Hz. Ali Ve Hariciler
SELİM GÜRBÜZER
Her neyse Cemel vakasıyla olanlar
olmuştu bir kere, öyle ya üst üste gelen acı kayıpların telafisi mümkün
olamayacağına göre en iyisi mi ümmetin birliği ve dirliğine yönelik çaba sarf
etmek daha akla mantığa uygun yerinde bir tutum sergilemek olurdu. Nitekim Hz.
Ali (k.v) bu düşünceler eşliğinde Basra'daki
işlerini hal yoluna koyar koymaz Kufe'ye döndüğünde ilk iş olarak Şam’a yakın
bir yere konaklayıp Muaviye’ye ince gözdağı bir göndermeyle sıra sana da geldiğinin
mesajını vermek olur. Öyle ki Cemel vakasından bir sene sonra Muaviye’nin başında
bulunduğu ordusuyla Sıffın’de karşı karşıya gelinir de. Amma velakin savaşın tamtamına Hz. Ali’nin
lehine dönüşeceği esnada Kur’an sayfaları mızrakların ucuna takılaraktan “Aramızda
Allah’ın kitabı hakem olsun” teklifiyle
savaşın seyri bir anda değişiverir. Hz. Ali (k.v) her ne kadar kendi tarafına “Kur’an’ın hakemliğine başvurulma teklifinin
bir hile olduğu” yönünde önceden gerekli uyarıları yapmış olsa da ordusu içerisinde patlak veren bir
kısım kural tanımaz kerameti
kendinden menkul bir guruba kendilerini ne görüyorsalar bir türlü söz
geçiremeyecektir. İster istemez bu durumda hakeme gitmeyi kabullenmek zorunda
kalır. Muaviye’de bu arada son derece kıvrak zekâsından emin olduğu Amr İbn-i As’ı hakem tayin
ederek er meydanına sürmüş olur. Hz. Ali
(k.v) ise tam aksine kendi tarafının
zoraki dayatmasıyla zekâ seviyesinin kıtlığından şüphe duyduğu Ebu Musa El
Eşari’yi karşısına hakem olarak çıkarmak mecburiyetinde kalır.
Peki ya, öteden beri kerameti kendinden menkul başsızlığa alışmış bu kural tanımaz güruhun Emir’ül Mümin’e tahkime gitmeyi kabul ettirip Ebu Musa El Eşari’yi hakem olarak tayin ettirdiler de ellerine ne geçti? Maalesef karşı tarafı temsil eden Amr İbn-i As’ın kıvrak zekâsıyla ortaya koyduğu daha ilk hamlede Hz. Ali (k.v.)’in “Emir’ül Müminin” sıfatını anlaşma metninden kaldırmasıyla birlikte sıfıra sıfır, elde var sıfır bir sonuçla karşı karşıya kalınmış oldu. Bu durumda Muaviye’nin başına talih kuşu kondu dersek yeridir. Zaten hakem olarak ortaya çıkan Amr b. As’ın da canına minnet. Ne de olsa işin ucunda yıllardır hiç aklının ucundan çıkaramadığı Mısır valisi olma hayali vardı ki, hemen alelacele önüne gelen bu fırsatı değerlendirmekle kendince büyük bir iş kotarmış oldu. Derken Cemel Vakasının ardından geçen yüz onuncu günün akabinde gerçekleşen Sifin savaşın bilânçosunda Şam ordusu 45 bin zayiat verirken Iraklılar ise 25 bin zayiat vermiş olurlar. Birde tüm bunların üstüne üstük her iki taraftan esir düşenlerin sayısı da işin bir başka ayrı cabası. Neyse ki Hz. Ali (k.v) kendi tarafına düşen esirleri serbest bırakınca Muaviye’de aynı şekilde kendi tarafındaki esirleri serbest bırakmak mecburiyetinde kalır.
Tüm bu yaşananların ardından öyle
anlaşılıyordu ki, Şam ordusunun Muaviye’ye son derece bağlı ve disiplinli olduğu
gözlerden kaçmazken, Hz. Ali (k.v)’in ordusu da tam aksine Hicaz, Basra ve Kufe
halklarından müteşekkil karma birlikler olmaları hasebiyle emirlerinin sözünü dinlemeyerekten
tahkime gitmekle son derece disiplinsiz ve itaatsiz olduklarını
göstermişlerdir. Hadi emirlerini tahkime
gitmeye zorlamaları neyse de gidilip müzakerede kaybeden taraf olunca da ordu içerisinden
Temim kabilesinden bir gurup pişkince tahkime (hakem heyetine) niye gidildi
işgüzarlığında bulunup akla ziyan bir tutum sergilemelerine ne demeli? Hatta
işi daha da ileri boyutlara taşıyıp kendi kabahatlerini örtme pahasına Hz. Ali
(k.v)’i suçlayarak onu tekfir edeceklerdir.
Sonrasında da haydi bize eyvallah diyerekten topluca soluğu ‘Harura’ köyünde alıp huruç etmiş
olurlar. Zaten bu asi guruba
“Harici” denmesinin sebebi Emir’ül Müminin Hz. Ali’ye başkaldırıp
ayrılmalarına binaen verilen bir isimlendirme olmasıdır. İşte bu isimle ‘Harici” yaftası yiyen bu malum tayfa, aslında yaftayı yemedikleri
önceki dönemlerinde toplum nezdinde hep “En iyi Kur’an okuyucular” anlamında
“Kurra ehli” ismiyle bilinip anılırlardı hep. Ancak ne var ki huylu huyundan vazgeçmezmiş
ya, aynen öyle de zaten o dönemlerinde de
Kuran’ın mana ve ruhundan uzak okuyucu olmaları hasebiyle her önüne geleni
imanını sorgulayan tıynette huyları vardı. Öyle ki sorguladığı kişi küçük ya da büyük hiç
fark etmez günah işlemişse çok rahatlıkla hemen onu kâfirlikle itham edebiliyorlardı.
Nitekim geldikleri noktada ise bir
bakıyorsun Hz. Ali (k.v)’i bile tekfirlikle suçlayabilmişlerdir. Ve Sıffin’de
niye ondan ayrıldıkları suali sorulduğunda ise cevaben:
-Hakeme başvurmasından dolayıdır
demişlerdir.
Oysa Hz. Ali (k.v) onlara başlangıçta
Kur’an sahifelerinin mızrakların uçlarına takılmasının bir tuzak olduğunu
telkin etmiş olmasına rağmen bir türlü onları inatlarından vazgeçirememişti.
Üstelik Hz. Ali (k.v)’e tahkime gitmeyi kabul etmeye de mecbur bırakmışlardı.
Derken Hz. Ali’yi tahkime
gitmeye zorlayanlar sanki bu işte hiçbir dâhilleri olmamışçasına “Allah’tan başka hüküm verici yoktur”
ayetini sloganlaştırarak ayaklarına gelen tarihi fırsatı geri tepmiş
oldular.
Hz. Ali (k.v) her şeye rağmen yine de kendisine
başkaldıranların ön yargılarını yıkma azminden geri durmayacaktır. Öyle ki bu
hususta önce Abdullah b. Abbas söz alıp daha sonra da Hz. Ali (k.v)’in yaptığı
etkili konuşmalar etkisini göstermesiyle birlikte Haricilerin yarıdan çoğu Hz.
Ali (k.v)’in safında yer alırken, dört bin kadar Harici gurubu da Harure
köyünde kalmayı yeğleyeceklerdir. Diğer
geriye kalan Haricilere de ne anlatılırsa anlatılsın yine her zamanki gibi
bildiklerini okuyup ümmetin birliğini ve dirliğini bozmak için uğraş
vereceklerdir. Nitekim bu bozguncu gurup
güya akıllarınca Hz. Ali (k.v)’i alt edeceklerinin zannıyla İbnül Kevva’yı
karşısına münazara etmesi için çıkaracaklardır. Netice malum karşılıklı geçen
söz düellosunda İbnül Kevva’nın alnından damlayan boncuk boncuk terler
eşliğinde köşeye sıkıştığını gördüklerinde sanki ortada hiçbir şey olmamışçasına:
-“Ey
İbnül Kevva! Dön gel, zaten onunla konuşulmaz” çağrısıyla pişkinliklerini sergilemekten imtina
etmeyeceklerdir. Derken Hz. Ali (k.v)’in İbnül Kevva’yı münazarada mağlup
etmenin ardından aralarından 500 Hariciyi kendi safına çekmiş olurken geriye
kalan Harici grubuna da belki ikna olurlar düşüncesiyle son kez uyarılarda
bulunmayı ihmal etmez. Ancak onlar yapılan bu son uyarılara da kulak asmayıp güya
Hz. Ali'nin ağzında sarf
ettiği “Her günahtan dolayı Allah’a tövbe ederim” sözüyle (hâşâ) kâfirliğini
ikrar etmiş oldu iftirasıyla ortalığı velveleye vereceklerdir. Neyse ki karşı
karşıya gelinen Nehrevan savaşında bu haddini bilmez son derece başıboş, hukuk tanımaz, disiplinden yoksun bir kısım
Harici tayfasının yaptıkları iftiralarının bedelini hayatlarıyla
ödeyeceklerdir. Ve savaşın sonunda içlerinden sadece 9-10 kadarı firar edip canını
zar zor kurtaracaktır. Malum kaçıp kurtulanlar gittikleri yerlerde de boş
durmayıp ilerde bunlardan kimi Doğu İran’da Sicistan Haricileri’ni
oluştururken, kimi de Yemen’ kaçıp Yemen İbadiler’ini oluşturacaklardır. Keza
Kuzey Afrika’ya giden kimi Haricilerde bir başka Harici fraksiyon topluluğunu
oluşturacaklardır.
Evet, Hz. Ali (k.v) Haricilerin hadlerini
bildirmesine bildirmişti ama savaş sonrası harp meydanında cesetler arasında yürürken
çok üzgün olduğu gözlerden kaçmaz da. Zira ona savaşmaktan başka bir alternatif
çıkış yolu bırakmamışlardı. Yine de ölenle ölünmeyeceğine göre bu tür şeylerin
bir daha tekrardan yaşanmamasına yönelik bir şeyler yapmak gerekirdi. Nitekim Hz. Ali (k.v) bir ileri adım için bu
kez Muaviye’yi itaati altına almaya yönelik Şam üzerine yürümeyi hedefler. Ancak
bu amaç doğrultusunda seferber olduğunda yolda başka bir Harici fraksiyonunun
ayaklandığının haberini alır. Hiç kuşkusuz onlara da aynı uyarılar yapılır. Fakat
yapılan uyarılara aldırış etmediklerinden dolayı ister istemez onlar içinde aynı
acı akıbet kaçınılmaz olur. Derken o acı akıbetten sıyırılıp kaçabilenlerde
gittikleri yerlerde boş durmayıp hem valileri katledeceklerdir hem de işin ucu
Hz. Ali, Muaviye ve Mısır valisi Amr’a kadar uzanacak bir dizi eylemlerin
hazırlığını yapıyor olacaklardır. Hatta Hac mevsimi sonunda kendi aralarında
plan yapıp Hz. Ali, Muaviye ve Mısır valisi Amr üçlüsüne suikast düzenlenmesi
kararını alırlarda. Böylece bu
düşünceler eşliğinde Mısır’lı Abdurrahman b. Mülcem ileri atılıp;
-Ben Ali’nin hakkından gelmeye talibim çıkışında
bulunur.
O arada Temim kabilesinden Burek bin Abdullah da
galeyana gelip:
-Bende Muaviye’nin hakkından gelmeye talibim
der.
Hakeza Amr b. Bekir'de aynı şekilde:
-O halde Amr b. As’ın hakkından gelmekte
bana düşer diyerekten kendi aralarında söz birliği yapıp Ramazan ayının yirmi yedisinde
aynı saate denk gelecek bir zaman diliminde suikastı gerçekleştirmeye ant içeceklerdir.
Derken nefeslerin tutulduğu o an gelip
çatmıştı ki, Hz. Ali (k.v)’in oğlu Hasanla birlikte sabah namazına hane-i
saadetinden çıkıverdikleri saatte pusuya yatmış halde mevzi alan Abdurrahman b.
Mülcem haini, ansızın üzerine üşüşüp hunharca hançeriyle yaptığı darbeyle
başından derin bir yara açar. Ve o an
yaka paça kendini ele verdiğinde huzura getirilir. Başka ne diyelim bir
bakıyorsun bilgisi, hikmeti ve adaletiyle ilmin kapısı olmak bu ya, Emirül Mü’minin son nefesini teslim etmekte iken
bile ilmini konuşturup şöyle vasiyet eylediğini görüyoruz:
-Şayet
Ben fevt olursam bunu da kısasen katlediniz. Ey Abdulmuttalip oğulları! Emir’ül
Müminin katl olundu diyerek sakın ola ki Müslümanların kanına dalmayınız, benim
için ancak katilim katl olunur.
İşte suçların şahsiliği prensibini
ortaya koyan bu müthiş vasiyetnamenin üzerinden çok geçmeden Allah Resulünün
ahirete intikal ettiği yaşta, yani 63 yaşında şehitlik makamıyla vefat etmiş
olur.
Diğer Harici suikastçı Burek ise Muaviye’nin
tam sabah namazına geliş saatinde suikast tertibi için pusuya yatar. Ancak
Muaviye’nin yönetim biçimi saltanat ve mülke dayalı kurulu bir sistem olduğu
için adeta yanında etten duvar örmüş yaverlerin koruma engeline takılacaktır.
Nitekim Muaviye’nin yanı başında bulundurduğu yaverler suikastçının tertibini boşa
çıkartacak karga tulumba varı bir hamleyle hakkından gelinip hemen oracıkta katline
ferman verilerekten defteri dürü verilmiş olunur.
Hakeza Mısır valisi de Ramazan’ın
yirmi yedisinde namaz için o gün evinden çıkmayıp da kendi yerine gönderdiği vekilini
Amr sanıp oracıkta öldürüverirler. Olay sonrası Amr suikastçı hakkında yakalama
emri vermesi üzerine derhal idam edilir.
Peki, suikast girişiminden kurtulmayı
başaran Muaviye, tüm bu olan biten hadiselerden ders aldı mı derseniz maalesef
Hz. Ali (k.v)’in şehit olmasıyla birlikte kendisinde herhangi değişik bir tutum
oluşmadığı gibi mescitlerde Hz. Ali (k.v)’e lanet okuyaraktan irad edilen
hutbeler eşliğinde saltanatının devamı için uğraş verecektir. Düşünsenize
Muaviye saltanat içtihadıyla böyle bir tutum sergilerken Hz. Ali (k.v)’in oğlu
Hz. Hasan ise tam aksine ümmetin birliği ve dirliğini düşünerekten halifeliğinden
feragat edip ümmetin idaresini ona devredecektir. Ne diyelim ehlibeyt neslin
her türlü dünyevi makam düşkünlüğüne tamah etmeme feraset yanı bu ya, Hz. Hasan (r.a)’da gayet iyi biliyordu ki Muaviye’nin
asıl derdinin Hz. Osman’ın katillerinin intikamının almak değil saltanat derdi
olduğudur. Nitekim bu bilinçten hareketle kendi halifelik hakkından feragat
edip bu dosyayı kapatacak bir irade ortaya koymuş olur. Böylece Allah’ın Habibi (s.a.v); “Ya
Ali! Ben Kur’an’ın tenzili (nüzulü inişi) üzerine harb ettim, sense tevili
(yorumu-içtihadı)
üzerine harb edeceksin”
diye beyan buyurduğu mülklü (saltanatlı)
dönemlerinin kapısı aralanmış olur.
Cevdet Paşa bu noktada ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v.)’e düzenlenen
tertip anındaki son demlerini ise tarihe not düşerek şöyle bağlar:
“Hz. Ali (k.v.) o vecih ile
vasiyetlerini ifa ettikten sonra dünya kelamı söylemedi. Kelime-i tevhit ile
hatm-i kelam eyledi. Bir vefa dünyadan dar-ı ukba’ya göçtü. Namazını ise Hz.
Hasan (r.anh) kıldırır.”
Hâsıl-ı kelam, Hz.
Hasan (r.a) babasının hayatı boyunca mücadele verip miras bıraktığı hukuk ve
nizam anlayışının takipçisi bir tavır sergileyecektir. Gerçekten de vasiyetin gereğini (suçların şahsiliği prensibini) yerine
getirip Hz. Ali (k.v.)’i şehit eden İbn Mülcem’i idam ettirir de.
Vesselam.
https://enpolitik.com/kose-yazilari/hz_ali_ve_hariciler-8088.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder