29 Temmuz 2026 Çarşamba

MEKKE'NİN FETHİ


 

            MEKKE'NİN FETHİ

        SELİM GÜRBÜZER

         Kureyşlilerin himayesini Beni Bekr kabilesi üstlenirken Müslümanların ise Huzaa kabilesi üstlenir.  Günlerden bir gün Beni Bekr kabilesinden kendini bilmez densiz bir adam, Resulullah (s.a.v)’e yönelik alay edici bir üslupta şiirli sözlerle hicveder. Bunun üzerine Huzaa Kabilesinden bir adam hicvedici bu absürt sözler karşısında dayanamayıp o adamı kan çanak içinde yere seriverir.  Oysaki Hudeybiye anlaşmasına göre on yıl içerisinde hem Kureyş cenahından hem de Müslümanların cenahından kan dökülmeyecekti. Böylece bu yaşanan hadiseyle birlikte Hudeybiye barışına gölge düşürülmüş olur. Hani sadece gölge düşürülse belki gam yemeyiz, iş çığırından çıkıp karşı tarafın intikam duyguları daha da bir kabarır hal alır da. Öyle ki Beni Bekr kabilesi bir gece ansızın Huzaa’lılar uyku halinde yakalayıp baskın verdiklerinde neye uğradıklarının şaşkınlığı içerisinde kaçmaya koyulsalar da ardından sıkı bir takip peşlerini bırakmayacaktır. Nitekim uyku sersemliği halinde yakalananlar katledilip öldürülürken, yakalamayanlar ise zar zor kendilerini Mekke sokakların aralarına atabilmişlerdir.  Tabii Resulullah (s.a.v)’in himayesi altında bulunan Huzaa’lılara yapılan bu elim çirkin muameleden haberdar olduğunda çok üzülür. Hem nasıl Allah Resulü (s.a.v) üzüntü duymasın ki,  bir kere her şeyden önce sokaklar kan revan içinde insan cesetleriyle dopdoluydu.

         Maalesef başlangıçta hicvedici sözlerle başlayan kavganın bu noktaya taşınması Kureyş’lileri de endişeye sevk etmişti. Öyle ki, Ebu Süfyan içinde ukde olarak kaldığı bu endişeler içerisinde derhal Medine yoluna koyulur. Medine’ye varıp kızının evine konakladığında Resulullah (s.a.v)’in oturduğu mindere oturmak ister istemesine ama kızı “sen müşriksin, sen necissin” deyip minderi altından çekiverir. Babası kızının bu yaptığına şaşırmış olsa da hemen oracıktan ayrılıp Resulullah (s.a.v)’in huzuruna vardığında geliş amacının Hudeybiye anlaşmasının ihlalini önlemek ve anlaşma süresini uzatmak olduğunu dile getirir. Ancak Resulullah (s.a.v)  himayesine aldığı kabileye yapılanlara incinmiş olduğu her halinden o kadar kendini belli ediyordu ki; o an susmayı tercih eder. Ebu Süfyan bu suskunluk karşısında taraflar arasında yapılan anlaşmayı tekrar uzatmak görüşünde olduğunu tekrar dile getirir. Fakat Resulullah (s.a.v)’den yüz bulamayınca bu kez araya ricacıların devreye girmesi için çaba sarf eder. Belki olur ya, ufakta olsa bir umut ışığı yakalayabilir ümidiyle kapı kapı dolaşmaktan geri durmayacaktır.  Nitekim önce Ebubekir’in kapısını çalar, ardından sırasıyla Ömer, Osman, Ali, Fatıma derken hepsiyle bir dizi görüşmeler yapar. Bütün bu görüşmelerin ardından her biri; Allah Resulünün onay vermediği bir şeyi kabul edemeyeceklerini beyan ederler. Hem kaldı ki kendi öz kızı bile Allah Resulünün oturduğu mindere oturtmayarak çok önceden babasına gereken dersi vermişti zaten. Derken onca uğraş verdiği bu söz konusu anlık görüşmelerden Ebu Süfyan'ın bir netice elde edememesi kendisi açısından çok büyük bir hezimet ve moral bozukluğu oluşturur.  

        O moral bozukluğuna uğraya dursun, tüm gözler Allah Resulünün üzerinde olup ne yapacağı merak konusuydu. Allah Resulü (s.a.v) o an yerinden doğrulup ayağa kalktığında kendisinde kabz (gerginlik) hali vardı.  Dahası yüz ifadelerinde öncesinde himayesine alıp da kendi uhdesinde onca zulme uğramış Huzaalar’ın yaşadığı o acı dramın üzerine sinmiş hüznü vardı.  İşte Allah Resulü (s.a.v)   o an rıdasını toplayıp kıyama geçtiğinde bu hususta şöyle der; “Eğer kendi nefsim için istediğim şeyi Huzaa kabilesi içinde istemezsem Allah'tan yardım görmeyeyim. Varlığım kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki kendimi ve aile efradımı himaye ettiğim gibi onları da koruyacağım.  Tez elden haber salın ki Allah’a ve ahiret gününe iman edenler Medine’de toplansın.”

       İşte Allah Resulünün dile getirdiği bu duyuruyla birlikte Hane-i saadette savaş hazırlıkları başlar. Ardından Resulullah (s.a.v)’in talimatıyla kabileler silahlanıp sefere çıkılacağı ilan edilir. Bu arada Mekke’ye giriş ve çıkışlar sıkı denetime alınıp böylece sınır boyları kontrol altında tutularaktan yapılan tüm hazırlıkların gizli tutulması sağlanır.  Derken alınan bu sıkı tedbirler eşliğinde Habib-i Ekrem (s.a.v)’in davetine icabet eden kabileler akın akın Medine’ye geldiklerinde sayıları on bini bulan bir ordu oluşturup Mekke’ye doğru hareket ediverirler.

       Evet, uzun bir yolculuğun akabinde yorgunluk alametleri baş gösterip dudaklar susuzluktan çatlamış bitap haldelerdir. İşte bu noktada sahabe-i kiramın azmi bu ya, bitap düşmelerine rağmen her türlü zorluk karşısında metanetlerin yitirmeyip onların tek yürek olup kenetlenmelerine hiç bir şey mani olamayacaktır. Zira Ashab-ı kiram için Yüce Mevla uğruna çile çekmek ibadet sayılırdı. Yine de onların susuzluğun getirmiş olduğu bitkin ve argın durumunu sezen Allah Resulü (s.a.v), bizatihi kendisi su içerekten oruçlarını bozmalarını söyler. Bu arada hiç beklenmedik bir anda amcası Abbas’la da karşılaşıp o da muhacir unvanı şerefine nail olur.

        Kafileler yollar dizilmiş, boyunlar bükülmüş,  kalpler tek yürek bir halde hedefe doğru ilerliyorlardı. Nihayet Merrüz Zehran’a geldiklerinde, Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)  ateş yakılmasını emreder. Sanki yanan ateş değil aşk ateşiydi. Dahası Mekke’den ayrılışın yüreklerde yaktığı hasret ateşiydi bu. Dile kolay, Müslümanlar doğup büyüdüğü topraklardan hicret edip çıkmak zorunda kalmışlardı. Artık müminleri bu yanan aşk ateşiyle birlikte yıllardır Mekke’den ayrı kalmanın hasretiyle yanıp tutuşmanın heyecanı sararken müşriklerin yüreğini ise korku ateşi sarar. Derken gökyüzüne alev alev yükselen aşk ateşinin harlayışı Mekke’de yankı bulur da.  Bu arada merak bu ya,  Ebu Süfyan ve arkadaşları da hemen ateşin bulunduğu yerde neler olduğunu görmek için oraya doğru yürümeye koyulurlar. Fakat gecenin karanlığında izbe iz ilerlediklerinde kendilerini ele verip derhal Resulullah (s.a.v)’in huzuruna yaka paça huzuruna getirilirler. Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) aralarında Ebu Süfyan’ın da bulunduğu esirleri görünce içi ferahlar. Ancak Hz. Ömer (r.anh),   ona olan kızgınlığından ileri atılıp:

      -Ya Resulullah!  İzin verin, şu Ebu Süfyan’ın boynunu vurayım der.

      Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası hemen duruma müdahale edip şöyle der:

      -Ya Ömer, sakın ha,  bir delilik yapmayasın,  olduğun yerde dur,  öyle şey olmaz.

      Allah Resulü (s.a.v)  ise bu durumda devreye girip:

      -Hele ikinizde sakin olunuz dedikten sonra sabah vakti olduğunda onu bana getirin diye emir buyurur.

       Nitekim Sabah olduğunda Ebu Süfyan huzura alınır. Resulullah (s.a.v), ona bakaraktan huzurunda tatlı bir lisanla şunu sual eyler:

       -Ey Ebu Süfyan! Daha ne duruyorsun? Hala iman edipte Müslümanlığın nimetlerinden faydalanmayacak mısın?

       Ebu Süfyan tane tane inci gibi dökülen bu davetten sendeler bir halde cevaben:     

       -Tereddütlüyüm karşılığını verir.

       Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası bu sefer devreye girip;

        -Artık yeter gayrı,  tez boynun vurulmadan bu dini kabul et,  bir an evvel şahadet getirmende senin için fayda var deyince, Ebu Süfyan “Kelimeyi Tevhid-i” diliyle ikrar etmek zorunda kalır.

        Ebu Süfyan oradan ayrıldıktan sonra halkına büyük bir ordunun geldiğini haber verip şöyle seslenir:

        -Ey Ahali! İster kendi evime geliniz, ister Mescidi Harama sığının, isterse kendi evlerinize giriniz hiç fark etmez, şunu iyi biliniz ki her hâlükârda canınız emniyette olacaktır.  

        Evet, Ebu Süfyan bu çağrıyı müteaddit defalar tekrarladı tekrarlamasına ama hiç kimseden ses seda çıkmaz. Kureyş halkı adeta ölü sessizliğine bürünmüştü. Besbelli ki, bu sessizlik sıradan bir sessizlik değildi, fırtınadan önce gelen sessizlik gibiydi sanki. Oysa korkunun ecele faydası yoktu. Derken o arada sessizliği bozan ilk tılsım karısı Hind’den gelir. Nitekim Hind, kocası Ebu Süfyan’ın sakalından tutarak:

      -Yazıklar olsun sana ki atalarının dinini terk edivermiş görünüyorsun. Üstelik bir de hiç utanmadan karşıma çıkmış konuşuyorsun, öldürün şu adamı diyerekten ortalığı velveleye verir de.           

       Ebu Süfyan:

        -Ey Bre kadın! Şu sakalımı çekmeyi bırak da evine dön ve bir an evvel Müslüman olmaya bak, yoksa canından olacaksın deyip ısrarla bu işin şaka götürür yanı olmadığını hem eşine hem de halkına bir kez daha hatırlatmış olur. Ancak ne var ki kanımız pahasına bu şehri teslim etmeyeceğiz diyenler oldu. Neyse ki itirazcılar azınlıkta idiler.

         Ve en nihayetinde Müslümanlar iki koldan kendi öz vatanlarından parya olarak ayrıldıkları Mekke’ye kan dökmeksizin girmiş oldular. Zaten hiç kimsede bu durumda karşı koyma cüreti gösteremezdi. Derken Efendimiz (s.a.v)’in Risalet’i Başbuğ komutasında bu kutsal toprakların fethi gerçekleşir. O an cümle âlem ayakta nefesler tutulmuş haldedir. Düşünsenize doğup büyüdüğü topraklardan ayrılalı sekiz yıl olmuştu ki; Bu nedenle Mekke Onsuz yetim kalmıştı. Şimdi yediden yetmişe hemen herkes âlemlere rahmet olarak gelen Hz. Muhammed (s.a.v)’in Nebevi nur yüzünü yeniden seyreylemeye koyulup böylece büyük bir heyecanla yaşlısı, genci, çoluk çocuk ve herkes canımız sana feda olsun dercesine adap duruşuyla onu bağrına basmış olurlar.

         Evet, Allah Resulü (s.a.v) sekiz yıl önce Kusva adlı devesiyle doğup büyüdüğü bu topraklardan ayrılmak zorunda kalmıştı.  Ancak gel gör ki kaderin cilvesi bu ya, yıllar sonra yine aynı deve ve can yoldaşı Hz. Ebu Bekir ile birlikte Mescid-i Haram’a dönüşü nasip oldu. Zalimler Hicret edenleri bu kez buralardan kovmak için değil tam aksine onlardan merhamet ve eman dilemek için gelişlerini izliyordu. Resul-i Ekrem (s.a.v)  Mescidi harama girdiğinde önce Hacerül Evsed-i selamlar, ardından mübarek asası ile putları bir bir devirmek olur. Böylece bir dönemin bittiğini ve Allah'tan başka mabut yoktur ilanının yapıldığı döneme girildiğinin mesajı verilir.  Akabinde tavaf, zemzem suyunun kana kana içilmesi takip edip sonrasında Merve ile Safa tepe arasında say’a geçilir. Haccın rükünleri eda edildikten sonra Kâbe’nin kapısı açılıp içeri girildiğinde o meşhur Hübel putu parçalayaraktan dışarı atılır. Ve Bilal-i Habeşi’nin o eşsiz güzel sesiyle Ezan-ı Muhammed Mekke semalarında yankı bulup Fethi Mübin'in duyurusu vuku bulur.  Derken cümle âlem ve cümle mahlûkat en son Müberra dinimiz olan İslam’ın çağrısına muhatap kılınır.

        Velhasıl-ı kelam,  Fethi Mübin yaşanan acıların sona erip İslam’ın açılması demekti.

        Vesselam.

       https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/mekkenin-fethi-8310

            

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder