11 Ağustos 2026 Salı

HENDEK SAVAŞI VE KUREYZA YAHUDİLERİ


 

       HENDEK SAVAŞI VE KUREYZA YAHUDİLERİ

 SELİM GÜRBÜZER

        Uhud savaşı sonrası Ebu Süfyan, Hz. Ömer (r.anh)’a seslenip; “Gelecek sene buluşma yerimiz Bedir olsun” ültimatomunu vermişti. Ancak ne var ki o günler yaklaştıkça içine için için korku düşmeye başlar. Kendince ültimatom verdiği o gün, zafer sarhoşluğundan olsa gerek bir defa ağzından baklayı çıkarmıştı,  elbette ki bu durumda gururuna yediremeyip sözünden geri dönemezdi. Üstelik mevcut olağan kuraklık şartlarının geçen yıldan daha da çetin geçeceği günlerin eşiğine gelinmesi onu daha da bir kara kara düşündürmeye ziyadesiyle yetmişti.

       Hatta kara kara düşündüğü günlerden bir gün Kâbe’yi tavaf etmekte olan bir adama dikkat kesilmişti ki,  adı Nuaym’dı. Yesrib’den gelmişti o.

        Ebu Süfyan, merak bu ya, hemen o adama:

        -Yesrib'de neler oluyor diye sorar.

        Nuaym cevaben şöyle der:

         -Müslümanlar Bedir’de büyük buluşma günü için tek yürek olmuş canhıraş bir halde habire çalışmaktalar.

          Her ne kadar bu cevap Ebu Süfyan’ı memnun etmese de bir kere ok yaydan çıkmıştı. Bizatihi kendisi Bedirde buluşmaya söz vermişti çünkü.  Yine de buna bir çare bulmak gerekti,   ama nasıl? O an aklına Müslümanları bu büyük buluşmadan vazgeçirecek bir hinlik düşünür. Hemen Nuaym’a maddi bir servet karşılığında şu teklifte bulunup şöyle der:

         -Yesrib’e vardığında kalabalık bir ordu ile Bedir'e geleceğimizin algı propagandasını yapın. Böylece büyük bir iş başarmış olursun, bizim için bu kadarını söylemen kâfi.

        Hiç kuşkusuz Ebu Süfyan, bu haberi uçurmakla güya kendince Müslümanlara gözdağı verip savaştan vazgeçirmek amacını güdüyordu.

        Nuaym aynen denileni yapmak üzere karşılaştığı hemen herkese abartılı bir şekilde Mekke’de büyük bir ordunun yola çıkmak üzere olduğunu dile getirir.  Fakat Müslümanlar hiç oralı olmaz, aksine hazırlıklar daha da bir hız kazanır. Hatta Müslümanlar müşriklerden çekinmediklerini göstermek adına güle oynaya mallarını Bedir panayırına döküp normal alışverişlerini yapmaktan bile geri durmazlar.  Üstelik Bedir’de 1-2 gün değil 8 gün kalırlar.  İcabında daha da çok kalabilirlerdi, ancak baktılar ki müşriklerden gelen giden hiç yok, bu durumda yurtlarına geri dönüş kararı alırlar. Böylece Müslümanların yurtlarına dönmesiyle birlikte Nuaym’ın algı propaganda girişimleri bir çırpıda suya düşmüş oldu. Nitekim Allah-ü Teâlâ bu hususta bakın ne beyan buyurmakta: 

         -Onlar Allah’tan bir nimetle ikramla döndüler. Kendilerine fenalık dokunmadı. Allah’ın rızasına da uymuş oldular. Allah büyük ikram ve ihsan sahibidir. (Size o haberi haberi getiren adam) mutlaka (sizi) kendi dostlarından korkutmakta olan şeytandır. Öyle ise siz onlardan (onun dostlarından) korkmayın, benden korkun, eğer iman etmiş (kimse) lerseniz. (Ali İmran: 174 -175).  

         Derken bu arada Yahudiler Ebu Süfyan'ın iki bin kişilik orduyla Bedir’e doğru geldiği haberini işitince sevindirik olurlar, ancak bu sevinç kısa sürer. Çünkü bu sevincin üzerinden daha fazla bir zaman geçmeden Ebu Süfyan’ın daha Bedir'e varmadan Mecenne denilen bölgeden geri döndüğü haberi bir anda yüzlerinin solmasına neden olur.  

      Her ne kadar Ebu Süfyan Mekke’ye vardığında arkadaşlarına geri dönüş gerekçesini kuraklığı bahane olarak gösterse de hiç kimse ikna olmayıp şöyle serzenişte bulunurlar:

       -Ey Ebu Süfyan! Şunu unutmayın ki, böyle yapmakla hem Müslümanların ekmeğine yağ sürmüş oldun hem de bizim onurumuzu yerle yeksan edip onların yanında beş paralık etmiş oldun.  

       Arkadaşları serzenişte buluna dursun,  bu arada Beni Nadir Yahudileri de boş durmayıp yeniden Uhud zaferine benzer bir zafer elde etmenin zeminini oluşturmak için Ebu Süfyan'ı savaşa itmek maksadıyla Mekke’ye gitme kararını alırlar.

        Ebu Süfyan gelen heyeti ayakta karşılar. Hoşbeş sohbetin ardından Yahudiler buraya geliş maksatlarını dile getirirler. Bunun üzerine yapılan toplantıda özetle; son kez Müslümanlara öyle ders verilmeli ki; bir daha bellerini doğrultamasınlar mutabakatına varırlar. İşte alınan bu karar doğrultusunda Mekke müşrikleri ve Yahudi heyeti Kâbe’nin örtüsü altına girip hep birlikte savaşmaya yemin ederler. Böylece Yahudiler ektikleri fitne tohumlarının meyvelerini almanın sevinciyle Mekke’den ayrılmış olurlar.

        Müşrikler cephesinde bunlar yaşanırken Medine’de ise Selmani Farisi (r.a)  akıl dolusu bir fikir ortaya atıp şöyle bir proje ortaya koyar:

         -Ya Rasulullah! Bizim Acem diyarında şehrin çevresini müdafaa için hendek kazılır, biz de hendek kazsak uygun görür müsünüz?

         Allah Resulü (s.a.v) bu fikri güzel bulur. Derhal kazı işlemlerine başlatıp böylece hendek kazı işlemlerine Efendimiz (s.a.v)’in bizatihi kendisi de iştirak eder. Hatta bir keresinde ashabdan biri hendek kazdığı yerde kayayı parçalayamamıştı, öyle ki kaya parçalanacak türden değildi, bu yüzden mahcup bir hale düşmüştü. O'nun bu mahcubiyetini sezen Allah Resulü (s.a.v) eline aldığı külünge ile kaya parçasına ilk vuruşunda önce Yemen tarafları kendisine gösterilir, ikinci darbede Şam,  üçüncü vuruşunda ise en nihayet İran tarafları gösterilir. Tabi yaşanan bu mucizevi olaya inanmayanlar olsa da Müslümanlar olarak bizim buna inancımız tamdır. Derken kaya parçalanıverir. Anlaşılan maneviyat âleminde gösterilen bu ülkeler basit bir kaya parçalanmasının ötesinde ince yüklü manaları bağrında taşıyordu. Dahası söz konusu kaya parçalanmaları gidilecek yerlerin ileride fethedileceğinin işaret taşları bir muştuydu bu.

        Ebu Süfyan ise ordusuyla yola çıktığında, Müslümanların Bedir’de gayet sakin bir şekilde hiç korkmadan panayırda 8 gün alışveriş yaptıklarını, hatta kendilerini düşmana karşı siper edecek derecede bekler olduklarını, ancak gelen gidenin olmayacağının iyice kanaatine vardıklarında artık bir noktadan sonra Medine’ye dönmek zorunda kaldıklarını öğrenmişte olur.  Fakat Ebu Süfyan bununla da yetinmeyip bu kez Medine’ye dönen Müslümanlar acaba şimdi neler yapıyorlardır merakıyla istihbarı haber toplamaya koyulur. Öyle ki gönderdiği habercilerden gelen haberler hiçte hoşuna gitmeyecektir. Zira hendek kazı işlemlerine tüm şehir halkı seferber olmuş durumda olup her biri dur durak bilmeksizin habire çalışıyorlardı. Kendisi açısından pekte iç açıcı haber sayılmayıp adeta sinirinden küplere binmişti. Tabii korkunun hiçte ecele faydası yoktu, artık ok yaydan çıkıp savaş kaçınılmaz hale gelmişti. Dolayısıyla ikinci kez dönüş kararı alsa kendisi açısından onur kırıcı bir durum ortaya çıkardı ki; bunu asla göze alamazdı. Derken Yahudi kabilelerinin iştirakiyle büyük kalabalık bir ordu ilerleyerekten Hendek önlerine kadar dayanmış olurlar.

         Her iki tarafta da nefesler tutulup heyecan dorukta idi. Hem kaldı ki hendeği geçmek her babayiğidin harcı da değildi. O halde bu durumda ne yapmalıydı? Malum o ilk günleri hendeğin her iki yakası da uzaktan karşılıklı ok ve taş atışlarıyla mücadeleye sahne olur. Derken müşrik Araplar şimdiye kadar hiç alışık olmadığı bir savaş taktiği ile karşı karşıya olduklarının farkına varırlar. İster istemez böylesi karşılıklı ok ve taş atmalarla bu işin sonuçlanamayacağını onlarda nihayetinde anlamış olurlar.  Nitekim savaş başlayalı 20 gün olmuştu ki artık dayanacak takatları kalmayacak noktasına gelmişti. Üstelik savaş uzadıkça hem heyecanlarını yitiriyorlardı hem de mühimmat kaybına uğruyorlardı. Baktılar ki uzaktan uzağa atış manevralarıyla her geçen gün güç kaybına uğrayacaklar,  bu kez el mahkûm her türlü riski göze alıp hendeği aşma teşebbüsüne girişirler.  Özellikle müşriklerden Amr'ın artık sabredecek halinin kalmadığı o kadar net bir şekilde her halinden kendini belli ediyordu ki, artık bir noktadan sonra dayanamayıp hemen atıyla birlikte hendeğin öte tarafına atlayaraktan meydan okur da.

       Peki, o meydan okurda Allah'ın aslanı Hz. Ali (k.v), yerinde durur mu, elbette ki durmaz. Genç yaşta Hz. Ali (k.v)   hiç tereddüt etmeden “Hodri meydan” dercesine ileri atılmaya kalkışsa da  Allah Resulü (s.a.v):

        -Ey Ali!  Dikkat et, bu Amr deyip er meydanına çıkmasına müsaade etmez.

        Tabii Amr’da bu arada habire;  “Yok mu karşıma çıkan” diye avaz avaz bağırmaktan da geri durmaz. Hatta o hodri meydan okudukça, Hz. Ali  (k.v)   yine ileri atılmak istedi. Ancak Allah Resulü (s.a.v) her defasında şöyle der:       
       -Ey Ali! Bak bu Amr.

       Hz. Ali (k.v) sonunda dayanamayıp:

       -Ya Rasulullah! O Amr ise bende Ali’yim der.

       İşte Habib-i Ekrem (s.a.v),  Hz. Ali (k.v)’in bu gözü pekliği karşısında bu kez Zülfikar isimli kılıcını ona verip er meydanına çıkmasına mani olmaz. Tabii ki Hz. Ali (k.v), Amr’ın yanında çocuk gibiydi, ancak kılıç sesleri şakırdadıkça Amr’da, Hz. Ali’nin öyle kolay lokma olmadığını ilk hamlede anlamıştı anlamasına ama artık vakit çok geçti. Çünkü Allah’ın aslanı Hz. Ali (k.v) çoktan başını gövdesinden ayırmıştı bile. Bu durumda hendeğin öte tarafında bu durumu izleyen müşrikler vurgun yemişçesine şaşkın ördek hale dönerken, Müslümanlar ise tam aksine “Allah-ü Ekber” tekbir sesleri eşliğinde adeta gök kubbeyi inletip güç ve moral tazeliyorladı.

        Ebu Süfyan, Amr’ın anlık bir refleksle hendeğin ötesine geçme teşebbüsünün kendi aleyhlerine işleyen bir durum oluşturduğunu yerinde görünce sinirlenip adeta küplere binmişti, ama olanlar olmuştu birkere. Bu durumda ister istemez arkadaşlarıyla bu hususu müzakere ettikten sonra 20 günü aşan mücadelenin ardından umumi taarruz için harekâta geçme kararı alır.

      Bu arada Nuaym ise Allah Resulünün yanına varıp Müslüman olacağını dile getirir.  Sonra şöyle der:

       -Ya Resulullah! Bundan böyle bana ne emir buyurursanız emrine amade olarak onu yapmaya hazırım.

       Allah Resulü( s.a.v) bunun üzerine:

       -Ey Nuaym! Harb hiledir,  onları şimdilik bizden uzak tutman bizim için kâfidir der.

        Gerçekten de Nuaym harb hiledir mesajının gereği olarak bir zamanlar müşriklerin adına çalışırken artık bundan böyle Resul-i Ekrem (s.a.v)’in emrine amade olarak hizmetinde koşturmak için can atacaktır. Nitekim Nuaym, bir zamanlar Ebu Süfyan adına yürüttüğü hile taktiklerinin bir başka uygulamasını bu kez Allah Resulünün vereceği direktifler doğrultusunda önce Kurayza Yahudileri ile sonra da Ebu Süfyan'la görüşerek birbirlerinin kuyusunu kazacak bir stratejisiyle işi yürütecektir.

       Nitekim Kurayza Yahudilerinin yanındaymışçasına bir tavra bürünerek yaptığı görüşmede;

        -Ben sizlerin yerinizde olsam savaşa girmeden evvel işi garantiye almak bakımdan Ebu Süfyan'dan rehin isterdim. Çünkü onun sağı solu belli olmaz, son anda sizleri yüzüstü bırakıp Muhammed’in ordusuyla karşı karşıya kalabilirsiniz önerisinde bulunup kabul görür de.

      Ve bu görüşmenin ardından Nuaym güle oynaya bu kez Ebu Süfyan'ın yanına varıp onunda kulağına;

      -Kurayza Yahudilerinin Müslümanlarla yaptığı anlaşmayı bozduklarına pişman olduklarını, bu yüzden tekrar anlaşma zemini aradıklarını, dolayısıyla sizden rehin isteyebileceklerini fısıldar.

        Nuaym, Ebu Süfyan'la yaptığı görüşmenin ardından hakeza bu seferde Gatafan kabilesinin ileri gelenleri ile görüşüp,  onlara da Kureyş’e söylediklerinin aynısını fısıldar.

        İşte birbirlerinden habersiz bir şekilde ardı sıra gerçekleşen bir dizi görüşmeler meyvelerini vermesiyle birlikte maksat hâsıl olmuş olur da. Nitekim Ebu Süfyan, Yahudilerin kendisine ilettikleri rehin isteklerini geri çevirince kendi aralarında ona karşı diş bileyip:

      -Meğer Nuaym haklıymış siteminde bulunurlar.

      Ebu Süfyan cenahı da:

      -Zaten Yahudilerin böyle yapacağı baştan besbelliydi. Onlar oldum olası kalleştirler serzenişinde bulunurlar. Böylece kurdukları ittifak kendiliğinden çatırdayıp bozulmuş olur.

      Onların kendi aralarında kurdukları ittifakları çatırdaya dursun,  bu arada ikindi namazının ardından Allah Resulünün ellerini semaya açtığı gözlerden kaçmaz da. Semaya açılan eller elbette ki geri çevrilmezdi. Zaten duanın ardından tam güneş batmaya yakın göz gözü görmeyecek bir şekilde ansızın çıkan fırtınanın ortalığı kasıp kavurmaya başlaması yapılan duanın geri çevrilmeyeceğinin bir işareti sayılırdı elbet.  Öyle ki müşrikler,  kasıp kavuran şiddetli fırtınadan dolayı develerini bile almaya fırsat bulamadan tüyüp kaçmak zorunda kalırlar.  

       Allah Resulü (s.a.v) kılınan namazın ardından:

        -Aranızdan bana  müşriklerden haber getirecek olan var mı ? Diye sual eyler.

        Tabii hiç kimseden ses çıkmayınca Allah Resulü (s.a.v) bu defa:

       -Ey Huzeyfe!  diye iki kez seslenir.

       Neyse ki Huzeyfe ikinci seslenişten sonra ancak kendine gelip:

       -Buyur Ya Resulullah! Diyebildi.

       Habib-i Ekrem (s.a.v):

       -Ey Huzeyfe! Neden ilk çağrımda ses verememiştin?

      Huzeyfe cevaben:

     -Ya Rasulullah!  Soğuktan vücudum titriyordu benzim sararmıştı,  titreyişimden ötürü ses çıkaramamıştım. İnan daha yeni yeni kendime gelebildim.  Şimdi ne buyurursanız emrine amadeyim der.

       Böylece Huzeyfe,  Allah Resulünün emri doğrultusunda derhal müşrikler cenahından haber getirmek için Ebu Süfyan'ın bulunduğu yere varıp etrafı kolaçan ederekten gözetlemeye koyulur. Gözetlediğinde Ebu Süfyan konuşuyor olduğunu yanındakilerin ise onu dinler halde görür. Huzeyfe derhal kulağını kabartıp o konuşmalardan en can alıcı sözlere dikkat kesildiğinde Ebu Süfyan’ın arkadaşlarına:

        -Görüyorsunuz Kurayza’lılar ihanet ettiler, çıkan kasırga hepimizi savuruverdi, eşyalarımız yok oldu, ocaklarımız söndü, çadırlarımız savruldu,  yurdumuza dönmekten başka çare kalmadı şeklindeki konuşmasına şahit olur.  Konuşmaların akabinde yurtlarına dönerler de.

        Huzeyfe sessizce oradan ayrılıp işittiklerini harfi harfine Allah Resulüne aktarır. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.v)’de Medine’ye dönüş emri verip ashabına şöyle moral verir:

       -Ey Ashabım! Şunu iyi biliniz ki; bundan böyle Kureyş sizin üzerinize gelecek cesareti bulamayacaktır.

       Allah Resulü (s.a.v) Medine'ye vardığında ilk evvela yorgunluğunu üzerinden atmak için Hane-i Saadetine çekilir.

        İlginçtir Resul-i Ekrem (s.a.v) evinde kılıcını çıkarıp yıkandıktan sonra öğle namazını müteakip o sırada Cibril Emin Dihye gibi güzel bir adam suretinde görünür.  Ve şöyle der:

       -Görüyorum ki silahını erken bırakmış gibi gözüküyorsun,  oysa bizim silahımız hala kınımızda duruyor. Haydi yeniden sefere diye çağrı yapıp seslenir. Zira Rabbul âlemin’in bu hususta emri vardır.

       Hiç kuşkusuz Cibril Emin’in seferden kast ettiği Kurayzalılara karşı savaş açmaktı.

       Böylece Allah Resulü (s.a.v) ayağının tozuyla geldiği Medine’den daha ikindi namazını kılmaksızın yola çıkılmasını bildiren ilanı Bilal-i Habeş vasıtasıyla duyurur.

       Derken Ashab-ı Kiram, bu ne acele deme fırsatı bulmadan apar topar sefer emriyle yeniden yola revan olup vardıklarında Yahudilerin kale kapılarını kilitlediklerini yerinde görürler. Bunun üzerine kaleye dışarıdan günlerce kuşatma altına alarak mücadelelerini sürdürürler. Artık zor durumda kalan Yahudiler içeride erzakları tükenmek üzere idi ki,   bu kez Kays b. Nebbas vasıtasıyla Efendimiz (s.a.v)’e şu isteklerini iletirler:

       -Gerekirse buralardan gitmeye ve izin verildiği takdirde mallarımızı bile burada bırakmaya razıyız.

        Fakat Allah Resulü (s.a.v) onların bu taleplerine karşılık kayıtsız şartsız teslim olmalarını şart koşar.  Nitekim kuşatmanın on beşinci günüydü ki, Yahudiler bıkkın bir halde iyiden iyiye bunalmışlardı, hatta stokladıkları ambarlarda alarm verip tükenecek noktaya gelmişti. Bu durumda Ka’b b. Esed arkadaşlarına bunalımdan tek çıkış yolunun İslam Dininin hükümlerine teslim olmaktan geçtiğini öğütler. Ancak ne var ki arkadaşları söylenenleri kulak ardı edip inadım inat bir türlü ikna olmayacaklardır.

        Neyse ki Kurayza’lılar, Allah Resulünün daha öncesinden herhangi bir ön şart koşmaksızın teslim olmaları noktasındaki kararlılığını ancak sabah olunca yerine getirmek mecburiyetinde kalırlar.  

       Hakeza kale tam takır teslim alındıktan sonra da Evs kabilesinin Müslümanları, Allah Resulünden esirlere yumuşak davranmasını talep ederler.

       Efendimiz (s.a.v) bu talep üzerine;

       -Yahudiler hakkında verilecek hükmün içinizden birinizin vermenize razı mısınız diye sual eder.

       Evs'liler hep bir ağızdan cevaben:

       -Evet, razıyız derler.

       Ve böylece içlerinden karar mercii olarak Sa’d b. Muaz huzura getirilip kararını şöyle açıklar:

       -Erkekler öldürülsün,  kadınlar ve çocuklar köle yapılsın. Ganimet mallarda taksim ediliversin.

       Derken verilen hüküm aynen uygulanır da. Zaten Yüce Allah’ın beyan buyurup razı olduğu hükümdü bu.  Allah Resulü (s.a.v) alınan bu karardan sonra şöyle beyan buyurur:

        -Allah’ın zail kıldığı her ne olursa olsun o zail olur. İsrail oğulları hakkında bu yazı geri dönülemez bir yazıydı, kaçınılmaz bir savaştı… İşte hepsi bu..

         Dahası Habib-i Ekrem (s.a.v)   son noktayı ortaya koyan bu sözleriyle Kurayz’ın başına gelenlerin ne olduğunun ince bir göndermeyle bildirmiş olur. Derken Kureyza’lıların kadınları ve çocukları gazilere paylaştırılıp herkesin gözü önünde bir şekilde bu mesele hal yoluna konulmuş oldu.

       Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hendek-savasi-ve-kureyza-yahudileri-8330

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder