12 Mayıs 2026 Salı

EBÛ ZER EL GIFÁRİ


 

EBÛ ZER EL GIFÁRİ

  SELİM GÜRBÜZER

          Mekke’de bir peygamber çıktığını, Ebû Zer el-Gıfârî’de duymuştu. Bu yüzden kardeşi Üneys’e;

          -Var git! Neyin nesidir öğren ve gel bana da anlat der.

          Denilenleri yapıp eve döndüğünde gördüklerini anlatınca Ebû Zer el-Gıfârî’de merakını yenemeyip derhal yola çıkar. Derken Mekke’ye geldiğinde O’ndan bir haber alırım düşüncesiyle bir kenarda beklemeye koyulur. O sırada bir çocuk Ebû Zer el-Gıfârî’nin yabancı olduğunu fark edip:

        -Buyur bize gidelim demesi üzerine ardından gidiverir. İşte o misafirperver çocuk, ilerisinde Allah'ın aslanı olarak anılacak Hz. Ali (k.v)’den başkası değildir elbet.

       Ebû Zer el-Gıfârî sabah olunca yine aramaya koyulur koyulmasına ama günün ikinci gününden de haber alamaz, akşam olduğunda yine köşede bekleyen aynı çocukla göz göze gelip onun evine konuk olur. Üçüncü gün olduğunda malum Arap geleneklerine göre misafirlik üç gün olması hasebiyle o süre içerisinde misafire ne için geldiği sorulmazdı. Nitekim o söz konusu üç gün dolmuştu ki, misafirperver o çocuk;

       -Ey yabancı! Ne için buralardasınız diye sorup ve sualinin akabinde şöyle der;

       -Eğer bir derdin varsa yardım etmeye hazırım.

        Ebû Zer el-Gıfârî:

      -Buralarda bir peygamber çıktığı söyleniliyor, Onunla görüşmek istiyorum, başka ne derdim olabilir ki.

        Çocuk:

        -Zaten aradığın kişi amcamın oğlu Hz. Muhammed (s.a.v)’dir. Bundan kolayı ne var, tabiî ki görüştürebilirim der.

        Ebû Zer el-Gıfârî:

         -Peki der ve çocuk yaştaki Hz. Ali (k.v) ile beraber huzura çıkarlar.

         Böylece Ebuzer el-Gıfari en birinci kaynaktan yüce dinimizi dinleme şerefine nail olur. Hatta dinledikçe kendinden geçip, karşılıklı sohbetin ardından İslam’la şereflenir.

         Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) kelime-i şahadet getiren Ebû Zer el-Gıfârî’yi uğurlamadan önce son kez şu uyarı da bulunur:

         -Ey Ebu Zer! Kabul ettiğin bu Müberra Din’i şimdilik gizli tut ve yurduna dön,  ta ki ne zaman çoğalıp üstün hale geliriz o zaman gel bize katıl.

         Ebû Zer el-Gıfârî (r.anh):

         -Ya Resulullah!  Vallahi bu dini ilan etmeden bir yere gitmem der. Ve dediğini öyle de yapar.

         Evet, Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) Mescid-i Haramda ilk kelime-i şahadeti açık lisanla duyurma şerefini yaşar yaşamasına ama bu arada olanlarda olur. Ne oldu derseniz, malum “Sen misin Haremde kelime-i şahadet getirip haykıran”  üzerine yürüyen yürüyene.. Derken sille tokat arasında üzerine çullanıp kızılca kıyameti koparırlar. Neyse ki o an imdadına Peygamberimiz (sa.v)’in amcası Abbas yetişmekte gecikmez. Hz. Abbas (r.anh) linç etmek isteyen kalabalığa seslenerek:

          -Ey ahali! Çekilin! Ne yaptığınızın farkında mısınız? Şu an Gıfar kabilesinden bir adamı öldürmek üzeresiniz. Galiba ticaret yaptığınız güzergâhın Gıfar'dan geçtiğinden haberiniz yoktur. Ola ki bir gün o taraflara ticaret yolunuz düştüğünde sizleri hangi acı akıbetlerin beklediğini bilmem hiç düşündünüz mi?

         İşte bu sözler karşısında serbest bırakırlar. İkinci gün olduğunda yine aynı yabancı ve aynı ses:

         -EŞHEDU ENLAİLAHE İLLALLAH VE EŞHEDU ENNE MUHAMMEDEN ABDUHU VE RASULUHÜ.

       İşte Harem halkının yüzüne karşı ilk Tevhit ilanı ve ilk haykırış böyle vuku bulur. Aslında Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) bu haykırışı sergilemekle kendisini de bir anda züht ve takva dairesinde bulur.

      Resulullah (s.a.v) onu bir köşede yalnız başına gördüğünde:

      -Allah Ebu Zer’e selamet versin” O yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız başına diriltilir diye beyan buyurmaktan kendini alamaz da. 

      Ebû Zer el-Gıfârî (r.a),  Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’ın vefatından sonra Şam’a hicret edip orada Hz. Osman’ın halifeliği zamanına kadar konaklayıverir. Orada konakladığı sürece hayatını hep züht ve takva üzerine tanzim ederek yaşamaya çalıştı hep. Hatta takva hayatında o kadar ileri gitti ki etrafındakilerin de aynen kendisi gibi öyle yaşamasını arzulamanın ötesinde zorlar da. Zira o bir günlük nafakadan fazla mal biriktirmezdi. Dolayısıyla herkesinde tıpkı kendisi gibi olması noktasında ısrar edince, halk soluğu Şam valisinin kapısında bulup ister istemez rahatsızlıklarını dile getirmiş olurlar. Şikâyetler ardı sıra kesilmeyince Şam valisi çaresiz o yüce sahabeyi Medine'ye göndermek zorunda kalır.

      Medine’ye ayak basar basmaz hemen gözüne yüksek binalar ilişir. Öyle ki süslü püslü binalar arasında yürümekten rahatsızlık duyduğu her halinden besbelliydi. Derhal Halife Hz. Osman (r.a)’ın huzuruna çıkıp şöyle der:

       -Zenginler elinde ne var ne yok mallarını dağıtmadıkça buralarda kalmak bana zül gelir.

        Hz. Osman (r.anh) bunun üzerine:

        -Ben ancak Allah-u Teâlâ’nın belirlediği ölçüler çerçevesinde hareket etmek zorundayım. Bu durumda, ben nasıl olur da Şeriatın belirlediği ölçünün dışında zorla zenginlerin mal mülkünü ellerinden alabilirim ki, cevabını verir.

        Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) bu sözlerden tatmin olmayınca izin alıp civar köylerden birine yerleşir.

         Artık Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) son demleriydi ki,  bir ara kızına seslenerek:

         -Dışarı çık bakalım etraftan gelen kimse var mı? diye sorar.

         Kızı:

         -Ey Babacığım!  Biraz öteden gelen üç beş kişi var.

         Ebû Zer el-Gıfârî (r.anh) bunun üzerine:

         -O halde kızım beni kıbleye doğru çevir der.

         Kızı kıbleye doğru çevirdiğinde ardından ruhunu teslim eder.

         Tabii bu arada Gelenler Ebû Zer el-Gıfârî (r.a)’in naaşını defnettiğinde içlerinden Abdullah b. Mesut (r.a);

          -Ebu Zer yalnız yaşar, yalnız ölür, yalnız haşr olunur hadisi şerifi arkadaşlarına aktarıp, adeta yaşadığı hayat programının özetini sunmuş olur.

          Gerçekten de o yalnız yaşadı ve  aynı zamanda Allah’a vuslat eylemede yalnız kavuşma şerefine de erişmiş oldu.

        Ruhu şad olsun.

         Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/eb-zer-el-gifri-8181

 

11 Mayıs 2026 Pazartesi

İLK ŞEHİTLER VE AMMAR AİLESİ


 

     İLK ŞEHİTLER VE AMMAR AİLESİ

       SELİM GÜRBÜZER

      Ammar ailesi deyince işkencenin en acımasız boyutu ve aynı zamanda ilk şehadete erme hadisesi akla gelir. Nitekim aşağıda isimlerini zikredeceğimiz:   

      Baba; Yasir.

