Hz. Ali’nin Çalkantılı Halifelik Dönemi
SELİM
GÜRBÜZER
Malumunuz
Hz. Ali (k.v), Allah Resulü (s.a.v)’in Allah’a vuslatının akabinde hilafet
meselelerinin kendisinden habersiz şekilde görüşüldüğünden hareketle bir süre Hz.
Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh.)’a beyat eylememişti. Besbelli ki, şayet vuslatın
hemen akabinde beyat etmiş olsa, sevgili eşi Fâtıma annemizin üzüleceğini
düşünerekten bu konuda altı ay sessiz kalmayı yeğlemiştir. Sonrasında ise malum Hz. Ali (k.v), daha fazla bu işi uzatmaksızın Ebû Bekir-i
Sıddîk’in huzuruna varıp;
-“Elbette ki bu göreve en layık olan
sensin. Doğrusu şimdiye kadar Allah Resulünün cenazesi daha henüz ortada iken
halifelik görüşmelerinin benden habersiz yürütülmesinden dolayı beyat eylemeyi
geciktirmiş oldum. Ama artık vakti zamanı gelmiştir, yarın inşallah mescitte
herkesin huzurunda size beyat edeceğim” sözünü vermekle kendine yakışır bir
tutum sergilemiş olur. Hatta Hz. Ali (k.v) sadece beyat
etmekle kalmayıp gerek Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halifelik döneminde
olsun, gerekse Hz. Ömer (r.a)’ın halifelik döneminde olsun her ikisinin de
devlet hizmetlerinde yar ve yardımcısı olmuştur. Hatta buna Hz. Osman (r.a)’ın halifelik
dönemi de dâhildir. Hem kaldı ki Hz. Osman (r.a)’ın halifelik dönemi çok
çalkantılı geçmesine rağmen yine de ümmetin birliği ve dirliği için elinden ne
geldiyse ona destek olmaktan geri durmamıştır. Ancak ne var ki, tüm bu iyi
niyetli çabaları halifenin etrafını saran sıkı Emevi dayanışmasına dayalı asabiyet
ağına takılıp bir türlü bu örgü ağını aşıp da fitne ateşinin alev almasına mani
olamayacaktır. Zira O’nun her defasında fitne ateşini söndürme girişimleri Halife
Osman (r.a)’a karşıt tavır olarak algılanmıştır hep. Ne diyelim Hz. Ali (k.v) sabrı bu ya, yine de hakkındaki dedikodulara hiç
aldırış etmeksizin Hz. Osman (r.a)’ın şehadet şerbeti içtiği ana kadar
meselelerin üstesinden gelebilmek için tüm gayretini seferber etmekten ondan
esirgemeyecektir.
Tabii Hz. Osman (r.anh)’ın şehadet
şerbeti içmesinin ardından bile sular bir türlü durulmayacaktır. Ama bu arada
suların durulmasına yönelik bir an evvel halifenin tayin edilmesi gerekiyordu
ki, bu hususta Basra’lılar Talha b.
Zübeyr'in, Kufe'liler Zubeyr b. Avvâm’ın,
Mısır'lılar ise Hz. Ali’nin halife olması için kapılarını çalmayı deneyeceklerdir.
Ancak halife olmaları yönünde hiçbirini ikna edemeyeceklerdir. Bu durumda ister
istemez bu kez Sa’d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer’in halife olmaları yönünde kapıları
çalınır. Maalesef bu denemelerinden de bir netice alınamaz. Derken en son çare
olarak isyancılar, bu işi zorbalığa döküp;
-“Her kim ki yarına kadar ashabın ileri
gelenlerinden herhangi biri halife olarak ortaya çıkmazlarsa şunu iyi bilsinler
ki boyunlarını vuracağız” tehdidinde bulunurlar.
Ashabın ileri gelenleri baktılar ki,
işler iyice kızışıp sarpa saracak, ister istemez tüm bu kaotik keşmekeşlik hava
içerisinde Ensar-Muhacir grubundan oluşan bir dayanışma topluluğunun aracı olarak
tayin ettiklerinde, Hz. Ali (k.v) en nihayetinde halifeliği kabul
etmek mecburiyetinde kalır. Nitekim ertesi gün herhangi bir fazla hır gür
çıkmadan mescitte ashabın Hz. Ali (k.v)’e biat etmesiyle birlikte halifelik
meselesi halledilmiş olunur. Ancak halifelik meselenin halledilmiş olmasından
sadece Mervan ve onun şahsında bir takım Emevi gruplar hazmedemediklerinin
işaretini hemen alelacele Medine’yi terk etmekle göstermiş olacaklardır.
Peki
ya Hz. Ayşe validemiz? Malumunuz o da, Hac dönüşü Hz. Osman (r.a)’ın şehit düştüğünü
ve yerine Hz. Ali (k.v)’in halife olarak seçildiğini öğrendiğinde pekte
sevindirik olmadığını etrafında Hz. Osman (r.a)’ın katillerinin
cezalandırılmasına yönelik and içmiş gruplarla birlikte hareket ettiğini hissettirerek
gösterecektir. Besbelli ki Hz. Ayşe validemiz otuz yıl öncesinde kendisine
yapılan bir iftiranın acısını halen içinden söküp atamamış gözüküyordu. O yıllarda malumunuz Hz. Aişe annemize yapılan
bir iftirada Hz. Ali (k.v)’in bizatihi Peygamberimiz (s.a.v)’in huzurunda
ağzından çıkan bir cümlesinde;
-“Boşa
gitsin, Allah sana daha hayırlı kısmet açar” sözlerini işittiğinde çok incinmiş
olsa gerek ki, ona olan kırgınlığını halife oluşunun akabinde yapacağı bir
takım hamlelerle hissettirecektir.
Birde meseleye Hz. Ali (k.v) açısından bakıldığında
ise o artık seçilmiş ümmetin halifesi olması hasebiyle ümmetin menfaatine ne yapılması
gerekiyorsa içinde taşıdığı o ulvi vazife duygusunun sorumluluğuyla hareket edecektir
hep. Ancak ne var ki, halifelik makamına oturur oturmaz ashabın ileri gelenleri
tarafından Muaviye’ye şimdilik ilişilmemesi ve vali olarak yerinde kalması yönünde
hemen kendisine sıcağı sıcağına teklif sunulur. Halifelik makamının sorumluluk
bilinciyle cevaben şöyle der;
-Şunu
iyi bilesiniz ki, halifelik makamına
itaat etmediği müddetçe kılıçtan başka bir çözüm yolu yoktur.
Böylece ortada ümmetin birliği ve
dirliği söz konusu olduğu için halifelik içtihadıyla yeni tayin edeceği
valileri elçi olarak görevlendirmek suretiyle yola çıkarır da. Nitekim Sehl b. Huneyf görev tebligatını alır
almaz Tebük topraklarına doğru yol alır. Fakat onu yola revan olmuş halde görenler
hemen kafasını karıştıracak ilk hamlelerini yapıp:
-“Ey
yolcu! Nereye böyle, yoksa gideceğin
yerde kanına mı susadın sen?” ikazında bulunurlar. Nitekim bu kafa karıştırıcı
çağrılar etkisini gösterince, Sehl b. Huneyf o anda Muaviye’nin yerine vali
olma kararından vazgeçip epey mesafe kat ettiği yoldan geldiği gibi gerisin
geri dönecektir. Hakeza Kûfe valisi de kararından vazgeçenler arasına dâhil
olur. Ne diyelim, kararsızlık denen illet hastalık bu ya, bu durumda Şam ve Kûfe
şehirlerini itaat altına almak hiçte öyle kolay bir iş gibi gözükmüyordu.
Besbelli ki, Hz. Ali (k.v)’in önünde daha çok uzun soluklu halletmesi gereken bir
yığın meseleler daha vardı. Öyle ki Talha ve Zübeyr’in de aralarında bulunduğu
bir heyet; Hz. Ali (k.v)’in huzuruna
vardığında önce Yüce Allah'ın ahkâmını yerine getirmek için biat edeceklerini
dile getirirler, sonra da asıl ağızlarında baklayı çıkarmak istedikleri mesele
için Hz. Osman (r.a)’ın kanını helal sayanların cezalarının verilmesi talebinde
bulunurlar. Oysaki hemen aceleye getirilecek meseleyle alakalı talep ettikleri
düşüncelerinin aynısını Şam’daki Muaviye’de habire etrafa tehditler savurarak
dillendiriyordu. Neyse ki Hz. Ali (k.v) daha yeni işe koyulduğu patırtılı gürültülü
kaotik bir ortamda oldubittiye getirilmek istenen böylesi bir talebin
dolduruşuna kapılmayacaktır. Onların dile getirdikleri talep ve düşüncelerinin
tam aksine hemen alelacele cezalarının kesilmeleri yoluna gitmenin usul
açısından doğru bir yöntem olmayacağını beyan buyurur. Hakeza bu hususta ortalığın
iyice sakinleşeceği vakte kadar beklemekte fayda olduğunun yanı sıra devlet
işlerinin tam takır rayına oturmasının akabinde hep birlikte bu meseleyi
istişare yoluyla halledilmesi gerektiği kanaatini ortaya koyar. Ancak ne var ki,
huzuruna gelen heyet bu sarf ettiği akıl dolusu sözlerden pekte hoşnut kalmayacaktır.
Dolayısıyla Hz. Ali (k.v) Şam ve Kufe şehirlerini itaat altına almak maksadıyla
gönderdiği valilerden daha henüz göreve başlamadan geri dönenler karşısında en
ufak bir yılgınlığa düşmeksizin inandığı yolda meseleyi uhuletle ve suhuletle çözme
cihetine gitmeyi yeğleyecektir. Öyle ki, her seferinde elçiler kanalıyla
gönderilen mektupların hiçbirine valilerin cevap yazmaya bile tenezzül etmemelerine
rağmen yine de o sanki ortada hiçbir şey olmamış gibisine her daim kendinde
görülen o azim ve sağlam duruşuyla yılmadan, usanmadan mektup üzerine mektuplar
göndererekten zerre miskal olsun meselenin üzerine gitme kararlılığından asla vazgeçmeyecektir.
Hani atalarımızın “azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz” diye söyledikleri bir veciz söz var ya, aynen
öyle de geçte olsa eline ulaşılan tek satırlık cevabı bir mektup eline ulaşabilmiştir.
Ancak mektup açıldığında içinde sadece; “Muaviye b. Ebu Süfyan'dan Ali b. Ebi Talib’e…”
diye başlayan tek satırlık bir ifadeyle halifelik
makamını hafife almaya yönelik ince bir gönderme vardı ki, Hz. Ali (k.v) kendisini hiç sayan bu gelen
mesajı okur okumaz moralinin büsbütün bozulduğu gözlerden kaçmaz da. Ayrıca üstüne üstük bu arada tüm bu moral
bozukluğunun üzerine bir zamanlar aynı ulvi gayeler uğruna birlikte omuz omuza mücadele
verdiği iki dava arkadaşı Talha ve Zübeyr, huzuruna çıka gelmezler mi? Öyle ya, bayram değil seyran değil, güya
umreye izin almak için huzuruna çıka geldiklerini söyleyeceklerdir. Tabii Hz. Ali (k.v) her zaman ki gibi hiç islimini
bozmadan hoş beş sohbetin ardından kendisinden izin alınmasını son derece mütevazı
bir davranış olarak karşılayıp arkadaşlarını umreye öyle uğurlayacaktır. Oysaki
nezaketle uğurladığı arkadaşları bir daha Medine’ye dönmemek için uğurlanmış
oluyorlardı. Nitekim kafalarında kurguladıkları plan gereği ilk etapta Mekke’de
Hz. Aişe validemizle umre esnasında buluştuklarında; önce Hz. Ali (k.v)’e isteksiz
bir şekilde beyat sözü verdiklerini, ardından da verdikleri sözden cayıp saf değiştirdiklerini
arz etmek olacaktır.
Evet, tüm bu yaşananlardan öyle
anlaşılıyordu ki, her geçen gün durum vaziyet git gide Hz. Ali (k.v)'in
aleyhine işlerken, Hz. Aişe validemizin etrafında oluşan kümelenmeyle de muhalif
kanadın lehine işleyen uygun bir zemin oluşuyordu. Nitekim güç gösterisine dönüşen böylesi bir ortamda
hazır fırsattan istifade “Her kim
Osman’ın katillerinden intikamını almak istiyorsa Basra’ya doğru sefere gelsin”
çağrıları yapılır da. Her ne kadar Resulullah (s.a.v)’in hanımı Ümmi Seleme
böylesi kaotik bir ortamda, Aişe annemize yazdığı bir mektupla yapılan bu çağrıları
doğru bulmadığını kendisine bildirse de bir türlü onu kararından vazgeçiremeyecektir.
Derken Hz. Ali (k.v) ise fırtına öncesi
yaşanan bu hadiselerin pekte hayra alamet gelişmeler olmayacağını Abbas b.
Abdülmuttalib’in oğlu Kusem’in kendisine ilettiği mektupla işin vahametini öğrenmiş
olur. Yani mektup eline ulaştığında umre için uğurladığı dava arkadaşlarının Hz.
Aişe’nin safında yer alarak kendisine karşı sefer düzenlemek için Mekke’den
Basra’ya birlikte hareket ettiğinden haberdar olup bu duruma içten içe çok üzüntü
duyar.
Hem nasıl içten içe üzülmesin ki, bir kere
her şeyden önce işin varacağı son noktada Peygamberimiz (s.a.v)’in hanımıyla karşıya
kalmak gibi son derece sıkıntılı bir durumun varlığı söz konusuydu. Nitekim Hz. Aişe annemiz ordusuyla birlikte
Hayber yakınlarında Evtâs denilen yerde konakladıklarında Said b. As;
-Ey Müminlerin annesi! Hayırdır nereye
böyle?
Hz. Aişe annemiz cevaben:
-Elbette ki, Osman’ı şehit edenleri
cezalandırmak için Basra’ya gidiyorum deyince,
Said b. As:
-Osman’ın
katillerini uzaklarda aramana hiçte gerek yoktur, hemen yanı başındakilere
bakman kâfidir der.
Said, aslında bu sözlerle doğrudan Zübeyr
ve Talha’yı kastedip, onların hilafeti Hz. Ali’ye kaptırmalarıyla birlikte güya
görünürde Hz. Osman’ın akıtılan kanının derdine düştüklerini ima etmiş oluyordu.
Ancak Hz. Aişe annemiz bu sözlere hiç
oralı olmayıp inandığı davada hala kararlı bir şekilde yoluna devam edecektir. Ta
ki Aişe annemiz ordusuyla Have’b denilen yere geldiğinde köpek ulumaları
kulağını çınlatır, işte o zaman Efendimiz (s.a.v)’in bir zamanlar hanımlarına
yönelik;
-“Bana
öyle geliyor ki sizden birinize Have’b köpekleri uluyacak” diye sarf ettiği
sözleri aklına takılır takılmaz bu kez “Aman
Allah’ım ben ne yaptım” pişmanlığıyla kendi kendine hayıflanıp böylece kendi iç
dünyasında o an için geri dönüş duygusu ağır basar. Ancak tam o esnada hiç hesapta olmayan bir
gelişmenin yaşanıyor olması o anlık pişmanlık duygu selini bertaraf edecektir.
Öyle ki o esnada Abdullah b. Zübeyr’in;
-“Ali
b. Ebi Talib geldi, Basra’ya
yetişin, kendinizi kurtarmaya bakın”
şeklinde avazının çıktığı kadarıyla bağıraraktan
attığı çığlıklar bir anda işin seyrini değiştirmesiyle birlikte tehlike
çanlarının çaldığı Basra yakınlarındaki Hufeyr’e doğru hareket edilmiş olunur.
Tabii Basra valisi Osman b. Huneyf, yaklaşmakta olan kafilenin geliş gayelerini sezer
sezmez kendince hemen tedbiri elden bırakmayaraktan gelenlere karşı güç kullanınca
her iki taraftan da yaralananlar olur. Fakat
her iki tarafta baktılar ki, durum
vaziyet git gide daha da karmaşık bir hal alacak gibi gözüküyor bu durumda
ister istemez kendi aralarında analışıp barışıvermek
zorunda kalırlar. Ancak bu barış hali de pek uzun sürmeyecektir. Zira Bedeviler;
Talha ve Zübeyr’in ileri gelen adamlarının uyudukları kanaatine vardıkları bir gece
vaktinde Osman b. Huneyf’in evine ani baskın yaparaktan tüm barış umutlarını suya
düşürmüş olurlar. Hadi barış umutlarının suya düşmesi neyse de, Mervan’ın ansızın baskın yaptığı o gecede
Osman b. Huneyf’in sakalının tutamından çekerekten tartaklamasına ne demeli.
El insaf! Neyse ki Huneyf'i serbest bırakılıp
bırakılmayacağı hususunda Aişe annemize danışırlar da en nihayetinde salıvermek
zorunda kalırlar. Derken Osman b. Huneyf darp edilip hırpalanmış bir şekilde Kufe'ye
doğru yola koyulurken Basra’ya doğru ilerlemekte olan Hz. Ali (k.v) ile yolda karşılaştığında durum vaziyeti
şu sözlerle dile getirir:
-“Ey Emirel Mü’minin! Beni Basra’ya sakallı
gönderdin göndermesine ama şimdi ise şu an gördüğünüz üzere sakalsız dönmüş
durumdayım.”
Aslında bu sözler bir anlamda Basra’nın Aişe annemizin kontrolüne
geçmiş bulunduğunun itirafnamesi sözlerdi.
Her neyse olanlar olmuştu bir kere, bari bundan sonra hiç olmazsa Kufe halkının
başına herhangi bir musibet gelmemesi için bir şeyler yapmak gerekirdi. Nitekim
bu hususta Hz. Ali (k.v) tez elden kervanıyla birlikte Kufe’ye vardığında
kendisine buraya geliş gayesinin ne olduğu sorusuna muhatap kalır. Hz. Ali
(k.v) bu sual üzerine Kufe halkına cevaben şöyle seslenir;
-Her geçen gün etrafı saran fitne ateşini
söndürmekten başka buraya geliş gayem ne olabilir ki?
Gerçekten
de Hz. Ali (k.v)’in buraya geliş gayesinin birliği ve dirliği sağlamaya yönelik
olduğu şundan besbelliydi ki, son bir hamleyle daha muharebe öncesinden barış
girişiminde bulunmak üzere görevlendirdiği Ka’ka b. Amr ile birlikte çaba sarf edişiyle
tüm samimiyetini ortaya koyacaktır. Ancak
gel gör ki Emirül Mümininin gösterdiği tüm bu iyi niyetli barış girişimi çabaları
her daim anlaşmamaktan yana ısrarcı tutum içerisine giren İbn-i Sebe ve
taraftarlarınca bir gece vaktinde ansızın her iki tarafa da aynı anda baskın
yaparaktan devreye soktuğu sinsi planlarıyla sabote edilmiş olunur. Nitekim
ansızın bir gece baskınıyla sinsice yürüttükleri o provokatif eylem planı tutar
da. Öyle ki, o gece her iki tarafta derin uykularından uyanıp gördükleri o hazin
manzara karşısında neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde birbirlerinin oyununa
geldiklerinin zannıyla kılıçlar çekilip böylece tarihlerin Cemel vakası diye kaydettiği
ve on bin insanın ölümüne mal olan o kanlı savaş vuku bulmuş olur. Her ne kadar sinsi bir oyunla sulh girişimleri
akamete uğrasa da sonuçta Hz. Ali (k.v) vuku bulan bu savaştan zaferle çıkmasını
bilmiştir. Hatta savaş sonrası bu kez ganimet paylaşımı bahse konu olur
ki, bu meselenin üstesinden gelmek
içinde hemen yerinde bir müdahale söylemle:
-“Şimdi
sorarım sizlere: Müminlerin annesi Aişe’nin
ganimetleri kime isabet edecek” sualini
sormak suretiyle bu yersiz ganimet paylaşımı isteklerinin önüne de
geçmesini bilmiştir.
Öyle ya, madem savaşın kazananı da, kaybedeni
de Müslümandı, o halde Emir’ül Müminin bu sorduğu soruyla savaş ganimetinin
sadece gayrimüslimlerden alınabileceğinin mesajını vermiş oluyordu. Ganimet
paylaşımının dışında birde meseleye savaşan taraflar açısından baktığımızda, Cemal
vakası aynı zamanda hem galibinin hem de mağlubunun pişman olduğu bir savaş
olduğu anlaşılır. Dahası Hz. Osman (r.a) döneminde isyan boyutunda sınırlı
kalan hadiselerin Hz. Ali (k.v) dönemiyle birlikte yürekleri dağlayan iç savaşa
dönüşen elim bir tabloyla yüzleşilmiştir.
Üstüne üstük yaşanan bu elim hadisenin neticesinde Talha (r.a) ve Zübeyr (r.a) gibi çok büyük yıldız
kayıplarının da ölenler arasında olması kat be kat yürekleri daha da bir
derinden dağlamıştır.
https://enpolitik.com/kose-yazilari/hz_alinin_calkantili_halifelik_donemi_-8073.html
Devam edecek
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder