BEDRİN ARSLANLARI
SELİM GÜRBÜZER
Yıllardır zulme maruz kalan Ashabı
Kiram, Resulullah (s.a.v)’in mübarek dilinden Yüce Allah (c.c) tarafından savaş izni verildiği ile alakalı nazil
olan ayetleri dinleyince çok sevindiler. Bu demektir ki; bundan böyle yapılan
zulümlere karşı eli kolu bağlı kayıtsız kalınmayacaktı. Öyle ki; Müslümanların
sabrı taşıp “yeter artık gayrı” diyecek
noktaya gelinmişti. Hem nasıl sabır taşları taşmasın ki, bir kere her şeyden
önce onlar öz yurtlarından hicret etmek zorunda kalmışlardı. Neyse ki bu sefer
onca yaşanan meşakkatlerin ardından pembe şafakların doğacağı günlerin eşiğine
gelindiğinin muştusuyla zulme karşı aşkla şevkle savaş hazırlıklarına
koyulurlar bile.
Derken Yücelerden vahyolunan ayetle savaş
izninin çıkmasıyla birlikte Allah Resulü (s.a.v), Şam civarına gitmekte olan ticari kervanın kontrol
altına alınıp ele geçirilmesi yönünde derhal bir süvari birliğinin yola çıkarılması
talimatını verir. Böylece müşriklere bundan böyle eskisi kadar kervan yolu üzerinde
rahatlıkla elini kolunu sallayaraktan transit geçilemeyeceğinin mesajı verilerek
büyük bir kararlılık ortaya sergilenir. Ebu Süfyan ise ticaretten elde ettiği çok
büyük kazançlarla Müberra dinimizin dalga dalga yayılmasının önüne geçilebileceğinin
zannıyla kendi aklınca başında bulunduğu kervanıyla birlikte geri dönüş kararı
alır. O bir hevesle geri dönüş kararı ala dursun, oysaki Yüce Allah (c.c) Cebrail
Meleği aracılığıyla Habibine iki sonuçtan birinin; ya kervan ele geçecek ya da Mekke’den o kervanı
himaye etmek için yola çıkan ordunun hezimete uğratılacağının müjdesini çok
öncesinden bildirmiş olur.
İşte Resul-i Ekrem (s.a.v), Yüce Allah’ın
vahy ettiği bu müjde üzerine ashabına kervanın geri dönmekte olduğunun haberini
verip derhal yola çıkılması gerektiğini,
umulur ki kervanı ele geçirmek biz Müslümanlara nasip olur telkininde
bulunur. Ebu Süfyan’da bu arada kervanının kuşatılma tehlikesiyle karşı karşıya
kaldığını fark ettiğinde hemen Gıfar kabilesinden Zamzam (Damdam) bin Amr el-Gaffari
isimli şahsı ulak (haberci)
olarak kiralayıp ona şu talimatı verir;
-Ey Zamzam! Tez elden Mekke’ye varıp kervanın
tehlike ile karşı karşıya kaldığını bildir.
O da Mekke’ye vardığında avazının
çıktığı kadarıyla;
-Ey
Kureyş topluluğu! İmdat! İmdat! Yetişin!
Ebu Süfyan’ın ticari kervanı ele geçirilmek üzere diye ardı sıra çığlıklar
atınca sağdan soldan gelen insanlarla büyük bir kalabalık topluluk oluştururlar.
Ebu Cehil hemen fırsattan istifade belki de ömründe hiç bulamayacağı bu kalabalık
topluluğu gaza getirip;
-Haydin hurra hep birlikte sefer için ileri! diyerek toplanan kalabalığa savaş çağrısı
yapar.
Bu arada Habib-i Ekrem Efendimiz
(s.a.v)’de Mekke’den gelen ordunun yola çıktığını öğrenir öğrenmez ashabını
toplar. Ancak kervanın önünü kesmekte geç kalınıp iş işten geçmiş olur. Çünkü
Ebu Süfyan’ın başında bulunduğu kervanı o sırada Bedir mevkiine daha yeni gelip
sahil yoluna doğru sapmıştı. Allah Resulü (s.a.v) bu durumda yeni bir stratejik
hamleyi devreye sokup ashabına şöyle telkinde bulunur;
-Artık bu noktadan sonra ticari kervanı
ele geçirmek imkânımız kalmadı, yapmamız gereken şey Mekke’den gelmekte olan
orduyu karşılayıp, Allah’ın bize vaad
etmiş olduğu savaşı kazanmak olmalıdır.
Hatta
Allah Resulü (s.a.v) sadece strateji belirlemekle yetinmez bu konuda
arkadaşlarının düşüncelerine de başvurur. Fakat ashaptan bazıları bu hususta
isteksiz davranıp buraya kervanı ele geçirmek için geldiklerini, şimdi ise savaştan
söz ediliyor siteminde bulunurlar. Neyse ki Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a), Hz.
Ömer (r.a) ve Mikdat b. Velid (r.a) gibi
ashabın önde gelen isimleri arkadaşlarının bu isteksizliklerine karşılık;
-“Bir zamanlar Hz. Musa’nın savaş
teklifine karşılık İsrail oğulları’nın olumsuz cevap verdikleri duruma
düşmeyeceklerinin” dile getirirler.
Derken geçmişten örnek olarak sunulan bu
ibretlik kıssa yerini bulup ashab bu noktadan sonra Allah Resulüne olan
sevgilerini kefenlemeye hazır olduklarını şu cümlelerle dile getirirler:
-Ya Resulullah! Kanımızın son damlasına kadar yanındayız.
Senin uğruna canımız feda.
İşte Allah Resulüne candan sadakatlarını
bildiren bu güzel veciz sözler eşliğinde sahabe arasında geçen ihtilaf sonlanıp
artık moral ve motivasyon yönünden yeniden güç tazelenmiş olunur.
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)
ashabının bu kararlılığı karşısında;
-O
halde vakit tamamdır, hedefimiz Bedir deyip savaş emrini verir.
İşte
Müslümanlar cephesinde tüm bunlar yaşanırken, Ebu Cehil’de Ebu Süfyan'ın
başında bulunduğu kervanın kazasız belasız Mekke’ye vardığını haberini işiten
müşrik arkadaşlarının burun kıvırmasına muhatap kalıp şöyle derler;
-Madem kervan kurtulmuş, o halde savaşmaya
daha ne gerek var ki.
Tabii Ebu Cehil zorla da olsa
kafalarındaki bu düşüncelerini silip en nihayetinde onları savaşa ikna etmeyi
başarır da.
Anlaşılan her iki taraf içinde artık
savaşmak kaçınılmazdı. Hatta Allah Resulü ashabıyla birlikte Bedir’e varıp savaş
için konaklamışlardı bile.
Ashab bu durumda;
-Ya
Resulullah! Buraya kendi isteğinle mi konakladın, yoksa vahiyle mi? diye sual
eyler.
Efendimiz (s.a.v) cevaben:
-Kendi irademle deyince, ashab şunu sormadan edemez:
-Ya Habibullah! Bari müsaaden varsa müşriklerin suyollarını
kesecek noktada Bedir kuyusunun yanı başında konaklasak daha iyi olmaz mı?
Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)
istişareye uyup:
-Peki, öyle olsun der.
Bu arada konakladıkları yerde Kureyş
ordusundan birkaç kişi su aramak için gezinirken yakayı ele verip huzura getirildiklerinde
Allah Resulü (s.a.v) o kişilere:
-Kureyş’in yerini derhal bize bildiriniz
uyarısında bulunur.
Onlarda bu uyarının şaka götürür yanı
olmadığını anlayıp:
-Şu
tepenin arkasında deyiverdiklerinde salıverilmiş olurlar.
Allah Resulü (s.a.v) son kez Bedir sahasını yerinde
inceledikten sonra ellerini açıp;
-Ya
Rabbi! Müşrikleri hezimete uğrat. Onlara fırsat verme diye dua ve niyazda
bulunur.
Ashab bunun üzerine hem Efendimiz
(s.a.v)’in yaptığı dua eşliğinde hem de üzerlerine yağan rahmet yağmuru
eşliğinde o gece yorgun bedenleri dinlenmiş halde hep birlikte derin bir uykuya
dalmış olurlar. Uyandıklarında her iki tarafta birbirini yakından görecek bir
şekilde karşı karşıya gelirler. Derken er meydanına müşriklerce belirlenen adamların
karşısına Müslümanların cenahından Hz. Hamza (r.a), Hz. Ali (k.v) ve Hz. Ubeyd
(r.a) çıkar. Zira her savaşın başında er
dilemek usuldendir. Böylece er meydanında yerini alan Hz. Hamza (r.a) ve Hz.
Ali (k.v) ikilisi düşman rakiplerini bir hamlede yere seriverirlerken, Hz. Ubeyde
ile Utbe ise er meydanında birbirlerini sadece yaralayaraktan kozlarını
paylaşmış olurlar. Neticede müminlerin cenahından ortaya çıkan Bedrin aslanı er
yiğitlerin ilk vuruşta rakiplerini alt etmenin verdiği moral coşkusuyla adeta
gök kubbeyi tekbir sesleriyle inletivermiş olurlar. Malum Habib-i Ekrem (s.a.v)’in
ilk hamlesi ise elinde bulunan çakıl taşlarını müşriklerin üzerine savurmak
olur. Tabii müşriklerin hiç beklemedikleri kendilerine savurulan bu çakıl
taşlarıyla neye uğradıklarının şaşkınlığıyla her biri bir yana savrularaktan
darmadağın olurlar. Besbelli ki bu sıradan
bir savrulma hadisesi değildi. Nitekim Allah-u Teâlâ bu hususta Habibine durum vaziyeti
şöyle beyan buyurur da:
-
O taşları attığın zaman sen atmadın,
Allah attı.
Zaten savaşta kazanmak için ilk hamle
çok mühimdir, zira yapılacak hamleyi sonrasına
bırakmak aksi sonuçlar doğurabiliyor. Gerçekten de ilk hamle sayesinde toz
duman içerisine karışan Muaz bin Amr Cemuh (r.a) biranda Ebu Cehil ile karşı
karşıya gelir de. Öyle ya, hazır karşı karşıya gelmişken hemen sıcağı sıcağına kılıcını
çıkarmasıyla bacağını yaralayıp biçmesi bir olup bu sayede düşmanını kıskıvrak yere
serivermiş olur. Tabii Ebu Cehil’in oğlu İkrime’de babasının yerde acı acı
kıvrandığını görünce hemen o da Muaz’ın koluna misilleme indirdiği bir kılıç
darbesiyle kopararaktan karşılık verir. Oysaki Muaz için kopan kol olsun, kendisi
için kopan kolun pekte önemi yoktu. Birkere her şeyden önce Ebu Cehil’i alt
edip yere serivermesi onun için her şeye bedel bir duygu seliydi. Hatta Muaz yere serdiği Ebu Cehil’in öldüğünü
sanıp tek kolla da olsa bir başka alanda aynı heyecan ve duygu seli içerisinde
cenk etmeye devam eder de. Ne diyelim, işte
şairin yıllar sonra; “Bedrin Aslanları
ancak bu kadar şanlı idi” dile
getirdiği bu iman abidesi duygu
yüklü gerçeği herkesin gözü önünde böyle
cereyan etmiş olur. Tabii her şey burada bitmez, asıl can alıcı bir husus vardı
ki, o da malum Ebu Cehil’in ölüler arasında cesedinin nerede olduğu merak
konusuydu. Ve o merakı giderecek talimat Resulullah (s.a.v) tarafından
gecikmeyip derhal Abdullah b. Mesud’a Ebu Cehil’in ölüler arasında bulunması
emrini verir. O da hemen verilen bu talimatın gereğini yerine getirmek için
cesetlere arasında yürümeye koyulduğunda bir de ne görsün o ölmemiş, meğer yerde
acılar içerisinde kıskıvrak kıvranıyormuş. Hemen elini çabuk tutup göz göze
geldiklerinde o an gırtlağına ayağını basıp sakalını çekivermekle Ebu Cehil’i ölmekten
daha beter hale düşürür. Kim bilir, Ebu Cehil
o an bir zamanlar koyun çobanı diye küçümsediği Abdullah b. Mesud tarafından
sakalı çekildiğinde neler düşünmüştü. İlginçtir o yine de can hayliyle son
nefesini vermekte iken bile olan biteni öğrenmek adına merak etmek bu ya:
-Savaşı
hangi taraf kazandı işgüzarlığında bulunup küfründe geri adım atmayacaktır. Ama
Abdullah b. Mesud onun merakını kursağında bırakacağı haber olarak kendisine
ithafen:
-Zafer Müslümanlarındır cevabını verir.
Sonrası malum Abdullah b. Mesud daha fazla konuşmasına fırsat tanımadan oracıkta
kellesini almakla çoktan layık olduğu yere gönderir bile.
Evet, etme eyleme dünyası, bir şekilde
er geç hiç kimsenin yaptığı yanına kâr kalmayıp son nefesinde de olsa belasını
bulabiliyor. Düşünsenize Ebu Cehil bir kuru dava uğruna bir zamanlar köle diye
hakir gördüğü Abdullah b. Mesud'un elinden can verebiliyor. Belli ki atalarımız boşa dememişler “Alma
mazlumun ahını çıkar, aheste aheste” diye, aynen öyle de acı akıbetinin
mazlumun elinde vuku bulması elbette son derece manidar ibretlik bir tablodur. Öyle ki kesik başı Efendimiz (s.a.v)’e gösterildiğinde
şöyle der:
-Allah’a hamd olsun ki, bu melun ebedül
ebed azaptan kurtulamayacağı layık olan yere gitmiş oldu. Zira o bu ümmetin başına bela olan en büyük
Firavunlarından biri idi.
İşte Allah Resulünün bu sözleri
gönüllerde öyle yankı bulur ki, zaferden sonra bile müşrikler cenk meydanından
sıkı takibe alınıp bir yandan ardına düşülüp yakalananlar esir muamelesine tabi
tutulurken diğer yandan da toplanan cesetlerde kör kuyulara gömülmüş olunuyordu.
Bu arada kazanılan zaferin Müslümanlardan
yana tecelli ettiğinden haberdar olan Mekke’de ki müşrikler moral bozukluğuna
uğrayıp mateme bürünürken Müslümanlar da tam aksine yıllarca hor görülmüşlüğün
verdiği çile zinciri yorgunluğunu üzerlerinden atmanın sevincini yaşıyorlardı. Nitekim
“zafer inananlarındır” muştusu Medine'ye
ulaştığında Yahudiler şoka uğrarken, orada ki Müslümanlarda sevinç gözyaşları
içerisinde Allah’a şükrediyorlardı.
Şimdi sıra savaş sonrası elde edilen
ganimetlerin paylaşılmasına gelmişti ki, ufaktan ufaktan da olsa ordu
içerisinde ganimetlerin pay edilmesi meselesi tartışma konusu olur. Dolayısıyla
bu meselenin aydınlatılması için Resul-i Ekrem (s.a.v) vahyin gelmesini bekledi. Nihayet vahy olunan
ayetle birlikte mesele kökten halledilmiş olup bakın Yüce Allah (c.c) bu hususta Kur’an’da şöyle beyan buyurmakta:
-“-…De
ki bu ganimetlerin taksimi Allah’a ve Resulüne aittir… Ganimetlerin taksiminden
bazı kimselerin hoşlanmayışı, Rabbi'nin seni.. savaş için evinden çıkarması
gibidir. Çünkü Müminlerden bir gurup savaşa çıkmayı hoş görmüyorlardı.. bu
savaş hususunda, göz göze ölüme götürülüyormuş gibi seninle mücadele
ediyorlardı.. O vakit Allah size yük kervanı yahut silahlı birlikten biri
sizindir diye vaat ediyordu. Sizde silahı olmayan kervanın size ait olmasını
arzu ediyordunuz. Halbuki Allah.. kâfirlerin arkasını kesmeyi murad ediyordu.
Allah size Bedir
harbinde… Tadın ey kâfirler bu mağlubiyeti. Birde kâfirler için cehennem azabı
vardır.
Siz Bedirde o kâfirleri
kendi kuvvetinizle öldürmediniz fakat Allah öldürdü. Ey Habibim düşmanlara bir avuç
taşı attığında onları sen atmadın fakat Allah attı. Allah kâfirlerin hilelerini
boşa çıkarandır.” ( Enfal 1-18)
Yine bu hususta Allah-ü Teâlâ şöyle beyan buyurur:
“-Bilin ki kâfirlerden ganimet olarak
aldığınız beşte biri Allah’a aittir: Peygambere, Peygamberin akrabasına,
yetimlere, fakirlere ve yolda kalmışlara dağıtmak üzere ayrılacaktır… Eğer
Allah’a inanmışsanız taksim böyle olacaktır.. O vakit Allah.. Onları sizin
gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu” (Enfal, 41-
44).
İşte vahy olunan bu ayetler
doğrultusunda Habib-i Ekrem (s.a.v) ganimetlerin
beşte birini bir tarafa ayırıp geri kalanının iki hisseni süvariye, bir hissesini
yaya olanlara pay eder. Hakeza Efendimiz (s.a.v) tarafından görevlendirilen ya
da muharebede bulunmak istediği halde bulunamayanlar için ise bir hisse pay
edilir.
Sıra esirler konusuna gelindiğinde, Hz.
Ömer (r.a) bu hususta onların öldürülmesinden yana bir görüş ortaya koyarken,
Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ise fidye verilmesi (kurtuluş akçesi)
noktasında bir görüş beyan eder. Derken Allah Resulü (s.a.v) ashabıyla yaptığı istişareden çıkan çoğunluğun
görüşüne uyarak esirlerden fidye alıp onları serbest halde bırakılmasından yana
karar kılar.
Hâsıl-ı kelam Bedrin Arslanlarının
gerek savaş öncesi, gerekse savaş sonrası yaşadıkları o çileli ‘sefer der vatan”
yolculuğunu Dursun Ali Erzincanlının o müthiş Bedir isimli albümünde geçen dizeleriyle
de şöyle özetleyebiliriz pekâlâ:
Bedir
Ey! Hazırlanın uzunca bir yolculuk var şimdi.
Asr-ı saadete Cezîretül araba gidiyoruz.
Bismillah diyin
Bedir’e öyle girin
Gökte melekler, yerde siz
Ve bekleyin sessiz...
Gelince
İyi bakın onlara;
Hem kendi zamanlarının
Hem tüm zamanların en cesur yiğitleridir onlar
Gökte yıldız; yerde arslandır onlar
Yüz yirmi beş bin beden
Ama bir tek ruh,
Muhammedî ruhtur onlar
Aslanlar çıkmıştır Medine’den
Şimdi yoldadır Bedrin Arslanları
İşte bakın şu Hz. Umeyr
Aslan yavrusu.
Yaşı küçük diye geri çevirecek Rasulullah
Ama öyle ağlıyor ki Umeyr izin veriyor nebi
Ey Sad bin Ebi Vakkas!
Sen bağla kardeşin Umeyr’in kılıcını
Boyu kısa bağlayamıyor.
Hz. Hamza’nın belinde iki kılıç duruyor.
Attığı her adım bir kalbi durduruyor.
Ey Hamza
Gördüğün hiçbir şeyden korkmazsın bu doğru
Ama heybetini gizli tut
Yürüyüşün ölümü korkutuyor.
Dinleyin Âlemlerin Sultânını
O konuşunca rüzgâr bile susuyor;
“Ey Ashab! Hazır mısınız?”
Sad bin Muaz ayakta:
“Ya Rasulallah!” diyor
“Seni hak dinle gönderen Allah’a and olsun ki,
Sen bize şu denizi gösterip dalarsan,
Biz de seninle birlikte dalarız.
Allah’ın bereketiyle yürüt bizi!”
Tebessüm buyuruyor Habîb-i Zîşan!
O, gülünce suya kanıyor susamışlar.
Güller açıyor yüreklerde.
Kederler unutuluyor.
O gülünce, cennetler yaratılıyor.
Gülüyor nebi ve yürüyorlar!
Mekke’de çekilen acılar dinmiş
Yürüyorlar!
Sanki yıldızlar yere inmiş.
Önlerinde Kâinatın Güneşi
İşte Hz. Ömer ve Hz. Ali
Biri Hattaboğlu!
Biri Haydâr-ı Kerrar!
Ve kol kola
Ölümün ağzına giriyorlar!
Bedir’de baba oğul,
Bedir’de kardeş kardeşe...
Mekke müşrikleri Üç yiğit istiyorlar önce
Üç yiğit gösterin aranızdan bize.
Melekler Âlemlerin sultanına bakıyor
Kimi işaret edecek Sultan-ı Resul.
Çünkü o işaret edince ay ikiye bölünüyor.
Acaba mübarek elleri kime uzanacak;
“Kalk ya Ubeyde! Kalk ya Hamza! Kalk ya Ali!”
Gördünüz mü yiğitleri!
Hamza’yı gördünüz mü?
Nasıl da salına salına gidiyor.
Ya Ali?
Sanki gökten iniyor, velilerin babası!
Ubeyde ayağından yara alıyor
Efendisine gidiyor hemen
“Ya Rasulallah, ben şehit miyim?” diyor
“Evet sen şehitsin”
Ve dua ediyor efendiler efendisi;
Rabbi Rahimine uzatıyor ellerini
“Allah’ım bana yaptığın va’dini yerine getir.
Allah’ım bu bir avuç insanı helak edersen,
Artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz.
Bir fırtına kopuyor Bedir’de...
Hz. Mikail’in komutasında bin melek Rasulullah’ın Sağında!
Bir fırtına kopuyor Bedir’de
Hz. İsrafil’in komutasında bin melek Rasulullah’ın solunda
Ve bir fırtına daha!
Hz. Cebrail,
Bin melekle Resulullah’ın önünde
Üç bin melek alaca atlarla.
Ey Ebu Cehil!
Ne oldu?
Düğüne gider gibi çıkmıştın Mekke’den
Bedir’e çalgılarla, güle oynaya gelmiştin.
Sen Allah’ın Resulünü
Ve O’na sevda çekenleri
Sahipsiz mi sanmıştın?
Dönüyorlar Bedir’den.
Esirler arasında Peygamber amcası Hz. Abbas!
Vakit gece...
Esirlerin elleri bağlı
Abbas'ın elleri sıkıca bağlı
Bir inilti yayılıyor geceye.
Uyuyamıyor rahmet peygamberi...
Ya Rasulallah niçin uyumuyorsunuz?” diyor sahabeler.
“Amcamın iniltisi uyutmuyor beni”
ve hemen Ashâb-ı Güzin
Çözüyor peygamber amcasının ellerini.
Rasulullah öğrenince durumu emir veriyor:
“Tüm esirlerin çözün ellerini!”
Dönüyorlar Bedir’den,
Esirler arasında Peygamber damadı var.
Fidye karşılığı serbest kalacak.
Allah Resulüne bir gerdanlık uzatılıyor
Kızınız Hz. Zeynep göndermiş,
Beyinin fidyesi olarak...
Şefkat peygamberinin gözleri doluyor.
Çünkü bu gerdanlık,
Kızının düğününde Hz. Hatice’nin taktığı kendi gerdanlığıdır.
Yaşlı gözlerle konuşuyor nebi;
“ O’nu salıverseniz, gerdanlığı da Zeynep’e gönderseniz olur mu?
“Olur, Ya Rasulullah sen üzülme!
Sen bize canlarımızdan daha azizsin!
Buyur, canımız feda sana yeter ki sen üzülme!”
Dönüyorlar Bedir’den
Sevgilileri dua ediyor
Peygamber duasıyla dönüyorlar;
“Kuluna yardım eden, dinini üstün tutan Allah’a hamd olsun.”
Hamd olsun Âlemlerin Rabbi’ne
Hamd olsun Âlemlerin Sahibi’ne.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/bedrin-arslanlari-8361

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder