BEN SANA
BENDİM
SELİM GÜRBÜZER
Bakın, abdallık geleneğinin son halkası Neşat
Ertaş ne de güzel sazının bam teline dokunaraktan gönlün sesini; “Dost elinden
gel olmazsa varılmaz, rızasız bahçenin gülü derilmez, kalpten kalbe bir yol
vardır görülmez, gönülden gönüle yol gizli gizli” dizeleriyle dile getirmiş.
Zaten gönlün sesini dile getirmese de Yüce Allah (c.c) gönülden gönüle giden yolun
muştusunu mahşerde: şöyle ilan edecektir: “Benim
için birbirini sevenler nerede? Hiçbir gölgenin bulunmadığı bu günde onlar
kendi rahmetimde olacaktır” (Müslim). İşte tam da bu noktada tasavvuf,
bu muştunun bir hayal değil, hakikatin
ta kendisi olduğunu tatbiki için vardır. Tabii ki, bunun tatbiki öyle ‘laf ola
beri gele’ türden cehri (sesli) olarak afakî değil, bilakis gönülden gönüle hafi
(gizli) yoldan tatbik edilir. Hele bir insan gönlünü Gönül Sultanlarına
kaptırmaya bir görsün, tıpkı Necip Fazıl’ın Şeyh Abdülhakîm Arvasî Hazretlerine
gönlünü kaptırmasında olduğu gibi şu dizelerdeki ruh halini yaşaması
kaçınılmazdır:
“Benim Efendim,
Ben sana bendim,
Bir üfledin de,
Yıkıldı
bendim.
***
Ben ki denizdim,
Dağ başı bendim.
Şimdi sen oldun,
Âleme
pendim!(Benim Efendim)
***
Ölmemek neymiş;
Senden öğrendim,
Kayboldum sende,
Sende tükendim!
Sordum aynaya,
Hani ya kendim?
Benim Efendim,
Ben sana bendim”
İşte, Üstad Necip Fazıl’ı kendinden
alıp kendine getiren bu dizelerin mana ve ruhunu şöyle bir düşündüğümüzde ister
istemez bizimde aklımıza Gönül Sultanları düşmektedir. Hatta insanın onlara
bend olası (bağlanası) geliyor. Öyle ya,
nasıl ki fıkıh deyince fakihler, hadis
ilmi deyince muhaddisler, tefsir deyince müfessirler belleklerimize kazınır ya
hep, gönül deyince de Gönüller Sultanı Allah dostlarının akla gelmesi gayet
tabiidir. Nasıl akla düşmesin ki,
baksanıza zahiri ilimler daha çok akli ve nakli özellikleriyle dikkat
çekerken, tasavvuf ilmi ise daha çok gönüllere dokunuşuyla dikkat çeken bir özelliğe
sahiptir. Zaten bundan dolayıdır ki,
tasavvuf hakkında kal değil, hal ilmidir denmektedir. Yani, bu ilim kalemle
yazarak, ya da kitap okuyarak elde edilen bir ilim değil, bizatihi yaşayarak kavranılabilen
bir ilimdir. İşte bu noktada Yunus Emre;“Ey
Hoca, istersen var bin Hacca. Hepsinden eyice. Bir gönüle girmektir”
demekten kendini alamaz da. Elbette ki,
şeriat zahire hükmettiğinden bu bağlamda hoca olmak güzeldir, ancak zahiri ilmi
amele, ameli de hikmete dönüştüremedikten sonra hoca olsan ne, olmasan ne. İlla ki, bir gönle girmek gerekir ki, ilim
amelle, amelde hikmetle taçlanmış olsun.
Evet, her kim zahirde iştigal ettiği
ilmine ve bilimine gönlünü ve ruhunu katamadığı sürece o tahsil ettiği ilim
asla meyve vermeyecektir. Baksanıza Allah dostları sadece medrese ilmi tahsil etmekle
kalmayıp birde buna ilaveten tasavvufun Bâtıni ilmini de katarak ancak
gönülleri fethedebilecek duruma gelebiliyorlar. Ki, gönülleri fethetmek için bilhassa
tasavvufun Mevlana’ca ‘Hamdım, piştim, yandım’ denen üç aşamalı gönül yanması
teveccüh evrelerinden geçmekte gerekir. Aksi halde “Ayn-el yakîn, İlm-el-yakin Hakk-el
yakîn” hallerinin hiçbiri gerçekleşemeyeceğinden gönül fethi bir hayal, bir
temenni olmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Malumunuz ilk gönül yanması teveccüh Cebrail
(a.s)’ın ilk ayeti vahy edeceği esnada mağarada Allah Resulünü kucaklayıp üç kez
sıkmasıyla vuku bulmuştur. Öyle ki ilk ayet nüzul olduğunda;
“-Oku yâ Muhammed!” dendiğinde,
Efendimiz (s.a.v)’in cevaben:
“-Ben okumam bilmem ki” deyişine
karşılık Cebrail’in birinci sıkmasında Allah Resulünün içi pirüpak edilir, ikincisinde
içi ilahi nurla donatılır, üçüncüsünde ise risaletinin tasdiki manasına içi
nübüvvet nuruyla kodlanır. Böylece Efendimiz (s.a.v) bu gönül yanması teveccühü şerefine nail
olmuş olur. Bu öyle şerefli bir payedir ki, Cebrail (a.s) Allah Resulünü
sıktığında, Efendimiz (s.a.v):
“-Cebrail benimle musafahalaşıp iyice sıkınca,
canım çıkacak sandım” diyecek derecede bir gönül teveccühü paye kucaklaşmasıdır
bu. Derken bu kucaklaşmanın akabinde oku emriyle başlayan Alak suresinin ilk beş
ayeti Allah Resulü ile Cebrail (a.s) arasında karşılıklı mukabele halinde ve
huşu içerisinde okunur da. Ne diyelim, işte görüyorsunuz tasavvufa temel kaynak
teşkil edecek teveccühün aslı budur. Tabii bitmedi, dahası var elbet. Malumunuz
Allah Resulü ve Ebu Bekir Sıddık birlikte Mekke’den Medine’ye hicret edişinde müşriklerin
amansız takibine tutulurlar. Öyle ki, izlerini kaybetmek için girdikleri Hıra mağarasında
baş başa kaldıklarında kâfirler tamda mağaranın kapısına dayanmışlardı ki, Hz.
Ebu Bekir Sıddık (r.a.) o an için için tir tir titreyecektir. Ancak bu titreme
hali korktuğundan dolayı değildi elbet. Nitekim içi titrediğinde:
-Ya Resulullah! İnanın bu tedirginlik
halim kendim için değildir. Sana bir şey olacak diye ödüm kopuyor da ondandır.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v) tebessüm edip
şöyle der:
-Ya Ebu Bekir! Mahzun olma. Hiç şüphe yoktur ki Yüce Allah (c.c)
bizimledir.''
Tabii, Allah’ın Habibi böyle derde bu söz havada
asılı kalır mı? Gerçekten de söz yerini
bulup bir yandan müşriklerin hevesi kursağında kalırken, öte yandan can dostuna söylediği ‘Yüce Allah
(c.c) bizimledir’ anlamında: ‘Dilini
damağına yapıştır kalbinden Allah deyiver’ lafza-i celal zikri Hz. Ebu
Bekir'in kalbine nurani cevher şeklinde nakş edilir de. İşte bu hafi nakş
edilme hadisesi aynı zamanda Nakşibendî tarikatının doğuşunu da beraberinde
getirir. Öyle ya, madem ‘Allah’ adı
kalpte zikredilecek, o halde Nakşibendî tarikatının ilk pirinin Hz. Ebu Bekir
(r.a)’ın olması gayet tabii bir durumdur. Sadece Nakşibendî Tarikatının piri
mi, elbette ki o bizim ilk halifemiz de. Hiç kuşkusuz Ebu Bekir Sıddık (r.a)’ın
diğer sahabeler den fazilet yönünden üstünlüğü çok namaz kılmak, ya da çok amel yapmaktan kaynaklanan bir durum
değildir. Besbelli ki Allah Resulü ile
mağarada baş başa kaldıklarında her ne oluyorsa kalbine o esnada aktarılan nübüvvet
nurundan kaynaklanan bir üstünlüktür bu.
Anlaşılan o ki, Hz. Ebu Bekir Sıddık
(r.a) hicret yolculuğunda kendine Allah Resulünü yoldaş edinmekle Nakşibendî
Tarikatının çerçevesini çizmiş olurda. Nitekim o hicret yolculuğundan hareketle
o gün bugündür Nakşibendî yolunda gönülden gönüle ilk başta sofilerle yoldaş
olmak esastır. Öyle ki bir sofi, bu kutsi yolda yoldaşı olduğu sofinin ayağına
bir diken batsa anında acısını ruhunda hissetmeli ki ‘Fenâ Fi’l İhvân’ olabile. Birde bu kutsi yolculukta yoldaşlara göz
kulak olup onlara önderlik edecek bir kervancı başı vardır ki, onun sevgisi
kervandakilerin hepsinin üstünde bir sevgidir.
Öyle ki bu sevgi yoldaş sevgisinden daha da ileri derecede bir sevgi
olup tasavvufta ‘Fenâ Fi’ş Şeyh’ sevgisi
olarak karşılık bulur da. Hele bir salik ‘fenâ fi’l İhvân’ sevgisinden daha da
öteye şeyhin sevgisine sıçramaya görsün, bir bakmışsın şeyhin sevgisinde eriyip
tükenip kaybolmasıyla birlikte bu sevgi ‘Fenâ
Fi’r Rasûl’ sevgisine dönüşür bile. Hem nasıl dönüşmesin ki, bakınız Allah Resulü: “Sizden biriniz beni
annesinden babasından, çoluk çocuğunuzdan ve bütün insanlardan daha çok
sevmedikçe iman etmiş olamaz” (Buhari, Sahih, İman, 2/8 (I;9) diye beyan
buyurmakta. Madem öyle, bu safhaya gelen bir salik bunla da kalmamalı, bizatihi
Allah Resulünün sevgisine ulaştığında onun sevgisinde öyle eriyip tükenmeli ki,
tasavvufta Allah sevgisinde kaybolma manasına ‘Fenâfillâh’, Allah sevgisinde var olma manasına ‘Bekabillâh’ merhalelerine de sıçrayabilsin. Ancak şu
da var ki tasavvufta en alt birimden üst birime doğru tüm bu sevgi merhalelerini
aşmak için illa ki sıratı müstakim istikamet üzere bir tasavvufi hayat yaşamak
şarttır. Aksi halde sırf kuru kuruya bir sevgi, ya da sırf bu işin lafını ve edebiyatını
yapmakla bu kutsi sevgi basamakları asla aşılamaz. İşte bu yüzden arifler;
tasavvuf kal değil, hal demişlerdir.
Bu arada şunu da belirtmekte fayda
var, ne ilginçtir ki nerede bir sevgi iklimi var, bir bakıyorsun karşısında bu
sevgi yumağını bertaraf etmek isteyen bir karşıt iklimde hiç eksik olmuyor. Nitekim
Gönül sultanlarının hayatlarına baktığımızda seveni olduğu kadar münkirinin de
çok olduğunu pekâlâ görebiliyoruz. Olması da gayet tabiidir. Baksanıza dünya
kurulmuş kurulalı durum vaziyet bu eksende seyretmekte. Belli ki, her şey zıddı
ile kaim. Kaldı ki, çile olmadan sevgi kemale ermez de. Çünkü sevgi hamurunun
mayası ta baştan çileyle yoğrulmuştur. Nasıl mı? İşte Allah Resulünün çile dolu hayatı bunun
en bariz delili. Hatta çile ile yoğrulmuş bu sevgi mayasından ümmetine pay
etmiş de. Allah Resulü (s.a.v) iyi ki de
pay etmiş, bu sayede Allah yolunda ne kadar çile çekilirse o kadar ecir
kazanılacağını idrak etmiş olduk. Düşünsenize pay edilen bu çileden hissesine
düşen Ümmet-i Muhammed’den bir âlim zatsa, o âlim ilmiyle amil olacak demektir.
Avamdan biri ise had hudud bilip edeb dairesi içerisinde İslam’ı yaşamaya
gayret edecek demektir. Hakeza örnekleri çoğalttığımızda:
- Zenginse cömert olacak demektir.
-Fakirse şükür sahibi gerçek
anlamda fakirullah olacak demektir.
-Henüz evlenmemiş biriyse iffet
sahibi bekârlardan olacak demektir.
- İdareci ise tüyü bitmemiş
yetimin hakkını gözeten adil bir yönetici olacak demektir.
-Devlet adamı bir liderse Hz. Ömer
(r.a) misali Fırat’ın kenarında bir
koyun kaybolsa onun hesabı benden sorulur hassasiyetinde bir devletlû
başkanımız olacak demektir.
-Sanatkârsa Mimar Sinan misali
Süleymaniye ve Selimiye, Itrî misali de gök kubbeye sığmayan bülbül ses olacak
demektir.
Hiç kuşkusuz tüm bu sıraladıklarımızdan daha da
ötede her neyi seviyorsak, Yunus’unda dile getirdiği “Yaradılanı sev Yaradandan
ötürü” üzere olmak daha çok önem arz
edecektir. Unutmayalım ki Allah için olmayan bir sevginin Allah indinde hiçbir
kıymeti harbiyesi yoktur.
Hasıl-ı kelam, tasavvufta temel gaye ‘İlahi
ente maksudu ve Ridaike matlubu’ çerçevesinde ‘Fenâ fi’l ihvân’, ‘Fenâ fi’ş
şeyh’, ‘Fenâ fi’r Rasûl’, ‘Fenâfillâh
ve Bekabillâh’ diyebileceğimiz beş aşamalı sevgi zinciri esastır. Nitekim
bu sevgi zinciri olmaksızın ‘Gül’ olunmaz da.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder