5 Eylül 2026 Cumartesi

BEDRİN ARSLANLARI


 

BEDRİN ARSLANLARI

 SELİM GÜRBÜZER

        Yıllardır zulme maruz kalan Ashabı Kiram, Resulullah (s.a.v)’in mübarek dilinden Yüce Allah (c.c)  tarafından savaş izni verildiği ile alakalı nazil olan ayetleri dinleyince çok sevindiler. Bu demektir ki; bundan böyle yapılan zulümlere karşı eli kolu bağlı kayıtsız kalınmayacaktı. Öyle ki; Müslümanların sabrı taşıp  “yeter artık gayrı” diyecek noktaya gelinmişti. Hem nasıl sabır taşları taşmasın ki, bir kere her şeyden önce onlar öz yurtlarından hicret etmek zorunda kalmışlardı. Neyse ki bu sefer onca yaşanan meşakkatlerin ardından pembe şafakların doğacağı günlerin eşiğine gelindiğinin muştusuyla zulme karşı aşkla şevkle savaş hazırlıklarına koyulurlar bile.

        Derken Yücelerden vahyolunan ayetle savaş izninin çıkmasıyla birlikte Allah Resulü (s.a.v),  Şam civarına gitmekte olan ticari kervanın kontrol altına alınıp ele geçirilmesi yönünde derhal bir süvari birliğinin yola çıkarılması talimatını verir. Böylece müşriklere bundan böyle eskisi kadar kervan yolu üzerinde rahatlıkla elini kolunu sallayaraktan transit geçilemeyeceğinin mesajı verilerek büyük bir kararlılık ortaya sergilenir. Ebu Süfyan ise ticaretten elde ettiği çok büyük kazançlarla Müberra dinimizin dalga dalga yayılmasının önüne geçilebileceğinin zannıyla kendi aklınca başında bulunduğu kervanıyla birlikte geri dönüş kararı alır. O bir hevesle geri dönüş kararı ala dursun,  oysaki Yüce Allah (c.c)   Cebrail Meleği aracılığıyla Habibine iki sonuçtan birinin;  ya kervan ele geçecek ya da Mekke’den o kervanı himaye etmek için yola çıkan ordunun hezimete uğratılacağının müjdesini çok öncesinden bildirmiş olur.  

         İşte Resul-i Ekrem (s.a.v), Yüce Allah’ın vahy ettiği bu müjde üzerine ashabına kervanın geri dönmekte olduğunun haberini verip derhal yola çıkılması gerektiğini,  umulur ki kervanı ele geçirmek biz Müslümanlara nasip olur telkininde bulunur. Ebu Süfyan’da bu arada kervanının kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığını fark ettiğinde hemen Gıfar kabilesinden Zamzam (Damdam) bin Amr el-Gaffari isimli şahsı ulak (haberci) olarak kiralayıp ona şu talimatı verir;  

        -Ey Zamzam! Tez elden Mekke’ye varıp kervanın tehlike ile karşı karşıya kaldığını bildir.

        O da Mekke’ye vardığında avazının çıktığı kadarıyla;

        -Ey Kureyş topluluğu! İmdat! İmdat!  Yetişin! Ebu Süfyan’ın ticari kervanı ele geçirilmek üzere diye ardı sıra çığlıklar atınca sağdan soldan gelen insanlarla büyük bir kalabalık topluluk oluştururlar. Ebu Cehil hemen fırsattan istifade belki de ömründe hiç bulamayacağı bu kalabalık topluluğu gaza getirip;

        -Haydin hurra hep birlikte sefer için ileri!  diyerek toplanan kalabalığa savaş çağrısı yapar.

        Bu arada Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’de Mekke’den gelen ordunun yola çıktığını öğrenir öğrenmez ashabını toplar. Ancak kervanın önünü kesmekte geç kalınıp iş işten geçmiş olur. Çünkü Ebu Süfyan’ın başında bulunduğu kervanı o sırada Bedir mevkiine daha yeni gelip sahil yoluna doğru sapmıştı. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda yeni bir stratejik hamleyi devreye sokup ashabına şöyle telkinde bulunur;

        -Artık bu noktadan sonra ticari kervanı ele geçirmek imkânımız kalmadı, yapmamız gereken şey Mekke’den gelmekte olan orduyu karşılayıp, Allah’ın bize vaad etmiş olduğu savaşı kazanmak olmalıdır.  

       Hatta Allah Resulü (s.a.v) sadece strateji belirlemekle yetinmez bu konuda arkadaşlarının düşüncelerine de başvurur. Fakat ashaptan bazıları bu hususta isteksiz davranıp buraya kervanı ele geçirmek için geldiklerini, şimdi ise savaştan söz ediliyor siteminde bulunurlar. Neyse ki Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a), Hz. Ömer (r.a) ve Mikdat b. Velid (r.a)  gibi ashabın önde gelen isimleri arkadaşlarının bu isteksizliklerine karşılık;

        -“Bir zamanlar Hz. Musa’nın savaş teklifine karşılık İsrail oğulları’nın olumsuz cevap verdikleri duruma düşmeyeceklerinin” dile getirirler.

        Derken geçmişten örnek olarak sunulan bu ibretlik kıssa yerini bulup ashab bu noktadan sonra Allah Resulüne olan sevgilerini kefenlemeye hazır olduklarını şu cümlelerle dile getirirler:

       -Ya Resulullah!  Kanımızın son damlasına kadar yanındayız. Senin uğruna canımız feda.

       İşte Allah Resulüne candan sadakatlarını bildiren bu güzel veciz sözler eşliğinde sahabe arasında geçen ihtilaf sonlanıp artık moral ve motivasyon yönünden yeniden güç tazelenmiş olunur.

        Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) ashabının bu kararlılığı karşısında; 

        -O halde vakit tamamdır, hedefimiz Bedir deyip savaş emrini verir.

        İşte Müslümanlar cephesinde tüm bunlar yaşanırken, Ebu Cehil’de Ebu Süfyan'ın başında bulunduğu kervanın kazasız belasız Mekke’ye vardığını haberini işiten müşrik arkadaşlarının burun kıvırmasına muhatap kalıp şöyle derler;

      -Madem kervan kurtulmuş, o halde savaşmaya daha ne gerek var ki.

      Tabii Ebu Cehil zorla da olsa kafalarındaki bu düşüncelerini silip en nihayetinde onları savaşa ikna etmeyi başarır da.

       Anlaşılan her iki taraf içinde artık savaşmak kaçınılmazdı. Hatta Allah Resulü ashabıyla birlikte Bedir’e varıp savaş için konaklamışlardı bile.   

        Ashab bu durumda;

        -Ya Resulullah! Buraya kendi isteğinle mi konakladın, yoksa vahiyle mi? diye sual eyler.

         Efendimiz (s.a.v) cevaben:

        -Kendi irademle deyince,  ashab şunu sormadan edemez:

        -Ya Habibullah!  Bari müsaaden varsa müşriklerin suyollarını kesecek noktada Bedir kuyusunun yanı başında konaklasak daha iyi olmaz mı?

       Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) istişareye uyup:

       -Peki, öyle olsun der.

      Bu arada konakladıkları yerde Kureyş ordusundan birkaç kişi su aramak için gezinirken yakayı ele verip huzura getirildiklerinde Allah Resulü (s.a.v) o kişilere:

        -Kureyş’in yerini derhal bize bildiriniz uyarısında bulunur.

        Onlarda bu uyarının şaka götürür yanı olmadığını anlayıp:

       -Şu tepenin arkasında deyiverdiklerinde salıverilmiş olurlar.

        Allah Resulü  (s.a.v) son kez Bedir sahasını yerinde inceledikten sonra ellerini açıp;

       -Ya Rabbi! Müşrikleri hezimete uğrat. Onlara fırsat verme diye dua ve niyazda bulunur.

       Ashab bunun üzerine hem Efendimiz (s.a.v)’in yaptığı dua eşliğinde hem de üzerlerine yağan rahmet yağmuru eşliğinde o gece yorgun bedenleri dinlenmiş halde hep birlikte derin bir uykuya dalmış olurlar. Uyandıklarında her iki tarafta birbirini yakından görecek bir şekilde karşı karşıya gelirler. Derken er meydanına müşriklerce belirlenen adamların karşısına Müslümanların cenahından Hz. Hamza (r.a), Hz. Ali (k.v) ve Hz. Ubeyd (r.a)  çıkar. Zira her savaşın başında er dilemek usuldendir. Böylece er meydanında yerini alan Hz. Hamza (r.a) ve Hz. Ali (k.v) ikilisi düşman rakiplerini bir hamlede yere seriverirlerken, Hz. Ubeyde ile Utbe ise er meydanında birbirlerini sadece yaralayaraktan kozlarını paylaşmış olurlar. Neticede müminlerin cenahından ortaya çıkan Bedrin aslanı er yiğitlerin ilk vuruşta rakiplerini alt etmenin verdiği moral coşkusuyla adeta gök kubbeyi tekbir sesleriyle inletivermiş olurlar. Malum Habib-i Ekrem (s.a.v)’in ilk hamlesi ise elinde bulunan çakıl taşlarını müşriklerin üzerine savurmak olur. Tabii müşriklerin hiç beklemedikleri kendilerine savurulan bu çakıl taşlarıyla neye uğradıklarının şaşkınlığıyla her biri bir yana savrularaktan darmadağın olurlar.  Besbelli ki bu sıradan bir savrulma hadisesi değildi. Nitekim Allah-u Teâlâ bu hususta Habibine durum vaziyeti şöyle beyan buyurur da:

       - O taşları attığın zaman sen atmadın,  Allah attı.

       Zaten savaşta kazanmak için ilk hamle çok mühimdir,  zira yapılacak hamleyi sonrasına bırakmak aksi sonuçlar doğurabiliyor. Gerçekten de ilk hamle sayesinde toz duman içerisine karışan Muaz bin Amr Cemuh (r.a) biranda Ebu Cehil ile karşı karşıya gelir de. Öyle ya, hazır karşı karşıya gelmişken hemen sıcağı sıcağına kılıcını çıkarmasıyla bacağını yaralayıp biçmesi bir olup bu sayede düşmanını kıskıvrak yere serivermiş olur. Tabii Ebu Cehil’in oğlu İkrime’de babasının yerde acı acı kıvrandığını görünce hemen o da Muaz’ın koluna misilleme indirdiği bir kılıç darbesiyle kopararaktan karşılık verir. Oysaki Muaz için kopan kol olsun, kendisi için kopan kolun pekte önemi yoktu. Birkere her şeyden önce Ebu Cehil’i alt edip yere serivermesi onun için her şeye bedel bir duygu seliydi.  Hatta Muaz yere serdiği Ebu Cehil’in öldüğünü sanıp tek kolla da olsa bir başka alanda aynı heyecan ve duygu seli içerisinde cenk etmeye devam eder de. Ne diyelim,  işte şairin yıllar sonra; “Bedrin Aslanları ancak bu kadar şanlı idi”  dile getirdiği bu iman abidesi duygu yüklü gerçeği herkesin gözü önünde böyle cereyan etmiş olur. Tabii her şey burada bitmez, asıl can alıcı bir husus vardı ki, o da malum Ebu Cehil’in ölüler arasında cesedinin nerede olduğu merak konusuydu. Ve o merakı giderecek talimat Resulullah (s.a.v) tarafından gecikmeyip derhal Abdullah b. Mesud’a Ebu Cehil’in ölüler arasında bulunması emrini verir. O da hemen verilen bu talimatın gereğini yerine getirmek için cesetlere arasında yürümeye koyulduğunda bir de ne görsün o ölmemiş, meğer yerde acılar içerisinde kıskıvrak kıvranıyormuş. Hemen elini çabuk tutup göz göze geldiklerinde o an gırtlağına ayağını basıp sakalını çekivermekle Ebu Cehil’i ölmekten daha beter hale düşürür.  Kim bilir, Ebu Cehil o an bir zamanlar koyun çobanı diye küçümsediği Abdullah b. Mesud tarafından sakalı çekildiğinde neler düşünmüştü. İlginçtir o yine de can hayliyle son nefesini vermekte iken bile olan biteni öğrenmek adına merak etmek bu ya:

        -Savaşı hangi taraf kazandı işgüzarlığında bulunup küfründe geri adım atmayacaktır. Ama Abdullah b. Mesud onun merakını kursağında bırakacağı haber olarak kendisine ithafen:

        -Zafer Müslümanlarındır cevabını verir. Sonrası malum Abdullah b. Mesud daha fazla konuşmasına fırsat tanımadan oracıkta kellesini almakla çoktan layık olduğu yere gönderir bile.

        Evet, etme eyleme dünyası, bir şekilde er geç hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayıp son nefesinde de olsa belasını bulabiliyor. Düşünsenize Ebu Cehil bir kuru dava uğruna bir zamanlar köle diye hakir gördüğü Abdullah b. Mesud'un elinden can verebiliyor.  Belli ki atalarımız boşa dememişler  Alma mazlumun ahını çıkar, aheste aheste” diye, aynen öyle de acı akıbetinin mazlumun elinde vuku bulması elbette son derece manidar ibretlik bir tablodur.  Öyle ki kesik başı Efendimiz (s.a.v)’e gösterildiğinde şöyle der:

       -Allah’a hamd olsun ki, bu melun ebedül ebed azaptan kurtulamayacağı layık olan yere gitmiş oldu.  Zira o bu ümmetin başına bela olan en büyük Firavunlarından biri idi.

       İşte Allah Resulünün bu sözleri gönüllerde öyle yankı bulur ki, zaferden sonra bile müşrikler cenk meydanından sıkı takibe alınıp bir yandan ardına düşülüp yakalananlar esir muamelesine tabi tutulurken diğer yandan da toplanan cesetlerde kör kuyulara gömülmüş olunuyordu.     

      Bu arada kazanılan zaferin Müslümanlardan yana tecelli ettiğinden haberdar olan Mekke’de ki müşrikler moral bozukluğuna uğrayıp mateme bürünürken Müslümanlar da tam aksine yıllarca hor görülmüşlüğün verdiği çile zinciri yorgunluğunu üzerlerinden atmanın sevincini yaşıyorlardı. Nitekim  zafer inananlarındır” muştusu Medine'ye ulaştığında Yahudiler şoka uğrarken, orada ki Müslümanlarda sevinç gözyaşları içerisinde Allah’a şükrediyorlardı.

        Şimdi sıra savaş sonrası elde edilen ganimetlerin paylaşılmasına gelmişti ki, ufaktan ufaktan da olsa ordu içerisinde ganimetlerin pay edilmesi meselesi tartışma konusu olur. Dolayısıyla bu meselenin aydınlatılması için Resul-i Ekrem (s.a.v)  vahyin gelmesini bekledi. Nihayet vahy olunan ayetle birlikte mesele kökten halledilmiş olup bakın Yüce Allah (c.c)  bu hususta Kur’an’da şöyle beyan buyurmakta:

     -“-…De ki bu ganimetlerin taksimi Allah’a ve Resulüne aittir… Ganimetlerin taksiminden bazı kimselerin hoşlanmayışı, Rabbi'nin seni.. savaş için evinden çıkarması gibidir. Çünkü Müminlerden bir gurup savaşa çıkmayı hoş görmüyorlardı.. bu savaş hususunda, göz göze ölüme götürülüyormuş gibi seninle mücadele ediyorlardı.. O vakit Allah size yük kervanı yahut silahlı birlikten biri sizindir diye vaat ediyordu. Sizde silahı olmayan kervanın size ait olmasını arzu ediyordunuz. Halbuki Allah.. kâfirlerin arkasını kesmeyi murad ediyordu.

          Allah size Bedir harbinde… Tadın ey kâfirler bu mağlubiyeti. Birde kâfirler için cehennem azabı vardır.

         Siz Bedirde o kâfirleri kendi kuvvetinizle öldürmediniz fakat Allah öldürdü. Ey Habibim düşmanlara bir avuç taşı attığında onları sen atmadın fakat Allah attı. Allah kâfirlerin hilelerini boşa çıkarandır.” ( Enfal 1-18)

          Yine bu hususta Allah-ü Teâlâ şöyle beyan buyurur:

         “-Bilin ki kâfirlerden ganimet olarak aldığınız beşte biri Allah’a aittir: Peygambere, Peygamberin akrabasına, yetimlere, fakirlere ve yolda kalmışlara dağıtmak üzere ayrılacaktır… Eğer Allah’a inanmışsanız taksim böyle olacaktır.. O vakit Allah.. Onları sizin gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu” (Enfal, 41- 44).

         İşte vahy olunan bu ayetler doğrultusunda Habib-i Ekrem  (s.a.v) ganimetlerin beşte birini bir tarafa ayırıp geri kalanının iki hisseni süvariye, bir hissesini yaya olanlara pay eder. Hakeza Efendimiz (s.a.v) tarafından görevlendirilen ya da muharebede bulunmak istediği halde bulunamayanlar için ise bir hisse pay edilir.

        Sıra esirler konusuna gelindiğinde, Hz. Ömer (r.a) bu hususta onların öldürülmesinden yana bir görüş ortaya koyarken, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ise fidye verilmesi (kurtuluş akçesi) noktasında bir görüş beyan eder. Derken Allah Resulü (s.a.v)  ashabıyla yaptığı istişareden çıkan çoğunluğun görüşüne uyarak esirlerden fidye alıp onları serbest halde bırakılmasından yana karar kılar.

         Hâsıl-ı kelam Bedrin Arslanlarının gerek savaş öncesi, gerekse savaş sonrası yaşadıkları o çileli ‘sefer der vatan” yolculuğunu Dursun Ali Erzincanlının o müthiş Bedir isimli albümünde geçen dizeleriyle de şöyle özetleyebiliriz pekâlâ:

                                         Bedir

Ey! Hazırlanın uzunca bir yolculuk var şimdi.
Asr-ı saadete Cezîretül araba gidiyoruz.
Bismillah diyin
Bedir’e öyle girin
Gökte melekler, yerde siz
Ve bekleyin sessiz...
Gelince
İyi bakın onlara;
Hem kendi zamanlarının
Hem tüm zamanların en cesur yiğitleridir onlar
Gökte yıldız; yerde arslandır onlar
Yüz yirmi beş bin beden
Ama bir tek ruh,
Muhammedî ruhtur onlar

Aslanlar çıkmıştır Medine’den
Şimdi yoldadır Bedrin Arslanları
İşte bakın şu Hz. Umeyr
Aslan yavrusu.
Yaşı küçük diye geri çevirecek Rasulullah
Ama öyle ağlıyor ki Umeyr izin veriyor nebi
Ey Sad bin Ebi Vakkas!
Sen bağla kardeşin Umeyr’in kılıcını
Boyu kısa bağlayamıyor.

Hz. Hamza’nın belinde iki kılıç duruyor.
Attığı her adım bir kalbi durduruyor.
Ey Hamza
Gördüğün hiçbir şeyden korkmazsın bu doğru
Ama heybetini gizli tut
Yürüyüşün ölümü korkutuyor.


Dinleyin Âlemlerin Sultânını
O konuşunca rüzgâr bile susuyor;
“Ey Ashab! Hazır mısınız?”
Sad bin Muaz ayakta:
“Ya Rasulallah!” diyor
“Seni hak dinle gönderen Allah’a and olsun ki,
Sen bize şu denizi gösterip dalarsan,
Biz de seninle birlikte dalarız.
Allah’ın bereketiyle yürüt bizi!”
Tebessüm buyuruyor Habîb-i Zîşan!
O, gülünce suya kanıyor susamışlar.
Güller açıyor yüreklerde.
Kederler unutuluyor.
O gülünce, cennetler yaratılıyor.
Gülüyor nebi ve yürüyorlar!
Mekke’de çekilen acılar dinmiş
Yürüyorlar!
Sanki yıldızlar yere inmiş.
Önlerinde Kâinatın Güneşi

İşte Hz. Ömer ve Hz. Ali
Biri Hattaboğlu!
Biri Haydâr-ı Kerrar!
Ve kol kola
Ölümün ağzına giriyorlar!

Bedir’de baba oğul,
Bedir’de kardeş kardeşe...
Mekke müşrikleri Üç yiğit istiyorlar önce
Üç yiğit gösterin aranızdan bize.
Melekler Âlemlerin sultanına bakıyor
Kimi işaret edecek Sultan-ı Resul.
Çünkü o işaret edince ay ikiye bölünüyor.
Acaba mübarek elleri kime uzanacak;

“Kalk ya Ubeyde! Kalk ya Hamza! Kalk ya Ali!”
Gördünüz mü yiğitleri!
Hamza’yı gördünüz mü?
Nasıl da salına salına gidiyor.
Ya Ali?
Sanki gökten iniyor, velilerin babası!
Ubeyde ayağından yara alıyor
Efendisine gidiyor hemen
“Ya Rasulallah, ben şehit miyim?” diyor
“Evet sen şehitsin”


Ve dua ediyor efendiler efendisi;
Rabbi Rahimine uzatıyor ellerini

“Allah’ım bana yaptığın va’dini yerine getir.
Allah’ım bu bir avuç insanı helak edersen,
Artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz.

Bir fırtına kopuyor Bedir’de...
Hz. Mikail’in komutasında bin melek Rasulullah’ın Sağında!
Bir fırtına kopuyor Bedir’de
Hz. İsrafil’in komutasında bin melek Rasulullah’ın solunda
Ve bir fırtına daha!
Hz. Cebrail,
Bin melekle Resulullah’ın önünde
Üç bin melek alaca atlarla.

Ey Ebu Cehil!
Ne oldu?
Düğüne gider gibi çıkmıştın Mekke’den
Bedir’e çalgılarla, güle oynaya gelmiştin.
Sen Allah’ın Resulünü
Ve O’na sevda çekenleri
Sahipsiz mi sanmıştın?

Dönüyorlar Bedir’den.
Esirler arasında Peygamber amcası Hz. Abbas!
Vakit gece...
Esirlerin elleri bağlı
Abbas'ın elleri sıkıca bağlı
Bir inilti yayılıyor geceye.
Uyuyamıyor rahmet peygamberi...
Ya Rasulallah niçin uyumuyorsunuz?” diyor sahabeler.
“Amcamın iniltisi uyutmuyor beni”
ve hemen Ashâb-ı Güzin
Çözüyor peygamber amcasının ellerini.
Rasulullah öğrenince durumu emir veriyor:
“Tüm esirlerin çözün ellerini!”

Dönüyorlar Bedir’den,
Esirler arasında Peygamber damadı var.
Fidye karşılığı serbest kalacak.
Allah Resulüne bir gerdanlık uzatılıyor
Kızınız Hz. Zeynep göndermiş,
Beyinin fidyesi olarak...
Şefkat peygamberinin gözleri doluyor.
Çünkü bu gerdanlık,
Kızının düğününde Hz. Hatice’nin taktığı kendi gerdanlığıdır.
Yaşlı gözlerle konuşuyor nebi;
“ O’nu salıverseniz, gerdanlığı da Zeynep’e gönderseniz olur mu?
“Olur, Ya Rasulullah sen üzülme!
Sen bize canlarımızdan daha azizsin!
Buyur, canımız feda sana yeter ki sen üzülme!”

Dönüyorlar Bedir’den
Sevgilileri dua ediyor
Peygamber duasıyla dönüyorlar;
“Kuluna yardım eden, dinini üstün tutan Allah’a hamd olsun.”
Hamd olsun Âlemlerin Rabbi’ne
Hamd olsun Âlemlerin Sahibi’ne.  

Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/bedrin-arslanlari-8361