      Anne; Sümeyye.

       Oğul; Ammar olarak adından söz ettiren bu aileye Muğire Oğulları tarafından işkencenin her türlüsünün en zor olanı uygulanıp bu işkence gösterisine bizatihi Ebu Cehil de iştirak eder.

       Nasıl mı?

       Bir yandan Sümeyye’yi birbirinden ters istikamete konuşlandırılmış iki devenin arasına bağlanıp gerdirilme işkencesine tabii tutulurken diğer yandan hemen yanı başında kocası Yasir’de kırbaçlanma işkencesine tabii tutulur. Derken o sırada Resulullah (s.a.v) işkenceye maruz kalanların yanlarından geçtiğinde göz göze gelip onlara şöyle seslenir:  

        -Ey Yasir ailesi sabredin. Size cennet vaad edilmiştir.

       Yasir ailesinin son günüydü;  inleyişler, yalvarışlar, feryatlar gök kubbeyi inletiyordu adeta. Develerin çekilmesini işaret eden Ebu Cehil, mızrağı Sümeyye’nin göğsüne saplamasıyla birlikte ruhunu teslim etmesi bir olur. Böylece şehitlik mertebesine nail olan ilk isim olur. Derken Sümeyye, bir kelebek misali Cennet-i alâ’ya uçuverir.  

       Evet, ilk şehit ve ötelere ilk yürüyüş işte bu kutlu şehadet şerbetiyle mana âleminde anlam kazanıp akabinde gözlerinin önünde şehadet şerbeti içip can verdiğini gören Yasir’de şehitlik kervanına katılır. Dolayısıyla ikinci şehit içinde “ne mutlu kutlu yolda şehadete erenlere” demek düşer bize.  Zira onlar şehitlik badesini kana kana içiverdiklerinde her ikisi de en Yüce makam tarafından sevilip cennetle müjdelendiler bile.

         Peki ya Ammar?  Malumunuz Ammar bin Yasir’de önce annesini, sonra babasının can verirken izlerken bir yandan da kendisine yapılan işkenceye karşı direnmeye çalışıyordu.  Öyle ki Ammar’a yapılan işkenceler hız kesmeden devam ederken önce kafasını suya soktuklarında birinci ve ikinci daldırışlarda Kelime-i Tevhidi zikretmekten geri durmadı durmasına ama üçüncü daldırışta başı suya sokulduğunda bu kez dayanamayacak gücünün kalmadığını derinden hisseder hale gelir. Nihayetinde artık takatinin tükendiği noktada müşriklerin beklediği cevabı o an söyler de:

         -O peygamber değildir diye.

        İşte bu cevap karşısında Ebu Cehil’in gözlerinde zafer şimşeği çakmış edasıyla;

        - Ha! Şöyle ol, baban ve annen gibi pisipisine ölmekten kurtuldun der.

        Fakat müşrikler Ammar’ın dilinden dökülen ikrarını yeterli bulmamış olsalar gerek ki o’na “Lat ve Uzza putu hakkında hoşnut olacakları sözleri de söylettirebilmişlerdir.

         Ammar bütün bu olup bitenlerden sonra Habib-i Ekrem (s.a.v)’in büyük bir mahcubiyet içerisinde huzuruna vardığında şöyle der:

       -Ya Resulullah! Bana zorla söylettiler, şimdi benim halim nice olur?

        Resul-i-Ekrem (s.a.v):

        -Ya Ammar!  Takatinin dayanamayacak noktada iken, dilinden sarf ettiğin o sözleri ikrar ederken kalbinin durumu nasıldı?

         Ammar ağlayarak şu cevabı verir:

         -Ya Resululah! Kalbim her an şeksiz şüphesiz seninleydi.         

         Server-i Kâinat Efendimiz (s.a.v) bunun üzerine şöyle der:

         -Şayet sana tekrar baskı yaparlarsa, hatta zorlarlarsa istediklerini söyleyebilirsin.

         İşte bu söz Ammar’a derin bir nefes aldırıp gönlünün rahatlamasına yeter artar da. Çünkü imanını kaybettiğinin endişesini taşıyordu. Derken bu kez gözlerine sevinç yaşları bürür ve o anda bu konu ile ilgi vahiy mealen şöyle nüzul olur:

       -Her kim iman etmesinden sonra yeniden küfür hayatına dönerek Allah’ın dinini inkâr edecek olursa -tabii ki bundan maksat, kalbi imanla dopdolu olduğu halde,  zor altında diliyle inkâr etmiş görünenler değildir.  Fakat imanın coşkusunu tatmış olmasına rağmen gönlünü yeniden inkâra açıp da, İslam dışı herhangi bir inanç veya herhangi bir batıl akımı bilerek ve isteyerek tasdikleyen kimselerdir -İşte Allah’ın kahredici gazabı onların üzerindedir ve onlar için korkunç bir azab vardır!  (Nahl:106–109).

         Böylece, nüzul olan bu ayetler ışığında bundan böyle hiç kimse Ammar dininden döndü ifadesini söyleme cesaretini kendinde bulamayacaktır.

         Velhasıl-ı kelam;  Bu yol çile üzerine kuruludur. Zaten  “İslam garip geldi, garip gidecek…” mealindeki hadis hükmü Ammar ailesinin yaşadıklarını doğrular nitelikteydi.

          Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/ilk-sehitler-ve-ammar-ailesi-8193

 

 

 

 

MASONLAR MARKSİSTLER KAPİTALİSTLER VE BİZ


 

          

          MASONLAR MARKSİSTLER KAPİTALİSTLER VE BİZ

                     Alperence Millî-İslamî Bakış

         SELİMGÜRBÜZER
        2023 yılı içerisinde yayımlanan dördüncü kitabım Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık’tan okuyucu ile buluşturmanın heyecanını yaşamak apayrı bir duygu seli olsa gerektir. Heyecanını yaşadığımı bu  eserim 488 sayfa hacimli,   12 bölüm ve 692 ayrı makaleden oluşuyor. Kitabın yazarı olarak bu eserimi benim Anadolu ruhuyla yetişmemde çok büyük emek pay sahibi seccadesi başında vefat eden rahmetli Ayşe anam ve rahmetli Şerif babamın aziz ruhlarına ithaf etmenin yanı sıra şu an hayatta bir ömür boyu aynı baş yastıkta kocadığımız eşim Behice, kızım Mervenur ve oğlum Ahmet Alperen’le birlikte aile ocağında geçirdiğimiz çileyle yoğrulmuş o acı ve tatlı günlerin hatırasına ithaf edip kitabın önsözünde şu ifadelere yer verdim:

         “Elinizdeki bu kitap içerik olarak kökü dışarıdaki ideolojilerin ileri sürdükleri tezler ile kendi ideolocya örgü ağımız olan köklerimizle barışık tezlerimizi kapsamakta. Derken bu doğrultuda yıllar öncesinde Gündüz ve Bayburt Postası gazetelerinin yanı sıra Enpolitik internet sitesi, Alperen ve Nizam-ı âlem dergilerinde yazdığım makaleler pek çok okuyucunun dikkatini çekmiş olsa gerek ki tüm yayınlanan makalelerimin kitap haline gelmesini talep etmişlerdir.  Ve bu noktada okuyucuların bu taleplerine kayıtsız kalmayıp beğenisini umduğum bu yazıları Türk-İslam ülküsünü şiar edinmiş tüm Ülkü Yolu Gönüldaşlarımızın tefekküre, ilme davet için dikkatinize sunmaktayım. Kitap dikkatle incelendiğinde içerik olarak karşıt tezlerin yanı sıra Millî-İslami-Sivil katılımcı bakışımızı ve aynı zamanda kökü mâzide âtî olma tutku heyecanımızı yansıtan bir eser olduğu görülecektir. Madem öyle, okuyacağınız bu kitapta kökü mâzide âtî olma yolunda göstereceğimiz gayret çabamız ve tutku heyecanımız satır aralarında kendini nasıl hissettiriyor bir görmüş olalım. Zira Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır .”

       Kitabın kapak tanıtımı bölümünde ise şu ifadelere yer verdim:                    

       “ Türkiye’de gün olmuyor ki birbiri ardı sıra bunalımlar hiç eksik olmasın. Baksanıza tüm dünyanın gözü kulağı hep bizim üzerimizdedir.  Hiç kuşkusuz ülkemizde zaman zaman yaşadığımız bunalımların arka planında ekonomik,  sosyal ve siyasi çıkmazların üstesinden gelememenin yanı sıra birde bunun üstüne üstük küresel güçlerin ‘Yeni Dünya Düzeni’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları kirli oyunların etkisi söz konusudur. Yine de bunalıma yol açan her ne etken unsur olursa olsun hiçbir bahanenin arkasına sığınmaksızın tez elden maddi ve manevi kalkınmamızı gerçekleştirmemiz gerekir ki,   yeniden dünyaya nizam veren adalet güneşi olabilelim. 

          Şu bir gerçek yaşanan bunalımlara ne komünizm, ne faşizm ne de kapitalizm çare olabilir. Bizim asıl yapmamız gereken Yahya Kemalin deyişiyle  Kökü mâzide olan âti” olup çağlar üzerinden sıçramak çok mühimdir. Köksüzlük asla kabul edilemez. Mutlaka ruh köklerimizden beslenip Türkiye Sevdası aşkıyla yanıp tutuşup dertli olmak gerekir ki Ferhat’ça dağları delip tüneller açabilelim,  hakeza Fatihin gemileri karadan yürüttüğü azim ve kararlılığı günümüzde de sürdürmek gerekir ki denizin altından Marmaray gibi daha nice raylı sistemler inşa edip her türden deniz altı taşıtları yürütebilelim.

        Evet, tüm beşeri ideolojilerin ortak paydası insanı temel değer görmemeleridir, yani insana bakışları kölece olmasıdır.  Asıl sıkıntı kaynakları bu noktada düğümlü. Oysa insanı merkeze almayan ideolojiler er geç yıkılmaya mahkûmdurlar. Şu iyi bilinmeli ki; insan her ne kadar ete kemiğe bürünse de onu maddi varlık olarak görmek akla ziyan bakış açısıdır.  Dahası evrimcilerin tamda arzuladıkları tüm insanlığı hayvan mertebesine indirgeyen bir bakış açısıdır bu. Bizim bakışımız da insanı Eşref-i mahlûkat gören Müberra Dinimizin öğretileri esastır. Nitekim Müslümanlar olarak inancımız gereği ilk insan Âdem (a.s)’den bugüne insanı hep Allah’ın mukaddes emaneti olarak görmüşüzdür. Evrimciler gibi insanı maymun bir mahlûkat olarak görmedik görmeyiz de. 

          Hiç şüphe yoktur ki bizim medeniyetimizde insan ne köle ne meta ne de makinedir. Bizim dışımızdaki köksüz akımlarda ne yazık ki insan bir meta,  bir ırgat,  bir makine ya da makineleştirilmiş bir proletarya olarak muamele görmekte. Nitekim Bolşevikler ihtilalle iktidara geldiklerinde gelen gideni aratır misali çarlığa da rahmet okutturacak derecede kitleleri canından bezdirir hale getirdiler. Peki, kitleleri totaliter uygulamalarla canından bezdirdiler de ne oldu,  totaliter rejimlerini ancak yetmiş yıl sürdürebildiler. Kapitalistler ise malumunuz “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığından hareketle kitleleri tüketim çılgınlığına sürükleyen akımın öncüleri olmuşlardır hep. Oysaki yürütülen ekonomik politikalar serbest piyasa ekonomisi kuralları çerçevesinde yürütüldüğünde şayet ortada devletin hakemliği yoksa haksız rekabetin oluşacağı bir sömürü düzen içerisinde kitlelerin patronların insafına terkedileceği muhakkak. İşte bu noktada illaki haksız rekabet ve tekelci oluşumlara geçit vermemek için devletin babacan hakemliğine ihtiyaç vardır. Dikkat edin devlete 'hakem'  rolü biçtik, 'hâkim'  rol değil. Çünkü bizim cihanşümul devlet kodlarımızda  'hâkim devlet değil, hakem ve hadim devlet'  anlayışı egemendir.  Ve bu egemen anlayış hem devletçi, hem bireyin haklarını gözeten,  hem toplumcu, hem de girişimci yönü olan bir yönetim anlayışıdır. Nitekim Milli-İslami ve Katılımcı modelimizde her türlü ayırımcılığa körükleyecek belli bir zümrenin çıkarlarını gözeten modellere asla yer yoktur.  Bilakis savunduğumuz modelde işçi, memur, köylü, bürokrat, teknokrat ve işveren ayırımı yapmaksızın hepsinin çıkarların bir bütün olarak gözeten anlayışa yer vardır. Üstelik İslam’da ekonomik faaliyetler 'gaye' değil vasıtadır. Bu nedenledir ki bizim için ekmeğimizi kardeşçe bölüşebilecek bir manevi iklim oluşturup Ensar’ca bütünleşmek esastır. Madem öyle, neydik edip komünizm, kapitalizm, faşizm gibi tüm ideolojilerin dışında çözümler üretmek derdimiz olmalıdır. Unutmayalım ki insanı dışlayan kökü dışarda ideolojiler ne zaman yaralarımıza merhem oldular ki şimdi de merhem olabilsinler. 

   Bu arada pek çok okur Selim Gürbüzer kimdir diye merak etmekte. Aslında kendimden bahsetmeyi sevmem, yine de okuyucumun merakını gidermek adına kısaca özgeçmişimi şöyle özetleyebilirim:

     ÖZGEÇMİŞ:

    Selim Gürbüzer, 1965 yılında Bayburt’ta doğdu, evli ve biri kız, biri erkek 2 çocuk babasıdır. İlköğretimini Bayburt Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulu, Orta öğretimini Bayburt Ortaokulu, Lise öğretimini Bayburt Lisesinde tamamladıktan sonra Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Biyoloji bölümünü bitirdi. Meslek hayatında bir yandan kamuda görev yaparken diğer yandan da büyük bir gayret ve özveri göstererekten Anadolu Üniversitesinin iki yıllık ön lisans fakültelerinden sırasıyla; AÖF Medya İletişim, AÖF Radyo Tv, AÖF İlahiyat, AÖF Veteriner Sağlık ve AÖF Tarım Teknolojilerinden mezun olmayı başarabilmiştir. Bayburt’ta öğrencilik yıllarında Hoca Ali Matbaasında rahmetli Osman okutmuş ve oğullarının yanında Bayburt Postası gazetesinde çalışarak gazetecilik ruhunu kazanmıştır. Üniversite hayatının akabinde sırasıyla İstanbul, Balıkesir ve Ankara’da Milli Eğitim Sağlık Eğitim Merkezlerinde ve Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesinde biyolog olarak görev yapmanın yanı sıra Gündüz Gazetesi, Alperen Dergisi, Nizam-ı âlem dergilerinde ve Enpolitik sitesinde araştırma incelemeleri yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca 2022 yılı sonunda KDY yayınlarından “Güneş Doğudan Doğar” ile 2023 yılı içerisinde ise sırasıyla “Medine’den Buhara’ya”, “Ölürüm Türkiye’m”, “Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz” adlı yayınlanmış kitaplar ile şu an elinizde bulunan “Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi” adlı eseri yayınlanmıştır. Şuan genç yaşta çalıştığı Bayburt postası Gazetesinde yeniden yazılarına devam ettiği gibi Türkiye Tıbbi İlaç ve Cihaz Kurumunda da Biyolog olarak görevini yürütmektedir.         

   Selim Gürbüzer’in Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz adlı eserine ulaşmak isteyenler aşağıdaki şu linkten temin edebilirler:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/masonlar-marksistler-kapitalistler-ve-biz/648527.html&filter_name=selim+gurbuzer  

 

Yayın Tarihi:

05.05.2023

ISBN:

9789754491937

Dil:

TÜRKÇE

Sayfa Sayısı:

490

Cilt Tipi:

Karton Kapak

Kağıt Cinsi:

Kitap Kağıdı

Boyut:

15.5 x 23.5 cm

 

  Vesselam.

    

 

 

 

 

 

10 Mayıs 2026 Pazar

BİLAL-İ HABEŞİ


 

BİLAL-İ HABEŞİ

          SELİM GÜRBÜZER

         Bilal-i Habeşi Ümeyye b. Halef’in kölesiydi, ama diğer kölelerden farklı bir yanı vardı ki, o da Müslüman olmasıydı. Nitekim Ümeyye onun Müslüman olduğunu işittiğinde adeta sinirinden küplere binmişti. Derken kölelere emr edip Bilali Habeşi’yi kırbaçlatmaya kadar işi götürür de.

        Habeşi kölenin iman gücü bu ya, her inen kırbaçta Allah birdir anlamında:

        -Ahad!  Ahad! Ahad çağlayışıyla direnecektir hep.

        İkinci gün putlarımıza secde et dediler. Fakat Bilal-i Habeşi (r.anh)  puta doğru ilerlediğinde tükürüverir, ardından üzerine inen kırbaç darbeleri arasında yine dilinden tane tane dökülen o tevhidi haykırışıyla, yani Ahad! Ahad! Ahad zikriyle direnişini sürdürecektir.

       Baktılar ki Habeşli köle iflah olmayacak, bu defa para karşılığında mahallenin çocuklarına taş yağmuruna tutturacaklardır. Çocuklarında canına minnet,  sanki oyuncak malzeme bulmuşçasına onunla habire taş atmaca oynayacaklardır.  Olsun, O yine de her pahasına olursa olsun dilinden dökülen “Ahad!  Ahad! Ahad” kelamını zikretmekten geri durmayacaktır. Zaten her türlü eza ve cefa karşısında 'Ahad' diyebilmek çok önemli tevhidi direniş göstergesidir bu.

        Sokaklar arasında dolaştırılıp taşlattırılan Bilal-i Habeş’in acı halini yerinde görmek adına çocukların arasına gelen Ümeyye:

        -Durun! Emrini verir.  Böylece çocuklar taş atmaca oyunlarına son vermiş olurlar.

        Tabii bu iş burada bitmez, devamında kızgın kumlara yatırılıp bu kez göğsüne büyükçe iri yapılı kaya parçasını koymak vardır.  

         Bilal-i Habeşi (r.anh) kızgınca güneş altında göğsüne konan ağır taşa rağmen yine dilinden dökülen;

          -Ahad!  Ahad!  Ahad diye vird eylediği o kutlu kelime olacaktır.

          Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) günlerdir işkence altında Ahad!  Ahad! Ahad, diye inleyen Bilal-i Habeş’inin durumundan haberdar olduğunda derhal harekete geçip;

          -Ya Ümeyye! Hiç mi vicdanın yok,  Allah'tan kork.  Bak şimdi beni iyi dinle. Benim Kıstas adlı bir kölem var, gel istersen onu Bilal ile takas edelim teklifini götürür.

          Ümeyye bu teklife şu karşılığı verip şöyle der:

          -Bir şartla. Kıstas’ın kızı ve karısı, ayrıca üstüne 200 dirhem verirsen ancak o zaman bu teklifinizi kabul edebilirim.

         Ebû Bekir-i Sıddîk  (r.anh):

        -Peki, der.

        Böylece kızgın kumlarda yatan Bilal’in gözlerinin içi sevinç bürür. Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh), Bilal-i Habeş (r.anh)’a seslenerek:

        -Haydi! Kalk, bundan böyle özgürsün artık. Şimdi Allah için seni serbest bırakıyorum der ve elinden tutup yerden kaldırır da.

         Bilal-i Habeşi bu durum karşısında:

         -Allah Razı olsun deyip şükranlarını bildirir.

         Hani her çilenin ardından ferahlık vardır denir ya hep,  gerçekten de Bilal-i Habeşi kazandığı özgürlük tutkusunun verdiği sarsılmaz tevhidi bir güçle enerjisini daha da kat be kat artırıp, ilerisinde İslam’ın simgesi ezan-ı şerifi okuma şerefine de nail olur.  Şöyle ki;  Allah Resulü (s.a.v) sahabe arkadaşlarıyla namaz vaktinin nasıl bildirilmesi konusunda görüşlerine başvurmasıyla birlikte kimi çan çalalım, kimi boru sesi ile çağıralım, kimi bayrak dikelim, kimi ateş yakalım tarzında değişik görüşler ortaya koyar koymasına ama hiçbiri kabul görmez. Sadece Abdullah b. Zeyd (r.anh)'ın gördüğü rüya kabul görür.  Nitekim Abdullah b. Zeyd (r.a) rüyasında gördüğü hadiseyi şöyle dile getirir de:

       Rüyasında yeşil elbiseli bir adamın elindeki çanı görünce:

      -O çanı bana ver dedi.

     Yeşil elbiseli ihtiyar adam:

      -Çanla ne yapacaksın?

      Abdullah b. Zeyd (r.a):

      -Namaz vakitlerini bildirmek için çalacağım.

      Yeşil elbiseli adam:

       -İstersen bunun yerine sana namaz vakitlerini bildiren bundan daha güzel bir şey öğretebilirim.

        Abdullah b. Zeyd (r.a):

        Peki, öğret bakalım neymiş deyince, Yeşil elbiseli adam Ezanı Muhammedî’yi tane tane öğretiverir.

        Uykusundan uyanıp rüyasını anlattığında, Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) kendisine:

        -Ey Abdullah b. Zeyd! Kalk bu rüyayı Bilal’e de öğret, beraberce evin damına çıkın, Namaz vakti olduğunda ezanı ilan ediniz diye beyan buyurur.

         Bunun üzerine namaz vakti girdiğinde önce Abdullah b. Zeyd  (r.anh) okumaya koyulur, akabinde Bilal-i Habeşi (r.anh) yüksek sesle okuyaraktan insanlara Ezan-ı Muhammedi ilan edivermiş olurlar.  Zira Ezan ilan demekti.  Böylece Bilal-i Habeş (r.a)’ın gür seda çağrısıyla birlikte yerle gök arasında insan, hayvanat, nebatat her ne varsa bu ilandan nasiplenmenin ötesinde tevhide çağrının eşya ile değil, insana ait bir sesle çağrılabileceğinin duyurusu yapılmış olur. Ve bu çağrı iman edenlerin nezdinde dinin direği namaz duyurusu olarak da anlam kazanır.  Hem nasıl anlam kazanmasın ki,  bakınız günlerden bir gün Allah Resulü (s.a.v) derin bir uykuya dalmıştı ki,  Bilal-i Habeşi mescide giderken Resulullah (s.a.v)'in evden çıkmadığını görünce kapıya vurup;

         -Essalatü hayrün minen nevm (Namaz uykudan güzeldir) sözüyle uyandırması namazın uykuya feda edilemeyecek derecede İslam Dininin direği olduğu gerçeğini ortaya koymaya ziyadesiyle yetmiştir zaten. Allah Resulü (s.a.v)  bu durum karşısında tebessümle:

         -Ey Bilal! Bu ne güzel kelamdır.  Sen sen ol bu sözü sabah vakti girdiğinde ezana da ilave eyle diye buyurur.

       İşte o gün bugündür her seher vakti bu güzel kelam ruhumuzu terennüm edip bizi ötelere kanatlandırır da.  

       Düşünsenize O, bir zamanlar Ümeyye’nin kölesiydi, şimdi ise Habib-i Ekrem (s.a.v)’in izniyle İslam’ın gür seda sesi baş müezzinidir artık. İyi ki de kendisi baş müezzinlik layık görülmüş de, O’nun bu gür seda sesi bir anda Müslümanlara çilelerini unutturan teskin edici kaynak ses olur bile. Hatta her vakitte okunan ezanla birlikte gönüller mesrur olup her dem canlar yeniden tazelenir de. Derken Bilal-i Habeş (r.a)’ın her namaz vakti okuduğu Ezan-ı Muhammed duyurusuyla saflar her geçen gün artış kaydedip, artık Bedir günlerinin yakın olduğunun işaret fişeği de olur.

        Evet, Müminler her vakitte okunan Ezan-ı Muhammediyeler eşliğinde omuz omuza safları sıklaştırıp güç tazelerken bu arada müşriklerden Ümeyye’yi ise bir telaş alır.  Çünkü Ebu Cehil, Bedir seferine katılma haberini ona da uçurmuştu.  Dolaysıyla aldığı bu haber üzerine el mahkûm istemeyerek de olsa kendini Bedir’e gitmek zorunda hisseder. Oysa korkunun ecele faydası yoktu. Hele ki katıldığı savaşta Ebu Cehil’in can bedeninin başsız bir şekilde yere yığılmış halde can çekişini gördüğünde aynı akıbetin sıra kendisine de gelmiş olmanın korkusuyla tir tir titreyecek hale gelir de. Hatta cesetler arasında dolaşırken bir ara kendi kendine sıyrılır ümidi taşısa da kazın ayağı hiçte öyle olmayıp hevesi kursağında kalacak bir şekilde ansızın karşısına Bilal çıktığında o an soğuk terler döküp dona kalır da. Zaten Bilal-i Habeşi’de her defasında dua ve niyazında;

      -Allah’ım, Ümeyye’yi karşıma çıkarıp bana göster diye yalvarıyordu da habire.

      Nitekim Ezan-ı Muhammedî’yi cümle âleme ilan eden Bila-i Habeş dua eder de karşılık bulmaz mı? Elbette bulur. Rabbül Âlem'in işte avını al dercesine Ümeyye'yi ansızın karşına çıkardığında göz göze gelirler ki hemen bu manzara karşısında Bilal-ı Habeşi (r.a)  yüksek sesle:

       -Allah-u Ekber! İlanıyla coşup çağlamaktan kendini alamayacaktır. Besbelli ki onun bu kez coşaraktan “Allah-u Ekber”  çağlaması ezanın ilanı bir çağlayış değil, bizatihi Ümeyye’nin hazin sonunun geldiğinin ilanı bir çağlayışıdır.  Öyle ki Bilal-ı Habeşi (r.anh), İstiklal şairimizin “Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım. Yırtarım dağları enginlere sığmam,  taşarım… Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” mısralarında geçen ifadelerinin mana ve ruhuna uygun olarak  'Allah-u Ekber'  nidaları eşliğinde haykırdığı gür seda sesi etrafta çoktan yankı bulur bile. Böylece yankı bulan bu gür seda sesin geldiği tarafa doğru koşup gelenler Ümeyye için artık ecel vaktinin geldiğini ve indirilen her kılıç darbesiyle layık olduğu yere can vererek cehennemi boyladığını müşahede etmiş oldular.  

       O halde şimdi sormak gerekir;  

        -Hani Mekke’de bir zamanlar borusu öten Ebu Cehiller şimdi neredeler?

        -Hani çocuklara taşlattırıp ardından da göğsüne kocaman taş yerleştiren Ümeyyeler şimdi neredeler?

      Onlar cevap vermeseler de atalarımız demiş ya  “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” diye, aynen öylede bu veciz söz hemen her devirde yerini bulup zulüm yapan her kim olursa olsun hepsi birer birer tarihin harabe çöplerine çoktan gömülüp yok oldular da.

        Evet, Kâfirler istemeseler de akıbetlerinin hüsranla noktalanacağı kaçınılmaz bir gerçekliktir. Zira Yüce Allah (c.c) “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar, oysa kâfirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır” diye beyan buyurmakta (Saff, 8).  

      Hiç kuşkusuz Nebiyy-i Ekrem (s.a.v)’in ahirete irtihali Bilal-i Habeşi (r.anh)’ı çok derinden etkilemişti. Öyle ki;   

      -O (s.a.v)  yoksa bende yokum deyip Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’dan Şam taraflarına gitmek için izin ister. Ebû Bekir-i Sıddîk  (r.anh)  bunun üzerine kendisine şöyle der:

      -Eğer şimdiye dek sana bir kusurum olduysa söyleyiniz, yok eğer bir kusurum yoksa Allah için burada kalmanı istiyorum.  

        Bilal-i Habeşi (r.anh) bu can alıcı sözler karşısında gitmekten vazgeçip böylece Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın halifelik döneminin de gür seda sesi de olmaya devam eder.        Derken Hz. Ömer (r.anh) döneminde onun da ecel kapısı çalındığında vefat edip ardından bıraktığı o eşsiz güzel sesiyle müezzinlerin üstadı olarak ilelebet gönüllerde yaşayarak adından söz ettirecektir hep.

        Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/bilal-i-habesi-8158

           

29 Nisan 2026 Çarşamba

HAZRETİ EBU BEKİR-İ SIDDIK


 

HAZRETİ EBU BEKİR-İ SIDDIK

SELİM GÜRBÜZER

     Ümmü’l Hayr Selma bint Sahr, doğurduğu çocukların hiçbirinden “anne” sözü işitmeden toprağa vermenin acısını yüreğinde hissederek uğurluyordu hep. Bu sefer yeni doğan çocuğunu yaşatmak adına Hacer’ül Esved’e karşı yönelip içten gelen bir yalvar yakarışla;  Allah'ım!  O’nu ölümden atik eyle (azad eyle), onu bana bağışla diye dua eder. Ve böylece Atik lakabı çoktan hayat iksiri olarak yaşamasına merhem olurda.  Ancak arkadaşları onun tıpkı yetişmiş bir insan gibi davranış sergilediğinden dolayıdır onu lakabıyla değil bundan böyle Ebû Bekir ismiyle çağıracaklardır. Gençliğinde ise malum pazar pazar dolaşaraktan ticari hayatta adından söz ettiren bir isim olarak dikkat çeker.  Hatta bundan öte asıl ona kendi adından söz ettirecek nişan hiç kuşkusuz tâ çocuk yaştan beri birbirlerinin yar ve yardımcısı Muhammed b. Abdullah ile can yoldaş olmanın nişanı olacaktır.  Nitekim aralarında Kalu Bela’dan beri yazılmış bir dostluk bağının varlığına işaret olacak o nişan alnındaki parlayan nurdan o kadar kendini net belli ederdi ki, Allah Resulü (s.a.v) diğer çocukluk arkadaşları arasında sadece onu kendine sadık dost seçip yoldaş kılmıştır. Zaten birlikte zaman zaman ortaklaşa ticaret yapmaları bunun teyit eden bir durumdur.  Ki, ticarette güven esas olup gerçek sadık dostluğu bunu gerektirir de.

        Hani atalarımızın “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diye beyan buyurdukları mana yüklü bir veciz söz vardır ya, aynen öylede tıpkı Peygamberimiz (s.a.v)’in yaşantısında olduğu gibi o’da cahiliye adetlerinin hiçbirini hayatında yaşamayacaktır.  Öyle ki, hayatının her safhasına baktığımızda ne bir puta tapmışlığı söz konusu ne de bir damla olsun ağzına içki almışlığı.  Hele pırıl pırıl böylesi tertemiz hayatına birde yuva kurmak yaraşırdı ki bu noktada baba ve anne evlilik kararı aldığında ilk izdivacından Abdullah isminde çocuğu olur. İkinci evliliğinde ise malum ilerisinde Peygamberimiz (s.a.v)’in eşi olacak Aişe annemiz dünyaya teşrif eyler.

         Peki, çocukluk arkadaşı Peygamberimiz (s.a.v)’e Risâlet vazifesi geldiğinde nasıl bir tavır takındı derseniz, hiç kuşkusuz Hira dağında oku emrini Peygamber dilinden daha işitir işitmez ilk iman eden olarak sahabe halkasına adını yazdırır.  Ne diyelim,  işte gerçek teslimiyete dayalı sadık dostluk bu ya,  sadece iman etmekle kalmayıp derhal dini tebliğ için sırasıyla Osman b. Affan,  Abdurrahman b. Avf,   Bilal b. Ebi Rebah,  Halid b. Said gibi daha nicelerin Müslüman olmalarına da vesile olur. Yetmedi günden güne iman halkasına dâhil olan her bir iman eden sahabenin çektiği sıkıntılarına hem madden hem manen yardım elini uzatmayı da ihmal etmez. Örnek mi? İşte Din-i Mübin uğruna işkence gören köle Bilal-i Habeşi’yi sahibinden bir bedel karşılığında alarak hürriyetine kavuşturması bunun en bariz örneğini teşkil eder.  Hele hayatı boyunca tüm yardım elini uzattığı mağduriyete uğramış mazlum sahabe hayat hikâyelerine baktığımızda annesinin doğduğunda onu niye ‘Atik’ ismiyle bağrına bastığını şimdi daha iyi anlıyoruz.  Meğer Atik lakabı boşa verilmiş bir isim değilmiş.  Öyle ya, madem Atik’in sözlük anlamı azad etmek demek, o halde o da adına uygun davranıp iman eden her mazluma yardım elini uzataraktan merhamet abidesi olması son derece gayet tabii bir durumdur. Hakeza günlerden bir gün Allah Resulü (s.a.v) Mescid-i Haram’da namaz kılarken giyinip kuşandığı izarını müşriklerin boğazına doladıkları zulmü görür görmez hemen müdahale etmesi hiç şüphe yoktur ki dost acı günde belli olurun tâ kendisi bir dostluk nişanesidir elbet. Öyle ki canı pahasına öne atılıp müdahale ettiğinde hemen onu da orada derdest edip oracıkta bayıltırlar da.  Baygın halde uyandığında ise ağzından çıkan ilk cümle: “O’na bir şey oldu mu?”  suali olur. İşte baygın halde söylenen bu söz aynı zamanda dostun derdiyle dertlenmenin ne demek olduğunu ortaya koymanın yanı sıra aynı zamanda önce canan sonra can diyebilecek yürekliliğin ta kendisi sıddıkiyet örneği olup bu can yüreklilik bir anda annesinin mümine hatunlar halkasına girmesinde  etkisini gösterir de.

         Ve bu öyle ulvi Sıddıkiyet olmanın göstergesi bir tutku heyecanıdır ki, Allah Resulü (s.a.v)  Mirac’a seyrüsefer eylediğinde müşrikler durum vaziyeti Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a bildirip alaylı bir üslupla:  

       -Ya Ebû Bekir! Hani senin şu tutkuyla bağlandığın arkadaşın var ya,  bizlere bir gecede Mekke’den Mescidi Aksay’a, oradan da göklere çıkıp tekrardan yeryüzüne döndüğünden dem vuruyor,  yoksa sende buna inanıyor musun? 

      Ebû Bekir Sıddîk (r.anh) hiçbir tereddüt etmeksizin cevaben:

      -O ne derse doğrudur, yani  Amenna ve saddakna” der.

      Düşünebiliyor musunuz araştırmaya bile ihtiyaç duymaksızın “O ne diyorsa doğrudur” diyebilecek kadar can yüreklilik örneği sergileyebiliyor.  Nitekim o her haliyle ölü teneşirinde gassal elinde teslim olmuş meyyit misali can yürekliliğinden dolayıdır ki Allah Resulü (s.a.v) onu hep “Ebû Bekir-i Sıddîk” ismiyle yâd etmiştir. O artık bundan böyle sahabe arasında Sıddıkıyet makamına erişen nevi şahsına münhasır sadık karakter özelliğinin ötesinde ashabın arasında Allah Resulünün hem Hicret yoldaşıdır hem de mağarada beraberce bulunma şerefine nail olan tek refakat isimdir. Böylece “Kişi sevdiği ile beraberdir” hükmünün tecellisi olarak mağarada örümcek ağı koruması altında dünya ve ahirette ismiyle müsemma tek sadık dostluğu tescillenmiş olur. Öyle ki,  üç gün boyunca mağarada birlikte baş başa kalıp Medine'ye yol alacakları sırada bir atlı süvarinin arkadan yetişeceği esnada anlık bir refleksle Allah Resulüne koruyucu kalkan olarak haber verme şerefi de ona ait tek sadık dost oluş nişanıdır. Netice malum; Süraka atı ile birlikte üç kez kumlara gömülüp amacına ulaşamayacaktır.

      Hakeza Mekke de kızı Aişe’yi nişanlayıp Medine de nikâhının kıyıldığının onurunu yaşama şerefi de sadece ona özgü kılınmış tek duygu seli nişanedir.

      Tabii bitmedi, dahası var:

       -Bedir savaşı sonrası arkadaşlarının esirlerin öldürülmesi gerektiği söylemlerin tam aksine onlardan fidye alınması fikrini ortaya koyup tasdik görmesi de ona özgü kılınmış ileri görüşlülüğünün göstergesi bir nişanedir.  

       -Allah'ın Resulü vefatına yakın hastalığından dolayı mescide gidemez olmuştu, bunun üzerine “Yerime Ebû Bekir kıldırsın” emri gereği hastalık süresince on yedi vakit namaz kıldırma şerefi de ona has kılınmış bir nişanedir.

       -Habib-i Ekrem (s.a.v)’in vefatıyla birlikte. Ömer (r.a)’ın; ‘Kim Muhammed öldü derse boynunu vururum şeklinde sarf ettiği celalli sözleri karşısında  Her nefis ölümü tadacaktır’ ayeti celilenin hükmünce Ya Baki entel Baki anlamında “Sadece Allah bakidir” diye verdiği cevapla da ona ait has teskin edici can yüreklilik bir nişanedir. 

        Malumunuz Allah Resulünün vefatının ilk şokunu atlatan birkaç Hazrecli kendi aralarında ‘Kim halife olacak’ sorusu yerine  Halife hangi kabileden’ sorusuyla gündeme getirdikleri meseleyi Ensar mı olsun,  Muhacir mi olsun eksenine taşımışlardı.  Hatta bununla da yetinmemişler Sa’d’ı hasta yatağından kaldırıp ‘İşte, Resulullah (s.a.v)’in halifesi budur’ şeklinde kendi kendilerine gelin güvey olup halife ilanına kalkışmışlardı.  Neyse ki tam bu sırada puslu havayı dağıtacak bir el olarak Hz. Ömer (r.a)  devreye girip;

       -Ey Ebû Bekir!  Sen ki Allah Resulüne içimizde en yakın bulunanısın,  o halde bu konuda halife olma görevi sana layıktır deyip, her kesin gözü önünde onun elinden biat almasıyla birlikte bir anda puslu hava dağılıp ardından Muhacir, Ensar ve her kabile itaatlerini bildiren sözlerle biat halkasına dâhil olurlar. Böylece Müslümanların ilk halifesi olma şerefine nail olur. Doğru olanı da buydu zaten. Çünkü Allah Resulü  (s.a.v)’in hayatta iken her türlü kabileciliğin İslam’a aykırı olduğunu beyan etmesinin asıl nedeni kan bağına dayalı bir Müslüman topluluğunun varlığının söz konusu olmasıydı. Hem nasıl ki Araplarda Kureyş ne ise Türklerde de Oğuz boyu odur. Dolayısıyla her iki boyda tarihte üstlendikleri misyonları itibarıyla çok büyük konumda yer alıp tarihin akışına yön veren kilit taşı kabile olmuşlardır. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v)’in ardından ilk halifenin Kureyş’den olması birliğin ve dirliğin tesisi adına çok yerinde bir uygulama olmuştur. Halifelik kim bilir bir başka kabileden olsa idi, tarih boyunca pek çok önüne geçilmez yaraların kangrenleşmesi, dağılmaların nüksetmesi ve isyanların baş göstermesi gibi işin içinden çıkılmaz hadiselerin vuku bulması kaçınılmaz bir hal alacaktı.  

       Malumunuz Allah Resulünün vefatıyla birlikte bir yandan biat merasimi yapılırken, diğer yandan da Hz. Ali (k.v), Efendimiz (s.a.v)’in o mübarek bedenini yıkayıp kefenleme görevi ifa ediyordu. Ancak kefenleme işlemlerinin akabinde, bu kez Efendimiz (s.a.v)’in nereye defnedileceği tartışmaları baş göstermişti ki,  yine ortalığı sükûnete kavuşturacak usta el olarak Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) devreye girip Resulullah (s.a.v)’in “Allah her peygamberin ruhunu, onun gömülmek istediği yerde kabzeder. Onun için onu yattığı odasında defnedin” diye beyan buyurduğu hadisi şerifin (bkz. Tirmizi’nin Hz. Aişe’ye tarikiyle rivayet ettiği hadis, Cenaiz, 33) ilk şahidi olarak oradakilere hatırlatmakla bir anda alevlenen tartışmalara son vermiş olur. Böylece Efendimiz (s.a.v), Hz. Aişe’nin odasında defnine karar kılınır.  İyi ki de yücelerden gelen emirle böyle karar kılınmıştır.  Bu sayede o gün bugündür orası hem Mescidi Nebevi kapımız olur hem de Gül Nebevi merkadımız. Resulullah (s.a.v)’in hasta yatağında iken Usame komutasındaki ordunun sefere çıkmasını emretmişti, ancak Efendimiz (s.a.v)’in vefat haberiyle ordu bir anda dağılmaya yüz tutmuştur.  Neyse ki Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) posta oturmasıyla birlikte ilk icraat olarak dağılan orduyu toparlayıp yeniden seferber eylemek olur. Gerçekten de sefer dönüşü sonrasında, ordunun başına genç yaşta Usame’nin komutan olarak tayin edilmesi yerinde bir karar olduğu anlaşılır.  Böylece o hakkıyla görevini ifa etmenin yanı sıra Resulullah (s.a.v)’in komutanlık konusunda ne kadar dâhiyane isabetli bir karar aldığını gözler önüne serilmesine vesile olmuştur.

      Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halife sıfatıyla yaptığı en önemli bir başka icraatı da Resulullah (s.a.v)’in vefatıyla birlikte bir kısım kabilelerin irtidat (dinden dönme) eylemlerine karşı sessiz kalmamasıdır. Ayrıca zekât vermemekte direnenlere karşı da birlik ve dirliğin gereği mukavemetlerini habire kırıyor olmasıdır.  Nitekim Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın dinden dönenlere ilk zaferi Halid b. Velid komutasında Tuleyha’nın ordusunu mağlup etmesiyle gerçekleşir. Tüm bunlardan daha da önemlisi görevlendirdiği İkrime (Ebu Cehil’in oğlu) komutasında peygamberlik iddiasında bulunan Müseylime Kezzab’ın defterini dürmesiyle birlikte çok büyük bir fitnenin önüne set çekmiş olmasıdır.  Diğer bir başka önemli icraatı ise kabileleri itaat altına almak için uzak diyarlara tayin edilen emirlerin gidecekleri yerleri belirlemesidir. Örnek mi?  İşte bunlardan;

       -Muhacir b. Ebi Ümeyye Arv kabilesine,

       -Halid b. Said’i Şam tarafına,

       -Amr b. As’ı Kudaa’ya,

       -Huzeyfe b. Mihsan’ı Deba’ya,

       -Arfece b. Herseme’yi Mehre’ye,

       - Şürahbil b. Haseme’yi İkrime’nin yardımına,

       - Ma’n b.Haciz’i Süleym ve Hevazin tarafına,

       -Süveyd b. Mukarrın’ı Yemen taraflarında Tihame’ye,

       -Ala b. El-Hadrami’yi Bahreyn’e görevlendirmesi en önemli icraatlarının bariz örneklerini teşkil eder. Derken dinden dönenlerin gösterdikleri birtakım eylemler ve zekât vermemekte direnenlerin direnişleri tam manasıyla bastırıldığı gibi bu arada huzuru bozmak isteyen kabilelerin kirli emelleri ve hevesleri de kursaklarında bırakılmış olur.

       Peki ya emirler! Onlar da malum; irtidat hareketlerine geçit vermemekle vazifelerini en iyi şekilde yerine getirmenin sevinciyle kendilerini Asrı Saadetin altın sayfalarına işin ehli idareciler olarak yazdırmış olacaklardır.

       Hemen her yerde huzur ve asayiş sağlandıktan sonra sıra şer’i hükümlerin belli bir tertib üzere kayıt altına alınmasına el atılır ki,   işte bu işe el atmanın başlangıcında  mesela Hz. Ömer (r.anh)’ın teklifiyle Kur’an ayetleri Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın döneminde Fatiha süresinden başlayarak Mushaf hale getirilmesi süreci faaliyetine start verilir bile. Nitekim Mushaf oluşumu için ilk evvela mescidin yanında bir yer ayrılır, sonrasında ise Resulullah (s.a.v) her kime ayeti kerime yazdırmışsa şahitleriyle birlikte hazirun olarak davette edilirler. Böylece Kur’an ayetleriyle ilgili her kimin elinde ne varsa, yani taşlara, hurma liflerine, kemiklere, derilere, kâğıtlara işlenmiş haldeki toplanan tüm ayetler kayıt altına alınmış olur. Dahası bu sayede en başta Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk olmak üzere Hz. Zeyd b. Sabit ve emeği geçen diğer tüm Ashabı Güzin, Tabiîn, Tebe-i Tabiîn ve en son Ehl-i sünnet ulemanın da katkı sunmaları sayesinde tertip üzere yazılmış Mushaf’a kavuşulmuş olunur. Bu yüzden ashabın el ele gönül gönüle verip başlatıp yürüttükleri bu hizmetlerinden dolayı ne kadar şükretsek azdır. Derken Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)  bundan sonra ki faaliyet olarak İslam’ın hoş sedasını tüm cihana duyurmak için ilk işi komşu ülkelerin sınır boylarından başlayacak olan sefer hazırlıklarına koyulmak olur.  Nitekim Suriye, Şam,  Irak, İran taraflarına görevlendirdiği Halid b. Velid emir komutası öncülüğündeki ordu sayesinde birbiri ardına zaferler elde edilir de. Böylece o güzel komutan Allah’ın kılıcı anlamında Seyfullah lakabına mazhar olur. Öyle ki O, bu savaşlarda İran Şahı Hürmüz, Ma’kıl gibi nice komutanların başlarını devirmiş, Cabani gibilerin haddini bildirmiş, aynı zamanda Suriye’de Peygamber davetini alıp fakat tereddütte kalan Herakliyüs’in görevlendirdiği Romanos'u bile önünde diz çöktürmüş bir komutandır.       

       Allah’ın kılıcı Seyfullah diz çöktüre dursun, bu arada Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın iki yıllık hilafetinin sonuna geldiğinde Umre yapıp hatıralarını tazeler de.  Ancak Cemaziyelahır ayının yedisine rastlayan pazartesi gününün o kuru ayazında aldığı gusül abdestinin ardından kendisini şiddetli bir titreme hali tutuverir. Belli ki ötelere gidişin ilk habercisi bir titreyiş haliydi bu.  Öyle ki; titreme ateşe dönüşünce bu durumda yerine namaz kıldırması için imamete Hz. Ömer (r.anh)’ın geçmesini yeğler. Tabi bu arada günden güne vücudu güçten takatten düşüp zayıflamaya yüz tutmasına rağmen hasta ziyaretine gelenleri kabul etmekten imtina etmez de. Zira onu daha çok kendi sağlığını düşünmek yerine kendinden sonra ümmete çobanlık yapacak olan halifenin üstleneceği ağır mesuliyetin derdi tasası düşündürürdü hep. Dolayısıyla gönlünde bu işin hakkını yerine getirse getirse ancak Hz. Ömer (r.a.) olabileceği kanaati ağır basar. Hatta bu düşüncesini Abdurrahman b. Avfan'a, Hz. Osman’a,  Muhacir ve Ensar’dan görüşüne itimat ettiği birkaç dostuna açmayı da ihmal etmez.  Ve yapılan istişareler neticesinde bu düşünce olumlu karşılık bulur. Derken Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)  hasta yatağında bile Hz. Osman’ı çağırıp;

    -“Benden sonra Ömer’i halife olarak bırakmış bulunuyorum” diye yazdırıp ahitnamenin mühürlenmesini vasiyet eyler.

    Nitekim Hz. Osman (r.anh) vasiyetin gereğini yapıp;   

     -“Mühürlü ahitnamede yazılı şahsa biat ediyor musunuz” sorusunu sahabe arkadaşlarına yönelttiğinde hiç kimseden itiraz sesi çıkmayınca biat sözü alınmış olur.

     İşte bu noktadan sonra Hz. Ömer (r.anh),  Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın tavsiyesi doğrultusunda sahabenin biati gerçekleşip bundan böyle ümmetin ikinci halifesi de olur.  

      Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) Hakka yürümek üzere iken odası sevenlerle dolup taşar. O artık son nefesini verdiğinde çok sevdiği Resulüllah (s.a.v)’in Kabri Şerifinin yanına defnedilip Mescidi Nebevide medfun olarak yerini de alır.  İlginçtir bu arada Hâlid b. Velid çıktığı seferlerde, Suriye’nin mühim ticari merkezlerini fethettikten sonra Busra’ya doğru ilerler, oradan Yermuk’a hareket edip Yermuk’ta üç bin şehit vererek kazandığı zaferinin ardından emanetinde sır gibi saklayıp da Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a ilettiği mektubun içeriğinde mealen şu yazılıdır:  

        -Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın vefat ettiğini, yerine Hz. Ömer (r.anh)’ın geçtiğini, artık yeni halifenin ordunun başkomutanlığına Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı atadığına dair vasiyetinin olduğunu ve bugüne kadar sır gibi saklamanın nedeninin Yermük savaşının akamete uğramamasına yönelik olduğudur.

      Böylece mektubun içeriğinden de anlaşıldığı üzere görevi ona teslim edip devretmenin ardından;

      -Artık bundan böyle komutan sen, ben ise emrinde neferim demek vardır.  

     Böylece Halid b. Velid Suriye cephesinde onca kazandığı zaferlerinin akabinde vasiyetin gereğini yapıp Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ı gözü arkada kalmayacak bir şekilde ötelere uğurlamışta olur. Hem de bu öyle bir uğurlayıştır ki, Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) Mescid-i Nebevide Allah Resulü (s.a.v)’in yanına defnedilecektir. 

      Artık O, canından aziz bildiği Gül Nebevi Can Dostunun yanındadır. Üstelik dünyada beraber oldukları gibi kabir ve ahiret âleminde de beraberlerdir.

       O gün birileri kalkıp Sahabe arkadaşlarına deselerdi ki:

      -Sizler Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ı nasıl bilirdiniz?

      Sahabenin vereceği cevap hiç kuşkusuz: 

     -“Hayatta iken usulet ve suhuletle kazandığı sessiz zaferleri gibi kendi iç hayatı da sessizdi. Bu yüzden, O bizim hafi zikrin Piri halifemizdi”  diyeceklerdir elbet.

     Gerçekten de O,  Can dostundan talim eylediği ve kalbine işlediği hafi zikri, kendi oluşturduğu zikir halkasında ki Gönül Sultanlarına devredip kelebek misali öyle Hakka yürümüştür.  İşte o söz konusu zikir halkasının Hafi Piri olarak kendisinden dal budak salan silsilesinden mesela günümüze kadar uzanan Nakşibendi yolunun Halidi kolunun Sultanlarından Seyyid Muhammed Saki (k.s)’e devr olunan silsile-i şerife şeceresine baktığımızda ne demek istediğimiz daha da iyi anlaşılmış olacaktır.

       Madem öyle, beslenilen kaynağın bugüne kadar gelen Nakşibendi Halidi kolunun Gönül Sultanlarının isimleri neymiş bir görelim.

 ALTIN SİLSİLE:

 1- Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)

 2- Selman-ı Fârisî (r.a)

 3-  Ebû Muhammed Kasım(r.a)

 4-  İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a)

 5- Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)

 6- Ebü’l Hasan-ı Harakânî (k.s)

 7- Ebû Ali-i Fârmedi (k.s)

 8-  Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)

 9- Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s)

10-  Hâce Ârif-i Rîvegeri (k.s)

11- Mahmud İncîrî Fağnevî (k.s)

12- Ali Râmîtenî (k.s)

13- Muhammed Baba Semmâsî (k.s)

14- Seyyid Emir Külâl (k.s)

15- Şah-ı Nakşibend (k.s)

16- Alâeddin Attâr (k.s)

17- Ya’kub-i Çerhî (k.s)

18- Ubeydullah Ahrâr (k.s)

19-  Mevlânâ Muhammed Zahid (k.s)

20- Derviş Muhammed Semerkandî (k.s)

21- Hace Muhammed Emkenekî (k.s)

22- Hace Muhammed Bâkî-billâh (k.s)

23- İmam-ı Rabbânî (k.s)

24- Muhammed Ma’sum (k.s)

25- Mevlânâ Muhammed Seyfeddin (k.s)

26- Şeyh Seyyid Nur Muhammed Bedâûnî (k.s)

27- Mirza Mazhar Cân-ı Cânân (k.s)

28- Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)

29- Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s)

30- Seyyid Abdullah Hakkârî (k.s)

31- Seyyid Taha Hakkârî (k.s)

32- Seyyid Sıbgatullah Arvâsî (k.s) (Gavs-ı Hizanî)

33- Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)

34- Şeyh Fethullah Verkânisî (k.s)

35- Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)

36- Şeyh Ahmed Haznevî (k.s)

37- Şeyh Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) (Gavsi Bilvânisî)

38- Seyyid Muhammed Raşid (k.s)

39- Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbâki (k.s)

40- Sultan Seyyid Muhammed Saki  (k.s)

          İşte Sıddıkiye yolu bu altın isimlerle Hafi zikir halkası olarak yol alıp bugünlere geldi. Öyle ya madem önümüze hazır konmuş durumda, o halde daha ne duruyoruz bir an evvel bu noktada bize rehber olan Hafi Zikir Sultanlarının günümüze kadar uzanan halkasına tutunup istifade etmek düşer. Yeter ki sessiz ve derinden kana kana içtiğimiz bu kaynağın kıymetini bilelim, gerisi gelir elbet.  Şayet uzun bir çileli koşuşturma neticesinde önümüze konan bu bitmek tükenmek bilmeyen bu kaynağın kıymetini bilirsek o kaynağın gönül erleri bizden usanmaz da. Zira Peygamberimiz (s.a.v)’den itibaren Ümmet-i Muhammed’in büyük çoğunluğu bu kaynaktan beslenmektedir. Baksanıza Onların isimlerini anmak bile gönüllerimizi ferahlatmaya yeter artar da.

            Vesselam.

          https://www.bayburtpostasi.com.tr/ebu-bekir-i-siddik-ra