24 Aralık 2025 Çarşamba
ŞİÁ DOKTRİNİ
ŞİÁ DOKTRİNİ SELİM GÜRBÜZER
İmâmiyye Şiâsı doktrininde hakkında on birinci imam olarak addedilen Hasan el-Askerî’nin bir cariyeden doğduğuna inanılan oğlu Muhammed’i yakınlarından birkaç kişiye gösterip kendisinden sonra Allah’ın Hücceti ve on ikinci imamı olacağını müjdelemiş güya. Yetmedi İmâmiye Şiâsı doktrinince, güya Askeri’nin vefatıyla birlikte gaybete karışan oğluna atfen söylenilen:
-Sahibu’z-zamân,
-el-Huccet,
-el-Kâim,
-el-Mehdî,
-el-Muntazar,
-Mehdil-enâm,
-Halef türü unvanları kendinde toplamış özelliği ile beklenen (intizar) mehdi imam olarak döneceğidir. Dolayısıyla on ikinci imam ve mehdi olarak çıkacağı güne dek inzivaya çekilip gaybete karışmış imama biat etmenin görünen imama biat etmekten daha evla olduğu tezini ileri sürmüş olurlar. Her ne kadar o zahiren görünmese de onunla zahirde onunla iletişimini sağlayacak olan adına İmâmiye Şiâsı doktrinince “sefir, naib, vekil” denen dört aracı sefirler kanalıyla gaipten gelen duyuruların ve öğütlerinin yerine getirilmesi gereken ortam ve şartlar sağlanmış olacaktır.
Peki, İmâmiye Şiâsı doktrinince on ikinci imam Muhammed ile irtibata geçtiğine inanılan dört sefir (elçi) kimlerdir derseniz, bunlar beklenen mehdiyi dünya gözüyle görmüş:
-Osman b. Said el-Amirî,
-Muhammed b. Osman b. Said el-Amirî,
-Hüseyin b. Ruh en-Nevbahtî,
-Ali b. Muhammed es-Semarrî olarak adından söz ettiren dört sefirlerden (vekiller) başkası değildir elbet. Şu da var ki, Şiâ inancı gereği gaybete karışmış 12. imamın zuhur edeceği güne dek bekleme dönemi olarak tanımlanan gün için ileri sürülen intizar (bekleyiş) doktrini, Şiâ toplumunun başsız kalışına bir nebze olsun umut veren bir reçete olsa da bu durum nereye kadar bir tez olarak devam ettirilebilirdi ki. İşte bu noktada önce nîyabet-i âmme (genel nâiblik) doktrini, sonra da Humeyni tarafından ortaya atılan velayet-i fakih doktrini asırlar boyunca intizar (bekleyiş) doktrinine umut bağlayan Şiâ toplumu için vaziyeti idare eder cinsten çözüm reçetesi olarak Hızır misali imdatlarına yetişir de. Böylece bu yeni doktrinin gereğini yerine getirecek imamın hem masum olduğu akidesi hem de Allah’ın tayin ettiği Hüccet imam olduğu akidesi toplum nezdinde kabul görür de.
Anlaşılan o ki, İmâmiye Şiâsınca tarihler 328/940 yıllarını gösterdiğinde adına büyük gizlilik denen Gaybet-i Kübra dönemi start alıp bu süreçte dördüncü sefir Ali b. Muhammed es-Semarrî’nin bu dünyadan göç etmesiyle birlikte harekata öncülük edecek isim yönünden büyük bir boşluk doğmuş oluşur. Hani Aristoteles “Tabiat boşluk kabul etmez” demiş ya, aynen öyle de bunun üzerine Şiâ uleması bu boşluğu dolduracak çaba içerisine girecektir. Derken epey bir zaman lidersiz kalan Şiâ toplumu, Şiâ fakihlerinin Gaybet’in kıyamete kadar süreceği hususunda hem fikir oluşlarıyla birlikte 4/10. asrın son çeyreğinden itibaren başsız bırakılmayacak bir şekilde velayet-i fakihlerin temsili öncülüğünde bu söz konusu boşluk doldurulmuş olur. Her ne kadar Şiî fakihleri imamla doğrudan irtibata geçecek ferasete sahip mertebede olmasalar da ortadaki boşluğu dolduracak ilmi ehliyete haiz zat olmaları hasebiyle Şiâ toplumuna öncülük edecek “nîyabet-i âmmesi-imamın genel temsilcisi” hüccet âlimler olarak adlarından söz ettireceklerdir. Bu yüzden İmâmiyye Şiâ doktrininde hüccet imamın ilim ehli ve adil olması şarttır hükmü temel kural olarak kabul görür. Yani Hz. Hüseyin’in (neslinden gelmesi şart değildir. Öyle ki, 4/10. asrın sonuna dek ilminden ve adil oluşlarından hiçbir şekilde kuşku duyulmaksızın Şia toplumunca baş tacı edilen Şiâ uleması kendi dönemlerinde yaşadıkları süreç boyunca gaybete karıştığına inandıkları on ikinci imamdan gelen, adına “ahbârı” denen hadis ve haberleri toplayıp kayıt altına almakla Şiâ doktrininin temellerini atmış olacaklardır. Ancak dikkat ettiyseniz burada kayıt alınan Allah Resulünün hadisleri değil, bilakis rehber olarak gördükleri beklenen mehdi imamının hadisleridir. Maalesef temellerini attıkları Şiâ doktrinince çerçevesi belirlenen imamet davası nübüvvetin devamı bir dava olarak görülüp Peygamberimizin sünneti imamların ahbârına eş değer olarak aynı kefeye konmakta. Oysa vahiy Peygamberlere, ilham ise ilmi ile amil olmuş Ehlullah’a verilmiş bir lütuftur. Vahiy kesinlik ifade eden bir kelam, ilham içinse doğruluğuna yüzde yüz kesinkes denilemez bir kavramdır. Her kim ki bana vahiy geliyor diyorsa, biliniz ki o insanın aklından zoru var demektir. Bu tür sapkın ifadelerle kendini bilge ehliymiş gibi sunanlar, hiç kuşkusuz foyaları er geç ortaya çıkabiliyor. Hani çekirge bir sıçrar, iki sıçrar sonunda yakalanıp kala kalır derler ya, aynen öylede bu tip sapkınların maskelerinin düştüğüne bizatihi tarihin sayfaları şahittir. Kaldı ki gerçekler ne kadar saklanırsa saklanılsın güneşin balçıkla sıvanamayacağı muhakkak, sahtelik ise malum her halükarda kendi sahteliğini bir şekilde ele veriyor zaten.
Her neyse asıl konumuza dönersek Şia toplumu gaybet hadisesi sonrası Küleynî ve Şeyh Sadûk’un öncülüğünde bir grup ulemayı Şiâ imamlarının haberlerini aktaran ehlü’l-hadis, muhaddis, ashâb’ul hadis ve ashâb’ul ahbâr sıfatlara haiz ulemalar olarak gördükleri içindir her birine “ahbârı” denmiştir. Hakeza Tûsi’nin de içinde bulunduğu bir kısım ulema ise ahbarîlerin tam aksine gelenekselliği sorgulayaraktan gerek fıkıh, gerek kelam, gerekse birçok dini konularda aklı ölçü alıp ictihadı esas aldıkları içindir kendilerine “usûlî” denmiştir. Sonuçta adına ne denirse densin gaybetten sonra iki asır gecikmeli de olsa gelinen noktada İmâmiyye Şiâsı sırf imamların ahbârına dayalı mezhep olmaktan çıkıp ahbârı ve usûlî yol takip eden âlimlerin oluşturdukları iki başlıklı Şiâ akımına dönüşmüştür. Birinci başlıkta yer alan ahbârilik, Safeviler döneminde Muhammed Emin Estarabadi elinde sistemleşirken, ikinci başlıkta yer alan usûlîlik ise her asrın getireceği şartları göz önüne alaraktan ictihadın zorunluluk olduğundan hareketle yaşadıkları dönemlerin meşhur Muhakkık Hillî, Allâme Hillî, Behbehânî ve Şeyh Murtazâ Ensârî gibi âlimlerin elinde sistemleşen bir akım olur.
Şu da var ki; Büveyhîler dönemi hariç, İmâmiye Şiâsı Gaybet-i Kübra’nın başladığı 4/10. asırdan İran’ın resmi mezhebi olduğu 10/16. asra kadar fazla dal budak salamadığı da apayrı bir gerçekliktir. Dahası İmâmiyye Şiâsının ilk ciddi anlamda Büveyhîler döneminde gelişim kaydettiği şundan besbelli ki, Şiâ doktrinine temel kaynak teşkil edecek eserlerin neredeyse tamamının tedvini bu devirde telif edilmiştir. Ta ki, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in Bağdat’ı çıkarma yaptığı yıllara gelinir, işte o zaman İmâmiyye Şiâsı için bunalım dönemi vuku bulup pek gelişim kayd edemeyeceklerdir. Öyle ki umutlarının tükendiği noktada Selçuklular için tehdit unsuru olan Moğol kasırgasını kendileri için yeniden dirilişlerine vesile olacak kurtuluş kapısı olarak göreceklerdir. Böylece Moğol-İlhanlı döneminde yaşadıkları 72 yıl süren bunalımlı süreçte Nasîruddin Tusî, Muhakkık Hillî, Allâme Hillî gibi âlimler diriliş hazırlıkları için yazılı eserler vermeye koyulacaklardır. Derken ilerisinde Safeviler Devletinin kurulmasıyla birlikte İmâmiye Şiâsı resmi hüviyete kavuşup milli veçheye bürünmenin yansıra İran’ı Şiîleştirme çabaları kendileri açısından olumlu sonuç verecektir. Ancak Safevîlerin yıkılışı sonrası İran’da Avşarlılar hanedanının kurucusu Nadir Şah’ın Sünnilik ile Şii ekolünü birbirine yakınlaştırma girişimleri ve İmâmiyye-Caferiyye ekolüne beşinci mezhep statüsü verme çabaları olumlu sonuç vermeyecektir. Ayrıca bu dönemlerde ulemanın gerek iç siyaset arenasında gerekse dış siyaset arenasında üst perdeden edindiği konumunu ancak Kaçarlar devrine kadar devam ettirebilecektir. Zira Şiî uleması Kaçarlar döneminde devlet içinde nüfuzunu kullanaraktan paralel devlet olma yolunda güç devşirici molla kültü üzerine edindikleri konumlarını Safeviler döneminde de karşılık bulması yönündeki talepleri devlet erkânınca kabul görmeyecektir. Tabii kabul görmeyince de devlet içinde güç devşirici konumlarını yitirmiş olurlar.
Malumunuz Akkoyunlular, Karahanlılar ve Safevîler İran coğrafyasında Türk devletleri olarak sahne almışlardır. Bunlar arasında Şiîlik refleksiyle Osmanlı’ya rakip olarak ortaya çıkan tek devlet sadece Safeviler olmuştur. İşte bu noktada rakip oluşları daha çok mezhebi ve siyasi refleks kaynaklı bir rakip oluştur. Düşünsenize Şah İsmail, Ehl-i Beyt sevgisiyle kurduğu devletini Şiiliğe tebdil eyleyip yukarıda da belirttiğimiz gibi mezhebine resmi hüviyet kazandırabilmiştir. Tabii bu durum Osmanlı padişahlarının gözünden kaçmaz. Ancak Beyazıt Han ilk etapta meseleye savaş yoluyla halletmeye pek niyetli gözükmez. Ama Yavuz Sultan Selim böyle düşünmez, ta şehzadelik döneminden beri Trabzon valisi iken bu meseleyi kafasına takıp bir an evvel hadlerini bildirmeyi gaye edinmiştir hep. Nitekim şehzadelikten hükümdarlığa geçtiğinde, yani tarihler 1514’ü gösterdiğinde Çaldıranda Şah İsmail’i hezimete uğratarak haddini bildirmiş olur. Böylece Şah İsmail’in Şahlık ve Şeyhlik imajı büyük yara alır. Hatta Çaldıran zaferiyle birlikte İran’la olan sınırlarımız çizilir de.
Şiâ uleması her ne kadar daha önceden oluşturdukları mollabaşı ve şeyhülislamlık türünden müesseselerle kendilerini karizmatik konumda konumlandırsalar da Safevîlerin yıkılışıyla birlikte merkezi konumlarından hızla güç kaybına uğrayacaklardır. Yine de her şeye rağmen 12. İmamı temsil eden umumi Merceiyyet (dini liderlik) makamına yükseldiklerine dair ileri sürdükleri fikriyatlarıyla da Şiâ toplumunun hafızasında yükselen kült değer olarak kazanım elde edeceklerdir. Öyle ki ulema bu devirde sadece iç siyaset arenasında değil dış siyaset arenasında yaptıkları algı yönetimiyle de ayakta tutunma içerisine girdikleri görülür. Hatta bu durumu Şiâ mollalarının güç kaybına uğramanın telaşıyla habire içte ve dışta yaptıkları algı operasyonlarından, Irak ve İran’da ki monarşi rejimlerine verdikleri desteklerden çok daha iyi anlayabiliyoruz da zaten.
Şiâ uleması monarşi rejimlerine destek veredursunlar bu arada Pehlevîlerin kendi lehlerine gelişen şartların getirmiş olduğu Reuters imtiyazı (1872), Tütün boykotu (1892) ve Meşrutiyet Harekâtlarının (1905-1906) nüksettiği sisli havalardan istifadeyle 1925 yılında Kaçar Hanedanlığına son verip, Şah Rıza Pehlevî’inin ak devrim olarak nitelediği dönemlere adım atılmış olunur. Şah Rıza Pehlevi’nin modernleşmeye yönelik politikalarına baktığımızda hiç kuşkusuz ‘yiğidi öldür hakkını yeme’ babından diyebileceğimiz tarihe kayda değer icraatlar olarak geçer. Ancak ne var ki, Şah’ın halkın taleplerine karşı kayıtsız kalışı, demokratik yolları tıkama gibi baskıcı uygulamaları tüm yaptığı kayda değer faaliyetlerini gölgede bırakmaya ziyadesiyle yetmiştir. Oysa antidemokratik uygulamaları sürdürmek bir yere kadardır, sonrasında tıkanacağı malum. Nitekim Şah, kitlelerin talepleri karşısında kulağını tıkadıkça tepkilerde o derece bin misli artış kaydetmekteydi, arttıkça da bir noktadan sonra geri adım atmak zorunda kalacaktır. Bu söz konusu geri adım hürriyetin ucunu gösterecek türden uygulamalar olarak kendini gösterdiğinden, bu tür pozisyon alışlar kitlelerin ağzına sus payı denen bir parmak bal çalmak türünden duygu sömürüsüne dayalı bir kandırmaca oyunu olarak karşılık bulup Şah’ın yıkılabileceğinin fikrini akıllara düşürüverir de. Zaten akıllara düşüverince de bir yandan Liberal Cumhuriyetçiler, bir yandan Sosyal demokratlar, bir yandan Meşrutiyetçiler, bir yandan da Komünist Tudehçi’lerin Şah’a karşı başkaldırış dirençleri daha da kavileşir. Ancak bu kavileşenler arasında asıl ön plana çıkacak olan gurup hiç kuşkusuz mollalar olacaktır. Üstelik bu dönemde yapılan toprak reformu Şii ulemasını rahatsız edip bu kez mollaların lehine oluşan ortamı beraberinde getirir. Öyle ki, Fars ve Aramı kültürüne özgü yarı-tanrı inancının molla kült üzerinde etkisini gösterip 12 İmam’ı temsil ettiğine inanılan Humeyni’yi tek devrim lideri olarak sahne aldırır. Tarihler 1979 yılını gösterdiğinde Humeyni liderliğinde İran-İslam Cumhuriyeti dönemine girilmiş olunur. Ve yeni kurulan İran İslam Cumhuriyetinin mezhebi 3 Aralık 1979 tarihinde yapılan Anayasa referandumuyla isnaaşeriyye olarak kabul görür. Derken bu noktadan sonra Humeyni hüccet, Humeyni tek devrim muhafızı masum imam olarak baş tacı edilir. Zaten aksini iddia eden bir kişinin kâfirlikle suçlanıp cezalandırılmasına ziyadesiyle yetecektir. Çünkü Şiâ akımı, yarı tanrı kült geleneğinden beslenip insana ulûhiyet gömleği giydirme üzerine kurulu doktriner bir inançtır. Nitekim mollalara atfen söylenilen 'İmam masum’, ‘Mehdi Muhtazar’, ‘12 İmam önderi’, ‘Ayetullah’, ‘Velayet-i Fakih’ gibi methiyeler eşliğinde Şiâ inancının bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla isteseler de bu söz konusu sapkın doktriner inançtan vazgeçemezler.
Hâsıl-ı kelam gelinen noktada İran geleneksel kollektif merceiyyet çizgisinden tüm gelmiş geçmiş imamların tümünün yetkilerini kendinde topladığına inanılan İmam Humeyni fakihinin tekelci merceiyyet çizgisi bir yola evrilmiş olunur. Ancak bu durum yetkileri tek elde tutulmasını ön gören söz konusu tekelci doktriner yapılanmaya karşıt tavır sergileyen geleneksel taklidi yol üzere hareket eden diğer merci-i taklid ulemasının tepkisine yol açar. Nitekim Büyük Mercii İmam olarak addedilen Humeyni’nin ölümünden sonra tepki çeken bu duruma çözüm olarak Anayasal düzenleme getirilir. Ve Anayasanın 110. maddesi hükmünce Şiâ toplumuna öncülük edecek makama Áyetullah Ali Hüseyin Hamaneî getirilirken, Cumhurbaşkanlığı’na da sırasıyla Ali Ekber Hâşimî Rafsancanâ, Muhammed Hâtemî, Muhammed Ahmedî Nejâd, Hasan Ruhani, İbrahim Reisi, Muhammed Muhbir ve Mesud Pezeşkiyan seçilmiş olarak gelmiş olurlar.
Ayrıca İmâmiyye Şiâsında akaid, fıkıh, ibadet ve muamelat ile alakalı dikkat çeken konularından bir kaçına baktığımızda şu hususlar yer alır:
-Tevhîd konusu Tevhîd-i zât, Tevhîd-i sıfât, Tevhîd-i Fiîl ve Tevhîd-i İbadet olarak konu edilir,
-Nübüvvet konusu ehl-i sünnet akaidi ile hemen hemen aynı düşünce çerçevesinde hem fikir olunarak konu edilir.
-İmâmet konusu ise peygamberlerden gelen nübüvvet nurunun Hz. Ali’ye intikal edip bu nurun on iki imam üzerinden devam ettiği şeklinde konu edilir. Dolayısıyla nübüvvet nurunu kendinde toplayan Şîa imamının peygamberler gibi masum olduklarına hükmedilir.
-Kabir konusu kabre defnedilen mevtaya Rabbin kim? Nebin kim? soruları ve cevapları hariç, hem “imamın kim” sorusu hem de mevtanın “İmamım Ali’dir” diye vereceği cevap ibaresi ehlisünnet akaidi ile mutabık olunmayacak şeklinde konu edilir. Çünkü İmâmiyye Şiâsında imamın kimdir sorusuna verilecek cevapta İmamım Ali”dir diyenlerin kurtuluşa ereceği akidesi temel düstur olarak konu edilir.
-Caferiyye fıkhının öğretilerinden hareketle abdest konusu ayaklar yıkanmayıp su ile mesh edilir şeklinde konu edilir.
-Hakeza Caferiyye fıkhının öğretilerinden hareketle nikâh konusu normal nikâhın yansıra geçici nikâh denen Mut’a nikâhın da caiz olduğu konu edilir.
-Beş vakit namaz konusu cem-i takdim ve cem-i tehir gibi üç vakitte birleştirilerek kılınır şeklindedir. Yani sabah namazı kendi vaktinde, öğle ile ikindi, akşam ile yatsı ikisi birleştirilerek eda edilir şeklinde konu edilir. Bu hükme sefer hali de dâhidir elbet.
-Namaz kılarken secde mahalline alın toprak mamulü sert bir madde üzerine değdirmek suretiyle konularak secde edilir.
-Teravih namazının cemaatle kılınmasına cevaz yoktur şeklinde konu edilir.
-Ramazan ayında oruç tutmak, hac mevsiminde haccetmek, zenginse zekât vermesi farzdır hükmünde diğer mezhep imamlarıyla da mutabık olunarak konu edilir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/si_doktrini_-7861.html
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder