HAZRETİ ÖMER’ŨL FÂRUK
SELİM GÜRBÜZER
Düşünün ki, kız çocuğunun horlandığı bir cahiliye
toplumunda;
-“Müjde! Müjde!
Ey Hattab! Bir oğlun oldu” diye
haykırılan bir haber, elbette ki o toplumun bir anda sevinç çığlığı atması hiçte
anormal karşılanmayacaktır. Üstelik
doğan çocuk ilerisinde Allah Resulü (s.a.v)’in vefatıyla birlikte Ebu Bekir-i
Sıddık (r.a)’dan sonra ikinci halife olarak adaletiyle adından söz ettirecek
olan Hz. Ömer (r.anh)’dan başkası değildir elbet. Hani her doğan cinsine çeker
ya, aynen öyle de babasının sert mizacı
oğluna da sirayet eder. Nitekim delikanlı çağlarında arkadaşlarıyla her
defasında güreştiğinde rakiplerini alt edişinin yanı sıra aynı zamanda sert mizacı
yönüyle de dikkatleri üzerine çeker.
O çocuk yaşta çobanlık yapmaktan da geri
durmaz. Bu arada Allah Resulü (s.a.v)’in çobanlık yaptığını göz önüne
aldığımızda, Hz. Ömer (r.anh)’ının da her çoban sürüsünden mesuldür düsturunca
mutabaat edip Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’dan sonra Müslümanların ikinci baş
çoban halifesi olması gayet tabiidir.
Evet, kim derdi ki, İslam’ın doğuşunda
iman edenler arasında kırkıncı sırada Müslümanlıkla şereflenen Hz. Ömer (r.anh), Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra
bir gün gelecek müminlerin ikinci halifesi olarak şereflenecek. Hele ki, onun Müslüman olmadan önceki
yıllarda ki konumuna baktığımızda, hatta Mekke’de İslam dininin yayılışını
durdurmak için kendi kendine görev üstlenişini göz önüne aldığımızda, gerçekten
de bu yolda kimin önce, kimin sonra Müslüman oluşundan ziyade ilerisinde kimin
İslam’a hizmetkâr çoban olacağı çok daha önemli bir husus olarak karşımıza
çıkar. Öyle ya, cahiliye çağında
müşriklerin Darünnedva’da yaptıkları toplantıda “Muhammed öldürülsün” yönünde aldıkları karar
gereği bu işi üstlenecek hiç kimseden bir ses çıkmazken bir bakıyorsun bu iş
için öne atılıp üstlenecek ismin sadece ‘Ömer’ olduğunu görüyoruz. Ve kılıcını kuşanıp
Allah Resulünü öldürmek için yola koyulduğunda etraftan onu öfkeli halde görenler;
-“Ey
Ömer! Nedir senin böyle öfke dolu telaş
halin? Hele bir dur, sen hıncını başka yerlerde çıkartacağına, sen
önce kızını ve kocasını hizaya getirsen
çok daha iyi olur…” uyarısıyla karşılaşır.
Tabii bu sözler bir anda zülfüyârına
dokunup hemen yönünü kızının evine doğru çevirir. Derken gözü dönmüş patlamaya
hazır volkan bir şekilde hızla hıncahınç evin kapısının eşiğine geldiğinde
içeriden gelen sese kulak verir. Merak
bu ya, hemen kapıyı açıp kızı ve damadını Taha süresini okur halde gördüğünde
her ikisini de sille tokat yere seriverir. Ancak, o an kendi iç dünyasında
nasıl bir dalgalanma yaşıyorsa bu kez “O
elinizde okuduğunuz neydi” sorusunu yöneltip
işin rengi bir anda değişiverir. Öyle ki, beyninde şimşekler çakıp akabinde o da
ayetleri okumaya başlar. Okudukça da gönlü yumuşayıp yaptıklarından pişmanlık duyar.
Ve soluğu derhal Allah Resulünün yanında alır. Huzura vardığında Ömer’in
ağzından dökülen ilk cümle “kelime-i şehadet” olup Müslümanlar üzerinde bayram havası estirir.
Hem nasıl bayram havası estirmesin ki, baksanıza kendisi Müslüman olana dek
gizli gizli kılınan namazlar, O’nun Müslümanlığı kabul etmesiyle birlikte
bizatihi kendi girişimleriyle artık bundan böyle namazlar Mescid-i Haramda
alenen kılınmaya başlar bile. Hatta zulüm ve baskıların ardı ardına kesilmediği
günlerde Allah-ü Teâlâ’nın hicret iznini bildiren ayetler nüzul olduğunda
müşriklerin yüzüne karşı en ufak tereddüt etmeksizin şöyle meydan okur:
-Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki;
Yesrib’e hicret ediyorum. Her kim ki; karısını dul, çocuğunu yetim bırakmak
pahasına benimle birlikte hicret etmek istiyorsa yarından tezi yok derhal Akik
vadisine gelsin.
Ne
diyelim, Ömer bu ya, hele kafasına bir şey takmaya görsün, bilindiği üzere İslam’ın yayılış yıllarında
da Bedir zaferinin akabinde esirler hakkında verilecek hüküm için hemen Resulullah
(s.a.v)’e şöyle görüş bildirmiştir:
-Ya Resulullah! Emir buyurun hemen boyunlarını
vurayım.
Tabii Hz. Ömer (r.a)’ın gözü kara bu
çıkışının tam aksine asıl Ebu Bekir-i Sıddık (r.a)’ın esirler hakkında kurtuluş
akçesi alınması yönünde beyan ettiği görüş kabul görecektir. Böylece tarihin sayfaları
Yüce Allah’ın, Ömer kulunun üzerinde celal sıfatının tezahürünü, Ebu Bekir
kulunun üzerinde ise cemal sıfatının tezahür ettiğinin, yani bir başka ifadeyle
iki ayrı ruh iklimine haiz ikilinin notunu düşmüş olacaktır.
Hakeza Hz. Ömer (r.a) cahiliye
döneminde şarap içenlerden biri olmasına rağmen, malum O’nun Müslüman olmasıyla
birlikte içki yasağı hususundaki ısrarlı tutumu karşısında, Allah Resulü
(s.a.v) bu konuda ayet gelmediği için sessiz kalmayı yeğler. Ta ki içki ile alakalı
ilk ayet nüzul olup ancak o zaman Habib-i Ekrem (s.a.v) ashabına vahy olunan
ayetin hükmünü şöyle bildirir:
-Sana
içki ve kumarın hükmünü soruyorlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar
için bir takım faydalar vardır. Fakat ikisinin günahı da faydasından büyüktür.”
(Bakara, 219)
Ancak Allah Resulünün ashabına okuduğu bu
ayet-i celileden hareketle günah varmış deyip bırakanlar olduğu gibi, faydası varmış
deyip içenler oldu. Dolayısıyla bu demektir ki yeni bir hüküm gelinceye kadar
yine şarap içilecek, kumar oynanacaktı. Nitekim Abdurrahman b. Avf verdiği yemek
davetinin ardından kılınan namazda içkinin sarhoş edici etkisiyle Kâfirûn
süresinde geçen “…putlara ibadet
etmem’’ ayet mealinin ibaresini “…ibadet ederiz’’ şeklinde okuması
üzerine cemaat içerisinde bilhassa Hz. Ömer (r.a)’ı rahatsız eder bir durum oluşturur
ki, hemen soluğu Allah Resulünün yanında alır. Derken beklenen vahiy sıcağı sıcağına nüzul olduğunda
Allah-ü Teâlâ bu hususta;
-''Ey iman edenler sarhoş iken namaza
yaklaşmayın’’ (Nisa, 43) ayetini vahy eyler. Ancak nüzul olan bu ikinci ayetle de
canı isteyenlerin namaz dışında içki içilebileceği yönünde bir anlam
çıkarılması muhtemel dâhilindeydi. Nitekim ashaptan bazıları:
-“Yüce
Allah (c.c), mademki huzurunda içkili
olmamızı istemiyor, o halde bizde
namazın dışında içeriz” diyenler oldu.
Tabii bu durumda Hz. Ömer (r.a)'ın etrafında
olan bitene tahammülü kalmadığı gözlerden kaçmaz. Öyle ki, içkinin kesin olarak
yasaklanmamasına yönelik tahammülsüzlüğünü Allah Resulü (s.a.v)’in huzurunda
ellerini açıp:
-Ya Rabbi! Bize açık hüküm vahy eyle
diye dua ve niyazda bulunup öyle huzurdan ayrıldığı gözlenir.
Hatta
yaşanan bir başka hadisede Utba b. Malik’in evinde içkili yemek toplantısında
Sa’d b. Vakkas, sarhoş halde bir yandan Muhacirleri
överken diğer yandan da Ensar’ı yerden yere vuran sözler sarf etmekten kendini
alamayıp bir anda ortamın gerilmesiyle birlikte o an çıkan arbedede fırlatılan
bir kemik parçası Sa’d’ı yaralar da. Derken vuku bulan bu hadise Allah Resulüne
bildirildiğinde, hemen yanı başında Hz.
Ömer (r.a)’da orada yine her zaman ki gibi ellerini Yüce Allah’a açıp:
-Ya Rabbi! Şarap hakkında kesin hüküm
ihsan eyle diye niyazda bulunduğu gözlerden kaçmaz da. Neyse ki Allah Resulü
(s.a.v), Hz. Ömer (r.a)’ın sabırsızlıkla
beklediği içki yasağını bildiren kesin hükmü ashabın huzurunda Mescitte okuduğunda
en nihayetinde derin bir soluk alıp şükreyleyiverir. İşte Hz. Ömer (r.a)’ın
içini rahatlatan bu husustaki en son nüzul olan ayette geçen hüküm için, bakın
Yüce Allah (c.c) ne buyuruyor:
-Ey İman edenler şarap, kumar, dikili
taşlar ve fal okları ancak şeytanın amelinden murdar işlerdir. Bunlardan
kaçının ki muradınıza erebilesiniz. Şeytan şarapta ve kumarda aranıza düşmanlık
ve kin düşürmek sizi Allah’ı anmaktan ve namazı kılmaktan alıkoymak ister.
Artık buna bir son vermiyor musunuz?’’
Böylece bu okunan ayet-i celilenin
hükmünden hareketle Hz. Ömer (r.a) bu
kez herkesin huzurunda;
-Ya
Rabbi! Evet, artık bundan böyle şarap içmek yok deyip şükür edasında bulunur. Her
şeyden öte Hz. Ömer (r.a)’ın üç aşamada tedrici olarak vesile olduğu içki
yasağı Mekke sokaklarında şarap fıçılarının devrilmesi eşliğinde kesin hükmede
bağlanmış olur.
Hiç kuşkusuz Hz. Ömer (r.a)’ın bir şekilde hem
vücut sağlığı bakımdan hem de ruhen pirüpak olmak bakımından hayra vesile
olduğu bir takım girişimleri bunlarla sınırlı değildi elbet, tüm bunların yanı
sıra cenk meydanlarında bir takım girişimlerde bulunmasıyla da dikkatleri
üzerine çekmiştir hep. Öyle ki Bedir, Uhud, Hendek derken Hudeybiye seferinin
eşiğine gelindiğinde, Allah Resulü (s.a.v) Kâbe’yi ziyaret etmek istediklerini bildirmek
için karşı tarafa elçiler görevlendirir. Amma velakin her defasında yaptığı bu
iyi niyetli girişimler sonuçsuz kalır. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) karşı tarafı
ikna etmek için ancak Hz. Osman (r.a)’ın sözüne itibar edileceği yönünde fikir
beyan eder. İşte kabul gören bu fikir üzerine Hz. Osman (r.anh) gönderilir. Ancak elçi olarak gittiğinde epey bir süre
geri dönmeyince ister istemez müminler tarafında ‘Osman
öldürüldü’ şayiası baş gösterir. Habib-i Ekrem (s.a.v) bu durum karşısında Rıdvan ağacının altında
hemen herkesten beyat sözü aldığı gibi Osman (r.anh)’ın gıyabında da beyat
almak suretiyle etrafa yayılan şayiaların önüne geçilmiş olunur. Derken sonraki
gelişmeler ve Fetih süresinin nüzulüyle birlikte Hudeybiye seferinin bir kayıp
olmadığı, tam aksine ilerisinde büyük bir açılıma yelken açılacağının ilk
işareti diyebileceğimiz Mekke’nin fethedilebileceğinin muştusu olduğu
anlaşılır. Nitekim Allah Resulü (s.a.v) Hudeybiye
barışının ihlaline binaen Mekke’ye yakın Merruzzahran denilen yere gelip burada
gökyüzünü adeta kızıl renge boyayacak bir şekilde ateş yaktırması bunun ilk
işaret fişeği olur da. Böylece Ebu Süfyan ve iki arkadaşı hemen gece
karanlığında dumanın tüttüğü yöne doğru iz sürdükleri sırada tuzağa düşüp yakayı
ele vereceklerdir. Tabii Hz. Ömer (r.anh), onları yakalanmış
halde gördüğünde hemen tez canlılığını gösterip:
-Ya Resulullah! İzin verin bunların
boynunu devireyim çıkışında bulunur.
İşte bu çıkışının üzerine Hz. Abbas
(r.a)’dan itiraz sesi yükselir.
Peygamberimiz (s.a.v) bunun üzerine şu
beyanda bulunur:
-Hele ikinizde bir sakin olun, şöyle bir
sabah vakti olsun, bakalım haklarında hüküm neyi gerektiriyorsa ona göre kararımızı
veririz elbet.
Tabii Allah Resulünün bu sakinleştirici
sözleri üzerine ortam bir anda yumuşayıverir.
Sabah vakti olduğunda Ebu Süfyan’a ilk
evvela “Müslüman ol” teklifi yapılır. O bu teklif karşısında her ne kadar tereddütlü
ifadelerle kem küm etse de lafın arasına giren Hz. Abbas (r.anh)’ın
sıkıştırmasıyla kelime-i şahadet getirmiş olur. Derken Mekke’nin fethi gerçekleşiverir. Mekke’nin fethinin ardından ise malum Peygamberimiz
(s.a.v) adına kadınlardan ilk beyat alma görevi Hz. Ömer (r.a)’a nasibi
müyesser olur.
Yine Hz. Ömer (r.a)’ın bir başka dikkat
çeken bir girişimi de münafıkların başı İbn-i Selul’un cenaze namazını kıldırmamaya
kalkışmasıdır. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.v) eliyle omzuna hafifçe dokunarak bu teşebbüsüne
geçit vermeyecektir. Çünkü bu hususta daha
henüz ortada nüzul olmuş bir ayet hükmü yoktu. Böylece Allah Resulünün
müdahalesine maruz kalan Hz. Ömer (r.anh), bir anda kendisinin huzurdan tard edileceği endişesi
sarar. Neyse ki sonradan vahy olunan ayetler Hz. Ömer (r.a)’ı doğrulayınca
ancak o zaman huzurdan tard edileceği
kaygısı giderilmiş olur.
Hz. Ömer (r.a)’ın bir başka ani çıkışı da, Peygamberimiz
(s.a.v) vefat ettiğinde hüngür hüngür
ağlamaların yankılandığı hüzünlü bir ortamda;
-“Her
kim ki Muhammed öldü” derse boynunu vururum çıkışında bulunma hadisesidir. Neyse ki Peygamberimiz (s.a.v)’in ahirete
irtihali sonrası onu dizginleyecek müdahale bu kez Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.anh)’dan
gelip böylece bu tehdit varı eylem çıkışı bertaraf edilmiş olur. Besbelli ki, bizim
bilemeyeceğimiz yücelerden gelen bir fermanla Hz. Ömer (r.anh)’a bu ve buna
benzer yapılan müdahalelerle önü alınaraktan ilerisi için kendisinin daha bir
kemale ermesi ve adalet güneşi olması murad edilmiştir. Nitekim Hz. Ebu Bekir-i
Sıddık (r.a), artık ömrünün son demlerine geldiğinde hasta yatağında kendisinden
sonra yerine geçecek olan kemale ermiş bir isim olarak Hz. Ömer (r.anh)’ı
tavsiye etmesi bunun bariz göstergesi olup vefatının ardından Ümmet-i
Muhammedin halifesi olur da. Öyle ki halifelik hırkasını giydiğinde Hz. Ebu Bekir-i
Sıddık (r.anh) döneminden devr aldığı kazanımlara ilaveten Müberra Dinimizi Arap
yarımadasınınım sınırlarının dışarısına, yani İran, Suriye, Mısır, Irak
sınırlarının ötesine de taşır. Hatta her bir fethettiği ülkenin İslam’la şereflenmesine
vesile olduğu gibi kazanılan Kadisiye zaferiyle de adını tarihin altın
sayfalarına yazdırmış olur.
Peki, Hz. Ömer (r.anh) sadece savaş
meydanlarında ki kazanımlarıyla mı göz doldurmuştur hep? Hiç kuşkusuz kazanılan
zaferlerin yanı sıra cemiyet hayatında da O’nun dönemine kadar teravih namazını
insanların bir kısmı tek başına, bir kısmı da cemaatle kılıyordu ki, işte bu hususta valilere gönderdiği mektuplarla
Müslümanlar arasında birliği ve dirliği sağlayacak uygulamalara mührünü vurmakla
da göz doldurmuştur. Derken Hz. Ömer (r.a)’ın başlattığı bu ve buna benzer ictihadı
uygulamaları sayesinde teravih namazları cemaat halinde yirmi rekât kılınıp Ramazan
ayında camilerimizin daha da hınca hınç dolmasına ve Ramazan gecelerimizin
apayrı bir anlam kazanmasına vesile olunmuştur.
Gerçekten de şöyle geriye dönüp bakıldığında
cahiliye döneminde kızını diri diri toprağa gömecek kadar katı yürekli tıynette
olan Hattaboğlu Ömer, gün gelir İslam dairesine girip sonrasın da halife
olduğunda artık fakirlere sırtında un çuvalıyla kapı kapı dolaşıp Müslümanların
hadimi bir halife olarak adından söz ettirecektir. Hatta onun gönüllerde taht
kurmanın ötesinde “Fırat kenarında bir
koyun kaybolsa onun hesabını Allah benden sorar” sorumluluğunun bilincinden
hareketle Allah’ın yeryüzündeki Adalet Güneşi Sultanı olur da. Zaten O, Resulullah
(s.a.v) tarafından “Faruk” unvanı övgüsüne mazhar olup,
böylece halifelik süresince adalet terazisi de hak ve batılı birbirinden
ayıracak şekilde işleyecektir hep. Ayrıca halifelik süresince her yıl Hac
vecibesinden geri durmadığı gibi, Hacda
bütün valileri toplayarak bir yıl içerisinde yapılan çalışmaların raporunu
almayı da ihmal etmez. Bu arada Hac esnasında söz konusu ülke halklarının dilek
ve temennilerini alıp dertlerine derman bile olur. Hayatının son Haccına
çıktığı demlerde ise içinden bir ses; Resulullah
(s.a.v)’in ardından emanet bıraktığı Hane-i saadetin gül kokulu annelerimizi de
Hacca götürme arzusu gönlünde ağır basar. İşte bu duygu ve düşünceler eşliğinde
Hane-i saadet hanımlarından oluşan sekiz kişilik kafile heyeti yola revan olup
o yıl annelerimizin laiki veçhiyle Hac vecibelerinin yerine getirilmesi de
sağlanmış olur.
Artık hayatının son dönemleri
yaklaşmıştı ki, bir gün asıl ismi Firuz olan Ebu Lü’li bir Yahudi kölesi, Halife
Hz. Ömer (r.anh)’ın huzuruna gelip efendisinin kendisinden marangozluk ve
demircilikle ilgili işleri yapmasına karşılık olarak günde iki dirhem vergi
aldığını şikâyet eder. Hz. Ömer (r.anh) bunun üzerine şikâyetçi olan köleye cevaben
şöyle der;
-Zaten bu meslekleri yapana günde iki
dirhem verilmesi çok değildir.
Tabii bu cevaptan Yahudi kölesi pek hoşnut
kalmaz, hatta içten içe Hz. Ömer (r.anh)’a kin besleyip zaman içerisinde kin
duyguları kabarır da. Nitekim bir sabah vakti Ebu Lü’li ön safta
mihraba yakın bir yerde namaza durduğunda Hz. Ömer (r.a)’ı sinsice arkadan hançerleyerek
secde ettiği yere yığıverir. Tabii bu
durumda ön saftakiler Ebû Lü’lüe (Fîrûz
en-Nihâvendî)’ye müdahale edip kıskıvrak yakaladıklarında hemen aralarından
sıyrılıp kurtulamayacağını anlayınca elinde tuttuğu hançeri kendi göğsüne saplayaraktan
canına kıymış olur. Hz. Ömer (r.anh) ise kan çanak içerisinde yaralı bir halde evine
götürülür. Malumunuz şehadetine yakın demlerinde oğluna:
-Tez elden Aişe'ye gidin deyin ki;
şayet müsaadesi varsa Resulullah (s.a.v) ve Ebubekir’in yanına defnedilmek istiyorum.
İşte iletilen bu talep aslında Aişe e annemizin
kendisi için de düşlediği bir talepti,
yine de böyle bir durumda vicdanının sesine kulak verip bu isteği geri
çevirmez de.
Hz. Ömer (r.anh) bu taleple de yetinmez bu kez hasta
yatağında tıpkı Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a) gibi kendinden sonra hilafete
geçecek olanları çağırıp görüşlerini aldıktan sonra sırasıyla Ali, Osman,
Zübeyr, Abdurrahman ve Sa’d’dan oluşan heyeti şura üyeleri olarak seçmeyi talep
eder. Ve şura heyetine şöyle vasiyet eder;
-Ben öldükten sonra üç gün içerisinde
kendi aranızda istişare edip dördüncü güne kadar halife seçiniz.
Akabinde Mikdat’a dönüp şöyle der:
-Ey Mikdat! Benden sonra şura
üyelerinin kapısında göz kulak olup nöbet tutun. Şayet şura üyelerinden beşi
birleşir diğeri muhalif olursa onu öldürün. Yok, eğer dördü birleşir ikisi
reddederse iki kişiyi öldürün. Olmadı, üçe üç kalırlarsa Abdullah reyini
kullansın. Oldu ya, Abdullah’ın hükmüne de razı olmazlarsa Abdurrahman b.
Avf’ın bulunduğu taraf tercih edilsin.
İşte vasiyet hükmünde bu sözlerin
ardından hasta yatağında git gide güçten takatten düşen Hz. Ömer (r.a), artık ecel
kapısına dayandığında o çok sevdiği Allah Resulü ve can yoldaş arkadaşı Hz. Ebu
Bekir-i Sıddık’ın merkadına defnedilip böylece Allah’a vuslat eylemiş olur.
Derken vasiyetin gereği yerine getirilip vefatının akabinde Meleklerin hilm ve son
derece mütevazı ağır başlılık huyuna binaen hayâ ettiği Hz. Osman (r.anh) halife
olur da.
Velhasıl-ı kelam; hasta yatağında son
nefesini vermek üzere iken bile iyiyi kötüden ayırabilecek karakterde bir
Ömer’ül Fâruk’tur O.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hazreti-omerl-fruk-8136
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder