HAZRETİ OSMAN-I ZİNNŨREYN
SELİM GÜRBÜZER
Fil olayının üzerinden altı yıl
geçmişti ki, o sıralarda Afvan b. Eb’il As’ın oğlu Osman (r.a) dünyaya doğa gelir. Dünyaya gelen bu oğul
Peygamberimiz (s.a.v) ile aynı soydandırlar ama bir farkladır. Zira Allah Resulü
(s.a.v) Kureyş'in Haşimi kolundan dünyaya gelirken, Hz. Osman (r.anh)’da Emevi
kolundan dünyaya gelir.
Hz. Osman (r.a) aynı zamanda ilk iman
edenlerin beşincisi olarak şereflenmiştir. Öyle ki;
onu bu yola Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) teşvik etmiştir. Hatta:
-Gidelim mi? demiş,
O da:
-Evet deyince hiç tereddüt etmeksizin Hane-i
Saadette Peygamberimiz (s.a.v)’in mübarek lisanından okunan ayetlerin nurani
etkisiyle bir anda kendini İslam halkasında bulur. Ancak günlerden bir gün
amcası Hakem b. Eb’il As, yeğeninin namaz kılarken görünce önce onu uyarmış,
sonra da atalarının dinine dönmeyince ağaca bağlayıvermiştir. Derken kendisine
yapılan tüm uyarılara kulak asmamanın bedeli olarak tutsak edildiği odanın
eşiğine yığılan çalı çırpı ateşlenip duman altı edilmesiyle birlikte baygın
düşüp bu durumda el mahkûm su serperek ayıltırlar. Öyle ya,
baktılar ki Osman (r.a) aygın baygın halde bile inandığı dininden hiç vazgeçmeyecek
gibi gözüküyor, bu kez ne halin varsa
gör denilip kendi haliyle başbaşa bırakılır.
Peki
ya, şu amcasının Müslüman olduğu dönemlerde ki kişiliği nasıl biriydi derseniz,
bir kere her şeyden önce onun İslam’ın fethi yıllarında korku bela boynunun vurulacağı
endişesiyle iman etmişlik bir kişiliği söz konusudur. Hatta kendisi İslam
dairesine girdikten sonra bile Allah Resulüne her daim üst perdeden yetim gözüyle
bakmış kişiliğinin yanı sıra Medine’de Hane-i Saadette konuşmalara kulak kabartıp
evin mahremiyetini gözetleyecek derecede bayağı sicili kabarık davranışlarının
cezası olarak sürgün edilmiş bir kişidir. Ancak ne var ki gel zaman git zaman Hz. Osman
(r.a)’ın halifelik yıllarında başına talih kuşu konup kendisine Kudâ bölgesinde
zekât ve sadaka toplama görevi tevdi edildiği gibi oğlu Mervan’a da ayrıcalık
tanınıp hilafet mührüyle onurlandırılmıştır. Böylece Hz. Osman (r.a)’ın halifelik
yıllarındaki bu tutumu ashab tarafından akrabasını kayırma olarak algılanıp
böylece birtakım huzursuzlukların doğmasına yol açmıştır.
Bu arada Hz. Osman (r.a)’ın gençlik dönemindeki
hayat hikâyesine baktığımızda ise Efendimiz (s.a.v)’in kızı Rukayye’yi Osman’a
nikâhlamasının akabinde Habeş yurduna ailece hicret eyleme şerefine nail olduğunu
görürüz. Ancak Habeş yurduna hicret etmelerinin üzerinde çok geçmeden güya müşriklerin
nüzul olan secde ayetlere kulak kabarttıklarında secdeye kapandıklarının
zannıyla Müslüman olduklarına kanaat getirilip ana yurtlarına dönüş için
seferber olacaklardır. Ancak Habeş yurdundan yola çıkan kervan Mekke sınırına yaklaştığında
umduklarını bulamayıp yanıldıklarını göreceklerdir. İşte bu asılsız haber
üzerine, Hz. Osman (r.a) sil baştan ikinci kez Habeş yurduna hicret etmek mecburiyetinde
kalır. Malum daha sonra da Mekke’den Medine’ye
hicret emri geldiğinde üçüncü kez hicret etme şerefine nail olur. İlginçtir
Medine’ye hicret edildiği günlerde su sıkıntısı baş göstermişti ki, Allah Resulü
(s.a.v) bunun üzerine:
-“Her
kim ki Rume kuyusunu satın alırsa cennette onun için hayırlı mükâfat vardır”
diye beyan buyurduğunda hemen hiç tereddüt etmeksizin
kuyu başında Yahudi ile pazarlığa girişen ilk şerefyab isim olur. Böylece yapılan
anlaşmayla kuyudan dönüşümlü olarak bir gün Müslümanlar, diğer bir günde de
Yahudiler istifade edecektir. Neyse ki Müslümanlar kendi nöbet günlerinde iki
günlük sularını stoklayı verirler de Yahudilerin gününde su almalarına pek ihtiyaç
duymayacaklardır. Tabii kuyu sahibi Yahudi
bu durumu fark ettiğinde ister istemez kuyunun diğer yarısını da Hz. Osman (r.anh)’a
satmak mecburiyetinde kalır. Böylelikle kuyu suyunun tamamı hemen her gün Müslümanların
istifadesine sunulmuş olunur.
Hiç kuşkusuz Hz. Osman (r.a)’ın hayat hikâyesi
bunlarla sınırlı değil, dahası var
elbet. Şöyle ki hakkında daha birçok müşahede edilen hayat hikâyesi karelerine
baktığımızda, örneğin Rukayye annemiz hastalandığında bizatihi Allah Resulü tarafından
Bedir savaşına katılması yönünde kendisine izin verilmediğini görürüz. İlginçtir
kendisine daha sonrasında Bedir zaferinin müjdesi ulaştığı gün Rukiyye annemizi
gözyaşları içerisinde toprağa verecektir. Ancak ne var ki Rukiyye annemiz Baki
Kabristanı’na defnedildikten sonra bile acısını günlerce üzerinden bir türlü atamayacaktır.
Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v)
ölenle ölünmez hükmünce kızı Ümmü Gülsüm’ü Osman (r.anh)’a nikâhlayaraktan bu hüznüne
son verip böylece “çifte nur” zişanıyla, yani “Zinnureyn” payesiyle şereflenmiş olur. Hz. Osman (r.anh) aynı zamanda Peygamberimiz
(s.a.v)’in vahiy kâtipliği görevini üstlenmesiyle de şereflendirilir. Tabii onun en belirgin şerefyab payesi cömert
oluşudur. Öyle ki, Hz. Ali (k.v) ve Hz.
Fatıma annemizin nikâh akdi gereği verilmesi gereken mihir için Hz. Ali
(k.v)’in satışa çıkardığı zırhı önce satın alıp sonrasında da satın aldığı bu zırhı
tekrardan ona hediye etmesi cihetiyle de son derece cömert sahibi can yürektir
o.
Allah Resulü (s.a.v), Hz. Osman (r.a)’ın yumuşak tabiatlı olduğunu
bildiğinden ona en küçük süvari birliğinin başına bile kumandan olarak getirmemeyi
yeğlemiştir hep. Zira bir seferinde Uhud cenk meydanında kıyasıya kıran kırana
geçen savaşta ‘Muhammed öldü’ şayiası çıkınca savaş meydanını terk etmişliği söz
konusudur. Bundan dolayı kendisini tedirginlik hali sarar. Neyse ki bu olay üzerine nüzul olan “Allah
onları affetti” ayet-i celilenin yüzü suyu hürmetine derin bir nefes alıp öyle
rahatlayacaktır. İlginçtir gün gelir bu kez Hz. Osman (r.a) hakkında öldü
şayiası çıkacaktır. Nitekim Hudeybiye seferinde. Ömer (r.a)’in teklifiyle
Mekke’ye elçi olarak görevlendirilmişti ki, aradan epey bir zaman geçtiği halde
halen geri dönmemişti. Tabii müşrikler onca süredir onu geri göndermeyince ordu
içerisinde ister istemez “Osman
öldürüldü” şayiası baş gösterir. Allah
Resulü (s.a.v) hemen bu asılsız ortaya
atılan şayianın önüne geçecek bir hamleyle ashabına topluca Rıdvan Biati vermenin
akabinde sağ elini sol elinin üzerine koyup gıyabında “Bu da Osman’ın beyatidir”
demek suretiyle yüreklere su serpmiş olur. Böylece biat merasimiyle birlikte
bir yandan müşriklere karşı gözdağı verilip Osman (r.a)’ın serbest bırakılması sağlanırken
diğer yandan da o meşhur Hudeybiye anlaşmanın yolu açılmış olunur.
Malumunuz
Hz. Ömer (r.a) kendisinden sonra ki halife olacak kişinin tayini hususunda
sağlığında bizatihi kendisinin belirlediği şura üyelerinin kararıyla yeni
halifenin seçilmesini vasiyet eylemiştir. Nitekim telkin ettiği bu vasiyet doğrultusunda
şura üyelerine bir yandan nasihatlerde bulunurken diğer yandan da Osman (r.a)'a
bu hususta şu uyarıda bulunup şöyle der:
-Ey Osman! Şayet halifelik sana kalırsa
Emevileri devlet yönetiminden uzak tut, sakın ola ki onları bu ümmetin başına musallat
eylemeyesin.
Ancak gel gör ki, Hz. Ömer (r.a)’ın şehit
düşmesinin ardından Hz Oman (r.a) halife
olduğunda bu vasiyet havada kalır. Öyle ki Emeviler, kendi kan bağından olan
Hz. Osman (r.a)’ın hilafete geçmesine çok sevindirik olmuşlardı. Zaten onlar
oldubitti kendilerini halifeliğin asıl sahibi olduklarını düşünüyorlardı hep. Her
ne kadar Hz. Osman (r.a) öyle düşünmese
de halife olduğunda ilk icraatı; Hz. Ömer(r.a)’ın sabah namazı kıldırırken
arkadan hançerlenip şehit düşmesinde dahli olduğu düşünülen tertipçileri ortada
kesin bir delile dayanmaksızın öldüren Ubeydullah’a kısas uygulanması gerekirken
bunun yerine diyet cezası vermeyi uygun görecektir. Hem kaldı ki Ubeydullah ardından
üç kişinin diyetini karşılayacak miktarda mal bırakmaksızın bu dünyadan göç etmesine
rağmen bir bakıyorsun onun bir zamanlar devlet idaresinde çalışıyor olmasını
gerekçe göstererekten ardından diyet borcunu ödemeyi de ihmal etmeyecektir. Hz.
Osman (r.a)’ın yine de Ümeyye oğullarından farklı bir yanı da vardı ki, o da
malum Ümeyye Oğullarından Ebu Süfyan’ın ömrünün son demlerinde artık etrafını
seçemeyecek derecede gözü görmez bir halde aile efradını topladığında:
-Aranızda yabancı var mı diye sorar.
Aile efradı cevaben:
-Hayır, aramızda hiçbir yabancı yoktur
der.
Bunun üzerine Ebu Süfyan:
-“Ey
Ümeyye oğulları! O halde şunu iyi bilesiniz ki,
halifelik çok önemli husustur, bir daha onu bırakmamak uğruna sımsıkı
sarılın ki nesilden nesile devamını sağlayabilesiniz” diye vasiyet eylediğinde sarf edilen bu
sözlerden hoşnut olmadığını sadece Hz. Osman (r.a)’ın yüz ifadelerindeki memnuniyetsiz
bakış yanıyla kendini belli edecektir. Derken
Ebu Süfyan’ın bu sözleri dönüp dolaşıp Kureyş’in kulağına gelir de. Her ne
kadar Kureyş'ten Mikdad ve Ammar b. Yasir durum vaziyetten haberdar olduklarında
tepki gösterseler de, Ümeyyeoğulları her zaman ki gibi yine bildiklerini
okuyacaklardır.
Şurası muhakkak Hz. Osman (r.a)’ın son derecede
yumuşak tabiatlı bir mizaca sahip olması ve akrabaya olan aşırı tutkunluğu onu
birtakım olumsuz kararlar almaya sevk etmiştir. Zira halifeyken halkın şikâyeti
üzerine görevden alınan Kufe valisi Sa’d b. Vakkas’ın yerine Kur’an'ın hakkında
fasık olarak işaret ettiği üvey kardeşi Velid b. Ukbe b. Ebî Muayt’ı vali
olarak atar da.
Bu arada Amr b. As ise Hz. Ömer (r.a)
döneminde Mısır’ı fethetmenin gurur okşayıcılığının vermiş olduğu rehavetiyle
valiliğinin kendisi için garanti olduğunu düşünüyordu hep. Fakat günlerden bir
gün halifeden gelen mektupta; İbni Ebi Serh’in Afrika’nın fethi için
hazırlanacak ordunun başına geçirilmesi emrini okuduğunda o anda neşesi kaçar.
Çünkü onun gözünde Ebi Serh sıradan bir neferdi, şimdi ise komutan olacak konumda.
Ne diyelim Amr b. As’ın kıskançlık hırsı
bu ya, kendi kendine “Bugün komutan, kim bilir yarın
vali de olursa şaşmam” duygu ve
düşünceler eşliğinde en nihayetinde Afrika’nın fethi gerçekleşmiş olur. Derken her ikisi de birbirinden habersiz
halifeye mektup yazıp birbirlerini şikâyette bulunacaklardır. Tabii her ikisi arasında
kıyasıya geçen birbirini yıpratıcı rekabetten kazanan İbni Serh olup kendisine
Mısır Valiliği tevdi edilir de. Böylece aklının ucundan bile tasavvur edemediği
valilik makamı bir hayal değil gerçeğin ta kendisi olur. Ve Amr b. As bu durum
karşısında alıngan bir haleti ruhiye içerisinde Mısır fatihi hatıralarını ardında
bırakarak soluğu halifenin huzurunda alır. Huzura çıktığında ilk işi sitemini dile
getirmek olur. Hatta “Bunda da elbet bir hayır vardır” deme erdemliğini bile göstermeksizin
huzura çıkmasıyla ayrılması bir olur.
Hakeza
Ebu Musa el Eşari de Basra halkı tarafından şikâyet edilince, Hz. Osman (r.a) bu makama dayısının oğlu
Abdullah b. Amir’i atayacaktır. Böylece Şam, Kufe ve Mısır tamamen Emevilerin
kontrolü ve idaresi altına geçmiş olur.
Devam edecek
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hazreti_osman-i_zinnreyn-8108
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder