6 Nisan 2026 Pazartesi

HAZRETİ ÖMER’ŨL FÂRUK


 

        HAZRETİ ÖMER’ŨL FÂRUK

     SELİM GÜRBÜZER

     Düşünün ki, kız çocuğunun horlandığı bir cahiliye toplumunda;

    -“Müjde!  Müjde!  Ey Hattab!  Bir oğlun oldu” diye haykırılan bir haber, elbette ki o toplumun bir anda sevinç çığlığı atması hiçte anormal karşılanmayacaktır.  Üstelik doğan çocuk ilerisinde Allah Resulü (s.a.v)’in vefatıyla birlikte Ebu Bekir-i Sıddık (r.a)’dan sonra ikinci halife olarak adaletiyle adından söz ettirecek olan Hz. Ömer (r.anh)’dan başkası değildir elbet. Hani her doğan cinsine çeker ya,  aynen öyle de babasının sert mizacı oğluna da sirayet eder. Nitekim delikanlı çağlarında arkadaşlarıyla her defasında güreştiğinde rakiplerini alt edişinin yanı sıra aynı zamanda sert mizacı yönüyle de dikkatleri üzerine çeker.

       O çocuk yaşta çobanlık yapmaktan da geri durmaz. Bu arada Allah Resulü (s.a.v)’in çobanlık yaptığını göz önüne aldığımızda, Hz. Ömer (r.anh)’ının da her çoban sürüsünden mesuldür düsturunca mutabaat edip Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’dan sonra Müslümanların ikinci baş çoban halifesi olması gayet tabiidir.

       Evet, kim derdi ki, İslam’ın doğuşunda iman edenler arasında kırkıncı sırada Müslümanlıkla şereflenen Hz. Ömer (r.anh),  Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra bir gün gelecek müminlerin ikinci halifesi olarak şereflenecek.  Hele ki, onun Müslüman olmadan önceki yıllarda ki konumuna baktığımızda, hatta Mekke’de İslam dininin yayılışını durdurmak için kendi kendine görev üstlenişini göz önüne aldığımızda, gerçekten de bu yolda kimin önce, kimin sonra Müslüman oluşundan ziyade ilerisinde kimin İslam’a hizmetkâr çoban olacağı çok daha önemli bir husus olarak karşımıza çıkar. Öyle ya,  cahiliye çağında müşriklerin Darünnedva’da yaptıkları toplantıda  “Muhammed öldürülsün” yönünde aldıkları karar gereği bu işi üstlenecek hiç kimseden bir ses çıkmazken bir bakıyorsun bu iş için öne atılıp üstlenecek ismin sadece ‘Ömer’ olduğunu görüyoruz. Ve kılıcını kuşanıp Allah Resulünü öldürmek için yola koyulduğunda etraftan onu öfkeli halde görenler;

       -“Ey Ömer!  Nedir senin böyle öfke dolu telaş halin?  Hele bir dur,  sen hıncını başka yerlerde çıkartacağına, sen önce kızını ve kocasını hizaya getirsen çok daha iyi olur…” uyarısıyla karşılaşır.

       Tabii bu sözler bir anda zülfüyârına dokunup hemen yönünü kızının evine doğru çevirir. Derken gözü dönmüş patlamaya hazır volkan bir şekilde hızla hıncahınç evin kapısının eşiğine geldiğinde içeriden gelen sese kulak verir.  Merak bu ya, hemen kapıyı açıp kızı ve damadını Taha süresini okur halde gördüğünde her ikisini de sille tokat yere seriverir. Ancak, o an kendi iç dünyasında nasıl bir dalgalanma yaşıyorsa bu kez “O elinizde okuduğunuz neydi” sorusunu yöneltip işin rengi bir anda değişiverir. Öyle ki, beyninde şimşekler çakıp akabinde o da ayetleri okumaya başlar. Okudukça da gönlü yumuşayıp yaptıklarından pişmanlık duyar. Ve soluğu derhal Allah Resulünün yanında alır. Huzura vardığında Ömer’in ağzından dökülen ilk cümle “kelime-i şehadet”  olup Müslümanlar üzerinde bayram havası estirir. Hem nasıl bayram havası estirmesin ki, baksanıza kendisi Müslüman olana dek gizli gizli kılınan namazlar, O’nun Müslümanlığı kabul etmesiyle birlikte bizatihi kendi girişimleriyle artık bundan böyle namazlar Mescid-i Haramda alenen kılınmaya başlar bile. Hatta zulüm ve baskıların ardı ardına kesilmediği günlerde Allah-ü Teâlâ’nın hicret iznini bildiren ayetler nüzul olduğunda müşriklerin yüzüne karşı en ufak tereddüt etmeksizin şöyle meydan okur:

       -Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki; Yesrib’e hicret ediyorum. Her kim ki; karısını dul, çocuğunu yetim bırakmak pahasına benimle birlikte hicret etmek istiyorsa yarından tezi yok derhal Akik vadisine gelsin.

       Ne diyelim, Ömer bu ya, hele kafasına bir şey takmaya görsün,  bilindiği üzere İslam’ın yayılış yıllarında da Bedir zaferinin akabinde esirler hakkında verilecek hüküm için hemen Resulullah (s.a.v)’e şöyle görüş bildirmiştir:

       -Ya Resulullah! Emir buyurun hemen boyunlarını vurayım.          

      Tabii Hz. Ömer (r.a)’ın gözü kara bu çıkışının tam aksine asıl Ebu Bekir-i Sıddık (r.a)’ın esirler hakkında kurtuluş akçesi alınması yönünde beyan ettiği görüş kabul görecektir. Böylece tarihin sayfaları Yüce Allah’ın, Ömer kulunun üzerinde celal sıfatının tezahürünü, Ebu Bekir kulunun üzerinde ise cemal sıfatının tezahür ettiğinin, yani bir başka ifadeyle iki ayrı ruh iklimine haiz ikilinin notunu düşmüş olacaktır.

        Hakeza Hz. Ömer (r.a) cahiliye döneminde şarap içenlerden biri olmasına rağmen, malum O’nun Müslüman olmasıyla birlikte içki yasağı hususundaki ısrarlı tutumu karşısında, Allah Resulü (s.a.v) bu konuda ayet gelmediği için sessiz kalmayı yeğler. Ta ki içki ile alakalı ilk ayet nüzul olup ancak o zaman Habib-i Ekrem (s.a.v) ashabına vahy olunan ayetin hükmünü şöyle bildirir:

        -Sana içki ve kumarın hükmünü soruyorlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Fakat ikisinin günahı da faydasından büyüktür.” (Bakara, 219)  

        Ancak Allah Resulünün ashabına okuduğu bu ayet-i celileden hareketle günah varmış deyip bırakanlar olduğu gibi, faydası varmış deyip içenler oldu. Dolayısıyla bu demektir ki yeni bir hüküm gelinceye kadar yine şarap içilecek,  kumar oynanacaktı.  Nitekim Abdurrahman b. Avf verdiği yemek davetinin ardından kılınan namazda içkinin sarhoş edici etkisiyle Kâfirûn süresinde geçen …putlara ibadet etmem’’ ayet mealinin ibaresini  …ibadet ederiz’’ şeklinde okuması üzerine cemaat içerisinde bilhassa Hz. Ömer (r.a)’ı rahatsız eder bir durum oluşturur ki, hemen soluğu Allah Resulünün yanında alır.  Derken beklenen vahiy sıcağı sıcağına nüzul olduğunda Allah-ü Teâlâ bu hususta;

       -''Ey iman edenler sarhoş iken namaza yaklaşmayın’’ (Nisa, 43) ayetini vahy eyler. Ancak nüzul olan bu ikinci ayetle de canı isteyenlerin namaz dışında içki içilebileceği yönünde bir anlam çıkarılması muhtemel dâhilindeydi. Nitekim ashaptan bazıları:

        -“Yüce Allah (c.c),  mademki huzurunda içkili olmamızı istemiyor,  o halde bizde namazın dışında içeriz” diyenler oldu.

        Tabii bu durumda Hz. Ömer (r.a)'ın etrafında olan bitene tahammülü kalmadığı gözlerden kaçmaz. Öyle ki, içkinin kesin olarak yasaklanmamasına yönelik tahammülsüzlüğünü Allah Resulü (s.a.v)’in huzurunda ellerini açıp:

       -Ya Rabbi! Bize açık hüküm vahy eyle diye dua ve niyazda bulunup öyle huzurdan ayrıldığı gözlenir.

       Hatta yaşanan bir başka hadisede Utba b. Malik’in evinde içkili yemek toplantısında Sa’d b. Vakkas,  sarhoş halde bir yandan Muhacirleri överken diğer yandan da Ensar’ı yerden yere vuran sözler sarf etmekten kendini alamayıp bir anda ortamın gerilmesiyle birlikte o an çıkan arbedede fırlatılan bir kemik parçası Sa’d’ı yaralar da. Derken vuku bulan bu hadise Allah Resulüne bildirildiğinde,  hemen yanı başında Hz. Ömer (r.a)’da orada yine her zaman ki gibi ellerini Yüce Allah’a açıp:

         -Ya Rabbi! Şarap hakkında kesin hüküm ihsan eyle diye niyazda bulunduğu gözlerden kaçmaz da. Neyse ki Allah Resulü (s.a.v),  Hz. Ömer (r.a)’ın sabırsızlıkla beklediği içki yasağını bildiren kesin hükmü ashabın huzurunda Mescitte okuduğunda en nihayetinde derin bir soluk alıp şükreyleyiverir. İşte Hz. Ömer (r.a)’ın içini rahatlatan bu husustaki en son nüzul olan ayette geçen hüküm için, bakın Yüce Allah (c.c)  ne buyuruyor:

        -Ey İman edenler şarap, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden murdar işlerdir. Bunlardan kaçının ki muradınıza erebilesiniz. Şeytan şarapta ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek sizi Allah’ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister. Artık buna bir son vermiyor musunuz?’’

        Böylece bu okunan ayet-i celilenin hükmünden hareketle Hz. Ömer (r.a)  bu kez herkesin huzurunda;

       -Ya Rabbi! Evet, artık bundan böyle şarap içmek yok deyip şükür edasında bulunur. Her şeyden öte Hz. Ömer (r.a)’ın üç aşamada tedrici olarak vesile olduğu içki yasağı Mekke sokaklarında şarap fıçılarının devrilmesi eşliğinde kesin hükmede bağlanmış olur.  

         Hiç kuşkusuz Hz. Ömer (r.a)’ın bir şekilde hem vücut sağlığı bakımdan hem de ruhen pirüpak olmak bakımından hayra vesile olduğu bir takım girişimleri bunlarla sınırlı değildi elbet, tüm bunların yanı sıra cenk meydanlarında bir takım girişimlerde bulunmasıyla da dikkatleri üzerine çekmiştir hep. Öyle ki Bedir, Uhud, Hendek derken Hudeybiye seferinin eşiğine gelindiğinde, Allah Resulü (s.a.v) Kâbe’yi ziyaret etmek istediklerini bildirmek için karşı tarafa elçiler görevlendirir. Amma velakin her defasında yaptığı bu iyi niyetli girişimler sonuçsuz kalır. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) karşı tarafı ikna etmek için ancak Hz. Osman (r.a)’ın sözüne itibar edileceği yönünde fikir beyan eder. İşte kabul gören bu fikir üzerine Hz. Osman (r.anh)  gönderilir.  Ancak elçi olarak gittiğinde epey bir süre geri dönmeyince ister istemez müminler tarafında  Osman öldürüldü’ şayiası baş gösterir. Habib-i Ekrem (s.a.v)  bu durum karşısında Rıdvan ağacının altında hemen herkesten beyat sözü aldığı gibi Osman (r.anh)’ın gıyabında da beyat almak suretiyle etrafa yayılan şayiaların önüne geçilmiş olunur. Derken sonraki gelişmeler ve Fetih süresinin nüzulüyle birlikte Hudeybiye seferinin bir kayıp olmadığı, tam aksine ilerisinde büyük bir açılıma yelken açılacağının ilk işareti diyebileceğimiz Mekke’nin fethedilebileceğinin muştusu olduğu anlaşılır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v)  Hudeybiye barışının ihlaline binaen Mekke’ye yakın Merruzzahran denilen yere gelip burada gökyüzünü adeta kızıl renge boyayacak bir şekilde ateş yaktırması bunun ilk işaret fişeği olur da. Böylece Ebu Süfyan ve iki arkadaşı hemen gece karanlığında dumanın tüttüğü yöne doğru iz sürdükleri sırada tuzağa düşüp yakayı ele vereceklerdir. Tabii Hz. Ömer (r.anh),   onları yakalanmış halde gördüğünde hemen tez canlılığını gösterip:

       -Ya Resulullah! İzin verin bunların boynunu devireyim çıkışında bulunur.

       İşte bu çıkışının üzerine Hz. Abbas (r.a)’dan itiraz sesi yükselir.

       Peygamberimiz (s.a.v) bunun üzerine şu beyanda bulunur:

       -Hele ikinizde bir sakin olun, şöyle bir sabah vakti olsun, bakalım haklarında hüküm neyi gerektiriyorsa ona göre kararımızı veririz elbet.

      Tabii Allah Resulünün bu sakinleştirici sözleri üzerine ortam bir anda yumuşayıverir.

      Sabah vakti olduğunda Ebu Süfyan’a ilk evvela “Müslüman ol” teklifi yapılır. O bu teklif karşısında her ne kadar tereddütlü ifadelerle kem küm etse de lafın arasına giren Hz. Abbas (r.anh)’ın sıkıştırmasıyla kelime-i şahadet getirmiş olur. Derken Mekke’nin fethi gerçekleşiverir.  Mekke’nin fethinin ardından ise malum Peygamberimiz (s.a.v) adına kadınlardan ilk beyat alma görevi Hz. Ömer (r.a)’a nasibi müyesser olur.

       Yine Hz. Ömer (r.a)’ın bir başka dikkat çeken bir girişimi de münafıkların başı İbn-i Selul’un cenaze namazını kıldırmamaya kalkışmasıdır. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v)  eliyle omzuna hafifçe dokunarak bu teşebbüsüne geçit vermeyecektir.  Çünkü bu hususta daha henüz ortada nüzul olmuş bir ayet hükmü yoktu. Böylece Allah Resulünün müdahalesine maruz kalan Hz. Ömer (r.anh),  bir anda kendisinin huzurdan tard edileceği endişesi sarar. Neyse ki sonradan vahy olunan ayetler Hz. Ömer (r.a)’ı doğrulayınca ancak o zaman  huzurdan tard edileceği kaygısı giderilmiş olur.

       Hz. Ömer (r.a)’ın bir başka ani çıkışı da, Peygamberimiz (s.a.v)  vefat ettiğinde hüngür hüngür ağlamaların yankılandığı hüzünlü bir ortamda; 

       -“Her kim ki Muhammed öldü” derse boynunu vururum çıkışında bulunma hadisesidir.  Neyse ki Peygamberimiz (s.a.v)’in ahirete irtihali sonrası onu dizginleyecek müdahale bu kez Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.anh)’dan gelip böylece bu tehdit varı eylem çıkışı bertaraf edilmiş olur. Besbelli ki, bizim bilemeyeceğimiz yücelerden gelen bir fermanla Hz. Ömer (r.anh)’a bu ve buna benzer yapılan müdahalelerle önü alınaraktan ilerisi için kendisinin daha bir kemale ermesi ve adalet güneşi olması murad edilmiştir. Nitekim Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a), artık ömrünün son demlerine geldiğinde hasta yatağında kendisinden sonra yerine geçecek olan kemale ermiş bir isim olarak Hz. Ömer (r.anh)’ı tavsiye etmesi bunun bariz göstergesi olup vefatının ardından Ümmet-i Muhammedin halifesi olur da. Öyle ki halifelik hırkasını giydiğinde Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.anh) döneminden devr aldığı kazanımlara ilaveten Müberra Dinimizi Arap yarımadasınınım sınırlarının dışarısına, yani İran, Suriye, Mısır, Irak sınırlarının ötesine de taşır. Hatta her bir fethettiği ülkenin İslam’la şereflenmesine vesile olduğu gibi kazanılan Kadisiye zaferiyle de adını tarihin altın sayfalarına yazdırmış olur.  

       Peki, Hz. Ömer (r.anh) sadece savaş meydanlarında ki kazanımlarıyla mı göz doldurmuştur hep? Hiç kuşkusuz kazanılan zaferlerin yanı sıra cemiyet hayatında da O’nun dönemine kadar teravih namazını insanların bir kısmı tek başına, bir kısmı da cemaatle kılıyordu ki,  işte bu hususta valilere gönderdiği mektuplarla Müslümanlar arasında birliği ve dirliği sağlayacak uygulamalara mührünü vurmakla da göz doldurmuştur. Derken Hz. Ömer (r.a)’ın başlattığı bu ve buna benzer ictihadı uygulamaları sayesinde teravih namazları cemaat halinde yirmi rekât kılınıp Ramazan ayında camilerimizin daha da hınca hınç dolmasına ve Ramazan gecelerimizin apayrı bir anlam kazanmasına vesile olunmuştur.

      Gerçekten de şöyle geriye dönüp bakıldığında cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömecek kadar katı yürekli tıynette olan Hattaboğlu Ömer, gün gelir İslam dairesine girip sonrasın da halife olduğunda artık fakirlere sırtında un çuvalıyla kapı kapı dolaşıp Müslümanların hadimi bir halife olarak adından söz ettirecektir. Hatta onun gönüllerde taht kurmanın ötesinde “Fırat kenarında bir koyun kaybolsa onun hesabını Allah benden sorar” sorumluluğunun bilincinden hareketle Allah’ın yeryüzündeki Adalet Güneşi Sultanı olur da. Zaten O, Resulullah (s.a.v) tarafından  Faruk” unvanı övgüsüne mazhar olup,  böylece halifelik süresince adalet terazisi de hak ve batılı birbirinden ayıracak şekilde işleyecektir hep. Ayrıca halifelik süresince her yıl Hac vecibesinden geri durmadığı gibi,  Hacda bütün valileri toplayarak bir yıl içerisinde yapılan çalışmaların raporunu almayı da ihmal etmez. Bu arada Hac esnasında söz konusu ülke halklarının dilek ve temennilerini alıp dertlerine derman bile olur. Hayatının son Haccına çıktığı demlerde ise içinden bir ses;  Resulullah (s.a.v)’in ardından emanet bıraktığı Hane-i saadetin gül kokulu annelerimizi de Hacca götürme arzusu gönlünde ağır basar. İşte bu duygu ve düşünceler eşliğinde Hane-i saadet hanımlarından oluşan sekiz kişilik kafile heyeti yola revan olup o yıl annelerimizin laiki veçhiyle Hac vecibelerinin yerine getirilmesi de sağlanmış olur.

       Artık hayatının son dönemleri yaklaşmıştı ki, bir gün asıl ismi Firuz olan Ebu Lü’li bir Yahudi kölesi, Halife Hz. Ömer (r.anh)’ın huzuruna gelip efendisinin kendisinden marangozluk ve demircilikle ilgili işleri yapmasına karşılık olarak günde iki dirhem vergi aldığını şikâyet eder. Hz. Ömer (r.anh)  bunun üzerine şikâyetçi olan köleye cevaben şöyle der;

       -Zaten bu meslekleri yapana günde iki dirhem verilmesi çok değildir.

       Tabii bu cevaptan Yahudi kölesi pek hoşnut kalmaz, hatta içten içe Hz. Ömer (r.anh)’a kin besleyip zaman içerisinde kin duyguları kabarır da.   Nitekim bir sabah vakti Ebu Lü’li ön safta mihraba yakın bir yerde namaza durduğunda Hz. Ömer (r.a)’ı sinsice arkadan hançerleyerek secde ettiği yere yığıverir.  Tabii bu durumda ön saftakiler Ebû Lü’lüe (Fîrûz en-Nihâvendî)’ye müdahale edip kıskıvrak yakaladıklarında hemen aralarından sıyrılıp kurtulamayacağını anlayınca elinde tuttuğu hançeri kendi göğsüne saplayaraktan canına kıymış olur. Hz. Ömer (r.anh) ise kan çanak içerisinde yaralı bir halde evine götürülür. Malumunuz şehadetine yakın demlerinde oğluna:

        -Tez elden Aişe'ye gidin deyin ki; şayet müsaadesi varsa Resulullah (s.a.v)  ve Ebubekir’in yanına defnedilmek istiyorum.  

         İşte iletilen bu talep aslında Aişe e annemizin kendisi için de düşlediği bir talepti,  yine de böyle bir durumda vicdanının sesine kulak verip bu isteği geri çevirmez de.

        Hz. Ömer  (r.anh) bu taleple de yetinmez bu kez hasta yatağında tıpkı Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a) gibi kendinden sonra hilafete geçecek olanları çağırıp görüşlerini aldıktan sonra sırasıyla Ali, Osman, Zübeyr, Abdurrahman ve Sa’d’dan oluşan heyeti şura üyeleri olarak seçmeyi talep eder. Ve şura heyetine şöyle vasiyet eder; 

        -Ben öldükten sonra üç gün içerisinde kendi aranızda istişare edip dördüncü güne kadar halife seçiniz.

        Akabinde Mikdat’a dönüp şöyle der:

        -Ey Mikdat! Benden sonra şura üyelerinin kapısında göz kulak olup nöbet tutun. Şayet şura üyelerinden beşi birleşir diğeri muhalif olursa onu öldürün. Yok, eğer dördü birleşir ikisi reddederse iki kişiyi öldürün. Olmadı, üçe üç kalırlarsa Abdullah reyini kullansın. Oldu ya, Abdullah’ın hükmüne de razı olmazlarsa Abdurrahman b. Avf’ın bulunduğu taraf tercih edilsin.

         İşte vasiyet hükmünde bu sözlerin ardından hasta yatağında git gide güçten takatten düşen Hz. Ömer (r.a), artık ecel kapısına dayandığında o çok sevdiği Allah Resulü ve can yoldaş arkadaşı Hz. Ebu Bekir-i Sıddık’ın merkadına defnedilip böylece Allah’a vuslat eylemiş olur. Derken vasiyetin gereği yerine getirilip vefatının akabinde Meleklerin hilm ve son derece mütevazı ağır başlılık huyuna binaen hayâ ettiği Hz. Osman (r.anh) halife olur da.

        Velhasıl-ı kelam; hasta yatağında son nefesini vermek üzere iken bile iyiyi kötüden ayırabilecek karakterde bir Ömer’ül Fâruk’tur O.

         Vesselam.

           https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hazreti-omerl-fruk-8136        

             

             

             

                  

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder