksada yöneliktir. Kamerada REC tuşuna basılarak kayda girildiğinde vizörün üst-ön tarafında kırmızı bir ışık yanar. Bu ışık TALLY düğmelerinden kontrol edilir. Bu ışığın şiddetini artırmak için HIGH, düşürmek için LOW seçilir. TALLY düğmesini off konumuna getirildiğinde ise kayıt sırasında kırmızı ışık yanmaz. Ayrıca vizör ekranında objektiften toplanan görüntüler dışında diğer veriler için de uyarı yazı şekilleri vardır.
Kamera konumu, Video Teyp Recorder (VTR) konumuna getirilir, hafıza kartında fotoğraf izlenmesi yapılacaksa MEMORY konumuna getirilmesi uygundur, böylece fotoğraf karta kaydedilmiş olur. Anlaşılan kamera VTR konumundayken kaydedilmiş görüntüler izlenebiliyor. Ayrıca panel üzerinde tıpkı bir video okuyucu cihazındaki gibi PLAY (okuma), REV (gen), FF (ileri) PAUSE (bekletme), STOP (durdurma) SLOW (yavaş okuma), REC (harici kayıt yapma) tuşları vardır. Mesela Frame tuşları görüntüyü kare kare ilerlemesini sağlar. Derken bakaç ekranında onay işareti geldiğinde tuş bırakılır.
Her kameranın arkasında giriş ve çıkış yerlerini belirleyen ayar hazneleri vardır. Elektriğin giriş bağlantısı DCIN (Stock guote for Digital Cinema Corp) belirler. Tepe ışıkları ve telsiz mikrofonlar DC OUT girişine bağlanır. Sabit mikrofon dışında mikrofonlar ise CHI girişlerine bağlanır. Keza AUDIO olarak ta anılan bu girişlere mikrofon takıldığında istenen yönde ve uzaklıktan daha kaliteli ses alımı gerçekleşir.
Gövde kısım film düzleminin içerir. Vizör objektiften alınan ışıkların gövdede görüntü haline gelmiş şeklinin izlendiği aksam olup, bakaç görevinin yanı sıra görüntü netliğini sağlar. Parasol ise güneş ışınlarını engeller. Parasolun arkasında yer alan halka da netlik halkası adını alıp bunu bilezik gibi düşünebiliriz. Onun arkasında uzaklaştırma ve yakınlaştırma işlemlerinde kullanılan zoom halkası vardır. Akabinde ise diyafram yer alır.
Malum diyafram ışığın ne kadar girmesini, az veya çok ışık denge ayarı görevi yapar. Ayrıca objektif üzerinde diyaframı otomatik veya manüel seçmeye yarayan IRIS SELECTOR tuşu da vardır. Diyafram ışığı ne kadar geçip geçmeyeceğini ayarlayıp, 1’deyken en açık haldedir, 22’ye aldığınız zaman ışık kapanır. Yani diyaframda 1 en ideal rakam olup, 1.4, 1.8, 2.4.. yükseldikçe az ışık geçer.
Kamera kaydı ses mikrofonundan elde edilecekse AUDIO IN, LINE veya FRON konumunda tutulur. Kameraya dışarıdan mikrofon bağlanmışsa ses ayar düğmeleri MIC.(REAR) konumuna getirilir. Film çekimi yaparken dikkat edilecek bir diğer husus baştan sona kadar müzik sesi devamlı vermemektir, seyirciyi ara sıra dinlenmeye alıp ortam sesi vermek gerekir. Malum mikrofonlar kullanım yerlerine göre el mikrofon, yaka mikrofon, ayak mikrofon, masa mikrofon, otomatik mikrofon, boom mikrofon diye tasnif edilir. Yönlerine göre ise fan mikrofon, çift yönlü mikrofon, tek yönlü mikrofon, süper mikrofon, el mikrofon diye adlandırılır.
Ses ayar düğmesi (monitör) dışarıdan alınacak sesin kameraman tarafından duyulmasını sağlar.
AUDIO LEVEL düğmesi ise dışarıdan seslerin kayıt seviyesini ayarlar. Nitekim kameramanın gövdesi üzerinde bulunan VU metre (dijital ya da analog) sayesinde kayıt ses seviyesi görülür de. Eğer Vumetre göstergesinden hiçbir hareket yoksa kamera ses alamıyor demektir. Bu durumda mikrofon girişlerine ve ses ayarlarına bakılır.
Beyaz ayarı (White Balance) genellikle her kamerada vardır. Olması da gerekir. Çünkü beyazda tüm renkler mevcut. Madem öyle, kamera öncelikle açık konumuna getirilmenin yanı sıra ortama göre 3200 veya 560 Kelvin değerler arası filtreler seçilir. Bu arada diyafram otomatik konuma alınır. Anlaşılan stüdyo (floresan ışık) ortamında 3200, gün ışığında 5600 Kelvin uygulanmaktadır. Ancak çekim yapılacak mekânın ışığını algılayabilecek bir noktada kamera önünde 1-2 metre uzaklıktan düz beyaz bir kâğıt veya benzeri bir beyaz nesne tutulduğunu göz önünde bulundurmak gerekir. Böylece bu iş için kamera önüne tutulan test kâğıdına vizörden sadece beyazlık görünene kadar zoom girilip kamera üzerinde bulunan WB seçici “beyaz” (White Ball) konumuna getirilerek birkaç saniye basılı tutulur. Zaten iyi bir kameraman önce beyaz ayar, sonra siyah ayar alır, tekrar beyaz ayarda sabit kalır. Kesinlikle beyaz ayarı yaparken ters ışığa düşmemek icap eder, yani güneş ışığına doğru olmamalı.
Temel aydınlatma yönteminde 4 ışık vardır, bunlar anahtar ışık, dolgu ışık, fon ışık (tepe ışık) ve arka ışıktır. Anahtar ışık ana ışık olup nesneyi bu ışık gösterir. Dolgu ışık anahtar ışığın verdiği gölgeyi yok eden veya yumuşatan ışıktır. Tepe ışık sırta vurduran ışık olup üçüncü boyut kazandırır. Hatta arka ışık görüntü alacağımız nesneye estetik kazandırır.
Genel anlamda doğal ışık (güneş, ay) ve yapay ışık kaynakları söz konusudur. Yapay ışıkta kendi içinde sıcak ışık (tungsten spot vs.), soğuk ışık (flüoresan ışık) diye kategorize edilir. Malum, sıcak ışık 100-2000 watt olabiliyor. Madem öyle renk ısısı da 3200 Kelvin olması icap eder. Zira sıcak kaynaklar sert ışık verdiklerinden sert olur. Bunu önlemek için beyaz filtre (aydınger kâğıdı) kullanılır. Renk miktarını 5600 Kelvin’e çıkarmak için de mavi filtre (daylight) kullanılır. Şayet resimde bindirme yapma ihtiyacı duyulursa yeşil ve mavi renkler arka planda kullanılmalıdır. Bu arada Contrast ayarıyla da zıt renklere doygunluk verilebilir. Ki; siyah renk bunun tipik misalidir. Keza default işlemi ile eski ayarlara dönüş gerçekleşip ayarlar yeniden sıfırlanmış olur. Zaten preset-konuma fabrika çıkış W/B ayarları denmesi bu yüzdendir.
Kamerada birçok ayak çeşidi mevcut olup, bunlar Tripod (üç ayak), monopod (tek ayak), Pedestal (kamera ayağı tekerlekli ya da sabittir), Dolly (tabla), Şaryo (ray aparat), Steadicam, Jimmy jib (uzun bir çubuğun ucuna bağlı kamera), Crane (Jimmy-jib’in üst versiyonu olup kameramanın vincin tepesinde oturabildiği bir sistem), Flycam (uçan kamera) diye adlandırılır. Keza uzaktan kumandalı rc ise helikoptere yerleştirilen cinsten kamera ayağıdır
Zebra yarı-vizör ayarı ile görülür ki, zebrayı açtığında çektiğiniz ortamın vizörde ışık değerini gösterip fazlaca parlaklık sağlar.
Shutter ayarı; PAL ve SECAM sistemi içinde 1/50 frekans aralığında saniyede 25 kare resim üretilen kayıtlara yönelik ayardır. Pozlama hızını artırır veya azaltırsınız. Shutter bu işler için vardır, icabında bu yöntemle gelen ışığın süresini azaltabilirsiniz. Mesela pozlama hızıyla alakalı durumlarda gece Shutter düşürürseniz daha fazla ışık girmek mümkün olacaktır. Gerektiğinde hızlı görüntü elde etmek içinde pekâlâ kullanılabilir.
Kamera hareketleri denilince ilk evvela PAN (sağa sola çevirme) akla gelir. Dahası PAN en fazla 90 derece açılar için tercih edilir. Uzun bir objeyi mesela bir gemiyi çekerken detay verebilmek amacıyla ya da uzunluğunu göstermek için PAN uygulanır.
Aşağı yukarı hareket için TİLT tercih edilir. Aşağı doğru tilt down, yukarı doğru ise tilt up uygundur. Dahası bir insan portresi ya da bir sütun çekiminde tilt işlemine başvurulur.
Optik kaydırma için zumlama yapılır. Mesela kamera sabit bir şekilde dururken objektifte bulunan mercekler yardımıyla objeye yakınlaşma veya uzaklaşma verilir. Nitekim yakın görüntüler için ZOOM tercih edilir.
Kamera maharetiyle ileri ve geriye doğru yatay eksende yapılan manevra TRUCK hareketi diye tanımlanır. Zaten böyle durumlarda TRUCK hareketi uygundur.
Demek ki hareketler dolly, pedestral, şaryo ve jimmy jib işlemiyle yapılmakta olup özellikle hareket takiplerinde başvurulacak araçlardır. Keza konum hareketine aksi istikamet vermek içinde idealdir. Bu sayede konum hareketini olduğunda daha hızlıymış gibi göstermek mümkün olur.
Dolly sağa sola kayma demektir.
Şaryo, pedestal, dolly, Jimmy jib ile veya elle de yapılabilir. Pekâlâ, bu sayede yürüyen koşan bir kişiyi çerçeve genişliği değiştirmeden takip etmek mümkündür.
Pedestral aşağı yukarı hareket demektir. Yani dikey eksende yapılan harekettir.
Ark dairesel hareket demektir. Kameranın dairesel olarak yaptığı harekettir ve şaryo kurularak yapılır.
Malumunuz çekim ölçeklerinde omuz plan, göğüs plan, bel plan, diz plan, Amerikan plan, boy plan, genel plan ve Amors plan (diyaloglarda ideal bir plan) söz konusudur. Omuz plan başın omuzla beraber çekimidir. Burada dikkat edilmesi gereken husus başın üst kısmından boşluk bırakılmasıdır. Göğüs plan göğüsten başlayan bir göğüs hizası çekimidir. Bel plan belden itibaren başlayan çekimdir. Diz plan diz hizasından başlayan çekimdir. Amerikan plan bilekten başlayan çekimdir. Boy plan boyu bütünüyle kapsayan çekimdir. Genel çekim ismi üzerinde genel görünümü kapsayan çekimdir. Amors plan bir kişinin yanındakini de beraberinde görüntüleyen çekim olup, özellikle diyaloglarda kullanılır.
Üst açı plan uygulaması yukardan kuş bakışı çekimle gerçekleşir. Böylece etraftaki istenmeyen eşyaların çekimini önlemiş oluruz. Detay çekimde çekimi yapılacak nesnenin ayrıntılarını ortaya koyacak çekimdir. Close up (baş çekim) sadece kafa kısmına odaklanan bir çekim olup asla çeneyi hedef alan çekim değildir. Keserseniz de baştan biraz kesmelidir.
Çekim ölçeğinde bakış boşluğu önem arz eder. Baktığı taraf daha ağırlık verilir. Hatta 1/3 ve 2/3 oranını tutturmak esas olup baş boşluğunda üst kısımda boşluk bırakmak gerekir.
AKS çizgisi kamera A ve B kişi arasında 180 derecelik açılar içerisinde hareket etmek demek olup bu çekimde B, A’nın yerine, A’ da B’nin yerine geçmemelidir.
Objektifte çizgi deyip geçmemeli, zira 80-100 çizgi en kaliteli çizgi ayarı, 60-64 ise genelde kullanılabilir çizgi ayarıdır. 30-40 düşük kaliteli çizgi içerir. Zaten çizgi düştükçe bükülmeler oluşur ki buna meydan vermemeli.
Ters ışık çekimlerde parlama olur. Madem öyle, gerektiğinde görüntü bozulması için spanç uygulanır. Bunun için ND (yoğunluk) ile parlamaları gidermek icap eder.
Isıtıcı (warm-up filtreler) çektiğimiz nesneye sıcaklık verir. Bu anlamda en kuvvetli filtreyi temsil eden turuncudur. Hatta Isıtıcı filtreler de kendi içerisinde A,B,C diye farklılıklar içerir.
Yukarıda da belirttiğimiz üzere soğuk ışık kaynakları 3200-5000 Kelvin arasındadır. Malum, güneş ışığı 5600 Kelvin olup bir anlamda ısıyayarıdır, foto ışıkları 3600 Kelvin’dir. İşte bu parametrelerden hareketle şayet dışarıda çekiyorsanız 5600 Kelvin en idealidir. Çünkü güneş ışığı vardır. İçerde çekiyorsanız 3200 Kelvin gerekir. Dolayısıyla beyaza göre tüm renkleri ortaya çıkarmış olursunuz. Normalde bir insanın bir gölgesi olur. Birden fazla aydınlatma varsa bir adamın birkaç gölgesi olmaması lazım gelir.
Film çekimleri bittikten sonra en mühimi işlem hiç kuşkusuz montaj işlemidir. Bu işlem uzmanlık gerektirir. Bunun için birçok programlar var elbet. Nitekim bu programlar arasında EDİUS programına göz attığımızda ekranda üç pencere vardır. Birinci pencere kamera bölümü olup çalışmalarımızı buradan izleriz, ikincisi efekt (dosyadan resimlerin alındığı bölüm) bölüm olup root dosya klasörü çıkar. Böylece bu dosyadan görüntüleri alırız. Seçtiğimiz görüntüyü çekip sol pencereye aktarırız. Ayrıca bu pencerede efekt tıklanıp, translation menüsünden 3D seçilebilir. Malum efektler geçişlerde kullanılır. Üçüncüsü görüntü, video ve Audi işlemlerinin montaj işlemlerinin yapıldığı bölümdür. En son bölümde açılan pencerede başlangıç noktası için klavyeden I (in) tuşuna, bitiş noktası için o (out) tuşuna basılır. Derken belirlediğimiz görüntünün ses, kamera ve görüntü kısımlarına aktarırız. Ana pencerede HD çalışacak 50 ya da 25 tercih edilir.
Hâsılı kelam bu dünyada teknik araçlarla görüntüler elde edilirken, manevi alanda da bilmediğimiz usul ve yöntemlerle hem görüntülerimiz hem de seslerimiz kayda alınmaktadır. Bu durum aynı zamanda bize “Ne ekiyorsak ahirette onu biçeceğiz” düsturunu hatırlatır.
Vesselam.
Not: Bu hususta daha geniş bilgi almak isteyenler Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi adlı eserime bakabilirler.
Kitabın Linki: https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer