29 Nisan 2026 Çarşamba

HAZRETİ EBU BEKİR-İ SIDDIK


 

HAZRETİ EBU BEKİR-İ SIDDIK

SELİM GÜRBÜZER

     Ümmü’l Hayr Selma bint Sahr, doğurduğu çocukların hiçbirinden “anne” sözü işitmeden toprağa vermenin acısını yüreğinde hissederek uğurluyordu hep. Bu sefer yeni doğan çocuğunu yaşatmak adına Hacer’ül Esved’e karşı yönelip içten gelen bir yalvar yakarışla;  Allah'ım!  O’nu ölümden atik eyle (azad eyle), onu bana bağışla diye dua eder. Ve böylece Atik lakabı çoktan hayat iksiri olarak yaşamasına merhem olurda.  Ancak arkadaşları onun tıpkı yetişmiş bir insan gibi davranış sergilediğinden dolayıdır onu lakabıyla değil bundan böyle Ebû Bekir ismiyle çağıracaklardır. Gençliğinde ise malum pazar pazar dolaşaraktan ticari hayatta adından söz ettiren bir isim olarak dikkat çeker.  Hatta bundan öte asıl ona kendi adından söz ettirecek nişan hiç kuşkusuz tâ çocuk yaştan beri birbirlerinin yar ve yardımcısı Muhammed b. Abdullah ile can yoldaş olmanın nişanı olacaktır.  Nitekim aralarında Kalu Bela’dan beri yazılmış bir dostluk bağının varlığına işaret olacak o nişan alnındaki parlayan nurdan o kadar kendini net belli ederdi ki, Allah Resulü (s.a.v) diğer çocukluk arkadaşları arasında sadece onu kendine sadık dost seçip yoldaş kılmıştır. Zaten birlikte zaman zaman ortaklaşa ticaret yapmaları bunun teyit eden bir durumdur.  Ki, ticarette güven esas olup gerçek sadık dostluğu bunu gerektirir de.

        Hani atalarımızın “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diye beyan buyurdukları mana yüklü bir veciz söz vardır ya, aynen öylede tıpkı Peygamberimiz (s.a.v)’in yaşantısında olduğu gibi o’da cahiliye adetlerinin hiçbirini hayatında yaşamayacaktır.  Öyle ki, hayatının her safhasına baktığımızda ne bir puta tapmışlığı söz konusu ne de bir damla olsun ağzına içki almışlığı.  Hele pırıl pırıl böylesi tertemiz hayatına birde yuva kurmak yaraşırdı ki bu noktada baba ve anne evlilik kararı aldığında ilk izdivacından Abdullah isminde çocuğu olur. İkinci evliliğinde ise malum ilerisinde Peygamberimiz (s.a.v)’in eşi olacak Aişe annemiz dünyaya teşrif eyler.

         Peki, çocukluk arkadaşı Peygamberimiz (s.a.v)’e Risâlet vazifesi geldiğinde nasıl bir tavır takındı derseniz, hiç kuşkusuz Hira dağında oku emrini Peygamber dilinden daha işitir işitmez ilk iman eden olarak sahabe halkasına adını yazdırır.  Ne diyelim,  işte gerçek teslimiyete dayalı sadık dostluk bu ya,  sadece iman etmekle kalmayıp derhal dini tebliğ için sırasıyla Osman b. Affan,  Abdurrahman b. Avf,   Bilal b. Ebi Rebah,  Halid b. Said gibi daha nicelerin Müslüman olmalarına da vesile olur. Yetmedi günden güne iman halkasına dâhil olan her bir iman eden sahabenin çektiği sıkıntılarına hem madden hem manen yardım elini uzatmayı da ihmal etmez. Örnek mi? İşte Din-i Mübin uğruna işkence gören köle Bilal-i Habeşi’yi sahibinden bir bedel karşılığında alarak hürriyetine kavuşturması bunun en bariz örneğini teşkil eder.  Hele hayatı boyunca tüm yardım elini uzattığı mağduriyete uğramış mazlum sahabe hayat hikâyelerine baktığımızda annesinin doğduğunda onu niye ‘Atik’ ismiyle bağrına bastığını şimdi daha iyi anlıyoruz.  Meğer Atik lakabı boşa verilmiş bir isim değilmiş.  Öyle ya, madem Atik’in sözlük anlamı azad etmek demek, o halde o da adına uygun davranıp iman eden her mazluma yardım elini uzataraktan merhamet abidesi olması son derece gayet tabii bir durumdur. Hakeza günlerden bir gün Allah Resulü (s.a.v) Mescid-i Haram’da namaz kılarken giyinip kuşandığı izarını müşriklerin boğazına doladıkları zulmü görür görmez hemen müdahale etmesi hiç şüphe yoktur ki dost acı günde belli olurun tâ kendisi bir dostluk nişanesidir elbet. Öyle ki canı pahasına öne atılıp müdahale ettiğinde hemen onu da orada derdest edip oracıkta bayıltırlar da.  Baygın halde uyandığında ise ağzından çıkan ilk cümle: “O’na bir şey oldu mu?”  suali olur. İşte baygın halde söylenen bu söz aynı zamanda dostun derdiyle dertlenmenin ne demek olduğunu ortaya koymanın yanı sıra aynı zamanda önce canan sonra can diyebilecek yürekliliğin ta kendisi sıddıkiyet örneği olup bu can yüreklilik bir anda annesinin mümine hatunlar halkasına girmesinde  etkisini gösterir de.

         Ve bu öyle ulvi Sıddıkiyet olmanın göstergesi bir tutku heyecanıdır ki, Allah Resulü (s.a.v)  Mirac’a seyrüsefer eylediğinde müşrikler durum vaziyeti Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a bildirip alaylı bir üslupla:  

       -Ya Ebû Bekir! Hani senin şu tutkuyla bağlandığın arkadaşın var ya,  bizlere bir gecede Mekke’den Mescidi Aksay’a, oradan da göklere çıkıp tekrardan yeryüzüne döndüğünden dem vuruyor,  yoksa sende buna inanıyor musun? 

      Ebû Bekir Sıddîk (r.anh) hiçbir tereddüt etmeksizin cevaben:

      -O ne derse doğrudur, yani  Amenna ve saddakna” der.

      Düşünebiliyor musunuz araştırmaya bile ihtiyaç duymaksızın “O ne diyorsa doğrudur” diyebilecek kadar can yüreklilik örneği sergileyebiliyor.  Nitekim o her haliyle ölü teneşirinde gassal elinde teslim olmuş meyyit misali can yürekliliğinden dolayıdır ki Allah Resulü (s.a.v) onu hep “Ebû Bekir-i Sıddîk” ismiyle yâd etmiştir. O artık bundan böyle sahabe arasında Sıddıkıyet makamına erişen nevi şahsına münhasır sadık karakter özelliğinin ötesinde ashabın arasında Allah Resulünün hem Hicret yoldaşıdır hem de mağarada beraberce bulunma şerefine nail olan tek refakat isimdir. Böylece “Kişi sevdiği ile beraberdir” hükmünün tecellisi olarak mağarada örümcek ağı koruması altında dünya ve ahirette ismiyle müsemma tek sadık dostluğu tescillenmiş olur. Öyle ki,  üç gün boyunca mağarada birlikte baş başa kalıp Medine'ye yol alacakları sırada bir atlı süvarinin arkadan yetişeceği esnada anlık bir refleksle Allah Resulüne koruyucu kalkan olarak haber verme şerefi de ona ait tek sadık dost oluş nişanıdır. Netice malum; Süraka atı ile birlikte üç kez kumlara gömülüp amacına ulaşamayacaktır.

      Hakeza Mekke de kızı Aişe’yi nişanlayıp Medine de nikâhının kıyıldığının onurunu yaşama şerefi de sadece ona özgü kılınmış tek duygu seli nişanedir.

      Tabii bitmedi, dahası var:

       -Bedir savaşı sonrası arkadaşlarının esirlerin öldürülmesi gerektiği söylemlerin tam aksine onlardan fidye alınması fikrini ortaya koyup tasdik görmesi de ona özgü kılınmış ileri görüşlülüğünün göstergesi bir nişanedir.  

       -Allah'ın Resulü vefatına yakın hastalığından dolayı mescide gidemez olmuştu, bunun üzerine “Yerime Ebû Bekir kıldırsın” emri gereği hastalık süresince on yedi vakit namaz kıldırma şerefi de ona has kılınmış bir nişanedir.

       -Habib-i Ekrem (s.a.v)’in vefatıyla birlikte. Ömer (r.a)’ın; ‘Kim Muhammed öldü derse boynunu vururum şeklinde sarf ettiği celalli sözleri karşısında  Her nefis ölümü tadacaktır’ ayeti celilenin hükmünce Ya Baki entel Baki anlamında “Sadece Allah bakidir” diye verdiği cevapla da ona ait has teskin edici can yüreklilik bir nişanedir. 

        Malumunuz Allah Resulünün vefatının ilk şokunu atlatan birkaç Hazrecli kendi aralarında ‘Kim halife olacak’ sorusu yerine  Halife hangi kabileden’ sorusuyla gündeme getirdikleri meseleyi Ensar mı olsun,  Muhacir mi olsun eksenine taşımışlardı.  Hatta bununla da yetinmemişler Sa’d’ı hasta yatağından kaldırıp ‘İşte, Resulullah (s.a.v)’in halifesi budur’ şeklinde kendi kendilerine gelin güvey olup halife ilanına kalkışmışlardı.  Neyse ki tam bu sırada puslu havayı dağıtacak bir el olarak Hz. Ömer (r.a)  devreye girip;

       -Ey Ebû Bekir!  Sen ki Allah Resulüne içimizde en yakın bulunanısın,  o halde bu konuda halife olma görevi sana layıktır deyip, her kesin gözü önünde onun elinden biat almasıyla birlikte bir anda puslu hava dağılıp ardından Muhacir, Ensar ve her kabile itaatlerini bildiren sözlerle biat halkasına dâhil olurlar. Böylece Müslümanların ilk halifesi olma şerefine nail olur. Doğru olanı da buydu zaten. Çünkü Allah Resulü  (s.a.v)’in hayatta iken her türlü kabileciliğin İslam’a aykırı olduğunu beyan etmesinin asıl nedeni kan bağına dayalı bir Müslüman topluluğunun varlığının söz konusu olmasıydı. Hem nasıl ki Araplarda Kureyş ne ise Türklerde de Oğuz boyu odur. Dolayısıyla her iki boyda tarihte üstlendikleri misyonları itibarıyla çok büyük konumda yer alıp tarihin akışına yön veren kilit taşı kabile olmuşlardır. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v)’in ardından ilk halifenin Kureyş’den olması birliğin ve dirliğin tesisi adına çok yerinde bir uygulama olmuştur. Halifelik kim bilir bir başka kabileden olsa idi, tarih boyunca pek çok önüne geçilmez yaraların kangrenleşmesi, dağılmaların nüksetmesi ve isyanların baş göstermesi gibi işin içinden çıkılmaz hadiselerin vuku bulması kaçınılmaz bir hal alacaktı.  

       Malumunuz Allah Resulünün vefatıyla birlikte bir yandan biat merasimi yapılırken, diğer yandan da Hz. Ali (k.v), Efendimiz (s.a.v)’in o mübarek bedenini yıkayıp kefenleme görevi ifa ediyordu. Ancak kefenleme işlemlerinin akabinde, bu kez Efendimiz (s.a.v)’in nereye defnedileceği tartışmaları baş göstermişti ki,  yine ortalığı sükûnete kavuşturacak usta el olarak Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) devreye girip Resulullah (s.a.v)’in “Allah her peygamberin ruhunu, onun gömülmek istediği yerde kabzeder. Onun için onu yattığı odasında defnedin” diye beyan buyurduğu hadisi şerifin (bkz. Tirmizi’nin Hz. Aişe’ye tarikiyle rivayet ettiği hadis, Cenaiz, 33) ilk şahidi olarak oradakilere hatırlatmakla bir anda alevlenen tartışmalara son vermiş olur. Böylece Efendimiz (s.a.v), Hz. Aişe’nin odasında defnine karar kılınır.  İyi ki de yücelerden gelen emirle böyle karar kılınmıştır.  Bu sayede o gün bugündür orası hem Mescidi Nebevi kapımız olur hem de Gül Nebevi merkadımız. Resulullah (s.a.v)’in hasta yatağında iken Usame komutasındaki ordunun sefere çıkmasını emretmişti, ancak Efendimiz (s.a.v)’in vefat haberiyle ordu bir anda dağılmaya yüz tutmuştur.  Neyse ki Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) posta oturmasıyla birlikte ilk icraat olarak dağılan orduyu toparlayıp yeniden seferber eylemek olur. Gerçekten de sefer dönüşü sonrasında, ordunun başına genç yaşta Usame’nin komutan olarak tayin edilmesi yerinde bir karar olduğu anlaşılır.  Böylece o hakkıyla görevini ifa etmenin yanı sıra Resulullah (s.a.v)’in komutanlık konusunda ne kadar dâhiyane isabetli bir karar aldığını gözler önüne serilmesine vesile olmuştur.

      Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halife sıfatıyla yaptığı en önemli bir başka icraatı da Resulullah (s.a.v)’in vefatıyla birlikte bir kısım kabilelerin irtidat (dinden dönme) eylemlerine karşı sessiz kalmamasıdır. Ayrıca zekât vermemekte direnenlere karşı da birlik ve dirliğin gereği mukavemetlerini habire kırıyor olmasıdır.  Nitekim Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın dinden dönenlere ilk zaferi Halid b. Velid komutasında Tuleyha’nın ordusunu mağlup etmesiyle gerçekleşir. Tüm bunlardan daha da önemlisi görevlendirdiği İkrime (Ebu Cehil’in oğlu) komutasında peygamberlik iddiasında bulunan Müseylime Kezzab’ın defterini dürmesiyle birlikte çok büyük bir fitnenin önüne set çekmiş olmasıdır.  Diğer bir başka önemli icraatı ise kabileleri itaat altına almak için uzak diyarlara tayin edilen emirlerin gidecekleri yerleri belirlemesidir. Örnek mi?  İşte bunlardan;

       -Muhacir b. Ebi Ümeyye Arv kabilesine,

       -Halid b. Said’i Şam tarafına,

       -Amr b. As’ı Kudaa’ya,

       -Huzeyfe b. Mihsan’ı Deba’ya,

       -Arfece b. Herseme’yi Mehre’ye,

       - Şürahbil b. Haseme’yi İkrime’nin yardımına,

       - Ma’n b.Haciz’i Süleym ve Hevazin tarafına,

       -Süveyd b. Mukarrın’ı Yemen taraflarında Tihame’ye,

       -Ala b. El-Hadrami’yi Bahreyn’e görevlendirmesi en önemli icraatlarının bariz örneklerini teşkil eder. Derken dinden dönenlerin gösterdikleri birtakım eylemler ve zekât vermemekte direnenlerin direnişleri tam manasıyla bastırıldığı gibi bu arada huzuru bozmak isteyen kabilelerin kirli emelleri ve hevesleri de kursaklarında bırakılmış olur.

       Peki ya emirler! Onlar da malum; irtidat hareketlerine geçit vermemekle vazifelerini en iyi şekilde yerine getirmenin sevinciyle kendilerini Asrı Saadetin altın sayfalarına işin ehli idareciler olarak yazdırmış olacaklardır.

       Hemen her yerde huzur ve asayiş sağlandıktan sonra sıra şer’i hükümlerin belli bir tertib üzere kayıt altına alınmasına el atılır ki,   işte bu işe el atmanın başlangıcında  mesela Hz. Ömer (r.anh)’ın teklifiyle Kur’an ayetleri Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın döneminde Fatiha süresinden başlayarak Mushaf hale getirilmesi süreci faaliyetine start verilir bile. Nitekim Mushaf oluşumu için ilk evvela mescidin yanında bir yer ayrılır, sonrasında ise Resulullah (s.a.v) her kime ayeti kerime yazdırmışsa şahitleriyle birlikte hazirun olarak davette edilirler. Böylece Kur’an ayetleriyle ilgili her kimin elinde ne varsa, yani taşlara, hurma liflerine, kemiklere, derilere, kâğıtlara işlenmiş haldeki toplanan tüm ayetler kayıt altına alınmış olur. Dahası bu sayede en başta Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk olmak üzere Hz. Zeyd b. Sabit ve emeği geçen diğer tüm Ashabı Güzin, Tabiîn, Tebe-i Tabiîn ve en son Ehl-i sünnet ulemanın da katkı sunmaları sayesinde tertip üzere yazılmış Mushaf’a kavuşulmuş olunur. Bu yüzden ashabın el ele gönül gönüle verip başlatıp yürüttükleri bu hizmetlerinden dolayı ne kadar şükretsek azdır. Derken Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)  bundan sonra ki faaliyet olarak İslam’ın hoş sedasını tüm cihana duyurmak için ilk işi komşu ülkelerin sınır boylarından başlayacak olan sefer hazırlıklarına koyulmak olur.  Nitekim Suriye, Şam,  Irak, İran taraflarına görevlendirdiği Halid b. Velid emir komutası öncülüğündeki ordu sayesinde birbiri ardına zaferler elde edilir de. Böylece o güzel komutan Allah’ın kılıcı anlamında Seyfullah lakabına mazhar olur. Öyle ki O, bu savaşlarda İran Şahı Hürmüz, Ma’kıl gibi nice komutanların başlarını devirmiş, Cabani gibilerin haddini bildirmiş, aynı zamanda Suriye’de Peygamber davetini alıp fakat tereddütte kalan Herakliyüs’in görevlendirdiği Romanos'u bile önünde diz çöktürmüş bir komutandır.       

       Allah’ın kılıcı Seyfullah diz çöktüre dursun, bu arada Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın iki yıllık hilafetinin sonuna geldiğinde Umre yapıp hatıralarını tazeler de.  Ancak Cemaziyelahır ayının yedisine rastlayan pazartesi gününün o kuru ayazında aldığı gusül abdestinin ardından kendisini şiddetli bir titreme hali tutuverir. Belli ki ötelere gidişin ilk habercisi bir titreyiş haliydi bu.  Öyle ki; titreme ateşe dönüşünce bu durumda yerine namaz kıldırması için imamete Hz. Ömer (r.anh)’ın geçmesini yeğler. Tabi bu arada günden güne vücudu güçten takatten düşüp zayıflamaya yüz tutmasına rağmen hasta ziyaretine gelenleri kabul etmekten imtina etmez de. Zira onu daha çok kendi sağlığını düşünmek yerine kendinden sonra ümmete çobanlık yapacak olan halifenin üstleneceği ağır mesuliyetin derdi tasası düşündürürdü hep. Dolayısıyla gönlünde bu işin hakkını yerine getirse getirse ancak Hz. Ömer (r.a.) olabileceği kanaati ağır basar. Hatta bu düşüncesini Abdurrahman b. Avfan'a, Hz. Osman’a,  Muhacir ve Ensar’dan görüşüne itimat ettiği birkaç dostuna açmayı da ihmal etmez.  Ve yapılan istişareler neticesinde bu düşünce olumlu karşılık bulur. Derken Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)  hasta yatağında bile Hz. Osman’ı çağırıp;

    -“Benden sonra Ömer’i halife olarak bırakmış bulunuyorum” diye yazdırıp ahitnamenin mühürlenmesini vasiyet eyler.

    Nitekim Hz. Osman (r.anh) vasiyetin gereğini yapıp;   

     -“Mühürlü ahitnamede yazılı şahsa biat ediyor musunuz” sorusunu sahabe arkadaşlarına yönelttiğinde hiç kimseden itiraz sesi çıkmayınca biat sözü alınmış olur.

     İşte bu noktadan sonra Hz. Ömer (r.anh),  Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın tavsiyesi doğrultusunda sahabenin biati gerçekleşip bundan böyle ümmetin ikinci halifesi de olur.  

      Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) Hakka yürümek üzere iken odası sevenlerle dolup taşar. O artık son nefesini verdiğinde çok sevdiği Resulüllah (s.a.v)’in Kabri Şerifinin yanına defnedilip Mescidi Nebevide medfun olarak yerini de alır.  İlginçtir bu arada Hâlid b. Velid çıktığı seferlerde, Suriye’nin mühim ticari merkezlerini fethettikten sonra Busra’ya doğru ilerler, oradan Yermuk’a hareket edip Yermuk’ta üç bin şehit vererek kazandığı zaferinin ardından emanetinde sır gibi saklayıp da Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a ilettiği mektubun içeriğinde mealen şu yazılıdır:  

        -Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın vefat ettiğini, yerine Hz. Ömer (r.anh)’ın geçtiğini, artık yeni halifenin ordunun başkomutanlığına Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı atadığına dair vasiyetinin olduğunu ve bugüne kadar sır gibi saklamanın nedeninin Yermük savaşının akamete uğramamasına yönelik olduğudur.

      Böylece mektubun içeriğinden de anlaşıldığı üzere görevi ona teslim edip devretmenin ardından;

      -Artık bundan böyle komutan sen, ben ise emrinde neferim demek vardır.  

     Böylece Halid b. Velid Suriye cephesinde onca kazandığı zaferlerinin akabinde vasiyetin gereğini yapıp Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ı gözü arkada kalmayacak bir şekilde ötelere uğurlamışta olur. Hem de bu öyle bir uğurlayıştır ki, Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) Mescid-i Nebevide Allah Resulü (s.a.v)’in yanına defnedilecektir. 

      Artık O, canından aziz bildiği Gül Nebevi Can Dostunun yanındadır. Üstelik dünyada beraber oldukları gibi kabir ve ahiret âleminde de beraberlerdir.

       O gün birileri kalkıp Sahabe arkadaşlarına deselerdi ki:

      -Sizler Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ı nasıl bilirdiniz?

      Sahabenin vereceği cevap hiç kuşkusuz: 

     -“Hayatta iken usulet ve suhuletle kazandığı sessiz zaferleri gibi kendi iç hayatı da sessizdi. Bu yüzden, O bizim hafi zikrin Piri halifemizdi”  diyeceklerdir elbet.

     Gerçekten de O,  Can dostundan talim eylediği ve kalbine işlediği hafi zikri, kendi oluşturduğu zikir halkasında ki Gönül Sultanlarına devredip kelebek misali öyle Hakka yürümüştür.  İşte o söz konusu zikir halkasının Hafi Piri olarak kendisinden dal budak salan silsilesinden mesela günümüze kadar uzanan Nakşibendi yolunun Halidi kolunun Sultanlarından Seyyid Muhammed Saki (k.s)’e devr olunan silsile-i şerife şeceresine baktığımızda ne demek istediğimiz daha da iyi anlaşılmış olacaktır.

       Madem öyle, beslenilen kaynağın bugüne kadar gelen Nakşibendi Halidi kolunun Gönül Sultanlarının isimleri neymiş bir görelim.

 ALTIN SİLSİLE:

 1- Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)

 2- Selman-ı Fârisî (r.a)

 3-  Ebû Muhammed Kasım(r.a)

 4-  İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a)

 5- Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)

 6- Ebü’l Hasan-ı Harakânî (k.s)

 7- Ebû Ali-i Fârmedi (k.s)

 8-  Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)

 9- Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s)

10-  Hâce Ârif-i Rîvegeri (k.s)

11- Mahmud İncîrî Fağnevî (k.s)

12- Ali Râmîtenî (k.s)

13- Muhammed Baba Semmâsî (k.s)

14- Seyyid Emir Külâl (k.s)

15- Şah-ı Nakşibend (k.s)

16- Alâeddin Attâr (k.s)

17- Ya’kub-i Çerhî (k.s)

18- Ubeydullah Ahrâr (k.s)

19-  Mevlânâ Muhammed Zahid (k.s)

20- Derviş Muhammed Semerkandî (k.s)

21- Hace Muhammed Emkenekî (k.s)

22- Hace Muhammed Bâkî-billâh (k.s)

23- İmam-ı Rabbânî (k.s)

24- Muhammed Ma’sum (k.s)

25- Mevlânâ Muhammed Seyfeddin (k.s)

26- Şeyh Seyyid Nur Muhammed Bedâûnî (k.s)

27- Mirza Mazhar Cân-ı Cânân (k.s)

28- Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)

29- Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s)

30- Seyyid Abdullah Hakkârî (k.s)

31- Seyyid Taha Hakkârî (k.s)

32- Seyyid Sıbgatullah Arvâsî (k.s) (Gavs-ı Hizanî)

33- Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)

34- Şeyh Fethullah Verkânisî (k.s)

35- Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)

36- Şeyh Ahmed Haznevî (k.s)

37- Şeyh Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) (Gavsi Bilvânisî)

38- Seyyid Muhammed Raşid (k.s)

39- Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbâki (k.s)

40- Sultan Seyyid Muhammed Saki  (k.s)

          İşte Sıddıkiye yolu bu altın isimlerle Hafi zikir halkası olarak yol alıp bugünlere geldi. Öyle ya madem önümüze hazır konmuş durumda, o halde daha ne duruyoruz bir an evvel bu noktada bize rehber olan Hafi Zikir Sultanlarının günümüze kadar uzanan halkasına tutunup istifade etmek düşer. Yeter ki sessiz ve derinden kana kana içtiğimiz bu kaynağın kıymetini bilelim, gerisi gelir elbet.  Şayet uzun bir çileli koşuşturma neticesinde önümüze konan bu bitmek tükenmek bilmeyen bu kaynağın kıymetini bilirsek o kaynağın gönül erleri bizden usanmaz da. Zira Peygamberimiz (s.a.v)’den itibaren Ümmet-i Muhammed’in büyük çoğunluğu bu kaynaktan beslenmektedir. Baksanıza Onların isimlerini anmak bile gönüllerimizi ferahlatmaya yeter artar da.

            Vesselam.

          https://www.bayburtpostasi.com.tr/ebu-bekir-i-siddik-ra

 

         

       

         

 

27 Nisan 2026 Pazartesi

ÖLÜRÜM TÜRKİYE’M


 

           ÖLÜRÜM TÜRKİYE’M                   

         SELİMGÜRBÜZER

       Uzun yıllardır hem Bayburt Postası, hem En Politik adlı internet sitesinde yayınlanan yazıları 2023 yılı içerisinde Ölürüm Türkiye’m adlı üçüncü eserimi Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık’tan okuyucu ile buluşturmanın heyecanını yaşamak apayrı bir duygu seli olsa gerektir. Yayınlanan bu eserim 612 sayfa hacimli,   10 bölüm altında 100’e yakın makaleden oluşuyor:

      -Hayat öykümden Ölürüm Türkiye’m Sevda kareleri,

     -Ölürüm Türkiye’m Sevdama ruh katan Şahsiyetler,  

     -Türkiye’m Sevdasını Tehdit Eden İç ve Dış Mihraklar,

    -Fitne Katilden Beterdir,

    -Hepimiz Aynı Kilimin Desenleriyiz,

    -Türkiye’m Sevdasından Yeni Türkiye Yüzyılına Doğru,

    -Kimlik Bunalımı,

    -Kültür Buhranı ve Medeniyet Ruhu,

     -Rol Model Arayışları,

     -Sivil Toplum-Sivil Katılım-Sivil İnisiyatif vs. adlı bölümlerden oluşan kitapta, ayrıca Lise çağlarımda matbaasında çalıştığım Bayburt Postası Gazetesinin kurucusu Osman Okutmuş’u da “Kop Tipisi Işığı: Osman Okutmuş” başlıklı yazısı ile yâd etmiş oldum. 

       

        Kitabın önsözünde şu ifadelere yer verdim:

        “Ölürüm Türkiye’m ölümüne bir sevdadır. Çocukluğumuzdan gençliğe, gençliğimizden ihtiyarlığımıza ve ölene dek heyecanı hiç dinmeyecek sevda yüklü bir tutkudur bu. Hatta sevda yüklü bu tutku seli öyle derinlemesine ruh iklimimize işlemiş ki, geriye dönüp şöyle baktığımda hayat hikâyemin hemen her karesinde bunu görebiliyorum.

       Nitekim kaleme aldığım eser incelendiğinde Dede Korkut hikâyeleriyle doğup büyüdüğüm Bayburt’tan tutun da Dadaşlar diyarı Erzurum’da üniversite yıllarıma uzanan öğrencilik anılarımda, mezuniyet sonrası meslek hayatına başladığım Aziz İstanbul’un manevi ikliminde ve kuvayı milliye ruhunun merkezi Ankara’da meslek hayatımın devamında bir kısım kurumlarda yaşadığım, gördüğüm bir dizi hadiseler zincirinde de bunu görebiliyorum.  Derken hayatımın hemen her karesinde “Ölürüm Türkiye’m” heyecanı hiçbir şartta sönmeyen Kızıl Elma meşalesi bir sevda seli olduğunu idrak etmiş oldum. Hiç kuşkusuz iç dünyamda sönmeyen bu Kızıl Elma tutku selinin oluşmasında gençlik çağlarımda Kop Tipisi abidesi Osman Okutmuş’un, MHP ve Ülkü Yolu Eğitimcilerinden Yılmaz Saka’nın, Ölürüm Mihriban Türkiye aşkını şiirleriyle harmanlayan Abdürrahim Karakoç’un, sonsuzluğa ulaşmak aşkıyla yanıp tutuşan ve ‘Ölürüm Türkiye’m’ sevdasını kar beyaz bir ölümle ötelere kanatlandıran Muhsin Yazıcıoğlu gibi daha nice mümtaz şahsiyetlerin benim ruh iklimimde tesirlerinin çok büyük payı vardır. Ayrıca bu duygu yüklü düşünceler eşliğinde yıllar öncesinden çeşitli gazete ve dergilerde ve internet sitelerinde yazdığım makalelerimi bile Ölürüm Türkiye’m ruhu doğrultusunda yazıp şu an kitap haline gelmiş durumdayım da.  Madem öyle, kitap haline getirmiş durumdayız, o halde kaleme aldığım bu eserde Ölürüm Türkiye’m sevdası nasıl duygu yüklü tutku seliymiş hep birlikte satır satır izleyip görmüş olalım.”

       Kitabın kapak tanıtımı bölümünde ise şu ifadelere yer verdim:                    

       “Mondros’un ağır şartlarını kanıyla ve canıyla bir çırpıda silip atan Necip Türk Milleti bundan böylede önüne çıkacak daha nice zor şartların üstesinden gelebilecek güçtedir elbet. Tarihe şöyle bir göz attığımızda I. ve II. Dünya Savaşları tüm olumsuz şartlarının bize olan etkisi  ‘yol vergisi’, ‘ekmek karnesi’ ve ‘gaz kuyruğu’ olarak yansımıştı. Neyse ki Necip Türk Milleti o söz konusu ağır ekonomik şartların altından kalkamayan şeflik idaresine karşı sandıkta “Yeter artık söz milletindir” fermanıyla iradesini ortaya koydu da bir nebze olsun nefes alabildik. Ama baktılar ki, halkın büyük teveccühüyle seçilen Adnan Menderes’in Başbakanlığında yönetilen Cennet Vatan Türkiye ayağa kalkacak,  hemen alelacele içte ve dışta zinde güçler düğmeye basıp 27 Mayıs darbesiyle birlikte idam ederekten bedel ödettireceklerdir. Derken her on yılda bir yapılan darbelerle halkın iradesi kesintiye uğratılıp Türkiye’nin çağ atlama azminin önüne set çekmiş oldular. En son geldiğimiz noktada ise 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi Darbe girişimiyle önümüz kesilmeye çalışılsa da bu kez umduklarının tam aksine hevesleri kursaklarında kala kalıp hain darbe girişimi akamete uğratılabilmiştir. Ancak bu demek değildir ki, zinde güçler bu işten vazgeçip bir daha milletimizin yakasına yapışmayacaklardır. Baksanıza hiçte milletimizin yakasından düşecek gibi gözükmüyorlar. Hani atalarımızın “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” diye söylediği bir söz var ya, aynen öyle de dün olduğu gibi bugünde yine milletimize ince ayar çekme planı peşindelerdir. Hele necip milletimizin ‘Yeni Türkiye Yüzyıl’ına giden yoldaki heyecanının bir türlü bitip tükenmediğini gördükçe bu kez kültürel kodlarımızla oynayacak kadar da gözü dönmüş halde oyun içinde oyun kurmak peşindelerdir.  Tarih bilincinde olanlar çok iyi bilir ki Tanzimat’la başlayan batı hayranlığı mankurtluğu içimizi içten içe kemirip kültürel kodlarımızda öyle derin yaralar açmıştı ki, en nihayetinde Osmanlıyı hasta yatağına düşürüp çöküşümüze neden olmuştu. Hatta bu dönemle başlayan batı hayranlığı sevdası halkın kültürel dokusunu tahrip etmekle kalmamış aynı zamanda halkla devlet arasında güven kaybına da yol açmıştı.

          Her neyse olanlar olmuştu bikere, bu günde halktan kopuk mankurt havariler kirli emellerinin peşinde koşa dursunlar, asıl bizim için önemli olan 15 Temmuz 2016 darbe girişimine karşı kazandığımız diriliş ruhunu ve kültürel kodlarımızı her şartta ve ahvalde iri ve diri tutma beceresini gösterebilmek çok mühimdir.  Şu çok iyi bilinsin ki, Yeni yüzyıl Türkiye yolunda diriliş ruhumuzdan ve kültürel değerlerimizden taviz vermediğimiz sürece aydınlık yarınlar bizim olacak demektir. İri ve diri olmaya mecburuz da. Çünkü şöyle geriye dönüp baktığımızda dünden bugüne Ölürüm Türkiye’m yolunda nice bedeller ödendi,  bunu kâh 27 Mayıs darbesinde, kâh 12 Mart muhtırasında,  kâh 12 Eylül darbesinde,  kâh 28 Şubat Postmodern darbesinde, kâh 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi darbe girişiminde hep birlikte görüp yaşadık. Neyse ki bu tür bedel ödemelerle canı yanan insanımız, artık bir daha canı yanmaması için havadan, karadan atılan bomba ve mermilere,  hatta üzerine gelen tanklara karşı göğsünü siper ederekten Yeni Yüzyıl Türkiye Kızıl elmasına ışık yakmış oldu da.  Ve en nihayetinde onca yaşanmışlıkların ardından artık millet ve devletin elle ele verdiği büyük bir sıçrayışla çağ atlayacak Yeni Yüzyıl Türkiye’nin eşiğine gelmiş olduk.  Öyle ki geldiğimiz noktada vesayet odaklarının cirit atamadığı bu kutlu yürüyüş bize Allah Resul’ünün Mekke ve Medine halkı ile beraber yürüdüğü çağı da hatırlatmakta. Hele şükür Türkiye’yi artık sırça köşklerde yaşayan Simonlar yönetmiyor, tam aksine bu milletin bağrından çıkmış Anadolu çocukları yönetmekte. Üstüne üstük Türk tipi Cumhurbaşkanlık modeliyle yönetiliyoruz. Baksanıza Osman Gazi ve Şeyh Edebali ikilisinin Söğüt otağında Osmanlının kuruluş mayasını çalıp akabinde oluşturulan Toy meclisinin kararları doğrultusunda ortaya konulan adil yönetim anlayışının zenginleştirilmiş benzer uygulama örnekleri Yeni Yüzyıl Türkiye’sinde tesis edilmek üzere de. Dün nasıl ki Horasan erenleri, müftüler, müderrisler, kılıç kabzası kuşanan alperenler Söğüt Beyliği’ne sevk edilerekten Türk’ün nabzı Osmanlı Beyliği’nde atıp Nizam-ı âlem olmuşsak, bugün de Yeni Yüzyıl Türkiye koşusunda millet devlet el ele gönül gönüle verip yeniden diriliş hamlesiyle âleme nizam olabiliriz pekâlâ. Nitekim necip milletimizin 15 Temmuz Paralel İhanet Çetesi Darbe girişimine karşı tankların altına yataraktan darbe girişimini önleyip akabinde tutulan vatan nöbetleri eşliğinde 7 Ağustos günü Yeni kapıda “Hep Birlikte Türkiye olacağız “ fermanıyla Yeni Yüzyıl Türkiye’nin doğuşuna ışık yakması bu muştuyu doğrulayan bir diriliş ruhudur bu.”  

   Bu arada pek çok okur Selim Gürbüzer kimdir diye merak etmekte. Aslında kendimden bahsetmeyi sevmem, yine de okuyucumun merakını gidermek adına kısaca özgeçmişimi şöyle özetleyebilirim:

     Özgeçmiş:

    Selim Gürbüzer, 1965 yılında Bayburt’ta doğdu, evli ve biri kız, biri erkek 2 çocuk babasıdır. İlköğretimini Bayburt Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulu, Orta öğretimini Bayburt Ortaokulu, Lise öğretimini Bayburt Lisesinde tamamladıktan sonra Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Biyoloji bölümünü bitirdi. Meslek hayatında bir yandan kamuda görev yaparken diğer yandan da büyük bir gayret ve özveri göstererekten Anadolu Üniversitesinin iki yıllık ön lisans fakültelerinden sırasıyla; AÖF Medya İletişim, AÖF Radyo Tv, AÖF İlahiyat, AÖF Veteriner Sağlık ve AÖF Tarım Teknolojilerinden mezun olmayı başarabilmiştir. Bayburt’ta öğrencilik yıllarında Hoca Ali Matbaasında rahmetli Osman okutmuş ve oğullarının yanında Bayburt Postası gazetesinde çalışarak gazetecilik ruhunu kazanmıştır. Üniversite hayatının akabinde sırasıyla İstanbul, Balıkesir ve Ankara’da Milli Eğitim Sağlık Eğitim Merkezlerinde ve Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesinde biyolog olarak görev yapmanın yanı sıra Gündüz Gazetesi, Alperen Dergisi, Nizam-ı âlem dergilerinde ve EnPolitik sitesinde araştırma incelemeleri yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca 2022 yılı sonunda KDY yayınlarından “Güneş Doğudan Doğar” ile 2023 yılı içerisinde ise sırasıyla “Medine’den Buhara’ya”, “Ölürüm Türkiye’m”, “Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz” adlı yayınlanmış kitaplar ile en son yayınlanan “Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi” adlı eseri yayınlanmıştır. Şuan genç yaşta çalıştığı Bayburt postası Gazetesinde yeniden yazılarına devam ettiği gibi Türkiye Tıbbi İlaç ve Cihaz Kurumunda da Biyolog olarak görevini yürütmektedir.         

   Selim Gürbüzer’in Ölürüm Türkiye’m adlı eserine ulaşmak isteyenler aşağıdaki şu linkten temin edebilirler:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim+gurbuzer

 

 

Yayın Tarihi:

04.04.2023

ISBN:

9789754490886

Dil:

TÜRKÇE

Sayfa Sayısı:

612

Cilt Tipi:

Karton Kapak

Kağıt Cinsi:

Kitap Kağıdı

Boyut:

15.5 x 23.5 cm

 Vesselam

    

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

22 Nisan 2026 Çarşamba

Bayburt Milletvekili Fetani Battal'ın Damadı Yazar Ali Osman Özdemir ile 23. Ankara Kitap fuarı imza günü Hatıram.


 Bayburt Milletvekili Fetani Battal'ın Damadı Yazar Ali Osman Özdemir ile 23. Ankara Kitap fuarı imza günü Hatıram. https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

20 Nisan 2026 Pazartesi

Kendisi Gazi ve aynı zamanda Emekli polis olan Salim ÖĞÜT kardeşim 23. Ankara Kitap Fuarı imza günüme teşrif eylediler. Kendilerine candan teşekkür ederim.


 Kendisi Gazi ve aynı zamanda Emekli polis olan Salim ÖĞÜT kardeşim 23. Ankara Kitap Fuarı imza günüme teşrif eylediler. Kendilerine candan teşekkür ederim. https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

18 Nisan 2026 Cumartesi

Petlas Lastik Sanayi ve Ticaret A.Ş. Genel Müdürü Sabri Özcan imza günüme teşrif eylediler.


 Ankara'nın iş adamlarından Rahmetli Abdülkadir Özcan'ın Değerli evladı Petlas Lastik Sanayi ve Ticaret A.Ş. Genel Müdürü Sabri Özcan imza günüme teşrif eylediler. Kendilerine candan teşekkür ederim. https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

16 Nisan 2026 Perşembe

Dr. Hasan Bağcı ve doktor arkadaşı Ankara 23. Kitap Fuarı imza günüme teşrif buyurdular.


 TIP camiasından ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığında Daire Başkanlığı yapmış olan Dr. Hasan Bağcı ve doktor arkadaşı Ankara 23. Kitap Fuarı imza günüme teşrif buyurdular. Her iki dost kardeşime de candan teşekkür ederim.

Hayy'dan Hu'ya Yaratılış Mucizesi
Selim Gürbüzer KİTAPYURDU DOĞRUDAN YAYINCILIK (KDY) https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

15 Nisan 2026 Çarşamba

MEB Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde beraber çalıştığım Diş Hekimi Zekiye Dikmen ile yıllar sonra Ankara 23. Kitap Fuarı imza günümde buluşma hatıram.


 MEB Ankara Beşevler Sağlık Eğitim Merkezinde beraber çalıştığım Diş Hekimi Zekiye Dikmen ile yıllar sonra Ankara 23. Kitap Fuarı imza günümde buluşma hatıram. Kendisine candan teşekkür ederim. Hayy'dan Hu'ya Yaratılış Mucizesi

Selim Gürbüzer KİTAPYURDU DOĞRUDAN YAYINCILIK (KDY) https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ AYNI FAKÜLTEDEN BERABER MEZUN OLDUĞUM YASEMİN AYKAN (TEKİN) VE Eşi BAYRAM TEKİN'İN ÇOCUĞU İLE BİRLİKTE PKK kurşunlarıyla Şehit Edildiler. RUHLARI ŞAD OLSUN


 ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ AYNI FAKÜLTEDEN BERABER MEZUN OLDUĞUM YASEMİN AYKAN  (TEKİN)  VE Eşi BAYRAM TEKİN'İN  ÇOCUĞU İLE BİRLİKTE  PKK kurşunlarıyla Şehit Edildiler. RUHLARI ŞAD OLSUN.


  • https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

TÜRK DÜNYASI KÜTÜPHANESİ STANDINDA SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI OKUYUCULARA TAKDİM EDİLDİ-KDY


 

Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz

https://www.kitapyurdu.com/kitap/masonlar-marksistler-kapitalistler-ve-biz/648527.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

ANKARA BAYBURT TANITIM GÜNLERİNDE SELİM GÜRBÜZER KİTAPLARI OKUYUCULARLA BULUŞTU


 

Ölürüm Türkiye'm

https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR KİTABI ALMANCA TANITIM-KDY


 

Güneş Doğudan Doğar

https://www.kitapyurdu.com/kitap/gunes-dogudan-dogar/636405.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

GÜNEŞ DOĞUDAN DOĞAR- SELİM GÜRBÜZER-KDY


 

Güneş Doğudan Doğar

  https://www.kitapyurdu.com/kitap/gunes-dogudan-dogar/636405.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

13 Nisan 2026 Pazartesi

Ölürüm Türkiye'm Kitabımda da ismini andığım Siyaset Bilimci Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR İle 23. Ankara Kitap Fuarı imza günü buluşma hatıram.


 Ölürüm Türkiye'm Kitabımda da ismini andığım (İki Kutuplu Bakıştan çıkma vakti başlıklı yazım) Siyaset Bilimci Prof. Dr. Hikmet ÖZDEMİR İle 23. Ankara Kitap Fuarı imza günü buluşma hatıram. https://www.kitapyurdu.com/kitap/olurum-turkiyem/645701.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

6 Nisan 2026 Pazartesi

HAZRETİ ÖMER’ŨL FÂRUK


 

        HAZRETİ ÖMER’ŨL FÂRUK

     SELİM GÜRBÜZER

     Düşünün ki, kız çocuğunun horlandığı bir cahiliye toplumunda;

    -“Müjde!  Müjde!  Ey Hattab!  Bir oğlun oldu” diye haykırılan bir haber, elbette ki o toplumun bir anda sevinç çığlığı atması hiçte anormal karşılanmayacaktır.  Üstelik doğan çocuk ilerisinde Allah Resulü (s.a.v)’in vefatıyla birlikte Ebu Bekir-i Sıddık (r.a)’dan sonra ikinci halife olarak adaletiyle adından söz ettirecek olan Hz. Ömer (r.anh)’dan başkası değildir elbet. Hani her doğan cinsine çeker ya,  aynen öyle de babasının sert mizacı oğluna da sirayet eder. Nitekim delikanlı çağlarında arkadaşlarıyla her defasında güreştiğinde rakiplerini alt edişinin yanı sıra aynı zamanda sert mizacı yönüyle de dikkatleri üzerine çeker.

       O çocuk yaşta çobanlık yapmaktan da geri durmaz. Bu arada Allah Resulü (s.a.v)’in çobanlık yaptığını göz önüne aldığımızda, Hz. Ömer (r.anh)’ının da her çoban sürüsünden mesuldür düsturunca mutabaat edip Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’dan sonra Müslümanların ikinci baş çoban halifesi olması gayet tabiidir.

       Evet, kim derdi ki, İslam’ın doğuşunda iman edenler arasında kırkıncı sırada Müslümanlıkla şereflenen Hz. Ömer (r.anh),  Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra bir gün gelecek müminlerin ikinci halifesi olarak şereflenecek.  Hele ki, onun Müslüman olmadan önceki yıllarda ki konumuna baktığımızda, hatta Mekke’de İslam dininin yayılışını durdurmak için kendi kendine görev üstlenişini göz önüne aldığımızda, gerçekten de bu yolda kimin önce, kimin sonra Müslüman oluşundan ziyade ilerisinde kimin İslam’a hizmetkâr çoban olacağı çok daha önemli bir husus olarak karşımıza çıkar. Öyle ya,  cahiliye çağında müşriklerin Darünnedva’da yaptıkları toplantıda  “Muhammed öldürülsün” yönünde aldıkları karar gereği bu işi üstlenecek hiç kimseden bir ses çıkmazken bir bakıyorsun bu iş için öne atılıp üstlenecek ismin sadece ‘Ömer’ olduğunu görüyoruz. Ve kılıcını kuşanıp Allah Resulünü öldürmek için yola koyulduğunda etraftan onu öfkeli halde görenler;

       -“Ey Ömer!  Nedir senin böyle öfke dolu telaş halin?  Hele bir dur,  sen hıncını başka yerlerde çıkartacağına, sen önce kızını ve kocasını hizaya getirsen çok daha iyi olur…” uyarısıyla karşılaşır.

       Tabii bu sözler bir anda zülfüyârına dokunup hemen yönünü kızının evine doğru çevirir. Derken gözü dönmüş patlamaya hazır volkan bir şekilde hızla hıncahınç evin kapısının eşiğine geldiğinde içeriden gelen sese kulak verir.  Merak bu ya, hemen kapıyı açıp kızı ve damadını Taha süresini okur halde gördüğünde her ikisini de sille tokat yere seriverir. Ancak, o an kendi iç dünyasında nasıl bir dalgalanma yaşıyorsa bu kez “O elinizde okuduğunuz neydi” sorusunu yöneltip işin rengi bir anda değişiverir. Öyle ki, beyninde şimşekler çakıp akabinde o da ayetleri okumaya başlar. Okudukça da gönlü yumuşayıp yaptıklarından pişmanlık duyar. Ve soluğu derhal Allah Resulünün yanında alır. Huzura vardığında Ömer’in ağzından dökülen ilk cümle “kelime-i şehadet”  olup Müslümanlar üzerinde bayram havası estirir. Hem nasıl bayram havası estirmesin ki, baksanıza kendisi Müslüman olana dek gizli gizli kılınan namazlar, O’nun Müslümanlığı kabul etmesiyle birlikte bizatihi kendi girişimleriyle artık bundan böyle namazlar Mescid-i Haramda alenen kılınmaya başlar bile. Hatta zulüm ve baskıların ardı ardına kesilmediği günlerde Allah-ü Teâlâ’nın hicret iznini bildiren ayetler nüzul olduğunda müşriklerin yüzüne karşı en ufak tereddüt etmeksizin şöyle meydan okur:

       -Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki; Yesrib’e hicret ediyorum. Her kim ki; karısını dul, çocuğunu yetim bırakmak pahasına benimle birlikte hicret etmek istiyorsa yarından tezi yok derhal Akik vadisine gelsin.

       Ne diyelim, Ömer bu ya, hele kafasına bir şey takmaya görsün,  bilindiği üzere İslam’ın yayılış yıllarında da Bedir zaferinin akabinde esirler hakkında verilecek hüküm için hemen Resulullah (s.a.v)’e şöyle görüş bildirmiştir:

       -Ya Resulullah! Emir buyurun hemen boyunlarını vurayım.          

      Tabii Hz. Ömer (r.a)’ın gözü kara bu çıkışının tam aksine asıl Ebu Bekir-i Sıddık (r.a)’ın esirler hakkında kurtuluş akçesi alınması yönünde beyan ettiği görüş kabul görecektir. Böylece tarihin sayfaları Yüce Allah’ın, Ömer kulunun üzerinde celal sıfatının tezahürünü, Ebu Bekir kulunun üzerinde ise cemal sıfatının tezahür ettiğinin, yani bir başka ifadeyle iki ayrı ruh iklimine haiz ikilinin notunu düşmüş olacaktır.

        Hakeza Hz. Ömer (r.a) cahiliye döneminde şarap içenlerden biri olmasına rağmen, malum O’nun Müslüman olmasıyla birlikte içki yasağı hususundaki ısrarlı tutumu karşısında, Allah Resulü (s.a.v) bu konuda ayet gelmediği için sessiz kalmayı yeğler. Ta ki içki ile alakalı ilk ayet nüzul olup ancak o zaman Habib-i Ekrem (s.a.v) ashabına vahy olunan ayetin hükmünü şöyle bildirir:

        -Sana içki ve kumarın hükmünü soruyorlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Fakat ikisinin günahı da faydasından büyüktür.” (Bakara, 219)  

        Ancak Allah Resulünün ashabına okuduğu bu ayet-i celileden hareketle günah varmış deyip bırakanlar olduğu gibi, faydası varmış deyip içenler oldu. Dolayısıyla bu demektir ki yeni bir hüküm gelinceye kadar yine şarap içilecek,  kumar oynanacaktı.  Nitekim Abdurrahman b. Avf verdiği yemek davetinin ardından kılınan namazda içkinin sarhoş edici etkisiyle Kâfirûn süresinde geçen …putlara ibadet etmem’’ ayet mealinin ibaresini  …ibadet ederiz’’ şeklinde okuması üzerine cemaat içerisinde bilhassa Hz. Ömer (r.a)’ı rahatsız eder bir durum oluşturur ki, hemen soluğu Allah Resulünün yanında alır.  Derken beklenen vahiy sıcağı sıcağına nüzul olduğunda Allah-ü Teâlâ bu hususta;

       -''Ey iman edenler sarhoş iken namaza yaklaşmayın’’ (Nisa, 43) ayetini vahy eyler. Ancak nüzul olan bu ikinci ayetle de canı isteyenlerin namaz dışında içki içilebileceği yönünde bir anlam çıkarılması muhtemel dâhilindeydi. Nitekim ashaptan bazıları:

        -“Yüce Allah (c.c),  mademki huzurunda içkili olmamızı istemiyor,  o halde bizde namazın dışında içeriz” diyenler oldu.

        Tabii bu durumda Hz. Ömer (r.a)'ın etrafında olan bitene tahammülü kalmadığı gözlerden kaçmaz. Öyle ki, içkinin kesin olarak yasaklanmamasına yönelik tahammülsüzlüğünü Allah Resulü (s.a.v)’in huzurunda ellerini açıp:

       -Ya Rabbi! Bize açık hüküm vahy eyle diye dua ve niyazda bulunup öyle huzurdan ayrıldığı gözlenir.

       Hatta yaşanan bir başka hadisede Utba b. Malik’in evinde içkili yemek toplantısında Sa’d b. Vakkas,  sarhoş halde bir yandan Muhacirleri överken diğer yandan da Ensar’ı yerden yere vuran sözler sarf etmekten kendini alamayıp bir anda ortamın gerilmesiyle birlikte o an çıkan arbedede fırlatılan bir kemik parçası Sa’d’ı yaralar da. Derken vuku bulan bu hadise Allah Resulüne bildirildiğinde,  hemen yanı başında Hz. Ömer (r.a)’da orada yine her zaman ki gibi ellerini Yüce Allah’a açıp:

         -Ya Rabbi! Şarap hakkında kesin hüküm ihsan eyle diye niyazda bulunduğu gözlerden kaçmaz da. Neyse ki Allah Resulü (s.a.v),  Hz. Ömer (r.a)’ın sabırsızlıkla beklediği içki yasağını bildiren kesin hükmü ashabın huzurunda Mescitte okuduğunda en nihayetinde derin bir soluk alıp şükreyleyiverir. İşte Hz. Ömer (r.a)’ın içini rahatlatan bu husustaki en son nüzul olan ayette geçen hüküm için, bakın Yüce Allah (c.c)  ne buyuruyor:

        -Ey İman edenler şarap, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden murdar işlerdir. Bunlardan kaçının ki muradınıza erebilesiniz. Şeytan şarapta ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek sizi Allah’ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık buna bir son vermiyor musunuz?’’

        Böylece bu okunan ayet-i celilenin hükmünden hareketle Hz. Ömer (r.a)  bu kez herkesin huzurunda;

       -Ya Rabbi! Evet, artık bundan böyle şarap içmek yok deyip şükür edasında bulunur. Her şeyden öte Hz. Ömer (r.a)’ın üç aşamada tedrici olarak vesile olduğu içki yasağı Mekke sokaklarında şarap fıçılarının devrilmesi eşliğinde kesin hükmede bağlanmış olur.  

         Hiç kuşkusuz Hz. Ömer (r.a)’ın bir şekilde hem vücut sağlığı bakımdan hem de ruhen pirüpak olmak bakımından hayra vesile olduğu bir takım girişimleri bunlarla sınırlı değildi elbet, tüm bunların yanı sıra cenk meydanlarında bir takım girişimlerde bulunmasıyla da dikkatleri üzerine çekmiştir hep. Öyle ki Bedir, Uhud, Hendek derken Hudeybiye seferinin eşiğine gelindiğinde, Allah Resulü (s.a.v) Kâbe’yi ziyaret etmek istediklerini bildirmek için karşı tarafa elçiler görevlendirir. Amma velakin her defasında yaptığı bu iyi niyetli girişimler sonuçsuz kalır. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) karşı tarafı ikna etmek için ancak Hz. Osman (r.a)’ın sözüne itibar edileceği yönünde fikir beyan eder. İşte kabul gören bu fikir üzerine Hz. Osman (r.anh)  gönderilir.  Ancak elçi olarak gittiğinde epey bir süre geri dönmeyince ister istemez müminler tarafında  Osman öldürüldü’ şayiası baş gösterir. Habib-i Ekrem (s.a.v)  bu durum karşısında Rıdvan ağacının altında hemen herkesten beyat sözü aldığı gibi Osman (r.anh)’ın gıyabında da beyat almak suretiyle etrafa yayılan şayiaların önüne geçilmiş olunur. Derken sonraki gelişmeler ve Fetih süresinin nüzulüyle birlikte Hudeybiye seferinin bir kayıp olmadığı, tam aksine ilerisinde büyük bir açılıma yelken açılacağının ilk işareti diyebileceğimiz Mekke’nin fethedilebileceğinin muştusu olduğu anlaşılır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v)  Hudeybiye barışının ihlaline binaen Mekke’ye yakın Merruzzahran denilen yere gelip burada gökyüzünü adeta kızıl renge boyayacak bir şekilde ateş yaktırması bunun ilk işaret fişeği olur da. Böylece Ebu Süfyan ve iki arkadaşı hemen gece karanlığında dumanın tüttüğü yöne doğru iz sürdükleri sırada tuzağa düşüp yakayı ele vereceklerdir. Tabii Hz. Ömer (r.anh),   onları yakalanmış halde gördüğünde hemen tez canlılığını gösterip:

       -Ya Resulullah! İzin verin bunların boynunu devireyim çıkışında bulunur.

       İşte bu çıkışının üzerine Hz. Abbas (r.a)’dan itiraz sesi yükselir.

       Peygamberimiz (s.a.v) bunun üzerine şu beyanda bulunur:

       -Hele ikinizde bir sakin olun, şöyle bir sabah vakti olsun, bakalım haklarında hüküm neyi gerektiriyorsa ona göre kararımızı veririz elbet.

      Tabii Allah Resulünün bu sakinleştirici sözleri üzerine ortam bir anda yumuşayıverir.

      Sabah vakti olduğunda Ebu Süfyan’a ilk evvela “Müslüman ol” teklifi yapılır. O bu teklif karşısında her ne kadar tereddütlü ifadelerle kem küm etse de lafın arasına giren Hz. Abbas (r.anh)’ın sıkıştırmasıyla kelime-i şahadet getirmiş olur. Derken Mekke’nin fethi gerçekleşiverir.  Mekke’nin fethinin ardından ise malum Peygamberimiz (s.a.v) adına kadınlardan ilk beyat alma görevi Hz. Ömer (r.a)’a nasibi müyesser olur.

       Yine Hz. Ömer (r.a)’ın bir başka dikkat çeken bir girişimi de münafıkların başı İbn-i Selul’un cenaze namazını kıldırmamaya kalkışmasıdır. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v)  eliyle omzuna hafifçe dokunarak bu teşebbüsüne geçit vermeyecektir.  Çünkü bu hususta daha henüz ortada nüzul olmuş bir ayet hükmü yoktu. Böylece Allah Resulünün müdahalesine maruz kalan Hz. Ömer (r.anh),  bir anda kendisinin huzurdan tard edileceği endişesi sarar. Neyse ki sonradan vahy olunan ayetler Hz. Ömer (r.a)’ı doğrulayınca ancak o zaman  huzurdan tard edileceği kaygısı giderilmiş olur.

       Hz. Ömer (r.a)’ın bir başka ani çıkışı da, Peygamberimiz (s.a.v)  vefat ettiğinde hüngür hüngür ağlamaların yankılandığı hüzünlü bir ortamda; 

       -“Her kim ki Muhammed öldü” derse boynunu vururum çıkışında bulunma hadisesidir.  Neyse ki Peygamberimiz (s.a.v)’in ahirete irtihali sonrası onu dizginleyecek müdahale bu kez Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.anh)’dan gelip böylece bu tehdit varı eylem çıkışı bertaraf edilmiş olur. Besbelli ki, bizim bilemeyeceğimiz yücelerden gelen bir fermanla Hz. Ömer (r.anh)’a bu ve buna benzer yapılan müdahalelerle önü alınaraktan ilerisi için kendisinin daha bir kemale ermesi ve adalet güneşi olması murad edilmiştir. Nitekim Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a), artık ömrünün son demlerine geldiğinde hasta yatağında kendisinden sonra yerine geçecek olan kemale ermiş bir isim olarak Hz. Ömer (r.anh)’ı tavsiye etmesi bunun bariz göstergesi olup vefatının ardından Ümmet-i Muhammedin halifesi olur da. Öyle ki halifelik hırkasını giydiğinde Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.anh) döneminden devr aldığı kazanımlara ilaveten Müberra Dinimizi Arap yarımadasınınım sınırlarının dışarısına, yani İran, Suriye, Mısır, Irak sınırlarının ötesine de taşır. Hatta her bir fethettiği ülkenin İslam’la şereflenmesine vesile olduğu gibi kazanılan Kadisiye zaferiyle de adını tarihin altın sayfalarına yazdırmış olur.  

       Peki, Hz. Ömer (r.anh) sadece savaş meydanlarında ki kazanımlarıyla mı göz doldurmuştur hep? Hiç kuşkusuz kazanılan zaferlerin yanı sıra cemiyet hayatında da O’nun dönemine kadar teravih namazını insanların bir kısmı tek başına, bir kısmı da cemaatle kılıyordu ki,  işte bu hususta valilere gönderdiği mektuplarla Müslümanlar arasında birliği ve dirliği sağlayacak uygulamalara mührünü vurmakla da göz doldurmuştur. Derken Hz. Ömer (r.a)’ın başlattığı bu ve buna benzer ictihadı uygulamaları sayesinde teravih namazları cemaat halinde yirmi rekât kılınıp Ramazan ayında camilerimizin daha da hınca hınç dolmasına ve Ramazan gecelerimizin apayrı bir anlam kazanmasına vesile olunmuştur.

      Gerçekten de şöyle geriye dönüp bakıldığında cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömecek kadar katı yürekli tıynette olan Hattaboğlu Ömer, gün gelir İslam dairesine girip sonrasın da halife olduğunda artık fakirlere sırtında un çuvalıyla kapı kapı dolaşıp Müslümanların hadimi bir halife olarak adından söz ettirecektir. Hatta onun gönüllerde taht kurmanın ötesinde “Fırat kenarında bir koyun kaybolsa onun hesabını Allah benden sorar” sorumluluğunun bilincinden hareketle Allah’ın yeryüzündeki Adalet Güneşi Sultanı olur da. Zaten O, Resulullah (s.a.v) tarafından  Faruk” unvanı övgüsüne mazhar olup,  böylece halifelik süresince adalet terazisi de hak ve batılı birbirinden ayıracak şekilde işleyecektir hep. Ayrıca halifelik süresince her yıl Hac vecibesinden geri durmadığı gibi,  Hacda bütün valileri toplayarak bir yıl içerisinde yapılan çalışmaların raporunu almayı da ihmal etmez. Bu arada Hac esnasında söz konusu ülke halklarının dilek ve temennilerini alıp dertlerine derman bile olur. Hayatının son Haccına çıktığı demlerde ise içinden bir ses;  Resulullah (s.a.v)’in ardından emanet bıraktığı Hane-i saadetin gül kokulu annelerimizi de Hacca götürme arzusu gönlünde ağır basar. İşte bu duygu ve düşünceler eşliğinde Hane-i saadet hanımlarından oluşan sekiz kişilik kafile heyeti yola revan olup o yıl annelerimizin laiki veçhiyle Hac vecibelerinin yerine getirilmesi de sağlanmış olur.

       Artık hayatının son dönemleri yaklaşmıştı ki, bir gün asıl ismi Firuz olan Ebu Lü’li bir Yahudi kölesi, Halife Hz. Ömer (r.anh)’ın huzuruna gelip efendisinin kendisinden marangozluk ve demircilikle ilgili işleri yapmasına karşılık olarak günde iki dirhem vergi aldığını şikâyet eder. Hz. Ömer (r.anh)  bunun üzerine şikâyetçi olan köleye cevaben şöyle der;

       -Zaten bu meslekleri yapana günde iki dirhem verilmesi çok değildir.

       Tabii bu cevaptan Yahudi kölesi pek hoşnut kalmaz, hatta içten içe Hz. Ömer (r.anh)’a kin besleyip zaman içerisinde kin duyguları kabarır da.   Nitekim bir sabah vakti Ebu Lü’li ön safta mihraba yakın bir yerde namaza durduğunda Hz. Ömer (r.a)’ı sinsice arkadan hançerleyerek secde ettiği yere yığıverir.  Tabii bu durumda ön saftakiler Ebû Lü’lüe (Fîrûz en-Nihâvendî)’ye müdahale edip kıskıvrak yakaladıklarında hemen aralarından sıyrılıp kurtulamayacağını anlayınca elinde tuttuğu hançeri kendi göğsüne saplayaraktan canına kıymış olur. Hz. Ömer (r.anh) ise kan çanak içerisinde yaralı bir halde evine götürülür. Malumunuz şehadetine yakın demlerinde oğluna:

        -Tez elden Aişe'ye gidin deyin ki; şayet müsaadesi varsa Resulullah (s.a.v)  ve Ebubekir’in yanına defnedilmek istiyorum.  

         İşte iletilen bu talep aslında Aişe e annemizin kendisi için de düşlediği bir talepti,  yine de böyle bir durumda vicdanının sesine kulak verip bu isteği geri çevirmez de.

        Hz. Ömer  (r.anh) bu taleple de yetinmez bu kez hasta yatağında tıpkı Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a) gibi kendinden sonra hilafete geçecek olanları çağırıp görüşlerini aldıktan sonra sırasıyla Ali, Osman, Zübeyr, Abdurrahman ve Sa’d’dan oluşan heyeti şura üyeleri olarak seçmeyi talep eder. Ve şura heyetine şöyle vasiyet eder; 

        -Ben öldükten sonra üç gün içerisinde kendi aranızda istişare edip dördüncü güne kadar halife seçiniz.

        Akabinde Mikdat’a dönüp şöyle der:

        -Ey Mikdat! Benden sonra şura üyelerinin kapısında göz kulak olup nöbet tutun. Şayet şura üyelerinden beşi birleşir diğeri muhalif olursa onu öldürün. Yok, eğer dördü birleşir ikisi reddederse iki kişiyi öldürün. Olmadı, üçe üç kalırlarsa Abdullah reyini kullansın. Oldu ya, Abdullah’ın hükmüne de razı olmazlarsa Abdurrahman b. Avf’ın bulunduğu taraf tercih edilsin.

         İşte vasiyet hükmünde bu sözlerin ardından hasta yatağında git gide güçten takatten düşen Hz. Ömer (r.a), artık ecel kapısına dayandığında o çok sevdiği Allah Resulü ve can yoldaş arkadaşı Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ın merkadına defnedilip böylece Allah’a vuslat eylemiş olur. Derken vasiyetin gereği yerine getirilip vefatının akabinde Meleklerin hilm ve son derece mütevazı ağır başlılık huyuna binaen hayâ ettiği Hz. Osman (r.anh) halife olur da.

        Velhasıl-ı kelam; hasta yatağında son nefesini vermek üzere iken bile iyiyi kötüden ayırabilecek karakterde bir Ömer’ül Fâruk’tur O.

         Vesselam.

           https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hazreti-omerl-fruk-8136