22 Ağustos 2026 Cumartesi

UHUD VE OKÇULAR


 

           UHUD VE OKÇULAR

SELİM GÜRBÜZER

       Ebu Süfyan,  daha sıcağı sıcağına yenildiği Bedir’i bir türlü içine sindiremeyip hazmedemeyince şöyle yemin eder:

       -Ey Ahali! Ahdim olsun ki; Bedrin intikamını almadan hiçbir şekilde koku sürünmeyeceğime ve kadınımla aynı yatağımda bulunmayacağıma yemin olsun.

        Peki, Ebu Süfyan yemin ederde karısı Hind yerinde hiç durur mu? Hiç kuşkusuz kocasından hiç aşağı kalmayıp o da şöyle yemin eder:

       -Ahdim olsun ki, eğer babamı ve amcamı öldüren Hamza’nın ciğerlerini söküp atmazsam şu yaşadığım hayat bana zehir zemberek olsun.  

       Bir kere yemin sözü her ikisinin de ağzından çıkmıştı, artık gururlarına yedirip ettikleri yeminden geri dönemezlerdi elbet. Nitekim Cubeyr b. Mu’tim’in kölesi Vahşi, tamda bu iş için biçilmiş kaftan bir isimdi. Ve efendisi kölesine sıkı sıkıya şu tembihte bulunur da:

       -Vahşi şunu iyi bil ki, sen cenk meydanında savaşmayacaksın, senin işin sadece savaş anında Hamza’nın bir anlık boşluk anını kollayıp yakaladığında onu mızrağınla kalbinden vurup öldürmek olacaktır. Şayet bunu başarırsan kölem olmaktan çıkıp hayatın boyunca hür kalacaksın.

        Zaten, Vahşi’nin de canına minnet, ne de olsa işin ucunda azad olup hürriyetine kavuşmak vardı. Ve bu uğurda tez elden atış talimlerine kendini adar bile. Öyle ki günlerden bir gün yine atış talimi için dışarıya çıktığında yolda Ebu Sufya’nın karısı Hind'le karşılaştığında kendisine şöyle der:

         -Ey Vahşi! Dile benden ne dilersen dile. Sen yeter ki Hamza’dan intikamımızı al,   dileğin yerine getirilip hürriyetine kavuşur olacaksın.

        Besbelli ki Hind,  Bedirde kaybettiği oğlu, kardeşi, babası ve amcasının intikamını bu kez işi daha da sıkı tutup Uhud’da Vahşi kanalıyla Hamza’ya canıyla ödettirmenin derdiyle yanıp tutuşmakta. Derken bir biri ardınca yapılan intikam yeminleri eşliğinde en son hazırlıklar hızla tamamlandığında orduya hareket emri verilir de.

        Onlar intikam yeminleri eşliğinde hareket ededursunlar, bu arada Allah Resulü (s.a.v)’de müşriklerin harekete geçecekleri günün vakti saatini amcası Abbas’ın gönderdiği mektupla durum vaziyetten haberdar olur. Derken hemen haberi aldığı günün akabinde bu hususu ashabıyla istişare ettiğinde Medine’de kalıp düşmanı karşılamak noktasında görüş beyan eder. Ancak bu hususta ashabın kahır ekseriyeti fikri kanaatini düşmanla baş başa çarpışmaktan yana bir görüş ortaya koyar.  Allah Resulü (s.a.v) bu durumda ister istemez ashabının istişarede beyan ettikleri görüşler doğrultusunda hareket emri verip ordusunun sırtı Uhud dağının eteklerine gelecek şekilde karargâhını kurdurur. Hatta tedbiri elden bırakmamak adına da elli okçuya özel vazife verip Uhud dağının diğer yakasındaki yamaca mevzilendirir. Hatta ve hatta Allah Resulü (s.a.v)  işin ciddiyetine binaen her an arkadan gelmesi muhtemel saldırılara karşı önlem almak adına okçularına sıkı sıkıya şu tembihatta bulunmayı da ihmal etmez:

       -“Ey Okçular! Sizlerin burada sadece göreviniz arkadan gelebilecek herhangi bir olası saldırıya karşı bizleri savunmak olacaktır. Dolayısıyla bizden  bir işaret gelmedikçe sakın ola ki yerlerinizi terk etmeyesiniz,  hatta cesetlerimizi kuşların kaptığını görseniz bile yine  yerinizden asla kıpırdayıp ayrılmayasınız..

        Hiç kuşkusuz yapılan bu sıkı telkin ve tembihatlar boşa değildi, bilakis işin ciddiyetine binaen yapılan tembihatlardı. En nihayet yapılan sıkı tedbirler eşliğinde her iki ordu da karşı karşıya gelmiş olurlar.  Nitekim kılıçlar kınından çıktığında Hz. Ali (k.v) ve Hz. Hamza (r.a) yıldırım hızıyla savaş alanına dalmasıyla birlikte düşmanı bir anda şaşkın ördeğe çeviriverirler. Hatta müşrikler neye uğradığının şaşkınlığıyla kaçmaya başlar da. Tabii onların bu halde kaçıştığını gören okçular kesin zafer kazanmış önyargısıyla galeyana gelip:

       -Hey arkadaşlar, baksanıza zafer bizden yana gözüküyor, o halde daha ne yerimizde duruyoruz,    hemen gidip ganimetlerimizi toplamaya koyulabiliriz artık.

         Her ne kadar okçuların başlarındaki komutan, arkadaşlarının bu erken sevindirik galeyana gelişleri karşısında “hele bir durun, yerinizden ayrılmayın” dediyse de,  onları bir türlü ikna edemeyip konuşlandığı yerlerinde durduramayacaktır. İşte bu durumda okçuların yerlerinden ayrıldığını fark eden Halid b. Velid, o anda savaşın seyrini değiştirecek bir hamleyle Uhud’un arka yüzüne geçiş yapıp böylece kaçan müşrik arkadaşlarının tekrardan savaş alanına geri dönmelerini sağlamış olur. Tabii Vahşi’de bu arada hazır savaş yeniden kızışmışken pür dikkat Hamza’nın boşluk anını kollayıp yakaladığında uzaktan attığı mızrakla göğsüne saplayaraktan can evinden vurup yere yığıverir. Hatta daha da hızını alamayıp adına uygun davranaraktan vahşice ciğerini sökerekten Hind’in yanına bir hevesle varıp;  

      -Ey Hind! Müjde, Müjde. İşte al sana Hamza’nın ciğerini getirdim diyerek kendi kendine üstlendiği zaferini kutlar.

       Ne diyelim, hani atalarımız “körler sağırlar birbirlerini ağırlarmış” demiş ya, aynen öyle de canilikte her ikisi de kötülükte birbirlerini ağırlarcasına hemen Hind’de olay yerine koşaraktan şehit düşmüş Hz. Hamza’nın kulağını ve burnunu kesmekle kendi kendinin zaferini kutlar. Sonra Vahşi’ye dönüp şöyle der:

       -Tebrik ederim seni, çok iyi iş başardın,  hürriyetine kavuşmayı çoktan hak etmiş oldun bile.

       Her neyse efendiler köleler birbirlerini yere göğe sığdıramayıp nara atarak zaferlerini kutlaya dursunlar, bu arada savaşta bir yandan hızla devam ediyordu ki;  Resulullah (s.a.v)’in önünde sancağı tutmakta olan sahabeden bir neferi müşrik cenahından gelen kılıç darbesiyle toprağın kara bağrında şehit düşüverir.  İlginçtir o an müşrik saflarından bir adam vardı ki, şehit düşüp yere yığılan neferin Peygamberimiz (s.a.v) olduğunu sanaraktan avazının çıktığı kadarı bağırarak:

       -Ey Ahali,  Sevinin, sevinin, Muhammed’i öldürdüm!  Muhammed’i öldürdüm! Diye çığlık çığlığa nara atar.

        Müşrikler çığlık atıp sevine dursunlar,  oysaki tüm beklentilerin tam aksine yere yığılıp ölen kişinin Allah Resulü değil, bizatihi O’nun önünde sancağa sıkı sıkıya sarılaraktan cansiperane bir şekilde “Anam, babam, canım sana feda olsun” duygu seli eşliğinde şehit düşen Mus’ab bin Umeyr (r.anh)’ından başkası değildi elbet

       Tabii müşrik cenahından gelen bu erken sevinç naraları bir kısım sahabe üzerinde şok etkisi yapıp “Allah Resulü yoksa savaşmanın ne anlamı var” türünden moral bozucu yersiz düşüncelere sevk ederken, bir kısım sahabe üzerinde ise ‘Allah Baki’dir düşüncesinden hareketle daha da iri ve diri olmalarına sevk eder. Neyse ki az sonra Allah Resulünün hayatta yaşadığına dair gelen olumlu haberler üzerine yeniden sahabenin tamamının tek yürek olmalarını beraberinde getirir.  Ancak bu kez müşrik saflarından fırlatılan bir taşın Allah Resulünün yüzüne isabet etmesiyle birlikte dengesini yitirip çukura yuvarlanması yaşanan olumlu havayı bir anda tersine çevirip sahabenin yüreklerin dağlayıp sızlatacaktır. Hani atalarımız ‘yiğit düştüğü yerden kalkar’ demişler ya,  aynen öyle de Allah Resulü (s.a.v) düştüğü bu elim haldeyken bile Yüce Allah’a ellerini açıp:    

      “-Allah’ım! Onlar ne yaptığını bilmiyorlar,  Sen kavmime rahmetinle hidayet ver” diyecek kadar can yürek metanetini yitirmeyecektir.

       Peki, Allah Resulü  (s.a.v) bu haldeyken bile beddua etmezken müşrikler ne yapıyor derseniz onlarda tam aksine huylu huyundan vazgeçmez misali O’nu öldürmek için çaba sarf edeceklerdir. Nitekim duanın ardından yine bir kılıç darbesi daha Resulüllah (s.a.v)'e isabet eder gibiydi ki tam o esnada sahabeden Talha b. Ubeydullah elinin çolak olması pahasına kılıç darbenin önüne geçerekten onların öldürme heveslerini boşa çıkarmış olur.

        Müşrikler, Allah Resulünü öldürmek için çaba sarf ede dursun, Talha b. Ubeydullah’ın hak ve hakikat yolunda eli çolak olmak pahasına kendini siper eylemesi kirâmen kâtibin meleklerince çoktan hanesine ahiret azığı olarak yazılır bile.

       Derken savaş sona erdiğinde Ebu Süfyan’ın tüm hevesi kursağında kalmış olarak Ömer’e şöyle seslenir;

      -Ey Ömer! Sanmayın ki sizinle olan hesabımız burada bitmiş durumda. Şunu iyi bilesiniz ki gelecek sene buluşma yerimiz yine Bedir olacaktır.  

      Hz. Ömer (r.anh) ise bu meydan okuma karşısında hiç islimini bozmadan:

      -Peki, öyle olsun der.

      Derken Resulullah (s.a.v) savaş alanını gezerken bir anda can yürek amcasının yürek parçalayıcı cesediyle karşılaşıp çok üzülür.  Hem nasıl üzülmesin ki,   savaş öncesinden sıkı sıkıya tembihlediği halde kendisinden emir gelmeksizin okçuların yerlerinden ayrılması bu durumlara sebep olmuştu. Peygamberimiz (s.a.v) yine de her şeye rağmen bu konunun üzerine fazla gitmemiş, sadece:

       -Kardeşlerimiz bize yazık etti demekle yetinmiştir.

        Bu arada Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in talimatı doğrultusunda Uhud şehitleri yıkanmaksızın elbiseleriyle birlikte toprağın bağrına defnedilirlerken,  Bedir’in intikamın almanın sevinciyle yola koyulan müşrikler ise ilk mola verdikleri yerde içlerine içten içe korku düşüp kendi aralarında bu durumu şöyle fısıldarlar:

     -Yahu, savaş meydanında erken ayrılmakla iyi mi yaptık kötümü yaptık doğrusu her birimiz pekte emin değiliz gibi. Oysa onları hazır elimizde yakalamışken fırsattan istifade tepelerine çöküp köklerini kazıyabilirdik pekâlâ. Ah kafamız vah kafamız, hiç belli olmaz bir bakmışsın adamlar ilerisinde her an karşımıza çıkıp başımıza yeniden çorap örebilirler. Tabii bu arada hayıflanmalara kulak kabartan Ebu Süfyan'ı içten içe derin düşünceler sarar da.

        Her neyse Müşrikler içten içe karar kara düşüne dursunlar, bu arada Allah Resulü ise müşriklerin tekrar Uhud’a geri dönme ihtimalini göz önünde bulunduraraktan gaza sonrası onları sıkı sıkıya takibe alır. Öyle ki gece vakti ateş yaktırmakla yıkılmadık ayaktayız mesajıyla onlara gözdağı verir.  Böylece uzaklardan ateşin yakıldığını gören müşrikler takip edildiklerinin farkına vardıklarında bu kez kendi aralarında birbirlerine dil döküp şöyle hayıflanırlar:

       -Bak gördünüz mü adamların yaptığına, daha şimdiden başımıza dert açmaya başladılar bile. Tüh bizlere,  acelemiz mi vardı sanki? Oysa orada bir müddet daha kalıverseydik bu tür durumlarla karşılaşmazdık.  

         Bu durumda Ebu Süfyan arkadaşlarının kendi aralarında hayıflanmaları karşısında en nihayetinde dayanamayıp şöyle der:

         -Arkadaşlar yeter gayri, nedir ikide bir dert yanıp hayıflanıyorsunuz.  Artık işi dozunda bırakırsanız iyi olur. Hem ne de olsa onlara yeterince ders verdik zaten, dolayısıyla siz siz olun işi tadında bırakın.            

         Ve sarf ettiği bu sözlerin akabinde bir yıldır tuttuğu yemini bozup bekârlık hayatına son vermek zorunda kalır.

         Derken müminler açısından Uhud’la ilgili en nihai hüküm Yüce Allah indinde şöyle beyan olunur:

        -“Şayet Uhud’da size bir yara (ve yenilgi) isabet etmişse (sabredin, ümitsizliğe düşmeyin), o (düşman) kavme de Bedirde bunun benzeri bir yara isabet etmişti. İşte Biz (galibiyet)  günlerini insanlar (Hakkı tutan veya bâtıla uyan toplumlar) arasında (imtihan gereği gayretlerine göre) böyle bazen lehte, bazen aleyhinde olmak üzere çevirip-döndürüp dururuz. Bu, Allah Teâlâ’nın iman edenleri bilmesi tertemiz hale getirsin, kâfirleri murdar bir ölümle mahvetsin diyedir. Allah zulmedenleri sevmez.” (Ál-i İmran, 140) .

         Böylece gelen bu vahiyle birlikte Uhud yenilgisi müminler için bir imtihanı olarak dikkate şayan olunur.

           Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/uhud-ve-okcular-8342

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder