5 Temmuz 2026 Pazar

MUTE GAZVESİ VE HALİD B. VELİD


 

                   MUTE GAZVESİ VE HALİD B. VELİD

       SELİM GÜRBÜZER

      Allah Resulü (s.a.v), Haris b. Umeyr’i öldüren Gassan Emiri Şurahbil’e gereken dersi vermek üzere ordunun başına geçecek emir için ashabına şu duyuruda bulunur:

       -Ey ashabım! Biliniz ki Mute seferi için başınıza Zeyd bin Harise’yi emir olarak tayin ediyorum.

         Evet, bu duyuru yapıldı yapılmasına ama bu arada Cafer b. Ebî Talip’in her haliyle üzgün olduğu gözlerden kaçmaz da. Nitekim dayanamayıp memnuniyetsizliğini şöyle dile getirir:

        -Ya Resulullah!  Doğrusu Zeyd’i emir yapacağınızı hiç düşünmemiştim.

        Allah’ın Habibi (s.a.v) bunun üzerine şöyle beyan buyurur;

        -Ey Cafer b. Ebî Talip! Şunu iyi bilesin ki;  kimin hakkında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu Allah bilir.  Sen gönlünü ferah tut, niyet hayır akıbet hayır olur elbet.

        Derken Resulullah (s.a.v),  Mute gazası için gerekli hazırlıklara hız verdikten sonra ashabına sefer öncesi şu uyarılarda bulunur:

       -Ey ashabım! Olur ya, şayet savaş anında başınızdaki Zeyd şehit düşerse onun yerine komutan olarak Cafer geçiversin.  Şayet Cafer’de şehit düşerse yerine komutan olarak Abdullah b. Revaha geçsin. Abdullah’da şehit düşerse bu durumda kendi aranızda istişare ederek hakkında karar kılacağınız ismi başınıza emir tayin ediniz.

        Böylece Ashab-ı kiram, Allah Resulünün uyarılarını dikkate alarak yola revan olup kendilerinden sayıca kat be kat üstün 150 bin kişilik orduyla gaza etmek üzere karşı karşıya gelmiş olur. Kıyasıya başlayan savaşın daha başlangıcında Zeyd b. Harise düşman cephesinden atılan mızrakla can evinden vurulup toprağın bağrına şehit düşüverir. Böylece bu durumda sancağı Cafer b. Ebî Talip devr alır. Fakat o da bir süre sonra aldığı kılıç darbesiyle şehit düştüğünde bu kez sancağı Abdullah b. Revaha devr alır. Ardından yine çok bir zaman geçmeden o da şehadete erdiğinde bu kez yere düşmekte olan sancağı Sabit b. Ekrem eline alıp etrafındaki arkadaşlarına başa geçecek ismi belirlemek için şöyle istişare eder:

       -Ey arkadaşlar sorarım sizlere,  Halid’i komutan olarak kabul ediyor musunuz?

       Arkadaşları cevaben hep bir ağızdan:

       -Evet, kabul ediyoruz derler.

      Böylece Allah Resulünün sefer öncesi verdiği talimatlar bir bir yerine getirilmiş olarak maksat hâsıl olur da.  Hem kaldı ki, Allah Resulü (s.a.v)  verdiği talimatıyla istişare ediniz buyurur da maksat hâsıl olmaz mı? Elbette ki hâsıl olur. Nitekim istişarenin gücü öyle etkisini gösterir ki ardı ardına üç komutanını kaybeden bir ordu savaştan zaferle çıkar bile. Gerçekten de bir ordu düşünün ki, kıyasıya geçen savaşta ardı ardına şehit düşen komutanlarını kaybettiği halde bir bakıyorsun savaşı lehine çevirip İslam tarihinin altın sayfalarına Mute zaferi olarak adını yazdırabiliyorlar. Nasıl mı?  Malumunuz bir zamanlar Halid b. Velid müşrik saflarında cenk ederken Uhud’da Müslümanların galibiyetiyle sonuçlanacak savaşın seyrini bir anda Uhud’un arka tarafını dolanmak suretiyle aleyhimize dönüştüren düşmanımız olarak karşımıza çıkmıştı. Gün gelir, Halid b. Velid İslam’la şereflenip Mute’de Müslümanların safında yer aldığında bu kez savaşın müşriklerin aleyhine çevirecek bir iman abidesi kahraman olarak karşılarına çıkar. Öyle ki savaş anında en son şehit düşen arkadaşından sancağı devr aldığında ince kıvrak zekâsını kullanıp stratejik bir taktikle ordunun sağ tarafının arkasında kalanları sol tarafın önüne, ordunun sol tarafının arkasında kalanları ise sağ tarafın önüne çekmek suretiyle bir anda savaşın seyrini Müslümanların lehine çevirecektir. Böylelikle Allah Resulü onun hakkında “Ey Halid! Sen Allah’ın Seyfullah’ısın (kılıcısın) ” diye beyan buyurduğu övgü dolu sözleri yerini bulmuş olur.  Bundan daha da öte Allah Resulünün savaş öncesi yaptığı telkinler doğrultusunda sefer eyleyen bir ordu düşünün ki cenk esnasında ardı ardına komutanlarını kaybetse bile son nefesini verene kadar inancını yitirmediği müddetçe nice zorlukların ve olumsuzlukların üstesinden gelinerekten zafere dönüşebileceğinin mesajı ümmetince idrak edilmiş olur da.

     Nitekim Mute’de onca gayretin ve hele bilhassa Halid b. Velid  (r.a)’ın akıl dolusu savaş stratejisinin semeresi olarak müşriklerin hevesi bir anda kursaklarında kalmaya ziyadesiyle yetmiştir. Zaferi kazanan sahabe gazilerimizin hevesini kıran durum ise Medine'ye dönüşlerinde halkın içerisinde bazılarının yerden avuçladıkları toprağı üzerlerine saçıp savuraraktan serpmiş olmalarıdır. Ne diyelim, zaferin sevincini hazmedememek denen hasetlik bu ya, Mute gazilerinin üzerlerine toprak saçmaları sanki yetmezmiş gibi birde bunun üstüne üstük onları savaş suçlusu itham edercesine:  

       -“Sizi gidi kaçaklar sizi türünden hiçte hoş olmayan küçük düşürücü sözlerle Medine sınırında karşılayacaklardır. Hiç kuşkusuz hak etmedikleri böylesi bir karşılayış yorgun düşmüş gazilerin bir anda morallerini fena halde bozacaktır. Hani atalarımız “Yavuz hırsız ev sahibini batırırmış” diye söyledikleri veciz bir söz vardır ya,  aynen öylede Mute savaşının zaferle neticeleneceğini hiç hesaba katmadıklarından olsa gerek zaferin başkahramanı Halid b. Velid (r.anh)  bile bu türden bir karşılamaya maruz kalabiliyor. Neyse ki Resul-i Ekrem  (s.a.v) derhal olaya müdahil olup:

       -Hayır, onlar kaçak değil,  bilakis onlar düşmana karşı cansiperane mücadele veren can yiğitlerimdir demek suretiyle gazilerin altüst olan moralleri yeniden yerine gelmiş olur.

        Öyle ya, şayet durum vaziyet dedikleri gibi olsaydı Allah Resulü (s.a.v) böyle bir ordunun o güzide komutanını Allah’ın kılıcı anlamına gelen ‘Seyfullah’ unvanıyla över miydi?  

      Hatta bu arada kılıca anlam yükleyen kılıç sahibinin cenk meydanında gösterdiği mücadeleye şahit olan gazilerden biri komutanına bağlılığını ahaliye şöyle haykırır da:

         -Ey Ahali! Hiç kimse durduk yere kendi kendine onun hakkında suizanda bulunmasın.         Şayet sizler O’nun aslanlar gibi cenk meydanını altını üstüne çevirdiğini görseydiniz bunları söylemekten imtina edip hicap duyardınız.

       Anlaşılan o ki, Medine’ye sağ salim dönüşte gazileri yorgun düşüren asıl neden unsur Mute savaşı değilmiş.  Meğer asıl onları yorgun düşüren asıl neden unsur hak etmedikleri bu tür muameleyle karşılanmış olmalarıdır

        Hakeza Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)   bizatihi hanımı Ümmü Seleme vasıtasıyla bir ziyaretçi kadının kocası evden dışarı çıktığında savaş kaçakları suçlamasına maruz kaldığına üzülüp dert yandığını öğrendiğinde hemen olaya müdahil olup bir münadi vasıtasıyla şu talimatı verir:

        -Ey Medine halkı duyduk duymadık demeyin! Şundan haberdar olunuz ki Resulullah (s.a.v)  Mute gazilerine kaçak denilmesini men etmiştir. Hiç kimse kalkıp da onlara bühtanda bulunup rahatsız etmesin.

        Derken görevli münadi,  Allah Resulünün söylediği talimat doğrultusunda Medine sokaklarında durum vaziyeti duyurması sayesinde Mute gazileri derin bir nefes alıp, böylece yorgun düşen bedenlerin acısı dinmiş olur.

        Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/mute-gazvesi-ve-halid-b-velid-8275

    

 

30 Haziran 2026 Salı

ZATÜ’S SELASİL GAZVESİ VE AMR


 

                            ZATÜ’S SELASİL GAZVESİ VE AMR

        SELİM GÜRBÜZER

        Resulullah (s.a.v), Beliyy kabilesini İslam’a davet etmek için Amr’ı vazifelendirir.  Ancak olur ya, şayet İslam’ı kabul etmezlerse üzerlerine gidip gaza eylemesini emir buyurur da. Derken 300 yüz kişilik birlik hareket edip savaş alanına yaklaştıkça karşı tarafın sayıca fazla olması Amr’ı kara kara içten düşündüren bir durum oluşturur.  Öyle ki bu derin düşünceler eşliğinde Resulullah (s.a.v)’e takviye kuvveti göndermesi için haber salar.  Böylece 220 kişilik takviye kuvveti namaz vaktine ramak kala orduya katıldıklarında aralarında Hz. Ebu Bekir Sıddık  (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) gibi önde gelen simalarda vardır. Hatta bu önde gelen isimler namaz için ön safta imamete geçer gibi olduklarının hissine kapılan Amr (r.a), derhal duruma müdahale edip: 

      -Takdir edersiniz ki sizler sadece burada bana yardımcı kuvvet olmak için varsınız,  dolayısıyla benim ordunun başında olmam hasebiyle iznim dışında herhangi biriniz kendi başınıza hareket etmenizi doğru bulmam deyip namazı kendisi kıldırıverir. Bu arada akşam vakti hava kararmaya yüz tuttuğunda ise gece ve gündüz arasındaki sıcaklık farklılığının oluşturduğu soğukluk kafileyi tir tir titrettiği gözlenir.  İster istemez bu durumda ateş yakma ihtiyacı hâsıl olur. Hiç kuşkusuz bunun için Amr’ın “ateş yak” talimatı vermesi gerekiyordu ki ancak bu hususta beklentilerin tam aksine ordugâha şu talimatı verir:  

      -Sakın ola ki ateş yakmayasınız, şayet içinizden biri ateş yakmaya kalkışırsa şunu iyi bilsin ki hiç gözünün yaşına bakmaz ateşin içine atarım.

      O arada Hz. Ömer (r.a)’ın sarf edilen bu sözler üzerine celallenip yakasına yapışmakta olduğunu sezen Hz. Ebu Bekir Sıddık  (r.a), hemen yerinde yaptığı müdahaleyle sinirlerin gerildiği ortam bir anda yatıştırılmış olur.     

       Sabah vakti olup yürüyüş emri verildiğinde ise bu kez yolda küçük çapta diyebileceğimiz topluluklarla karşı karşıya gelinir. Neyse ki bu küçük çapta topluluklarla karşılaşmaların sadece birinde çıkan kavgada tek bir Müslüman’ın yaralanması dışında pek kayda değer bir kayıp yaşanmayacaktır. Hatta Amr (r.anh) küçük çaplı çıkan bir kavgada kaçanların arkasından kovalama ihtiyacı bile duymaz.  Derken oralarda birkaç gün sefer vaziyetinde oyalandıktan sonra en nihayetinde ordusuna dönüş emri verip bu sayede yolculuk süresince artık geceleri ateş yakma yasağı kalkmış olur. Bu arada Amr (r.a) geceleyin emri altındaki ordusuyla birlikte istirahate çekilip uykuya daldığında sabaha doğru kendisinin ihtilam olduğunu fark ediverir. Fakat hava çok soğuk ve kuru ayazdı, suyla yıkansa hasta olabileceğini düşündü o an. Derken suyla ön ve arka kısımlarını yıkamakla yetinip gusül yerine teyemmümle ordusuna namaz kıldırmayı yeğler.  

       Amr (r.a); Medine'ye vardığında ilk iş Nebiyyi Ekrem Efendimiz (s.a.v)’in huzuruna çıkıp Zatü’s Selasil Gazvesinin öncesi ve sonrası olan biten her ne yaşandıysa hepsini bir bir anlatmak olur. Ancak Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)   olan biteni yorum yapmaksızın dinlemekle yetinip kendisine sadece şu sualleri yöneltir:

     -Ey Amr! Yolculuk esnasında soğuk gecede neden ateş yaktırmadın ki?

     -Ya Resulullah! Şayet ateş yaktırsaydım düşman bizim geldiğimizin farkına varabilirdi, dolayısıyla sabahı bekleyip hücum vaziyeti almayı tercih ettim.

     Resulullah (s.a.v)  aldığı bu cevap karşısında bu kez kendisine şu suali tevdi eder:

    -Peki, cünüpken neden gusletmedin de teyemmümle namaz kıldırmış oldun?

    Amr b. As (r.a)  cevaben şöyle der:

     -Ya Resulullah! Hava çok soğuktu, yıkandığım takdirde hastalanıp hayatımı tehlikeye sokabilirdim. Hem kaldı ki, Yüce Mevla’mız Kur’an’da “…Ve kendi nefislerinizi de öldürmeyiniz. Şüphesiz Allah size çok merhametlidir” diye beyan buyurmakta (Nisa, 29).  İşte bu ayetin hükmüne dayanaraktan namazı kıldırmış oldum.

       Derken Allah Resulü (s.a.v), Amr’ın verdiği bu cevaplar karşısında şöyle yapsaydın daha iyi olurdu tarzında en ufak telkinde bile bulunmaz. İşte bu demektir ki, Allah Resulünün sükût etmesi ya da en ufak telkinde bulunmaması tasdik manasına gelir. Bu yüzden atalarımız da  sükût ikrardan gelir  diye kelam etmişlerdir.  

     Velhasıl-ı kelam; ileride Mısır Fatihi olarak tarihin sayfalarına adını yazdıracak olan Amr b. As (r.anh), daha şimdiden Zatü’s Selasil Gazvesinin muzaffer komutanı olarak tarihe not düşmüş olur da.  

       Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/zatus-selasil-gazvesi-ve-amr-8264

20 Haziran 2026 Cumartesi

CENNET KOMŞUSU ZÜBEYR


 

CENNET KOMŞUSU ZÜBEYR       

       SELİM GÜRBÜZER

       Zübeyr Müslüman olunca amcası tarafından takibe alınır. Hatta günlerden bir gün namaz kılarken onu yaka paça odaya da hapsediverir.  Öyle ki hapsedildiği odanın önüne odunlar yığıp ardından tutuşturuverir de. Derken odayı duman kapladığında içeriden içten içe öksürük sesleri duyuluverir.  Ne diyelim,  işte Cennet komşusu olarak müjdelenen Zübeyr olmak bu ya,  dumanlar arasında da olsa o an Allah Resulü (s.a.v)’in şu sözlerini hatırlayıverir:

       Üç şey vardır ki, o kimde bulunursa hakiki manada imanın tadını tatmış demektir. O üç şey:

      - Herhangi bir insanı Allah için sevmek,

      -Allah ve O’nun elçisini herkesten çok sevimli bulmak.

      -Tekrar küfür hayatına dönmekten ateşe atılırcasına korku ve nefret duymak (küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek).”

      İşte  bu  hadis-i şerifte  geçen  ifadede “Ateşe atılma pahasına da olsa küfre dönmeme..’’ cümlesi Zübeyr'in ruhunda  daha da   bir fırtınalar estirip  böylece maruz kaldığı zulme karşı  daha da bir  direnmesini beraberinde getirir.  Ancak baktılar ki içerden öksürüklerin ardı arkası kesilmeyip hatta boğulma tehlikesi baş gösterecek gibi gözüküyor,  hemen içeriye dalınaraktan yüzüne su serpiştirilip “bu kadarcık da ders sana yeter” denilerekten odadan yaka paça çıkarıvermek zorunda kalırlar.  İlginçtir Zübeyr baygın halde ayıldığı esnada ağzından çıkan ilk cümle ifadesi şu olur: Küfre dönmeyi, ateşe atılmak gibi çirkin ve tehlikeli görmek

     -Bu kutsi yolda can vermek şu cansız taşa tapmaktan daha evladır.

    Tabii amcası bu metanet ve kararlı duruş karşısında son kez yüzüne şamar atıp;

      -Anlaşılan sen uslanmayacaksın,  o zaman ne halin varsa gör deyip onu öylece kendi haline bırakıp salıverir.

       Evet, bu kutsu yol çile ile harmanlanıp, sahibini cömert yapar da.  Nitekim Zübeyr (r.anh) zengin ve son derece cömert sahabeydi. Öyle ki, kölesinden aldığı haracı evine harcamayıp sadaka vermeyi tercih ederdi hep. Bu nedenledir ki kendisi cennetle müjdelenen Aşere-i Mübeşşere (on sahabe) arasına girmekle şereflenmiştir. O aynı zamanda, müşrikler tarafından Resul-i Ekrem (s.a.v)’in Mekke’de esir edildiğini işitir işitmez, acaba işin aslı astarı var mı yok mu diye hiç düşünmeye gerek duymaksızın hemen kılıcını kuşanıp tek başına sokağa fırlayıveren can yürek sahabedir de. Ve onu bu halde gören Allah Resulü  (s.a.v) tebessümle:

      -Ey Zübeyr! Bu ne hal,  bu ne telaştır?

      Tabii Zübeyr (r.a)  durum vaziyeti anlatınca, Allah Resulü onu şu sözlerle över:

      -Her gazada benimle beraber ve canı ile siper, her Nebinin bir veziri, yardımcısı dostu vardır, benimki de Zübeyir’dir. Zübeyr benim amcamın oğludur, ümmetimdendir ve yardımcımdır. Cennette benim komşumdur. Safiye'nin oğlunu öldürene cehennem ateşini müjdeleyin.

      Malumunuz Hz. Zübeyir (r.a),  Halife Hz. Ömer (r.a)’ın Ahır ömrünün son demlerinde vasiyetin gereği olarak halife seçiminde görevlendirilen seçkin şura üyelerindendir.  Halife Hz. Osman’ın vefatının sonrasın da ise Hz. Ali (k.v)’e beyat etmenin akabinde Talha ile birlikte huzura çıkıp Hz. Osman’ın katillerinin derhal cezalandırılmasını isteyenlerden biridir de.  Ancak Hz. Ali (k.v), bu hususta sular durulmadan bu işe kalkışmanın bir takım sıkıntıları beraberinde getireceği yönünde bir tavır ortaya koyması üzerine Cemel vakasında Hz. Aişe annemizin safında yer almışlardır. Neyse ki savaş meydanında Hz. Ali (k.v)  kendisine birtakım telkinlerde bulununca cenk etmekten vazgeçip vadiye doğru yol alır. İşte bu noktada Resulullah (s.a.v)’in hakkında yıllar öncesinden bildirdiği o an gelmişti ki, Vadi Üs Siba denilen yerde konaklayıp namaz kıldığı esnada Hz. Ali (k.v)  cenahından İbn-i Cermuz’un kılıcıyla başı gövdesinden ayrılıp komşu olarak müjdelendiği Cennet-i alâ’ya bir kuş misali kanatlanıverir.

        Evet, Zübeyr (r.a) müjdelendiği Cennet-i alâ’ya bir kuş misali kanatlanıverirken karşı taraf ise zafer elde etmiş edasıyla Zübeyr’in kesik başıyla Hz. Ali (k.v)’in huzuruna çıktıklarında hevesleri kursaklarında kalacaktır.  Öyle ki,  Hz. Ali (k.v) bir zamanlar bizatihi Allah Resulünün mübarek dilinden işittiği o meşhur hadis-i şerifi naklederek onların yüzüne karşı gereken dersi şöyle vermiş olur: 

      -Her kim ki, Safiye’nin oğlunu öldürene cehennem ateşini müjdelerim.

      İşte bu noktada kelimenin tam anlamıyla İbni Cermuz’un zafer edasıyla sunduğu kesik baş sevinci cehennem azabına dönüşüvermiş olur.

      Hâsılı kelam;  hadis-i şerif tüm berraklığıyla ayan beyan ortada,  bu hususta daha başka ne diyebiliriz ki. Hem hakkında illa bir şeyler söylemek gerekiyorsa da bize ancak “Resulullah (s.a.v)’in müjdelediği cennet komşuluğu için mübarek olsun demek düşer.

         Vesselam.     

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/cennet-komsusu-zubeyr--8254

17 Haziran 2026 Çarşamba

ZORAKİ EVLİLİK VE ZEYD


 

ZORAKİ EVLİLİK VE ZEYD

        SELİM GÜRBÜZER

        Zeyd (r.a), Peygamberimiz (s.a.v)’in evlatlığı idi. Herkes gibi onunda evlenmeye hakkı vardı elbet.  Günlerden bir gün Zeyd (r.a):

        -Ya Habibullah! Zeyneb b. Cahş’la evlenmek istiyorum, bana dünür olur musun?

        Resul-i Ekrem (s.a.v) cevaben:

        -Ey Zeyd! Dünür olurum olmasına ama halamın kızı Zeyneb’in huyu suyu malum, sert mizaçlıdır, aynı zamanda kendisi asil bir soydandır. En iyisi mi gel sen bu isteğinden vazgeç der.

        Tabii Zeyd ısrarında devam edince, Allah Resulü (s.a.v) onu kırmayıp Zeyneb annemize bu teklifi iletince olumlu karşılamaz. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)  her şeye rağmen yine de bir başka zamanda teklif götürmekten vazgeçmeyecektir. İşte o an geldiğinde daha Zeyneb annemizin olumsuz cevap vermesine fırsat kalmadan bu hususta ayet-i celile şöyle nazil olur:

      -Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman mümin bir erkekle mümin bir kadın için kendi işlerinde serbestlik yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse muhakkak ki açık bir sapıklığa düşmüş olur. (Ahzab, 36)

       İşte bu noktadan sonra Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ayeti celile üzerine hiçbir söz söylenmeyeceğine göre Zeyneb annemizin itiraz etme şansı ortadan kalkıp nikâh kıyılır da. 

        Aslında böylesi bir evliliğe dışardan zahiren bakıldığında eşlerden biri köle, diğeri ise soylu bir ailenin kızının bir araya gelmesine dayalı evlilik gibi gözüküyordu.  Oysa böylesi bir evliliğin arka planında yatan asıl sır perdesi daha sonra açıklığa kavuşacaktır. Nitekim Zeyd evliliğinin üzerinden çok bir zaman dilimi geçmeden Allah Resulünün kapısını bu kez aile içerisinde baş gösteren huzursuzluğun neticesinde çalmış olacaktır. Allah Resulü bunun üzerine;

       -Ey Zeyd! Ben sana dememiş miydim bu evlilikten vazgeç diye, şimdi ise gelmiş bana dert yanıyorsun.

         Zeyd (r.a):

        -Ya Rasulullah!  İnanın artık dayanacak takatim kalmadı, boşamak istiyorum deyince,

          Resulullah (s.a.v)  cevaben:

        -O nasıl söz, eşine sahip ol ve Allah’tan kork der.

        Zeyd (r.a)  bu ikaz karşısında umutsuz bir şekilde huzurdan ayrılmak zorunda kalır.      Neyse ki o huzurdan ayrıldıktan bir süre sonra Cibril Emin aracılığıyla Allah’ın Habibine atfen yürümesi zor olan bu evliliğin boşanmayla noktalanacağını ve Zeyneb’in kendisine nikâhlanacağı müjdelenir.

        Zeyd (r.a) ise vahy olunan bu duyurudan habersiz bir şekilde tekrardan Allah Resulünün kapısını çaldığında her zamanki gibi yine dert yanacaktır.

     Resul-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine:

       -Ey Zeyd!  Halen boşamakta kararlı mısın sorusunu yöneltir.

       Zeyd (r.a) cevaben:

      -Evet der.

      Resul-i Ekrem (s.a.v)  en nihayetinde nazil olan vahiy üzerine hükmünü şöyle verir:

      -Ey Zeyd! Cibril Emin zaten Zeyneb’i bana nikâhlanacağını bildirdi, boşayabilirsin artık. 

       Derken boşanmanın üzerinden üç ay geçmişti ki, Zeyneb annemiz bir gün karşısında yine Zeyd’i görünce şu mukabelede bulunur:

       -Hayırdır, yine ne var?

       Zeyd (r.a) ise cevaben:

      -Allah Resulü (s.a.v)  seninle evlenmek istiyor der.

       Zeyneb annemiz bu hususta:

       Madem öyle, beni bir süre kendimle baş başa bırakırsanız iyi olur. Zira Rabbimin bu hususta kesin emrini bekleyeceğim der.

       Hakeza Allah Resulü (s.a.v)’de Zeyd’in getirdiği bu haber üzerine beklemeyi uygun görür.

       Hani atalarımız nikâhta keramet vardır demişler ya,  aynen öyle de günlerden bir gün Allah Resulü (s.a.v),  Ayşe annemizin odasında iken konu ile ilgili vahy şu şekilde nüzul olur:

       -Hani Allah’ın kendisine lütufta bulunduğu, senin de nimet verdiğin kişiye sen;  ‘Hanımına sahip ol ve Allah’tan kork’ diyordun da Allah’ın ortaya çıkaracağı şeyi kalbinde saklı tutuyordun. İnsanların dedikodu yapmasından çekiniyordun. Zeyd o kadından alakasını kesip de boşayınca biz onu sana zevce yaptık. Ta ki oğulların boşadıkları kadınları almakta Müminler üzerine bir vebal ve günah olmadığı bilinsin. Allah'ın farz kıldığı bir işi yapmasında Peygamberin üzerine hiç vebal olamaz (Ahzab 37-39).

         Efendimiz (s.a.v) nüzul olan bu ayet-i celileri Ayşe annemize okur okumaz oracıktan ayrılıp Zeyneb annemizin evine varır. Ve odaya girdiğinde Zeyneb annemiz bir anda panikleyip;

       -Ya Resulullah! Bilmem farkında mısınız, şuan nikâhımız olmadan odama girmiş durumdasın?

       Resul-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine cevaben şöyle der:

       -Ey Zeynep! Biliniz ki nikâhımız Yüce makamlarda (Allah tarafından) çoktan kıyıldı bile.

         İşte bu beyanının ardından bir kez de Zeyneb annemizin yüzüne karşı nüzul olan ayeti celile-i doğrudan okuyup herkesi akşam yemeğine davet eder. Böylece yücelerden karar kılınan bu evlilikle birlikte Zeyd’le olan zoraki zoraki evlilik sona erip asıl murad edilen nikâh amacına erişmiş olur.  Öyle ki Peygamber hanımlarının ara sıra kendi aralarında tartışma olduğunda Zeyneb annemiz:

      -Sizleri velileriniz nikâh etti, benim nikâhımı ise Rabbim kıydı deyip ince bir gönderme yapmaktan kendini alamaz da.

        Evet, Allah Resulüyle yapılan bu evlilik aynı zamanda cahiliye döneminin katı uygulamalarına son verildiğinin ilanı olması bakımdan da çok önem arz eden bir durumdur. Zira Araplarda evlat edinen bir kişinin boşadığı hanımıyla evlenilmesi yasaktı. 

        Yine bir diğer aydınlanması gereken bir başka husus vardı ki, o da Peygamberimiz (s.a.v)’in hanesine girileceği zaman nasıl adap üzere olunması gerektiği hususudur. Nitekim bir sabah, müminler Peygamberimiz (s.a.v)’in haneyi saadetine destursuz bir şekilde girmeye tevessül ettiklerinde bu hususta ayetler şu şekilde nazil olur:

       -Ey iman edenler, Size izin verilmedikçe Peygamberin evlerine girip de yemeğin hazırlanmasını beklemeyin, fakat yemeğe çağrıldığında girin; yemeğinizi yiyince de hemen dağılın, söze dalıp oturmayın. Bu davranışınız peygamberi rahatsız ediyor ve size söylemeye çekiniyor, oysa Allah hak olanı açıklamaktan çekinmez. Birde onun hanımlarından lüzumlu bir şey istediğiniz vakit onu perde ardından isteyin. Bu sizin kalplerinizin de onların kalplerinin de temiz kalması için en uygunudur. Allah’ın Peygamberine eziyet vermeniz caiz olmadığı gibi, kendinden sonra onun zevceleriyle evlenmenizde ebediyen caiz değildir, bu büyük bir günahtır. Onlar için babaları, oğulları, biraderleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, sağ ellerinin sahip olduğu köleler hakkında (görünmeleri için) bir vebal yoktur. (Ahzab suresi 53-55).

         İşte yukarıda zikredilen ayetlerin mana ve ruhundan da anlaşıldığı üzere hem aile mahremiyetine yönelik bir takım hukuki kurallar hükme bağlanmış olur hem de hane-i saadete giriş çıkışlarda nasıl adap erkân üzere olunması gerektiği hususu da aydınlığa kavuşmuş olunur.

          Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/zoraki-evlilik-ve-zeyd--8245

9 Haziran 2026 Salı

SAFVAN B. MUATTAL VE ALDATMA İFTİRASI


 

SAFVAN B. MUATTAL VE ALDATMA İFTİRASI

      SELİM GÜRBÜZER

      Efendimiz (s.a.v); Beni Mustalik Kabilesinin baskın yapmak üzere harekete geçeceği haberini aldığında derhal orduya sefer emri verir. Böylece verdiği talimat doğrultusunda ordu yola revan olur. Derken kabilenin hakkından gelinip bir yandan on kişi öldürülmüş olurken diğer yandan da bir kısmı esir alınmış olur.

      Sefer sonrası Beyda denen yolda mola verildiğinde Hz. Aişe annemiz elini boynuna götürdüğünde gerdanlığın kaybolduğunu sezer bir anda. Tüm aramalara rağmen gerdanlık bir türlü bulunamaz. Bu arada ordu içerisinde huzursuzluk baş gösterir. Hatta birkaç kişi Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın huzuruna varıp;

    -“Koca ordunun bir gerdanlık yüzünden bekletilmesine değer mi, baksanıza herkes susuzluktan kırılmış durumda” diye sitem ederler. Bunun üzerine Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) derhal kızının yanına gitmeye karar verir. Gittiğinde birde ne görsün Allah Resulü (s.a.v)  Ayşe annemizin dizine başını koymuş uyuyor. Tabii bu durum karşısında meramını iletemeden sessizce oradan ayrılmak zorunda kalır.

       Sabah olduğunda Allah Resulü (s.a.v) tarafından sıcağı sıcağına okunan şu ayet nüzul olur:

        - “Su bulamadığınız takdirde temiz toprakla teyemmüm edin. Ondan yüzlerinize ve ellerinize sürün” (Maide-6).  

        Böylece nüzul olan vahyin akabinde Müslümanlar teyemmümle nasıl abdest alınır hükmünü bizatihi yerinde öğrenmiş olurlar. Bu arada molanın ardından ordu yola koyulduğunda kaldırılan devenin altından gerdanlığın çıkması herkese rahat bir nefes aldırır.  Aslında gerdanlık işin bahanesi, besbelli ki Rabbül Âleminin hikmeti gereği olarak bu olay vesile edilip teyemmümün öğretilmesi murad edilmiştir. Bu olayın hikmetinin devamında ise şu hadise yaşanır. Şöyle ki;

        Kervan yolcuları ilerleye dursun bir konak yerine geldiğinde Hz. Aişe annemiz ihtiyacını gidermek için devesinden inip bulunduğu yerden uzaklaşır, dönüşte yine gerdanlığın kaybolduğunu fark eder. Tekrar dönüp aramaya koyulduğunda gerdanlığı bulmasına bulur ama bu seferde başka bir mesele ile karşılaşır. Çünkü kafile mola verdikleri yerden çoktan gözden uzaklaşmıştı.  Kervanın ardından koşuşturmaya koyulsa da nafile. Yetişmek ne mümkün, nefes nefese kalıp kaldığı yerde yorgunluktan uykuya yenik düşer. Sadece kafileyi kaçıran Ayşe annemiz mi,  Safvan b. Muattal (r.a)  da aynı durumdan muzdariptir. Safvan b. Muattal (r.a)’da tıpkı Aişe annemiz gibi ihtiyacını gidermek için konaklanan yerden uzaklaşmış, o da ordunun gittiğini görmüş, hatta o sıra da Ayşe annemizin uyuya kaldığını fark edince validemize seslenip uyanmasını sağlamış. Annemiz uyandığında Safvan b. Muattal (r.a)'ın yedeğinde getirmiş olduğu deveye bindirmek suretiyle ileride mola verilen yerde ki orduya yetişmiş olurlar. Hatta mola yerinde geç kalma nedenleri anlatılır da.

        Tabi durumdan vazife çıkarmak isteyenler Medine’ye geldiklerinde dedikodu kazanını kaynatmaya başlarlar. Öyle ki, güya Aişe validemizin Safvan b. Muattal (r.a) ile baş başa kaldıkları iftirasını dillerine dolarlar.  Aişe annemiz ise o günlerde geçirdiği yaklaşık yirmi günü bulan hastalık sürecinin ardından tüm dedikodulardan habersiz bir şekilde Ümmü Mistah isimli hanımla hava almak için yürüyüşe çıkarlar. Karanlıkta iki hanım hoş beş sohbet etmenin ardından ayağı takılan Ümmü Mistah sendeleyip yere düştüğünde canı yanıp  o an oğlu Mistah aklına geldiğinde;

     -Hay Allah!  Allah senin cezanı versin Mistah, diyerekten kendi kendine hayıflanmaya başlar.

      Bu durum karşısında Aişe annemiz Ümmi Mistah’a;

      -Bu nasıl bir söz, o senin evladın değil mi deyince,

      Ümmi Mistah cevaben şöyle der:

       -Ey Aişe!  Yaramı deşme, öyle evlat olmaz olsun,  ortalıkta dolaşan dedikodulara alet olanlardan biride bizatihi benim oğlumdur.  Hatta senin hakkında zina iftirasında bulunanlar arasında yer almakta.

        İşte Ayşe annemiz işittiği bu haber karışışında sanki başından aşağı kaynar sular dökülürcesine bir anda kendini sıkıntı hali basar. Ve bu durum babası Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a bildirildiğinde çok üzülür ve bunun üzerine yıllardır geçimini üstlendiği Mistah’a yardım etmeyeceğinin kararını alır.

        Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)'de ortalıkta dolaşan dedikodulardan çok rahatsızlık duyuyordu. Ancak bu hususta kesin hüküm gelinceye dek bir süre konuşmamayı yeğler.  Yine de o sıralarda beklemeye koyulduğu vahyin gelmemesi üzerine bu konuda gerek hanımlarıyla gerekse Hz. Ömer (r.anh)’la istişare edip fikir alışverişinde bulunmayı da ihmal etmez. Üstelik istişare ettiğinde hiçbiri suizanda bulunmaz da. Hele bilhassa Hz. Ömer (r.anh);

      -Ya Resulullah! Allah Teâlâ Seni aldatacak bir kadını asla nikâh etmez.  Bu bir iftiradır şeklinde sarf ettiği sözler, Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)'in yüreğini ferahlatmaya yeter artar da.

      Efendimiz (s.a.v) bu arada Ayşe annemizin yanına vardığında onu ağlar halde gördüğünde şöyle der:

     -Ey Aişe! Allah'tan kork, eğer bir fenalık işledi isen tövbe etmelisin.

     Aişe validemiz:

     -Vallahi o dediğin şeyden Allah’a tövbe edecek değilim. Çünkü böyle yapmakla o suçu kabul etmiş olurum. Ama ben Yusuf’un; “Bana düşen güzel bir sabırdır yardım istenilende Allah'tır  teslimiyetinde olduğu gibi bir duruş sergilemeyi yeğlerim demesi üzerine Resulullah (s.a.v)’i o an vahiy hali sarar. Vahy hali geçtikten sonra eşine tebessüm edip;

        -Ey Aişe! Müjdeler olsun ki,  Allah senin tertemiz olduğunu bildirdi.

       Allah Resulü, Aişe validemizi rahatlatacak sözlerinin ardından mescide girip nüzul olan ayetleri ashabına da okur.  Nitekim okunan ayet-i celile de, Yüce Allah şöyle beyan buyurur:

        -O uydurma haberi size getirenler içinizden bir cemaattir. Siz bu iftirayı hakkınızda kötü bir şey sanmayın. Doğrusu o sizin hakkınızda hayırlıdır.. Bu iftirayı yapanlar dört şahit getirmeli değil miydi? Mademki onlar bu şahitleri getiremediler, o halde Allah yanında yalancı kimselerdir… Onu duyduğunuz zaman.. subhaneke haza buhtanun azim demeniz lazım gelmez miydi? ... Ancak O Allah’tır ki dilediğinizi temize çıkarır. Allah her şeyi işitendir, bilendir’ (Nur suresi 11–21).

        İşte bu okunun ayetlerin gereği olarak Hasan b. Sabit ve Mistah b. Esase iftira cezası olarak seksener değnek vurulmak suretiyle cezalandırılmış olurlar. Hakeza bu iftirayı esas yayan İbni Selül’de cezaya tabi tutulup bundan böyle o ilelebet şahitlikte yapamayacaktır.

       Hiç kuşkusuz Hasan b. Sabit ve Mistah’da pişman olmuşlardı. Neyse ki Resulullah (s.a.v), Allah’tan i gelen vahiyle bu hususu Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a şöyle iletir:

        -“İçinizden fazilet ve servet sahibi olanlar, bundan böyle akrabasına, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere mallarından bir şey vermeyeceklerine dair yemin etmesinler. Affetsinler,  hoşgörü ile karşılasınlar! Öyle ya, onları bağışlamanıza karşılık Allah’ın da sizi bağışlamanızı istemez misiniz? Allah, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Nur, 22).

         Böylece Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh), Mistah’ı bir daha aile içine almayacağına dair ettiği yemin için Allah’tan affını diler. Derken Mistah artık aile sofrasında yerini alma saadetine ermiş olur.

        Velhasıl-ı kelam;  Kur’an-ı Mucizül Beyan’ın açıklığa kavuşturduğu mesele sayesinde hem Ayşe annemiz hem de Safvan b. Muattal (r.anh) haklarında isnat edilen suizanlardan arınmış olarak huzur bulmuş olurlar.  

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/safvan-b-muattal-ve-aldatma-iftirasi-8230

6 Haziran 2026 Cumartesi

EVLATLIK ZEYD


 

EVLATLIK ZEYD

     SELİM GÜRBÜZER

     Kelb kabilesinden Harise’nin oğludur Zeyd.

     Babasının çok sevdiği bu can evlat, yedi yaşlarında iken annesi ile birlikte Tayy kabilesine misafirliğe giderler. İşte Zeyd için ne oluyorsa gittiği bu misafirlik kendisi açısından bir başka hayata adım atmanın başlangıcı olur da. Hem nasıl bir başka başlangıç olmasın ki, düşünsenize misafir olduğu Tayy kabilesinden kendine oyun oynayacak arkadaşlar bulup o beldede her şey yolunda giderken,  bir şafak vakti uyanıp baskına uğradıklarında gürültü patırtı içerisinde o an bir yabancı adamın elleri arasında bulur kendini. Heybelere yerleştirilen çocuklar artık köle pazarındadır. Ve çokta sevimli olduğu gözlerden kaçmayan bu çocuğa ilkin Hakim b. Hizam talip olup böylece köle pazarından Mekke yoluna koyulur.  Derken uzun bir yolculuğun ardından satın aldığı köle çocuklarla birlikte Hatice annemizin huzuruna çıktığında çocuklar arasında Zeyd’de vardır.

       Zeyd, Hatice annemizle göz göze geldiğinde kendi hayal dünyasında; “Mademki baba ocağına dönüşüm yok gibi gözüküyor, umarım şu güler yüzlü hanım beni seçer” düşünceleri zihninde canlanıverir o an. İşte zihnini kurcalayan bu düşünceler eşliğinde bir umut ışığıyla kendisine talip olmasını beklerken, bir anda Hatice annemizin;

      -Bu çocuğu alıyorum demesiyle birlikte Zeyd’i kendinden alıp kendine getirmesine ziyadesiyle yeter artar da.  

 Hakim b. Hizam bunun üzerine Hatice annemizin isteğini kırmayıp:

       -Bu çocuk sana hediyem olsun deyip o sırada hava kararmaya başlamıştı ki onları uğurlayıverir de.  

        Zeyd,   Peygamberimiz (s.a.v) ile buluştuğunda kendi ruh ikliminde anlam veremediği tuhaf bir değişim iklimi yaşar.  Hatta Habib-i Ekrem (s.a.v) şefkatle başını okşayıp bağrına bastığında Hatice annemize şöyle der:

        -Bu çocuğu bana hediye eder misin?

        Hatice annemiz gönül hoşnutluğu içerisinde hiç tereddütsüz cevaben:

         -Zeyd her haliyle sana aittir der.

         Allah Resulü (s.a.v)  bunun üzerine Zeyd’e dönüp:

         -Şu andan itibaren köleliğin bitmiştir. Artık hürsün, bundan böyle benim evladım sayılırsın deyip onu bir kez daha bağrına basar.

         Tabii, Nübüvvet ocağında tüm bunlar yaşanırken,  Baba Harise ise günlerce evladından ayrı kalmanın acı hüznü ile yanıp tutuşuyordu.  Öyle ki onu bu halde görenler, onun hakkında  Gözü yaşlı Harise” demekten kendini alamayacaklardır. Derken evladından ayrı kalmanın hüznüyle günler günleri, aylar ayları kovaladığı hac mevsimi gelip çatmıştı ki;  bu yılki hac kafilesinde yer alan Kelb kabilesinden de Hacca gidenler Zeyd’i orada gördüklerinde biranda heyecana kapılıp:

         -İşte Zeyd, İşte Zeyd,  diye sesleniverirler.  

         Hemen yanına varıp ona babasının hüzün halini anlatırlar.         

         Zeyd bunun üzerine şu karşılığı verir:

         -Babama gidin deyin ki, beni hiç merak etmesin, inanın burada endişeye mahal herhangi bir durum yoktur. Çünkü bana baba şefkati gösteren El Emin Muhammed’in evindeyim.

         Tabii onlar da Hac dönüşü gözü yaşlı Harise’ye oğlunu gördüklerinin müjdesini verip ardından evladının söylediklerini bir bir aktarırlar da. Böylece baba heyecanla hasretle yanıp tutuştuğu oğlu için Mekke yoluna koyulur. Nihayet baba oğul uzun bir ayrılığın ardından buluşuverirler. Allah Resulü bu arada baba oğul kucaklaşmasının ardından şöyle der:

       -Ey Zeyd! İşte baban, işte biz.

       Zeyd cevaben:

       -Benim yerim Senin yanındır deyip tercihini Hane-i saadetten yana kullanır.

        Haris’e her ne kadar oğlunun bu sözlerinden ötürü hayal kırıklığı yaşasa da oğlu çoktan kararını ortaya koymuştu bile.

        Derken bundan böyle Zeyd  “Harise oğlu Zeyd” ismiyle değil,  tam aksine Muhammed’in manevi evladı anlamında “Evlatlık Zeyd” ismiyle uzun yıllar anılma şerefine nail olur hep.

        Evet, El Emin’in evinde evlatlık olarak hizmet eden Zeyd, gün gelir Allah Resulüne peygamberlik geldiğinde hiç tereddüt etmeden iman eden üçüncü sahabe halkasında yerini alır da.   

      Ne diyelim, bize bu noktada ancak  “Ne mutlu O’na evlat olma şerefine nail olana” demek düşer.

      Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/evlatlik-zeyd-8219

 

26 Mayıs 2026 Salı

REC’İ SUYU VE HALİD B. SÜFYAN


 

    REC’İ SUYU VE HALİD B. SÜFYAN

    SELİM GÜRBÜZER

     Adal ve Kare kabilelerinden oluşan topluluk Resulullah (s.a.v)’in huzuruna geldiklerinde şu isteklerde bulunurlar:

     -Ya Resulullah! Bize Kur’an öğretecek ve bu dini anlatacak birilerini görevlendirmenizi diliyoruz.  

        İşte Allah Resulünün huzuruna gelen bu misafirler bir yandan taleplerini iletirlerken bir yandan da gözler pür dikkat Asım’a takılmıştı ki,   ona öğretici olarak göz diktikleri her hallerinden kendini belli ediyordu zaten.  Allah Resulü (s.a.v)  bu durumun farkında olarak hemen Asım’la birlikte birkaç öğretici kadroyu yanlarına katıp misafirlerini öyle uğurlayıverir. Derken yola revan olan kafile epey uzun bir yol mesafe kat ettikten sonra dinlenmek üzere Rec’i suyunun başında konaklayıverirler.  Ancak ne var ki, konakladıkları yerde uyuduklarından emin olduğuna kanaat getiren pusuya yatmış bir adam durum vaziyeti sinsice kendi kabilesine sızdırıp, böylece Lîhyânoğulları’ndan 100 insan sayısı kadar silahlı birlik, uyumakta olan kafileye ani baskın verir. O an Asım ve üç arkadaş neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde uykularından uyandıklarında en son çare olarak yüz silahlı adama karşı en azından bir iki kişiyi telef etmiş olsak bile faydadır düşüncesiyle üzerlerine atılıverirler. Ancak bu üzerlerine atılma hamlesi bir yere kadar sürdürülebilirdi ki en nihayetinde yürekleri dağlayıcı hal vaziyette Rec’i suyu yanı başındaki kara toprağın bağrına şehit düşüverirler. Yetmedi gözü dönmüş bu caniler işledikleri cinayeti zafer işaretiyle kutlarcasına o an hepsinin cesetlere dokunma arzusu bürür. Neyse ki o esnada hiç hesap edemedikleri ve nereden geldikleri bilmedikleri bir arı sürüsüyle karşı karşıya kaldıklarında cesetlere dokunamayacaklardır. Hatta bundan daha da öte yine hiç hesap edemedikleri gece yarısı sağanak sağanak yağan yağmurla birlikte sel sularına karışıp kaybolan cesetler büsbütün heveslerini boşa çıkartacaktır. Böylece onlar bir zamanlar Asım’ın ellerini Yaradan’a açıp içten gelen bir yalvarışla niyazda bulunduğu “Allah’ım benim cesedime müşrikleri dokundurma” duasından bihaber olarak yaşadıkları birbirinden bu iki ilginç olayın mana ve ruhunu idrak edemeden sadece rehin aldıkları iki esirle birlikte Mekke yoluna koyulmakla yetinmiş olacaklardır.

         Malumunuz yine bir başka hadisenin fitilini ateşleyecek olan Halid b. Süfyan ise Medine’ye ani bir baskın yapma planını faaliyete geçirmek için hırslanıp kolları sıvayacaktır. O sinsi planlarını devreye sokmak için hareket ede dursun, Allah Resulü (s.a.v), onun bu sinsi planını vazifelendirdiği Abdullah b. Üneys’i onu öldürmesi yönünde verdiği emirle boşa çıkartacaktır. 

      Nitekim Abdullah b. Üneys (r.anh) üzerine vazife aldığı talimat doğrultusunda şöyle der:

      -Ya Resulullah! Emrin başım gözüm üstüne elbet, ancak Halid b. Süfyan’ı şahsen benim hiç görmüşlüğüm yoktur,  en azından şekli şemalı nasıl biridir, bana tarif ediniz ki üstleneceğim vazifeyi hakkıyla yerine getirmiş olabileyim.

      Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) ise cevaben şöyle der;

      -Onu gördüğünde içinde bir ürperti ve şeytanı görmüş gibi bir sıkıntı hali oluşur ki, işte o kişi Halid b. Süfyan’dan başkası değildir.

      Gerçekten de Abdullah b. Üneys emrin gereğini yerine getirmek üzere Medine’den gizlice yola koyulup Ürene vadisine geldiğinde yüzlerce insanın arasında dolaşırken o anda kendinde bir sıkıntı hali hisseder. Derken o an Habib-i Ekrem (s.a.v)’in sözleri aklına geliverip sıkıntı hissettiği o adamla birlikte adım adım, konuşa konuşa yürüye durur.  

      Her ikisi birlikte yolda ilerlerken,  bu arada o adam şu suali sormadan da edemez:

      -Ey yabancı! Hele Sen kendini tanıt bir bakalım. Söyle bakalım, neyin nesi kimin fesisin,  sen necisin?  Diye sorar.

      Üneys cevaben:

       -Duydum ki Müslümanlara karşı buralarda ordu birliği oluşturulmuş, bende ister istemez bunu duyar duymaz buraya gelen bir Huzaa’lıyım der.

      Böylece kendini tanıttıktan sonra ardından çadıra girerler. Ve çadırda artık ikisi baş başadırlar. İşte o an gelip çatmıştı ki;  Üneys’in kılıcını çekmesiyle sıyırması bir olup Allah Resulünün verdiği talimat yerini bulur da. Nitekim Allah Resulü (s.a.v), onun görevini en iyi şekilde yerine getirmesi hasebiyle ona birde asa hediye edip şöyle der;

     -Ey Üneys!  Sana müjdeler olsun ki, Cennette bu asaya dayanarak gezineceksin.

      Tabii ki Allah Resulünün elinde hediye edilen bu asa herkese öyle kola kolay nasip olmaz. Böylece Abdullah b. Üneys (r.anh)  bu duygu ve düşünceler eşliğinde kendisine hediye edilen bu asayı ömrünün sonuna kadar itina ile sakladığı gibi arkadaşlarına vefat ettiğinde mezarına koymalarını da vasiyet etmeyi ihmal etmez.

       Ne diyelim bu noktada bize sadece  “Ne mutlu Peygamberimiz (s.a.v)’in hediyesine mazhar olanlara” demek düşer.

      Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/reci-suyu-ve-halid-b-sufyan-8207