15 Mart 2026 Pazar

Hz. Ali Ve Hariciler


 

Hz. Ali Ve Hariciler

       SELİM GÜRBÜZER

       Her neyse Cemel vakasıyla olanlar olmuştu bir kere, öyle ya üst üste gelen acı kayıpların telafisi mümkün olamayacağına göre en iyisi mi ümmetin birliği ve dirliğine yönelik çaba sarf etmek daha akla mantığa uygun yerinde bir tutum sergilemek olurdu. Nitekim Hz. Ali  (k.v) bu düşünceler eşliğinde Basra'daki işlerini hal yoluna koyar koymaz Kufe'ye döndüğünde ilk iş olarak Şam’a yakın bir yere konaklayıp Muaviye’ye ince gözdağı bir göndermeyle sıra sana da geldiğinin mesajını vermek olur. Öyle ki Cemel vakasından bir sene sonra Muaviye’nin başında bulunduğu ordusuyla Sıffın’de karşı karşıya gelinir de. Amma velakin savaşın tamtamına Hz. Ali’nin lehine dönüşeceği esnada Kur’an sayfaları mızrakların ucuna takılaraktan  Aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun” teklifiyle savaşın seyri bir anda değişiverir. Hz. Ali (k.v)  her ne kadar kendi tarafına  Kur’an’ın hakemliğine başvurulma teklifinin bir hile olduğu” yönünde önceden gerekli uyarıları yapmış olsa da ordusu içerisinde patlak veren bir kısım kural tanımaz kerameti kendinden menkul bir guruba kendilerini ne görüyorsalar bir türlü söz geçiremeyecektir. İster istemez bu durumda hakeme gitmeyi kabullenmek zorunda kalır. Muaviye’de bu arada son derece kıvrak zekâsından emin olduğu Amr İbn-i As’ı hakem tayin ederek er meydanına sürmüş olur.  Hz. Ali (k.v)  ise tam aksine kendi tarafının zoraki dayatmasıyla zekâ seviyesinin kıtlığından şüphe duyduğu Ebu Musa El Eşari’yi karşısına hakem olarak çıkarmak mecburiyetinde kalır.

        Peki ya,  öteden beri kerameti kendinden menkul başsızlığa alışmış bu kural tanımaz güruhun Emir’ül Mümin’e tahkime gitmeyi kabul ettirip Ebu Musa El Eşari’yi hakem olarak tayin ettirdiler de ellerine ne geçti?   Maalesef karşı tarafı temsil eden Amr İbn-i As’ın kıvrak zekâsıyla ortaya koyduğu daha ilk hamlede Hz. Ali (k.v.)’in “Emir’ül Müminin sıfatını anlaşma metninden kaldırmasıyla birlikte sıfıra sıfır, elde var sıfır bir sonuçla karşı karşıya kalınmış oldu. Bu durumda Muaviye’nin başına talih kuşu kondu dersek yeridir. Zaten hakem olarak ortaya çıkan Amr b. As’ın da canına minnet.  Ne de olsa işin ucunda yıllardır hiç aklının ucundan çıkaramadığı Mısır valisi olma hayali vardı ki,  hemen alelacele önüne gelen bu fırsatı değerlendirmekle kendince büyük bir iş kotarmış oldu. Derken  Cemel Vakasının ardından geçen yüz onuncu günün akabinde gerçekleşen Sifin  savaşın bilânçosunda Şam ordusu  45 bin zayiat verirken Iraklılar ise 25 bin zayiat vermiş olurlar.   Birde tüm bunların üstüne üstük her iki taraftan esir düşenlerin sayısı da işin bir başka ayrı cabası.  Neyse ki Hz. Ali  (k.v)  kendi tarafına düşen esirleri serbest bırakınca Muaviye’de aynı şekilde kendi tarafındaki esirleri serbest bırakmak mecburiyetinde kalır.

       Tüm bu yaşananların ardından öyle anlaşılıyordu ki, Şam ordusunun Muaviye’ye son derece bağlı ve disiplinli olduğu gözlerden kaçmazken, Hz. Ali (k.v)’in ordusu da tam aksine Hicaz, Basra ve Kufe halklarından müteşekkil karma birlikler olmaları hasebiyle emirlerinin sözünü dinlemeyerekten tahkime gitmekle son derece disiplinsiz ve itaatsiz olduklarını göstermişlerdir.  Hadi emirlerini tahkime gitmeye zorlamaları neyse de gidilip müzakerede kaybeden taraf olunca da ordu içerisinden Temim kabilesinden bir gurup pişkince tahkime (hakem heyetine)  niye gidildi işgüzarlığında bulunup akla ziyan bir tutum sergilemelerine ne demeli? Hatta işi daha da ileri boyutlara taşıyıp kendi kabahatlerini örtme pahasına Hz. Ali (k.v)’i suçlayarak onu tekfir edeceklerdir.  Sonrasında da haydi bize eyvallah diyerekten topluca soluğu ‘Harura’ köyünde alıp huruç etmiş olurlar.  Zaten bu asi guruba “Harici”   denmesinin sebebi Emir’ül Müminin Hz. Ali’ye başkaldırıp ayrılmalarına binaen verilen bir isimlendirme olmasıdır.  İşte bu isimle ‘Harici” yaftası yiyen bu malum tayfa, aslında yaftayı yemedikleri önceki dönemlerinde toplum nezdinde hep “En iyi Kur’an okuyucular” anlamında “Kurra ehli” ismiyle bilinip anılırlardı hep.  Ancak ne var ki huylu huyundan vazgeçmezmiş ya,  aynen öyle de zaten o dönemlerinde de Kuran’ın mana ve ruhundan uzak okuyucu olmaları hasebiyle her önüne geleni imanını sorgulayan tıynette huyları vardı.  Öyle ki sorguladığı kişi küçük ya da büyük hiç fark etmez günah işlemişse çok rahatlıkla hemen onu kâfirlikle itham edebiliyorlardı.  Nitekim geldikleri noktada ise bir bakıyorsun Hz. Ali (k.v)’i bile tekfirlikle suçlayabilmişlerdir. Ve Sıffin’de niye ondan ayrıldıkları suali sorulduğunda ise cevaben:

       -Hakeme başvurmasından dolayıdır demişlerdir.

       Oysa Hz. Ali (k.v) onlara başlangıçta Kur’an sahifelerinin mızrakların uçlarına takılmasının bir tuzak olduğunu telkin etmiş olmasına rağmen bir türlü onları inatlarından vazgeçirememişti. Üstelik Hz. Ali (k.v)’e tahkime gitmeyi kabul etmeye de mecbur bırakmışlardı. Derken Hz. Ali’yi tahkime gitmeye zorlayanlar sanki bu işte hiçbir dâhilleri olmamışçasına “Allah’tan başka hüküm verici yoktur” ayetini sloganlaştırarak ayaklarına gelen tarihi fırsatı geri tepmiş oldular.

      Hz. Ali (k.v)  her şeye rağmen yine de kendisine başkaldıranların ön yargılarını yıkma azminden geri durmayacaktır. Öyle ki bu hususta önce Abdullah b. Abbas söz alıp daha sonra da Hz. Ali (k.v)’in yaptığı etkili konuşmalar etkisini göstermesiyle birlikte Haricilerin yarıdan çoğu Hz. Ali (k.v)’in safında yer alırken, dört bin kadar Harici gurubu da Harure köyünde kalmayı yeğleyeceklerdir.  Diğer geriye kalan Haricilere de ne anlatılırsa anlatılsın yine her zamanki gibi bildiklerini okuyup ümmetin birliğini ve dirliğini bozmak için uğraş vereceklerdir.  Nitekim bu bozguncu gurup güya akıllarınca Hz. Ali (k.v)’i alt edeceklerinin zannıyla İbnül Kevva’yı karşısına münazara etmesi için çıkaracaklardır. Netice malum karşılıklı geçen söz düellosunda İbnül Kevva’nın alnından damlayan boncuk boncuk terler eşliğinde köşeye sıkıştığını gördüklerinde sanki ortada hiçbir şey olmamışçasına:

       -“Ey İbnül Kevva!  Dön gel,  zaten onunla konuşulmaz  çağrısıyla pişkinliklerini sergilemekten imtina etmeyeceklerdir. Derken Hz. Ali (k.v)’in İbnül Kevva’yı münazarada mağlup etmenin ardından aralarından 500 Hariciyi kendi safına çekmiş olurken geriye kalan Harici grubuna da belki ikna olurlar düşüncesiyle son kez uyarılarda bulunmayı ihmal etmez. Ancak onlar yapılan bu son uyarılara da kulak asmayıp güya Hz. Ali'nin ağzında sarf ettiği “Her günahtan dolayı Allah’a tövbe ederim” sözüyle (hâşâ) kâfirliğini ikrar etmiş oldu iftirasıyla ortalığı velveleye vereceklerdir. Neyse ki karşı karşıya gelinen Nehrevan savaşında bu haddini bilmez son derece başıboş,  hukuk tanımaz, disiplinden yoksun bir kısım Harici tayfasının yaptıkları iftiralarının bedelini hayatlarıyla ödeyeceklerdir. Ve savaşın sonunda içlerinden sadece 9-10 kadarı firar edip canını zar zor kurtaracaktır. Malum kaçıp kurtulanlar gittikleri yerlerde de boş durmayıp ilerde bunlardan kimi Doğu İran’da Sicistan Haricileri’ni oluştururken, kimi de Yemen’ kaçıp Yemen İbadiler’ini oluşturacaklardır. Keza Kuzey Afrika’ya giden kimi Haricilerde bir başka Harici fraksiyon topluluğunu oluşturacaklardır.

           Evet, Hz. Ali (k.v) Haricilerin hadlerini bildirmesine bildirmişti ama savaş sonrası harp meydanında cesetler arasında yürürken çok üzgün olduğu gözlerden kaçmaz da. Zira ona savaşmaktan başka bir alternatif çıkış yolu bırakmamışlardı. Yine de ölenle ölünmeyeceğine göre bu tür şeylerin bir daha tekrardan yaşanmamasına yönelik bir şeyler yapmak gerekirdi.  Nitekim Hz. Ali (k.v) bir ileri adım için bu kez Muaviye’yi itaati altına almaya yönelik Şam üzerine yürümeyi hedefler. Ancak bu amaç doğrultusunda seferber olduğunda yolda başka bir Harici fraksiyonunun ayaklandığının haberini alır. Hiç kuşkusuz onlara da aynı uyarılar yapılır. Fakat yapılan uyarılara aldırış etmediklerinden dolayı ister istemez onlar içinde aynı acı akıbet kaçınılmaz olur. Derken o acı akıbetten sıyırılıp kaçabilenlerde gittikleri yerlerde boş durmayıp hem valileri katledeceklerdir hem de işin ucu Hz. Ali, Muaviye ve Mısır valisi Amr’a kadar uzanacak bir dizi eylemlerin hazırlığını yapıyor olacaklardır. Hatta Hac mevsimi sonunda kendi aralarında plan yapıp Hz. Ali, Muaviye ve Mısır valisi Amr üçlüsüne suikast düzenlenmesi kararını alırlarda.  Böylece bu düşünceler eşliğinde Mısır’lı Abdurrahman b. Mülcem ileri atılıp;

       -Ben Ali’nin hakkından gelmeye talibim çıkışında bulunur.      

       O arada  Temim kabilesinden Burek bin Abdullah da galeyana gelip:

       -Bende Muaviye’nin hakkından gelmeye talibim der.

        Hakeza Amr b. Bekir'de aynı şekilde:

        -O halde Amr b. As’ın hakkından gelmekte bana düşer diyerekten kendi aralarında söz birliği yapıp Ramazan ayının yirmi yedisinde aynı saate denk gelecek bir zaman diliminde suikastı gerçekleştirmeye ant içeceklerdir.  

         Derken nefeslerin tutulduğu o an gelip çatmıştı ki, Hz. Ali (k.v)’in oğlu Hasanla birlikte sabah namazına hane-i saadetinden çıkıverdikleri saatte pusuya yatmış halde mevzi alan Abdurrahman b. Mülcem haini, ansızın üzerine üşüşüp hunharca hançeriyle yaptığı darbeyle başından derin bir yara açar.  Ve o an yaka paça kendini ele verdiğinde huzura getirilir. Başka ne diyelim bir bakıyorsun bilgisi, hikmeti ve adaletiyle ilmin kapısı olmak bu ya,  Emirül Mü’minin son nefesini teslim etmekte iken bile ilmini konuşturup şöyle vasiyet eylediğini görüyoruz:

       -Şayet Ben fevt olursam bunu da kısasen katlediniz. Ey Abdulmuttalip oğulları! Emir’ül Müminin katl olundu diyerek sakın ola ki Müslümanların kanına dalmayınız, benim için ancak katilim katl olunur.  

          İşte suçların şahsiliği prensibini ortaya koyan bu müthiş vasiyetnamenin üzerinden çok geçmeden Allah Resulünün ahirete intikal ettiği yaşta, yani 63 yaşında şehitlik makamıyla vefat etmiş olur.  

          Diğer Harici suikastçı Burek ise Muaviye’nin tam sabah namazına geliş saatinde suikast tertibi için pusuya yatar. Ancak Muaviye’nin yönetim biçimi saltanat ve mülke dayalı kurulu bir sistem olduğu için adeta yanında etten duvar örmüş yaverlerin koruma engeline takılacaktır. Nitekim Muaviye’nin yanı başında bulundurduğu yaverler suikastçının tertibini boşa çıkartacak karga tulumba varı bir hamleyle hakkından gelinip hemen oracıkta katline ferman verilerekten defteri dürü verilmiş olunur.

         Hakeza Mısır valisi de Ramazan’ın yirmi yedisinde namaz için o gün evinden çıkmayıp da kendi yerine gönderdiği vekilini Amr sanıp oracıkta öldürüverirler. Olay sonrası Amr suikastçı hakkında yakalama emri vermesi üzerine derhal idam edilir.  

         Peki, suikast girişiminden kurtulmayı başaran Muaviye, tüm bu olan biten hadiselerden ders aldı mı derseniz maalesef Hz. Ali (k.v)’in şehit olmasıyla birlikte kendisinde herhangi değişik bir tutum oluşmadığı gibi mescitlerde Hz. Ali (k.v)’e lanet okuyaraktan irad edilen hutbeler eşliğinde saltanatının devamı için uğraş verecektir. Düşünsenize Muaviye saltanat içtihadıyla böyle bir tutum sergilerken Hz. Ali (k.v)’in oğlu Hz. Hasan ise tam aksine ümmetin birliği ve dirliğini düşünerekten halifeliğinden feragat edip ümmetin idaresini ona devredecektir. Ne diyelim ehlibeyt neslin her türlü dünyevi makam düşkünlüğüne tamah etmeme feraset yanı bu ya,  Hz. Hasan (r.a)’da gayet iyi biliyordu ki Muaviye’nin asıl derdinin Hz. Osman’ın katillerinin intikamının almak değil saltanat derdi olduğudur. Nitekim bu bilinçten hareketle kendi halifelik hakkından feragat edip bu dosyayı kapatacak bir irade ortaya koymuş olur.  Böylece Allah’ın Habibi (s.a.v); “Ya Ali! Ben Kur’an’ın tenzili (nüzulü inişi) üzerine harb ettim, sense tevili (yorumu-içtihadı) üzerine harb edeceksin  diye beyan buyurduğu mülklü (saltanatlı) dönemlerinin kapısı aralanmış olur. 

           Cevdet Paşa bu noktada ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’e düzenlenen tertip anındaki son demlerini ise tarihe not düşerek şöyle bağlar:

          Hz. Ali (k.v.) o vecih ile vasiyetlerini ifa ettikten sonra dünya kelamı söylemedi. Kelime-i tevhit ile hatm-i kelam eyledi. Bir vefa dünyadan dar-ı ukba’ya göçtü. Namazını ise Hz. Hasan (r.anh) kıldırır.”               

          Hâsıl-ı kelam, Hz. Hasan (r.a) babasının hayatı boyunca mücadele verip miras bıraktığı hukuk ve nizam anlayışının takipçisi bir tavır sergileyecektir.  Gerçekten de vasiyetin gereğini (suçların şahsiliği prensibini) yerine getirip Hz. Ali (k.v.)’i şehit eden İbn Mülcem’i idam ettirir de.

         Vesselam. 

https://enpolitik.com/kose-yazilari/hz_ali_ve_hariciler-8088.html

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder