BİLAL-İ HABEŞİ
SELİM GÜRBÜZER
Bilal-i Habeşi Ümeyye b. Halef’in
kölesiydi, ama diğer kölelerden farklı bir yanı vardı ki, o da Müslüman
olmasıydı. Nitekim Ümeyye onun Müslüman olduğunu işittiğinde adeta sinirinden küplere
binmişti. Derken kölelere emr edip Bilali Habeşi’yi kırbaçlatmaya kadar işi
götürür de.
Habeşi kölenin iman gücü bu ya, her
inen kırbaçta Allah birdir anlamında:
-Ahad!
Ahad! Ahad çağlayışıyla direnecektir hep.
İkinci gün putlarımıza secde et dediler.
Fakat Bilal-i Habeşi (r.anh) puta doğru
ilerlediğinde tükürüverir, ardından üzerine inen kırbaç darbeleri arasında yine
dilinden tane tane dökülen o tevhidi haykırışıyla, yani Ahad! Ahad! Ahad zikriyle
direnişini sürdürecektir.
Baktılar ki Habeşli köle iflah
olmayacak, bu defa para karşılığında mahallenin çocuklarına taş yağmuruna
tutturacaklardır. Çocuklarında canına minnet, sanki oyuncak malzeme bulmuşçasına onunla habire
taş atmaca oynayacaklardır. Olsun, O
yine de her pahasına olursa olsun dilinden dökülen “Ahad! Ahad! Ahad” kelamını zikretmekten geri
durmayacaktır. Zaten her türlü eza ve cefa karşısında 'Ahad' diyebilmek çok önemli tevhidi direniş göstergesidir bu.
Sokaklar arasında dolaştırılıp
taşlattırılan Bilal-i Habeş’in acı halini yerinde görmek adına çocukların
arasına gelen Ümeyye:
-Durun! Emrini verir. Böylece çocuklar taş atmaca oyunlarına son vermiş
olurlar.
Tabii bu iş burada bitmez, devamında
kızgın kumlara yatırılıp bu kez göğsüne büyükçe iri yapılı kaya parçasını
koymak vardır.
Bilal-i Habeşi (r.anh) kızgınca güneş
altında göğsüne konan ağır taşa rağmen yine dilinden dökülen;
-Ahad! Ahad! Ahad
diye vird eylediği o kutlu kelime olacaktır.
Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)
günlerdir işkence altında Ahad! Ahad!
Ahad, diye inleyen Bilal-i Habeş’inin durumundan haberdar olduğunda derhal
harekete geçip;
-Ya Ümeyye! Hiç mi vicdanın yok, Allah'tan kork. Bak şimdi beni iyi dinle. Benim Kıstas adlı
bir kölem var, gel istersen onu Bilal ile takas edelim teklifini götürür.
Ümeyye bu teklife şu karşılığı verip şöyle
der:
-Bir şartla. Kıstas’ın kızı ve
karısı, ayrıca üstüne 200 dirhem verirsen ancak o zaman bu teklifinizi kabul
edebilirim.
Ebû
Bekir-i Sıddîk (r.anh):
-Peki,
der.
Böylece kızgın kumlarda yatan Bilal’in
gözlerinin içi sevinç bürür. Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh), Bilal-i Habeş (r.anh)’a
seslenerek:
-Haydi! Kalk, bundan böyle özgürsün
artık. Şimdi Allah için seni serbest bırakıyorum der ve elinden tutup yerden
kaldırır da.
Bilal-i Habeşi bu durum karşısında:
-Allah Razı olsun deyip şükranlarını
bildirir.
Hani her çilenin ardından ferahlık vardır
denir ya hep, gerçekten de Bilal-i
Habeşi kazandığı özgürlük tutkusunun verdiği sarsılmaz tevhidi bir güçle enerjisini
daha da kat be kat artırıp, ilerisinde İslam’ın simgesi ezan-ı şerifi okuma şerefine
de nail olur. Şöyle ki; Allah Resulü (s.a.v) sahabe arkadaşlarıyla
namaz vaktinin nasıl bildirilmesi konusunda görüşlerine başvurmasıyla birlikte
kimi çan çalalım, kimi boru sesi ile çağıralım, kimi bayrak dikelim, kimi ateş
yakalım tarzında değişik görüşler ortaya koyar koymasına ama hiçbiri kabul
görmez. Sadece Abdullah b. Zeyd (r.anh)'ın gördüğü rüya kabul görür. Nitekim Abdullah b. Zeyd (r.a) rüyasında
gördüğü hadiseyi şöyle dile getirir de:
Rüyasında yeşil elbiseli bir
adamın elindeki çanı görünce:
-O
çanı bana ver dedi.
Yeşil elbiseli ihtiyar adam:
-Çanla ne yapacaksın?
Abdullah b. Zeyd (r.a):
-Namaz vakitlerini bildirmek için çalacağım.
Yeşil
elbiseli adam:
-İstersen bunun yerine sana namaz
vakitlerini bildiren bundan daha güzel bir şey öğretebilirim.
Abdullah b. Zeyd (r.a):
Peki, öğret bakalım neymiş deyince,
Yeşil elbiseli adam Ezanı Muhammedî’yi tane tane öğretiverir.
Uykusundan uyanıp rüyasını
anlattığında, Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) kendisine:
-Ey Abdullah b. Zeyd! Kalk bu rüyayı
Bilal’e de öğret, beraberce evin damına çıkın, Namaz vakti olduğunda ezanı ilan
ediniz diye beyan buyurur.
Bunun üzerine namaz vakti girdiğinde
önce Abdullah b. Zeyd (r.anh) okumaya
koyulur, akabinde Bilal-i Habeşi (r.anh) yüksek sesle okuyaraktan insanlara
Ezan-ı Muhammedi ilan edivermiş olurlar. Zira Ezan ilan demekti. Böylece Bilal-i Habeş (r.a)’ın gür seda
çağrısıyla birlikte yerle gök arasında insan, hayvanat, nebatat her ne varsa bu
ilandan nasiplenmenin ötesinde tevhide çağrının eşya ile değil, insana ait bir
sesle çağrılabileceğinin duyurusu yapılmış olur. Ve bu çağrı iman edenlerin
nezdinde dinin direği namaz duyurusu olarak da anlam kazanır. Hem nasıl anlam kazanmasın ki, bakınız günlerden bir gün Allah Resulü
(s.a.v) derin bir uykuya dalmıştı ki,
Bilal-i Habeşi mescide giderken Resulullah (s.a.v)'in evden çıkmadığını
görünce kapıya vurup;
-Essalatü hayrün minen nevm (Namaz
uykudan güzeldir) sözüyle uyandırması namazın uykuya feda edilemeyecek
derecede İslam Dininin direği olduğu gerçeğini ortaya koymaya ziyadesiyle
yetmiştir zaten. Allah Resulü (s.a.v) bu
durum karşısında tebessümle:
-Ey Bilal! Bu ne güzel kelamdır. Sen sen ol bu sözü sabah vakti girdiğinde
ezana da ilave eyle diye buyurur.
İşte
o gün bugündür her seher vakti bu güzel kelam ruhumuzu terennüm edip bizi ötelere
kanatlandırır da.
Düşünsenize O, bir zamanlar Ümeyye’nin
kölesiydi, şimdi ise Habib-i Ekrem (s.a.v)’in izniyle İslam’ın gür seda sesi
baş müezzinidir artık. İyi ki de kendisi baş müezzinlik layık görülmüş de, O’nun
bu gür seda sesi bir anda Müslümanlara çilelerini unutturan teskin edici kaynak
ses olur bile. Hatta her vakitte okunan ezanla birlikte gönüller mesrur olup
her dem canlar yeniden tazelenir de. Derken Bilal-i Habeş (r.a)’ın her namaz vakti
okuduğu Ezan-ı Muhammed duyurusuyla saflar her geçen gün artış kaydedip, artık
Bedir günlerinin yakın olduğunun işaret fişeği de olur.
Evet, Müminler her vakitte okunan
Ezan-ı Muhammediyeler eşliğinde omuz omuza safları sıklaştırıp güç tazelerken
bu arada müşriklerden Ümeyye’yi ise bir telaş alır. Çünkü Ebu Cehil, Bedir seferine katılma
haberini ona da uçurmuştu. Dolaysıyla
aldığı bu haber üzerine el mahkûm istemeyerek de olsa kendini Bedir’e gitmek zorunda
hisseder. Oysa korkunun ecele faydası yoktu. Hele ki katıldığı savaşta Ebu Cehil’in
can bedeninin başsız bir şekilde yere yığılmış halde can çekişini gördüğünde aynı
akıbetin sıra kendisine de gelmiş olmanın korkusuyla tir tir titreyecek hale
gelir de. Hatta cesetler arasında dolaşırken bir ara kendi kendine sıyrılır
ümidi taşısa da kazın ayağı hiçte öyle olmayıp hevesi kursağında kalacak bir
şekilde ansızın karşısına Bilal çıktığında o an soğuk terler döküp dona kalır
da. Zaten Bilal-i Habeşi’de her defasında dua ve niyazında;
-Allah’ım,
Ümeyye’yi karşıma çıkarıp bana göster diye yalvarıyordu da habire.
Nitekim
Ezan-ı Muhammedî’yi cümle âleme ilan eden Bila-i Habeş dua eder de karşılık
bulmaz mı? Elbette bulur. Rabbül Âlem'in işte avını al dercesine Ümeyye'yi
ansızın karşına çıkardığında göz göze gelirler ki hemen bu manzara karşısında
Bilal-ı Habeşi (r.a) yüksek sesle:
-Allah-u Ekber! İlanıyla coşup çağlamaktan
kendini alamayacaktır. Besbelli ki onun bu kez coşaraktan “Allah-u Ekber” çağlaması
ezanın ilanı bir çağlayış değil, bizatihi Ümeyye’nin hazin sonunun geldiğinin ilanı
bir çağlayışıdır. Öyle ki Bilal-ı Habeşi
(r.anh), İstiklal şairimizin “Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.
Yırtarım dağları enginlere sığmam,
taşarım… Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var” mısralarında geçen
ifadelerinin mana ve ruhuna uygun olarak 'Allah-u Ekber' nidaları eşliğinde haykırdığı gür seda sesi
etrafta çoktan yankı bulur bile. Böylece yankı bulan bu gür seda sesin geldiği
tarafa doğru koşup gelenler Ümeyye için artık ecel vaktinin geldiğini ve
indirilen her kılıç darbesiyle layık olduğu yere can vererek cehennemi
boyladığını müşahede etmiş oldular.
O
halde şimdi sormak gerekir;
-Hani Mekke’de bir zamanlar borusu öten
Ebu Cehiller şimdi neredeler?
-Hani çocuklara taşlattırıp ardından da
göğsüne kocaman taş yerleştiren Ümeyyeler şimdi neredeler?
Onlar cevap vermeseler de atalarımız
demiş ya “Alma mazlumun ahını, çıkar
aheste aheste” diye, aynen öylede bu veciz söz hemen her devirde yerini bulup
zulüm yapan her kim olursa olsun hepsi birer birer tarihin harabe çöplerine
çoktan gömülüp yok oldular da.
Evet, Kâfirler istemeseler de
akıbetlerinin hüsranla noktalanacağı kaçınılmaz bir gerçekliktir. Zira Yüce Allah
(c.c) “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu
söndürmek istiyorlar, oysa kâfirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır”
diye beyan buyurmakta (Saff, 8).
Hiç kuşkusuz Nebiyy-i Ekrem (s.a.v)’in
ahirete irtihali Bilal-i Habeşi (r.anh)’ı çok derinden etkilemişti. Öyle ki;
-O (s.a.v) yoksa bende yokum deyip Ebû Bekir-i Sıddîk
(r.a)’dan Şam taraflarına gitmek için izin ister. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh) bunun üzerine kendisine şöyle der:
-Eğer şimdiye dek sana bir kusurum olduysa
söyleyiniz, yok eğer bir kusurum yoksa Allah için burada kalmanı istiyorum.
Bilal-i Habeşi (r.anh) bu can alıcı sözler
karşısında gitmekten vazgeçip böylece Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’ın
halifelik döneminin de gür seda sesi de olmaya devam eder. Derken Hz. Ömer (r.anh) döneminde onun da ecel
kapısı çalındığında vefat edip ardından bıraktığı o eşsiz güzel sesiyle
müezzinlerin üstadı olarak ilelebet gönüllerde yaşayarak adından söz
ettirecektir hep.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/bilal-i-habesi-8158
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder