4 Şubat 2026 Çarşamba
ŞİĺLİĞİN KÖKENLERİ
ŞİĺLİĞİN KÖKENLERİ SELİM GÜRBÜZER
Hiç kuşkusuz Şiâ akımının oluşmasında Kerbela savaşının en büyük etken unsur olduğu muhakkak. Öyle ki. Kerbela sonrası çok büyük taraftar kitlesine ulaşılmış olunur da. Zaten Şiâ ismiyle müsemma; yardımcı, partizan, taraftar ve destekçi manasına gelen bir kavramdır. Dolayısıyla Şiâlığı kendine şiar edinenlerin en önemli ayırt edici yanları itikadi yönden imamet davası gütmeleridir. Nitekim Şiîler hem itikadi konularda aşırıya kaçan (ğulat) yönleriyle hem de “teşbih, recat, tenasüh ve hulul” gibi kavramlar üzerinden taraftar kitlesini etkileyen yönleriyle kendi içinde Zeydiyye, İsmailliyye ve İmamiyye vs. kollara ayrılarak bugünlere gelmiş mezhebi gruplardır.
Ayrıca Müslümanların farklı fikri platformları ekseninde topluluklar oluşturmaları cihetiyle de “Şiâtu Ali, Şiâtu Ali, Şiâtu Osman, Şiâtu Muaviye” türünden kollara ayrıldıkları da apayrı bilinen bir durumdur. Ancak bu türden kategorize edilen İslami oluşumlar geneli kapsayan yönüyle değerlendirildiğinde pekte Müslümanlar nezdinde mezhebi fırkalar olarak adlandırılmazlar. Bu noktada sadece Şiîlerin Peygamberimiz (s.a.v)’in vefatından sonra Hz. Ali ve Ehl-i beytini halife olarak kabullenilmesinin gerektiğini ön şart olarak ileri sürmeleri ve sonraki halifelerinde Ehl-i beyt soyundan gelmeleri gerektiğini şart koşan topluluklar olarak ortaya çıkmaları hasebiyle mezhebi fırka olarak adlandırılmışlardır. Hakeza Şiîlerin kendilerine meşrutiyet atfettirmek adına kökenlerini Hz. Ali (k.v)’e ve Ehl-i beyte dayandırdıklarından dolayıdır ki, izini iz sürdükleri yolu “eş-Şiâ” mezhebi olarak tanımlamayı uygun görmüşlerdir. Bu arada Sünni ulemasının Şiîler hakkındaki tanımlamalarını nazari itibara aldığımızda ise Allah Resulünün ahirete irtihali sonrası Hz. Ali (k.v)’in sıralamada diğer ilk üç halifenin önünde birinci halife olarak takdim edilip devamında da evlatlarının soyundan gelen imamlara tabii olunması gerektiğine inanan taraftar kitlesinin “Şiâ” gurubu olarak tanımlandığını görürüz. Her neyse Şiâ ekolü, ister Sünni ulemasınca isterse Şiî ulemasınca tanımlansın, sonuçta bu söz konusu mezhebi akımın etrafında halka oluşturaraktan kümelenen taraftar toplulukların:
-Hz. Ali (k.v)’i diğer halifelerin önünde birinci halife olarak konumlandırıp tarafgir yapıya bürünen bir fırka oldukları gerçeğini,
-Şiâ imamlarının Allah Resulünden sonra beşeriyetin fevkinde en efdal insan kabullenen bir fırka oldukları gerçeğini,
-Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra baştan beri imamlık ve halifeliğin Hz. Ali (k.v)’in ve Ehl-i Beytinin hakkı olduğuna inanan bir fırka oldukları gerçeğini,
-Hz. Ali (k.v)’in ahirete irtihalinden sonra ise imamların mutlaka onun neslinden gizli ya da açık bir şekilde nassla tayin edildiğine inanan bir fırka oldukları gerçeğini,
-Şiâ imamlarının Vehbi ilme sahip günahlardan masum olduğuna iman edenler tayfasından müteşekkil bir fırka oldukları gerçeğini değiştiremeyecektir. Hem kaldı ki Şiâ ekolü, gerek Allah Resulü (s.a.v) döneminde gerekse Hz. Ali (k.v) döneminde ete kemiğe bürünmüş bir fırka olarak da ortaya çıkmışta değillerdi. Besbelli ki sonradan bir takım elim hadiselerin vuku bulmasıyla birlikte Şiî fırkası olarak ortaya çıkmışlardır. Örnek mi? İşte tarihi süreç içerisinde Tevvabun harekâtının Şiîliğin doğuşunu tetikleyen en önemli hadise olarak ortaya çıkması bunun en tipik örneğini teşkil eder. Ancak gel gör ki, Şiâ ulemasının kahır ekseriyeti Ali taraftarlığının (teşeyyü’) ortaya çıkışını:
-Güya Peygamber kavlince ve O’nun (s.a.v) tavsiyesi doğrultusunda gelişim kaydettiği bağlamında,
-Güya Peygamberimiz (s.a.v) daha hayatta iken başta Selman-ı Farisi olmak üzere Ebu Zer el-Gıfari, Mikdad b. El-Esved ve Ammar b. Yasir gibi daha nice sahabenin Hz. Ali (k.v)’e özel ihtimam gösterip üstünlük atfettikleri bağlamında,
-Güya yine aynı sahabe halkasının Allah Resulünün ahrete irtihali sonrasında Hz. Ali (k.v)’e üstünlük atfetmeleri yönünde aynı tutumlarını devam ettirip ona duydukları özel muhabbetten dolayı bu söz konusu sahabe halkasının da “Ali Şiâsı” olarak anıldıkları bağlamında fikir serdetmişlerdir.
Oysaki Resûlullah (s.a.v.) hayatta iken kendisinden sonra Müslümanları kimin yöneteceği ve yeni yöneticinin nasıl belirleneceği hususunda herhangi bir hüküm vaaz etmemiştir. Dolayısıyla Allah Resulü (s.a.v) bu dünyadan dâru’l bekâya göç edince ister istemez Müslümanların yeni yöneticisinin kim olacağı meselesi gündeme gelmiştir. Bunun üzerine Ashab-ı kiram, Sakîfe’de Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a biat etmek üzere toplanıp kendisine "elini uzat" denildiğinde ilk biat eden Hz. Ömer (r.anh) olmuştur. Böylece Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) tüm Ensar ve Muhacir birlikteliğinden oluşan ashabın istişaresi doğrultusunda Müslümanların ilk halifesi olarak seçilmiştir. İşte bu noktada Sünni ulema, Allah Resulünün yönetimle ilgili bir vasiyetinin olmadığı hususunda hemfikir oldukları halde, Şiâ uleması ise tam aksine halifeliğin Peygamberimiz (s.a.v)’den Hz. Ali (k.v)’e ve yakınlarına devr olunan miras hakkı olduğundan dem vurmuşlardır.
Evet, Şia uleması inadım inat halifeliğin Hz. Ali (k.v)’in hakkı olduğu iddia ede dursun, oysaki Peygamberimiz (s.a.v) mal mirası bırakmadığı gibi kendinden sonra da halife olacak şahsın ne ismini vasiyet etmişliği ne de yönetim modelinin nasıl olacağı hakkında nassa dayalı vasiyet etmişliği söz konusu değildi. Zira Ashab-ı kiram da gerek Hz. Ali (k.v)’in Hz. Ebû Bekir (r.a)’a geç biat eylemesi hususunda gerekse Peygamberimiz (sa.v)’in Şiilerce dile getirilen güya Gadîr-i Hum vakasında sahih nassa dayalı halifeliğin tayin edildiği hususunda herhangi bir hüküm vaaz ettiği şeklinde bir anlam çıkarmamışlardır. Dolayısıyla halifeliğin ilk etapta Hz. Ali (k.v)’in hakkı olduğu iddiası herhangi bir nassa dayalı hüküm olmayıp tam aksine “Ali tarafgirliğinin” aşırı siyasi boyutlara ulaşmasının neticesinde Şia ulemasının kendi ictihadlarınca ortaya attıkları tevile dayalı hüküm olduğudur. Hem kaldı ki, Hz. Ali (k.v) Allah Resulünün ahirete göç etmesiyle birlikte devlet işlerinde liyakat ve adaleti şiar edinen her iki halifenin de bizatihi yanında müşavirlik görevi ifa ederekten doğrudan destek bile olmuşlardır. Ne zaman ki Ebû Bekir (r.a) ve Hz. Ömer (r.a) sonrasında halife olan Hz. Osman (r.a)’ın yakınlarının telkiniyle devlet yönetimine ehil idareciler yerine akrabalarını işbaşına getiriverir işte o zaman akraba kayırmacılığının halkta uyandırdığı rahatsızlıkla birlikte Şia’nın doğuşunu tetikleyecek hazır bir ortamın oluşmasını da beraberinde getirir. Aslında Hz. Ali (k.v) tarafgirliği anlamında adına “Şîatu Ali” denen ilk ciddi oluşum Velid b. Ukben’in valiliği döneminde Kufe’de zuhur etmiştir dersek yeridir. Öyle ki, adı Kur’an okuyucular diye de bilinen bu Kurra tayfası, ilk başta Hz. Ali (k.v)’in hilafeti döneminde bu ilk ciddi oluşumun temellerini atıp ilerisinde Ali Şiâsının öncü liderleri konuma gelmişlerde. Derken onların varlığında adına “Şîatu Osman” denen Osman taraftarları güç kaybına uğrayıp bu arada halkın işbaşına adaletli bir Devlet başkanının gelmesi noktasında bir arayış içerisine girmesini fırsata çeviren “Şîatu Ali” taraftarları toplumun farklı kesimlerinden güç ve itibar kazanmasını beraberinde getirmiştir.
Hele Şiiliğin kökenlerine daha da derinlemesine indiğimizde bilhassa Cemel, Sıffin ve Nehrevan gazalarında Hz. Ali (k.v) ile beraber harekât edenler aynı zamanda adına Ali’nin ilk Şiâsı denen “eş-Şi’atü’l-ulâ” tayfasını oluşturduğunu görürüz. Harici tayfası ise malumunuz hakem olayında Hz. Ali (k.v.)’e başkaldıraraktan ardı arkası kesilmeyen kanlı olayların fitilini ateşleyip daha sonraki yıllarda da kendi içlerinden tuttukları tetikçi İbn-i Mülcem aracılığıyla da Müminlerin halifesini arkadan hançerleyip şehit ettiklerini görürüz. Böylece bu elim hadiselerin muvacehesinde Hasan (r.a) babasının katledilmesinin akabinde Kufe’de meşru halifesi olarak kabul görmüştür. Ancak Hz. Hasan (r.a) 6 ay bir süre ile halifelik görevinde bulunup karşılıklı yaptığı anlaşmayla halifeliği Muaviye’ye devretmesinin neticesinde adına “Ali’nin ilk Şiâsı” denen taraftarlarca bu durum hoş karşılanmayıp bundan böyle hilafet davası için mücadele edeceklerdir. Hz. Hüseyin (r.a) ise eş-Şi’atü’l-ulâ Ali taraftarlarının gazına gelmeyerekten kardeşi Hasan’ın Muaviye ile yaptığı anlaşmaya sadık kalıp kendince itidalli bir yol izleyerekten;
-Gerek Eş’as b. Kays el Kindî’nin İmam Hasan’la evlendirdiği kızı Cude ile görüşmesi için Muaviye tarafından vazifelendirilen Mervan b. Hakim’e verilen talimat doğrultusunda Cude’nin bizatihi kendi kocasını zehirleyip hayatına son vermesine karşılık Yezid’le evlendirileceği vaadi bir kandırmayla vuku bulan Hz. Hasan’ın şüpheli ölüm hadisesi karşısında meseleye ihtiyatla ve sükûnetle yaklaşımında olsun,
-Gerekse eş-Şi’atü’l-ulâ Ali taraftarlarının Muaviye yönetimince sürekli baskı altında zulme tutulduklarını gerekçe göstererekten isyana kalkışılması yönünde kendisine yapılan teklifleri reddettiği, hatta at izinin it izine karıştığı o puslu havalarda bile ihtiyatlı yaklaşımını sürdürüp hiçbir şekilde imamet ve halifelik davası gütmeyecektir.
Ancak her ne kadar Hz. Hüseyin (r.a), Muaviye döneminde kardeşi Hz. Hasan’ın Muaviye ile yaptığı anlaşmaya sadık kalıp “eş-Şi’atü’l-ulâ Ali” taraftarlarının isyan teklifini reddetse de maalesef bu dönemde de hutbelerde Hz. Ali ve Ehl-i beyte lanet okuyaraktan yapılan baskı ve zulümler hız kesmeyecektir. Derken tüm yapılan zulümlere başkaldıran Hucr b. Adiy ve yakınlarından 5 kişinin Muaviye taraftarlarınca katledilmeleri neticesinde Emevilere karşı içten içe hem Kufe’deki Ali taraftarlarınca, hem de Müminlerin genelinde çok derin kin ve nefret duygusu uyandıracaktır. Hatta bu arada Muaviye’nin Hasan (r.a) ile yaptığı barış anlaşmasına sadık kalmayıp hayatta iken oğlu Yezid’i veliaht tayin etmesi de Hz. Ali taraftarlarının sinir uçlarını germeye ziyadesiyle yetecektir. Neyse ki Hz. Hüseyin (r.a) Muaviye’nin vefatıyla yerine halifeliğe geçen oğlu Yezid’e biat etmeyecektir. Böylece bu durumdan vazife çıkaran başta Kufe Şiîleri olmak üzere çok sayıda kabile reisi Hz. Hüseyin (r.anh)’a yazdıkları mektuplarla Emevilerin saltanatına son vermesi yönünde harekete geçildiği takdirde kendisine her türlü desteği vereceklerini taahhüt edeceklerdir. Bu arada Hz. Hüseyin (r.a)’ın arkadaşları her ne kadar kendisine gelen mektuplara itibar etmemesi ve Kerbela’ya gitmemesi yönünde birtakım uyarı ve telkinlerde bulunsalar da, o yine de karşı taraftan gelen destek çağrılarına kayıtsız kalmayıp aile efradıyla birlikte gittiği Kerbela’da Muharrem ayının aşûre gününde hunharca şehit edilmiş olur.
Evet, ne yazık ki Hz. Hüseyin (r.a), beraberinde götürdüğü Ehl-i Beytten hanımı evlatları ve bir avuç mücahid, Yezidin Kufe’ye asli görevine ek görevle gönderdiği Basra valisi Ubeydullah Ziyad’ın komutasında binlerce askerin kuşatmasıyla şehit edileceklerdir. Ayrıca Ehl-i beytten 72 kişinin şehit edilmesiyle birlikte Şia akımının mezhebi yapıya dönüşmesini beraberinde getirecektir. Maalesef Kufelilerin Hüseyin’e destek vereceklerinin sözünü yemelerinin ağır bedeli olarak Emevi ordusu Hz. Hüseyin (r.a)’ın Kerbela’da hunharca şehit edilip kesik başının Şam’da ki Yezid’e gönderilme hadisesi Kufe Şiilerini de çok derinden üzüntüye sevk edecektir. Ancak Kerbela’da şehit düşenler geri gelmeyeceğine göre üzüntü duysalar ne duymasalar ne, sonuçta ilk başta destekleyeceklerine söz verip sonrada yan çizip caydıkları gerçeğini değiştiremeyecektir. Yine de Hz. Hüseyin (r.a)’a destek çıkamamalarından çok büyük pişmanlık duyup birbirlerini tövbe etmeye çağıracaklardır. Nitekim yapılan çağrılar yerini bulup pişmanlıklarını bir göstergesi olarak Hz. Hüseyin (r.a)’ın kesik başından geriye kalan gövdesinin o yörenin ahalince defnedildiği Kerbela mezarı başında toplanılıp ağıtlar yakaraktan tevbe eyleyeceklerdir. Böylece Süleyman b. Sûrad el-Huzâi öncülüğünde yapılan topluca intikam yeminleri eşliğinde adına Tevvabûn (tövbekârlar) dedikleri bu harekâtın oluşumuna start verilmiş olunur. Ayrıca Kufe’den ayrılan 4 bin civarında gönüllünün de 65/684-5 yılında Hz. Hüseyin (r.a)’ın kabrini ziyaret etmelerinin ardından oluşturulan harekâta omuz verip Aynü’l-Verde yakınlarında Emevi ordusuyla yapılan savaşta başta Süleyman b. Sûrad el-Huzâi dâhil olmak üzere çoğu neferin kılıçtan geçirildiği büyük bir hezimet yaşanacaktır.
Peki, yaşanan bu elim olayın ardından ve Yezid b. Muaviye’nin vefatı sonrası ne gibi hadiseler yaşandı derseniz, bu noktada Ali’nin Medain Valisi Sa’d b. Mesud’uh yeğeni Muhtar b. Ebî Ubeyd es-Sakafî, tez elden Kufe’de Hz. Hüseyin’in öldürülmesinde her kimin dahli varsa onlardan intikam alınacağının ahdiyle Şiilerin liderliğine soyunacaktır. Nitekim Muhtar herkesin gözü önünde yaptığı bu intikam yeminiyle Kufe’de eylem hareketini başlattığında, ilk iş olarak Hz. Hüseyin’in oğlu Ali b. Hüseyin’e (Zeynelâbidîn’e) atfen yazdığı bir mektupla onun imamlığını tasdik edip kendisine biat eylemek isteğini bildirmek olur. Hatta yazdığı mektupta; şayet imamlığını cümle âleme ilan bildirip insanlara biat etmeleri noktasında çağrı yapılırsa kendisinin de bizatihi bu çağrıya icabet edip yeryüzünde imamlığını hâkim kılmak için çaba göstereceğini yazmayı da ihmal etmez. Ancak Zeynelâbidîn kendisine atfen yazılan bu mektupla imamlığının cümle âleme ilanı yönünde yapılan teklife sıcak bakmadığı gibi gelen mektuba cevap vermez de. Muhtar bu durumda Zeynelâbidîn’den umudunu kesince bu kez Hz. Ali (k.v)’in Fatıma dışında bir hanımından olma oğlu Muhammed b. El-Hanefiyye’ye yazdığı mektupla ona da aynı teklifi yapar. Tabii bu teklife kayıtsız kalmayan İbnü’l-Hanefiyye, Şiâ’nın bilfiil imamı olarak kabul görmenin yanı sıra Muhtarın başlattığı fiili harekâtın manevi destekçisi olur da. Böylece Muhtar, öncülüğünü yaptığı harekete her ahval ve şartta manevi destek vermeye hazır vaziyette ki İbnü’l-Hanefiyye’nin bu jestine karşılık onu yeryüzünde adalet ve nizamı tesis edecek mehdi olduğunu ilan ediverir. Derken İbnü’l-Hanefiyye’nin manevi imamlığı ve Muhtarın liderliğinde radikal (ğâlî) Şiî taraftarları aynı ortak duygu seli içerisinde tek yürek tek vücut olup böylece Hz. Hüseyin (r.a)’ın şehit edilmesinde dahli olan her kim varsa izini sürüp her birini öldürmek suretiyle Kerbela’nın intikamını almış olurlar. Hatta bu arada Muhtar’ın İbrahim b. Eşter komutasında sevk ettiği Şiî taraftarları Musul yakınlarında Hâzir ırmağı kıyısında Emevi ordusunu bozguna uğratıp Kerbela hadisesinde vuku bulmasında sorumlu tutulan Irak Valisi Ubeydullah b. Ziyad’ın kesik başı Kufe’de teşhir edilmek üzere Muhtar’a gönderilir de.
Evet, Kerbela’nın intikamı alınır alınmasına ama tarihler 67/687 yılını gösterdiğinde bu kez Musab b. Zübeyr yeni bir sefer düzenleyip harekâtın lideri Muhtar ve 8 bin kadar taraftarını öldürmek suretiyle hezimete uğranılan o günün acısını kendince çıkarmış olur. Bu durumda İmam Muhammed b. el-Hanefiyye tamda bir gözü toprağa bakar diyebileceğimiz hayatının son demlerinde harekâtın lidersiz kalmaması adına oğullarından sonuncusu Ebû Hâşim Abdullah’ı harekâtın liderliğine tayin edip kendisinden sonra bir fırsatını bulduğunda halifeliği ele geçirmesini vasiyet eyler. Hani Aristoteles tabiat boşluk kabul etmez demiş ya, aynen öyle de Ebû Hâşim’de babasının vasiyeti doğrultusunda Hicri birinci asrın sonlarına doğru Şîa’nın emiri olarak idari otoriter boşluğu doldurmuş olur. Zaten ortada kendisine rakip olacak birileri ortaya çıkmayınca Şîa taraftarları bundan böyle ona hep harekâtın imamı gözüyle bakacaklardır. Hatta bir kısım Şîa grupları da onun Humeyme’de, Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası Hz. Abbas (r.a)’ın torunlarından Muhammed b. Ali b. Abdullah b. Abbas’ı vasi tayin eylediğine dair ileri sürdükleri görüşlerin tesirinde kalarak bu harekâtın safında yer alırlar bile. Ancak Abbasoğulları’nın, Emevîler’i hükümranlığına son verip iktidarı garantilemelerinin ardından iktidarları öncesi birbirleriyle gayet iyi ilişkiler içerisinde oldukları Alioğullarıyla yolları ayırıp bu kez tarihin yaprakları ilk defa “Abbâsiyyûn– Aleviyyûn” çekişmesine sahne olacak bir şekilde evrilir.
Tarihin yaprakları evrile dursun, ortada şu bir gerçekte vardı ki, Muhammed b. el-Hanefiyye’nin karizmatik ismi üzerinden halka oluşturan Keysâniyye mensuplarının onun vefat etmediğini, bilakis Radva dağında gaybet halinde uzlete çekildiğini, tarihin evirileceği bir başka zaman diliminde gaybet halinden ortaya çıkıp mehdilik misyonuyla yeryüzünde adaletin tesisi için geleceğine dair olan inançlarını akaidin bir rüknü olarak kabullenmeleriyle birlikte bu noktada ilk kez Şii farklılaşmasının Keysâniyye kolunu oluşturacaklardır. Öyle ki, kendilerine “Vasiyet nazariyesini” inanç felsefesi olarak rehber alıp güya Peygamberimiz (s.a.v)’in kendisine Hz. Ali (k.v)’i vasi tayin eylediği, Hz. Ali (k.v)’den sonra da bu vasiliğin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kanalıyla Ehl-i beyt neslin imamlarınca devam ettirildiğidir. Derken birinci asrın sonunda ortaya konan Vasiyet nazariyesi Şîa taraftarları arasında değişik açılardan tevil edilmesinin yol açtığı tartışmalar eşliğinde kendi içlerinde bir takım bölük pörçük fırkaların türemesini de beraberinde getirir. Üstelik değişik isimler altında ortaya çıkan birçok fırka türü oluşumlar, Ebû Haşim’den sanki kendilerine özgü intikal eden bir vasiyet varmış gibisine hareket edip sadece kendi takip ettikleri yolun imamlarının vasiliğinin hak olduğu iddiasıyla faaliyetlerini yürüteceklerdir. Nitekim sadece kendi takip ettikleri yollarını hak olduğunu görenlerden;
-Hz. Ali (k.v)’i ilahlaştıran Sebeiyye fırkası ile Keysâniyye çatısı altında neşet bulan Beyânîyye, Cenâhiyye, Harbiye, Hâşimiyye, Kerbiyye, Muhtârîyye, Rizâmiyye türünden fırkalar da Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad edip tenasüh, rec’at, beda ve ibaha vs. kavramlar üzerinden aşırı (ğalî) fırka türü oluşumlar olarak adlarından söz ettireceklerdir.
-Hakeza İsmâilîler çatısı altında neşet bulan Karmatîler, Bâtınîler, Seb’iyye, Muhammire, Nizâriyye türünden fırkalarda bâtınî kavramlar üzerinden hareket ederek güya İsmail b. Cafer’in vefat etmediğini, gün gelecek ortaya çıkıp dünyayı adaletiyle nura gark edeceğine dair güttükleri inanç davaları doğrultusunda Şîa’nın bir başka aşırı (ğalî) fırka oluşumlar olarak adlarından söz ettireceklerdir.
Derken Şîa’nın, bilhassa Zeydiyye, İsmâilîyye ve İmâmiyye gibi büyük ana baş fırka kolları tarihi süreç içerisinde varlıklarını sürdürüp bugünlere gelmiş olacaklardır. Malum Şîa’nın aşırıya kaçan ğulat adıyla bilinen diğer bölük pörçük olmuş marjinal düzeyde ki birtakım fırka türü oluşumlar ise zaman içerisinde çoğu günümüze dek varlıklarını sürdüremeyecek derecede silinip gideceklerdir.
Hâsılı kelam; Şiiliğin kökeni hakkında eski yeni araştırmacıların ileri sürdükleri tezlerden birkaçına baktığımızda:
“-Kimi araştırmacılara göre Şîa fırkasının değişik dini ve felsefi sistemlerden etkisiyle gün yüzüne çıktığını,
-Kimi Şîa gruplarının inançları doğrultusunda ileri sürdükleri tezlerine göre İmamın nass ve vasiyetle tayin edilerek takip ettikleri yollarının gelişim kaydettiğini,
-Kimi araştırmacıların ileri sürdükleri tezlere göre Şîa fırkasının Yahudi asıllı İslam’a sonradan girdiği varsayılan Abdullah İbn Sebe kanalıyla neşet bulması hasebiyle Yahudi kökenli düşüncelerden beslenip dal budak saldığını,
-Kimi araştırmacıların tezlerine göre Şîa fırkasının Hz. Hüseyin’in İran hükümdarı Yezdücürd’ün kızıyla evliliği sebebiyle Hüseyin’in neslini eski hükümdarlarının varisleri gibi gördüklerini.. Aynı zamanda Selmani Farisi gibi Hz. Ali yanlılarının İran asıllı olması gibi sebeplere dayandırılıp Şiiliğin Fars bünyesindeki ğali unsurlar tarafından kabul edilen tenasüh, tescîm, hulul ve benzeri inançlarını dikkate alaraktan Şia’nın Budizm, Brahmanizm ve Mecusilik gibi eski inançlarının üzerlerine sirayet etmişlik etki izlerinden kaynaklandığını” görürüz.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/siligin_kokenleri_-8001.html
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder