29 Nisan 2026 Çarşamba

HAZRETİ EBU BEKİR-İ SIDDIK


 

HAZRETİ EBU BEKİR-İ SIDDIK

SELİM GÜRBÜZER

     Ümmü’l Hayr Selma bint Sahr, doğurduğu çocukların hiçbirinden “anne” sözü işitmeden toprağa vermenin acısını yüreğinde hissederek uğurluyordu hep. Bu sefer yeni doğan çocuğunu yaşatmak adına Hacer’ül Esved’e karşı yönelip içten gelen bir yalvar yakarışla;  Allah'ım!  O’nu ölümden atik eyle (azad eyle), onu bana bağışla diye dua eder. Ve böylece Atik lakabı çoktan hayat iksiri olarak yaşamasına merhem olurda.  Ancak arkadaşları onun tıpkı yetişmiş bir insan gibi davranış sergilediğinden dolayıdır onu lakabıyla değil bundan böyle Ebû Bekir ismiyle çağıracaklardır. Gençliğinde ise malum pazar pazar dolaşaraktan ticari hayatta adından söz ettiren bir isim olarak dikkat çeker.  Hatta bundan öte asıl ona kendi adından söz ettirecek nişan hiç kuşkusuz tâ çocuk yaştan beri birbirlerinin yar ve yardımcısı Muhammed b. Abdullah ile can yoldaş olmanın nişanı olacaktır.  Nitekim aralarında Kalu Bela’dan beri yazılmış bir dostluk bağının varlığına işaret olacak o nişan alnındaki parlayan nurdan o kadar kendini net belli ederdi ki, Allah Resulü (s.a.v) diğer çocukluk arkadaşları arasında sadece onu kendine sadık dost seçip yoldaş kılmıştır. Zaten birlikte zaman zaman ortaklaşa ticaret yapmaları bunun teyit eden bir durumdur.  Ki, ticarette güven esas olup gerçek sadık dostluğu bunu gerektirir de.

        Hani atalarımızın “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim” diye beyan buyurdukları mana yüklü bir veciz söz vardır ya, aynen öylede tıpkı Peygamberimiz (s.a.v)’in yaşantısında olduğu gibi o’da cahiliye adetlerinin hiçbirini hayatında yaşamayacaktır.  Öyle ki, hayatının her safhasına baktığımızda ne bir puta tapmışlığı söz konusu ne de bir damla olsun ağzına içki almışlığı.  Hele pırıl pırıl böylesi tertemiz hayatına birde yuva kurmak yaraşırdı ki bu noktada baba ve anne evlilik kararı aldığında ilk izdivacından Abdullah isminde çocuğu olur. İkinci evliliğinde ise malum ilerisinde Peygamberimiz (s.a.v)’in eşi olacak Aişe annemiz dünyaya teşrif eyler.

         Peki, çocukluk arkadaşı Peygamberimiz (s.a.v)’e Risâlet vazifesi geldiğinde nasıl bir tavır takındı derseniz, hiç kuşkusuz Hira dağında oku emrini Peygamber dilinden daha işitir işitmez ilk iman eden olarak sahabe halkasına adını yazdırır.  Ne diyelim,  işte gerçek teslimiyete dayalı sadık dostluk bu ya,  sadece iman etmekle kalmayıp derhal dini tebliğ için sırasıyla Osman b. Affan,  Abdurrahman b. Avf,   Bilal b. Ebi Rebah,  Halid b. Said gibi daha nicelerin Müslüman olmalarına da vesile olur. Yetmedi günden güne iman halkasına dâhil olan her bir iman eden sahabenin çektiği sıkıntılarına hem madden hem manen yardım elini uzatmayı da ihmal etmez. Örnek mi? İşte Din-i Mübin uğruna işkence gören köle Bilal-i Habeşi’yi sahibinden bir bedel karşılığında alarak hürriyetine kavuşturması bunun en bariz örneğini teşkil eder.  Hele hayatı boyunca tüm yardım elini uzattığı mağduriyete uğramış mazlum sahabe hayat hikâyelerine baktığımızda annesinin doğduğunda onu niye ‘Atik’ ismiyle bağrına bastığını şimdi daha iyi anlıyoruz.  Meğer Atik lakabı boşa verilmiş bir isim değilmiş.  Öyle ya, madem Atik’in sözlük anlamı azad etmek demek, o halde o da adına uygun davranıp iman eden her mazluma yardım elini uzataraktan merhamet abidesi olması son derece gayet tabii bir durumdur. Hakeza günlerden bir gün Allah Resulü (s.a.v) Mescid-i Haram’da namaz kılarken giyinip kuşandığı izarını müşriklerin boğazına doladıkları zulmü görür görmez hemen müdahale etmesi hiç şüphe yoktur ki dost acı günde belli olurun tâ kendisi bir dostluk nişanesidir elbet. Öyle ki canı pahasına öne atılıp müdahale ettiğinde hemen onu da orada derdest edip oracıkta bayıltırlar da.  Baygın halde uyandığında ise ağzından çıkan ilk cümle: “O’na bir şey oldu mu?”  suali olur. İşte baygın halde söylenen bu söz aynı zamanda dostun derdiyle dertlenmenin ne demek olduğunu ortaya koymanın yanı sıra aynı zamanda önce canan sonra can diyebilecek yürekliliğin ta kendisi sıddıkiyet örneği olup bu can yüreklilik bir anda annesinin mümine hatunlar halkasına girmesinde  etkisini gösterir de.

         Ve bu öyle ulvi Sıddıkiyet olmanın göstergesi bir tutku heyecanıdır ki, Allah Resulü (s.a.v)  Mirac’a seyrüsefer eylediğinde müşrikler durum vaziyeti Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a bildirip alaylı bir üslupla:  

       -Ya Ebû Bekir! Hani senin şu tutkuyla bağlandığın arkadaşın var ya,  bizlere bir gecede Mekke’den Mescidi Aksay’a, oradan da göklere çıkıp tekrardan yeryüzüne döndüğünden dem vuruyor,  yoksa sende buna inanıyor musun? 

      Ebû Bekir Sıddîk (r.anh) hiçbir tereddüt etmeksizin cevaben:

      -O ne derse doğrudur, yani  Amenna ve saddakna” der.

      Düşünebiliyor musunuz araştırmaya bile ihtiyaç duymaksızın “O ne diyorsa doğrudur” diyebilecek kadar can yüreklilik örneği sergileyebiliyor.  Nitekim o her haliyle ölü teneşirinde gassal elinde teslim olmuş meyyit misali can yürekliliğinden dolayıdır ki Allah Resulü (s.a.v) onu hep “Ebû Bekir-i Sıddîk” ismiyle yâd etmiştir. O artık bundan böyle sahabe arasında Sıddıkıyet makamına erişen nevi şahsına münhasır sadık karakter özelliğinin ötesinde ashabın arasında Allah Resulünün hem Hicret yoldaşıdır hem de mağarada beraberce bulunma şerefine nail olan tek refakat isimdir. Böylece “Kişi sevdiği ile beraberdir” hükmünün tecellisi olarak mağarada örümcek ağı koruması altında dünya ve ahirette ismiyle müsemma tek sadık dostluğu tescillenmiş olur. Öyle ki,  üç gün boyunca mağarada birlikte baş başa kalıp Medine'ye yol alacakları sırada bir atlı süvarinin arkadan yetişeceği esnada anlık bir refleksle Allah Resulüne koruyucu kalkan olarak haber verme şerefi de ona ait tek sadık dost oluş nişanıdır. Netice malum; Süraka atı ile birlikte üç kez kumlara gömülüp amacına ulaşamayacaktır.

      Hakeza Mekke de kızı Aişe’yi nişanlayıp Medine de nikâhının kıyıldığının onurunu yaşama şerefi de sadece ona özgü kılınmış tek duygu seli nişanedir.

      Tabii bitmedi, dahası var:

       -Bedir savaşı sonrası arkadaşlarının esirlerin öldürülmesi gerektiği söylemlerin tam aksine onlardan fidye alınması fikrini ortaya koyup tasdik görmesi de ona özgü kılınmış ileri görüşlülüğünün göstergesi bir nişanedir.  

       -Allah'ın Resulü vefatına yakın hastalığından dolayı mescide gidemez olmuştu, bunun üzerine “Yerime Ebû Bekir kıldırsın” emri gereği hastalık süresince on yedi vakit namaz kıldırma şerefi de ona has kılınmış bir nişanedir.

       -Habib-i Ekrem (s.a.v)’in vefatıyla birlikte. Ömer (r.a)’ın; ‘Kim Muhammed öldü derse boynunu vururum şeklinde sarf ettiği celalli sözleri karşısında  Her nefis ölümü tadacaktır’ ayeti celilenin hükmünce Ya Baki entel Baki anlamında “Sadece Allah bakidir” diye verdiği cevapla da ona ait has teskin edici can yüreklilik bir nişanedir. 

        Malumunuz Allah Resulünün vefatının ilk şokunu atlatan birkaç Hazrecli kendi aralarında ‘Kim halife olacak’ sorusu yerine  Halife hangi kabileden’ sorusuyla gündeme getirdikleri meseleyi Ensar mı olsun,  Muhacir mi olsun eksenine taşımışlardı.  Hatta bununla da yetinmemişler Sa’d’ı hasta yatağından kaldırıp ‘İşte, Resulullah (s.a.v)’in halifesi budur’ şeklinde kendi kendilerine gelin güvey olup halife ilanına kalkışmışlardı.  Neyse ki tam bu sırada puslu havayı dağıtacak bir el olarak Hz. Ömer (r.a)  devreye girip;

       -Ey Ebû Bekir!  Sen ki Allah Resulüne içimizde en yakın bulunanısın,  o halde bu konuda halife olma görevi sana layıktır deyip, her kesin gözü önünde onun elinden biat almasıyla birlikte bir anda puslu hava dağılıp ardından Muhacir, Ensar ve her kabile itaatlerini bildiren sözlerle biat halkasına dâhil olurlar. Böylece Müslümanların ilk halifesi olma şerefine nail olur. Doğru olanı da buydu zaten. Çünkü Allah Resulü  (s.a.v)’in hayatta iken her türlü kabileciliğin İslam’a aykırı olduğunu beyan etmesinin asıl nedeni kan bağına dayalı bir Müslüman topluluğunun varlığının söz konusu olmasıydı. Hem nasıl ki Araplarda Kureyş ne ise Türklerde de Oğuz boyu odur. Dolayısıyla her iki boyda tarihte üstlendikleri misyonları itibarıyla çok büyük konumda yer alıp tarihin akışına yön veren kilit taşı kabile olmuşlardır. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v)’in ardından ilk halifenin Kureyş’den olması birliğin ve dirliğin tesisi adına çok yerinde bir uygulama olmuştur. Halifelik kim bilir bir başka kabileden olsa idi, tarih boyunca pek çok önüne geçilmez yaraların kangrenleşmesi, dağılmaların nüksetmesi ve isyanların baş göstermesi gibi işin içinden çıkılmaz hadiselerin vuku bulması kaçınılmaz bir hal alacaktı.  

       Malumunuz Allah Resulünün vefatıyla birlikte bir yandan biat merasimi yapılırken, diğer yandan da Hz. Ali (k.v), Efendimiz (s.a.v)’in o mübarek bedenini yıkayıp kefenleme görevi ifa ediyordu. Ancak kefenleme işlemlerinin akabinde, bu kez Efendimiz (s.a.v)’in nereye defnedileceği tartışmaları baş göstermişti ki,  yine ortalığı sükûnete kavuşturacak usta el olarak Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) devreye girip Resulullah (s.a.v)’in “Allah her peygamberin ruhunu, onun gömülmek istediği yerde kabzeder. Onun için onu yattığı odasında defnedin” diye beyan buyurduğu hadisi şerifin (bkz. Tirmizi’nin Hz. Aişe’ye tarikiyle rivayet ettiği hadis, Cenaiz, 33) ilk şahidi olarak oradakilere hatırlatmakla bir anda alevlenen tartışmalara son vermiş olur. Böylece Efendimiz (s.a.v), Hz. Aişe’nin odasında defnine karar kılınır.  İyi ki de yücelerden gelen emirle böyle karar kılınmıştır.  Bu sayede o gün bugündür orası hem Mescidi Nebevi kapımız olur hem de Gül Nebevi merkadımız. Resulullah (s.a.v)’in hasta yatağında iken Usame komutasındaki ordunun sefere çıkmasını emretmişti, ancak Efendimiz (s.a.v)’in vefat haberiyle ordu bir anda dağılmaya yüz tutmuştur.  Neyse ki Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) posta oturmasıyla birlikte ilk icraat olarak dağılan orduyu toparlayıp yeniden seferber eylemek olur. Gerçekten de sefer dönüşü sonrasında, ordunun başına genç yaşta Usame’nin komutan olarak tayin edilmesi yerinde bir karar olduğu anlaşılır.  Böylece o hakkıyla görevini ifa etmenin yanı sıra Resulullah (s.a.v)’in komutanlık konusunda ne kadar dâhiyane isabetli bir karar aldığını gözler önüne serilmesine vesile olmuştur.

      Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halife sıfatıyla yaptığı en önemli bir başka icraatı da Resulullah (s.a.v)’in vefatıyla birlikte bir kısım kabilelerin irtidat (dinden dönme) eylemlerine karşı sessiz kalmamasıdır. Ayrıca zekât vermemekte direnenlere karşı da birlik ve dirliğin gereği mukavemetlerini habire kırıyor olmasıdır.  Nitekim Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın dinden dönenlere ilk zaferi Halid b. Velid komutasında Tuleyha’nın ordusunu mağlup etmesiyle gerçekleşir. Tüm bunlardan daha da önemlisi görevlendirdiği İkrime (Ebu Cehil’in oğlu) komutasında peygamberlik iddiasında bulunan Müseylime Kezzab’ın defterini dürmesiyle birlikte çok büyük bir fitnenin önüne set çekmiş olmasıdır.  Diğer bir başka önemli icraatı ise kabileleri itaat altına almak için uzak diyarlara tayin edilen emirlerin gidecekleri yerleri belirlemesidir. Örnek mi?  İşte bunlardan;

       -Muhacir b. Ebi Ümeyye Arv kabilesine,

       -Halid b. Said’i Şam tarafına,

       -Amr b. As’ı Kudaa’ya,

       -Huzeyfe b. Mihsan’ı Deba’ya,

       -Arfece b. Herseme’yi Mehre’ye,

       - Şürahbil b. Haseme’yi İkrime’nin yardımına,

       - Ma’n b.Haciz’i Süleym ve Hevazin tarafına,

       -Süveyd b. Mukarrın’ı Yemen taraflarında Tihame’ye,

       -Ala b. El-Hadrami’yi Bahreyn’e görevlendirmesi en önemli icraatlarının bariz örneklerini teşkil eder. Derken dinden dönenlerin gösterdikleri birtakım eylemler ve zekât vermemekte direnenlerin direnişleri tam manasıyla bastırıldığı gibi bu arada huzuru bozmak isteyen kabilelerin kirli emelleri ve hevesleri de kursaklarında bırakılmış olur.

       Peki ya emirler! Onlar da malum; irtidat hareketlerine geçit vermemekle vazifelerini en iyi şekilde yerine getirmenin sevinciyle kendilerini Asrı Saadetin altın sayfalarına işin ehli idareciler olarak yazdırmış olacaklardır.

       Hemen her yerde huzur ve asayiş sağlandıktan sonra sıra şer’i hükümlerin belli bir tertib üzere kayıt altına alınmasına el atılır ki,   işte bu işe el atmanın başlangıcında  mesela Hz. Ömer (r.anh)’ın teklifiyle Kur’an ayetleri Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın döneminde Fatiha süresinden başlayarak Mushaf hale getirilmesi süreci faaliyetine start verilir bile. Nitekim Mushaf oluşumu için ilk evvela mescidin yanında bir yer ayrılır, sonrasında ise Resulullah (s.a.v) her kime ayeti kerime yazdırmışsa şahitleriyle birlikte hazirun olarak davette edilirler. Böylece Kur’an ayetleriyle ilgili her kimin elinde ne varsa, yani taşlara, hurma liflerine, kemiklere, derilere, kâğıtlara işlenmiş haldeki toplanan tüm ayetler kayıt altına alınmış olur. Dahası bu sayede en başta Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk olmak üzere Hz. Zeyd b. Sabit ve emeği geçen diğer tüm Ashabı Güzin, Tabiîn, Tebe-i Tabiîn ve en son Ehl-i sünnet ulemanın da katkı sunmaları sayesinde tertip üzere yazılmış Mushaf’a kavuşulmuş olunur. Bu yüzden ashabın el ele gönül gönüle verip başlatıp yürüttükleri bu hizmetlerinden dolayı ne kadar şükretsek azdır. Derken Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)  bundan sonra ki faaliyet olarak İslam’ın hoş sedasını tüm cihana duyurmak için ilk işi komşu ülkelerin sınır boylarından başlayacak olan sefer hazırlıklarına koyulmak olur.  Nitekim Suriye, Şam,  Irak, İran taraflarına görevlendirdiği Halid b. Velid emir komutası öncülüğündeki ordu sayesinde birbiri ardına zaferler elde edilir de. Böylece o güzel komutan Allah’ın kılıcı anlamında Seyfullah lakabına mazhar olur. Öyle ki O, bu savaşlarda İran Şahı Hürmüz, Ma’kıl gibi nice komutanların başlarını devirmiş, Cabani gibilerin haddini bildirmiş, aynı zamanda Suriye’de Peygamber davetini alıp fakat tereddütte kalan Herakliyüs’in görevlendirdiği Romanos'u bile önünde diz çöktürmüş bir komutandır.       

       Allah’ın kılıcı Seyfullah diz çöktüre dursun, bu arada Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın iki yıllık hilafetinin sonuna geldiğinde Umre yapıp hatıralarını tazeler de.  Ancak Cemaziyelahır ayının yedisine rastlayan pazartesi gününün o kuru ayazında aldığı gusül abdestinin ardından kendisini şiddetli bir titreme hali tutuverir. Belli ki ötelere gidişin ilk habercisi bir titreyiş haliydi bu.  Öyle ki; titreme ateşe dönüşünce bu durumda yerine namaz kıldırması için imamete Hz. Ömer (r.anh)’ın geçmesini yeğler. Tabi bu arada günden güne vücudu güçten takatten düşüp zayıflamaya yüz tutmasına rağmen hasta ziyaretine gelenleri kabul etmekten imtina etmez de. Zira onu daha çok kendi sağlığını düşünmek yerine kendinden sonra ümmete çobanlık yapacak olan halifenin üstleneceği ağır mesuliyetin derdi tasası düşündürürdü hep. Dolayısıyla gönlünde bu işin hakkını yerine getirse getirse ancak Hz. Ömer (r.a.) olabileceği kanaati ağır basar. Hatta bu düşüncesini Abdurrahman b. Avfan'a, Hz. Osman’a,  Muhacir ve Ensar’dan görüşüne itimat ettiği birkaç dostuna açmayı da ihmal etmez.  Ve yapılan istişareler neticesinde bu düşünce olumlu karşılık bulur. Derken Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)  hasta yatağında bile Hz. Osman’ı çağırıp;

    -“Benden sonra Ömer’i halife olarak bırakmış bulunuyorum” diye yazdırıp ahitnamenin mühürlenmesini vasiyet eyler.

    Nitekim Hz. Osman (r.anh) vasiyetin gereğini yapıp;   

     -“Mühürlü ahitnamede yazılı şahsa biat ediyor musunuz” sorusunu sahabe arkadaşlarına yönelttiğinde hiç kimseden itiraz sesi çıkmayınca biat sözü alınmış olur.

     İşte bu noktadan sonra Hz. Ömer (r.anh),  Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın tavsiyesi doğrultusunda sahabenin biati gerçekleşip bundan böyle ümmetin ikinci halifesi de olur.  

      Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) Hakka yürümek üzere iken odası sevenlerle dolup taşar. O artık son nefesini verdiğinde çok sevdiği Resulüllah (s.a.v)’in Kabri Şerifinin yanına defnedilip Mescidi Nebevide medfun olarak yerini de alır.  İlginçtir bu arada Hâlid b. Velid çıktığı seferlerde, Suriye’nin mühim ticari merkezlerini fethettikten sonra Busra’ya doğru ilerler, oradan Yermuk’a hareket edip Yermuk’ta üç bin şehit vererek kazandığı zaferinin ardından emanetinde sır gibi saklayıp da Ebû Ubeyde bin Cerrâh’a ilettiği mektubun içeriğinde mealen şu yazılıdır:  

        -Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın vefat ettiğini, yerine Hz. Ömer (r.anh)’ın geçtiğini, artık yeni halifenin ordunun başkomutanlığına Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı atadığına dair vasiyetinin olduğunu ve bugüne kadar sır gibi saklamanın nedeninin Yermük savaşının akamete uğramamasına yönelik olduğudur.

      Böylece mektubun içeriğinden de anlaşıldığı üzere görevi ona teslim edip devretmenin ardından;

      -Artık bundan böyle komutan sen, ben ise emrinde neferim demek vardır.  

     Böylece Halid b. Velid Suriye cephesinde onca kazandığı zaferlerinin akabinde vasiyetin gereğini yapıp Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ı gözü arkada kalmayacak bir şekilde ötelere uğurlamışta olur. Hem de bu öyle bir uğurlayıştır ki, Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) Mescid-i Nebevide Allah Resulü (s.a.v)’in yanına defnedilecektir. 

      Artık O, canından aziz bildiği Gül Nebevi Can Dostunun yanındadır. Üstelik dünyada beraber oldukları gibi kabir ve ahiret âleminde de beraberlerdir.

       O gün birileri kalkıp Sahabe arkadaşlarına deselerdi ki:

      -Sizler Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ı nasıl bilirdiniz?

      Sahabenin vereceği cevap hiç kuşkusuz: 

     -“Hayatta iken usulet ve suhuletle kazandığı sessiz zaferleri gibi kendi iç hayatı da sessizdi. Bu yüzden, O bizim hafi zikrin Piri halifemizdi”  diyeceklerdir elbet.

     Gerçekten de O,  Can dostundan talim eylediği ve kalbine işlediği hafi zikri, kendi oluşturduğu zikir halkasında ki Gönül Sultanlarına devredip kelebek misali öyle Hakka yürümüştür.  İşte o söz konusu zikir halkasının Hafi Piri olarak kendisinden dal budak salan silsilesinden mesela günümüze kadar uzanan Nakşibendi yolunun Halidi kolunun Sultanlarından Seyyid Muhammed Saki (k.s)’e devr olunan silsile-i şerife şeceresine baktığımızda ne demek istediğimiz daha da iyi anlaşılmış olacaktır.

       Madem öyle, beslenilen kaynağın bugüne kadar gelen Nakşibendi Halidi kolunun Gönül Sultanlarının isimleri neymiş bir görelim.

 ALTIN SİLSİLE:

 1- Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)

 2- Selman-ı Fârisî (r.a)

 3-  Ebû Muhammed Kasım(r.a)

 4-  İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a)

 5- Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)

 6- Ebü’l Hasan-ı Harakânî (k.s)

 7- Ebû Ali-i Fârmedi (k.s)

 8-  Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)

 9- Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s)

10-  Hâce Ârif-i Rîvegeri (k.s)

11- Mahmud İncîrî Fağnevî (k.s)

12- Ali Râmîtenî (k.s)

13- Muhammed Baba Semmâsî (k.s)

14- Seyyid Emir Külâl (k.s)

15- Şah-ı Nakşibend (k.s)

16- Alâeddin Attâr (k.s)

17- Ya’kub-i Çerhî (k.s)

18- Ubeydullah Ahrâr (k.s)

19-  Mevlânâ Muhammed Zahid (k.s)

20- Derviş Muhammed Semerkandî (k.s)

21- Hace Muhammed Emkenekî (k.s)

22- Hace Muhammed Bâkî-billâh (k.s)

23- İmam-ı Rabbânî (k.s)

24- Muhammed Ma’sum (k.s)

25- Mevlânâ Muhammed Seyfeddin (k.s)

26- Şeyh Seyyid Nur Muhammed Bedâûnî (k.s)

27- Mirza Mazhar Cân-ı Cânân (k.s)

28- Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)

29- Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî (k.s)

30- Seyyid Abdullah Hakkârî (k.s)

31- Seyyid Taha Hakkârî (k.s)

32- Seyyid Sıbgatullah Arvâsî (k.s) (Gavs-ı Hizanî)

33- Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)

34- Şeyh Fethullah Verkânisî (k.s)

35- Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)

36- Şeyh Ahmed Haznevî (k.s)

37- Şeyh Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) (Gavsi Bilvânisî)

38- Seyyid Muhammed Raşid (k.s)

39- Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbâki (k.s)

40- Sultan Seyyid Muhammed Saki  (k.s)

          İşte Sıddıkiye yolu bu altın isimlerle Hafi zikir halkası olarak yol alıp bugünlere geldi. Öyle ya madem önümüze hazır konmuş durumda, o halde daha ne duruyoruz bir an evvel bu noktada bize rehber olan Hafi Zikir Sultanlarının günümüze kadar uzanan halkasına tutunup istifade etmek düşer. Yeter ki sessiz ve derinden kana kana içtiğimiz bu kaynağın kıymetini bilelim, gerisi gelir elbet.  Şayet uzun bir çileli koşuşturma neticesinde önümüze konan bu bitmek tükenmek bilmeyen bu kaynağın kıymetini bilirsek o kaynağın gönül erleri bizden usanmaz da. Zira Peygamberimiz (s.a.v)’den itibaren Ümmet-i Muhammed’in büyük çoğunluğu bu kaynaktan beslenmektedir. Baksanıza Onların isimlerini anmak bile gönüllerimizi ferahlatmaya yeter artar da.

            Vesselam.

          https://www.bayburtpostasi.com.tr/ebu-bekir-i-siddik-ra

 

         

       

         

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder