ÎLÂY-I
KELÎMETULLAH DAVASI
SELİM
GÜRBÜZER
Îlây-ı
Kelîmetullah’ın anlamı ‘Allah adını
yüceltmek’ demektir. Hele bir insan iç ve dış dünyasını Lafza-i Celâl (Allah lafzını) zikriyle cilalamaya dursun bir anda eşrefi
mahlûkat olarak yücelir de. Hele birde Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhundan uzak
kala dursun, Allah korusun esfeli safilin mertebesine düşmesi an meselesidir. Öyle ya, kalp Allah’ı zikretmezse iç ve dış âlem
Allah’ın nurundan yoksun kalacaktır. Hele ki yaşadığımız şu fani dünyada
maneviyattan uzaklaşıp maddeleştikçe Allah’ın zikrinden gafil kalınabiliyor. Ama
her şeye rağmen yinede ümitsizliğe kapılmamak lazım gelir, olur ya Allah adını hayatta birkez olsun canı
gönülden andığımızda işte o anımız kurtuluşumuz olurda. Şayet hayatta bir kez değil de bir ömür boyu Îlây-ı
Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna sadık kaldığımızda, biliniz ki Allah’ın huzuruna
sıratı müstakim üzere varacağız demektir. Böylece “Velinin kerameti müminin istikametidir” sözü
ruz-i mahşerde tecelli etmiş olur. Hem nasıl
tecelli etmesin ki, melun şeytan kesin
kes gayret edip istikamet üzere yaşayan müminin ferasetinden kaçmakta, gaflet
içerisinde olandansa kaçmamakta. O halde neydik edip Allah yolunda gayret edip şeytanı
ferasetimizle kaçırmak gerekir.
Madem beşer planında Îlây-ı Kelîmetullah’ın
mana ve ruhuna uygun gayret edildiğinde melun şeytanı iç ve dış dünyamızdan
söküp atılabiliyor, o halde devlet bazında
da iç ve dış mihraklı şeytani ihanet odaklarını aynı azim ve kararlılıkla gayret
ederekten söküp atabiliriz pekâlâ. Yeter ki davamız ulviyet kazansın gerisi
gelir elbet. Malum İslam öncesi ve İslam sonrası mefkûrelerimiz söz konusuydu.
Birincisinde, yani İslâm öncesi Türklükte ‘Cihan
hâkimiyeti mefkûresi’ uğruna savaşmak varken, ikincisinde yani İslam sonrası Türklükte ‘Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem mefkûresi’
uğruna savaşmak vardı. Anlaşılan o ki; İslam öncesi cihan hâkimiyeti
mefkûremizle aslında bir kuru cihangir dava gütmüş oluyorduk. Oysa asıl arzu
edilen davaya İslam sonrası Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem mefkûremizle
kavuşmuş olduk. Çünkü iç ve dış şeytani odakların
planlarını böylesi cihat karakteri kazanan mefkûremizle ancak alt edebildik. Zaten
Allah adını tüm cihanda yaymak davası gütmeseydik ne mümkün ki cihana bir güneş
gibi doğup İslam’ın adalet kılıcı bir payeyle şereflenebilelim.
Hiç kuşkusuz böylesi bir şeref tablosunda
yer almamızda Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin Türk’ün ruhuna üflediği nefes
çok mühimdir. Öyle ki bu nefes Orta Asya’dan bizi alıp Anadolu’ya, Anadolu’dan bizi alıp Balkanlara,
Balkanlar’dan da bizi alıp Îlây-ı Kelîmetullah uğruna Nizam-ı âlem’e doğru
kanatlandırmıştır. Böylece gazadan gazaya, seferden sefere, cepheden cepheye koştukça
yeryüzünde ‘Allah adını yüceltmek’ kadar ulvi bir dava olmadığının idrakine varmış
olduk. Besbelliydi ki bu koşu sıradan bir koşu değildi, bilakis Allah Resulünün
beyan buyurduğu “Yeryüzünde Allah diyen
bulundukça kıyamet kopmayacaktır” hadis-i
şerifin sırrınca gayret sarf edilen bir koşuydu bu. Ve bu koşuda durmak yok
çileyi göğüslemek vardı. Malum, çile çekmeden asla zafer gerçekleşmiyor. Ceddimiz
dün nasıl ki büyük çilelere göğsünü gerip Haçlı ittifakı karşısında tek yürek olup
büyük zaferler elde etmişse bugünde aynı duygular eşliğinde Mehmetçiğimiz cümle
şer ittifaklara karşı Fırat Kalkan ve
Zeytin Dalı harekâtıyla göğsünü siper edip yeni bir tarihi destan yazmakta.
Tarih yazmaya mecburuz da. Zira düşman dün
olduğu gibi bugünde hiç boş durmuyor. İnsan haklarıymış, özgürlükmüş, adaletmiş
bunların hepsi birer işin kılıfı. Şüphesiz şimdiye kadar yakıp yıkıp döktüklerini
ört bas için kullandıkları palavra sözlerdir. Baksanıza adamlar yakıp yıkmakta ve
zulmetmekte sınır tanımıyorlar hala. Her defasında başka isimler ve kılıflar
altında üzerimize gelmekler. Nasıl mı? İşte Çeçenistan, işte Bosna, işte
Filistin, işte Mısır, İşte Irak, işte Suriye’de yaptıkları zulüm çeşitlerinden
sadece birkaçı, daha nice sayısını
bilmediğimiz yüz karası zulüm örneklerinin gırlasını yaşattılar bize hep. Düşünsenize
yeryüzünde tüm milletler güya kendi kaderlerini kendileri belirlesin maksadıyla
Birleşmiş Milletler diye bir örgüt kuruluyor, ama gel gör ki ortada sadece adı var şanı yok
bir örgüttür. Yani birkaç beyandan öte herhangi bir hamle yaptıkları yok. Hadi her defasında balkondan seyretmelerine
alıştık diyelim, peki ya dünyada nerede it-kopuk-ihanet
ve terör örgüt sürüsü odaklar varsa hemen hepsi koro halde soluğu Avrupa’da alıp
yuvalandıklarında sessiz kalınmasına ne demeli. Besbelli ki ortada bir plan var
ve o şer plan gereği Avrupa topraklarında damızlık olarak besiye alınmaları söz
konusudur.
Her
neyse Avrupa kendine yakışanı yapa dursun biz bu arada tarihten bugüne ne
yapmışız ona bir bakalım. Bilindiği üzere Söğüt’te alev alan Îlây-ı Kelîmetullah
davamız Türk’ün Alp’ini alperen hüviyetine kavuşturmakla kalmamış Viyana
kapılarına kadar dayandırmışta. Îlây-ı Kelîmetullah davası o kadar kutsi bir
davadır ki, Osmanlı’da her kim olursa olsun Kelime-i şehâdet getiren derhal tüm
hukuki ve siyasi haklarına kavuşur da. Daha da yetmedi devletin en üst kademelerinde
yükselme imkânı da sağlanıyordu. Nitekim etnik kökeni farklı pek çok vezir-i
azamın devlet kademelerinde yer alması bunun göstergesi zaten. Düşünsenize Hıristiyanlar kendi dindaş ve
ırkdaşlarından bile adalet ve hürriyeti esirgemişken biz tam aksine hiçbir ırk
ayrımı yapmaksızın mevki ve makam verebiliyoruz. Hele tarihler 1848’i
gösterdiğinde Ruslar Macar ihtilalinden istifade Hıristiyan Macarları kılıçtan
geçirirken o yıllarda binlerce mülteciyi bağrına basan tek devlet yine Osmanlı olmuştur. İşte İslam’ın merhamet ve adalet kılıcı budur.
Düşünsenize tam sekiz asır önce Müslümanlar
İspanya’ya kadar uzanan halkada adaletle hükmederken düşüşe geçtiğimizde ahde
vefa hak getire, gelinen noktada
İspanya’da tek bir Müslüman’a hayatta bırakmayacak şekilde İslam medeniyetini
linç etmişlerdir. İşte aramazdaki fark budur.
Peki
ya biz geldiğimiz noktada ne yaptık? Malum, yükselişimizin en tepe noktasında
rehavete kapılıp heyecanımızı yitirince en son geldiğimiz nokta Sakarya’dır. İşte
bu nedenle Necip Fazıl “Sakarya ayağa kalk” demekten kendini alamayacaktır. Aslında
üstadın dillendirdiği bu şiir olmanın bir şiir olmanın ötesinde ahvalimizi
özetleyen diriliş feryadımızdır. Hani dünden bugüne nasıl ki oluklar çift akıp birinden
nur diğerinden kir aktıysa bugünde, yarında yatağında öyle akacaktır elbet. Madem
öyle, bir an evvel aslımıza ve özümüze dönüp “Ayağa kalk Sakarya” diyerekten haykırma zamanıdır. Sakarya ruhu ayağa
kalkmalı ki; anaların gözyaşları sel olmasın, yine Sakarya ruhu ayağa kalmalı
ki yürekleri dağlanan babaların, bacıların ve kardeşlerin feryatları gök
kubbeyi çınlatmasın. Bundan daha da ötesi Sakarya ruhu ayağa kalkmalı ki; mazlumların
ve yetimlerin ahı figanı yüce makamları incitmesin.
Şu da
bir gerçek; zulüm ne kadar azarsa azsın asla payidar olamaz, er geç mazlumun ahını dindirecek bir ‘Hızır’ ortaya
çıkabiliyor. Yine adımız gibi biz biliyoruz ki; zalimin zulmü varsa mazlumunda
Allah’ı var. Ancak bu demek değildir ki sebeplere yapışmayalım, Yüce Allah
(c.c) illa ki bulutu yağmura vesile
kıldığı gibi mazlum içinde pek çok merhamet abidesi vesileler halk edip un
ahını dindirmekte. Bakınız Yüce Allah ‘Mazluma
umut zalime korku salmak için’ Osmanlıyı üç kıtada cihangir devlet kıldı. Niye derseniz, sebebi gayet net açık ortada; Osmanlı Rıza-i Bari üzere hareket ettiği
içindir yeryüzüne hakim kıldı.. Hiç kuşku yoktur ki temel gaye Rıza-i Bari
olunca gayrimüslim azınlıklar bile kendi krallarından görmediği insani
muameleyi Osmanlının şemsiyesi altında görmüşlerdir. Zaten Osmanlı’nın mayası
sevgiyle yoğrulmuş, nasıl zulmedebilirdi ki. İşte Söğüt’te Osman Gazi ve Şeyh Edebali’nin
birlikte toprağa ektiği ulu çınar tohumu ilahi adaletin tecellisi için yeşerip
hep var oldu. Öyle ki bu ulu çınarın
gölgesi altında Orhan Gazi, Yıldırım Bayezid, Murat Hüdavendigar, Fatih Sultan Mehmed, Kanuni Sultan Süleyman
gibi nice padişahlarımız gölgelenip üç kıtaya Allah’ın adaletini hâkim kılmak
için uzandılar. İyi ki de tutundukları bu ulu çınarın dallarından serpilen bin
bir türlü lezzette ki meyvelerle insanlığa soluk oldular. Malum insanlığa soluk aldıran bu leziz meyveler
olgunlaştıkça “Ordu-Medrese-Tekke” üçlü teşkilatlanmamız bize medeniyet
kazandırdı. Fakat sonrasında bu soylu
ağaca her ne haller oluyorsa bir baktık yapraklar yavaş yavaş solmaya yüz tutup
artık uluçınar dallarından meyve vermez oldu. Öyle ki ne artık medreselerimizden,
ne dergâhlarımızdan, ne de ordumuzdan
söz eder olduk. Osmanlı alafrangalaşmaya başlamıştı çünkü. Zaten alafrangalaştıkça
da Sakarya’da kala kaldık. Neyse ki eski ihtişamımızdan çok şeyler kaybetmemize
rağmen şimdilerde, yeniden Sakarya’dan başlayacak bir diriliş ruhu hamlesi
içerisine girmiş bulunuyoruz. İşte Aliya
İzzet Begoviç’in; “Türkiye bir ayağa
kalkarsa, dünya ayağa kalkar” sözlerindeki o müthiş tespit, batı âlemini içten
içe kuşkulandırmaya yetiyor. Oysa
korkunun ecele faydası yok, vahşi batı şunu iyi bilsin ki; Allah ismi
yeryüzünde anıldıkça kıyamet kopmayacaktır. Zira Esma-i İlahiye tüm varlıkları kuşattığı
gibi tüm insanlık İsmi Azam’ın tecellisi yüzü suyu hürmetine hayatını idame
edebiliyor. Madem öyle, ‘Allah’ adını sıkça kalbimizde anıp Esmâ’ül Hüsna’nın
mânâ ve ruhuna mazhar olmak gerekir. Buna mecburuz da. Çünkü Resûlullah (s.a.v.) “Bedende
bir et parçası vardır, düzelirse bedenin hepsi düzelir, bozulursa beden hepten
bozulur. Dikkat edin o da kalptir”
diye beyan buyurmuştur. Hakeza
Şah-ı Hazne (k.s.)’de buyurulan hadis-i şerifin ışığında; “Kalp’te yetmiş küsur şube vardır. Nefsinde yetmiş küsur başı vardır.
Kalp kuvvet bulursa hararetinden nefs başlarını geriye çeker. Kalpte zikir
yoksa nefsin başları hücum eder” demek suretiyle kalbin ancak ‘İlây-i
Kelimetullah’ zikriyle dirileceğini belirtmiştir. Hakeza Gavs-ı Bilvânisî Seyyid Abdûlhakim el
Hüseyni (k.s.)’de bu manada hadis-i şerifte geçen et parçasının mecâzi olduğunu
vurgulayaraktan, kalbin ruhani yüreğe
bağlı bir hakikati camia olduğunu ve et parçasının aynası olduğunu beyan
etmişlerdir. Öyle anlaşılıyor ki; ruhun ayinesi kalp, kalbin ayinesi yürek, kalbin
vasıtası ise akl-ı selimdir. Hiç kuşku
yoktur ki asıl marifet kalbi çalıştırıp çalıştıramamakta gizli. Şayet kalbi “Lafza-i
Celâl” zikriyle donatırsak işte asıl o zaman ‘İlây-i Kelimetullah davası’ iç ve dış dünyamızda etkisini gösterip âlem
nizam bulacaktır. Aksi halde gaflet deryası içerisinde karanlığa mahkûm kalıp
ışığa hasret kalırız. O halde Evliyaullah’ın öğütlerine kulak vermekte fayda
var, bakın ne diyorlar: kalbin iki yüzü
olduğunu ve birinci yüzünün cesede baktığını, ikinci yüzünün de ruha baktığını
beyan buyurmuşlardır. Keza yine bedenin arşı “kalp” ruhun arşı da “Âlem-i emr”’ olduğunu
belirtmişlerdir.
Evet, Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de; “Gerçek müminler Allah anıldığı zaman
kalpleri titrer” (Enfal- 2) beyan
buyurmakta. İşte bu gerçekler ışığında Peygamberimiz (s.a.v.) “Allah’ım korkmayan kalpten sana sığınırım”
niyazında bulunup kalbin önemini ortaya koymuştur. Demek oluyor ki; kalpler
ancak Îlây-ı Kelîmetullah ışığıyla, yani Allah adını yüceltmekle
aydınlanabiliyor. Îlây-ı Kelîmetullah öyle ulvi bir davadır ki hiçbir dünya metası
bu davaya sıdk ile teslim olanları satın alamaz. Nitekim “Onlar
ticaretle meşgul olsa dahi Allah’ın zikrinden alıkoyamaz” ilahi kelam bunun
teyididir. Öyle ki sıdk ile Allahın
ipine sarılmış o gönül erleri Allah Teâlâ’nın beyan buyurduğu; “Onların ticaretleri, alışverişleri, Allah’ı
hatırlamalarına mani olmaz” (Sûre-i
Nur 37) ayetinde ki o ince mana doğrultusunda hareket edecektir. Misal mi? İşte
bir gün Şah-ı Nakşibend (k.s.) Mina pazarındayken bir genç dikkatini çeker o
an. O genç nasıl dikkat çekmesin ki, o
esnada elli bin altın civarında alış veriş yapıyordu ki, Şah-ı Nakşibendî (k.s.) o gencin kalbine nazar
ettiğinde kalbi “Allah, Allah...” diye atıyordu, yani bir an olsun Allah’ın
zikrinden gafil kalmıyordu. Tabii bu durumda Şah-ı Nakşibendî (k.s.) “Maşallah el kârda gönül yâr’da” demekten kendini alamaz da. Şah-ı Nakşibend (k.s.) yine bir başka günde
Kâbe’nin eşiğinde aksakallı ağlamakta olan bir yaşlı ihtiyar dikkatini çeker. Öyle
ya, Kâbe’nin eşiğinde ne için ağlanır? Elbette ki Allah için ağlanır. Ama ne
var ki Şah-ı Nakşibend (k.s.) ağlamakta olan ihtiyarın kalbine nazar ettiğinde,
birde ne görsün Allah’tan gayri (dünyalık)
şeyler istiyor. İşte bu misalden de anlaşıldığı üzere her şey göründüğü gibi
olmayabiliyor. Murad edilen o dur
ki, zahirimizin (dışımızın)
halkla, batınımızın (içimizin)
Hakk’la olmasıdır. Ki, arifler her
müminde olması arzu edilen bu hale “Halvet
der encümen” demişlerdir. Dahası bu
kutlu yolda hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak
esastır.
Malumunuz kalple tasdik dil ile
ikrar eylemek ilmi tevhid’dir. İlmi tevhid üzere yaşamak ise ameli tevhid olarak
anlam kazanır. Zaten bir insanda tevhid
bilinci oluşmaya görsün Îlây-ı Kelîmetullah davası son nefesimizde ‘Kelime-i Şehadet’
ikrarıyla taçlandırılır da. Böylece Kelime-i
Şahadet getirerek çenesini kapayan mümine cennetin kapıları üç dişli anahtarla
açılır. Hiç kuşkusuz cennet kapılarını açan bu üç dişli anahtar (Üç Tuğlar); ihlâs,
teslimiyet ve muhabbet tuğlarından başkası değildir. Ne diyelim işte görüyorsunuz
Tevhid sancağı böyle bir meşale, hem bizi bu dünyada üç kıtaya kanatlandırıyor
hem de öteki dünyada cennete uçuruyor. Nasıl ötelere uçurmasın ki, her şeyden önce İhlâs, Allah’a kullukta samimiyetin
ifadesidir. Teslimiyet, tevhid sancağına şeksiz şüphesiz râm olmak demektir.
Muhabbet’te tevhid meşalesine can-ı gönülden bağlanmak demek. Bakın Resulü
Ekrem (s.a.v.) bu hususta ne buyuruyor: “Benim
ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime; Lâilahe
İllallah’tır. Bilesiniz ki; yedi kat gök ve yedi kat yerin terazinin bir
kefesine, Kelime-i Tevhid’de bir kefesine konsa bu kelime ağır gelir.” Gerçektende
kelime-i tevhidin önemi şuradan belli ki Evliyaullah’ın bir kısmı saliklerine bu
zikri başta değil de, belirli aşamalardan geçirdikten sonra vermekteler. Yani başta
Lafza-i celal ve letaif zikri verilip akabinde vücut zikirle tam kıvama
geldikten sonra ancak “Nefy-i İsbat” zikri talimatı veriliyor.
Bir başka ifadeyle kalp Lafza-i Celal zikirle alevlenerekten tüm vücuda letaif
zikriyle yayılmanın akabinde âlem-i emirle bağlantılı letaifler asıllarına döndükten
sonra Kelime-i Tevhid ( Nefy-i isbat)
dersi verilebiliyor. Yani kıvama gelen salike zikrin en yücesi Kelime-i Tevhid
zikri uygulanır.
Evet, Hak
yolunda bir salik, önce Lafza-i Celâl (Allah
Lafzı) zikrini kalpte talim eyler, akabinde
vücudun altı noktasında letaiflere (kalp,
ruh,
sır, hafi, ahfa, nefs-i natıka) geçiş yaparak zikr
eyler. Böylece zikir letaiflerde
etkisini gösterdikten sonra tüm vücuda dağılır. Derken o vücut adeta kimya ve
altın olup artık zikirleşir de. İşte tüm bu aşamalardan sonra en nihayet zikirlerin
en efdalı tevhid zikri, yani nefy-i isbat dersi verilir. Böylece salikin seyr-i
süluk idmanı tamamlanmış olur. Besbelli
ki seyr-i süluk idmanı bir ömür boyu Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna
sadık kalmakla tamamlanabiliyor. Yeter ki bu süreçte niyet hayır, akıbet hayrolur
elbet. Madem öyle, samimiyetle Lafza-i Celal zikrine devam etmeli ki kalp kirlenmişlikten
arınabilsin. Nitekim Resulü Ekrem
(s.a.v): “Kul günah işlediği zaman, bu
onun kalbinde siyah bir nokta olur” beyan buyurmakla kirlenmeye karşı en
etken ilacın kalbi zikirle paklandırmak olduğunu vurgulamakta. İşte Îlây-ı Kelîmetullah (Allah adını yüceltmek) tamda kalbi pak kılmak için vardır. Ancak bunu
yaparken sözde değil özde yapmalı ki kalp huzura erebilsin. Kalp huzura erdiğinde biliniz ki Lafza-i
Celal zikri âlem-i emirle bağlantılı letaiflere sirayet edip Nefy-i isbat (kelime-i tevhid) zikri bir hayal değil
hakikatın kendisi olacaktır. Böylece zikirden murad edilen maksat hâsıl olup Kur
‘an-ı Kerim’de belirtilen Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve ruhuna uygun: “(Öyle) adamlar (vardırlar ki) onları ne bir
ticaret ne bir alışveriş, Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namaz kılmaktan,
zekâtı vermekten alıkoyamaz” (Nur
24 -27) ayet-i celilenin müjdesine erişilir. İşte Allah Resulü (s.a.v.)’de bu ayeti
celile’den hareketle bu yüce makama erişmiş insanı şöyle müjdeler; “Kıyamet gününde kulların en büyük derecesi
Allah’ı çokça ananlardır.” Ne
diyelim ne mutlu o insana ki, ömrü
boyunca sürdürdüğü seyr-i süluk idmanı sayesinde Îlây-ı Kelîmetullah’ın mana ve
ruhuna sadık kalarak huzura ermekte.
Sadece Nefy-i isbat zikriyle huzura eren insan mı, hiç kuşkusuz minarelerde okunan Ezan-ı
Muhammedi’yelerle tüm kâinat her saniye tevhid zikrinden nasibini almakta. Bakın
Şair ne de güzel dile getiriyor : “Bu
ezanlar ki şahadetleri dinin temeli” diye. Gerçekten de dünyanın her yerinde okunan
Ezân-ı Muhammedî’yeler sayesinde ‘Îlây-ı Kelîmetullah’ meşalesi ebediyen sönmez
de. Nitekim Yüce Allah (c.c.) Habib’i için İnşirah Suresinin dördüncü ayetinde;
“Senin ismini (şarkta, garbda yer kürenin her yerinde) yükseltirim” beyan
buyurmakla bu gerçeği işaret etmiştir. Nasıl
mı? İşte bilimsel çalışmalar ortada, garba (batıya)
doğru bir tül derecesi (111,1 km) gidilince namaz vakitleri dört dakika gecikmekte.
Bu demektir ki her 28 kilometre gidişte aynı vaktin ezanı birer dakika aralıklarla
tekrar okunmakta. Böylece yeryüzünün tamamı bir saniye olsun Ezân-ı Muhammedîyeden
yoksun kalmaz.
Şurası muhakkak; Îlây-ı Kelîmetullah
mana ve ruhundan uzak kalmak perişanlık ve zeval doğurmakta. Böylesi bir ulvi
davayı mutlaka kalbimize işlemeliyiz. Zira Resûlullah (s.a.v.) şöyle beyan
buyurmakta: “Allah sizin suretlerinize
ve mallarınıza değil kalplerinize ve amellerinize bakar.” Hakeza yine Allah Resulü (s.a.v.), bir hadis-i
şeriflerinde ise; “Müminin niyeti
amelinden hayırlıdır, kâfirin niyeti ise amellerinden şerlidir” beyan buyurarak niyetimizi halis kılmamıza dikkat
çekmiştir.
Velhasıl; kalbimizi ‘Îlây-ı Kelîmetullah’ nuruyla aydınlatmadıkça felah
bulamayız.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder