30 Aralık 2025 Salı

SIFFİN VE KERBELA GÖLGESİNDE ALEVİLİK


 SIFFİN VE KERBELA GÖLGESİNDE ALEVİLİK

SELİM GÜRBÜZER
Hz. Ali (k.v), Cemel vakasından sonra Ümmet-i Muhammed’in birliği ve dirliğini sağlamak maksadıyla Suriye’ye yöneldiğinde ilk uğrak yeri Basra istikametidir. Malum Basra’da işleri hal yoluna koyduktan sonra bu kez Kufe istikametine doğru yönelip Şam’a yakın bir yerde konaklar. Hiç kuşkusuz buraya konaklama öylesine sıradan bir konaklama değildi, bilakis burada konaklamakla Muaviye’ye ince bir göndermeyle 'sıra sana da geldi' mesajı verilmiş olunur. Ancak ne var ki, Hz. Muaviye bu mesajı görmezden gelip her zaman ki gibi Hz. Ali (k.v)’e biat etmeyecektir. Hatta kendisiyle istişare edilmesi yönünde taleplere kayıtsız kalıp tüm müzakere yollarını kapatmayı yeğler. İster istemez bu hal vaziyet içerisinde Cemel vakasından bir yıl sonra kılıçlar kınından çıkıp her iki ordu da Sıffin ovasında karşı karşıya gelmiş olur. Aslında bu karşı karşıya geliş bir anlamda Emeviliğin Haşimiliğe olan başkaldırışı bir karşılamadır. Ve o an gelip çattığında her iki tarafta Sıffin ovasında ne için savaştıklarının bilincinde olmaksızın göğüs göğüsse girişilen bu muharebede tarihe çok büyük kayıpların yaşandığı bir vaka olarak geçecektir. Böylelikle Resulullah (s.a.v)’in daha hayatta iken söylediği; “Ya Ali ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine çarpışacaksın” diye beyan buyurduğu mucizevî hadis-i şerifin sırrı Sıffin ovasında zahiren vuku bulmuş olur. İşte bu nedenledir ki İslam âlimlerin kahır ekseriyeti Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında kıyasıya geçen bu mücadelenin arka planında yatan ana nedeninin ictihada dayalı bir mücadele olduğunda hemfikir olmuşlardır.
Evet, Sıffın vakası büyük kayıpların yaşandığı bir savaş olmanın ötesinde aynı zamanda Haricilerin Hz. Ali'nin saflarından kopmasını da beraber getiren bir savaştır. Düşünsenize Sıffin vakasına kadar halifeye olan sadakatlerinde kusur eylemeyen Hariciler, savaş meydanında o anda hakemlik meselesinde ihtilafa düşüp Hz. Ali (k.v) ile yollarını o anda ayırabiliyorlar. Hani sırf yollarını ayırsalar bir nebze olsun hadi neyse deriz, ancak bir bakıyorsun muhalif kanatta olurlar. Yetmedi Kur’an’da geçen; “Hüküm Allah’ındır” ayetini Hz. Ali (k.v)’e karşı kalkan olarak kullanacak kadar had hudut bilmez olabiliyorlar. Hz. Ali (k.v) ise haddi hududu aşan bu ifadeler karşısında:
-“Dile getirdiğiniz bu sözlerle aslında emirlik Allah’ındır demek istiyorsunuz. Oysa emirlik olmalı ki, onun vasıtasıyla bütün işler görülebilsin..” diye beyan buyurmakla ayet-i celilenin hakiki manasını yüzlerine karşı ortaya koymuş olur.
Malumunuz Hariciler aynı zamanda iyi Kurrâ ehlidirler, yani Kur’an’ı iyi hıfz etmiş okuyuculardı, ama neye yarardı ki. Bir kere Kur’an’ı hıfz etmiş olarak iyi okumak, ayetlerin mana ve ruhuna vakıf olmak manasına gelmezdi ki. Zaten değil midir ki, onlar Kur'an'ın mana ve ruhundan uzak okuyucular olarak adlarından söz ettirdiler, bu yüzden sırf hıfz etmenin gurur okşayıcılığıyla karşılarına çıkan her kim olursa olsun kâfir ilan etmeyi kendilerine vazife edinmişlerdir hep. Hakeza Haricilere bir bakıyorsun Hz. Ali (k.v)’in safından niye ayrıldıklarını kendilerine sorulduğunda; verdikleri bilgi kıtlığı cevapla; 'Sıffin vakasında hakeme başvurmayı' gerekçe olarak göstereceklerdir. Oysa Hz. Ali (k.v) başlangıçta Kur’an sahifelerinin mızraklara takılmasının bir tuzak olduğunu defalarca telkin etmişliğine rağmen onlar inadım inat Hz. Ali (k.v)’i hakem tayin hususunda kabul etmeye mecbur kılacaklardır. Böylece had hudud bilmezlikleri ve cehaletleri yüzünden tarihin seyri kanlı yılların yaşanmasına evirilecek hadiselere yelken açılmıştır.
Evet, bu tarihi evrilmenin başlangıcında öyle anlaşılıyor ki, Hz. Ali (k.v) hilafet ictihadıyla, Hz. Muaviye'nin de saltanat içtihadıyla giriştikleri bu mücadelenin yanı sıra birde bunun üstüne üstük bedevi (Harici) kılıçlarına maruz kalınan bir süreç yaşanmıştır. Hiç kuşkusuz Haricilerde bir zamanlar İslam’a samimi ve candan bağlı topluluklardı. Ancak ne var ki sırf samimiyet bir yere kadardır, bilgi sahibi olmakta gerekiyordu. Hatta bugün bile geldiğimiz noktada yaşadığımız kanlı kavgaların perde arkasında besbelli ki koyu cehaletten kaynaklanan bilinçsizlik yatmaktadır.
Kelimenin tam anlamıyla Sıffın vakası Hz. Ali (k.v.)’in hilafet içtihadıyla harekete geçip Hz. Muaviye’nin ise saltanat içtihadıyla karşı karşıya geldiği bir savaştır. Asla iddia edildiği üzere sırf imamlığı elde etmeye yönelik yapılan bir mücadele değildi. Dahası Hz. Ali (k.v)’ın Hz. Osman (r.anh)’ı katledenlerin hemen teslim etmenin yanlış olacağı içtihadında bulunması, Hz. Muaviye’nin ise bir an evvel katillerin cezasının verilmesi gerektiği ictihadın da bulunmasının neticesinde aralarında birtakım olayların vuku bulmasına yol açan bir hadisenin adıdır dersek yeridir.
Fitne odakları Sıffin vakasından bekledikleri neticeden pek tatmin etmemiş olsalar gerek ki, fitne başı Abdullah bin Sebe, savaş sonrası bu kez yeni bir planı devreye koymak için kolları sıvayacaktır. Bu sefer ki senaryoda Ehl-i beyt muhabbetini istismara yönelik bir eylem planı yapmak vardır. Nitekim yürürlüğe konulan plan gereği İbn-i Sebe tarafından kışkırtılan bir grup Hz. Ali’nin huzuruna çıka gelip:
-“Sen Rabbimizsin, ilahımızsın..” deme cüretini gösterebilmişlerdir. Tabii Hz. Ali (k.v) bu durum karşısında İbn-i Sebe’nin ordu içinde taraftarlarının çokluğundan hareketle fitnenin önüne geçmek maksadıyla onu öldürmek yerine, sadece Medayin’e sürmekle yetinmiştir. Ancak İbn-i Sebe sürgün gittiği yerlerde de boş durmayacaktır. Hatta vaktiyle Hz. Ali (k.v)’den kaçan birtakım Harici gruplarıyla ve reisleri Şureyh b. Evfa ile de görüşmeleri ihmal etmez. Zaten her ne oluyorsa bu görüşmelerden sonra Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Hz. Amr İbnü'l As hakkında suikast tertibi kararı da alınır bile. Derken Muharrem ayının on yedinci günü üç suikastçı yola çıkarıldığında takdiri ilahi bu ya; Hz. Muaviye ve Hz. Amr İbnü'l As bu suikast girişiminden kıl payı kurtulmuş olurken, Hz. Ali (k.v) ise İbn-i Mülcem isimli suikastçının zehirli kılıcına maruz kalıp hasta yatağa düşecektir. Zehirli kılıca maruz kalması da gayet tabiidir. Çünkü hilafet müessesinin gereği yanında Hz. Muaviye‘nin saltanat tarzı yaver türünden koruması yoktu. Derken hasta yatağında kendisine;
-“Hz. Hasan’a biat edelim mi?” sualini sorduklarında cevaben şöyle der:
-“Size bunu ne tavsiye ederim, ne de yapmayın derim.”
Aslında bu sözlerle aynı zamanda hilafetin seçimle olabileceği imasında bulunmuş olur.
Hz. Ali (k.v), Allah Resulünün beyan buyurduğu veçhiyle tenzilin tevili mücadelesinde şehit düşüp Hakka yürümüştür. Ancak ahrete irtihalinin ardından fitne güruhu yine boş durmayıp, bu kez Hicretin 39. yılında (Miladi 660) hac mevsiminde İbn-i Sebe’nin telkinleri doğrultusunda bir grup Haricinin aldığı kararla naaşına hulul, yani Allah’ın varlığa tecellisi anlamında ‘ulûhiyet’ sıfatı isnat edilecektir. Düşünsenize “Her nefis ölümü tadacaktır” ilahi emrin hilafına mevta olmuş bedene Yüce Allah’ın sıfatlarının tümünün intikal edip birleşmesi anlamında hulul isnat edilerek Müberra Dinimize aykırılıkta ölçü tanınmayacaktır. Böylece ulûhiyet isnad edilmekle Şiiliğin tohumları ekilmiş olur.
Peki ya Muaviye? O da malum, Hz. Ali’nin şehit olmasının ardından o’na olan husumetini mescitlerde Hz. Ali’ye reddiyeyle başlayan hutbelerle karşıt tutumunu sürdürecektir. İşte Hz. Hasan, Muaviye’nin bu inadım inat tutumu karşısında tıpkı babası gibi ümmetin birlik ve dirlik hassasiyeti bir karakter haleti ruhiye içerisinde halifeliği Muaviye’ye devredecektir. Böylece temel amacının nefsi hesaplaşma olmadığı, hatta temel amacının Hz. Osman (r.a)’ın katillerinin kanı kanla yıkama davası olmadığı, asıl temel amacının birlik ve dirlik için hilafetin baki kalması davası olduğunun mesajını vermiş olur. Ve verdiği bu anlamlı ince bir mesajla tüm ihtilafların bitmesi noktasında bir tavır ortaya koymuş olur. Zaten hilafeti devretmekle Allah Resulü (s.a.v) hayatta iken; “Benden sonra halifelik otuz senedir ondan sonrası mülktür” diye beyan buyurduğu mülk (saltanat) dönemlerinin eşiğine gelinmiş olunur da. Nitekim Tarihçi Corci Zeydan bu hususta Hilafetin babadan oğula geçiş sürecinin Hz. Muaviye tarafından başlatıldığını, esasen İslam'da hilafetin seçime dayalı bir makam olduğunu dile getirmekle hadis-i şerifin tecellisini teyit etmiş olur. Zira Allah Resulünden sonra dünyevi liderliğe ashabın reyi ile sırasıyla Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali seçilerek halife olmuşlardı.
Hâsılı kelam; Allah Resulü (s.a.v)’in ; “Ey Ali ben Kur’an'ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine mücadele edeceksin” diye beyan buyurduğu devir bu şekilde tamamlanmış olur.
Kerbala
Fitne olayının zirveye ulaştığı noktada diyebileceğimiz bir diğer hadise ise hiç kuşkusuz Kerbelâ vakasıdır. Aslında vuku bulan bu hadise ictihadi meseleden kaynaklı olmayıp, doğrudan Emevi ırkçılığına karşı gösterilen bir tepkinin sonucu ortaya çıkan bir vakıadır. Yani vakıanın temelinde din ve milliyet çatışması söz konusudur. Nitekim Said Nursî Hz.leri bu mevzuda şöyle der: “Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Emeviler’e karşı mücadeleleri ise din ve devlet muharebesi idi. Yani Emeviler Devlet-i İslâmiye’yi Arap milliyeti üzerine istinad ettirip Rabıta-ı İslâmiyet’i, Rabıta-ı milletten geri bıraktıklarından iki cihetle zarar verdiler... Rabıta-i diniyye yerine Rabıta-i millet ikame edilemez; edilirse adalet edilmez, hakkaniyet gider” (a.g.e. Sh.55).
Gerçekten de Said Nursi Hz.lerinin dile getirdiği beyanlarından da anlaşıldığı üzere asabiyetçiliğin veya ırkçılığın zarar boyutu Müslümanlar arasında o kadar onarılmaz yaralar açtı ki netice malum, Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt, Yezid zulmüne maruz kalıp şehit olmuşlardır. Öyle ki, yürekleri dağlayan bu elim hadise Müslümanlar arasında ciddi boyutta ayrılıklara yol açmıştır. Hatta tarihi süreç içerisinde gelinen noktada bile halen Sünni-Şii ayırımı yapılaraktan tarafların birbirine karşı ön yargıya dayalı suçlamaları hız kesmiş sayılmaz da. Oysa hiçbir Sünni aile bugüne kadar Kerbala hadisesinde Yezid zulmünden yana bir tavır sergilediği görülmediği gibi hiçbir Sünni aile çocuklarına asla ‘Yezid’ ismi de vermiş değildir. Bilakis Ehl-i beyte olan sevgine binaen Sünni aileler çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin sıkça verilen isimler arasındadır. Bu demektir ki bizim Ehl-i beyte olan muhabbet noktasında Alevilerle herhangi bir ayrı gayrılığımız yoktur. Yeter ki, birbirimize ön yargıyla yaklaşmaksızın tanış olmaya çalışalım, bak o zaman Hünkâr Hac-ı Bektaş Veli’nin “Bir olalım, İri olalım, Diri olalım” diye dile getirdiği söz yerini bulup anlam kazanır da. Hem kaldı ki İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah kılığında aramızda dolaşan tahrikçi unsurların oyununu bozmak için birlik beraberlik içerisinde bulunmaya mecbur olduğumuz gibi kardeş olmak varken birbirimizin kuyusunu kazmak niye?
Hâsılı kelam Bediüzzaman Said Nursî Hz.leri Kerbelâ Vakası hakkında aşağıdaki satırlarda şu tespitte bulunmakla aslında meramımızı şöyle dile getirmiştir:
-“Kader nokta-i nazarında feci akıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın cem’i gayet müşkildir, onun için onları dünyadan küstürdü, dünyaya karşı alâkaları kalmasın, onların elleri muvakkafat ve sûri bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimi bir saltanat-ı maneviyyeye tayin edildiler. Adı valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.” (a.g.e. sh.55)
Devam edecek
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/siffin_ve_kerbela_golgesinde_alevilik-7887.html

29 Aralık 2025 Pazartesi

ALEVİLİK BAĞLAMINDA CEMEL VAKAS


 
ALEVİLİK BAĞLAMINDA CEMEL VAKASI

SELİM GÜRBÜZER
Evet, Hz. Ali (k.v) dördüncü halife, yani son halifedir. Aslında dört halife sonrası halifelik değil mülktür, yani saltanattır. Her neyse, Hz. Ali (k.v) dönemine baktığımızda halifelik dönemi çok çetin geçecektir. Dahası kendisini çok meşakkatli ve uzun mücadeleli yıllar bekliyordu. Düşünsenize daha işe başlar başlamaz içlerinde Talha (r.a) ve Zübeyir (r.anh.)’ın da bulunduğu bir heyet Halifenin huzuruna geldiklerinde önce Yüce Allah'ın ahkâmını tatbik için biat ettiklerini hatırlatıp akabinde Hz. Osman (r.anh.)’ın kanını helal sayanların cezalarının verilmesini talep edeceklerdir. Keza Şam’da Hz. Muaviye (r.anh.)’da aynı taleb üzere hareket edecektir. Hz. Ali (k.v) ise tüm bu taleplerin aksine mevcut kaotik ortamda hemen ceza yoluna gitmenin yangına körükle gitmek olacağını, hele bir ortalık sakinleşsin gereği ne ise o yapılır fikrindedir. Aslında ortaya koyduğu fikrinde haksızda sayılmazdı. Düşünün ki; fitne almış başını gidiyor, bu durumda Hz. Aişe (r.anh.) annemiz, Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Talha (r.a) ise ısrarla üstüne basa basa Hz. Ali (k.v)’den tüm isyancıların öldürülmesi yönünde bir tavır sergileyeceklerdir. Tabii ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v) her zaman ki gibi metanetini koruyup yine aynı kararlılıkla sular durulana kadar beklemenin ümmetin birliği ve dirliği için yararlı olacağını belirttir. Ve huzurda ki heyete en son şu hükmü hatırlataraktan şöyle dile getirir:
- “Bir kişinin hatasıyla grubun bütününün sorumlu tutulamaz.”
Evet, bu hüküm sıradan bir hüküm değildi, bilakis her çağın idrakini çağlar üstü aşan akıl dolusu bir hükümdür bu. Belki de bu hüküm en yüce makamdan dile getirilmeseydi günümüzün vazgeçilmez hukuk kuralı hale gelen ‘suçların şahsiliği’ prensibinden bihaber olacaktık. İşte Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Talha (r.a) bu müthiş çağları aşan idrak anlayışı ile ortaya konan bu hukuki kuralı üzerine hüküm beyan etmenin abesle iştigal olacağının farkına varmış olsalar gerek ki, o an da:
“-Eğer Ali birlik ve beraberlikten yana ise o zaman aramızda mesele yoktur “ demekten kendilerini alamayıp huzurdan öyle ayrılacaklardır. Onlar huzurdan ayrıla dursunlar, bu arada Hz. Ali (k.v)’de birlik ve dirlik adına halifelik otoritesini hâkim kılmak için tez elden Şam ve Kufe şehirlerine mektuplar gönderip kendisinin Resulullah (s.a.v)’in halifesi olduğunu tasdik etmelerini bildirecektir. Zira devlet otoritesinin en ufak ihmalkârlığa gelmeyeceği malum. Ancak ne var ki Hz. Ali (k.v)’in onca üzerinde hassasiyet gösterip, onca titizlikle işleri hal yoluna koyma yönünde çaba sarf etmesine rağmen her defasında elçiler vasıtasıyla gönderilen mektuplar karşılık bulmayacaktır. Sadece içlerinden bir tanesinden karşılık bulur ki, o da Muaviye’den gelen tek cümlelik mektuptur. Ve bu gelen mektup ise hiçte iç açıcı değildi. Çünkü mektubun daha ilk girişinde halifeliği hiçe sayan; “Muaviye b. Ebu Süfyan’dan Ali b. Ebi Talib’e” diye başlayan bir hitap vardı ki, Hz. Ali’nin moralini ziyadesiyle bozmaya yetmiştir.
İşte bu moral bozukluğu yetmemişçesine birde bunun üstüne üstük bir zamanlar İslam adına aynı emeller uğruna beraberce mücadele verdikleri iki dava arkadaşı çıka gelmez mi? Güya umre izni için çıka geldiklerini dile getireceklerdir. Derken hoşbeş sohbetin ardından Talha (r.a) ve Zübeyir (r.a) zihin dünyalarında geçen ‘Bir daha Medine’ye hiç dönmeme’ düşüncelerini dile getirmeksizin vedalaşıp huzurdan öyle ayrılacaklardır. Hz. Ali (k.v) ise onların tam aksine içten pazarlık yapmaksızın tüm samimiyetiyle onları dostça uğurlayacaktır. Gerçektende dost sandığı arkadaşları Mekke’ye vardıklarında umrelerini yapar yapmaz Hz. Ayşe (r.anh.) annemizle buluşup Hz. Ali’ye isteksiz beyat sözü verdiklerini dile getirmekten imtina etmeyeceklerdir. Böylece kafalarına koydukları asıl niyetlerini izhar etmiş olurlar. Tabii bu tür görüşmeler sıradan görüşmeler değildi, her bir görüşme Hz. Aişe annemiz etrafında gitgide hatırı sayılır grup oluşturmaya yetip eylem kararı aşamasına gelindiğinde “Herkim ki Osman’ın katillerinden intikamını almak istiyorsa Basra’ya doğru sefere gelsin” çağrısı yapılır da. Anlaşılan o ki, şu fani dünyada sahabe arasında bile olsa kalıcı dostluk ve kalıcı arkadaşlık olmayabiliyor. Nitekim yapılan çağrı üzerine Hz. Aişe annemiz ve ordusu çoktan yola koyulur bile. Derken; Hayber yakınlarında Evtas denilen yerde konakladıklarında Said b. As (r.a);
- Ey Müminlerin annesi nereye böyle diye sorduğunda,
Hz. Aişe annemiz cevaben:
- Osman’ı şehit edenleri cezalandırmak için Basra’ya gidiyorum der.
Said b. As (r.a) ise:
-Osman’ın katillerini uzaklarda aramana gerek yok, yanı başındakilere bakman kâfidir der.
Aslında Said b. As (r.a) sarf ettiği bu sözlerle Zübeyr (r.a) ve Talha (r.a)’ ı kastedip, onların derdi Hz. Osman (r.a)’ın kanını dökenlerle değil bilakis hilafeti Hz. Ali (k.v)’e kaptırmanın derdine düştüklerini ima etmiş oluyordu. Fakat Hz. Aişe annemiz imada olsa o an hiç bir şeyi duymak niyetinde değildi, o daha çok güttüğü davaya odaklanıp yoluna devam ederde. Neyse ki Aişe annemiz Have’b denilen yere geldiğinde köpek ulumalarına duyarsız kalmaz, o an köpek havlamaları karşısında duraklayıp bir zamanlar Resulullah (s.a.v)’in hanımlarına; “Bana öyle geliyor ki sizden birine Have’b köpekleri uluyacak” diye dile getirdiği sözler aklına düşüverir. Derken gönlünden geri dön duygusu ağır basar da. Amma velâkin o an Abdullah b. Zübeyr (r.a)’in ortaya attığı imdat çığlıkları bu duyguları bertaraf etmeye ziyadesiyle yetecektir. Öyle ki ağzından çıkan “Ali b. Ebi Talib geldi! Çabucak Basra’ya yetişin, neydik edip kendinizi kurtarmaya bakın” şeklinde attığı avaz avaz çığlıklar yerini bulup Basra’ya yakın Hufeyr denilen yerde soluğu alırlar. Yine de Hz. Ali (k.v), Allah’tan ümit kesilmez düşüncesiyle son kez bir girişimde daha bulunup, bu hususta Ka’ka b. Amr vasıtasıyla muharebe öncesi bir dizi müzakereleri ihmal etmeyecektir. Her ne kadar bu son hamleler barış umutlarını bir nebze olsun yeşertse de fitne kazanı bu ya, yine kaynaması bir türlü dinmeyip bu kez ilginç bir gelişme yaşanacaktır. Şöyle ki; İbn-i Sebe şeytanca kurguladığı planın devreye girmesiyle birlikte her iki ordunun da çadırlarına yerleştirdiği adamlar kanalıyla ansızın baskınlar tertipleyerekten uykularından ayılanlar bir anda neye uğradıklarının şaşkınlığıyla sağa sola saldıracaklardır. Böylece uyku sersemliğinin vermiş olduğu panikle karşı tarafın hışmına uğradık zannıyla kılıçlarını kınından çıkardıklarında Cemel hadisesi vuku bulmuş olur.
İşte tarihlerin kaydettiği yaklaşık on bin insanın ölümüne yol açan, bir o kadar da yaralanmasına sebep olan muharebe budur. Cemel vakasından zaferle çıkılmıştı çıkılmasına ama sıra ganimetlere gelmişti ki Hz. Ali (k.v) kendine yakışan müdahalesini yapıp arkadaşlarına:
-“Müminlerin annesi Aişe ganimetlerden kime isabet edecek?” sorusunu yöneltir. Böylece bu anlam yüklü sual karşısında ganimet istekleri kendiliğinden düşmüş olur. Ganimet isteklerinin suya düşmesi de son derece gayet tabii bir durum. Sonuçta muhaberenin kazananı da, kaybedeni de Müslüman’dı. Dolayısıyla Emirü'l Müminin bu yerinde çıkışıyla söz konusu ganimetlerin pay edilmesi ise, bu sadece gayrimüslimlerden alınır hükmünü hatırlatmışta oldu.
Hâsılı kelam; Cemel vakası, hem galibi hem de mağlubunun pişman olduğu bir vakaydı. Çünkü Hz. Osman döneminde isyan boyutunda devam eden mücadelenin Hz. Ali (k.v) dönemiyle iç savaşa dönüşmesi yürekleri yakmıştır hep. Üstelik bu savaşta iki güzide sahabe Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Talha (r.a)’da şehit düşmüşlerdir. İşte bu gerçekler ışığında Bediüzzaman Said-i Nursi Hz.leri: “Cemel Vakası denilen hadise Hz. Ali (k.v) ile Hz. Talha (r.a), Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Aişe-i Sıddıka arasında olan muharebe; adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir...” (Mektubat, 15. Mektup Sh.53 1986 İst.) diye beyan ettiği tespitiyle Cemel vakasının gerçek ruhunu ortaya koymuş olur. Hatta Üstat satır aralarında İslâm ulemasının şu müthiş akıl dolusu sözlerine de yer verip: “Sahabelerin muharebesinde kıyl-û kâl etme. Çünkü hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i cennettirler” (a.g.e. sh.53) diye notta düşer. Zaten hiç bir Ehl-i Sünnet uleması kalkıp da Hz. Ali (k.v.) hata yapmıştır dememiş, demez de. Çünkü Resulullah (s.a.v)'in: “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz” diye beyan buyurduğu ölçü vardır ortada. Devam edecek
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/alevilik_baglaminda_cemel_vakasi-7877.html

26 Aralık 2025 Cuma

ALEVİLİĞE GİRİŞ


 

ALEVİLİĞE GİRİŞ

         SELİM GÜRBÜZER

         Allah Resulünün ister dini,  ister ruhani, ister siyasi,  ister devlet başkanlığı görevi olsun fark etmez, sonuçta yüklendiği görevlerin hepsini kendinde toplayan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen en son elçidir. Malum İslam’ın ilk doğuşunda Resul-i Ekrem (s.a.v)’in dilinden sadır olan o güzel sözler,  gerekse ortaya koyduğu uygulamaların yakından müşahede edip ilk elden takip etme imkânı vardı. Ta ki, İslam halkası genişlemeye yüz tuttu, işte o zaman bu imkânın kendiliğinden kalkmasıyla birlikte karşılaşılan bir takım meselelerin altından nasıl kalkılacağı noktasında ictihad kapısına ihtiyaç duyulmuştur. Bu nedenledir ki Allah Resulünün dar-ı bekaya irtihalinin arkasından halifelik konusunun da izaha muhtaç bir konu olması gayet tabiidir.  İlginçtir ilk halifenin seçimle işbaşına gelmesine herhangi bir itiraz gelmezken,  iş kimin halife seçileceği söz konusu olduğunda kabile ruhunu ön plana çıkarmaya yönelik çabalar mesele teşkil edecektir. Hiç kuşkusuz bu meselede, kabilevi refleksin karşıt odağında Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) vardır. Öyle ki Allah Resulünün vefatının şokunu daha atlatmadan Hazrec kabilesinden birkaç insan ‘kim halife olacak’ konusu yerine, ‘halife hangi kabileden olacak’ derdine düşeceklerdir. Ve halifelik konusunda dert davaları Ensar’dan mı yoksa Muhacirden mi olsun eksenine kaydırılıp bu doğrultuda hasta yatağında yatmakta olan Sa’d’ın kapısı çalınıp kendisinden apar topar halife olması istenir de. Neyse ki Sa’d’ı hasta yatağından kaldırıp; ‘İşte, Rasulüllah’ın halifesi Sa’d…’ diyecekleri esnada Hz. Ömer (r.a) devreye girer de bu mesele fazla alev almadan hal yoluna koyulmuş olur. Gerçektende Hz. Ömer (r.a)’ın yerinde müdahalesiyle:

         - “Ey. Ebû Bekir!  Sen ki Allah Resulüne içimizde en yakın bulunmuşsun,  o halde halifeliğe sen layıksın, bu görev sana uygun düşer” deyip biat etmesiyle birlikte tüm kabilevi istek ve hevesler boşa çıkartılmış olur. 

           İşte Hz. Ömer (r.a)’ın herkesin gözü önünde Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın elinden tutup biat etmek suretiyle birlik ve dirliğin sağlanmasında önemli bir iş çıkarmıştır.  Gerçekten de Hz. Ömer (r.a)’ın bu hamlesi Muhacir, Ensar ve diğer kabilelerinde itaat etmelerinin de kapısını aralayıp böylece bu süreç tamamlanmış olur. 

            Evet,  Peygamberimiz (s.a.v)’in ahreti intikalinin ardından gündeme gelen halifelik hususu bir şekilde hal yoluna koyulmasına koyulurda peki ya şu mezhep ve meşrep farklılıklarıyla doğan ihtilafların farklı mecralara çekilmesi gibi durumlar nasıl hal yoluna koyulacaktı? Bilindiği üzere mezhep zehap (zan, sanı) kökünden türeyen bir kavramdır. Bir başka ifadeyle mezhep şer’i meselelerde ictihad farklılığından doğan fıkhı yorumlama biçimidir, dolayısıyla itikatla alakalı bir kavram değildir. Zaten mezhep imamlarının kendi aralarındaki görüş ayrılıkları itikadi kaynaklı olamaz, olsa olsa sadece ibadet, muamelat vs. konulara ait farklı değerlendirmelerin açılımı bir zenginlik olabilir. Dikkat edin zenginlik dedik,  çünkü İslam’da müctehid konumunda bir âlim ictihadında hata yaptığında bir sevap, isabet ettiğinde ise iki sevap vardır, ayrıca ümmetin ihtilafında rahmet vardır düsturu esastır. İşte bu temel düsturlar ortada iken her nedense kimi insanların zihninde mezhep denilince; ayrımcılık veya bölünme anlaşılıyor. Oysa mezhep ictihad farklılığından doğan yol demektir.  Madem her ortaya çıkan yeni bir durum farklı yoruma muhtaç, o halde ictihad gerektiren konularda fikir beyan etmek ayrılık gayrilik olarak algılanmamalı, tam aksine meseleye İslam toplumunun düşünceye ipotek koymamanın delili olarak görmeli. Zira bu durum İslam ümmetinin fikri zenginliğini ortaya koyan bir gelişmedir.  

           Anlaşılan o ki, Allah Resulü vefat ettiğinde İslam toplumunun idarecisinin kim olacağı konusu gündeme gelmiş, akabinde Ensar ve Muhacir topluluklarının bir araya gelip istişare sonucu Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) halife seçilmiştir. İşte bu noktada kimi Sünni ulema ve kimi tarihçilerin zihninde tereddütler hâsıl olmuş olsa gerek ki, Hz. Ali (k.v)’in bu istişare ve müzakereler esnasında hilafet için kendisinin seçilmesini umduğunu belirtirler. Acaba öyle mi? Şu bir gerçek; Hz. Ali (k.v) bu konuda hiçbir mesele çıkarmaksızın geçte olsa seçilen halifeye biat etmiş ilim hikmet kapısıdır. O’nun geç biat etmesi Hz. Ebû Bekir Sıddîk’ın halifeliğini asla red manasına değil, sadece Allah Resulü vefat ettiğinde, o hengâmede hilafet meselesi kendisinden habersiz şekilde görüşüldüğü zannıyla gecikilmiş bir biattır. Bir başka nedense Peygamberimizin vefatının akabinde hemen beyat ettiği zaman Hz. Fatıma annemizin incineceği ihtimalini göz önünde bulundurup bu konuda altı ay sessiz kalmayı uygun görmüştür. Her neyse erken ya da geç,  sonuçta Hz. Ali (k.v), Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a)’ın yanına varıp:

    -“Bu göreve layık olan sensin, ama Allah Resulü’nün daha henüz vücudu ortada iken halifelik görüşmelerinin bana haber verilmediği için kırılıp geciktirmiştim, yarın mescitte herkesin huzurunda beyat edeceğim” demiş ya, bu yetmez mi? Ve gerçekten de sözünün eri olduğunu gösterirde. Kaldı ki, ilim hikmet kapısı bunla da kalmaz, gerek Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminde olsun gerekse Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Osman (r.a) dönemlerinde olsun hiç fark etmez her üç halifenin de yâr ve yardımcısı olmuştur. Bilhassa ihtilafların doruk noktaya ulaştığı Hz. Osman (r.a) döneminde bile o’na bir an olsun destek olmaktan geri durmamıştır.  Ama gel gör ki, o’nun bu desteği; Halife etrafında yuvalanan Emevi dayanışma ağını kırmaya yetmemiştir. Üstelik o’nun bu samimi girişimleri hep yanlış algılanıp güya Hz. Osman’a karşıt bir tavır olarak gösterilmiştir. Yine de her şeye rağmen O; ‘iyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir’ düşüncesiyle Hz. Osman (r.a)’ı şehit olması anına kadar ümmetin birliği ve dirliği adına hareket etmesini bilmiştir.       

          Aslında yaşanan gelişmelere soğukkanlı olarak baktığımızda Peygamberimizin dar-ı bekaya irtihalinin ardından ilk başta halifenin Kureyş’ten olması birlik ve dirlik adına yerinde bir karar olduğu fark edilir. Şayet halife Kureyş’in dışında başka bir kabileden olsaydı tarihin seyri belkide bir başka yörüngeye kayıp bir takım istenmeyen önü alınmaz olaylara sahne olacaktı. Bu yüzden Araplar için Kureyş ne ise,  Türkler içinde Oğuz boyu o derece kıymet değer ifade eder.  Çünkü her iki kabilede kendi tarihi seyri akışında kendi boylarını müsbet anlamda geleceğe taşıyacak medeniyet mayası oluşturup mühim rol üstlenmişlerdir. Zaten ulvi gayeler üzerine kurulu maya tuttuktan sonra kabileciliğin pek kıymet-i harbiyesi kalmaz da. Anlaşılan o ki,  Allah’ın Habib-i her türlü kabileciliğin İslam’a aykırı olduğunu beyan etmesinin arka planında yatan etken unsurda buydu, yani ilerisinde sırf kan bağına göre teşkilatlanmış bir Müslüman topluluğa geçit vermemek içindi.  

          Peki ya Yahudiler? Malum onlarda hemen her devirde fitne oluşturmaya meyilli hazır topluluklardır. Şöyle ki, Hz. Muhammed'in (s.a.v) yüzüne karşı açık açık; “Cebrail bizim düşmanımızdır. Şayet sana gelen Mikail olsaydı iman ederdik” demekten imtina etmemişlerdir. İşte bu sapkın düşünceler içerisinde, güya Kur’an Hz. Ali'ye gönderilmişte, Cebrail (a.s) onu Hz. Muhammed (s.a.v)’e getirmiş diye tevil etmişlerdir. Hani zırva tevil götürmez derler ya, aynen öyle de bu tür iddiaların temelinde; öteden beri Yahudilerin Cebrail’e karşı kin, nefret ve düşmanlık beslemelerinin dışa yansıması öç alma gayreti söz konusudur. Oysa gerçek şu ki; Hz. Ömer (r.a)’ın teklifiyle Kur’an ayetleri Hz. Ebu Bekir’e arz edilip kitap haline getirilip adına Mushaf denmiştir. Üstelik Mushaf ashap arasında iyi yetişmiş hafızların gözetimi altında ve Sahabe-i Kiramın şahitliği ile gerçekleşmiştir. Kaldı ki hali hazırda Hz. Ali (k.v)’in kendi eliyle yazıp kaydettiği Kur’an’da Hz. Peygambere indirilen Kuran’ın aynısıdır. Dolayısıyla daha nasıl oluyor da bu tür zırvalara başvuruluyor doğrusu şaşmamak elde değil.  Hatta geldiğimiz noktada bile günümüz Ümmet-i Muhammed’in okuduğu Kur’an, Hz. Osman’dan bize ulaşan Kur’an’ın aynısıdır. Tabii mesele burada bitmez, devamında bir başka iddia ise; Kur’an'da ki ayetler aslında mevcut ayetlerden fazlaymış da,  Hz. Osman zamanında bazı ayetler çıkarılıp şimdiki hale dönüştürülmüş güya. Onlar öyle iddia ede dursunlar, illa bir farktan söz edilecekse şu an okuduğumuz Mushaf’ın Hz. Ebu Bekir döneminden tek farkı tertip üzerine yazılmış olmasıdır, bunun dışında ne bir kelam eksikliği ne de fazlalığı söz konusudur.

          Kelimenin tam anlamıyla şunu diyebiliriz ki;  Kur’an Hz. Ebu Bekir döneminde Mushaf haline getirilmekle kalmamış bunun yanı sıra herhangi bir ihtilafa açık kapı bırakmayacak şekilde Mushaf heyeti oluşturmak suretiyle o güne kadar değişik lehçelerde yazılı olan Kur’an nüshaları ashabın şahitliğinde yakılmış bile. Derken kaynağına uygun sadece Hz. Hafsa’nın evin duvarında asılı duran Kur’an’dan altı adet İslam merkezlerine gönderilmek suretiyle çoğaltılıp günümüze kadar tahrif edilmeden gelen tek kutsal kitapla müşerref olmuş olduk.  Evet, dünyada tek tahrif olmayan kutsal kitapla müşerref olmasına oldukta, yine de fitne bu ya, acaba nerden bir kafa karışıklığı oluştururuz hesabıyla hiç boş durmamakta. Tabii bu durumda fitne boş durmayınca ister istemez bu cin fikirlerin arka planında Yahudilerin olabileceği akla takılıyor. Dün nasıl ki pek çok fitne hareketlerin altından Yahudi parmağı çıktıysa bugünde aynı parmağın izlerini Filistin’de, Mısırda, Irakta,  Suriye’de Türkiye’de bariz bir şekilde görüyoruz pekâlâ. Müslümanların bölük parça olması bunun teyit ediyor zaten.                                         

                                             Hz. Osman’ın Şehadeti

            İslam toplumunda hem müspet hem de menfi anlamda ilklerimiz var. İşte hiç arzu etmediğimiz bir ilkimiz var ki,  o da hiç şüphesiz Hz. Osman'ın (r.a) hilafeti döneminde yaşanan İbn-i Sebe fitne hadisesidir. Malum İbn-i Sebe, eski Yemenli Haham başı olup görünüşte Müslüman, ama gerçekte tam dört başı mamur bir fitne komitecisidir.  Medine’ye geldiğinde yaptığı ilk iş gayet istismara açık “Haşimilik ve Emevilik” konusunu kaşımak olmuştur. Hatta bu arada Hz. Osman (r.a)  ve hilafetliği hakkında bir sürü ipe sapa gelmez dedikodu listesi hazırlamayı da ihmal etmez. Sinsilik bu ya, daha da ileri gidip kendince fitne üssü olarak kullanacağı bir takım merkezlere mektuplar göndermek suretiyle Hz. Osman’ın hal edilmesi senaryosunu adım adım yürürlüğe koyar da.  Derken bu mektuplar semeresini verdiğinde isyancılar Medine’ye baskın yapıp Halife Hz. Osman (r.a)’ı evinde Kur’an okurken şehit edeceklerdir.

           Ne yazık ki gözü dönmüş isyancıların işledikleri canice yürek burkan bu hadise ileri ki dönemler içinde kötü örnek teşkil edip daha pek çok fitne hareketlerin fitilini ateşleyici etken unsur olur. Öyle ki bundan sonraki aşamada Emevilerle Haşimileri birbirine düşürecek planı hayata geçirmek vardır. Hatta yürürlüğe konulacak planın bu aşamasında Hz. Osman (r.a)’ın kanının davasını gütmek vardır. Nasıl mı?  Önce Hz. Osman (r,a)’ı Hz. Ali'nin (k.v)  öldürttüğü şaibesi yayılacak, sonrasında Emevilerin bam teline dokunaraktan kışkırtılmaları sağlanacak. Ne de olsa Kureyş’in en önemli iki kolu Haşimi ve Emevi koludur. Öyle ya,  Hz. Ali (k.v)  Kureyş’in Haşimi kolundan olduğuna göre o’nun halife olması hilafetin Emevilerin elinden çıkması demekti. Böyle bir durumda hem Emevilik davası güdülmeli hem Hz. Ali (k.v)  hem de diğer sahabenin önde gelen isimlerin halifeliği konu edilmeli ki birbirlerine düşürülecek sinsi plan gerçekleşsin. Ancak evdeki hesap bazen çarşıya uymaz ya, aynen öyle de ilk başta düşündükleri gibi durum ortaya çıkmaz.  Çünkü Hz. Osman’ın şehit olmasının akabinde Basralılar Talha b. Zübeyir’i, Kufeliler Zubeyr b. Avvam’ı, Mısırlılar da Hz. Ali’yi halife olma konusunda ikna edemezler. Hatta Sa’d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer’e de halifelik teklifiyle gittiklerinde yine netice alamazlar. İsyancılar baktılar işler sarpa saracak bu kez sağa sola ültimatomlar yağdırarak; “şayet yarına kadar ashabın ileri gelenlerinden herhangi biri halife çıkmazsa boyunlarını vuracağız” tehdidini savururlar. Neyse ki Ensar-Muhacir grubundan bir topluluk zar zor Hz. Ali (k.v)’i ikna etme çabaları neticelenirde ertesi gün mescitte beyat hadisesi gerçekleşir.  Böylece Hz. Ali (k.v) üç büyük halifenin dördüncüsü olur.  

            Evet, ilim hikmet kapısı Hz. Ali (k.v) hilafete geçti geçmesine ama sular durulmayacaktır, hatta sular daha da bir kabarır hal alır. İşte suların kabardığının ilk işaret taşları diyebileceğimiz;

         - Cemel Vakası,

            - Sıffın Vakası,

            -Kerbela Vakası” meramımızı anlatmaya yeter artar da. Madem öyle tarihi kaynaklara bakıp Müslümanları derinden yaralayan bu üç olay nasıl vuku bulmuş bir göz atalım. 

                                                                                                                    Devam edecek,        

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/alevilige_giris-7868.html                             

24 Aralık 2025 Çarşamba

ŞİÁ DOKTRİNİ


 ŞİÁ DOKTRİNİ

SELİM GÜRBÜZER
İmâmiyye Şiâsı doktrininde hakkında on birinci imam olarak addedilen Hasan el-Askerî’nin bir cariyeden doğduğuna inanılan oğlu Muhammed’i yakınlarından birkaç kişiye gösterip kendisinden sonra Allah’ın Hücceti ve on ikinci imamı olacağını müjdelemiş güya. Yetmedi İmâmiye Şiâsı doktrinince, güya Askeri’nin vefatıyla birlikte gaybete karışan oğluna atfen söylenilen:
-Sahibu’z-zamân,
-el-Huccet,
-el-Kâim,
-el-Mehdî,
-el-Muntazar,
-Mehdil-enâm,
-Halef türü unvanları kendinde toplamış özelliği ile beklenen (intizar) mehdi imam olarak döneceğidir. Dolayısıyla on ikinci imam ve mehdi olarak çıkacağı güne dek inzivaya çekilip gaybete karışmış imama biat etmenin görünen imama biat etmekten daha evla olduğu tezini ileri sürmüş olurlar. Her ne kadar o zahiren görünmese de onunla zahirde onunla iletişimini sağlayacak olan adına İmâmiye Şiâsı doktrinince “sefir, naib, vekil” denen dört aracı sefirler kanalıyla gaipten gelen duyuruların ve öğütlerinin yerine getirilmesi gereken ortam ve şartlar sağlanmış olacaktır.
Peki, İmâmiye Şiâsı doktrinince on ikinci imam Muhammed ile irtibata geçtiğine inanılan dört sefir (elçi) kimlerdir derseniz, bunlar beklenen mehdiyi dünya gözüyle görmüş:
-Osman b. Said el-Amirî,
-Muhammed b. Osman b. Said el-Amirî,
-Hüseyin b. Ruh en-Nevbahtî,
-Ali b. Muhammed es-Semarrî olarak adından söz ettiren dört sefirlerden (vekiller) başkası değildir elbet. Şu da var ki, Şiâ inancı gereği gaybete karışmış 12. imamın zuhur edeceği güne dek bekleme dönemi olarak tanımlanan gün için ileri sürülen intizar (bekleyiş) doktrini, Şiâ toplumunun başsız kalışına bir nebze olsun umut veren bir reçete olsa da bu durum nereye kadar bir tez olarak devam ettirilebilirdi ki. İşte bu noktada önce nîyabet-i âmme (genel nâiblik) doktrini, sonra da Humeyni tarafından ortaya atılan velayet-i fakih doktrini asırlar boyunca intizar (bekleyiş) doktrinine umut bağlayan Şiâ toplumu için vaziyeti idare eder cinsten çözüm reçetesi olarak Hızır misali imdatlarına yetişir de. Böylece bu yeni doktrinin gereğini yerine getirecek imamın hem masum olduğu akidesi hem de Allah’ın tayin ettiği Hüccet imam olduğu akidesi toplum nezdinde kabul görür de.
Anlaşılan o ki, İmâmiye Şiâsınca tarihler 328/940 yıllarını gösterdiğinde adına büyük gizlilik denen Gaybet-i Kübra dönemi start alıp bu süreçte dördüncü sefir Ali b. Muhammed es-Semarrî’nin bu dünyadan göç etmesiyle birlikte harekata öncülük edecek isim yönünden büyük bir boşluk doğmuş oluşur. Hani Aristoteles “Tabiat boşluk kabul etmez” demiş ya, aynen öyle de bunun üzerine Şiâ uleması bu boşluğu dolduracak çaba içerisine girecektir. Derken epey bir zaman lidersiz kalan Şiâ toplumu, Şiâ fakihlerinin Gaybet’in kıyamete kadar süreceği hususunda hem fikir oluşlarıyla birlikte 4/10. asrın son çeyreğinden itibaren başsız bırakılmayacak bir şekilde velayet-i fakihlerin temsili öncülüğünde bu söz konusu boşluk doldurulmuş olur. Her ne kadar Şiî fakihleri imamla doğrudan irtibata geçecek ferasete sahip mertebede olmasalar da ortadaki boşluğu dolduracak ilmi ehliyete haiz zat olmaları hasebiyle Şiâ toplumuna öncülük edecek “nîyabet-i âmmesi-imamın genel temsilcisi” hüccet âlimler olarak adlarından söz ettireceklerdir. Bu yüzden İmâmiyye Şiâ doktrininde hüccet imamın ilim ehli ve adil olması şarttır hükmü temel kural olarak kabul görür. Yani Hz. Hüseyin’in (neslinden gelmesi şart değildir. Öyle ki, 4/10. asrın sonuna dek ilminden ve adil oluşlarından hiçbir şekilde kuşku duyulmaksızın Şia toplumunca baş tacı edilen Şiâ uleması kendi dönemlerinde yaşadıkları süreç boyunca gaybete karıştığına inandıkları on ikinci imamdan gelen, adına “ahbârı” denen hadis ve haberleri toplayıp kayıt altına almakla Şiâ doktrininin temellerini atmış olacaklardır. Ancak dikkat ettiyseniz burada kayıt alınan Allah Resulünün hadisleri değil, bilakis rehber olarak gördükleri beklenen mehdi imamının hadisleridir. Maalesef temellerini attıkları Şiâ doktrinince çerçevesi belirlenen imamet davası nübüvvetin devamı bir dava olarak görülüp Peygamberimizin sünneti imamların ahbârına eş değer olarak aynı kefeye konmakta. Oysa vahiy Peygamberlere, ilham ise ilmi ile amil olmuş Ehlullah’a verilmiş bir lütuftur. Vahiy kesinlik ifade eden bir kelam, ilham içinse doğruluğuna yüzde yüz kesinkes denilemez bir kavramdır. Her kim ki bana vahiy geliyor diyorsa, biliniz ki o insanın aklından zoru var demektir. Bu tür sapkın ifadelerle kendini bilge ehliymiş gibi sunanlar, hiç kuşkusuz foyaları er geç ortaya çıkabiliyor. Hani çekirge bir sıçrar, iki sıçrar sonunda yakalanıp kala kalır derler ya, aynen öylede bu tip sapkınların maskelerinin düştüğüne bizatihi tarihin sayfaları şahittir. Kaldı ki gerçekler ne kadar saklanırsa saklanılsın güneşin balçıkla sıvanamayacağı muhakkak, sahtelik ise malum her halükarda kendi sahteliğini bir şekilde ele veriyor zaten.
Her neyse asıl konumuza dönersek Şia toplumu gaybet hadisesi sonrası Küleynî ve Şeyh Sadûk’un öncülüğünde bir grup ulemayı Şiâ imamlarının haberlerini aktaran ehlü’l-hadis, muhaddis, ashâb’ul hadis ve ashâb’ul ahbâr sıfatlara haiz ulemalar olarak gördükleri içindir her birine “ahbârı” denmiştir. Hakeza Tûsi’nin de içinde bulunduğu bir kısım ulema ise ahbarîlerin tam aksine gelenekselliği sorgulayaraktan gerek fıkıh, gerek kelam, gerekse birçok dini konularda aklı ölçü alıp ictihadı esas aldıkları içindir kendilerine “usûlî” denmiştir. Sonuçta adına ne denirse densin gaybetten sonra iki asır gecikmeli de olsa gelinen noktada İmâmiyye Şiâsı sırf imamların ahbârına dayalı mezhep olmaktan çıkıp ahbârı ve usûlî yol takip eden âlimlerin oluşturdukları iki başlıklı Şiâ akımına dönüşmüştür. Birinci başlıkta yer alan ahbârilik, Safeviler döneminde Muhammed Emin Estarabadi elinde sistemleşirken, ikinci başlıkta yer alan usûlîlik ise her asrın getireceği şartları göz önüne alaraktan ictihadın zorunluluk olduğundan hareketle yaşadıkları dönemlerin meşhur Muhakkık Hillî, Allâme Hillî, Behbehânî ve Şeyh Murtazâ Ensârî gibi âlimlerin elinde sistemleşen bir akım olur.
Şu da var ki; Büveyhîler dönemi hariç, İmâmiye Şiâsı Gaybet-i Kübra’nın başladığı 4/10. asırdan İran’ın resmi mezhebi olduğu 10/16. asra kadar fazla dal budak salamadığı da apayrı bir gerçekliktir. Dahası İmâmiyye Şiâsının ilk ciddi anlamda Büveyhîler döneminde gelişim kaydettiği şundan besbelli ki, Şiâ doktrinine temel kaynak teşkil edecek eserlerin neredeyse tamamının tedvini bu devirde telif edilmiştir. Ta ki, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in Bağdat’ı çıkarma yaptığı yıllara gelinir, işte o zaman İmâmiyye Şiâsı için bunalım dönemi vuku bulup pek gelişim kayd edemeyeceklerdir. Öyle ki umutlarının tükendiği noktada Selçuklular için tehdit unsuru olan Moğol kasırgasını kendileri için yeniden dirilişlerine vesile olacak kurtuluş kapısı olarak göreceklerdir. Böylece Moğol-İlhanlı döneminde yaşadıkları 72 yıl süren bunalımlı süreçte Nasîruddin Tusî, Muhakkık Hillî, Allâme Hillî gibi âlimler diriliş hazırlıkları için yazılı eserler vermeye koyulacaklardır. Derken ilerisinde Safeviler Devletinin kurulmasıyla birlikte İmâmiye Şiâsı resmi hüviyete kavuşup milli veçheye bürünmenin yansıra İran’ı Şiîleştirme çabaları kendileri açısından olumlu sonuç verecektir. Ancak Safevîlerin yıkılışı sonrası İran’da Avşarlılar hanedanının kurucusu Nadir Şah’ın Sünnilik ile Şii ekolünü birbirine yakınlaştırma girişimleri ve İmâmiyye-Caferiyye ekolüne beşinci mezhep statüsü verme çabaları olumlu sonuç vermeyecektir. Ayrıca bu dönemlerde ulemanın gerek iç siyaset arenasında gerekse dış siyaset arenasında üst perdeden edindiği konumunu ancak Kaçarlar devrine kadar devam ettirebilecektir. Zira Şiî uleması Kaçarlar döneminde devlet içinde nüfuzunu kullanaraktan paralel devlet olma yolunda güç devşirici molla kültü üzerine edindikleri konumlarını Safeviler döneminde de karşılık bulması yönündeki talepleri devlet erkânınca kabul görmeyecektir. Tabii kabul görmeyince de devlet içinde güç devşirici konumlarını yitirmiş olurlar.
Malumunuz Akkoyunlular, Karahanlılar ve Safevîler İran coğrafyasında Türk devletleri olarak sahne almışlardır. Bunlar arasında Şiîlik refleksiyle Osmanlı’ya rakip olarak ortaya çıkan tek devlet sadece Safeviler olmuştur. İşte bu noktada rakip oluşları daha çok mezhebi ve siyasi refleks kaynaklı bir rakip oluştur. Düşünsenize Şah İsmail, Ehl-i Beyt sevgisiyle kurduğu devletini Şiiliğe tebdil eyleyip yukarıda da belirttiğimiz gibi mezhebine resmi hüviyet kazandırabilmiştir. Tabii bu durum Osmanlı padişahlarının gözünden kaçmaz. Ancak Beyazıt Han ilk etapta meseleye savaş yoluyla halletmeye pek niyetli gözükmez. Ama Yavuz Sultan Selim böyle düşünmez, ta şehzadelik döneminden beri Trabzon valisi iken bu meseleyi kafasına takıp bir an evvel hadlerini bildirmeyi gaye edinmiştir hep. Nitekim şehzadelikten hükümdarlığa geçtiğinde, yani tarihler 1514’ü gösterdiğinde Çaldıranda Şah İsmail’i hezimete uğratarak haddini bildirmiş olur. Böylece Şah İsmail’in Şahlık ve Şeyhlik imajı büyük yara alır. Hatta Çaldıran zaferiyle birlikte İran’la olan sınırlarımız çizilir de.
Şiâ uleması her ne kadar daha önceden oluşturdukları mollabaşı ve şeyhülislamlık türünden müesseselerle kendilerini karizmatik konumda konumlandırsalar da Safevîlerin yıkılışıyla birlikte merkezi konumlarından hızla güç kaybına uğrayacaklardır. Yine de her şeye rağmen 12. İmamı temsil eden umumi Merceiyyet (dini liderlik) makamına yükseldiklerine dair ileri sürdükleri fikriyatlarıyla da Şiâ toplumunun hafızasında yükselen kült değer olarak kazanım elde edeceklerdir. Öyle ki ulema bu devirde sadece iç siyaset arenasında değil dış siyaset arenasında yaptıkları algı yönetimiyle de ayakta tutunma içerisine girdikleri görülür. Hatta bu durumu Şiâ mollalarının güç kaybına uğramanın telaşıyla habire içte ve dışta yaptıkları algı operasyonlarından, Irak ve İran’da ki monarşi rejimlerine verdikleri desteklerden çok daha iyi anlayabiliyoruz da zaten.
Şiâ uleması monarşi rejimlerine destek veredursunlar bu arada Pehlevîlerin kendi lehlerine gelişen şartların getirmiş olduğu Reuters imtiyazı (1872), Tütün boykotu (1892) ve Meşrutiyet Harekâtlarının (1905-1906) nüksettiği sisli havalardan istifadeyle 1925 yılında Kaçar Hanedanlığına son verip, Şah Rıza Pehlevî’inin ak devrim olarak nitelediği dönemlere adım atılmış olunur. Şah Rıza Pehlevi’nin modernleşmeye yönelik politikalarına baktığımızda hiç kuşkusuz ‘yiğidi öldür hakkını yeme’ babından diyebileceğimiz tarihe kayda değer icraatlar olarak geçer. Ancak ne var ki, Şah’ın halkın taleplerine karşı kayıtsız kalışı, demokratik yolları tıkama gibi baskıcı uygulamaları tüm yaptığı kayda değer faaliyetlerini gölgede bırakmaya ziyadesiyle yetmiştir. Oysa antidemokratik uygulamaları sürdürmek bir yere kadardır, sonrasında tıkanacağı malum. Nitekim Şah, kitlelerin talepleri karşısında kulağını tıkadıkça tepkilerde o derece bin misli artış kaydetmekteydi, arttıkça da bir noktadan sonra geri adım atmak zorunda kalacaktır. Bu söz konusu geri adım hürriyetin ucunu gösterecek türden uygulamalar olarak kendini gösterdiğinden, bu tür pozisyon alışlar kitlelerin ağzına sus payı denen bir parmak bal çalmak türünden duygu sömürüsüne dayalı bir kandırmaca oyunu olarak karşılık bulup Şah’ın yıkılabileceğinin fikrini akıllara düşürüverir de. Zaten akıllara düşüverince de bir yandan Liberal Cumhuriyetçiler, bir yandan Sosyal demokratlar, bir yandan Meşrutiyetçiler, bir yandan da Komünist Tudehçi’lerin Şah’a karşı başkaldırış dirençleri daha da kavileşir. Ancak bu kavileşenler arasında asıl ön plana çıkacak olan gurup hiç kuşkusuz mollalar olacaktır. Üstelik bu dönemde yapılan toprak reformu Şii ulemasını rahatsız edip bu kez mollaların lehine oluşan ortamı beraberinde getirir. Öyle ki, Fars ve Aramı kültürüne özgü yarı-tanrı inancının molla kült üzerinde etkisini gösterip 12 İmam’ı temsil ettiğine inanılan Humeyni’yi tek devrim lideri olarak sahne aldırır. Tarihler 1979 yılını gösterdiğinde Humeyni liderliğinde İran-İslam Cumhuriyeti dönemine girilmiş olunur. Ve yeni kurulan İran İslam Cumhuriyetinin mezhebi 3 Aralık 1979 tarihinde yapılan Anayasa referandumuyla isnaaşeriyye olarak kabul görür. Derken bu noktadan sonra Humeyni hüccet, Humeyni tek devrim muhafızı masum imam olarak baş tacı edilir. Zaten aksini iddia eden bir kişinin kâfirlikle suçlanıp cezalandırılmasına ziyadesiyle yetecektir. Çünkü Şiâ akımı, yarı tanrı kült geleneğinden beslenip insana ulûhiyet gömleği giydirme üzerine kurulu doktriner bir inançtır. Nitekim mollalara atfen söylenilen 'İmam masum’, ‘Mehdi Muhtazar’, ‘12 İmam önderi’, ‘Ayetullah’, ‘Velayet-i Fakih’ gibi methiyeler eşliğinde Şiâ inancının bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla isteseler de bu söz konusu sapkın doktriner inançtan vazgeçemezler.
Hâsıl-ı kelam gelinen noktada İran geleneksel kollektif merceiyyet çizgisinden tüm gelmiş geçmiş imamların tümünün yetkilerini kendinde topladığına inanılan İmam Humeyni fakihinin tekelci merceiyyet çizgisi bir yola evrilmiş olunur. Ancak bu durum yetkileri tek elde tutulmasını ön gören söz konusu tekelci doktriner yapılanmaya karşıt tavır sergileyen geleneksel taklidi yol üzere hareket eden diğer merci-i taklid ulemasının tepkisine yol açar. Nitekim Büyük Mercii İmam olarak addedilen Humeyni’nin ölümünden sonra tepki çeken bu duruma çözüm olarak Anayasal düzenleme getirilir. Ve Anayasanın 110. maddesi hükmünce Şiâ toplumuna öncülük edecek makama Áyetullah Ali Hüseyin Hamaneî getirilirken, Cumhurbaşkanlığı’na da sırasıyla Ali Ekber Hâşimî Rafsancanâ, Muhammed Hâtemî, Muhammed Ahmedî Nejâd, Hasan Ruhani, İbrahim Reisi, Muhammed Muhbir ve Mesud Pezeşkiyan seçilmiş olarak gelmiş olurlar.
Ayrıca İmâmiyye Şiâsında akaid, fıkıh, ibadet ve muamelat ile alakalı dikkat çeken konularından bir kaçına baktığımızda şu hususlar yer alır:
-Tevhîd konusu Tevhîd-i zât, Tevhîd-i sıfât, Tevhîd-i Fiîl ve Tevhîd-i İbadet olarak konu edilir,
-Nübüvvet konusu ehl-i sünnet akaidi ile hemen hemen aynı düşünce çerçevesinde hem fikir olunarak konu edilir.
-İmâmet konusu ise peygamberlerden gelen nübüvvet nurunun Hz. Ali’ye intikal edip bu nurun on iki imam üzerinden devam ettiği şeklinde konu edilir. Dolayısıyla nübüvvet nurunu kendinde toplayan Şîa imamının peygamberler gibi masum olduklarına hükmedilir.
-Kabir konusu kabre defnedilen mevtaya Rabbin kim? Nebin kim? soruları ve cevapları hariç, hem “imamın kim” sorusu hem de mevtanın “İmamım Ali’dir” diye vereceği cevap ibaresi ehlisünnet akaidi ile mutabık olunmayacak şeklinde konu edilir. Çünkü İmâmiyye Şiâsında imamın kimdir sorusuna verilecek cevapta İmamım Ali”dir diyenlerin kurtuluşa ereceği akidesi temel düstur olarak konu edilir.
-Caferiyye fıkhının öğretilerinden hareketle abdest konusu ayaklar yıkanmayıp su ile mesh edilir şeklinde konu edilir.
-Hakeza Caferiyye fıkhının öğretilerinden hareketle nikâh konusu normal nikâhın yansıra geçici nikâh denen Mut’a nikâhın da caiz olduğu konu edilir.
-Beş vakit namaz konusu cem-i takdim ve cem-i tehir gibi üç vakitte birleştirilerek kılınır şeklindedir. Yani sabah namazı kendi vaktinde, öğle ile ikindi, akşam ile yatsı ikisi birleştirilerek eda edilir şeklinde konu edilir. Bu hükme sefer hali de dâhidir elbet.
-Namaz kılarken secde mahalline alın toprak mamulü sert bir madde üzerine değdirmek suretiyle konularak secde edilir.
-Teravih namazının cemaatle kılınmasına cevaz yoktur şeklinde konu edilir.
-Ramazan ayında oruç tutmak, hac mevsiminde haccetmek, zenginse zekât vermesi farzdır hükmünde diğer mezhep imamlarıyla da mutabık olunarak konu edilir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/si_doktrini_-7861.html

23 Aralık 2025 Salı

ŞİÁ VE ON İKİ İMAM KÜLTÜ


 ŞİÁ VE ON İKİ İMAM KÜLTÜ

SELİM GÜRBÜZER
Peygamberimiz (s.a.v)’in dâru’l-bekâya irtihali sonrası imamete layık gördükleri başta Hz. Ali (k.v) olmak üzere iki oğlu Hasan (r.a) ve Hüseyin (r.a) ile torunlarının Allah’ın buyruğu ve Peygamber kavli ile on iki imama iman etmenin dinin bir şartı olarak gören mezhebin adıdır Şiâ.
Ayrıca Şia akımına:
-Peygamberimiz (s.a.v) sonrası halife olarak on iki imamı kabul etmelerine binaen İsnâaşeriyye (on iki imamcılar) ismi,
-Şiâ imamlarına iman etmeyi imanın bir rüknü olarak görmelerine binaen “imâmiyye” ismi,
-Takip ettikleri yola ışık olması babından itikadi, ameli ve muamelat konularında rehber gördükleri İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin yolunu yol bilmelerine binaen “Caferiyye” ismi,
-On ikinci imamın gelişini beklemelerine binaen “Ashabu’l-intizar (bekleyiciler)” ismi,
-On ikinci imamın hayatta var olduğu (kâim olmasına) inancına binaen “Kâimiyye” ismi olarak da addedilmiştir.
Hakeza Şiâ akımına karşıt duruş sergileyen muhalif kanada da “Râfıza ya da Râfiziyye” denmiştir.
Evet, gelinen noktada Şiâ akımının imâmiyeti imanın bir rüknü olarak şart görmekle bu söz konusu mezhebin öğretilerinin Peygamberimiz (s.a.v)’den sonra halef diye addettikleri on iki imama dayanak teşkil eden kaynaklardan beslendiği de apayrı bilinen bir gerçekliktir. Öyle ya, mademki Şiâ akımı kendi beslendikleri kaynaklardan hareketle tarihi süreç içerisinde değişik isimler altında bugünlere gelmiş durumda, o halde bu söz konusu akımın Hz. Ali (k.v) ile başlayan silsilede yer alan on iki imamların isimleri neymiş bir görelim:
12 İMÁMİYYE SİLSİLESİ:
1- Hz. Ali (k.v),
2- Hz. Hasan (r.a),
3-Hz. Hüseyin (r.a),
4-Ali b. Hüseyin,
5-Muhammed b. Ali,
6-Cafer b Muhammed (r.a),
7-Musâ b. Cafer (r.a),
8-Ali b. Musâ,
9-Muhammed b. Ali,
10-Ali b. Muhammed,
11-Hasan b. Ali,
12-el-Kâim el-Muntazar.
Hz. Ali (k.v)
Malumunuz Ehl-i sünnet ekolünde Hz. Ali (k.v), halifelik makamının Hulefa-i Raşidin halkasının dördüncü sırasında yerini alırken İmâmiyye Şiâ ekolünde ise tam aksine ilk sırada yer alan halifedir. Öyle ki Şiâ ekolüne göre:
-Vahiy nazil olduğunda Hz. Ali (k.v)’in 9 yaşında ilk iman eden çocuk olması,
-Mekke’den Medine’ye hicret edileceği vakit Allah Resulünün yatağında yatıyor olması,
-Tebük Seferi dışında tüm seferlere katılıyor olması,
-Tebük gazvesine seferber olunduğunda bizatihi Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Ali (k.v)’i Medine’de bırakınca münafıkların; “Bak görüyor musunuz? Ali çok önemli biri olsaydı hiç kuşkusuz geri bırakılmazdı” türünden dedikodulara muhatap kalmışlığının üzerine hemen apar topar soluğu Allah Resulünün yanında aldığında, Peygamberimiz (s.a.v)’in onun hakkında:
-“Ey Ali! Onlar yalan söylüyorlar. Ben seni arkamda kalanlara bakmak üzere Medine’de bıraktım. Sen Medine’ye dön; ailemde ve kendi ailende benim halifem ol. Ali’nin bana olan nisbeti Harun’un Musa’ya olan nisbeti gibidir” övgüsüne mazhar olması gibi bir dizi güzel hasletleri kendinde toplamış olması imâmiyet iddialarına en temel dayanak teşkil eden deliller olarak gösterilmiştir. Derken Allah Resulü (s.a.v)’in vefatı sonrası Emevî-Haşimi çekişmesi ekseninde gelişen bir takım hadiseler eşliğinde Emevi saltanatının egemen olduğu iklimde İmâmiyye akımının nüksetmesine neden hazır zemin oluşmuştur. İşte bu noktada filizlenmeye başlayan bu akıma itiraz eden unsurlara itibar edilmezken bilhassa Hz. Hüseyin (r.a)’ın şehit edilmesinden sonra nükseden Şiî temayüllere yakın bir kısım unsurlardan:
-Kimi Hz. Ali (k.v) ve Fatıma annemizin evliliğinden doğan çocukların soyundan gelen imamlara itibar ettiğini,
-Kimi Muhammed b. El-Hanefiyye gibi Hz. Ali (k.v)’in Fatıma annemizin vefatı sonrası evlendiği annelerimizin evlatlarının soyundan gelen imamlara itibar ettiğini,
-Kimi başta Abbasiler olmak üzere tamamıyla Hz. Ali (k.v)’in soyunun dışında dedesi Abdülmuttalib’in soyundan gelen imamlara itibar ettiğini,
-Kimisi yine başta Abbasiler olmak üzere, Muhtar es-Sekafi’nin yaptığı eylemler nedeniyle mahkûm olduğu hapisten çıkıp Kerbela’da şehit düşen İmam Hüseyin’in öcünü almaya start verdiği günden başlayarak önce İbnü’l-Hanefiyye soyunu, ardından İbnü’l-Hanefiyye’nin oğlu Ebu Haşim’in vasiyetine uyarak Hz. Ali (k.v)’in soyunun dışında Haşimilerin imamlığına itibar ettiğini,
-Kimi unsurların da her türlü muhalif harekâttan kaçınan ılımlı cenah olarak bilinen “Hasan-Hüseyin-Zeynelâbidîn” çizgisinde yol izleyen silsilede yer alan imamlara itibar ettiğini müşahede etmekteyiz.
Bu arada unutmayalım ki her ne kadar Kerbela vakası sonrası ortaya çıkan Tevvabun ve Muhtar hareketlerinin özünde imâmiyet ve Şiilik davası güdülmese de onların yaptıkları eylemler de Şii eğilimleri tetikleyen unsurlar olarak değerlendirilmiştir.
Hicri birinci asrın son çeyreğine gelindiğinde Haşimîlerin baş tacı halife olarak gördükleri Hz. Ali (k.v)’in Hz. Osman (r.a)’dan üstünlüğünden artık dem vurmayıp bu kez Ebubekir (r.a) ile Ömer (r.a)’ın üstünlüğünden dem vurmaları neticesinde Şiâ akımının doğuşuna neden atmosfer oluşur. Böylece Şiiliğin doğuşuna sebep teşkil eden şartların oluşmasıyla birlikte bu dönemde ilk aşırı ğulat denen Şiâ akımlar olarak ayyuka çıkacaklardır. Nitekim bu söz konusu ğulat akımların başında Beyân b. Sem’an, Muğîre b. Said, Abdullah b. Muaviye gibi meşhur kanaat önderleri gelip, öğretilerini Şiilik ya da sonradan İmâmiyye adını alan akımlar olarak halka oluşturup müntesiplerine izleyecekleri yolun esaslarını “vasîlik, imâmet, nass ve tayin” vs. türü kavramlarla zihinlerine enjekte edeceklerdir. Abbâsîlerin iktidara gelişiyle birlikte de malum Emevîler ile Haşimîler arasında nükseden imamet konusu çekişme alanı olmaktan çıkıp yerine Haşimîlerin kendi aralarında iç meselesine dönüşen farklı bir durum oluşacaktır. Derken hem Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası Abbas (r.a)’ın soyundan gelen Abbasoğulları arasında hem de Peygamberimiz (s.a.v)’in diğer amcası, yani Hz. Ali’nin babası Ebû Talib’in soyundan gelen Alioğulları arasında iç çekişmelere yerini bırakan bir durum ortaya çıkar. Böylece kimi zaman Alioğullarının “Hasanî silsilesi” kolundan gelen, kimi zamanda “Hüseynî silsilesi” kolundan gelen birçok meşhur kanaat önderleri imamet iddiasıyla Abbâsî iktidarına başkaldırıp birbirlerinin hasımı hale gelmiş olurlar. Öyle ya, Siz misiniz başkaldıran taraf, tez elden hemen Alioğullarının defterini dürmek maksadıyla Abbasi devlet yönetiminden uzaklaştırmasını ve safların yeniden karılmasını beraberinde getiren bir ortam oluşur. Dahası Allah Resulü (s.a.v)’in Fatıma soyundan gelenler diğer Haşimîlerden koparak Alioğulları safını oluşturacaklardır. Hatta Zeydîlerin dışında bir kısım kollar da Hz. Hasan (r.a)’ın soyundan gelen imamları dışlayıp öteki olarak görürken, Hz. Hüseyin (r.a)’ın soyundan gelenleri ise tam aksine baş tacı imamlar olarak göreceklerdir. Neyse ki bu söz konusu kollar arasında siyasetten uzak tasavvufi meşrepte diyebileceğimiz noktada duruş sergileyenn bir kesim de Zeynelâbidîn’in oğlu Muhammed Bakır Hz.lerini ve onun oğlu Ca’fer-i Sâdık Hz.lerini kendilerine meşayih imamlar olarak görüp ehlisünnet çizgisine yakın bir yol üzere saf tutacaklardır. Zira Hasanoğulların bir kısım taifesinin Abbasilere yönelik girişimde bulundukları başkaldırma eylemlerinde başarısız olunca, ister istemez Hüseyinoğulları meşayihlerinden Muhammed Bâkır ile oğlu İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin yanında siyasette tamamen uzak ilim, ibadet ve takva hayatı bir yol takip ettikleri görülecektir. Şu da var ki, Muhammed el-Bâkır’ın oğlu İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.leri aynı zamanda Nakşibendi tarikatının altın silsilesinin halkasında yer alan meşayihlerdendir. Hakeza Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin annesinin babası Ebû Muhammed Kasım (r.anh)’da Nakşi silsilesinde yer alan meşayihlerdendir. Bilindiği üzere Nakşibendiler, hafi zikrin Piri Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın meşrebinde bir yol izlerken, diğer ehlisünnet çizgisindeki hak tarikatlarda cehri zikrin Piri Hz. Ali (k.v)’in meşrebinde bir yol izleyeceklerdir. Dolayısıyla Nakşibendilerin izlediği yolda Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’dan başlayarak silsilenin nisbeti Selman-ı Fârisî (r.a)’a devr olunur. Selman-ı Fârisî (r.a)’da bu silsilenin takip ettiği esasları sırasıyla Ebû Muhammed Kasım (r.a)’a, ondan da İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerine devr olunur. Böylece Halidi kolunun Nakşibendiyye silsilesindeki nisbetin devr olduğu noktada İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.leri ilk kez bu yolu Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ve Hz. Ali (k.v)’in nisbetlerini kendinde toplayan öncü bir zat olarak adından söz ettirecektir. Kendisi aynı zamanda İmam-ı Azam'ın üstadıdır da. Öyle ki, İmam-ı Azam onun hakkında şöyle der: "Hayatımın son iki üç senesinde İmam-ı Ca’fer-i Sâdık (r.a)’la görüşebildim ve onu tanımasaydım Numan helak olurdu." Derken İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinden bu Nakşibendi tarikatının nisbeti Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’e devr olunur. Her ne kadar Bayezîd-ı Bistâmî (k.s), İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerini dünya gözüyle görmese de sonuçta ruhani kanaldan terbiye olması hasebiyle üveys yoluyla bu yolun esaslarını devr almışlığı söz konusudur.
Şu da var ki, her ne kadar İmamiyye’nin isnad ettiği çizgide nükseden farklı yapılardan oluşan birçok oluşumların imamet inancını aşılama çabaları Ca’fer-i Sâdık (r.a) döneminde ortaya çıkmış olsa da onun siyasetten uzak tasavvufi meşrepte bir yol izlemesi Abbasîlerin gözünden kaçmayıp ona karşı müsamahakâr bir tutum içerisinde bulunacaklardır. Hatta Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin etrafında oluşturduğu ilim irfan halkasına ayrıca kelamî ve fıkhî konuların yanı sıra önlerine çıkan birçok meselede akli çözümler üretmekte alakadar olan farklı düşüncede bir kısım fikir kulüpleri de aynı halkaya dâhil olup böylece ilim irfan mektebi halkasından istifade etmiş olacaklardır.
Anlaşılan o ki, imamiyye akımının temel akidelerinden imametin nass ile tayini mevzusunda hem imamın ilahi sırra erip gayb âleminden haber aldığına dair hem de masumiyetine inandıkları imamların sayıca 12 olduklarına dair ileri sürdükleri birçok nazariyeler daha henüz Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin döneminde tartışılır halde netlik kazanmış değildi. Ta ki Ca’fer-i Sâdık (r.a)’ın oğlu Musâ Kâzım dönemine gelinir, işte o zaman hem imametin nass’la tayin edildiğine dair hem de masum olduğuna inanılması gerektiğine dair hususlar tartışılır hale gelir. Hatta bu arada Ebû Bekir-i Sıddîk ve Ömer’in halifeliğini reddedip imâmetin yaşça büyük erkek çocuğa ait olduğunun kabullenilmesinin gerektiğine de dair konular tartışılarak gün yüzüne çıkmış olur. Öyle ki, gün yüzüne çıkan bu konuların tartışılır hale gelmesiyle birlikte Musâ Kâzım‘ın ölüp ölmediği hususunda kendi içlerinde üç ayrı fırkaya bölünüp bunlardan sırasıyla:
-Kat’iyye fırkası onun öldüğünü kabullenip imametin oğlu Ali Rızâ’ya geçtiği iddiası yönüyle bölünüp grup oluştururlar,
-Vâkıfe fırkası ise imameti Musâ Kâzım ile sınırlandırıp vefatı sonrası imametinin zuhur edeceği güne dek kaim-mehdi olarak devam etiğinden hareketle ölümsüz olduğu iddiası yönüyle bölünüp grup oluştururlar,
-Hakkında üçüncü fırka diyebileceğimiz bir başka tayfada Musâ Kâzım’ın ölüp ölmediği konusunda karar kılamayanlardır. Bunlarda iki arada bir derede kala kalmış yönüyle grup oluştururlar.
Musâ Kâzım‘ın ölümü sonrası tartışmalar alev ala dursun, Abbasi halifesi Memun’un Ali Rızâ’yı veliaht tayin etmesiyle birlikte imâmiyet düşüncesi etrafında kopan tartışmaların yerini bu kez sükûnet havasına bırakır. Bunun akabinde ise İmâmiyye akımı kendi içinde barındırdığı aşırı (ğulât) fırkalardan koparaktan daha da ılımlı yapıda bir akıma dönüşür. Bu arada ilerisinde İmâmiyye adını alacak olan Şii kolu da, Ali Rızâ’nın imametini nassa ya da bir takım hayalî alametlere dayandıraraktan güya kendilerince delillendirmeye çaba sarf edeceklerdir. Ancak ne var ki, Ali Rızâ hicri 203 yılında Horasan’da vefat ettiğinde ardından halef bıraktığı oğlu Muhammed Cevâd daha henüz 7 yaşında çocuk olması hasebiyle şer’an tasarruf ehliyetinin olmayacağı hükmünden hareketle İmamiyye akımı kendi içinde değişik isimler altında fırkalara ayrılacaklardır. Öyle ki Cevâd yanlısı İmâmiler şer’an caiz olmayan bu hükme rağmen onun imâmetliğini neredeyse peygamberlikle eş değer tutup Allah’ın tayin ettiği bir imam olarak göreceklerdir. Yetmedi Kur’an’ın “Biz ona hükmü daha çocuk iken verdik” (el-Kehf, 12) ayetini kendi bakış açılarından tevil edip delil olarak sunacaklardır. İlginçtir İmam Cevâd’ın imameti hakkında “şer’an caiz değildir” diye koparılan yedi yaş krizi hadisesi, bu kez kendi oğlu Ali el-Hâdî içinde aynı şekilde krize yol açacak bir hadise ortamı oluşturacaktır. Öyle ya, Ali el-Hâdî’de tıpkı babası gibi daha henüz yedi yaşında akıl baliğ olmayan bir çocuk olduğuna göre fırsat bu fırsat denip hemen hakkında “Ne diye imamete getirilir” türünden koparılan yaygaralar sil baştan yeniden alev alacaktır. Neyse ki Ali el-Hâdi etrafında koparılan tüm bu tartışmalardan kendince ders çıkarmış olsa gerek ki, hemen sıcağı sıcağına oğlu Seyyid Muhammed’i kendinden sonra halifeliğe geçecek isim olarak vasiyet eder. Ancak hayatta iken oğlunun vefat etmesi üzerine bu kez diğer reşit yaşta ki oğlu Hasan el-Askerî’yi halife olarak vasiyet eyler.
Şimdi bu noktada sormak gerekir; Ali el-Hâdî’nin vefatının ardından vasiyet yerine getirildi mi acaba? Ne mümkün, tam aksine ardından bıraktığı iki evladı arasında yaşanan imamete geçme çekişmesinde Cafer b. Ali vasiyete uymayıp kendisini imâmiyete layık görür. İlginçtir gerekçe olarak da kardeşi Hasan el-Askerî’nin erkek çocuğunun olmamasını neden olarak gösterip halifeliğin kendisinin hakkı olduğunu ileri sürer. Derken kardeşi Hasan el-Askerî Samarra’da vefatının ardından imamet konusu bu kez ütopik tartışmalara yol açacak şekilde ilerler. Öyle ki, güya Hasan el-Askerî’nin “Sakîl” adında bir cariyesi varmışta ondan hamile kaldığı şeklinde ileri sürülen şayialar üzerine mahkeme tarafından verasete konu olacak miras paylaşımı durdurulmuş olur. Abbasî Halifesi Mu’temid, bu durumda ister istemez Sakîl’in hamileliğine binaen sağlıklı bir şekilde doğum yapması için onu sarayına alır. Ne var ki ilerleyen zamanlarda hamile olmadığı ortaya çıkınca Hasan el-Askerî’nin mirası annesi ile kardeşi Cafer b. Ali arasında taksim edilir. Derken Cafer b. Ali ağabeysinin çocuğunun olmamasından doğan boşluktan istifadeyle meydan ona kalıp imamet davası peşinden koşturacaktır. Ancak Hasan el-Askerî’nin ateşli taraftarları imametin on birinci imamla sonlandığı tezini işleyerekten Cafer b. Ali’nin imamet davası gütmesine tepki gösterirler. Hakeza bir başka fırka da Hasan el-Askerî’nin çocuğu olmamasından hareketle zaten imametinin batıl olduğundan dem vurup Ali el-Hâdî sonrası sahih imamın Cafer b. Ali olduğu tezini işleyecektir. Hasan el-Askerî’nin taraftarlarının içlerinden bir kesim de vardı ki; onlarda bu tür dedikoduların önünü almak adına Hasan el-Askerî’nin bir sır gibi gizli tutulan bir oğlu olduğunu kendi aralarında fısıldaşacaklardır. Böylece on birinci imam olarak gördükleri Hasan el-Askerî’nin gaybette (gizlide) bir evladı olduğu hakkında fısıldaşan bu grup İsnaaeşeriyye (On İki İmamcılar) olarak adından söz ettirip sonrasında ise mutedil Şiîlerce bu akım “İmâmiyye-İsnaaeşeriyye” ismini alır.
Anlaşılan o ki, imamın nassla tayini ilkesi ne hareketin başlangıcında, ne İmam Askeri’nin vefat döneminde, ne de on ikinci imamın gayıblara karıştığı iddialarının tartışıldığı dönemlerde vardı. Yani hiçbir şekilde daha henüz ortada “on iki imam” kültü oluşmamıştı. Tâ ki hicri 290’lı yıllarda imamiyet davasının en koyu bir şekilde tartışıldığı günlerin eşiğine gelinir, işte o zaman İmâmiyye-İsnaaeşeriyye mezhebinin o yılların atmosferinde ileri sürdüğü fikri kültünün etkisiyle bir anda imamiyet davası daha bir ılıman havada mutedil imam kültü şeklinde gün yüzüne çıkmış olur. Şu da var ki, on iki imamın bir bütün olarak silsile halinde isimleriyle zikredilen ilk rivayetin Ali b. İbrahim el- Kummî’nin Tefsîr’in de yer verilmiştir. Her ne kadar tefsirde zikredilen on iki imamla ilgili rivayet edilen bir kısım ifadeler izaha muhtaç olsa da sonuçta yazılmış bu ifadeler sırf kum çevresinden uzak bölgelere de sıçrayıp on iki imamla ilgili rivayetler bu kez Küleynî’nin Usûlü’l-Kâfî adlı eseriyle on iki sayısında sabitlenmesini beraberinde getirir. Hakeza aynı minvalde ortaya konan rivayetlerin pek çoğu Numanî, Sadûk ve Tûsi gibi âlimlerin de dikkatinden kaçmayıp bu bilgiler yeniden kayıt altına da alınır.
Peki, ehl-i sünnet kaynaklarda on iki imam konusu nasıl karşılık buldu derseniz, malumunuz bu hususta Sâhih-i Müslim’de Câbir b. Semure’den rivayet edilen hadis-i şerifte sayıca “on iki” rakam ibaresi var olmasına var ama 12 rakamının ekinde ‘İmam’ ibaresi yoktur, bilakis ‘Halife’ ibaresi vardır. Şöyle ki Câbir b. Semure’den rivayet edilen hadis-i şerifte Allah Resulü (s.a.v)’in İslam Dininin on iki halifeye kadar aziz olmaya devam edeceği beyan buyrulmakta. Ancak ne var ki, Şîa akımınca söz konusu hadis-i şerifte geçen “on iki halife” ibaresi “on iki imam” olarak tevil edilirken, Ehl-i sünnet ekolü âlimleri on iki halifeden maksadın ümmet-i Muhammedin idaresini üstlenmeye namzet “on iki halife” olduğudur. Yine Allah Resulü (s.a.v)’in Veda Haccından Medine’ye dönerken, Ĝadîr-i Hum denilen yerde Hz. Ali (k.v) hakkında “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” diye rivayet edilen hadis-i şerifte geçen “mevlâ” ibaresi de, Ehli-sünnet âlimlerine göre “imam” manasına değil “veli-dost” manasınadır.” (Bkz. Tirmizi, Menakıb, 19; İbn Mace, Mukaddime, 11; İbn Hanbel, 1/84,118,119)
Hz. Hasan (r.a)
Hz. Hasan (r.anh), Hz. Ali (k.v) ile Fatıma annemizin evliliğinden Medine’de ehlibeyt neslin ilk çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Babasının vefatının ardından Kufe’de gerçekleşen biatla hilâfet makamına geçmesine geçer ama Muaviye hemen ordusunu üzerine salacaktır. Ancak Kufelilerin savaşmaktaki isteksizliği yerinde gören Hz. Hasan (r.a) müzakere kapısını açıp en nihayetinde bazı şartlar çerçevesinde Muaviye ile anlaşıp halifeliği ona devr etmek suretiyle Medine’ye rücu eder. Vefat nedeninin ise çok evlenip boşanmasını kendi siyasi emelleri için kullanmaya kalkışan Yezid b. Muaviye’nin, Hz. Hasan’ın hanımını tepeden tırnağı süsleyip mal mülk ile donatacağı vaadiyle evleneceğinin sözüyle kandırılan Ca’de bint Eş’as bin Kays tarafından zehirlenmesi neticesinde öldüğü rivayet edilip Baki kabristanına defnedildiğidir.
Hz. Hüseyin (r.a)
Hz. Hüseyin (r.anh), Hz. Ali (k.v) ile Fatıma annemizin evliliğinden Medine‘de ehlibeyt neslin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Malumunuz kardeşi Hz. Hasan (r.anh) halifeliği Muaviye’ye devretmişti. Hz. Hüseyin (r.a) ise Muaviye’nin vefatıyla yerine geçen oğlu Yezid’e biat etmeyecektir. Bunun üzerine başta Kufe Şiîleri olmak üzere çok sayıda kabile reisi kendisine yazdıkları mektuplarla Emeviler’in saltanatına son vermesi yönünde harekete geçildiği takdirde her türlü desteği esirgemeyeceklerini bildirirler. Her ne kadar arkadaşları destek taahhütlerine aldırış etmeksizin Kerbela’ya gitmemesi yönünde telkinlerde bulunsalar da kendisine yapılan bu destek çağrılara kayıtsız kalmayıp Muharrem ayının aşûre gününde çıktığı seferde maiyetinde götürdüğü çok az sayıda aile efradıyla birlikte gittiği Kerbala’da hunharca başı gövdesinden ayrılacak şekilde şehit edilir. Kesik başı ise Şam’da ki Yezid’e gönderilirken, gövdesi de köylü ahalince Kerbela’da ki şehit edildiği yere defnedilmiş olur.
Zeyne’l Ábidîn
Kendisi son derece takva hayatı yaşaması hasebiyle ibadet edenlerin süsü anlamında Zeyne’l Ábidîn ismiyle ya da imamların atası anlamında Ali Asgar ismiyle gönüllerde taht kuracaktır. Hele ki, Hz. Hüseyin (r.a)’ın soyu Zeyne’l Ábidîn zürriyetinden devam ettiği içindir ki, onun silsilede yer alan diğer imamlardan ayrıcalığı dördüncü imamı olarak daha bambaşka bir kıymet değer anlam ifade edecektir. Nitekim kıymet değer büyük bir zat olduğu şundan besbellidir ki, Kerbela vakası esnasında hasta haliyle savaşa iştirak etmesine müsaade edilmeyip ailesinden sağ kalanlarla birlikte Şam’da ki Yezid’in yanına gönderilir. Burada birkaç gün kaldıktan sonra Medine’ye dönmelerine müsaade edilmiştir. Böylece hayatının geri kalan ömrünü Muhtar’ın ve Abdullah b. Zübeyr’in başkaldıran isyan hareketlerinden ve siyasi atmosferlerden uzak tutaraktan Medine’de ilim ve zühd hayatı içerisinde Allah’a vuslat eyleyip böylece Baki Kabristanında amcası Hasan’ın yanına defnedilmiş olur.
Muhammed el-Bâkır
Muhammed el-Bâkır, tıpkı babası Zeyne’l Ábidîn gibi siyasi atmosferden uzak zühd ve takva hayatı yaşayıp Şiâ akımınca oğlu Cafer sadık Hz.leriyle birlikte Şiâ’nın kurucu imamı olarak kabul görülüp baş tacı edilir de. Ehl-i sünnet çizgisi Hanefi kaynaklarında ise Muhammed el-Bâkır’ın en gözde talebesinin Ebu Hanife olduğudur. Nitekim hocası yetiştirdiği Ebu Hanife hakkında son derece övgüyle bahsedip ilerisinde büyük fıkıh üstadı olacağının işaretini verip hakkını teslim eder de. Derken Zeyne’l Ábidîn’in de ecel kapısı çalındığında hak vaki olup Baki kabristanına defnolunur.
Ca’fer-i Sâdık Hz.leri
Ca’fer-i Sâdık Hz.leri, Muhammed el-Bâkır Hz.lerinin evladı olarak Medine’de dünyaya gelip o da on iki imam arasında hakkında en çok adından söz ettirmesiyle dikkatleri üzerine çeker. Hem nasıl dikkatleri üzerine çekmesin ki, bir kere her şeyden önce Emevîler’in son dönemleri ile Abbasîlerin ilk dönemlerine şahit oluşunun verdiği avantajla edindiği engin tecrübe birikimi ilerisinde onun nasıl hareket etmesi gerektiği noktasında feraset sahibi büyük bir zat olmasına ziyadesiyle yeter artar da. Nitekim fikri yönden bir türlü yıldızı barışamadığı amcası Zeyd b. Ali’nin öldürülmesinden sonra o dönemin gerek siyasi atmosferinden uzak kalışı gerekse onun bilhassa ilk iki halife hakkında hüsnü zan tavrının yanı sıra ilk dört halife hakkında olumlu görüşlerinden dolayı bir anda Abbasîlerin şüphece yaklaşımlarından büyük ölçüde kendini soyutlayabilmiştir. Bu yüzden Suyuti, Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin “Ebû Bekir ve Ömer’i hayırla anmayan kimseden uzağım” dediğini nakletmekten kendini alamaz da. Düşünsenize Cafer es-Sâdık Hz.leri dikkatleri üzerine çeken öyle ilmiyle amil deha bir zattır ki, bizatihi kendisinden istifade etmek için gelenler arasında Ebû Hanife, Malik b. Enes, Vâsıl b. Atâ ve meşhur Kimyacı Câbir b. Hayyân gibi nice bilge şahsiyetlerin kapısını aşındırdığı bilinen bir gerçekliktir. Hakeza Şiiler tarafından hakkında imamların en ulusu ve Şii fıkhını ve itikadını tedvin eden imam olarak da telakki edilir. Hele bilhassa İmâmiyye Şia’sı onu kendilerine referans alaraktan izinde yürüdükleri mezheplerinin adını icabında “Caferiyye mezhebi” olarak isimlendirmekten imtina etmeyeceklerdir. Vefatı hakkında ise Şiilere göre Halife Mansur tarafından zehirlenerek öldürüldüğü yönünde olup babası ve dedesinin yanında defnedildiğidir.
Mûsa el-Kâzım
Mûsa el-Kâzım (Musa b. Cafer), babası Ca’fer-i Sâdık’ın evladı olarak Mekke ile Medine arasında ki Ebva’da dünyaya gelip babasının vefatından sonra Abbasîlerle iyi geçinmenin kendisine kazandırdığı avantajla zaman içerisinde kendisine bağlı müntesiplerinin çoğalmasıyla bir anda dikkatleri üzerine çekecektir. Hele bir insanın müntesipleri çoğalmaya bir görsün, bu durum dönemin Halife’sinin kuşkucu yaklaşımıyla onu mesken tuttuğu Medine’den Bağdat’a getirilip bir süreliğine mahkûm edilmesine sebep teşkil edecektir. Tâ ki kendisinden isyan etmeyeceğine dair yemin sözü alınır, ancak o zaman doğup büyüdüğü Medine’ye tekrardan geri dönmüş olur. Keza Harun Reşidin halife olduğu dönem gelip çattığında ise hakkında bir takım ithamlara maruz karşı karşıya kalacaktır. Derken mesken tuttuğu yerde vefat edip torunu Muhammed Cevâd’ın mezarının yanı başına, yani kendi ismiyle müsemma Kâzımeyn denen Bağdat Kureyş mezarlığına defnedilir.
Ali er-Rızâ
Ali er-Rızâ, babası Mûsa el-Kâzım’ın evladı olarak Medine’de dünyaya gelip tıpkı babası gibi siyasetten uzak bir hayat yaşamayı kendine düstur edinmeyi yeğlemesine rağmen Halife Memun tarafından siyasi arenanın içerisine çekilerekten Abbasî tahtına veliaht tayin edilip Horasan’a getirilir. Her ne kadar kendisi babası gibi hapiste ömrünü tüketmese de Şii kaynaklarda hakkında yazılanlara baktığımızda Ali Rızâ’nın yediği zehirli nar ya da halifenin takdim ettiği nar suyundan hastalanıp vefat ettiği rivayet edildiğini görürüz. Cenazesini bizatihi kendisi kıldıran Halife Memun, Tus şehrinin Senabâd köyündeki babası Harun Reşid’in yanına defneder. Bilahare oranın yöre halkı da zaman içerisinde anısını yaşatmak adına cenazesinin defnedildiği yere nispeten şehâdet yeri anlamında Meşhed diye ismiyle yâd edeceklerdir.
Muhammed Cevâd
Muhammed Cevâd Medine doğumludur. Ali er-Rızâ’nın ölümüne çok üzülen Halife Memun, onun soyuna olan hüsnüniyetini vefatından sonrada sürdürüp sekiz yaşında yetim kalan Muhammed’i kızlarından Zeynep ile nikâhlar da. Halife Mu’tasım ise kendi döneminde Medine’de ibadet ve teatle geçiren Muhammed Cevâd’ı ilmine hürmeten Bağdat’a davet edip burada 8-9 ay sonra eceliyle vefat eder.
Ali en-Nakî
Ali en-Nakî Medine doğumludur. Abbasî Halifeleri Mu’tasım ve Vâsık dönemlerinde takva bir hayatla ilim talebesi yetiştirerek geçirir. Ancak Halife Mütevekkil devrinde işler ters gidip kendisine muhalif bir kesim tarafından şikâyete konusu olunca ister istemez Bağdat’a çağrılır durumla karşı karşıya kalır. Ve bir müddet ikamet eyledikten sonra da Samarra’ya gönderilip burada evinde vefat eder.
Hasan el-Askerî
Hasan el-Askerî de Medine doğumlu olup 2-3 yaşlarında babasının mecburi ikamete tabii tutulduğu Samarra’da Abbasi Halifelerinin taraftarlarıyla temas kuramayacak bir şekilde sıkı takip altında hayatını sürdürüp burada vefat eder.
Muhammed el-Mehdî
İmâmiye Şiâsı akımınca kendisine Sahibu’z-zamân, el-Huccet, el-Kâim, el- Mehdî, el-Muntazar, Mehdil-enâm ve Halef lakaplarla gözüyle bakılan Muhammed el-Mehdî güya babası Hasan el-Askerî’nin vefatından sonra evlerindeki mahzene (serdab) saklanarak gözden kaybolup Mehdiliğinin zuhur edeceği güne dek gaybet halinde sağ salim yaşadığıdır. Ve bu ütopik gaybet haline inanılmakta da. İşte bu noktada saklı kalışına gaybet hali denilirken, kıyamete yakın zuhur edeceği vakte kadar yaşayacağı zaman dilimine de Gaybet dönemi denip bu dönemde kendi içinde Gaybet-i Suğra (küçük Gaybet) ve Gaybet-i Kübra (büyük Gaybet) olarak kategorize edilir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/si_ve_on_iki_imam_kultu_-7848.html

20 Aralık 2025 Cumartesi


 

KADİYÂNĺLİK (Ahmedilik) Mİ, YOKSA SERHENDĺLİK Mİ?

         SELİM GÜRBÜZER

         Malumunuz, Mehdi kavramının sözcük anlamı ‘kurtarıcı’ demektir.  Öyle ki hemen hemen tüm inanç sistemlerinde kendisine beklenen kurtarıcı gözüyle bakılan Mehdi; aslında Yahudilikte Mesih olarak addedilirken Hıristiyanlıkta Hz. İsa olarak addedilir.  Hakeza tarihi süreç içerisinde günümüze dek kahır ekseriyetle ehlisünnet çizgisini takip eden İslam âlimlerine göre de beklenen mehdi: Muhammed b. Abdullah olarak addedilir. Ancak şu da var ki, ehlisünnet dışı akımların kurucu önderlerinin de dönem dönem değişik isimler altında Mehdi iddiasıyla ortaya çıktıkları bilinen bir tarihi gerçekliktir. Örnek mi?  İşte Hint ekolünden gelen Ahmedîlik akımının kurucu önderi Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî bunun en bariz örneklerinden birini teşkil eder dersek yeridir.       

        Düşünsenize Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî denilen bir adam, 19. Yüzyılın sonlarına doğru Hindistan’ın Pencap Kadiyân’da kendi ismiyle müsemma “Ahmedîlik” akımını kurup ilk önceleri kendisinin Mehdi olduğunu ileri sürüp ilerleyen dönemlerde ise peygamberliğini ilan edecek derecede haddini hududunu aşar hale gelen adam olabiliyor.   Ne diyelim o kendi kendine gelin güvey olup mehdiliğini ve peygamberliğini iddia ede dursun, oysa Allah Resulü (s.a.v)’den sonra peygamber gelmeyeceğinden ardından bıraktığı Ehlisünnet yolunun devamına yönelik Tevhid sancağını Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halife olarak seçilmesiyle birlikte devr almıştır. Ondan da sırasıyla bu Ehlisünnet yolu Tevhidi sancağını sırasıyla Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a), Hz. Ali (k.v) devr alıp böylece ehlisünnet çizgisinin misyonunu yüklenmiş oldular. Derken dört büyük halifeden sonra Ehlisünnet Tevhit sancağı Tabiin’in büyüklerine intikal edip Tabiin’den de Tebe-i Tabiin’e ve onlardan da ilmiyle amil Ehlullah’a devr olunmuştur. Hem kaldı ki, İslam’ın bir güneş gibi ışığının Hindistan’a yayılması Kadiyânîyyeler kanalıyla değil,  tam aksine sofiler kanalıyla yayılmıştır.  Her ne kadar ilk dönemlerde Hindistan’da ki sofilerin varlığı sayesinde Hinduizm ile İslami kesimler arasında yakınlaşmayı beraberinde getirmiş olsa da Hinduizm’in dünyadan el etek çeken aşın riyazete dayalı bir akım olduğunu yerinde gören İmam-ı Rabbanî Hz.lerinin irşad faaliyetiyle bu söz konusu yakınlaşma son bulacaktır. Öyle ki İmam-ı Rabbanî Hz.leri, 16. Yüzyılda Ekber Şah’ın başlattığı Hinduizm ile İslam’ı birbirine harmanlayıp kendince bir Din-i İlahi sentezi kurma girişimine yönelik karşıt bir duruş sergileyip böylece sofilerle olan bağını koparan ilk isim olur. İyi ki de İmam-ı Rabbanî Hz.leri Serhendi duruşuyla sofilerin Hinduizm’le yakınlaşma bağını koparan ilk isim olmuş.  Nitekim onun sayesinde kendinden bir asır sonra Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s) zamanında da Serhendî yolu daha da bir riyazete dayalı Hinduizm akımının olumsuz etkilerinden git gide uzaklaşıp böylece Serhendi ekolü Nakşibendi tarikatının Halidiyye kolu üzerinden dünyanın hemen hemen her bölgesine yayılış kayd etmiş olacaktır.

         Tabii bu arada İngilizlerde boş durmayacaktır, onlarda milliyetçilik tohumunu Hind dünyasına taşıyacaklardır. Derken İngiliz idaresi hâkimiyeti altında buralarda Hıristiyan Papazların yürüttükleri misyonerlik faaliyetleri neticesinde Müslüman-Hindu rekabetini körükleyeceklerdir. Neyse ki İngiliz sömürüsüne karşı başlatılmak istenen, aynı zamanda Müslümanların üstüne yıkılmak istenen Büyük Sipahi ayaklanması fiyaskoyla neticelenecektir. Hani hemen hemen her dönemde vuku bulan provokatif hadiselerde günah keçisi olarak hep Müslüman kesim hedef tahtasına konulur ya,  aynen öyle de yaşanan bu Sipahi isyanı hadisesiyle birlikte çok büyük sindirme ve baskı uygulamaları devreye girecektir.  Öyle ki oluşturulmayan çalışılan kaotik ortamda ne yapacağını şaşıran Hindu Müslümanlar beklenen kurtarıcı Mehdi düşüncesinden medet umar hale geleceklerdir.  Nitekim Ahmedîlik akımının kurucu önderi Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî de böylesi bir kaotik ortamda yetişmiş bir isimdir.  Kendisinin Sialkotta bölge mahkemede memur olarak çalışmışlığının yanı sıra, Kadiyân’da yerel gazetelerde yazdığı İslam’ı savunan ateşli makaleleriyle de bir anda ilgi odağı olmasına ziyadesiyle yeter atar da.  Hele bir insan ilgi odağı olmaya bir görsün, kendisine kurtarıcı gözüyle bakılmasının gurur okşayıcılığıyla hemen müceddidliğini ilan ediverir de. Hatta vahyin kesilmediğinin iddiasıyla 1885 tarihi itibariyle taraftarlarından her konuda kayıtsız şartsız itaat edilmesi için biat alır bile.  Yetmedi ileri sürdüğü iddialarını Tevrat’ın 10 emriyle çağrışım kurmayı da ihmal etmez.  Hatta kendisi Mehdilik konusunda da ahkâm kesip Hz. İsa çarmıha gerildiğinde ölmediğini, Keşmir’e yerleştiğini ve en nihayetinde 100 yaşına geldiğinde vefat edip göğe yükseldiğini etrafındakilerinin zihinlerine sürekli işleyerek hareket edecektir. Böylece güya Hz. İsa (a.s)’ın ölümüyle alakadar olduğunun imasıyla kendince ilerisine yönelik ön alıp Mehdilik iddiasına dayanak oluşturacaktır. Öyle ki Hıristiyanların beklediği Mesih’in Hz İsa olmadığını,  bilakis Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmetinden kendisine benzeyen biri olduğunu demeye getirerekten bu uğurda kılıçla değil kalemle cihad edilmesi gerektiğini etrafına aşılayacaktır. Ne diyelim, hani aç tavuk kendini darı ambarında buğday sanır ya, aynen öyle de o da önce kendini Din’in yenileyicisi anlamında müceddid olarak lanse eder,  sonra da kendisini insanlığın kurtuluş umudu Mehdi olarak görür. En son tahlilde de malum kendini Allah’ın zıllî (gölgesi) anlamında “Nebî” ve “Resul” görecek noktada konumlandırır. Hakeza daha da hızını alamayıp kendisini Peygamberin tecelli yansıması olarak kesinlikle şeriat getirmediğini, bilakis üç dinin sentezi bir ekolu olarak Hinduların kurtarıcı beklediği Krişna olduğu iddiasında bulunacaktır.  Oysa hakiki kurtarıcı ben şuyum, ben buyum gibi enaniyet türünden kokan cümleler sarf etmez. Nitekim Zünnûn-ı Mısrî (k.s.) öyle der; "Senin O'nu görmene perde ne arşdır, ne de kürs'dir, ne de semavat. Senin O'nu görmene perde senin benliğinin ölçüsüdür" diye beyan buyurmak suretiyle kibirlenmenin çirkinliğini ortaya koymuştur.

         Peki, Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî yaşadığı devirde kendini müceddid, mehdi gördü de ne oldu? Nihayetinde ecel kapısı çaldığında hevesi kursağında kalmış olacaktır. Nitekim bu dünyada göç ettikten sonra kurucusu olduğu akımın başına Hakim Nureddin getirilip onun da 1914 yılı itibariyle ölümünden sonra kurucusu olduğu harekat,  birbirinden farklı anlayışta  “Lahor ve Kadiyân”   akımları olarak iki kola ayrılacaklardır. Böylece Lahor akımı kendi aralarında harekâtın başına Mevlana Muhammed Ali’yi seçmekle Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî’nin nebîlik iddialarını reddedip yeni bir yol ayrımına girmiş olurlar.  Diğer kolun mensupları ise Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî’nin oğlu Mirza Beşirüddin Mahmud Ahmed’i halife olarak seçmekle de babasının kâmil nebî olduğu iddiasına sadık kalıp aynı yol üzere hareket edecektir. Her ne kadar tarihi süreç içerisinde Ahmedîlik akımının temelleri Mesihlik, Mehdilik ve Nebîlik üzere şekillenmiş olsa da zamanla kendi bağlıları arasında bile bu sapkın iddialar marjinal düzeyde taban bulup kahır ekseriyeti Lahor kolunun çizgisine yakın bir duruş sergileyeceklerdir.  

        Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî’nin oğlu babasının yolunda devam ede dursun, Ahmedilik akımın Lahor kolu Hanefi mezhebinin akılcı yaklaşımını benimseyip hareketin kurucusu Gulam’ın nebîlik iddiasına inanmamakla küfre girilmeyeceğini ortaya koymuş oluyordu ki,  elbette sapkınlıktan uzak kalmak adına bunu önemli bir dönüşüm ve gelişim olarak görebiliriz.   Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi Hind dünyasında asıl kalıcı değişim, hiç kuşkusuz İmam-ı Rabbani Hz.lerinin irşat faaliyetiyle vuku bulmuştur.

         Malumunuz İmam-ı Rabbani (k.s) babasının vefatıyla birlikte Hac yolculuğuna çıkmışlığı sözkonusudur. İlginçtir dönüşte Delh’te Hace Muhammed Bâkî-billâh (k.s) ile bir şekilde yolu kesiştiğinde işin rengi daha bambaşka bir renge bürünür. Zira Onu görmekle yeni bir çağın kapısı aralanır.  Ve o bu büyük buluşmayla birlikte Hace Muhammed Bakibillah’ın elinden biati gerçekleşmiş olur. Tabii Hace Muhammed Bakibillah (k.s) kendisine bağlanan gencin yüzündeki o engin pırıltıyı gördüğünde Şeyhi Hace Emkenegi’niden aldığı işaretle Hindistan’ın Serhend şehrine irşad için uğurlar. Besbelli ki bu sıradan bir uğurlayış değildi,  Serhend’i aydınlatacak uğurlayıştır bu.  Üstelik uğurlandığı yere gittiğinde aydınlık ışığı Serhend’le de sınırlı kalmaz, Ekber Şah’ın bulunduğu Ekber Abad şehre de uzanır. Derken Nakşibendî tarikatının feyzi bereketi dalga dalga yayılıp Müslümanlığın feyzi ve bereketi zorba Hanların da üzerlerine sirayet ettikçe kalpleri yumuşayıverecektir. Öyle ki Ekber Şah’la başlayan zorbalık, oğlu Cihangir döneminde yumuşamaya bırakacaktır. Hakeza devamında diğer dönemlerde de tahta oturan hükümdarların bir öncekinden daha merhametçe adil bir şekilde yönetim sergiler hale geleceklerdir. En nihayetinde Evrengzib Han tahta oturduğunda ise halkın tam manasıyla rahat nefes alır hale geldiği görülecektir.  Hem halk nasıl rahat nefes almasın ki, artık bundan böyle dini bütün bir hükümdarla yüzleşir hale gelinmiştir. Ne diyelim, gerçek aydınlanma ve gerçek irşat bu olsa gerektir.

           Evet, irşat budur.  Gerçekten de İmam-ı Rabbani (k.s)  Faruk-i meşrebiyle (iyiyi kötüyü ayıran) sessiz sedasız yaşadığı çağın değişimini gerçekleştirdikten sonra her fani gibi o da 1624 yılında ardından dört yüz halife bırakıp ahrete öyle yol alacaktır. Öyle ki, O şimdi her devrin gönül tahtında kıyamete kadar yaşayacak da.

           Hâsılı, bizim tercihimiz ehlisünnet çizgisinden taviz vermeyen Serhendilikten yanadır.

           Vesselam.

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/kadiynlik_mi_yoksa_serhendlik_mi-7836.html