RNA MUCİZESİ
SELİM
GÜRBÜZER
RNA
için hücre içi ve hücre dışı faaliyetlerde en önemli elçimiz dersek yeridir. Hatta eski tabirle veziri azam, yeni tabirle de
Başkan yardımcısı dersek yine yeridir. İşte kendisine atfettiğimiz bu
sıfatlardan da anlaşıldığı üzere genetik sistem sırf DNA üzerine kurulu bir
sistemden ibaret değildir. Nasıl ki DNA, kimyasal açıdan 3 farklı molekülün (5
karbonlu şeker, azotlu baz ve fosfat) birleşmesiyle oluşan nükleotid polimerlerden meydana
gelmiş bir yapıysa RNA’da kimyasal açıdan ribo nükleik asit nükleotid
moleküllerinden oluşmuş bir polimer yapıdır. Üstelik bu yapı DNA başkanlığınca
yürütülen sistem içinde enzimlerle de işbirliği içerisinde olan bir yapıdır. Zaten son derece kompleks yapı içerisinde RNA
ile birlikte adeta harıl harıl makine gibi çalışan enzimlerin de işin içinde
olması gerekir ki DNA tarafından gönderilen mesajlar yerini bulsun. Hem
mesajların yerini bulup anlam kazanabilmesi içinde malum:
-Sistem içerisinde mRNA olmalı ki ilgili
yerlere gönderilen şifreli mesajlar okunabilsin.
-Sistem içerisinde, ribozomlar da yer
almalı ki gönderilen mesajlar protein sentezi olarak işlenebilişin.
-Sistem içerisinde tRNA olmalı ki ribozom
limanı üzerinden protein sentezi olarak işlenecek amino asitler dizilimleri bir
anlam kazanabilsin
-Sistem içerisinde katalizörlük işlemlerini
gerçekleştirecek enzimler de olmalı ki sistemin çarkları hız kazanıp kendi
kendini yenileyebilir bir şekilde döngüsünü tamamlayabilsin.
Tabiî yukarıda sıraladığımız sistemi oluşturan
ana arter unsurların tümü icabında tek başına bir anlam ifade etmeyebilir. İlla
ki sistemi oluşturan tüm bu unsurları bağrında barındıracak canlı vasat
ortamının, yani hücre ortamının da olması gerekir ki sistem tüm unsurlarıyla
birlikte işlerlik kazanmış olsun. Öyle ya, teşbihte hata olmasın ortada ekilecek
biçilecek bağ bahçe ve tarla ortamı olmalı ki, yani hücre ortamı olmalı ki
biyolojik hayat için gerekli olan karbonhidrat, yağ, protein, vitamin vs. gibi
ürünler vücut iklimimizde meyve vermiş olsun.
İşte yukarıda maddeler halinde sunmaya çalıştığımız
sistemi tüm unsurlarıyla bir arada ele aldığımızda; biyolojik hayatın yeşermesinde
tarla vazifesi gören her bir hücre arazisi öyle sanıldığı kadarıyla birkaç
çalı, birkaç kuru ottan ibaret donatılı araziler değildir, tam aksine bir dizi hücre organellerini
bağrında barındıran kompleks yapılarla donatılmış arazilerdir. İşte böylesi komplek yapılarla donatılmış
arazilerden herhangi bir canlının doku ve organlarıyla birlikte ete kemiği
bürünmüş bir halde tesadüfen vücut bulduğundan dem vurmak akla ziyan bir tutum
olsa gerektir. Düşünsenize, şayet bir adama
sürdüğü arabanın tüm aksamlarının tesadüfen bir araya gelip arabayı oluşturması
sayesinde arabayı sürebildiğini inandırabilirsek, vücut hücrelerinin de tesadüfen
bir araya gelip dokularını oluşturduğunu, dokularının tesadüfen bir araya gelip
organlarını oluşturduğunu ve bu sayede nefes alıp soluduğunu, yiyip içip beslenip
hareket ettiğini de inandırmış olacağız demektir. Tabii işin şakası bir yana,
maalesef tüm bu trajikomik tesadüfi iddialar karşısında bizde ister istemez ironi
yapıp onlar hakkında trajikomik yorumlar yapmak zorunda kalıyoruz.
Her neyse bir kısım aklı evveller kendi
tezlerini doğrulamak adına tesadüfler zincirlerine ümitlerini bağlaya
dursunlar, şu bir gerçek vücut biyokimyamızın en önemli sacayaklarından RNA’mızda
hiçbir şekilde tesadüfü zincirlerin her hangi bir halkasından kopup da ansızın
ortaya çıkmış bir yapı değildir. RNA’mızda hiç şüphesiz tıpkı DNA gibi
nükleotidlerden oluşmuş mükemmel donatılmış bir yapıdır. DNA ile aralarında nükleotid
yapı bakımdan en belirgin fark; DNA’da ki timin yerine RNA’da urasil nükleotidi
bulunmasıdır. Nitekim RNA’daki nükleotid dizilimi “adenin,
guanin, sitozin ve urasil” diye
bilinen 4 çeşit organik baz (nükleotid)
üzerine kurulu bir zincir halkası olarak karşımıza çıkar. Böylece bu dizilimde Timin
yerine Urasil’in devreye girmesiyle birlikte nükleotid eşleşmesi A-U, G-S
şeklinde zayıf hidrojen bağları ile birbirleriyle bağlanıp RNA zincir
halkasının basamaklarını oluşturmuş olurlar.
Şu da bir gerçek RNA nükleotidleri tek bir zincir halkası boyunca
dizilim göstermesine gösterir ama DNA’da olduğu şekliyle adenin miktarı urasile,
guanin miktarı stozine eşit bir şekilde dizayn olmazlar. Yani bu demektir ki; RNA,
DNA’daki gibi güçlü halkalı hidrojen bağlarıyla değil zayıf halkalı hidrojen
bağlarıyla bağlı olduklarından zincir halkası her an kopmaya hazır bir dizilim
göstermekteler. Değim yerindeyse kartlarını DNA’daki gibi çift kart üzerine değil
tek kart üzerine oyunun kurallarını oynayarak hücre içerisinde etkinliğini
göstermekteler. İşte tek kartlı bu yapı
özelliğinden dolayıdır ki laboratuvar çalışmalarında DNA için uygulanan analiz ve
izolasyon metotları, RNA için geçerlilik arz etmeyebiliyor.
Evet,
anlaşılan o ki, RNA sadece yapı bakımdan
değil üstlendiği görev bakımdan da DNA’dan farklılık arz etmekte. Görev icabı
bir bakıyorsun RNA’nın %90’ı hücre sitoplâzmasında bulunup oradan da
ribozomlara giciş yapıp her daim aktif halde bulunabiliyorlar. Aktif halde bulunmaları
da gayet tabii bir durumdur. Zira merkezi idare DNA’ya özgü çekirdek bir alan, yerel idare de RNA’ya özgü sitoplazmik bir alandır.
Ki, DNA’nın idari başkanlık konutu çekirdeğin tamda
merkezinde yer almakta. Zaten yürütmenin başı olarak tamda merkezde bulunması
icab eder. DNA adeta bir hükümdar edasıyla tahtının (çekirdekte
) başında emrine amade başta veziri RNA
olmak üzere diğer alt birim kadrolarıyla birlikte hareket edip bir anda
hücre içi faaliyetlerini hücre dışına da taşıyaraktan küresel boyut
kazandırabiliyor da. Hiç kuşkusuz yürüttüğü tüm faaliyetlerde RNA moleküllerinin
çok büyük destek payı vardır. Öyle ki RNA’nın omuzlarına binen yük, öyle
sıradan yük olmayıp bilakis protein sentezine yönelik tüm aşamaları da
kapsayacak türden sorumluluk gerektiren ağır bir yüktür. Nitekim sorumluluk gerektiren yükün altına
girdiği içindir protein sentezi yönelik faaliyetlerde tek başına değildir, bilakis
kendi uhdesinde ki kadroyla birlikte hareket etmekte olup teşkilat şeması da
ona göre belirlenmiştir. Malum, kendi
uhdesinde olan teşkilat şemasının en önemli sacayaklarını ise:
“-Kalıp
RNA (mRNA-Messenger-RNA),
-Taşıyıcı
RNA(tRNA- transfer),
-Ribozomal RNA (rRNA)” oluşturmaktadır.
İşte hücre nizam-ı âlem prosedürünün işlemesi açısından böylesi
bir teşkilat şemasının üçlü sacayağı üzerine kurulu olması hücrenin selameti
için zaruri bir durumdur. Ama gel gör ki, hücrenin selametini tesadüfün
kollarına teslim edip tüm ümitlerini sihirli değneğe bağlayanlara bu üçlü sacayağının
gerekliliğini ‘olmazsa olmaz şart’ hükmünde bir zaruriyet olduğunu anlatmak çok
zordur. Onlara kalsa utanmadan sıkılmadan tıpkı urasil bazından timin bazının
türediklerini iddiasında bulundukları gibi bu üç sacayağın aktörlerinin de
birbirlerinden evrimleşerek türediklerini dile getireceklerdir. Hem kaldı ki tesadüfler
zincirinden, başıboşluktan, dağınıklıktan beslenen kerameti kendinden menkul bu
tip kafa yapısına sahip aklı evvel kişiler için teşkilat, organizasyon, hücre
hiyerarşisi, hücre nizam-ı âlemi gibi
kavramlar her daim yabancıdır zaten. Bikere zihin dünyaları algılarında canlı hayatı
tesadüfü oluşmuş bir takım kümelerin üst üste binerek kör yığınlar olarak görmek
vardır, yani hayata bakışları bu. İşte
onlar bu nedenledir ki, hücre anarşizmin
zıddı olan hücre Nizam-ı âleminden, hücre içerisinde kraldan çok kral kesilmenin
zıddı DNA Başkanlığında ki işleyen katılımcı yönetim anlayışından pek haz
etmezler. Haz ettikleri sadece nerede kanser hücreleri gibi başıboş oluşumlar
var, nerede nizamsızlık içeren mutajenik yapılar var hemen oralara
balıklamasına dalıp kırık dökük enkaz yığınlarından evrime delil teşkil edecek
bir şeyler bulma sevdasındadırlar. Aslında onlarda gayet iyi biliyorlar ki
yönetimin olduğu yerde intizamsızlığa başıboşluğa ve tesadüf oluşumlara yer
yoktur, bu yüzden birtakım gerçekleri saklayıp baklayı ağızlarından mümkün
mertebe çıkarmamaya çalışıyorlar. Onlara
gerçekleri gizleye durun, oysaki ortada net bir şey var, o da malum yaratılışın
orjinin de intizama, tertibe ve tevafuka
yer vardır. Hem kaldı ki gerek makro âlem üzerinde, gerekse mikro âlem üzerinde
yapılan çalışmalardan elde edilen verilere derinlemesine incelediğimizde olağan
üstü şuurlu ve planlı bir yaratıcı elin devreye girip tüm yaratılış kanunların
yönetiminde yaratıcı güç olarak varlığı sezilmektedir. Bu yüzden deriz ki, yönetimin
olduğu bir yerde her şeyi tesadüfi oluşuma bağlamak hem akla ziyan bir düşünce
olur, hem de abesle iştigal bir tutum
olur. Hem bu hangi akla hizmetse bir
bakıyorsun DNA başkanlığında ve Başkan Yardımcısı RNA ile birlikte belli bir
hiyerarşik bir düzen içerisinde mükemmel işleyen böylesi bir sisteme tesadüf diyebiliyorlar.
Hem yine bu hangi akla hizmet etmekse bir bakıyorsun DNA’nın idarenin başı olarak
mRNA üzerinden ekip olarak yürüttüğü tüm hücre içi ve hücre dışı faaliyetleri
görmezden gelebiliyorlar. Onlar görmeseler de biz görüyoruz ya, bu yetmez mi?
Hatta bizimle beraber hücre içerisinde faaliyet gösteren her bir organelin olan
biten hemen her şeyden haberdar oldukları da besbelli. Nasıl mı? Gayet
net bir şekilde gözü kulakları hep DNA’dan gelecek talimatlar üzerine
odaklanmış durumdalardır. Üstüne üstük bu durumda böylesi mükemmel bir hiyerarşik
yapının başkanı DNA’nın çekirdek tahtından çıkmasına da gerek yoktur. Ne de
olsa hücre organellerine talimatları gerekli yerlere ulaştıracak emrine amade
mRNA vardır. Öyle ki emri yüklenen mRNA daha yola çıkmadan yolunu dört gözle bekleyen
hücre organellerinden en sabırsız olanı vardır ki o da malum ribozomdan başkası
değildir. Çünkü ribozom bir an evvel protein sentezini gerçekleştirmenin aşkı
ve heyecanı içerisinde bir hücre organelidir.
Evet, mRNA elçi konumunda bir misyon
şefidir. Bundan dolayıdır ki üçlü şifre denen bilgi kodonu dokunulmazlığı
zırhıyla gittiği yerlerde aracı olarak ilettiği mesajları sorgulanmaz. Belli ki atalarımız “elçiye zeval olmaz” sözünü boşa söylememişler, hiç kuşkusuz bu söz mRNA içinde geçerlilik arz
eden bir atasözüdür bu. Ancak mRNA’nın
burada dikkat etmesi gereken kraldan çok kral kesilmeyip, kendisine nükleustan
çıkışında ne emredilmişse onu sağ salim sitoplazmada protein sentezinin yapım
yeri olan ribozomlara iletmek olmalıdır. Üstelik elçilik faaliyetlerini
yürütürken de yalnız değildir, en
azından kendi uhdesinde mesajlarını taşıyacağı tRNA, ribozomlar üzerinde protein sentezine yönelik
işbirliği içerisinde bulunacağı rRNA gibi ekip elemanları vardır. Derken bu ekip
çalışması ruhu sayesinde protein yapımı sürecinden beklenen maksat hâsıl olur
da. Şöyle ki bu süreçte RNA polimerase
enzimi mRNA molekülünün sentezlenmesini başlattıktan sonra zincir uzamasını
tıpkı DNA replikasyonunda olduğu gibi tek iplikçi kol kısmında dizili haldeki bazların
karşısına komplementer RNA nükleotidlerini konumlandırıp eşleştirmesiyle
gerçekleştirir. İkinci aşamasına gelindiğinde de zincir uzaması terminatör
sekans noktasında sonlanmış olacağından RNA polimerase enzimi, görevini yerine getirmenin mutluğuyla herhangi
bir nükleotid dizilimine yönelik katalizör görevi yapmaksızın serbest halde kalır.
Bu arada enzimle sentezlenen mRNA ise endoplazmik retikulum üzerine yapışaraktan
ribozomlar üzerine mesajlarını düz bir hat şeklinde iletmek suretiyle bağlanmış
olur. Bir başka ifadeyle mRNA DNA’dan aldığı genetik bilgileri protein sentezi
yapımında kullanmak üzere ribozomlara taşıyaraktan kalıp görevini en iyi bir
şekilde ifa etmiş olur. Artık ne de olsa DNA’daki üçlü şifreyi nükleustan
sitoplazmaya geçirerekten ribozoma bağlayıp alnının akıyla görevini tamamlamış
oldu, şimdi onun için geri dönüş
hazırlıklarına koyulmak zamanıdır. Bunun içinde ilk yapması gereken kendi
ürettiği feed-back (geriye doğru iletişim)
mesajıyla mRNA üretimini durdurmak olmalı, ikinci yapması gerekense dönüşüne katalizör
etki yapacak enzim üretimini gerçekleştirmek olmalıdır. Tavsiye etmek haddimize
mi, gerçekten de bir bakıyorsun her
şeyin gereğini yapmış bir elçi olarak DNA tahtından hücre içine gelişindeki
muhteşemliği kadar dönüşü de muhteşem olur. Öyle ki başlangıçta bir gen tarafından protein
sentezine yönelik üretilen bir cümlelik mRNA mesajı yerini bu kez ‘maksat hâsıl olmuştur’ şeklinde sabit bir
cümlelik feed-back mesaja bırakmak suretiyle görevini tamamlamış olur.
Görevini en iyi
şekilde nihayete erdiren mRNA’lar bilindiği üzere RNA’nın % 1 ila 2’sini
oluştururlar. Molekül ağırlıkları ise birkaç yüz binlerden birkaç milyon
rakamlarla ifade edilebilecek şekilde değişiklik gösterebiliyor. Değişiklik göstermesi de son derece gayet
tabiidir. Çünkü mRNA’nın oluşumu DNA replikasyon olayındaki gibi belli bir sistematik
dâhilinde sıralı artış gösteren bir kopyalanma hadisesi değildir. Nitekim DNA replikasyonunda yenilenen şeridin
omurgası aynen eski şeritte olduğu gibi deoksiriboz ve fosfat yapısında ‘D-P-D-P-D-P’ şeklinde dizilim gösterirken, mRNA’da
ise şeridin omurgası riboz, fosfat yapısında
‘R-P-R-P-R-P’ şeklinde bir dizilim
gösterir. Kelimenin tam anlamıyla DNA, deoksiribonükleotid polimer omurga
yapısında bir zincir oluştururken, mRNA ise ribonükleotid omurga yapısında bir
halka oluşturur. Ancak şu da var ki, mRNA’nın omurga yapısı, deoksiribonükleotid
omurgasına göre daha az dayanıklı yapıdadır. Bu nedenledir ki, RNA’nın ömrü
DNA’dan çok kısa sürüp, bu süre yaklaşık 240 dakika ile sınırlıdır. Ömrü çok kısa sürse de sonuçta tüm bu elçilik faaliyetlerinin
ortaya koyduğu şu bir gerçeklik vardır ki:
-Bir yandan DNA’nın tek iplikçi halkasında konumlanan
genetik bilgilerin şifreler (kodlar) halinde tek iplikçi RNA halkasına
taşınması “transkripsiyon” olarak anlam kazanıyor olması çok mühim bir
hadise,
-Diğer yandan da bilgileri taşıyan RNA’nın “Messenger RNA” olarak anlam kazanıyor olması çok mühim bir
hadisedir.
tRNA
(Transfer – taşıyıcı RNA)
DNA’da sentezlenen tRNA’ların belli başlı iki
görevi vardır:
-Birinci görevi sitoplazmada serbest halde
bulunan kendi şifresine uygun amino asitleri kendine bağlamak ve onları
ribozomlara taşımaktır.
-İkinci görevi kendine bağladığı amino
asitleri mRNA’dan gelen mesaj doğrultusunda protein sentezinde aracılık yapıp
sağ salim mesajları ilgili yerlere taşınmasını sağlamaktır. Malumunuz sosyal hayatta olduğu gibi hücre içi
faaliyetlerde de taşıma sistemleri olmadan protein sentezi işlemleri
gerçekleşemez. Bu yüzden protein sentezini kendine hedef edinmiş her bir aminoasidin
kendine özgü tRNA’sının olması icab eder. Taşımacılıkta tRNA’nın cinsi acaba kamyon
mudur, tır mıdır, otobüs müdür, otomobil
midir türünden araç yapı biçimine baktığımızda; kendi içinde en az 40 çeşit cinsi olsa da genellikle
çift iplikli bir yapıya sahip olduğu gözükmektedir. Ve bu yapının karşılıklı uçları gelen şifreye
uygun “ A-U, G-S…” şeklinde sıralı halde eşleşerekten en az 20 farklı tRNA
molekül oluşturacak şekilde dizilim gösterirler. Ki, eşleşen bu nükleotid çiftleri
birbirlerine zayıf hidrojen bağlarıyla tutunmaktalardır. Derken nükleotid zincir halkası kıvrımlar
yaparak 3 boyutlu bir şekil alıp ribozomlar üzerinde küçük veya büyük alt birimlere
ayrılmış olurlar. Öyle ki büyük alt birimlerin üzerinde tRNA’ların
tutunabildiği iki reseptörün bulunduğu varsayılır. Derken mRNA söz konusu küçük
alt birimlere tutunup, böylece ribozomlar üzerinde protein sentezi işlemlerinde
önemli görevler üstlenmiş olurlar. Her bir alt birim diğerlerinden daha küçük
olup çoğunlukla 70 ila 80 nükleotidden meydana gelmiştir. Öyle ya, mademki hücre
içerisinde 20 çeşit amino asit bulunmakta o halde her amino asit için en az 20 farklı
tRNA molekülü bulunmak zorundadır. İşte böyle bir durumda tRNA hücrede erimiş
halde bulunduğundan adına soluble RNA’da
(sRNA) denmekte. Böylece adına uygun davranış sergileyen tRNA’ların küçük ve
suda erir olması hücre içerisinde çok rahatlıkla difüzyon yapabilirliğine kapı
aralar.
rRNA (ribozomal-RNA)
Adı üzerinde mesaj yüklü RNA ribozomların
üzerinde konakladığında kendisine rRNA denilmektedir. Hele her mesaj yüklü RNA,
taşıyıcı RNA aracılığıyla ribozomlar
üzerine konmaya bir görsün, adeta barkod
okuyucusundan geçerekten protein sentezi işleminde üstlendiği görev itibariyle
ribozomal RNA olarak anlam kazanmış olur. Bir başka ifadeyle proteinlerle
birleşip hemhal olmakla anlam kazanmış olur. Şayet ribozomlar üzerinde
konaklayan RNA’lar ayrıştırılacak olursa ribozomlar görev yapamaz hale gelip
hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Belli ki rRNA sadece tek nükleotid zinciri
halkası bir yapıda olduğundan ribozom barkodundan geçip ribozomun yapısına bürünmek
gibi bir görevi olduğu gibi mRNA ve tRNA’yı ribozomlara bağlama noktasında da yardımcı
olmak gibi de bir görevi vardır.
Bu arada bakteriler üzerinde yapılan araştırmalar
sonucunda iki çeşit rRNA’nın varlığı tespit edilmiştir. Bunlar:
1-)
23 S rRNA= Ribozomlarda büyük alt birimi,
2-)
16 S rRNA= Ribozomlardaki küçük alt birimi şeklinde kategorize edilirler.
Her ikisinde de kategorize edilen S
harfi ultrasantrifüj işlemleri sırasında çökelme katsayısını gösteren sembolik
birimi olup bu söz konusu birime Swedberg (S) denmektedir.
Böylece santrifüj sonrası çökelme katsayısının birim değeri 23 S rRNA
için molekül ağırlığı 1,2x 10 üzeri 6 olup, 16 S rRNA için ise molekül
ağırlığı 0,6x10 üzeri 6 olarak bir ölçüm olarak belirlenir. Öyle anlaşılıyor ki protein sentezinin birinci
ayağındaki protein genetik bilgisi DNA üzerinden RNA üzerine kopyalanması,
ikinci ayağını da RNA üzerinden ki bu bilginin işlenip okunması şeklinde
tecelli etmekte, protein sentezinin son sacayağı
da malum bu bilgiye uygun amino asitlerin birbirine eklemlenmesi şeklinde
tezahür eder. Tüm bu sacayaklarını bütün
olarak düşündüğümüzde bize bir anlamda insanın proteinlerden vücuda geldiğini
göstermektedir. Hatta tüm bu sacayakları aynı zamanda bize insanın toprağın
özünde yaratılış mayasıyla yoğrulduğu DNA’yı oluşturan moleküllerin bulunması
hasebiyle protein oluşumunun başlangıcı olarak toprak DNA molekülüyle
başlandığını göstermekte. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta “İnsanı yaratmaya çamurdan başladı” (Secde, 7) diye beyan
buyurmasıyla çamurun insanın yaratılışındaki DNA molekülüyle başlangıç madde özelliği
olarak özdeşleşmesi cihetiyle; DNA molekülünün protein sentezinin birinci
sacayağının Başbuğ Başkanı olduğunu gösterir. Protein sentezinin ikinci sacayağını
da vezir-i azam konumunda diyebileceğimiz RNA molekülün gösterir. Üçüncü ayağını da amino asit ve bileşenleri
oluşturmaktadır.
Hâsıl-ı kelam RNA ile DNA arasında ki
farkı aşağı da sıralayarak bu konuyu burada tamamlayabiliriz:
-DNA’da şeker olarak deoksiriboz
bulunurken, RNA’da ise riboz bulunur,
-DNA’da “A, G, S, T” nükleotidlerinden
ibaretken, RNA’da ise “A, G, S, U” nükleotidlerden ibarettir.
-Çoğunlukla DNA
kalıtım görevi yaparken, RNA ise bazı virüslerde kalıtım görevi yapmakla
birlikte hiç kuşkusuz asıl görevi protein sentezinde aktif görev yapmaktır. Bu
demektir ki çekirdek ve çekirdekçik içerisinde yer alan DNA ile sitoplazma da
yer alan RNA arasında yerleşiklik bakımdan birebir, yani 1:1 bir oranlama söz
konusudur.
-DNA deoksiribonükleaz enzimi
hidroliz olurken, RNA ise ribonükleaz enzimle hidrolize olur.
- Laboratuvar yöntemleri açısından ise genellikle
DNA Feulgen boyalarla boyanırken RNA ise bazik boyalarla boyanır.
Vesselam.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder