12 Temmuz 2026 Pazar

TEBÜK SEFERİ


 

        TEBÜK SEFERİ

 SELİM GÜRBÜZER

        Allah Resulü (s.a.v)  Mekke Fethinin ardından İla’yı kelimetullah için Nizam-ı âlem davası uğruna Rum taraflarına yönelir. Malumunuz Allah Resulü (s.a.v),  sırf Arap coğrafyasının peygamberi değil, tüm insanlığın ve âlemlere rahmet olan bir elçidir. İşte bu nedenledir ki İslam’ın muhataplığı tüm insanlığı kapsayan bir muhataplık olup Peygamberimiz  (s.a.v)’in onca mücadelelerinin ardından yeni hedef menzilinin Rum civarı olduğunu belirlemesi son derece gayet tabii bir durumdur.

       Tabii bu arada münafıklar da yeni ufuklara yol alınacak bu ulvi hedeflere mani olmak için elinden geleni arkalarına koymayıp hiçbir zaman boş durmayacaklardır.  İlginçtir ulvi gayeler uğruna İslam coğrafyasının sınırlarının ötesine çıkılacak bu ilk sefer hem münafıkların vazgeçirmeye çalıştıkları bir sefer olacaktır hem de şimdiye kadar yapılan seferlerin en uzunu olma özelliğini bağrında taşıyacaktır. Öyle ki Efendimiz (s.a.v)  bu iki unsuru dikkate alaraktan sefere iştirak etmek isteyip ancak gelemeyecek durumda olan varlıklı ailelerden bari hiç olmazsa lojistik ve maddi yönden yardımcı olmalarını da talep eyler.  Ve bu talep yerini bulur da.  Bu arada münafıklar her ne kadar “Aman bu sıcaklarda sefere mi çıkılırmış” ya da Rum kadınlarına aşırı derece zaafı olduklarından dem vurup ashabın kafasını karıştıraraktan çıkılacak olan bu seferden vazgeçirmeye çabalasalar da boşa kürek sallayacaklardır. Zira yücelerden gelen sefer emri fermanı onların kafaları karıştıran oyunlarını çoktan boşa çıkarmıştı bile.  Nitekim Allah Teâlâ bu hususta fitnecilerin ayak oyunlarını bozmaya yönelik verdiği hüküm hakkında Kur’an’da bakın ne buyuruyor:

       -Onlardan bir kısmı var ki, bana izin ver ve beni fitneye düşürme diyor, zaten fitneye kapılmış durumdalardır. Cehennem ise inkârcıları çepeçevre kuşatıcıdır. (Tevbe, 119).

         Evet,  nüzul olan bu ayet mealinden de anlaşıldığı üzere münafıkların Müminleri Tebük seferinden büsbütün vazgeçirme girişimlerine rağmen 30 bin kişilik ordu Seniyyetül Vedai’de toplanabilmiştir. Derken Efendimiz (s.a.v)  önderliğinde toplanan ordu yola koyulmuş olur. Ancak şu da vardı ki münafıklar yol boyunca da boş durmayıp fitne kazanı kaynatmaktan geri durmayacaklardır. Nitekim İbni Selul emrindeki birlik içerisinde yer alan münafıkların bir kısmı yolculuk esnasında ters istikamete yönelip sefere katılmama yüzsüzlüğü gösterirken bir kısmı da yol boyunca her türlü kafa karışıklığını körüklemekle konuşlanmış olurlar.  

         Peki ya Hz. Ali (k.v) bu çıkılacak sefer için neyle vazifelendirilir?  O’da sefer öncesi Peygamberimiz (s.a.v)’in bizatihi talimatı doğrultusunda Mekke’de yerine vekâleten kalması için görevlendirilmiş olur. Ama gel gör ki fitneciler bu söz konusu görevlendirme işinde bile   Ali korkusundan kadınlar gibi evde kalıyor  türünden etrafa saçtıkları çirkin dedikodularla fitne kazanını kaynatmaktan imtina etmeyeceklerdir. Tabii yapılan bu dedikodulardan bunalan Hz. Ali (k.v),   tez elden orduya yetişip Allah Resulüne durum vaziyeti izah ettiğinde şu karşılığı görür:  

       -Ey Ali!  Ne olursa olsun geldiğin gibi geri dön ve ehli beytime göz kulak ol. Şunu iyi bilesin ki Musa’ya göre Harun ne ise sende bana göre aynısındır.  

       İşte Allah Resulü (s.a.v)’in,  yaptığı bu telkin sayesinde bir yandan Hz. Ali (k.v)’in her türlü ayak oyunlarına kapılmaksızın vazifesine odaklanması yönünde yeniden yurduna dönüşü sağlanırken diğer yandan da Tebük seferi kafilesinin çileli yolculuğu kesintiye uğratılmamış olur. Zaten bu kutlu yolculuğun çileli olduğu şundan besbelliydi ki; yolculuk süresince yorgun ve argın düşmüş bir halde arkada kalanlarda oluyordu. Hele ki sahabe içerisinde biçare bir halde dikkatlerden kaçmayan Ebu Zer El Gıfari (r.anh)  vardı ki, yolculuk esnasında devesi huysuzlaşmış, bir türlü yol kat edemiyordu, yine de her şeye rağmen çareyi kumlara bata çıka yürümekte bulup yolculuğunu bu şekilde devam ettirebilmiştir.  İşte onu bu hal vaziyette gören Habib-i Ekrem (s.a.v):

     -Ebuzer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşr olunur demekten kendini alamaz da.

     Dile kolay Medine'ye 900 kilometre uzak mesafede ki bu sefer için yol kat edildikçe susuzluk hali baş gösterecektir. Kervan içerisindeki münafıklar her zamanki gibi bu susuzluk hal durumundan da homurdanır tavır takınacaklardır. Onlar homurdana dursun, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) durum vaziyeti Allah Resulüne bildirmesi üzerine Yücelere edilen dua hürmetine aradan daha çok zaman geçmeden sağanak halde yağan yağmurla birlikte münafıkların fitne çıkarmaya yönelik homurdanmalarının önüne geçilmiş olunur.  Yolculuğun bir diğer en dikkat çeken yanı ise hiç kuşkusuz Kusva adlı deve hadisesidir.  Şöyle ki;

      Mekke’den Medine’ye hicret yolculuğuna Kusva devesiyle çıkılmıştı. Kaderin cilvesine bakın ki, uzun bir aradan sonra yine aynı deveyle Medine’den Mekke'ye dönüşü gerçekleşecektir. İlginçtir bu sefer ki dönüş hicret için değil Mekke’nin Fethine yönelik bir dönüş olacaktır. Hakeza çıkılan bu seferde Efendimiz (s.a.v)'in o meşhur Kusva adlı devesinin yolculuk esnasında kayıplara karışması da bir başka ilginç hadise olarak tarihe not düşülmüş olunur. Tabii yaşanan bu ilginç hadisede ordu içerisinde fitne çıkarmak için yuvalanmış bir kısım münafıklar kendilerince bu durumdan da vazife çıkarıp;

      -Ya koskocaman Peygamber nasıl olur da kaybolan devesinin yerini bilmez türünden maksadı aşan bir takım ipe sapa gelmez sözlerle kendilerince zihinleri bulandırmaya çalışmış olacaklardır.

        Allah Resulü (s.a.v)  bu fitne kokan serzenişleri işittiğinde şöyle der:

       -Unutmayın ki bende bir insanım,  gaybı ancak Allah bilir. Şayet Mevla’m bildirirse Ben bilirim. Zaten şu anda Cibril Emin yanıma gelip devenin şu vadide bir ağaca yuları takılmış halde devenin beklediğini haber vermiş oldu,  o halde gidip alınız.

        Gerçekten de fitneciler tarif edilen yerde deveyi bekler halde gördüklerinde bir kez daha hevesleri kursaklarında kalıp ortalığı velveleye vermeleri girişimleri boşa çıkmış olur.

       Bulunan devenin ardından Tebük’e varıldığında artık burası konaklanan son menzil olur. Ve birazdan kafilenin konaklandığı yere tek başına sırtında heybesiyle Ebuzer El Gıfari’nin gelişini gören Allah Resulü (s.a.v)  yine hakkında şöyle der;

     -“Ebuzer yalnız yaşar, yalnız ölür ve yalnız haşr olunur.”

     Allah Resulü (s.a.v) konakladığı Tebük’te kontrolü elden bırakmamak adına ilk iş Dume Reisi Ükeydir’in bulunup getirilmesinin talimatını vermek olur. Halid b. Velid ve arkadaşları üstlendikleri bu talimat üzerine Ükeydir üzerine ani baskın yapıp kendiliğinden teslim olur da. Resul-i Ekrem (s.a.v)’in huzuruna çıktığında savaş hukukunun gereği olarak önce kendisine Müslüman olması yönünde teklif yapılır, ancak kabul etmeyince ister istemez bu kez savaş hukukunun gereği olarak cizye karşılığında kendisiyle birlikte halkına eman verilir. Hatta Tebük seferinde bu hukuki kaidelere uyması için Makna, Eyle, Cebra ve Ezru kabileleriyle de görüşülüp onlar da cizye karşılığında güven içinde yaşamaları uygulamasına tabii tutulurlar.

       Bu arada Tebük’te konaklayalı üzerinden 20 gün geçmişti ki karşılarına çıkacak düşman hala ortalıkta gözükmüyordu. Bunun üzerine daha fazla konaklamaya gerek duyulmayıp dönüş emri verilir. Hiç kuşkusuz münafıklar Tebük’e gelişlerinde olduğu gibi dönüşlerinde de sinsiliklerine devam edip Allah Resulüne pusu kurup öldürmeyi göze alacaklardır. Öyle ki bu uğurda birkaç kişi kendi aralarında sözleşip yürüyen kervanı pusuya düşürmek için mevzi alırlar bile. Ancak onların bir hesabı varsa Yüce Allah’ında mutlak bir hesabı vardı elbet. Nitekim Cibril Emin ordunun vadiye gelip dar geçitten geçeceği sırada kafilenin tepeden baskına uğrayacaklarının haberini vermesiyle birlikte pusuya yatmış 12 kişi kendi akıllarınca güya yürüyen kervanı kıskıvrak halde çembere alacaklarının zannıyla kıstıracaklarını düşündükleri esnada Habib-i Ekrem  (s.a.v) elindeki asayı Ebu Huzeyfe’ye verip şöyle der:

     -Ey Huzeyfe! Al bu asayı hayvanların yüzüne doğru atıver.

     Böylece atılan asayla develer ürker olunca bir anda ortalığı toz duman sarar. Derken münafıklar toz duman içerisinde yakayı ele vermeyecek bir şekilde aradan sıvışıp çareyi ordu içine karışmakta bulurlar. 

      Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)  münafıklar ordu içerisine karıştıktan sonra:

      -Ya Ebu Huzeyfe! Onlar kimdi biliyor musun? Diye sual eyler.

      Ebu Huzeyfe cevaben:

      -Ya Resulullah! Onları ben bilmem,  onları Allah’ın elçisi olarak ancak Sen bilirsin der.

      İşte Allah Resulü (s.a.v),  Ebu Huzeyfe’nin samimi bir şekilde yüreğinden gelen ‘Sen bilirsin Ya Resulullah’  diye dile getirdiği bu tam teslimiyeti üzerine ona hiç kimseye söylememek şartıyla münafıkların isimlerini tek tek bildirmiş olur. Gerçekten O’da hayatı boyunca münafıklar konusunda hiç bir kimseye sırdaşlığın gereği olarak tek bir kelam etmez de. Ancak Hz. Ömer (r.anh), hayattayken onun hal ve ahvalinden bir şeyler sezinlemiş olsa gerek ki; Huzeyfe’nin bulunduğu ortamlarda cenaze namazları kılmayı yeğlerken, onun çekindiği ve kılmadığı cenaze namazlarına iştirak etmemekle de münafıkların durumuna vakıf olmayı başaracak tek isim olur.

       Tebük seferinde sahabe Allah katında çok büyük ecir kazanırken münafıklar açısından da ahirete kalan azaptan başka ellerine hiç bir kazanç geçmeyecektir. Üstelik savaş olmadığından dolayı da ganimetten mahrumda edilmiş olurlar.

        Ne diyelim, münafıkların hevesleri kursaklarında kala dursun, bu arada Medine semaları uzaktan belirince başta Peygamberimiz  (s.a.v) olmak üzere tüm sahabenin yüzü aydınlanıverir. O arada Efendimiz (s.a.v)’in gözü Uhud dağına iliştiğinde bir anda şehitlerin hayali gözünde canlanıp şöyle der:

      -“Uhud bizi sever, bizde Onu.”  

      Derken Allah Resulü (s.a.v)’in bu sözlerinden hareketle Uhud’da kendi hal lisanıyla “hamdım-piştim-yandım” ocağında kendi payına düşen kül oluşunu sevginin mihrabında “Ey sevgili!” olarak karşılık vererek “Fenâ fir-Resul” olacaktır.

        Peki, Uhud Allah Resulünün aşkıyla yanıp tutuşup kül olurcasına “Fenâ fir-Resul” olurda Medine halkı kül olmaz mı? Hiç kuşkusuz Medine halkı da Uhud seferi dönüşü gelen orduyu her seferinde olduğu gibi yine hoş geldin sedalarıyla “hamdım-piştim-yandım” aşkıyla bağırlarına basıp  Fenâ fir-Resul” olacaklardır. Bu arada Allah Resulü (s.a.v) hane-i saadetine çekildikten bir kaç gün sonra savaş öncesi Medine’de kalmayı tercih eden 80 bin civarında kişinin hangi gerekçelerle savaşa katılmadıklarının sorgulamasını da ihmal etmez. Öyle ki Allah Resulü (s.a.v), Ka’b b. Malik’i çağırıp şöyle sorgular:

        -Ey Ka’b! Hani Akabe’de iken bana yardım edeceğine dair söz vermiştin, şimdi birden bire ne oldu da sözünü tutmaz oldun?

        Ka’b. b. Malik cevaben şöyle der:

       -Ya Resulullah! Bu hususta bana ne söylersen hakkındır.

       Böylece Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)  onun yalana dolana başvurmadan, tüm samimiyetiyle lafı eğip bükmeden sözünü yerine getiremediğini itiraf etmesi üzerine hakkında şöyle der:

       -Ey Ka’b! Şimdilik sen gidebilirsin, ancak hakkındaki nihai karar gelene kadar beklemeniz icab eder.

       Hakeza sahabeden Hila b. Ümeyye,  Mürare b.  Reb’i’de sorgulandıklarında tıpkı onlarda Ka’b gibi hiçbir bahanenin arkasına sığınmaksızın haklarında verilecek olan hükme rızalık göstermiş olurlar. Maalesef öyleleri de vardı ki kendince bir sürü mazeretler üretip işi yokuşa sürerekten af dileyeceklerdir. Öyle ya, Ka’b b. Malik ve diğer iki arkadaş da isteselerdi “şeriat zahire göredir” hükmünden hareketle af dileyip işin içinden sıyrılabilirlerdi pekâlâ. Ama onlar tam aksine işi yokuşa sürmeksizin haklarında verilecek olan hüküm ne ise ona göre boyun eğip beklemeye koyulmuşlardır. Ve Allah Resulü (s.a.v)  haklarında son nihai hüküm gelene dek ilk hükmünü şöyle verir:

       -Hiç kimse bu üç kişiyle konuşmayacak!

       Nitekim Ka’b, verilen bu kararın akabinde yalnızlığa mahkûm edilir de.  Olsun, kabına çekilip yalnızlığın girdabına düşmesine rağmen yine de o hiçbir şekilde lafı evirip çevirmeksizin suçunu itiraf ettiği için gönlü çok rahattı. Hani atalarımız demiş ya  “sabreden derviş muradına ermiş” diye, aynen öyle de onca zamandır gösterdiği sabrın neticesini koşarak yanına gelen bir adamın vereceği haberle meyvesini görecektir. Nitekim o adamın:

      -Ey Ka’b, Müjde, Müjde!  Diye çağrı yapması bir anda kabına çekilen yalnızlığını unutturmasına ziyadesiyle yeter artar da. İşte işittiği o müjde haberiyle birlikte hemen mescidin yolunu tutup soluğu Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in yanında alır. Huzura çıktığında ise yüzüne karşı tane tane okunan ayetler onu içten içe daha da bir derinden rahatlatıp böylece hakkında nüzul olan ayetin hükmü mealen şöyle tecelli etmiş olur:

       -Yemin olsun ki Allah muharebeden geri kalmak isteyenlere izin verdiğinden dolayı, Peygamberin yaptığı tövbeyi kabul etmiştir. Nitekim bir kısmının kalpleri kaymak üzere iken sıkıntılı zamanda Peygambere uymuşlardı.  Sonra Muhacirin ve Ensar'ın tövbelerini de kabul etmiştir. Çünkü Allah çok şefkatli çok merhametlidir. Peygamber tarafından cezaları geri bırakılan üç kişinin tövbesini de kabul etmiştir. (Tevbe suresi 117-119).

       İşte vahy olunan bu ayetle birlikte kendiyle barışık hale gelen Ka’b b. Malik, Allah Resulünün huzurunda şöyle söz verir:

        -Ya Resulullah! Yüce Rabbim doğru söylediğim için beni affetti. İnşallah bundan böyle sözümü yemeyeceğime ahd olsun.

        Diğerleri bin bir türlü bahanelerle kılıf uydurdular da ne oldu,  sonuçta ahirette hesaba çekildiklerinde mazeret beyan etmenin kurtuluş olmadığı ortaya çıkıp o gün geldiğinde iş işten geçmiş olacaktır.

        Velhasıl-ı kelam, bu durumda bize “Allah bizleri yalandan dolandan korusun” demek düşer.  

           Vesselam.         

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/tebuk-seferi-8284

        

            

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder