22 Ağustos 2026 Cumartesi

UHUD VE OKÇULAR


 

           UHUD VE OKÇULAR

SELİM GÜRBÜZER

       Ebu Süfyan,  daha sıcağı sıcağına yenildiği Bedir’i bir türlü içine sindiremeyip hazmedemeyince şöyle yemin eder:

       -Ey Ahali! Ahdim olsun ki; Bedrin intikamını almadan hiçbir şekilde koku sürünmeyeceğime ve kadınımla aynı yatağımda bulunmayacağıma yemin olsun.

        Peki, Ebu Süfyan yemin ederde karısı Hind yerinde hiç durur mu? Hiç kuşkusuz kocasından hiç aşağı kalmayıp o da şöyle yemin eder:

       -Ahdim olsun ki, eğer babamı ve amcamı öldüren Hamza’nın ciğerlerini söküp atmazsam şu yaşadığım hayat bana zehir zemberek olsun.  

       Bir kere yemin sözü her ikisinin de ağzından çıkmıştı, artık gururlarına yedirip ettikleri yeminden geri dönemezlerdi elbet. Nitekim Cubeyr b. Mu’tim’in kölesi Vahşi, tamda bu iş için biçilmiş kaftan bir isimdi. Ve efendisi kölesine sıkı sıkıya şu tembihte bulunur da:

       -Vahşi şunu iyi bil ki, sen cenk meydanında savaşmayacaksın, senin işin sadece savaş anında Hamza’nın bir anlık boşluk anını kollayıp yakaladığında onu mızrağınla kalbinden vurup öldürmek olacaktır. Şayet bunu başarırsan kölem olmaktan çıkıp hayatın boyunca hür kalacaksın.

        Zaten, Vahşi’nin de canına minnet, ne de olsa işin ucunda azad olup hürriyetine kavuşmak vardı. Ve bu uğurda tez elden atış talimlerine kendini adar bile. Öyle ki günlerden bir gün yine atış talimi için dışarıya çıktığında yolda Ebu Sufya’nın karısı Hind'le karşılaştığında kendisine şöyle der:

         -Ey Vahşi! Dile benden ne dilersen dile. Sen yeter ki Hamza’dan intikamımızı al,   dileğin yerine getirilip hürriyetine kavuşur olacaksın.

        Besbelli ki Hind,  Bedirde kaybettiği oğlu, kardeşi, babası ve amcasının intikamını bu kez işi daha da sıkı tutup Uhud’da Vahşi kanalıyla Hamza’ya canıyla ödettirmenin derdiyle yanıp tutuşmakta. Derken bir biri ardınca yapılan intikam yeminleri eşliğinde en son hazırlıklar hızla tamamlandığında orduya hareket emri verilir de.

        Onlar intikam yeminleri eşliğinde hareket ededursunlar, bu arada Allah Resulü (s.a.v)’de müşriklerin harekete geçecekleri günün vakti saatini amcası Abbas’ın gönderdiği mektupla durum vaziyetten haberdar olur. Derken hemen haberi aldığı günün akabinde bu hususu ashabıyla istişare ettiğinde Medine’de kalıp düşmanı karşılamak noktasında görüş beyan eder. Ancak bu hususta ashabın kahır ekseriyeti fikri kanaatini düşmanla baş başa çarpışmaktan yana bir görüş ortaya koyar.  Allah Resulü (s.a.v) bu durumda ister istemez ashabının istişarede beyan ettikleri görüşler doğrultusunda hareket emri verip ordusunun sırtı Uhud dağının eteklerine gelecek şekilde karargâhını kurdurur. Hatta tedbiri elden bırakmamak adına da elli okçuya özel vazife verip Uhud dağının diğer yakasındaki yamaca mevzilendirir. Hatta ve hatta Allah Resulü (s.a.v)  işin ciddiyetine binaen her an arkadan gelmesi muhtemel saldırılara karşı önlem almak adına okçularına sıkı sıkıya şu tembihatta bulunmayı da ihmal etmez:

       -“Ey Okçular! Sizlerin burada sadece göreviniz arkadan gelebilecek herhangi bir olası saldırıya karşı bizleri savunmak olacaktır. Dolayısıyla bizden  bir işaret gelmedikçe sakın ola ki yerlerinizi terk etmeyesiniz,  hatta cesetlerimizi kuşların kaptığını görseniz bile yine  yerinizden asla kıpırdayıp ayrılmayasınız..”

        Hiç kuşkusuz yapılan bu sıkı telkin ve tembihatlar boşa değildi, bilakis işin ciddiyetine binaen yapılan tembihatlardı. En nihayet yapılan sıkı tedbirler eşliğinde her iki ordu da karşı karşıya gelmiş olurlar.  Nitekim kılıçlar kınından çıktığında Hz. Ali (k.v) ve Hz. Hamza (r.a) yıldırım hızıyla savaş alanına dalmasıyla birlikte düşmanı bir anda şaşkın ördeğe çeviriverirler. Hatta müşrikler neye uğradığının şaşkınlığıyla kaçmaya başlar da. Tabii onların bu halde kaçıştığını gören okçular kesin zafer kazanmış önyargısıyla galeyana gelip:

       -Hey arkadaşlar, baksanıza zafer bizden yana gözüküyor, o halde daha ne yerimizde duruyoruz,    hemen gidip ganimetlerimizi toplamaya koyulabiliriz artık.

         Her ne kadar okçuların başlarındaki komutan, arkadaşlarının bu erken sevindirik galeyana gelişleri karşısında “hele bir durun, yerinizden ayrılmayın” dediyse de,  onları bir türlü ikna edemeyip konuşlandığı yerlerinde durduramayacaktır. İşte bu durumda okçuların yerlerinden ayrıldığını fark eden Halid b. Velid, o anda savaşın seyrini değiştirecek bir hamleyle Uhud’un arka yüzüne geçiş yapıp böylece kaçan müşrik arkadaşlarının tekrardan savaş alanına geri dönmelerini sağlamış olur. Tabii Vahşi’de bu arada hazır savaş yeniden kızışmışken pür dikkat Hamza’nın boşluk anını kollayıp yakaladığında uzaktan attığı mızrakla göğsüne saplayaraktan can evinden vurup yere yığıverir. Hatta daha da hızını alamayıp adına uygun davranaraktan vahşice ciğerini sökerekten Hind’in yanına bir hevesle varıp;  

      -Ey Hind! Müjde, Müjde. İşte al sana Hamza’nın ciğerini getirdim diyerek kendi kendine üstlendiği zaferini kutlar.

       Ne diyelim, hani atalarımız “körler sağırlar birbirlerini ağırlarmış” demiş ya, aynen öyle de canilikte her ikisi de kötülükte birbirlerini ağırlarcasına hemen Hind’de olay yerine koşaraktan şehit düşmüş Hz. Hamza’nın kulağını ve burnunu kesmekle kendi kendinin zaferini kutlar. Sonra Vahşi’ye dönüp şöyle der:

       -Tebrik ederim seni, çok iyi iş başardın,  hürriyetine kavuşmayı çoktan hak etmiş oldun bile.

       Her neyse efendiler köleler birbirlerini yere göğe sığdıramayıp nara atarak zaferlerini kutlaya dursunlar, bu arada savaşta bir yandan hızla devam ediyordu ki;  Resulullah (s.a.v)’in önünde sancağı tutmakta olan sahabeden bir neferi müşrik cenahından gelen kılıç darbesiyle toprağın kara bağrında şehit düşüverir.  İlginçtir o an müşrik saflarından bir adam vardı ki, şehit düşüp yere yığılan neferin Peygamberimiz (s.a.v) olduğunu sanaraktan avazının çıktığı kadarı bağırarak:

       -Ey Ahali,  Sevinin, sevinin, Muhammed’i öldürdüm!  Muhammed’i öldürdüm! Diye çığlık çığlığa nara atar.

        Müşrikler çığlık atıp sevine dursunlar,  oysaki tüm beklentilerin tam aksine yere yığılıp ölen kişinin Allah Resulü değil, bizatihi O’nun önünde sancağa sıkı sıkıya sarılaraktan cansiperane bir şekilde “Anam, babam, canım sana feda olsun” duygu seli eşliğinde şehit düşen Mus’ab bin Umeyr (r.anh)’ından başkası değildi elbet

       Tabii müşrik cenahından gelen bu erken sevinç naraları bir kısım sahabe üzerinde şok etkisi yapıp “Allah Resulü yoksa savaşmanın ne anlamı var” türünden moral bozucu yersiz düşüncelere sevk ederken, bir kısım sahabe üzerinde ise ‘Allah Baki’dir düşüncesinden hareketle daha da iri ve diri olmalarına sevk eder. Neyse ki az sonra Allah Resulünün hayatta yaşadığına dair gelen olumlu haberler üzerine yeniden sahabenin tamamının tek yürek olmalarını beraberinde getirir.  Ancak bu kez müşrik saflarından fırlatılan bir taşın Allah Resulünün yüzüne isabet etmesiyle birlikte dengesini yitirip çukura yuvarlanması yaşanan olumlu havayı bir anda tersine çevirip sahabenin yüreklerin dağlayıp sızlatacaktır. Hani atalarımız ‘yiğit düştüğü yerden kalkar’ demişler ya,  aynen öyle de Allah Resulü (s.a.v) düştüğü bu elim haldeyken bile Yüce Allah’a ellerini açıp:    

      “-Allah’ım! Onlar ne yaptığını bilmiyorlar,  Sen kavmime rahmetinle hidayet ver” diyecek kadar can yürek metanetini yitirmeyecektir.

       Peki, Allah Resulü  (s.a.v) bu haldeyken bile beddua etmezken müşrikler ne yapıyor derseniz onlarda tam aksine huylu huyundan vazgeçmez misali O’nu öldürmek için çaba sarf edeceklerdir. Nitekim duanın ardından yine bir kılıç darbesi daha Resulüllah (s.a.v)'e isabet eder gibiydi ki tam o esnada sahabeden Talha b. Ubeydullah elinin çolak olması pahasına kılıç darbenin önüne geçerekten onların öldürme heveslerini boşa çıkarmış olur.

        Müşrikler, Allah Resulünü öldürmek için çaba sarf ede dursun, Talha b. Ubeydullah’ın hak ve hakikat yolunda eli çolak olmak pahasına kendini siper eylemesi kirâmen kâtibin meleklerince çoktan hanesine ahiret azığı olarak yazılır bile.

       Derken savaş sona erdiğinde Ebu Süfyan’ın tüm hevesi kursağında kalmış olarak Ömer’e şöyle seslenir;

      -Ey Ömer! Sanmayın ki sizinle olan hesabımız burada bitmiş durumda. Şunu iyi bilesiniz ki gelecek sene buluşma yerimiz yine Bedir olacaktır.  

      Hz. Ömer (r.anh) ise bu meydan okuma karşısında hiç islimini bozmadan:

      -Peki, öyle olsun der.

      Derken Resulullah (s.a.v) savaş alanını gezerken bir anda can yürek amcasının yürek parçalayıcı cesediyle karşılaşıp çok üzülür.  Hem nasıl üzülmesin ki,   savaş öncesinden sıkı sıkıya tembihlediği halde kendisinden emir gelmeksizin okçuların yerlerinden ayrılması bu durumlara sebep olmuştu. Peygamberimiz (s.a.v) yine de her şeye rağmen bu konunun üzerine fazla gitmemiş, sadece:

       -Kardeşlerimiz bize yazık etti demekle yetinmiştir.

        Bu arada Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in talimatı doğrultusunda Uhud şehitleri yıkanmaksızın elbiseleriyle birlikte toprağın bağrına defnedilirlerken,  Bedir’in intikamın almanın sevinciyle yola koyulan müşrikler ise ilk mola verdikleri yerde içlerine içten içe korku düşüp kendi aralarında bu durumu şöyle fısıldarlar:

     -Yahu, savaş meydanında erken ayrılmakla iyi mi yaptık kötümü yaptık doğrusu her birimiz pekte emin değiliz gibi. Oysa onları hazır elimizde yakalamışken fırsattan istifade tepelerine çöküp köklerini kazıyabilirdik pekâlâ. Ah kafamız vah kafamız, hiç belli olmaz bir bakmışsın adamlar ilerisinde her an karşımıza çıkıp başımıza yeniden çorap örebilirler. Tabii bu arada hayıflanmalara kulak kabartan Ebu Süfyan'ı içten içe derin düşünceler sarar da.

        Her neyse Müşrikler içten içe karar kara düşüne dursunlar, bu arada Allah Resulü ise müşriklerin tekrar Uhud’a geri dönme ihtimalini göz önünde bulunduraraktan gaza sonrası onları sıkı sıkıya takibe alır. Öyle ki gece vakti ateş yaktırmakla yıkılmadık ayaktayız mesajıyla onlara gözdağı verir.  Böylece uzaklardan ateşin yakıldığını gören müşrikler takip edildiklerinin farkına vardıklarında bu kez kendi aralarında birbirlerine dil döküp şöyle hayıflanırlar:

       -Bak gördünüz mü adamların yaptığına, daha şimdiden başımıza dert açmaya başladılar bile. Tüh bizlere,  acelemiz mi vardı sanki? Oysa orada bir müddet daha kalıverseydik bu tür durumlarla karşılaşmazdık.  

         Bu durumda Ebu Süfyan arkadaşlarının kendi aralarında hayıflanmaları karşısında en nihayetinde dayanamayıp şöyle der:

         -Arkadaşlar yeter gayri, nedir ikide bir dert yanıp hayıflanıyorsunuz.  Artık işi dozunda bırakırsanız iyi olur. Hem ne de olsa onlara yeterince ders verdik zaten, dolayısıyla siz siz olun işi tadında bırakın.            

         Ve sarf ettiği bu sözlerin akabinde bir yıldır tuttuğu yemini bozup bekârlık hayatına son vermek zorunda kalır.

         Derken müminler açısından Uhud’la ilgili en nihai hüküm Yüce Allah indinde şöyle beyan olunur:

        -“Şayet Uhud’da size bir yara (ve yenilgi) isabet etmişse (sabredin, ümitsizliğe düşmeyin), o (düşman) kavme de Bedirde bunun benzeri bir yara isabet etmişti. İşte Biz (galibiyet)  günlerini insanlar (Hakkı tutan veya bâtıla uyan toplumlar) arasında (imtihan gereği gayretlerine göre) böyle bazen lehte, bazen aleyhinde olmak üzere çevirip-döndürüp dururuz. Bu, Allah Teâlâ’nın iman edenleri bilmesi tertemiz hale getirsin, kâfirleri murdar bir ölümle mahvetsin diyedir. Allah zulmedenleri sevmez.” (Ál-i İmran, 140) .

         Böylece gelen bu vahiyle birlikte Uhud yenilgisi müminler için bir imtihanı olarak dikkate şayan olunur.

           Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/uhud-ve-okcular-8342

11 Ağustos 2026 Salı

HENDEK SAVAŞI VE KUREYZA YAHUDİLERİ


 

       HENDEK SAVAŞI VE KUREYZA YAHUDİLERİ

 SELİM GÜRBÜZER

        Uhud savaşı sonrası Ebu Süfyan, Hz. Ömer (r.anh)’a seslenip; “Gelecek sene buluşma yerimiz Bedir olsun” ültimatomunu vermişti. Ancak ne var ki o günler yaklaştıkça içine için için korku düşmeye başlar. Kendince ültimatom verdiği o gün, zafer sarhoşluğundan olsa gerek bir defa ağzından baklayı çıkarmıştı,  elbette ki bu durumda gururuna yediremeyip sözünden geri dönemezdi. Üstelik mevcut olağan kuraklık şartlarının geçen yıldan daha da çetin geçeceği günlerin eşiğine gelinmesi onu daha da bir kara kara düşündürmeye ziyadesiyle yetmişti.

       Hatta kara kara düşündüğü günlerden bir gün Kâbe’yi tavaf etmekte olan bir adama dikkat kesilmişti ki,  adı Nuaym’dı. Yesrib’den gelmişti o.

        Ebu Süfyan, merak bu ya, hemen o adama:

        -Yesrib'de neler oluyor diye sorar.

        Nuaym cevaben şöyle der:

         -Müslümanlar Bedir’de büyük buluşma günü için tek yürek olmuş canhıraş bir halde habire çalışmaktalar.

          Her ne kadar bu cevap Ebu Süfyan’ı memnun etmese de bir kere ok yaydan çıkmıştı. Bizatihi kendisi Bedirde buluşmaya söz vermişti çünkü.  Yine de buna bir çare bulmak gerekti,   ama nasıl? O an aklına Müslümanları bu büyük buluşmadan vazgeçirecek bir hinlik düşünür. Hemen Nuaym’a maddi bir servet karşılığında şu teklifte bulunup şöyle der:

         -Yesrib’e vardığında kalabalık bir ordu ile Bedir'e geleceğimizin algı propagandasını yapın. Böylece büyük bir iş başarmış olursun, bizim için bu kadarını söylemen kâfi.

        Hiç kuşkusuz Ebu Süfyan, bu haberi uçurmakla güya kendince Müslümanlara gözdağı verip savaştan vazgeçirmek amacını güdüyordu.

        Nuaym aynen denileni yapmak üzere karşılaştığı hemen herkese abartılı bir şekilde Mekke’de büyük bir ordunun yola çıkmak üzere olduğunu dile getirir.  Fakat Müslümanlar hiç oralı olmaz, aksine hazırlıklar daha da bir hız kazanır. Hatta Müslümanlar müşriklerden çekinmediklerini göstermek adına güle oynaya mallarını Bedir panayırına döküp normal alışverişlerini yapmaktan bile geri durmazlar.  Üstelik Bedir’de 1-2 gün değil 8 gün kalırlar.  İcabında daha da çok kalabilirlerdi, ancak baktılar ki müşriklerden gelen giden hiç yok, bu durumda yurtlarına geri dönüş kararı alırlar. Böylece Müslümanların yurtlarına dönmesiyle birlikte Nuaym’ın algı propaganda girişimleri bir çırpıda suya düşmüş oldu. Nitekim Allah-ü Teâlâ bu hususta bakın ne beyan buyurmakta: 

         -Onlar Allah’tan bir nimetle ikramla döndüler. Kendilerine fenalık dokunmadı. Allah’ın rızasına da uymuş oldular. Allah büyük ikram ve ihsan sahibidir. (Size o haberi haberi getiren adam) mutlaka (sizi) kendi dostlarından korkutmakta olan şeytandır. Öyle ise siz onlardan (onun dostlarından) korkmayın, benden korkun, eğer iman etmiş (kimse) lerseniz. (Ali İmran: 174 -175).  

         Derken bu arada Yahudiler Ebu Süfyan'ın iki bin kişilik orduyla Bedir’e doğru geldiği haberini işitince sevindirik olurlar, ancak bu sevinç kısa sürer. Çünkü bu sevincin üzerinden daha fazla bir zaman geçmeden Ebu Süfyan’ın daha Bedir'e varmadan Mecenne denilen bölgeden geri döndüğü haberi bir anda yüzlerinin solmasına neden olur.  

      Her ne kadar Ebu Süfyan Mekke’ye vardığında arkadaşlarına geri dönüş gerekçesini kuraklığı bahane olarak gösterse de hiç kimse ikna olmayıp şöyle serzenişte bulunurlar:

       -Ey Ebu Süfyan! Şunu unutmayın ki, böyle yapmakla hem Müslümanların ekmeğine yağ sürmüş oldun hem de bizim onurumuzu yerle yeksan edip onların yanında beş paralık etmiş oldun.  

       Arkadaşları serzenişte buluna dursun,  bu arada Beni Nadir Yahudileri de boş durmayıp yeniden Uhud zaferine benzer bir zafer elde etmenin zeminini oluşturmak için Ebu Süfyan'ı savaşa itmek maksadıyla Mekke’ye gitme kararını alırlar.

        Ebu Süfyan gelen heyeti ayakta karşılar. Hoşbeş sohbetin ardından Yahudiler buraya geliş maksatlarını dile getirirler. Bunun üzerine yapılan toplantıda özetle; son kez Müslümanlara öyle ders verilmeli ki; bir daha bellerini doğrultamasınlar mutabakatına varırlar. İşte alınan bu karar doğrultusunda Mekke müşrikleri ve Yahudi heyeti Kâbe’nin örtüsü altına girip hep birlikte savaşmaya yemin ederler. Böylece Yahudiler ektikleri fitne tohumlarının meyvelerini almanın sevinciyle Mekke’den ayrılmış olurlar.

        Müşrikler cephesinde bunlar yaşanırken Medine’de ise Selmani Farisi (r.a)  akıl dolusu bir fikir ortaya atıp şöyle bir proje ortaya koyar:

         -Ya Rasulullah! Bizim Acem diyarında şehrin çevresini müdafaa için hendek kazılır, biz de hendek kazsak uygun görür müsünüz?

         Allah Resulü (s.a.v) bu fikri güzel bulur. Derhal kazı işlemlerine başlatıp böylece hendek kazı işlemlerine Efendimiz (s.a.v)’in bizatihi kendisi de iştirak eder. Hatta bir keresinde ashabdan biri hendek kazdığı yerde kayayı parçalayamamıştı, öyle ki kaya parçalanacak türden değildi, bu yüzden mahcup bir hale düşmüştü. O'nun bu mahcubiyetini sezen Allah Resulü (s.a.v) eline aldığı külünge ile kaya parçasına ilk vuruşunda önce Yemen tarafları kendisine gösterilir, ikinci darbede Şam,  üçüncü vuruşunda ise en nihayet İran tarafları gösterilir. Tabi yaşanan bu mucizevi olaya inanmayanlar olsa da Müslümanlar olarak bizim buna inancımız tamdır. Derken kaya parçalanıverir. Anlaşılan maneviyat âleminde gösterilen bu ülkeler basit bir kaya parçalanmasının ötesinde ince yüklü manaları bağrında taşıyordu. Dahası söz konusu kaya parçalanmaları gidilecek yerlerin ileride fethedileceğinin işaret taşları bir muştuydu bu.

        Ebu Süfyan ise ordusuyla yola çıktığında, Müslümanların Bedir’de gayet sakin bir şekilde hiç korkmadan panayırda 8 gün alışveriş yaptıklarını, hatta kendilerini düşmana karşı siper edecek derecede bekler olduklarını, ancak gelen gidenin olmayacağının iyice kanaatine vardıklarında artık bir noktadan sonra Medine’ye dönmek zorunda kaldıklarını öğrenmişte olur.  Fakat Ebu Süfyan bununla da yetinmeyip bu kez Medine’ye dönen Müslümanlar acaba şimdi neler yapıyorlardır merakıyla istihbarı haber toplamaya koyulur. Öyle ki gönderdiği habercilerden gelen haberler hiçte hoşuna gitmeyecektir. Zira hendek kazı işlemlerine tüm şehir halkı seferber olmuş durumda olup her biri dur durak bilmeksizin habire çalışıyorlardı. Kendisi açısından pekte iç açıcı haber sayılmayıp adeta sinirinden küplere binmişti. Tabii korkunun hiçte ecele faydası yoktu, artık ok yaydan çıkıp savaş kaçınılmaz hale gelmişti. Dolayısıyla ikinci kez dönüş kararı alsa kendisi açısından onur kırıcı bir durum ortaya çıkardı ki; bunu asla göze alamazdı. Derken Yahudi kabilelerinin iştirakiyle büyük kalabalık bir ordu ilerleyerekten Hendek önlerine kadar dayanmış olurlar.

         Her iki tarafta da nefesler tutulup heyecan dorukta idi. Hem kaldı ki hendeği geçmek her babayiğidin harcı da değildi. O halde bu durumda ne yapmalıydı? Malum o ilk günleri hendeğin her iki yakası da uzaktan karşılıklı ok ve taş atışlarıyla mücadeleye sahne olur. Derken müşrik Araplar şimdiye kadar hiç alışık olmadığı bir savaş taktiği ile karşı karşıya olduklarının farkına varırlar. İster istemez böylesi karşılıklı ok ve taş atmalarla bu işin sonuçlanamayacağını onlarda nihayetinde anlamış olurlar.  Nitekim savaş başlayalı 20 gün olmuştu ki artık dayanacak takatları kalmayacak noktasına gelmişti. Üstelik savaş uzadıkça hem heyecanlarını yitiriyorlardı hem de mühimmat kaybına uğruyorlardı. Baktılar ki uzaktan uzağa atış manevralarıyla her geçen gün güç kaybına uğrayacaklar,  bu kez el mahkûm her türlü riski göze alıp hendeği aşma teşebbüsüne girişirler.  Özellikle müşriklerden Amr'ın artık sabredecek halinin kalmadığı o kadar net bir şekilde her halinden kendini belli ediyordu ki, artık bir noktadan sonra dayanamayıp hemen atıyla birlikte hendeğin öte tarafına atlayaraktan meydan okur da.

       Peki, o meydan okurda Allah'ın aslanı Hz. Ali (k.v), yerinde durur mu, elbette ki durmaz. Genç yaşta Hz. Ali (k.v)   hiç tereddüt etmeden “Hodri meydan” dercesine ileri atılmaya kalkışsa da  Allah Resulü (s.a.v):

        -Ey Ali!  Dikkat et, bu Amr deyip er meydanına çıkmasına müsaade etmez.

        Tabii Amr’da bu arada habire;  “Yok mu karşıma çıkan” diye avaz avaz bağırmaktan da geri durmaz. Hatta o hodri meydan okudukça, Hz. Ali  (k.v)   yine ileri atılmak istedi. Ancak Allah Resulü (s.a.v) her defasında şöyle der:       
       -Ey Ali! Bak bu Amr.

       Hz. Ali (k.v) sonunda dayanamayıp:

       -Ya Rasulullah! O Amr ise bende Ali’yim der.

       İşte Habib-i Ekrem (s.a.v),  Hz. Ali (k.v)’in bu gözü pekliği karşısında bu kez Zülfikar isimli kılıcını ona verip er meydanına çıkmasına mani olmaz. Tabii ki Hz. Ali (k.v), Amr’ın yanında çocuk gibiydi, ancak kılıç sesleri şakırdadıkça Amr’da, Hz. Ali’nin öyle kolay lokma olmadığını ilk hamlede anlamıştı anlamasına ama artık vakit çok geçti. Çünkü Allah’ın aslanı Hz. Ali (k.v) çoktan başını gövdesinden ayırmıştı bile. Bu durumda hendeğin öte tarafında bu durumu izleyen müşrikler vurgun yemişçesine şaşkın ördek hale dönerken, Müslümanlar ise tam aksine “Allah-ü Ekber” tekbir sesleri eşliğinde adeta gök kubbeyi inletip güç ve moral tazeliyorladı.

        Ebu Süfyan, Amr’ın anlık bir refleksle hendeğin ötesine geçme teşebbüsünün kendi aleyhlerine işleyen bir durum oluşturduğunu yerinde görünce sinirlenip adeta küplere binmişti, ama olanlar olmuştu birkere. Bu durumda ister istemez arkadaşlarıyla bu hususu müzakere ettikten sonra 20 günü aşan mücadelenin ardından umumi taarruz için harekâta geçme kararı alır.

      Bu arada Nuaym ise Allah Resulünün yanına varıp Müslüman olacağını dile getirir.  Sonra şöyle der:

       -Ya Resulullah! Bundan böyle bana ne emir buyurursanız emrine amade olarak onu yapmaya hazırım.

       Allah Resulü( s.a.v) bunun üzerine:

       -Ey Nuaym! Harb hiledir,  onları şimdilik bizden uzak tutman bizim için kâfidir der.

        Gerçekten de Nuaym harb hiledir mesajının gereği olarak bir zamanlar müşriklerin adına çalışırken artık bundan böyle Resul-i Ekrem (s.a.v)’in emrine amade olarak hizmetinde koşturmak için can atacaktır. Nitekim Nuaym, bir zamanlar Ebu Süfyan adına yürüttüğü hile taktiklerinin bir başka uygulamasını bu kez Allah Resulünün vereceği direktifler doğrultusunda önce Kurayza Yahudileri ile sonra da Ebu Süfyan'la görüşerek birbirlerinin kuyusunu kazacak bir stratejisiyle işi yürütecektir.

       Nitekim Kurayza Yahudilerinin yanındaymışçasına bir tavra bürünerek yaptığı görüşmede;

        -Ben sizlerin yerinizde olsam savaşa girmeden evvel işi garantiye almak bakımdan Ebu Süfyan'dan rehin isterdim. Çünkü onun sağı solu belli olmaz, son anda sizleri yüzüstü bırakıp Muhammed’in ordusuyla karşı karşıya kalabilirsiniz önerisinde bulunup kabul görür de.

      Ve bu görüşmenin ardından Nuaym güle oynaya bu kez Ebu Süfyan'ın yanına varıp onunda kulağına;

      -Kurayza Yahudilerinin Müslümanlarla yaptığı anlaşmayı bozduklarına pişman olduklarını, bu yüzden tekrar anlaşma zemini aradıklarını, dolayısıyla sizden rehin isteyebileceklerini fısıldar.

        Nuaym, Ebu Süfyan'la yaptığı görüşmenin ardından hakeza bu seferde Gatafan kabilesinin ileri gelenleri ile görüşüp,  onlara da Kureyş’e söylediklerinin aynısını fısıldar.

        İşte birbirlerinden habersiz bir şekilde ardı sıra gerçekleşen bir dizi görüşmeler meyvelerini vermesiyle birlikte maksat hâsıl olmuş olur da. Nitekim Ebu Süfyan, Yahudilerin kendisine ilettikleri rehin isteklerini geri çevirince kendi aralarında ona karşı diş bileyip:

      -Meğer Nuaym haklıymış siteminde bulunurlar.

      Ebu Süfyan cenahı da:

      -Zaten Yahudilerin böyle yapacağı baştan besbelliydi. Onlar oldum olası kalleştirler serzenişinde bulunurlar. Böylece kurdukları ittifak kendiliğinden çatırdayıp bozulmuş olur.

      Onların kendi aralarında kurdukları ittifakları çatırdaya dursun,  bu arada ikindi namazının ardından Allah Resulünün ellerini semaya açtığı gözlerden kaçmaz da. Semaya açılan eller elbette ki geri çevrilmezdi. Zaten duanın ardından tam güneş batmaya yakın göz gözü görmeyecek bir şekilde ansızın çıkan fırtınanın ortalığı kasıp kavurmaya başlaması yapılan duanın geri çevrilmeyeceğinin bir işareti sayılırdı elbet.  Öyle ki müşrikler,  kasıp kavuran şiddetli fırtınadan dolayı develerini bile almaya fırsat bulamadan tüyüp kaçmak zorunda kalırlar.  

       Allah Resulü (s.a.v) kılınan namazın ardından:

        -Aranızdan bana  müşriklerden haber getirecek olan var mı ? Diye sual eyler.

        Tabii hiç kimseden ses çıkmayınca Allah Resulü (s.a.v) bu defa:

       -Ey Huzeyfe!  diye iki kez seslenir.

       Neyse ki Huzeyfe ikinci seslenişten sonra ancak kendine gelip:

       -Buyur Ya Resulullah! Diyebildi.

       Habib-i Ekrem (s.a.v):

       -Ey Huzeyfe! Neden ilk çağrımda ses verememiştin?

      Huzeyfe cevaben:

     -Ya Rasulullah!  Soğuktan vücudum titriyordu benzim sararmıştı,  titreyişimden ötürü ses çıkaramamıştım. İnan daha yeni yeni kendime gelebildim.  Şimdi ne buyurursanız emrine amadeyim der.

       Böylece Huzeyfe,  Allah Resulünün emri doğrultusunda derhal müşrikler cenahından haber getirmek için Ebu Süfyan'ın bulunduğu yere varıp etrafı kolaçan ederekten gözetlemeye koyulur. Gözetlediğinde Ebu Süfyan konuşuyor olduğunu yanındakilerin ise onu dinler halde görür. Huzeyfe derhal kulağını kabartıp o konuşmalardan en can alıcı sözlere dikkat kesildiğinde Ebu Süfyan’ın arkadaşlarına:

        -Görüyorsunuz Kurayza’lılar ihanet ettiler, çıkan kasırga hepimizi savuruverdi, eşyalarımız yok oldu, ocaklarımız söndü, çadırlarımız savruldu,  yurdumuza dönmekten başka çare kalmadı şeklindeki konuşmasına şahit olur.  Konuşmaların akabinde yurtlarına dönerler de.

        Huzeyfe sessizce oradan ayrılıp işittiklerini harfi harfine Allah Resulüne aktarır. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v)’de Medine’ye dönüş emri verip ashabına şöyle moral verir:

       -Ey Ashabım! Şunu iyi biliniz ki; bundan böyle Kureyş sizin üzerinize gelecek cesareti bulamayacaktır.

       Allah Resulü (s.a.v) Medine'ye vardığında ilk evvela yorgunluğunu üzerinden atmak için Hane-i Saadetine çekilir.

        İlginçtir Resul-i Ekrem (s.a.v) evinde kılıcını çıkarıp yıkandıktan sonra öğle namazını müteakip o sırada Cibril Emin Dihye gibi güzel bir adam suretinde görünür.  Ve şöyle der:

       -Görüyorum ki silahını erken bırakmış gibi gözüküyorsun,  oysa bizim silahımız hala kınımızda duruyor. Haydi yeniden sefere diye çağrı yapıp seslenir. Zira Rabbul âlemin’in bu hususta emri vardır.

       Hiç kuşkusuz Cibril Emin’in seferden kast ettiği Kurayzalılara karşı savaş açmaktı.

       Böylece Allah Resulü (s.a.v) ayağının tozuyla geldiği Medine’den daha ikindi namazını kılmaksızın yola çıkılmasını bildiren ilanı Bilal-i Habeş vasıtasıyla duyurur.

       Derken Ashab-ı Kiram, bu ne acele deme fırsatı bulmadan apar topar sefer emriyle yeniden yola revan olup vardıklarında Yahudilerin kale kapılarını kilitlediklerini yerinde görürler. Bunun üzerine kaleye dışarıdan günlerce kuşatma altına alarak mücadelelerini sürdürürler. Artık zor durumda kalan Yahudiler içeride erzakları tükenmek üzere idi ki,   bu kez Kays b. Nebbas vasıtasıyla Efendimiz (s.a.v)’e şu isteklerini iletirler:

       -Gerekirse buralardan gitmeye ve izin verildiği takdirde mallarımızı bile burada bırakmaya razıyız.

        Fakat Allah Resulü (s.a.v) onların bu taleplerine karşılık kayıtsız şartsız teslim olmalarını şart koşar.  Nitekim kuşatmanın on beşinci günüydü ki, Yahudiler bıkkın bir halde iyiden iyiye bunalmışlardı, hatta stokladıkları ambarlarda alarm verip tükenecek noktaya gelmişti. Bu durumda Ka’b b. Esed arkadaşlarına bunalımdan tek çıkış yolunun İslam Dininin hükümlerine teslim olmaktan geçtiğini öğütler. Ancak ne var ki arkadaşları söylenenleri kulak ardı edip inadım inat bir türlü ikna olmayacaklardır.

        Neyse ki Kurayza’lılar, Allah Resulünün daha öncesinden herhangi bir ön şart koşmaksızın teslim olmaları noktasındaki kararlılığını ancak sabah olunca yerine getirmek mecburiyetinde kalırlar.  

       Hakeza kale tam takır teslim alındıktan sonra da Evs kabilesinin Müslümanları, Allah Resulünden esirlere yumuşak davranmasını talep ederler.

       Efendimiz (s.a.v) bu talep üzerine;

       -Yahudiler hakkında verilecek hükmün içinizden birinizin vermenize razı mısınız diye sual eder.

       Evs'liler hep bir ağızdan cevaben:

       -Evet, razıyız derler.

       Ve böylece içlerinden karar mercii olarak Sa’d b. Muaz huzura getirilip kararını şöyle açıklar:

       -Erkekler öldürülsün,  kadınlar ve çocuklar köle yapılsın. Ganimet mallarda taksim ediliversin.

       Derken verilen hüküm aynen uygulanır da. Zaten Yüce Allah’ın beyan buyurup razı olduğu hükümdü bu.  Allah Resulü (s.a.v) alınan bu karardan sonra şöyle beyan buyurur:

        -Allah’ın zail kıldığı her ne olursa olsun o zail olur. İsrail oğulları hakkında bu yazı geri dönülemez bir yazıydı, kaçınılmaz bir savaştı… İşte hepsi bu..

         Dahası Habib-i Ekrem (s.a.v)   son noktayı ortaya koyan bu sözleriyle Kurayz’ın başına gelenlerin ne olduğunun ince bir göndermeyle bildirmiş olur. Derken Kureyza’lıların kadınları ve çocukları gazilere paylaştırılıp herkesin gözü önünde bir şekilde bu mesele hal yoluna konulmuş oldu.

       Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hendek-savasi-ve-kureyza-yahudileri-8330