HENDEK SAVAŞI VE KUREYZA YAHUDİLERİ
SELİM GÜRBÜZER
Uhud savaşı sonrası Ebu Süfyan, Hz.
Ömer (r.anh)’a seslenip; “Gelecek sene
buluşma yerimiz Bedir olsun” ültimatomunu vermişti. Ancak ne var ki o
günler yaklaştıkça içine için için korku düşmeye başlar. Kendince ültimatom verdiği
o gün, zafer sarhoşluğundan olsa gerek bir defa ağzından baklayı çıkarmıştı, elbette ki bu durumda gururuna yediremeyip sözünden
geri dönemezdi. Üstelik mevcut olağan kuraklık şartlarının geçen yıldan daha da
çetin geçeceği günlerin eşiğine gelinmesi onu daha da bir kara kara düşündürmeye
ziyadesiyle yetmişti.
Hatta
kara kara düşündüğü günlerden bir gün Kâbe’yi tavaf etmekte olan bir adama
dikkat kesilmişti ki, adı Nuaym’dı.
Yesrib’den gelmişti o.
Ebu Süfyan, merak bu ya, hemen o adama:
-Yesrib'de neler oluyor diye sorar.
Nuaym cevaben şöyle der:
-Müslümanlar Bedir’de büyük buluşma
günü için tek yürek olmuş canhıraş bir halde habire çalışmaktalar.
Her ne kadar bu cevap Ebu Süfyan’ı memnun
etmese de bir kere ok yaydan çıkmıştı. Bizatihi kendisi Bedirde buluşmaya söz
vermişti çünkü. Yine de buna bir çare
bulmak gerekti, ama nasıl? O an aklına Müslümanları bu büyük
buluşmadan vazgeçirecek bir hinlik düşünür. Hemen Nuaym’a maddi bir servet
karşılığında şu teklifte bulunup şöyle der:
-Yesrib’e vardığında kalabalık bir
ordu ile Bedir'e geleceğimizin algı propagandasını yapın. Böylece büyük bir iş
başarmış olursun, bizim için bu kadarını söylemen kâfi.
Hiç kuşkusuz Ebu Süfyan, bu haberi uçurmakla
güya kendince Müslümanlara gözdağı verip savaştan vazgeçirmek amacını
güdüyordu.
Nuaym aynen denileni yapmak üzere
karşılaştığı hemen herkese abartılı bir şekilde Mekke’de büyük bir ordunun yola
çıkmak üzere olduğunu dile getirir.
Fakat Müslümanlar hiç oralı olmaz, aksine hazırlıklar daha da bir hız
kazanır. Hatta Müslümanlar müşriklerden çekinmediklerini göstermek adına güle
oynaya mallarını Bedir panayırına döküp normal alışverişlerini yapmaktan bile
geri durmazlar. Üstelik Bedir’de 1-2 gün
değil 8 gün kalırlar. İcabında daha da
çok kalabilirlerdi, ancak baktılar ki müşriklerden gelen giden hiç yok, bu
durumda yurtlarına geri dönüş kararı alırlar. Böylece Müslümanların yurtlarına
dönmesiyle birlikte Nuaym’ın algı propaganda girişimleri bir çırpıda suya
düşmüş oldu. Nitekim Allah-ü Teâlâ bu hususta bakın ne beyan buyurmakta:
-Onlar
Allah’tan bir nimetle ikramla döndüler. Kendilerine fenalık dokunmadı. Allah’ın
rızasına da uymuş oldular. Allah büyük ikram ve ihsan sahibidir. (Size o haberi haberi getiren adam) mutlaka (sizi) kendi dostlarından korkutmakta
olan şeytandır. Öyle ise siz onlardan (onun
dostlarından) korkmayın, benden
korkun, eğer iman etmiş (kimse) lerseniz. (Ali İmran: 174 -175).
Derken
bu arada Yahudiler Ebu Süfyan'ın iki bin kişilik orduyla Bedir’e doğru geldiği
haberini işitince sevindirik olurlar, ancak bu sevinç kısa sürer. Çünkü bu
sevincin üzerinden daha fazla bir zaman geçmeden Ebu Süfyan’ın daha Bedir'e
varmadan Mecenne denilen bölgeden geri döndüğü haberi bir anda yüzlerinin
solmasına neden olur.
Her ne kadar Ebu Süfyan Mekke’ye
vardığında arkadaşlarına geri dönüş gerekçesini kuraklığı bahane olarak
gösterse de hiç kimse ikna olmayıp şöyle serzenişte bulunurlar:
-Ey
Ebu Süfyan! Şunu unutmayın ki, böyle yapmakla hem Müslümanların ekmeğine yağ
sürmüş oldun hem de bizim onurumuzu yerle yeksan edip onların yanında beş
paralık etmiş oldun.
Arkadaşları serzenişte buluna dursun, bu arada Beni Nadir Yahudileri de boş durmayıp
yeniden Uhud zaferine benzer bir zafer elde etmenin zeminini oluşturmak için
Ebu Süfyan'ı savaşa itmek maksadıyla Mekke’ye gitme kararını alırlar.
Ebu Süfyan gelen heyeti ayakta karşılar.
Hoşbeş sohbetin ardından Yahudiler buraya geliş maksatlarını dile getirirler. Bunun
üzerine yapılan toplantıda özetle; son kez Müslümanlara öyle ders verilmeli ki;
bir daha bellerini doğrultamasınlar mutabakatına varırlar. İşte alınan bu karar
doğrultusunda Mekke müşrikleri ve Yahudi heyeti Kâbe’nin örtüsü altına girip
hep birlikte savaşmaya yemin ederler. Böylece Yahudiler ektikleri fitne
tohumlarının meyvelerini almanın sevinciyle Mekke’den ayrılmış olurlar.
Müşrikler cephesinde bunlar yaşanırken
Medine’de ise Selmani Farisi (r.a) akıl
dolusu bir fikir ortaya atıp şöyle bir proje ortaya koyar:
-Ya
Rasulullah! Bizim Acem diyarında şehrin çevresini müdafaa için hendek kazılır, biz
de hendek kazsak uygun görür müsünüz?
Allah Resulü (s.a.v) bu fikri güzel
bulur. Derhal kazı işlemlerine başlatıp böylece hendek kazı işlemlerine
Efendimiz (s.a.v)’in bizatihi kendisi de iştirak eder. Hatta bir keresinde
ashabdan biri hendek kazdığı yerde kayayı parçalayamamıştı, öyle ki kaya
parçalanacak türden değildi, bu yüzden mahcup bir hale düşmüştü. O'nun bu
mahcubiyetini sezen Allah Resulü (s.a.v) eline aldığı külünge ile kaya
parçasına ilk vuruşunda önce Yemen
tarafları kendisine gösterilir, ikinci darbede Şam, üçüncü vuruşunda ise en
nihayet İran tarafları gösterilir.
Tabi yaşanan bu mucizevi olaya inanmayanlar olsa da Müslümanlar olarak bizim buna
inancımız tamdır. Derken kaya parçalanıverir. Anlaşılan maneviyat âleminde
gösterilen bu ülkeler basit bir kaya parçalanmasının ötesinde ince yüklü manaları
bağrında taşıyordu. Dahası söz konusu kaya parçalanmaları gidilecek yerlerin
ileride fethedileceğinin işaret taşları bir muştuydu bu.
Ebu Süfyan ise ordusuyla yola
çıktığında, Müslümanların Bedir’de gayet sakin bir şekilde hiç korkmadan panayırda
8 gün alışveriş yaptıklarını, hatta kendilerini düşmana karşı siper edecek
derecede bekler olduklarını, ancak gelen gidenin olmayacağının iyice kanaatine
vardıklarında artık bir noktadan sonra Medine’ye dönmek zorunda kaldıklarını
öğrenmişte olur. Fakat Ebu Süfyan bununla
da yetinmeyip bu kez Medine’ye dönen Müslümanlar acaba şimdi neler yapıyorlardır
merakıyla istihbarı haber toplamaya koyulur. Öyle ki gönderdiği habercilerden gelen
haberler hiçte hoşuna gitmeyecektir. Zira hendek kazı işlemlerine tüm şehir
halkı seferber olmuş durumda olup her biri dur durak bilmeksizin habire çalışıyorlardı.
Kendisi açısından pekte iç açıcı haber sayılmayıp adeta sinirinden küplere
binmişti. Tabii korkunun hiçte ecele faydası yoktu, artık ok yaydan çıkıp savaş
kaçınılmaz hale gelmişti. Dolayısıyla ikinci kez dönüş kararı alsa kendisi
açısından onur kırıcı bir durum ortaya çıkardı ki; bunu asla göze alamazdı.
Derken Yahudi kabilelerinin iştirakiyle büyük kalabalık bir ordu ilerleyerekten
Hendek önlerine kadar dayanmış olurlar.
Her iki tarafta da nefesler tutulup heyecan
dorukta idi. Hem kaldı ki hendeği geçmek her babayiğidin harcı da değildi. O
halde bu durumda ne yapmalıydı? Malum o ilk günleri hendeğin her iki yakası da
uzaktan karşılıklı ok ve taş atışlarıyla mücadeleye sahne olur. Derken müşrik Araplar
şimdiye kadar hiç alışık olmadığı bir savaş taktiği ile karşı karşıya
olduklarının farkına varırlar. İster istemez böylesi karşılıklı ok ve taş
atmalarla bu işin sonuçlanamayacağını onlarda nihayetinde anlamış olurlar. Nitekim savaş başlayalı 20 gün olmuştu ki artık
dayanacak takatları kalmayacak noktasına gelmişti. Üstelik savaş uzadıkça hem
heyecanlarını yitiriyorlardı hem de mühimmat kaybına uğruyorlardı. Baktılar ki
uzaktan uzağa atış manevralarıyla her geçen gün güç kaybına uğrayacaklar, bu kez el mahkûm her türlü riski göze alıp
hendeği aşma teşebbüsüne girişirler. Özellikle müşriklerden Amr'ın artık sabredecek
halinin kalmadığı o kadar net bir şekilde her halinden kendini belli ediyordu
ki, artık bir noktadan sonra dayanamayıp hemen atıyla birlikte hendeğin öte
tarafına atlayaraktan meydan okur da.
Peki, o meydan okurda Allah'ın aslanı
Hz. Ali (k.v), yerinde durur mu, elbette ki durmaz. Genç yaşta Hz. Ali (k.v) hiç
tereddüt etmeden “Hodri meydan” dercesine ileri atılmaya kalkışsa da Allah Resulü (s.a.v):
-Ey
Ali! Dikkat et, bu Amr deyip er
meydanına çıkmasına müsaade etmez.
Tabii Amr’da bu arada habire; “Yok mu karşıma çıkan” diye avaz avaz bağırmaktan
da geri durmaz. Hatta o hodri meydan okudukça, Hz. Ali (k.v) yine
ileri atılmak istedi. Ancak Allah Resulü (s.a.v) her defasında şöyle der:
-Ey Ali! Bak bu Amr.
Hz. Ali (k.v) sonunda dayanamayıp:
-Ya Rasulullah! O Amr ise bende Ali’yim
der.
İşte Habib-i Ekrem (s.a.v), Hz. Ali (k.v)’in bu gözü pekliği karşısında
bu kez Zülfikar isimli kılıcını ona verip er meydanına çıkmasına mani olmaz.
Tabii ki Hz. Ali (k.v), Amr’ın yanında çocuk gibiydi, ancak kılıç sesleri
şakırdadıkça Amr’da, Hz. Ali’nin öyle kolay lokma olmadığını ilk hamlede anlamıştı
anlamasına ama artık vakit çok geçti. Çünkü Allah’ın aslanı Hz. Ali (k.v)
çoktan başını gövdesinden ayırmıştı bile. Bu durumda hendeğin öte tarafında bu
durumu izleyen müşrikler vurgun yemişçesine şaşkın ördek hale dönerken,
Müslümanlar ise tam aksine “Allah-ü Ekber” tekbir sesleri eşliğinde adeta gök
kubbeyi inletip güç ve moral tazeliyorladı.
Ebu Süfyan, Amr’ın anlık bir refleksle hendeğin
ötesine geçme teşebbüsünün kendi aleyhlerine işleyen bir durum oluşturduğunu yerinde
görünce sinirlenip adeta küplere binmişti, ama olanlar olmuştu birkere. Bu
durumda ister istemez arkadaşlarıyla bu hususu müzakere ettikten sonra 20 günü
aşan mücadelenin ardından umumi taarruz için harekâta geçme kararı alır.
Bu arada Nuaym ise Allah Resulünün yanına
varıp Müslüman olacağını dile getirir.
Sonra şöyle der:
-Ya Resulullah! Bundan böyle bana ne emir
buyurursanız emrine amade olarak onu yapmaya hazırım.
Allah Resulü( s.a.v) bunun üzerine:
-Ey Nuaym! Harb hiledir, onları şimdilik bizden uzak tutman bizim için
kâfidir der.
Gerçekten
de Nuaym harb hiledir mesajının gereği olarak bir zamanlar müşriklerin adına
çalışırken artık bundan böyle Resul-i Ekrem (s.a.v)’in emrine amade olarak
hizmetinde koşturmak için can atacaktır. Nitekim Nuaym, bir zamanlar Ebu Süfyan
adına yürüttüğü hile taktiklerinin bir başka uygulamasını bu kez Allah
Resulünün vereceği direktifler doğrultusunda önce Kurayza Yahudileri ile sonra
da Ebu Süfyan'la görüşerek birbirlerinin kuyusunu kazacak bir stratejisiyle işi
yürütecektir.
Nitekim Kurayza Yahudilerinin
yanındaymışçasına bir tavra bürünerek yaptığı görüşmede;
-Ben sizlerin yerinizde olsam savaşa
girmeden evvel işi garantiye almak bakımdan Ebu Süfyan'dan rehin isterdim.
Çünkü onun sağı solu belli olmaz, son anda sizleri yüzüstü bırakıp Muhammed’in
ordusuyla karşı karşıya kalabilirsiniz önerisinde bulunup kabul görür de.
Ve bu görüşmenin ardından Nuaym güle
oynaya bu kez Ebu Süfyan'ın yanına varıp onunda kulağına;
-Kurayza Yahudilerinin Müslümanlarla yaptığı
anlaşmayı bozduklarına pişman olduklarını, bu yüzden tekrar anlaşma zemini
aradıklarını, dolayısıyla sizden rehin isteyebileceklerini fısıldar.
Nuaym, Ebu Süfyan'la yaptığı görüşmenin
ardından hakeza bu seferde Gatafan kabilesinin ileri gelenleri ile
görüşüp, onlara da Kureyş’e söylediklerinin
aynısını fısıldar.
İşte birbirlerinden habersiz bir şekilde
ardı sıra gerçekleşen bir dizi görüşmeler meyvelerini vermesiyle birlikte
maksat hâsıl olmuş olur da. Nitekim Ebu Süfyan, Yahudilerin kendisine
ilettikleri rehin isteklerini geri çevirince kendi aralarında ona karşı diş
bileyip:
-Meğer
Nuaym haklıymış siteminde bulunurlar.
Ebu Süfyan cenahı da:
-Zaten Yahudilerin böyle yapacağı baştan besbelliydi.
Onlar oldum olası kalleştirler serzenişinde bulunurlar. Böylece kurdukları
ittifak kendiliğinden çatırdayıp bozulmuş olur.
Onların kendi aralarında kurdukları
ittifakları çatırdaya dursun, bu arada
ikindi namazının ardından Allah Resulünün ellerini semaya açtığı gözlerden
kaçmaz da. Semaya açılan eller elbette ki geri çevrilmezdi. Zaten duanın
ardından tam güneş batmaya yakın göz gözü görmeyecek bir şekilde ansızın çıkan fırtınanın
ortalığı kasıp kavurmaya başlaması yapılan duanın geri çevrilmeyeceğinin bir işareti
sayılırdı elbet. Öyle ki müşrikler, kasıp kavuran şiddetli fırtınadan dolayı
develerini bile almaya fırsat bulamadan tüyüp kaçmak zorunda kalırlar.
Allah Resulü (s.a.v) kılınan namazın
ardından:
-Aranızdan bana müşriklerden haber getirecek olan var mı ?
Diye sual eyler.
Tabii hiç kimseden ses çıkmayınca Allah Resulü
(s.a.v) bu defa:
-Ey Huzeyfe! diye iki kez seslenir.
Neyse ki Huzeyfe ikinci seslenişten sonra
ancak kendine gelip:
-Buyur Ya Resulullah! Diyebildi.
Habib-i Ekrem (s.a.v):
-Ey Huzeyfe! Neden ilk çağrımda ses verememiştin?
Huzeyfe cevaben:
-Ya Rasulullah! Soğuktan vücudum titriyordu benzim
sararmıştı, titreyişimden ötürü ses
çıkaramamıştım. İnan daha yeni yeni kendime gelebildim. Şimdi ne buyurursanız emrine amadeyim der.
Böylece
Huzeyfe, Allah Resulünün emri
doğrultusunda derhal müşrikler cenahından haber getirmek için Ebu Süfyan'ın
bulunduğu yere varıp etrafı kolaçan ederekten gözetlemeye koyulur.
Gözetlediğinde Ebu Süfyan konuşuyor olduğunu yanındakilerin ise onu dinler
halde görür. Huzeyfe derhal kulağını kabartıp o konuşmalardan en can alıcı
sözlere dikkat kesildiğinde Ebu Süfyan’ın arkadaşlarına:
-Görüyorsunuz Kurayza’lılar ihanet
ettiler, çıkan kasırga hepimizi savuruverdi, eşyalarımız yok oldu, ocaklarımız
söndü, çadırlarımız savruldu, yurdumuza
dönmekten başka çare kalmadı şeklindeki konuşmasına şahit olur. Konuşmaların akabinde yurtlarına dönerler de.
Huzeyfe sessizce oradan ayrılıp
işittiklerini harfi harfine Allah Resulüne aktarır. Bunun üzerine Resul-i Ekrem
(s.a.v)’de Medine’ye dönüş emri verip ashabına şöyle moral verir:
-Ey
Ashabım! Şunu iyi biliniz ki; bundan böyle Kureyş sizin üzerinize gelecek
cesareti bulamayacaktır.
Allah Resulü (s.a.v) Medine'ye
vardığında ilk evvela yorgunluğunu üzerinden atmak için Hane-i Saadetine
çekilir.
İlginçtir Resul-i Ekrem (s.a.v) evinde
kılıcını çıkarıp yıkandıktan sonra öğle namazını müteakip o sırada Cibril Emin
Dihye gibi güzel bir adam suretinde görünür.
Ve şöyle der:
-Görüyorum ki silahını erken bırakmış
gibi gözüküyorsun, oysa bizim silahımız
hala kınımızda duruyor. Haydi yeniden sefere diye çağrı yapıp seslenir. Zira
Rabbul âlemin’in bu hususta emri vardır.
Hiç kuşkusuz Cibril Emin’in seferden
kast ettiği Kurayzalılara karşı savaş açmaktı.
Böylece Allah Resulü (s.a.v) ayağının
tozuyla geldiği Medine’den daha ikindi namazını kılmaksızın yola çıkılmasını
bildiren ilanı Bilal-i Habeş vasıtasıyla duyurur.
Derken Ashab-ı Kiram, bu ne acele deme
fırsatı bulmadan apar topar sefer emriyle yeniden yola revan olup vardıklarında
Yahudilerin kale kapılarını kilitlediklerini yerinde görürler. Bunun üzerine kaleye
dışarıdan günlerce kuşatma altına alarak mücadelelerini sürdürürler. Artık zor
durumda kalan Yahudiler içeride erzakları tükenmek üzere idi ki, bu kez Kays
b. Nebbas vasıtasıyla Efendimiz (s.a.v)’e şu isteklerini iletirler:
-Gerekirse buralardan gitmeye ve izin
verildiği takdirde mallarımızı bile burada bırakmaya razıyız.
Fakat Allah Resulü (s.a.v) onların bu
taleplerine karşılık kayıtsız şartsız teslim olmalarını şart koşar. Nitekim kuşatmanın on beşinci günüydü ki,
Yahudiler bıkkın bir halde iyiden iyiye bunalmışlardı, hatta stokladıkları ambarlarda
alarm verip tükenecek noktaya gelmişti. Bu durumda Ka’b b. Esed arkadaşlarına bunalımdan
tek çıkış yolunun İslam Dininin hükümlerine teslim olmaktan geçtiğini öğütler.
Ancak ne var ki arkadaşları söylenenleri kulak ardı edip inadım inat bir türlü
ikna olmayacaklardır.
Neyse ki Kurayza’lılar, Allah Resulünün
daha öncesinden herhangi bir ön şart koşmaksızın teslim olmaları noktasındaki
kararlılığını ancak sabah olunca yerine getirmek mecburiyetinde kalırlar.
Hakeza kale tam takır teslim alındıktan
sonra da Evs kabilesinin Müslümanları, Allah Resulünden esirlere yumuşak
davranmasını talep ederler.
Efendimiz (s.a.v) bu talep üzerine;
-Yahudiler hakkında verilecek hükmün
içinizden birinizin vermenize razı mısınız diye sual eder.
Evs'liler hep bir ağızdan cevaben:
-Evet,
razıyız derler.
Ve böylece içlerinden karar mercii
olarak Sa’d b. Muaz huzura getirilip kararını şöyle açıklar:
-Erkekler öldürülsün, kadınlar ve çocuklar köle yapılsın. Ganimet
mallarda taksim ediliversin.
Derken verilen hüküm aynen uygulanır da.
Zaten Yüce Allah’ın beyan buyurup razı olduğu hükümdü bu. Allah Resulü (s.a.v) alınan bu karardan sonra
şöyle beyan buyurur:
-Allah’ın zail kıldığı her ne olursa
olsun o zail olur. İsrail oğulları hakkında bu yazı geri dönülemez bir yazıydı,
kaçınılmaz bir savaştı… İşte hepsi bu..
Dahası Habib-i Ekrem (s.a.v) son
noktayı ortaya koyan bu sözleriyle Kurayz’ın başına gelenlerin ne olduğunun ince
bir göndermeyle bildirmiş olur. Derken Kureyza’lıların kadınları ve çocukları
gazilere paylaştırılıp herkesin gözü önünde bir şekilde bu mesele hal yoluna
konulmuş oldu.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder