İSMÁİLĺYYE ŞİÁSININ İKİ ANA KOLU
SELİM
GÜRBÜZER
Evet, Nizâri taraftarlarının, imametin Nizâri
Muntansır’ın büyük oğlu Nizâr’ın hakkı olduğundan dem vurmalarına binaen,
ismiyle müsemma Nizâriyye ekolü günümüze dek İsmâilliyye Şiâsı’nın en büyük
kolu olarak gelebilmiştir. Her ne kadar
Nizâr, Fâtımî geleneğince hilafetin gerçek varisi olarak tabanına hâkim olamayıp
hükmedemese de bir bakıyorsun babasının sağlığında Mısır’a gelen Hasan Sabbah’ın
nezaretinde bindirilmiş kıta taraftar kitlesi kendisine destek çıkabiliyor. İlginçtir
kendisine destek veren Hasan Sabbah, hayatının bir döneminde İmâmiye Şiâsı
müntesibi iken, sonraki hayat dönemlerinde Irakta dâilerinin telkinleriyle İsmâilliyye
Şiâsı’na intisap edip Nizâr’in imameti safında yer alır. Bu arada ihtilalci ve
İran Alamut merkezli kurduğu intihar timlerinden oluşturduğu milis teşkilatıyla
birlikte bâtınî akidelerin yayıcı lideri olarak da dikkatleri üzerine çeker. Hele bilhassa Mustansır’ın ölümünün ardından
imamet konusunda birçok dargınlıkların gün yüzüne çıktığı ortamda başta Hasan Sabbah
olmak üzere bir kısım askeri İsmâilîler, Nizâr ve soyunu hilafetin gerçek hak
sahibi kabul edip Mısırda resmi hüviyet kazanmış dailerle ilişkilerini koparmış
olurlar da. Hatta bir rivayete göre Hasan Sabbah, Nizâr ve oğlunun ölümü
sonrası nesline sahip çıkmayı da ihmal etmez.
Nitekim Nizâr’ın küçük yaştaki torununu efsunlanmış bir Haşhâşî fedai
lider olarak yetişmesi için onu İran’a götürür bile.
Peki,
ileriye dönük efsunlanmış bir fedai lider olarak yetiştirilen sadece Nizâr’ın
torunu mu? Elbette ki hayır, Alamut
kalesini muhasara altına alındığı yıllarda her gidenin ardından gelen efsunlanmış
halde yetiştirilmiş daha nice Haşhâşî fedai liderlerde tarihler 483/1090 yılını
gösterdiğinde İran’da Kazvin’in kuzeybatısında Elburz dağlarının üzeri bir yerde
konuşlandırılırlar. Derken buralarda Haşhaşi olarak yetiştirilen İsmâilliyye Şiâsı
Haşhâşî fedai liderlerinin öncülüğünde Alamut’un haricinde birçok kalelerin
zaptıyla birlikte hâkimiyet alanlarını genişletmiş olurlar. Öyle ki efsunlanmış
olarak yetiştirilen her bir Haşhaşi lider, dâiler ve Haşhâşî casuslar ağıyla
Nizâriyye’nin vurucu timi olarak etrafa korku salacaklardır. Zaten Hasan
Sabbah’ın kurduğu ve adına “Haşhâşîn”
denilen intihar timlerinden oluşan bu gizemli teşkilat ağı, sızdıkları yerlerde
başta Büyük Selçuklular olmak üzere daha birçok hanedanların ve devlet adamlarının
başlarını ağrıtacak bir şekilde tehdit unsuru olmuşlar da.
Ne diyelim, Hasan Sabbah’ın yetiştirdiği Haşhâşî
intihar timleri hanedanların ve devletlerin baş belası olarak ağrıta dursunlar,
o arada yeni bir gelişme yaşanıp Dördüncü Alamut hakimi Hasan’alâ Zikrihi’s-Selâm,
17 Ramazan 559/8 Ağustos 1164 tarihlerinde kendisinin Nizâr’ın soyundan gelen gizlenmiş
imam olduğunu ilan ederekten bulunduğu yerden gizlice Alamut’a gelip kendince
adına “kıyâmet günü” dediği yeni bir döneme girildiğini ve bu yeni dönemde asla
geleneksel mistik bir yapıyla yola devam edilemeyeceğinden dem vuracaktır. İşte duyurusunu yaptığı yeni dönemde
geleneksel Şiî fıkhını yürürlükten kaldırıp namaz, oruç gibi dini vecibeleri
reddetmenin yanı sıra haramı helal kılmak adına içki yasağının kaldırıldığının talimatını
da verir. Ve ilan ettiği yeni dönemde üst üste yağdırdığı bir dizi talimatlar doğrultusunda
geleneksel mistik yapı rafa kaldırılıp yerine sapkın ibâhî fikriyat akımı ikame
edilir. Böylece yenilenen Nizâriyye ekolünün kalıcılığı sağlanmış olur. Ancak
tarihler 561 (1166) yılını gösterdiğinde
bu kez yürürlüğe koyduğu sapkın düşünce fikriyatına karşı çıkan kayınbiraderi tarafından
kendisi öldürülmüş olur. Derken ölümünün ardından yerine geçen oğlu II. Muhammed
Nizâri, kıyamet fikriyatının (kıyamet
imamın ruhi hakikatinde Allah’ı görmekle vuku bulduğu fikriyatı) yürütücü misyonunu yüklenip babasının izinden
yürüyecektir.
Peki,
Alamut’un Moğollar tarafından işgali sonrasında Nizâri imamları nerelerde
konuşlandılar derseniz, bu hususta tam netlik kazanmayan bilgi kırıntılarından
hareketle Azerbaycan ve civarında bir yerleri mesken tutup varlıklarını
sürdürdükleridir. Böylece Alamut hakimlerinden Hasan ve oğlu Muhammed’in
sistemleştirdiği Kıyamet senaryosu fikriyatı doğrultusunda Nizâri imamet ekolü
oralarda da devam ettirilmeye çalışılmış olur. Malumunuz kıyamet nazariyesine
göre; muhtelif devirlerde Allah’ın elçisi
olarak gelen her bir peygamber, hâzır imam Ali’nin bedenine hulul ederek fenafil
olduğunu, güya onun gerçek ruhi
hakikatinde Allah’ın en nihai nurunun iman edenler üzerine
tecelli ettiğidir. Ve bu noktada ulûhiyet isnad edilen Hz. Ali’nin ruhi hakikatinde
Fenafillah’ın gerçekleştiğine iman getirenler de güya Selman ile ruhen Fenafişşeyh
olarak bütünleşip böylece silsilede yer alan imamlar ile inanan müntesipler arasındaki
ta’lime dayalı hiyerarşik mertebelerin perde perde kendiliğinden ortadan kalkmış
olduğudur.
Safeviler
devrine gelindiğinde ise İran’da İmâmiyye-İsnâaşeriyye kültün baskın başat ekol
olması hasebiyle Nizari İsmailîlerin manevra alanlarının kısıtlanmasının
neticesinde mensuplarının kahır ekseriyeti daha çok Orta Asya ve Kuzeybatı
Hindistan’da soluğu alacaklardır. Bu arada göç edemeyip İran’da kalanlar da 13/19.
Asra dek kendileri sanki Nimetullâhiyye tarikatı müridiymişçesine takiyyeci bir
tutum içerisine girerek varlıklarını sürdürmüş olacaklardır.
Nizârîyye’nin imamı Hasan Ebû’l
Şah’ın bu dünyadan göç etmesinin ardından imamlık postuna oturan oğlu Halîlullah Ali, imamet merkezini önce Mahallât
sınırına yakın Kâhâk’a taşır, daha sonrasında ise Yezd şehrine… Ancak tarihler 1233/1817
gösterdiğinde Nizârîyye imamının müntesipleri ile Yezd şehrinde ki İsnâaşeriyye
müntesipleri arasında cereyan eden sert mezhebi tartışmaların neden olduğu
gerilimin sonucu çıkan kavgada Halîlullah Şah öldürülmüş olur. Bunun üzerine yerine
geçen Hasan Ali Şah Nizârîyye’nin
46. İmamı olarak posta oturur. Hatta
çiçeği burnunda yeni imam olarak posta oturur oturmaz da Feth Ali Şah’ın kızı
Serv-i Cihân Begüm ile evlenip saraya intisap etmenin mükâfatı olarak kendisi “Ağa Han” unvanıyla da taltif edilir. Derken edindiği
bu unvan sayesinde kendi vefatından sonra sırasıyla yerine gelen Nizârîyye imamlarından
Ali Şah, Sultan Muhammed Şah ve İmamı Kerim’in şahlığında Hanlık unvanı devamlılıkta
arz eder. Nitekim bu söz konusu devamlılık sayesinde bu gün gelinen noktada
Nizârî İsmâilîlerin dünyanın çeşitli ülkelerine cemaat yapılanması şeklinde
yayılmış toplamda takriben 20 milyon civarı bir sayıda oldukları
düşünülmektedir. Hakeza İsmâilîlerin 1970’li yıllarda Hindistan, Pakistan ve Afrika’yı
mesken tuttukları, başta Kuzey Amerika ve İngiltere olmak üzere Batı ülkelerine
göç ettikleri de artık bir sır değil. Hem
kaldı ki Nizârî İsmâilîleri; Hindistan’da “Hocalar,
Nur Şâhîler ve İmam Şâhîler” isimleriyle kendilerinden söz ettirirken, Suriye’de
“İsmâiliyye” ismiyle, İran’da “Ağa Han müridleri” ismiyle,
Afganistan’da “Ali İlahiler” ismiyle,
Orta Asya’nın doğu bölgelerinde ise “Mollalar
ve Mevlâîler” ismiyle kendilerinden
söz ettireceklerdir hep.
Bu arada unutmayalım ki İsmâiliyye ekolleri
değişik isimler altında tanınmalarının yanı sıra itikadı ve ameli görüşlerinin daha
çok zâhir ve bâtın ekseninde sistemleştiği yönleriyle de tanımaktalar. Öyle ki İsmâiliyye ekollerine göre zâhiri ve
bâtınî hakikatlere erişmek sadece havâs ehli İsmâilîler için mümkün iken,
İsmâilî olmayanlarsa sadece zahiri manalarına vakıf olmakla yetinebilmekteler. Ayrıca
avâmdan İsmâilî bir müntesibin takip ettiği yolun bâtınî manasına vakıf
olabilmesi için de mutlaka havâs ehli İsmâilî bir imamın rahle-i tedrisatından (ta’lim) geçmesi gerekir ki hakikat
sırrına erebilmiş olsun.
Özetle değişik isimler çatısı altında sistemleşmiş
İsmâiliyye ekollerine göre:
-Zahirde olan biten her ne varsa gelmiş
geçmiş her devrin peygamberine göre değişkenlik arz ederken, bâtınî hakikatler
ise tek değişmeyen hakikat olarak yoluna devam etmektedir.
-Her İsmâiliyye mensubunun “Her zahirin mutlaka bir bâtınî yanı vardır”
ilkesini düstur edindikleri içindir İsmaili ekolüne bu nedenle “Batınîyye ekolü” de denmektedir.
-İsmâiliyye ekolüne göre insanlığın
dini yönden tarihi süreci 7 devirden ibaret olup her devre ait şeriatın tesisi
Allah’ın vazifeli elçileri olarak gelen peygamberlerin eliyle start alır. Böylece
tarihi sürecin ilk altı dönemi adına nâtıklar denen Âdem, Nuh, İbrahim, Musa,
İsa ve Muhammed adıyla bilinen 6
ulü’l-azm peygamberler eliyle temsil olunmuştur. Aynı zamanda bu söz konusu
nâtıklardan her biri kendi şeriatlarının bâtınî kodlarında gizli olan hakikatleri
tevil ve yorumlanması için bir vekile de (vasi
imama) sahiptirler.
-Yine İsmâiliyye ekolüne göre her devrin
yedinci imamı bir sonraki devrin nâtıkı konumuna yükselir de. Derken en son peygamber
olarak gelen Allah Resulü (s.a.v) ve İslam’ın devri diyebileceğimiz altıncı
devrin yedinci imamı, İsmâililerin ölümünü inkâr ederek Kâim-Mehdi olarak zuhur
etmesini bekledikleri Muhammed b. İsmail
olduğu yönünde bir inancı ikame etmişlerdir.
-Muhammed b. İsmail, İslami kanunları nesh
ederek (yürürlükten kaldırarak)
yedinci ve son devri başlatacak ve böylece dini hükümlere ihtiyaç
kalmayacaktır. Kâim ve nâtıkların sonuncusu olarak dünyayı adaletle
yönetmesinin akabinde zahiren gözle görülür cismani dünyanın deveranı böylece sona
ermiş olacaktır. İşte İsmailliye ekolünün mevzubahis ettiği bu yedili devir
inanç akidesini ileri sürmesi sebebiyle kendilerine yediciler anlamına gelen “Seb’iyye” denilmiştir. (bkz. Kutlu,
s.109-110)
Evet,
anlaşılan o ki, tevil yöntemini aşırı bir şekilde kullanarak günümüze dek
değişik aşamalardan geçen bu söz konusu İsmâiliyye ekolü inanışın, Nizârî ve
Musta’li olarak ikiye ayrılmasından bugüne yansımaları farklı bir şekilde gün
yüzüne çıkmıştır. Nasıl mı? Mesela Musta’lî İsmâililerce de esasta bâtınî
inancı ve daîlik sistemi kabul görmekle birlikte Nizârîler’e nazaran
kendilerine daha ılımlı bir yol belirleyerek bugünlere gelmişlerdir.
Musta’lî İsmâililer
Musta’lî İsmâililerin
kendilerine ılımlı bir yön tayin ettikleri şundan besbellidir ki; gerek Allah’ın
(c.c) zatı hakkında, gerek Hz. Muhammed
(s.a.v) hakkında, gerekse Kur’an ve
sünnet hakkındaki görüşleri, tıpkı Ehl-i
Sünnet akaidin ki gibi olup İsmâililer takip ettikleri yolu bütünüyle günümüze
dek taşıyabilmişler de. Nitekim Musta’lî İsmâililer’in dünden bugüne tarihi
süreç içerisinde takip ettikleri inanç değerlerine göre:
-Dinin esasları bütünüyle velayet,
namaz, zekât, oruç, hac ve cihaddan ibarettir.
-Velayet İslam’ın ilk direği olup kelime-i
şehadetle şöyle yansır: “Lâ ilâhe
illallâh, Muhammedun Resûlullâh ve ‘Aliyyun veliyullâh ve vasiyyu’n-Nebi (Allah’tan başka ilah yoktur; Muhammed O’nun
resulüdür ve Ali Allah’ın dostu ve Nebi’nin vasisidir)”
- Farz olan beş vakit namazı günde üç vakitte
birleştirmek (cem etmek) suretiyle
eda edilir. Abdest Sünnilikteki gibidir. Caferi Şiilerin yaptığı gibi namazın
kıyamında eller yana salınır.
-Zekât, ayni ve nakdi türden ya da besili
hayvanlardan olmak üzere âmiller ve daîler denen görevliler tarafından
toplanarak cemaatin işlerinde harcamak üzere Dâî Mutlak’a teslim edilir.
- Oruç, Ramazan ayında 30 gün tutulur. Mekke’yi
ziyarette hac mecburi vazife olduğu gibi ayrıca Kerbela ve diğer meşhur daîlerin
medfun olduğu türbelerin de ziyaret edilmesi lazım gelir.
-Nefislerini, mallarını ve hayatlarını
koruma ve kollamaya yönelik mücadele için imam veya daî istediğinde cihat etmek
Müsta’lîler üzerine farzdır.
-Hakeza Musta’lî İsmâililer’ de Sünniler
ve Zeydîler gibi mut’a nikâhını kabul etmemekle mükelleftirler.
Nizârî İsmâilîler
Nizârî İsmâilîler de İsmâilîyye
ekolünün temel inanışı olan bâtınî ve gizli hakikatlere özel bir önem verip takip
ettikleri yolun zaman içerisinde temel akidelerini bütünüyle namaz, zekât,
oruç, hac gibi ibadetlerin zahiri ve bâtınî anlamlarıyla tevil etmek suretiyle söz
konusu dini kavramların içini âdete boşaltmış durumdalardır. Kelimenin tam anlamıyla Nizârîler’in tarihi
süreç içerisinde tahrip ederekten geldikleri noktada takip ettikleri inanç
değerlerine göre:
-İslam’ın şartını iman (velayet),
taharet, namaz, zekât, oruç, hac ve
cihat olmak üzere yedi esas olarak tayin etmişlerdir.
-İman sadece imama velayet ile mümkün
olur denmiştir.
-İmama giden yol huccetten geçer
denmiştir.
-Nizârîlerce huccet, imamın yokluğunda (gaybet) daveti yürütür denmiştir. Öyle ki Nizârîlerce Allah’ı tanımanın zamanın imamını
tanımak olarak dile getirilip onun kelamının Allah’ın kelamı olduğunu inanç
felsefesi olarak ortaya koymuşlardır.
-Nizârîlere
göre “Mademki Ramazan ayı bin aydan daha
hayırlı, o halde zamanın imamı da bin peygamberden daha büyüktür” denmekte.
-Nizârîlerce İmamı reddeden kimselere,
Sünnilerin helal kıldığı şeyler bile haramdır denmenin yanı sıra İmamı
reddetmeyip tanıyan kimse için ise, şarap içmek gibi Sünnilerin haram kıldığı
şeyler dahi helaldir denmekte.
-Nizârîlerce taharet, adet ve örften
geçmek; şeriatın zahirine uyanlardan kendini korumaktır denir de.
-Nizârîlerce namaz, imamın bilgisine ve
gerçek dine ulaşmaktır denir. Dua adını verdikleri namaz için ise özel
vakitleri belirlenmiştir. Yapılan dualar sabah, akşam, yatsı ve gece duaları
olarak kategorize etmişlerdir
-Nizârîlerce namazda Mekke’ye doğru yönelinmez
denilip kıblenin manasını zaruri olarak herkesin huccete karşı dönmesi olarak
belirlenmiştir.
-Nizârîlerce oruç, imamın söz ve fiilleri karşısında
sükût edip sırrı ifşa etmemek şeklinde belirtilip Ramazan ayında sadece bir gün
tutulur şeklinde kutsal addedilir.
-Nizârîlerce Hac, imama gidiş ve onun görüşüne
işaret teşkil eden olarak belirtilir.
- Nizârîlerce cihad insanın kendini
Allah’ın varlığı karşısında yok kılması ve kişinin kendi nefsiyle savaşmasından
ibarettir denmekte.
-Nizârîlerce takiyye (inancı gizleme) yapmak önemli olduğundan
zaruri durumlarda diğer Müslüman topluluklarla kaynaşarak kendi inançlarını
gizleyebilmek olarak kabul görür. (bkz. Fığlalı, s.134-9, Kutlu, s.113-4)
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder