NİGÂH DÂŞT
SELİM GÜRBÜZER
Nasıl ki bir insan ‘eline, diline ve
beline’ sahip olmakla zahiren temizlenmiş sayılır ya, aynen öyle de bir insan
kalbine sahip olmakla da batınen pirüpak temizlenmiş sayılır. Hele bu noktada bilhassa bir sofi için
batınen pirüpak olmak elzem de. Zira sofi kalbine sahip olması gerekir ki, ‘Nigâh
dâşt’ usulünce seyr-u sülûkunu tamamlayabilsin. Zaten Nakşibendî Tarikatında zikir
esnasında kalbi her türlü hal havatırdan, dünyevi düşüncelerden ve nefsanî arzulardan
korumak ‘Nigâh dâşt’ adabın bir gereği olarak anlam kazanır. Her ne kadar Allah’tan
gayrı her türlü düşüncelerden kalbi muhafaza etmek öyle kolay olmasa da bir
şekilde bu yolun yolcuları bu adabın gereğini yapmaya kendini zorlamak
durumundadır. Aksi halde vird olarak çektiği ‘Lafza-i celal’ veya ‘Nefy u isbat’ zikrinden istifade
edemeyecektir. Ki, burada bahis konusu
kalb olunca akan sular bile durur diyecek noktadayız, yani dikkat edin Yüce
Allah’ın doğrudan nazar ettiği merkezden söz ediyoruz, dolayısıyla bu söz konusu nazargahı kalbin korunmaya
alınması icab eder. Nitekim kalbin korunmaya alınması, aynı zamanda bir insanın içini ve dışını
korumaya alması demektir. İşte bundan dolayıdır ki, Nakşibendî tarikatında vird esnasında Nefy-u isbatın
dışında hiçbir şey düşünmemek ‘Nigâh daşt’
olarak tarif edilir. Böylece bir salik, bu tarif üzere Kelime-i Tevhidin mana ve
ruhuna odaklanmakla kalbini korumaya almış olur da.
Bakınız, Muhammed bin Abdullah el- Hâni
Adab adlı eserinde ‘Nigah daşt’ adabı
ve usulü hakkında ne diyor:
“Zikri, Nefy-u isbat şeklinde yaparken
manayı düşünmekten kalbi muhafaza etmektir ki, manayı düşüneceğim derken kalbine havatır
girmesin. Eğer havatırdan kurtulamazsan zikrin faydası olmaz. Zikirden maksat
mezkûr ile huzura varmaktır. Kalb havatırdan korunmazsa neye yarar ki? Dolayısıyla
salik kalbini her halükarda havatırdan muhafaza etmeye çalışmalıdır. Çeyrek saat de olsa kalbi havatırdan muhafaza
etmek çok zor bir iş olduğu muhakkak. Zaten zor olanı yapmaya muvaffak olan
kimse tasavvufun semeresini almış olur. Çünkü tasavvuf, hem kalbi havatırın girmesinden hem de bir sürü
fasid fikirlerden muhafaza kuvveti demektir. Bu iki şeyi yapan kalbinin
hakikatini bilmiş olur. Nitekim Peygamber
(s.a.v)’in ‘Kendini bilen Rabbini bilir’
diye beyan buyurması bunun içindir. Keza
Şeyh Ebu Bekir Kettani’de der ki; Kırk sene kalbimin kapısında bekçilik yaptım,
onu Allah Teâlâ’dan gayrisine açmadım. Kalbim o hale geldi ki Allah’tan on gece
muhafaza ettim. Kalbim beni yirmi sene muhafaza etti.”
Evet, Muhammed bin Abdullah el- Hâni’nin bu müthiş
eserinin sayfalarını çevirdikçe ister istemez bu işi başaran saliklere gıptayla
bakaraktan şöyle imrenip “Ne mutlu onlara ki, Nigah daşt usulünce kalbini
muhafaza edip hem zahirleri, hem gönülleri temiz” demekten kendimizi alamayız
da. Hem nasıl gıptayla bakmayalım ki, Seyda Hz.leri bilhassa bu hususta
sofilerine şu teşvikte bulunur da: “Sofi odur ki; Resulü Ekrem (s.a.v.)’in
ahlakıyla boyanmaya gayret edendir. Sofi,
Resulullah (s.a.v)’in ahlakıyla öyle ahlaklanmaya
çalışmalıdır ki; zahiren üzerine ne bir
haksız kazanç, ne bir haram, ne de necis bir şey bulaşsın. Batınen de öyle temiz olmaya çalışmalı ki;
kalbinde zerre miskal haset, kibir, nefis,
riya ve ucub gibi kötü hallerin hiç birinden
bir iz kalmasın. Hiç şüphe yoktur ki, zahiren ve manen temiz olmak İslam
ahlakıdır.”
İşte
sıratı müstakim üzere
tertemiz kalabilmek bu ya, Nakşibendî tarikatı da Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.anh.)’dan bugüne silsile yoluyla tertemiz bembeyaz olarak geldiği gibi bundan böyle de bembeyaz yoluna devam edeceğine inancımız tamda. Nasıl
inancımız tam olmasın ki, bikere
Nakşibendîlik siyah leke kaldırmaz ki. Bu yolda ‘Allah’ adını kalbe usul usul nakşetmek
esastır. Madem kalbe Nigah-daşt’ usulünce ‘Allah’ adını nakşetmek esas, o halde
ilk evvela Yüce Allah’ın adına yakışır bir şekilde emrine amade olmamız gerekir
ki temiz bir kalbe sahip olabilelim. Dahası
kalbimizi Rıza-i İlahi doğrultusunda halis niyetle ‘Nigah daşt’ usulünce
çalıştırmalı ki, dünyanın o aldatıcı
cazibesi bizi yolumuzdan alıkoyamasın. Dikkat edin Rıza-i İlahi ve halis niyet
dedik, çünkü bu ikisi dışında dünya ve dünya içindekiler Yüce Mevlamız tarafından
lanetlenmiş de. Delil mi? İşte Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu “Dünya
mel’undur, içindekiler de mel’undur, ancak zikrullah ve zikrullaha yardımcı olanlarla
âlim ve müteallim hariçtir” hadis-i şerifi bunun en bariz delilidir. Hatta Gavs-ı Sani (k.s), bu hadis-i şerifin
mana ve ruhunu şöyle ortaya koyar:
“Dünya melundur içindekilerle beraber lanetlenmiştir. Yalnız Allah
rızası için yapılan hariç. Bir kişinin Müslüman olması için ilk önce Kelime-i
Şehadet getirmesi gerekir. Ondan sonrada İslam’ın beş şartını yapması lazımdır.
Bunlardan hac, zekât, oruç belli
şartlara bağlanmıştır. Ama namaz akıl baliğ olan herkesin üzerine farzdır.
Herkesin her şartta yapması gereken ibadettir. Yapılmazsa çok büyük cezası
vardır. Bazı âlimlere göre beş yüz yıl,
bazı âlimlere göre yetmiş bin yıl cezası vardır. Kişi hasta olsa hareket
edemeyecek olsa bile, ima ile de olsa namazını kılmak zorundadır. O vaktin namazından sorumludur. Yaptığınız
ibadet ve hizmetler Allah rızası için yapılmalıdır. Niyetleriniz Allah rızası için
olmalıdır. Allah rızasını kazanmak için
ameli salihe devam edilmesi lazımdır. Bütün gaye Allah rızasını tahsil
olmalıdır. Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar
ise şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce
Allah’ı çok zikretmelidir. Günah
işleyenler kalblerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır.”
İşte bu güzel sohbetten de
anlaşılan o ki, Hak yolcusu bir salik
yeter ki niyetini sağlam tutup haramlardan uzak dursun, öyle kolay kolay dünya ve dünya içindekiler kalb
dünyasını kirletemeyecektir. Zira İslam ahlakı her yönüyle temiz olmayı
gerektirir. Değil sadece Hak yolcusu bir
salikin ter temiz olması, Allah’ın Habib’i bile ‘Sen kendini tâhir et, elbiseni
de tahir et’ manasına; "Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar. Sadece Rabbinin
büyüklüğünü dile getir. Elbiseni temiz
tut. Her türlü pislikten uzak dur” (Müddessir1-5)
ayet-i celileyle emre tabii tutulmuş da. Madem yücelerden emir böyle vahy edilmiş, o
halde bizlere de Resulullah (s.a.v)’in ümmeti olarak Allah Resulünün varisi Allah
dostlarının şahitliğinde içtenlikle “Yarabbi! Ben pişmanım, keşke yapmasaydım, inşallah
bir daha yapmayacağım” diyerekten tövbe edip içimizi dışımızı pirüpak eylemek düşer.
Hele bilhassa kâinatın özü mesabesinde olan kalbimizi tüm kirlerden temizlemeye
niyet edip kendimizi adayalım, bak o zaman ‘Niyet hayır akıbet hayır’ olur da. Nasıl
akıbet hayır olmasın ki, bikere her şey Allah’ın rızasına yönelik ‘Nigâh dâşt’ adabı usulünce yapılmakta, elbette ki her türlü kirlerden arınmış pırıl
pırıl böylesi bir kalb sayesinde hayırlara vesile olacak bir akıbetin üzerimize
güneş gibi doğması her an mümkün diyebiliriz.
O halde
daha ne duruyoruz, üzerimizde kul hakkı ve haram mal mülk varsa mutlaka
bunları yakamızdan düşürmeli, her kimle küssek barışmalı, yaşantımızda sünneti seniyye’ye
aykırılık bir durum varsa bir an evvel kendimize çeki düzen vermelidir. Tabii
bitmedi, tüm bu zahiri tedbirleri aldıktan sonra bu kez batıni yönden de “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle huzura
erer” ayet-i mucibince ‘Nigâh dâşt’
usulünce kalbi her türlü masiva ve Allah’tan gayri düşüncelerden muhafaza etmek
için seferber olmamızda gerekir. Yukarıda dedik ya, akan
suların bile adını duyduğunda adaba geçip durduğu mevzubahis kalb olunca, ‘Nigâh dâşt’
adabının hiçbir surette ihmal edilemeyeceğini iyiden iyiye belleğimize
kazımamız şart da. Madem durum vaziyet
bunu gerektiriyor, o halde tez elden Allah’a (c.c.) açık ya da gizli hiç fark etmez sıratı
müstakim üzere ‘Nigâh dâşt’ usulünce fikrimizi ve zikrimizi tamamen Yüce
Mevla’ya odaklayaraktan kalbimizi huzura erdirmek lazım gelir. Her ne kadar insanoğlu doğuştan, yani
yaratılış itibariyle ‘emraz-ı kalbiye’ koduyla dünyaya gelmiş olsa da bir şekilde
akıl buluğ olduktan sonra bu ‘emraz-ı kalbiye’ kodunu içinden söküp atmalı ki,
kalbi huzura erebilsin. Malumunuz emrazı
kalbiye, kalbe musallat olmuş kibir, hased, ucub gibi kötü araz-i illetler
demektir. Elbette ki yaşadığımız şu çağda
çok az sayıda insan ancak bu kötü arazlardan sıyrılıp kalbini huzura erdirebiliyor.
Yine de bu demek değildir ki, nasıl olsa kurtulmak zor diye boş
verilsin. Tam aksine daha da bir gayrete
gelip, kalbi kötü hasletlerden koruma altına almalı ki, bari hiç olmazsa insanlığımız güme gitmesin.
Allah korusun insanlığımız elden giderse hayvandan da aşağı mertebeye inmemiz
an meselesidir. Bilindiği üzere insanı diğer mahlûkattan farklı kılan en bariz vasfı
kendi cüz-i iradesiyle iyiyi kötüden, kötüyü iyiden ayıracak melekelerle
donatılmış olmasıdır. O halde bu noktada bize düşen, tercihimizi şeytani ve
nefsanî kuvvetlerden yana değil, meleki kuvvetlerden yana kullanmak
olmalıdır. Nitekim felaha ermemiz için meleki
tercihi yapmaya mecburuz da.
Peki, iyi hoşta kalbi sirayet
eden kötü arazlardan kurtulmak için ne yapmak gerekir? Bikere bu iş için yapılacak
olan şey besbelli, hiçbir kınayanın
kınamasına aldırış etmeksizin ilk evvela ‘emraz-ı kalbiye’nin (kalbi
hastalıkların) izalesi için tasavvufi
terbiyeden geçmemiz icab eder. Zaten ‘emraz-ı kalbiye’ konusunda tasavvuf
ilminden başka söz eden hiç bir ilim dalı da ortada gözükmüyor. Sadece söz etmek mi, tasavvuf pratiğini de
ortaya koyan bir ilim dalıdır. İlla ki, bu ilmi tatbik etmek gerekir ki ‘emraz-ı
kalbiye’den kurtulmak mümkün olsun. Hele bir insan tasavvufi bir hayatla
buluşmaya görsün, bir anda hayata bakışı
ve tüm düşünceleri değişiverirde. Ki; düşünmek aynı zamanda rabıta demektir. Dolayısıyla
bir insanın tasavvufa girmeden önceki fikri düşüncesiyle, tasavvufa girdikten sonraki fikri düşüncesi
birbirinden farklı olacaktır. Her ne kadar bir takım aklı evveller tasavvufi
rabıtayı inkâr etseler de oysa farkında değiller kendileri de bir şeyleri habire
düşünüp durmakla rabıta yapmış oluyorlar. Sonuçta görünen köy kılavuz
istemez, fikri olan hemen herkes ister
dünyevi olsun ister uhrevi hiç fark etmez bir şekilde rabıta yapmakta. Besbelli ki düşünme melekesi sadece insana
has bir meleke. Burada önemli olan fikrimizi zikrimizi dünyevi eksen üzerine
değil, uhrevi eksen üzerine odaklamak çok mühimdir. Yani bu demektir ki, bir insan dünyevi
düşündüğünde uhrevi yönden eksen kaymasına uğrayacağı muhakkak. Hak yolcusu bir
salikin eksen kaymasına uğramaması için mutlaka kalbini ‘Nigâh dâşt’ usul üzere Kelime-i Tevhidin mana
ve ruhuna odaklanması gerekir ki, fikri zikri tam olsun. Hani ‘Dervişin
fikri neyse zikri de odur’ diye bir atasözümüz var ya, aynen öyle de Nefy u
isbat zikri çeken bir dervişte şayet‘Nigâh dâşt’ usulünce zikre ‘fikren ve
zikren’ iyi dalarsa, kalbinde Allah’tan gayrı her ne masiva varsa hepsini
içinden söküp atacaktır elbet. Derken o
salikin kalbi bundan böyle fani olan için değil, baki
olan Allah için atacaktır. Anlaşılan o ki; bir salik için ‘Nigâh dâşt’ adabınca
kalbini Allah’a rabt etmek kendi nefsi için bir maksud değil, bilakis zikir için maksuddur. İşte bu maksud gayeye kendini odaklamış bir
derviş ‘Nigâh dâşt’ usulü kalbini Allah’a rabt etmekle Yüce Allah’ın azameti
ruhunu kuşatırda.
Öyle anlaşılıyor ki, Tevhidi zikirden verim alabilmek için ‘Nigâh dâşt’ hal üzere olmak gerekir. Aksi halde kalbi
çepeçevre kuşatan tüm kirlerden arındıramayız.
Nitekim bu hususta Peygamberimiz (s.a.v.) "Kul
günah işlediği zaman onun kalbinde siyah bir nokta olur" diye beyan buyurmakta da. Şuda var ki, beşer olmamız hasebiyle düşer, kalkarız da,
bir düşüp kalkmayan sadece Allah'tır. Biz aciz kullar her an günahlarla kalbimizi
her an kirletebiliyoruz. Bu durumda yapmamız gereken şey kirliliğe seyirci
kalmak değil elbet, bilakis üzerine üzerine gidip ‘Nigâh dâşt’ usulünce kalbimizi
Allah’ın zikriyle her türlü günah kirinden temizlemek gerekir. Ki, onca kirlenmişliğe rağmen Yüce Allah (c.c)
son derece kullarına merhametli de,
Bu nedenle Settar isminin tecellisiyle gizli ve açık günahlarımızı merhametiyle
örter bile. Madem öyle, örtülmüş
günahlarımızı içimizden söküp atmak da biz kullara düşer. Nasıl mı? ‘Nigâh dâşt’ usulünce Allah'ı çokça zikrederek
elbet. Bakın bu hususta Mevlana Sa’deddin-i Kaşgari Hz.leri ne diyor:
“Zikreden derviş bir saat, iki saat veya daha
fazla, ne kadar gücü yeterse mutlaka Hakk’ın dışındaki her şeyi gönlünden
uzaklaştırmaya çabalamalıdır.”
Malumunuz,
gayret olmadan Hızır yetişmez. İşte
bunun içindir bize lazım olan biri güzel itikat, diğeri ‘Nigâh dâşt’ usulü zikir çekmektir.
Zira bir salik bu iki usul üzere fikren zirken odaklansın Tevhidi şuura erer
de.
Sakın ola ki, tevhidi es geçmeyelim, O kadar önem arz ediyor ki, İmam-ı Rabbani
(k.s.) Tevhid gerçeğini:
- Tevhid-i Şuhûdi,
-Tevhid-i vücûdi diye iki başlık
altında tasnifler de. Nasıl tasniflemesin ki, Hz. Aişe (r.anh)’den rivayetle
Resûlüllah (s.a.v.) "Bazı zikirler diğer zikirlerden yetmiş kat daha
efdaldir" diye beyan buyurmuşlardır. Bir başka hadis-i
şerifte de "Muhakkak ki şeytan
insan vücudunda kanın dolaştığı gibi dolaşır. Ben şeytanın sizin kalplerinize
kötü bir şüphe atmasından endişe ettim” diye buyurmuştur. O halde şeytana karşı
Tevhid zikriyle karşı koymalı ki damarlarımızda istediği gibi cirit atamasın.
Velhasıl kelam, bir salik
dakikada ortalama 124 kez kalb ritminin atışı eşliğinde ‘Nigâh dâşt’ usulünce
Allah’ı zikrettiğinde, o salik Tevhidi şuura erip "Kalpler ancak Allah'ı zikretmekle
huzura erer" ayet-i celilenin sırrına ererde.
Vesselam.http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3610/nigh-dst.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder