14 Mart 2026 Cumartesi

Hz. Ali’nin Çalkantılı Halifelik Dönemi


 Hz. Ali’nin Çalkantılı Halifelik Dönemi

  SELİM GÜRBÜZER                                             

       Malumunuz Hz. Ali (k.v), Allah Resulü (s.a.v)’in Allah’a vuslatının akabinde hilafet meselelerinin kendisinden habersiz şekilde görüşüldüğünden hareketle bir süre Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh.)’a beyat eylememişti. Besbelli ki, şayet vuslatın hemen akabinde beyat etmiş olsa, sevgili eşi Fâtıma annemizin üzüleceğini düşünerekten bu konuda altı ay sessiz kalmayı yeğlemiştir.  Sonrasında ise malum Hz. Ali  (k.v),   daha fazla bu işi uzatmaksızın Ebû Bekir-i Sıddîk’in huzuruna varıp;

       -“Elbette ki bu göreve en layık olan sensin. Doğrusu şimdiye kadar Allah Resulünün cenazesi daha henüz ortada iken halifelik görüşmelerinin benden habersiz yürütülmesinden dolayı beyat eylemeyi geciktirmiş oldum. Ama artık vakti zamanı gelmiştir, yarın inşallah mescitte herkesin huzurunda size beyat edeceğim” sözünü vermekle kendine yakışır bir tutum sergilemiş olur. Hatta Hz. Ali (k.v)   sadece beyat etmekle kalmayıp gerek Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halifelik döneminde olsun, gerekse Hz. Ömer (r.a)’ın halifelik döneminde olsun her ikisinin de devlet hizmetlerinde yar ve yardımcısı olmuştur. Hatta buna Hz. Osman (r.a)’ın halifelik dönemi de dâhildir. Hem kaldı ki Hz. Osman (r.a)’ın halifelik dönemi çok çalkantılı geçmesine rağmen yine de ümmetin birliği ve dirliği için elinden ne geldiyse ona destek olmaktan geri durmamıştır. Ancak ne var ki, tüm bu iyi niyetli çabaları halifenin etrafını saran sıkı Emevi dayanışmasına dayalı asabiyet ağına takılıp bir türlü bu örgü ağını aşıp da fitne ateşinin alev almasına mani olamayacaktır. Zira O’nun her defasında fitne ateşini söndürme girişimleri Halife Osman (r.a)’a karşıt tavır olarak algılanmıştır hep.  Ne diyelim Hz. Ali (k.v)  sabrı bu ya, yine de hakkındaki dedikodulara hiç aldırış etmeksizin Hz. Osman (r.a)’ın şehadet şerbeti içtiği ana kadar meselelerin üstesinden gelebilmek için tüm gayretini seferber etmekten ondan esirgemeyecektir.

        Tabii Hz. Osman (r.anh)’ın şehadet şerbeti içmesinin ardından bile sular bir türlü durulmayacaktır. Ama bu arada suların durulmasına yönelik bir an evvel halifenin tayin edilmesi gerekiyordu ki,  bu hususta Basra’lılar Talha b. Zübeyr'in, Kufe'liler Zubeyr b.  Avvâm’ın, Mısır'lılar ise Hz. Ali’nin halife olması için kapılarını çalmayı deneyeceklerdir. Ancak halife olmaları yönünde hiçbirini ikna edemeyeceklerdir. Bu durumda ister istemez bu kez Sa’d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer’in halife olmaları yönünde kapıları çalınır. Maalesef bu denemelerinden de bir netice alınamaz. Derken en son çare olarak isyancılar, bu işi zorbalığa döküp;

       -“Her kim ki yarına kadar ashabın ileri gelenlerinden herhangi biri halife olarak ortaya çıkmazlarsa şunu iyi bilsinler ki boyunlarını vuracağız” tehdidinde bulunurlar.  

         Ashabın ileri gelenleri baktılar ki, işler iyice kızışıp sarpa saracak, ister istemez tüm bu kaotik keşmekeşlik hava içerisinde Ensar-Muhacir grubundan oluşan bir dayanışma topluluğunun aracı olarak tayin ettiklerinde,   Hz. Ali (k.v) en nihayetinde halifeliği kabul etmek mecburiyetinde kalır. Nitekim ertesi gün herhangi bir fazla hır gür çıkmadan mescitte ashabın Hz. Ali (k.v)’e biat etmesiyle birlikte halifelik meselesi halledilmiş olunur. Ancak halifelik meselenin halledilmiş olmasından sadece Mervan ve onun şahsında bir takım Emevi gruplar hazmedemediklerinin işaretini hemen alelacele Medine’yi terk etmekle göstermiş olacaklardır.  

        Peki ya Hz. Ayşe validemiz? Malumunuz o da, Hac dönüşü Hz. Osman (r.a)’ın şehit düştüğünü ve yerine Hz. Ali (k.v)’in halife olarak seçildiğini öğrendiğinde pekte sevindirik olmadığını etrafında Hz. Osman (r.a)’ın katillerinin cezalandırılmasına yönelik and içmiş gruplarla birlikte hareket ettiğini hissettirerek gösterecektir. Besbelli ki Hz. Ayşe validemiz otuz yıl öncesinde kendisine yapılan bir iftiranın acısını halen içinden söküp atamamış gözüküyordu.  O yıllarda malumunuz Hz. Aişe annemize yapılan bir iftirada Hz. Ali (k.v)’in bizatihi Peygamberimiz (s.a.v)’in huzurunda ağzından çıkan bir cümlesinde;

      -“Boşa gitsin, Allah sana daha hayırlı kısmet açar” sözlerini işittiğinde çok incinmiş olsa gerek ki, ona olan kırgınlığını halife oluşunun akabinde yapacağı bir takım hamlelerle hissettirecektir.  

        Birde meseleye Hz. Ali (k.v) açısından bakıldığında ise o artık seçilmiş ümmetin halifesi olması hasebiyle ümmetin menfaatine ne yapılması gerekiyorsa içinde taşıdığı o ulvi vazife duygusunun sorumluluğuyla hareket edecektir hep. Ancak ne var ki, halifelik makamına oturur oturmaz ashabın ileri gelenleri tarafından Muaviye’ye şimdilik ilişilmemesi ve vali olarak yerinde kalması yönünde hemen kendisine sıcağı sıcağına teklif sunulur. Halifelik makamının sorumluluk bilinciyle cevaben şöyle der;

       -Şunu iyi bilesiniz ki,  halifelik makamına itaat etmediği müddetçe kılıçtan başka bir çözüm yolu yoktur.

       Böylece ortada ümmetin birliği ve dirliği söz konusu olduğu için halifelik içtihadıyla yeni tayin edeceği valileri elçi olarak görevlendirmek suretiyle yola çıkarır da.  Nitekim Sehl b. Huneyf görev tebligatını alır almaz Tebük topraklarına doğru yol alır. Fakat onu yola revan olmuş halde görenler hemen kafasını karıştıracak ilk hamlelerini yapıp:

       -“Ey yolcu! Nereye böyle,  yoksa gideceğin yerde kanına mı susadın sen?” ikazında bulunurlar. Nitekim bu kafa karıştırıcı çağrılar etkisini gösterince, Sehl b. Huneyf o anda Muaviye’nin yerine vali olma kararından vazgeçip epey mesafe kat ettiği yoldan geldiği gibi gerisin geri dönecektir. Hakeza Kûfe valisi de kararından vazgeçenler arasına dâhil olur. Ne diyelim, kararsızlık denen illet hastalık bu ya, bu durumda Şam ve Kûfe şehirlerini itaat altına almak hiçte öyle kolay bir iş gibi gözükmüyordu. Besbelli ki, Hz. Ali (k.v)’in önünde daha çok uzun soluklu halletmesi gereken bir yığın meseleler daha vardı. Öyle ki Talha ve Zübeyr’in de aralarında bulunduğu bir heyet;  Hz. Ali (k.v)’in huzuruna vardığında önce Yüce Allah'ın ahkâmını yerine getirmek için biat edeceklerini dile getirirler, sonra da asıl ağızlarında baklayı çıkarmak istedikleri mesele için Hz. Osman (r.a)’ın kanını helal sayanların cezalarının verilmesi talebinde bulunurlar. Oysaki hemen aceleye getirilecek meseleyle alakalı talep ettikleri düşüncelerinin aynısını Şam’daki Muaviye’de habire etrafa tehditler savurarak dillendiriyordu. Neyse ki Hz. Ali (k.v)   daha yeni işe koyulduğu patırtılı gürültülü kaotik bir ortamda oldubittiye getirilmek istenen böylesi bir talebin dolduruşuna kapılmayacaktır. Onların dile getirdikleri talep ve düşüncelerinin tam aksine hemen alelacele cezalarının kesilmeleri yoluna gitmenin usul açısından doğru bir yöntem olmayacağını beyan buyurur. Hakeza bu hususta ortalığın iyice sakinleşeceği vakte kadar beklemekte fayda olduğunun yanı sıra devlet işlerinin tam takır rayına oturmasının akabinde hep birlikte bu meseleyi istişare yoluyla halledilmesi gerektiği kanaatini ortaya koyar. Ancak ne var ki, huzuruna gelen heyet bu sarf ettiği akıl dolusu sözlerden pekte hoşnut kalmayacaktır. Dolayısıyla Hz. Ali (k.v) Şam ve Kufe şehirlerini itaat altına almak maksadıyla gönderdiği valilerden daha henüz göreve başlamadan geri dönenler karşısında en ufak bir yılgınlığa düşmeksizin inandığı yolda meseleyi uhuletle ve suhuletle çözme cihetine gitmeyi yeğleyecektir. Öyle ki, her seferinde elçiler kanalıyla gönderilen mektupların hiçbirine valilerin cevap yazmaya bile tenezzül etmemelerine rağmen yine de o sanki ortada hiçbir şey olmamış gibisine her daim kendinde görülen o azim ve sağlam duruşuyla yılmadan, usanmadan mektup üzerine mektuplar göndererekten zerre miskal olsun meselenin üzerine gitme kararlılığından asla vazgeçmeyecektir. Hani atalarımızın “azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz”  diye söyledikleri bir veciz söz var ya, aynen öyle de geçte olsa eline ulaşılan tek satırlık cevabı bir mektup eline ulaşabilmiştir.  Ancak mektup açıldığında içinde sadece; “Muaviye b. Ebu Süfyan'dan Ali b. Ebi Talib’e…”  diye başlayan tek satırlık bir ifadeyle halifelik makamını hafife almaya yönelik ince bir gönderme vardı ki,  Hz. Ali (k.v) kendisini hiç sayan bu gelen mesajı okur okumaz moralinin büsbütün bozulduğu gözlerden kaçmaz da.  Ayrıca üstüne üstük bu arada tüm bu moral bozukluğunun üzerine bir zamanlar aynı ulvi gayeler uğruna birlikte omuz omuza mücadele verdiği iki dava arkadaşı Talha ve Zübeyr, huzuruna çıka gelmezler mi?  Öyle ya, bayram değil seyran değil, güya umreye izin almak için huzuruna çıka geldiklerini söyleyeceklerdir.  Tabii Hz. Ali (k.v) her zaman ki gibi hiç islimini bozmadan hoş beş sohbetin ardından kendisinden izin alınmasını son derece mütevazı bir davranış olarak karşılayıp arkadaşlarını umreye öyle uğurlayacaktır. Oysaki nezaketle uğurladığı arkadaşları bir daha Medine’ye dönmemek için uğurlanmış oluyorlardı. Nitekim kafalarında kurguladıkları plan gereği ilk etapta Mekke’de Hz. Aişe validemizle umre esnasında buluştuklarında; önce Hz. Ali (k.v)’e isteksiz bir şekilde beyat sözü verdiklerini, ardından da verdikleri sözden cayıp saf değiştirdiklerini arz etmek olacaktır.

      Evet, tüm bu yaşananlardan öyle anlaşılıyordu ki, her geçen gün durum vaziyet git gide Hz. Ali (k.v)'in aleyhine işlerken, Hz. Aişe validemizin etrafında oluşan kümelenmeyle de muhalif kanadın lehine işleyen uygun bir zemin oluşuyordu.  Nitekim güç gösterisine dönüşen böylesi bir ortamda hazır fırsattan istifade “Her kim Osman’ın katillerinden intikamını almak istiyorsa Basra’ya doğru sefere gelsin” çağrıları yapılır da. Her ne kadar Resulullah (s.a.v)’in hanımı Ümmi Seleme böylesi kaotik bir ortamda, Aişe annemize yazdığı bir mektupla yapılan bu çağrıları doğru bulmadığını kendisine bildirse de bir türlü onu kararından vazgeçiremeyecektir.

         Derken Hz. Ali (k.v) ise fırtına öncesi yaşanan bu hadiselerin pekte hayra alamet gelişmeler olmayacağını Abbas b. Abdülmuttalib’in oğlu Kusem’in kendisine ilettiği mektupla işin vahametini öğrenmiş olur. Yani mektup eline ulaştığında umre için uğurladığı dava arkadaşlarının Hz. Aişe’nin safında yer alarak kendisine karşı sefer düzenlemek için Mekke’den Basra’ya birlikte hareket ettiğinden haberdar olup bu duruma içten içe çok üzüntü duyar.

        Hem nasıl içten içe üzülmesin ki, bir kere her şeyden önce işin varacağı son noktada Peygamberimiz (s.a.v)’in hanımıyla karşıya kalmak gibi son derece sıkıntılı bir durumun varlığı söz konusuydu.  Nitekim Hz. Aişe annemiz ordusuyla birlikte Hayber yakınlarında Evtâs denilen yerde konakladıklarında Said b. As;

       -Ey Müminlerin annesi! Hayırdır nereye böyle?

       Hz. Aişe annemiz cevaben:

       -Elbette ki, Osman’ı şehit edenleri cezalandırmak için Basra’ya gidiyorum deyince,

       Said b. As:

       -Osman’ın katillerini uzaklarda aramana hiçte gerek yoktur, hemen yanı başındakilere bakman kâfidir der.

       Said, aslında bu sözlerle doğrudan Zübeyr ve Talha’yı kastedip, onların hilafeti Hz. Ali’ye kaptırmalarıyla birlikte güya görünürde Hz. Osman’ın akıtılan kanının derdine düştüklerini ima etmiş oluyordu.  Ancak Hz. Aişe annemiz bu sözlere hiç oralı olmayıp inandığı davada hala kararlı bir şekilde yoluna devam edecektir. Ta ki Aişe annemiz ordusuyla Have’b denilen yere geldiğinde köpek ulumaları kulağını çınlatır, işte o zaman Efendimiz (s.a.v)’in bir zamanlar hanımlarına yönelik;

          -“Bana öyle geliyor ki sizden birinize Have’b köpekleri uluyacak” diye sarf ettiği sözleri aklına takılır takılmaz bu kez  “Aman Allah’ım ben ne yaptım” pişmanlığıyla kendi kendine hayıflanıp böylece kendi iç dünyasında o an için geri dönüş duygusu ağır basar.  Ancak tam o esnada hiç hesapta olmayan bir gelişmenin yaşanıyor olması o anlık pişmanlık duygu selini bertaraf edecektir. Öyle ki o esnada Abdullah b. Zübeyr’in;

     -“Ali b. Ebi Talib geldi,  Basra’ya yetişin,  kendinizi kurtarmaya bakın”  şeklinde avazının çıktığı kadarıyla bağıraraktan attığı çığlıklar bir anda işin seyrini değiştirmesiyle birlikte tehlike çanlarının çaldığı Basra yakınlarındaki Hufeyr’e doğru hareket edilmiş olunur.

      Tabii Basra valisi Osman b. Huneyf,  yaklaşmakta olan kafilenin geliş gayelerini sezer sezmez kendince hemen tedbiri elden bırakmayaraktan gelenlere karşı güç kullanınca her iki taraftan da yaralananlar olur.  Fakat her iki tarafta baktılar ki,  durum vaziyet git gide daha da karmaşık bir hal alacak gibi gözüküyor bu durumda ister istemez kendi aralarında  analışıp barışıvermek zorunda kalırlar. Ancak bu barış hali de pek uzun sürmeyecektir. Zira Bedeviler; Talha ve Zübeyr’in ileri gelen adamlarının uyudukları kanaatine vardıkları bir gece vaktinde Osman b. Huneyf’in evine ani baskın yaparaktan tüm barış umutlarını suya düşürmüş olurlar. Hadi barış umutlarının suya düşmesi neyse de,  Mervan’ın ansızın baskın yaptığı o gecede Osman b. Huneyf’in sakalının tutamından çekerekten tartaklamasına ne demeli.

        El insaf! Neyse ki Huneyf'i serbest bırakılıp bırakılmayacağı hususunda Aişe annemize danışırlar da en nihayetinde salıvermek zorunda kalırlar. Derken Osman b. Huneyf darp edilip hırpalanmış bir şekilde Kufe'ye doğru yola koyulurken Basra’ya doğru ilerlemekte olan Hz. Ali  (k.v) ile yolda karşılaştığında durum vaziyeti şu sözlerle dile getirir:

        -“Ey Emirel Mü’minin! Beni Basra’ya sakallı gönderdin göndermesine ama şimdi ise şu an gördüğünüz üzere sakalsız dönmüş durumdayım.”

       Aslında bu sözler bir anlamda Basra’nın Aişe annemizin kontrolüne geçmiş bulunduğunun itirafnamesi sözlerdi.

        Her neyse olanlar olmuştu bir kere,  bari bundan sonra hiç olmazsa Kufe halkının başına herhangi bir musibet gelmemesi için bir şeyler yapmak gerekirdi. Nitekim bu hususta Hz. Ali (k.v) tez elden kervanıyla birlikte Kufe’ye vardığında kendisine buraya geliş gayesinin ne olduğu sorusuna muhatap kalır. Hz. Ali (k.v) bu sual üzerine Kufe halkına cevaben şöyle seslenir;

      -Her geçen gün etrafı saran fitne ateşini söndürmekten başka buraya geliş gayem ne olabilir ki?

       Gerçekten de Hz. Ali (k.v)’in buraya geliş gayesinin birliği ve dirliği sağlamaya yönelik olduğu şundan besbelliydi ki, son bir hamleyle daha muharebe öncesinden barış girişiminde bulunmak üzere görevlendirdiği Ka’ka b. Amr ile birlikte çaba sarf edişiyle tüm samimiyetini ortaya koyacaktır.  Ancak gel gör ki Emirül Mümininin gösterdiği tüm bu iyi niyetli barış girişimi çabaları her daim anlaşmamaktan yana ısrarcı tutum içerisine giren İbn-i Sebe ve taraftarlarınca bir gece vaktinde ansızın her iki tarafa da aynı anda baskın yaparaktan devreye soktuğu sinsi planlarıyla sabote edilmiş olunur. Nitekim ansızın bir gece baskınıyla sinsice yürüttükleri o provokatif eylem planı tutar da. Öyle ki, o gece her iki tarafta derin uykularından uyanıp gördükleri o hazin manzara karşısında neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde birbirlerinin oyununa geldiklerinin zannıyla kılıçlar çekilip böylece tarihlerin Cemel vakası diye kaydettiği ve on bin insanın ölümüne mal olan o kanlı savaş vuku bulmuş olur.  Her ne kadar sinsi bir oyunla sulh girişimleri akamete uğrasa da sonuçta Hz. Ali (k.v) vuku bulan bu savaştan zaferle çıkmasını bilmiştir. Hatta savaş sonrası bu kez ganimet paylaşımı bahse konu olur ki,  bu meselenin üstesinden gelmek içinde hemen yerinde bir müdahale söylemle:

        -“Şimdi sorarım sizlere: Müminlerin annesi Aişe’nin ganimetleri kime isabet edecek” sualini sormak suretiyle bu yersiz ganimet paylaşımı isteklerinin önüne de geçmesini bilmiştir.

        Öyle ya, madem savaşın kazananı da, kaybedeni de Müslümandı, o halde Emir’ül Müminin bu sorduğu soruyla savaş ganimetinin sadece gayrimüslimlerden alınabileceğinin mesajını vermiş oluyordu. Ganimet paylaşımının dışında birde meseleye savaşan taraflar açısından baktığımızda, Cemal vakası aynı zamanda hem galibinin hem de mağlubunun pişman olduğu bir savaş olduğu anlaşılır. Dahası Hz. Osman (r.a) döneminde isyan boyutunda sınırlı kalan hadiselerin Hz. Ali (k.v)  dönemiyle birlikte yürekleri dağlayan iç savaşa dönüşen elim bir tabloyla yüzleşilmiştir.  Üstüne üstük yaşanan bu elim hadisenin neticesinde Talha (r.a)  ve Zübeyr (r.a) gibi çok büyük yıldız kayıplarının da ölenler arasında olması kat be kat yürekleri daha da bir derinden dağlamıştır.

https://enpolitik.com/kose-yazilari/hz_alinin_calkantili_halifelik_donemi_-8073.html

                                                                                                                        Devam edecek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder