İSMÁİLĺYYE ŞİÁSI
SELİM
GÜRBÜZER
Ehl-i Beyt İmamı Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinden sonra
imâmetin, küçük oğlu Musâ Kâzım’a değil de, büyük oğlu İsmail’in ve onun soyundan
gelenlerin hakkı olduğundan hareketle 2/8. Asrın ikinci yarısından itibaren İmâmiyye’den
ayrılanların “Ta’lîmiyye, Bâtıniye, Melahide ve Şeb’iyye” türü isimlerle
oluşturulan Şii mezhebin adıdır İsmâiliyye.
Ayrıca değişik isimler altında oluşturulan
bu söz konusu İsmâiliyye Şiâ fırkasının bir de kendi içinde gruplara ayrıldığı
da bilinen bir gerçekliktir. Örnek mi?
İşte kendi içinde bir kısım İsmâiliyye kesimin, güya İsmail’in babasından önce
vefat etmiş olmasının imametine herhangi bir mani teşkil etmediğini, zaten
İsmail’in gerçekte vefat etmediği, vakti geldiğinde yeniden imam olarak geri
döneceğinin (rec’at) iddiasıyla ortaya grup olarak çıkmaları bunun
bariz ilk örneğini teşkil eder. Bir diğer çoğunluk teşkil eden İsmâiliyye kesim
ise tam aksine İsmail’in vefat ettiğini, dolayısıyla vefat eden bir kimsenin
imam olamayacağını, bu sebeple imamet hakkının Ca’fer-i Sâdık’tan sonra torunu Muhammed b. İsmail b. Cafer’e ait
olduğunu ileri süren bir başka grup olarak ortaya çıkıvermişlerdir. Ve ortaya çıkan bu grubun İsmail b. Cafer’e
olan derin samimi bağlılıklarından dolayı da kendileri “Hâlis
İsmailîler” olarak adından söz ettirmişlerdir. Derken zaman içerisinde Musta’liyye
ve Nizariyye isimler altında kollara ayrılmak suretiyle de varlıklarını günümüze
kadar sürdürebilmişlerdir.
Hem nasıl varlıklarını sürdürmesinler ki, bir kere İsmâililerin var olma ve yok olma
mücadeleleri tarihi süreç içerisinde çok eskilere dayanan Şiâ oluşumların
doğuşuna dayanmakta. Nitekim tarihi süreç içerisinde Emevilerin çok kötü yönetim
sergileyip Hâşimiler üzerinde sürekli baskı kurmaya kalkışmaları ister istemez
halk nezdinde Hz. Ali (k.v)’in evlatlarına olan ilgi ve muhabbetini daha da kat
be kat artırıp bu yönde isyancı Şiâ oluşumların temelleri atılmış olunur. Hakeza Abbasoğullarının Emeviler’den sonra iktidara
gelmesiyle de yine aynı baskı ve zülüm politikalar devam etmiştir hep. İster istemez bu durumda zulme rıza
göstermeyen her vicdan sahibi insanın isyancı duyguları kabarıp Şii oluşumlarla
beraber tepkilerini göstereceklerdir. Aynı
zamanda bu demektir ki İsmâiliyye akımının isyancı bir hareket olarak ortaya
çıkışında sosyal yapıda çürümüşlük, git gide kanayan sosyal yaranın
derinleşmesi, ekonomik bunalım ve halkın işbaşına gelen yönetimler tarafından
dışlanmasının da çok büyük etki payı vardır. Hatta Müslümanların fethettikleri yerlerde
konuşlanmış Zerdüşt, Maniheist, Hermesçi, Deysanî, Yahudi ve Hıristiyan
topluluklarla bir arada yaşanmışlığın sosyal kültürel dokuda oluşturduğu yozlaşmışlığın
yanı sıra Emeviler ve Abbasilerin asabiyet damarıyla ümmetin idaresini işin
ehli olanına değil de kendi soyundan akrabalarına özel imtiyazlar tanımalarının
etki payı da çok büyüktür. Böylece ekonomik
bunalım içerisinde kıvranan geniş halk kitleleri bir anda kendilerini hükümetleri
devirmeye yönelik faaliyetler içerisinde bulmuşlardır. Öyle ki
kahır ekseriyetinin çiftçiler ve tarlalarda ücretli çalışan ırgatlardan oluşan
geniş halk kitlesinin Ali İbn Muhammed önderliğinde hem Abbasilere karşı
girişilen Zenc isyanında hem de hükümete karşı isyana kalkışan Karmatîler’e
destek çıkmalarıyla katılım göstermişlerdir.
Her neyse asıl konumuza döndüğümüzde
malumunuz Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin “İsmail,
Abdullah, Musa ve Muhammed” adında
üçlü oğlu vardı ki, evlatları arasında hilafetin kendinden sonra en büyük oğlu
İsmail’e intikal etmesi gerekiyordu. Ancak
kaderi ilahi denen alın yazısı bu ya, İsmail’in babasından önce vefat etmesi
imamiyet tartışmalarını da beraberinde getirecektir. Nitekim bu söz konusu çıkan tartışmalardan
ortaya çıkan rivayetlerden birkaçına madde madde baktığımızda aşağıdaki
satırlarda şu ileri sürülen iddiaları görürüz:
-Ca’fer-i
Sâdık Hz.lerinin oğlunun ölümü hakkında muhtemel ileri sürülebilecek iddialar
ve naaşı üzerinde çıkabilecek istismara açık dedikodu kazanının kaynatılmasını
önlemeye yönelik iddialar arasında ilk iş olarak cenazesini Medine’ye getirilip
öldüğünü belgelemek adına burada bulunanlara imza tasdiki zabıt tutturulup Baki
mezarlığına defnedildiğidir.
-Bir başka iddia edilen
rivayette Ca’fer-i Sâdık Hz.leri kendi oğlunun karşılaşacağı pek çok meselelerin
üstesinden gelemeyip altından kalkamayacağı zayıf karaktere sahip tıynette olması
hasebiyle huzurunda tard edilip ileriye dönük tedbir babından imametten mahrum bırakıldığıdır.
-Bir başka iddia edilen rivayete göre ise
imametin İsmail’den sonra oğlu Muhammed b. İsmail tarafından devam ettirildiğidir.
Ve Medine’de babasının ölümü sonrası, dedesi Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin
uhdesinde Meymun el-Kaddâh ve Abdullah b. Meymûnun gibi iyi hocaların elinde
iyi yetişmesi için gönderilip eğitildiğidir. Ancak dedesinin ölümü sonrası
yıllarda Abbasi idaresinin sıkı takibinden bunaldığı, ayrıca amcası Musâ Kâzım’ın
imametini kabullenen müntesiplerinin git gide çoğunluk teşkil etmesiyle
birlikte artık kendi imametinin savunulamaz noktaya gelişinin vermiş olduğu içten
içe buruk duygu seliyle insanlardan kendini soyutlayaraktan Medine’den İran’ın
güneybatısındaki Huzistan bölgesine göç eylediğidir. Hatta göç edip mesken
tuttuğu yerlerde Mübârekiyye Şii fırkalarıyla irtibata geçip imametini gizlice devam
ettirdiği de rivayet edilir. İşte Medine’den göç edip insanlardan uzaklaştığı
için kendisine gizlenmek manasına gelen ‘Mektum’
lakabı ve “Muhammed Mestur” ismiyle İsmâiliyye’nin gizli imamlarının ilki
gözüyle bakılmıştır. Hakeza rivayet
edilen odur ki, Muhammed Mestur sonrası gelen İsmâilliyye imamları, Ubeydullah
el-Mehdi’nin Fatimîler devletini kuracağı tarihe dek setr (gizlenme) dönemini devam ettirmiş olduklarıdır.
Şu da var ki, İsmâilliyye ekolünün kuruluş
döneminden itibaren posta oturan imamların sırasıyla Abdullah el-Veli, Ahmed b.
Abdullah et-Taki, Hüseyin b. Ahmed er-Radî isimler üzerinden imamet
silsilesinin kesintiye uğramaksızın devam ettirildiğidir. Öyle ki,
İsmaili davetçisi (dai) Ebu
Abdullah eş-Şii, 280/893 yılında Kuzey Afrika’ya geldiğinde ilk iş olarak
İsmâiliyye yolunun temel akidelerini yayıp Fatımi devletinin kuruluş
temellerini atmak olur. Ve buralara ayak
bastığında hemen hâlihazırda yakın ilişkiler içerisine girdiği Kütâme kabilesinin
kendisine verdikleri desteklerle Cezayir’in batısında Sicilmase ve civarında
devlet kurabilecek potansiyel güce de erişir. Her ne kadar İsmâili lideri
Ubeydullah el-Mehdi’nin imametin kendi ailesine ait bir hak olduğunu iddia ederekten
ortaya çıkıp İsmâilliyye mezhebi bünyesinde bölünmelere yol açmışsa da, Fatımi
devletinin kuruluşuna onun da katkı verdiği muhakkak. Nitekim İsmaili lider Ubeydullah, Suriye’nin
Selemiyye’de ortamın kendi lehine dönüşememesi, Bahreyn’deki Karmâti İsmâililerle
arasının açılması ve Abbasi idaresinin kötü yönetiminden kendisine gına gelmesi
gibi mezkûr sebeplerle 289/902 yılında Ebu Abdullah eş-Şii’den gelen davet
üzerine uzun meşakkatli bir yolculuğun ardından Kuzey Afrika’daki Sicilmase’ye
göç edip buralara öyle gelebilmiştir. Derken 40 gün bir süreyle konaklamanın ardından
Rakkade’ye yol alıp burada 297/709 tarihi itibariyle kendisini İsmâiliyye imamı
ve mehdi olarak ilan edip hazır kurulmuş olan devletin başına da geçer. Oysaki eski
İsmâiliyye kadim Şia ekolü akaidince mehdi olarak ortaya çıkması gereken imamın
Muhammed b. İsmail’den başka bir ismin olmaması gerekiyordu. Ancak gelinen noktada bu ne perhiz bu
ne lahana turşusu misali bu kez Fatımi ekolünce yeni oluşturulan bir sistemle Ubeydullah mehdiliğini ilan ederek sahne
almış oldu. Böylelikle mevcut sistemin yenilenmesiyle birlikte imametin setr (gizli) aşamasından aleni aşamasına geçilmiş
olunur. Dahası Ubeydullah, Kuzey
Afrika’da İsmâilliyye yolunu yayan davetçi (dâi) Ebu Abdullah’ın temellerini atıp kurduğu
Fâtımî devletinin başına hazıra konaraktan kendi emîrü’l-müminliğini ve mehdiliğini
pekiştirecek fırsat ortamını da yakalamış olur. Hatta bunla da yetinmeyip aradan
bir yıl geçtikten sonra ne de olsa kendi otoriterliğini sağlama almış oldu
ya, tıpkı Fransız ihtilalinden miras
kanun hale gelmiş “ihtilaller
evlatlarını da yer” gerçeğinde olduğu gibi, bir zamanlar davetçi (dâi) olarak adından söz ettiren Ebu Abdullah’da
sistemin acımasız dişli çarklarına kurban verilmiş olur.
Peki ya, Karmâti İsmâililer?
Karmatî İsmâililer de malum Muhammed b.
İsmail’in kıyamete yakın mehdi olarak döneceği inancına canı gönülden sadık kalıp
Ubeydullah’ın mehdiliğini kabul etmeyeceklerdir. Hatta kabul etmeyenler arasında
Irak, Rey ve Deylem’de bulunan diğer mezhep müntesipleri de red cephesi Fâtımî İsmâilliyye
müntesiplerinden daha da aşırıya kaçan bâtınî görüşler doğrultusunda hareket
edeceklerdir. Öyle ki A’dan Z’ye değişmez denen şer’i hükümlerden mesela
ibadetlerin adedini kısıtlayıp haramı helal, helali haram sayan ibâhîlik akımının sapkın fikri
cereyanına kendilerini kaptırmalarının yanı sıra Bağdat halifesi Abbasi
hilafetini bir hayli rahatsız edecek eylemlere de girişeceklerdir. Hele ki
mevcut fırkalar arasında en popüler konumda olan Karmâti lider Ebû Tahir Cennâbî’nin
317/930 yılı itibariyle hac mevsiminde gözü kara giriştiği eylemlerine
baktığımızda:
-Mescidi Haramı basması,
-Binlerce hacının kanına girmesi,
-Hacerü’l-esved taşını yerinden söküp
Bahreyn’e nakletmesi gibi bir dizi yaptığı aşırılıklar bardağı taşıran son
damla babından etrafa korku salan bir tablo ortaya koyacaktır. Neyse ki 20
yıllık bir aradan sonra Fatımiler vasıtasıyla Hacerü’l-esved taşı getirilip
yerine konulabilmiştir. İşte bu tür bardağı taşıyan son damla niteliğinde ortaya
konulan korku imparatorluğuna dayalı aşırılıklar aynı zamanda Karmatîlikin tarihi
süreç içerisinde 470/1077’e dek sürdürdükleri varlığının sonunu getirecektir. Hakeza
Batı Afrika’da epey bir zamandır yayılma faaliyeti içerisinde bulunan Fâtımîler,
bu kez hızlarını alamayıp Mısır’a göz dikeceklerdir. Derken buralarda kurdukları devletin üzerinden
yaklaşık yarım asır sonrasında 358/359 yılında dördüncü Halife Mu’iz
öncülüğünde göz diktikleri Mısır’a çıkarma yapıp Kahire şehrini başkent yapmak
suretiyle Karmatîlerin buralarda esamesi okunmayacak bir şekilde hedeflerine ulaşmış
olacaklardır. Hatta Mu’iz, tez elden Karmatîler dışında diğer İsmaili grupları
da kendi imameti etrafında toparlar. Ancak bir süre sonra Karmatîler’in bir bedevi
kabile ile yaptığı savaşta mağlup olmalarıyla birlikte bir anda Fâtımîlerin
lehine oluşan bir tablo oluşacaktır. Derken ortaya çıkan böylesi bir tabloda Fâtımîlerin,
neredeyse İsmailiyye mezhebinin tek temsilcisi konuma yükselmelerini
beraberinde getirecektir.
Şu
da bir gerçek; Fâtımî İsmâilliyye Şiâsının temel inanç değerlerinde apayrı bir
çizgide kendilerine yol belirleyip diğer Şia gruplarıyla ilk kez ihtilafa düşmeleri
hiç şüphesiz altıncı halife Hâkim-Biemrillah döneminde vuku bulmuştur. Öyle ki Hâkim-Biemrillah, sadece imamet ve
hilafet makamıyla yetinmeyip güya Yüce Allah’ın ruhu, (hâşâ) kendi bedenine hulul
ettiği manasına gelen “tecessüd-i ilahi”
denen bir inanç sistemini de oluşturur.
Hatta kendisine ulûhiyet isnad edilerekten oluşturduğu ulûhiyet sistemin başına
da veziri Hamza b. Ali’yi getirip
böylece adına Dürzîlik ekolü denen sistemin temelleri atılmış olunur. Ancak Hâkim-Biemrillah’ın
vefatı sonrası Zâhir döneminde Dürzîler sıkı takibe uğrayıp
cezalandırıldıklarından dolayı kahır ekseriyeti Mısır’dan firar etmek zorunda
kalmışlardır. Ayrıca Fâtımî
halifesi Mustansır’ın epey süren
hilafetinin sonunda İsmâilliyye Şiâsı, tarihin en büyük bölünmesiyle yüzleşir.
Nitekim Fâtımî fıkhınca usulen Mustansır sonrası büyük oğlu Nizâr’ın imam
olması gerekirken daha babası vefat etmeden öncesinde bazı tedbirleri alamamanın
getirdiği zaafiyetten doğan boşluktan istifade küçük kardeşi Ahmed, ordu komutanı kayınpederi Efdal
b. Bedr el-Cemâlî’nin telkinleri doğrultusunda el-Müsta’lî ismiyle imamlığını
ilan edivermiş olur. Bu arada imamlığına herhangi bir halel gelmemesi için de
ağabeysi Nizâr’ı yaka paça yakalattırıp mahkûm ettiği İskenderiyye hapishanesinde
öldürtmeyi de ihmal etmez. Böylece bu elim hadiseyle birlikte İsmâilliyye Şiâsı
kendi içinde birbiriyle didişen Nizâriyye
ve Musta’liyye adlı iki ana kola
ayrılmış olur.
Devam edecek
https://enpolitik.com/kose-yazilari/ismilyye_sisi-8028.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder