HÜCRE BÖLÜNMESİ VAROLUŞ MUCİZESİDİR
SELİM GÜRBÜZER
İnsanın yaratılışının birinci aşamasında
nasıl ki Âdem (a.s)’ın çamurdan bir sülale olarak ilk insan hücresine
ulaşılmışsa aynen öyle de ikinci aşamasında da kararı mekinde çok hücreli
embriyonal döneme geçiş anlamında nutfeye ulaşılmıştır. Hem nasıl ki ilk
hücrenin bölünmesiyle birlikte her bir parçadan birbirine benzer fakat dokuları
ve organları oluşturacak farklı hücreler yaratılmışsa, aynen öyle de tek
yumurta ikizlerinin oluşumunda da birbirine benzer fakat birbirinden farklı
bireylerin dünyaya gelmesini sağlayacak hücrelerde yaratılmıştır. Ki; bu durum
Yüce Allah’ın “İnsanı çamurdan bir sülaleden
yarattı” (Mu’minun, 23/12)
diye beyan buyurduğu ayetin sırrını teyit eden bir durumdur. Zira ilk insanın kararı
mekin’de Âdemi zigot olarak yaratılan hücresinin bölünüp çoğalmasıyla başlayan embriyosuna
benzer hadisenin bir başka tezahürü ise anne karnında insan embriyosunun
geçirmiş olduğu evrelerde tekrarlanmaktadır. Nitekim çiftlerin bir araya gelip zigot
oluşumuyla birlikte şekil ve yapı bakımdan birbirlerine benzeyen yarı anneden
yarıda babadan gelen kromozomlar için ‘homolog
kromozomlar’ denip bu kromozomlar zigot safhasında birbirlerinin eşi
olarak da addedilirler. Zaten Yüce Allah (c.c) “And olsun biz insanı çamurdan (süzülmüş) bir hülasadan yaratmışızdır” (Mu’minun, 12) diye beyan buyurduğu ayeti kerimenin sırrınca Âdem
(a.s)’ın çamur DNA’sına kodlanan sevgi iksiriyle yeryüzüne indiklerinde Cebel-i
Rahme’de Havva anamızla buluştuğu günün kader kaleminde tüm insanlığın
zürriyeti yazıldığı anlaşılmakta. Derken
o gün bugündür ilk atamız ve ilk anamızın zürriyetinden gelen tüm erkek ve dişi
bireylerin cinsiyet hücrelerinin birleşmesiyle birlikte nur topu bebeklerin
kutlu doğum mucizesine şahit oluruz. Hakeza buna eşeyli üreyen tüm canlıların
üreme sistemleri de dâhildir. Öyle ki, canlılar Kur’an’ın tabiriyle kendi
cinslerinin atalarının suyundan (min el mai) halk olunurken, biyoloji tabiriyle de zigotlarından halk
olunup vücut bulmuşlardır (Enbiya 21/30). Düşünsenize Kur’an’ın ifadesiyle kararı
mekin’de bir nutfe halde yaratılıyor olmamız son derece üzerinde düşünülmesi
gereken bir mucizevi hadise olduğu gibi hiç kuşkusuz ana rahmine düştüğümüzde
ise zigot halden safha safha bölünmeler eşliğinde kan pıhtısına ve ete kemiğe
bürünmemizde ap ayrıca üzerinde düşünülmesi gereken embriyolojik mucizevi bir
hadisedir. Kelimenin tam anlamıyla ilk insanın çamurdan yaratıldığı o gün
bugündür Âdem’in sülbunden eşrefi mahlûkat ilan edilmiş canlılar olarak
doğuvermekteyiz. Bundan daha da öte tüm canlı âlemine duyurulan malumun ilanı
bu nur topu doğumumuzun farkına varmamız da çok mühim bir hadisedir. Zira ilk hamur, ilk maya olarak kendi vücut donanımızı
oluşturacak olan hücrelerin bir araya gelip anne karnında belli bir müddet
sonra ruh üflenmesiyle birlikte kutlu doğuma doğru yolculuk yapacağımızın
bilincine ermiş olmak bizi diğer canlılardan farkımızı ortaya koyan en büyük hadise
özelliğimizdir zaten. Hem nasıl yaratılış mucizesi ve doğuş hadisesi bilincine
varmış olmayalım ki, baksanıza Yüce
Allah (c.c) kör, sağır, dilsiz
sandığımız hücrelere ruh üfleyip öyle mükemmel yaratılmışız ki, her bir hücrenin genel yapısına baktığımızda hücre
zarı, sitoplazma ve çekirdekten müteşekkil yapılar sayesinde vücut bulup eşrefi
mahlûkat olduğumuzu görürüz.
Malumunuz üreme denen hadise eşeysiz
ve eşeyli olmak üzere iki tipte vuku bulup birincisinde tek ata söz konusuyken ikincisinde
ise iki farklı ata söz konusudur. Keza
tek atadan üreyen bireyler kalıtım yönünden tek tip olarak tıpa tıp atalarının
birer kopyası olarak çoğalırken, farklı
atalardan üreyen bireyler ise yarı anneden yarı babadan gelen özellikleri bünyesinde
taşıyaraktan nesilden nesile cins cins, çeşit çeşit kopyalanmış olarak çoğalırlar.
Her ne kadar canlıların bir kısmı eşeysiz yoldan bir kısmı eşeyli yoldan çoğalsalar
da sonuçta her iki durumda da canlı oluşumlarının temel harcını hücre oluşturduğu
gerçeğini değiştiremeyecektir. Çünkü canlının temel taşı hükmünde bu yapı:
“hücre zarı, sitoplazma ve nükleus” üçlü
sacayağı üzerine kuruludur. Belli ki bu üçlü sacayağının temelleri üzerine inşa
edilecek olan her bir canlı oluşumları denen hadise hücre çoğalmaları, yani
mitoz bölünmeler eşliğinde gerçekleşmekte. İşte bu noktada hücre bölünme
emaresinin belirmediği tek evre sadece interfaz safhası olup bundan
dolayıdır ki mitoz bölünme döngüsü interfaz aşamasının akabinde start almakta. Ta
ki hücre içerisinde yeniden ikinci bir interfaz evresi oluşuna dek bu döngü
devam ettirilir de. Derken mitoz bölünmeyle o türe özgü kromozom sayısını belli
bir sayıda sabit tutmak suretiyle hücre nizamının koruma altına alınması
hedeflenmiş olur. Zaten daha önce belirlenmiş hedefler doğrultusunda bölünmeye
uğramış her bir hücre ana hücrenin kromozomlarına kodlanmış olarak vücut bulur
bile. Öyle ki “Ol” emri koduyla
yüklenmiş olan bu hücreler embriyonal süreçte göç ederekten hedef organa konumlanmasıyla
birlikte mitoz bölünme denen çoğalma hadisesinden maksat hâsıl olmuş olur da.
Ki, embriyonal süreç Kur’an’da tesviye etmek anlamında ‘sevva’ ibaresine
karşılık gelen belirli maksada matuf olarak ete kemiğe bürünecek şekilde
hazırlanmış olan bir fiili durumu ortaya koyup ultrasonografi verilere
baktığımızda tüm bu embriyonel gelişim ve inşa sürecinde asıl etken maya unsurun
hücre bileşenleri olduğunu görürüz. Nitekim canlıların temel taşı hükmünde ki
her bir hücre bileşenlerinin kod açılımı ancak embriyonal süreçte kaynağından
göç ettiğinde bunun ilk işaret adımı olan bir sonraki gelişme evrelerinde iki
yavru hücreye eşit bir şekilde pay edildiğinde kendini gösterecektir zaten. Böylece
embriyolojik oluşuma ve kutlu doğuma yönelik tüm hazırlıklar eşliğinde
kalıtımla ilgili bilgiler ilk elden bu iki hücreye taksim edilmiş olur da. Şayet
hücre çekirdeğinde konumlanmış kromozomlar ikiye bölünüp kendi benzeri
kopyalarını üretememiş olsalardı bu durumda canlılıktan hiç söz edemeyecektik.
Evet, öyle anlaşılıyor ki, canlının hayat
bulmasına yönelik çoğalma faaliyeti mitoz bölünmenin metafaz safhasında
daha net bir şekilde kendini gün yüzüne çıkarıp öyle işe başlanılmakta. Daha
sonrasında ise malum mitozun telofaz safhasında yarıya indirgenme işlemi devreye
girecektir. Niye derseniz, bunu bilmeyecek ne var, bikere her şeyden önce telofaz ve anafaz
safhasında kromozomlar karşılıklı kutuplarda yer almasıyla birlikte, telofaz
sonunda I. mayoz sonlanıp iki yavru hücre oluşsun diyedir elbet. Tabii her şey
bunlarla da sınırlı değil, bunun devamında
II. mayoz bölünme aşamaları vardır. Malum bu aşamanın başlangıcında kısa süren
bir profaz evresi söz konusuyken bitiminde ise metafaz II evresine geçiş söz
konusudur. İşte işin başlangıcı bitimi derken bir bakıyorsun bu arada
kromozomlar hücrenin ekvatoral kısmında konaklayıp burada sentromerlerin
bölünmesiyle birlikte her biri eş yavru kromatitler şeklinde karşı kutuplara
doğru çekilmiş halde kendilerini bulacaklardır. Böylece anafaz II ve telofaza
adım atılmış olunur. Belli ki hücre içerisinde cereyan eden her oluşum
aşamalarından hedeflenen temel amaç; mayoz bölünme (redüksiyon bölünme) olayının tam
eksiksiz olarak yerine getirilmesi içindir. Çünkü redüksiyon bölünme normal
kromozomlu eşeysel hücre içerisinde yer alan somatik hücrelere (vücut
hücreleri) göre hem yarı sayıda kromozom özelliği taşımakta hem de dört
yeni hücre oluşturmasıyla dikkat çekmektedir. Yani bu demektir ki üreme
hücreleri mayoz bölünmeye uğramakla 23 kromozomlu donanıma sahip olması
hedeflenip bunun neticesinde birleştiklerinde ise zigot (nutfe) oluşumu için gerekli olan 46 kromozomlu
donanıma kavuşmuş olacaklardır. İnsan
genomunun yaratılışına yönelik erkek ve dişi üreme hücrelerinin birleşmesi de
gerekir zaten. Şöyle ki bu dört ayrı hücrenin her birinin çekirdeğinde dişiden
gelen yumurta hücresiyle erkekten gelen sperm hücresine ait eş kromozomların
her birinden birer tane bulunmak kaydıyla bir arada bulunduklarında gamet adını
alıp böylece birbirlerinin izdivacı gerçekleşir. Derken II. mayozun sonunda 4
adet spermatid, ovum ve 2. kutup cisimciğinin birlikte gerçekleştirdikleri
kaynaşma sayesinde ileri ki safhalarda doğacak olan çocuğun profili
diyebileceğimiz embriyolojik gelişimine yelken açılmış olunur. Zira her
embriyonik gelişme ayrı bir program içermektedir. Şayet bu program bir insan
içinse bu süreç anne rahminde çeşitli merhalelerden geçerek 9 ayda yaratılış
mucizesi olarak tamamlanıp, en nihayetinde “Her dem yeniden canlar doğar” esprince
eşrefi mahlûkat nitelikte nur topu bebek olarak çıkar karşımıza. Kelimenin tam anlamıyla
ilk yaratılışımızda bir zamanlar Âdem’in sülalesinin kararı mekinde tesviyesi babında
nutfe, alaka, mudga idik, gün geldi
yeryüzüne indikten sonra Âdem ile Havva’nın Arafat’ta buluşmasının akabinde onun
sulbünden gelen ete kemiğe bürünmüş halde beşer olduk. Derken bu fani dünyada konaklayan tüm insanlık
geçmişte olduğu gibi gelecek kuşakta da kabre konup mevta oluverecektir.
Kıyamet arefesinde ise malum yeniden dirilmek üzere mizan olup ya cehennem
yurdunda konaklayıp ebed müddet solacak ya da cennet yurdunda konaklayıp ebed
müddet olacaktır. Nitekim Yüce Allah (c.c) bu hususta bakın ne buyuruyor: “Sonra o nutfeyi yarattık. Derken o alakayı
mudğa yarattık. Derken o mudğayı bir takım kemik yarattık. Derken o kemiklere
et giydirdik. Sonra ona diğer bir hilkat neş’eti verdik. Bak ne şanlı o Allah,
yaratıcıların en güzeli.” (Mü’minun 23/14)
Peki, Elmalılı’nın mealinde anladığımız
kadarıyla tüm bu dönüşüm ve değişimler iyi hoşta, sadece tüm bu dönüşümler
insana has bir keyfiyet midir? Hiç kuşkusuz bitki ve hayvanlarında kendine özgü
değişim ve dönüşüm evreleri söz konusudur. Bilindiği üzere bitkiler de diğer
canlı âlemden farklı olarak kendince benzer fertler oluşturmak için bazı aracı
vasıtaları kullanmakta mahir olduklarını tüm cümle âleme ispat etmiş
durumdalar. Dolayısıyla onlar için çiçek tozu taşıyan bir böcek veya hafif
derinden esen bir rüzgâr bulmak çokta zor olmayacaktır. İşte bu aracılar
sayesinde tohum toprakla buluşup yeterli sıcaklık ve nem bulduğunda embriyodaki
çimlenme mekanizması harekete geçirilip birtakım hücre bölünmeleri eşliğinde
yeryüzü rengârenk yeşile bürünebiliyor. Keza hayvanlar âleminden bölünme
konusunda misal verecek olursak en basitinden tatlı su polip'i ikiye
ayrıldığında kopan parça hücre bölünmesi geçirmesiyle birlikte yeniden hayata
merhaba diyebildiğini görebilmekteyiz. Ayrıca bu durum solucan içinde
geçerlidir. Hatta solucanın başını da koparsanız fark etmez, yeniden solucan
olarak ortaya çıkabiliyor. Ayrıca hayvan hücrelerinde hücre içerisinde üremenin
fitilini ateşleyecek ilk hamle unsur sentrozomlardan gelmekte. Öyle ki sentrozomlar
hücrenin üreyip bölüneceği sırada telofaz ve interfaz evrelerine gelen süreçte
çoğalarak sayılarını iki katına çıkarırlar da. Böylece çoğalan sentriollerin
her biri kutuplara doğru ilerleyip buralarda incecik iğ ipliklerinden oluşan
yapıların oluşumda etkin rol oynamayı ihmal etmezler de. Sentriollerin ikiye bölünmesi tıpkı DNA
ikileşmesinde olduğu gibi bir tür sentezleme hadisesi olup çekirdek içerisinde
ki genetik kodlar bu çubuklar sayesinde tesirli hale gelmektedir. Bu arada yeni
oluşmaya başlayan sentriollerin mikrotubulusları genellikle eski
mikrotubuluslardan 100 nm uzaklıkta yer alıp, onlara dik bir konumda
bulunurlar.
Hakeza canlı hücrelerin çekirdeğinde de
değişim dönüşüm kopyalanma ve çoğalma işlemleri söz konusudur. Bilindiği üzere nükleolus
(çekirdekçik) canlı hücrelerde genetik şifrelerin saklandığı bölüm olarak
dikkat çekmektedir. Büyüklük ve sayıca
hücreden hücreye değişiklik gösterip, etrafı koruyucu zarla kaplıdır. Belli ki
şifre kodlarının önemine binaen hücre çekirdeği için lazım gelen genetik
mekanizmaları bir araya getiren sır “Ol” emriyle yüklenmiş matematik
programda gizli. Öyle ki kader programı olarak addedilen çekirdekte ki genetik
mekanizma içerisinde göz rengimizden saçımıza, parmak izimizden sesimize kadar
her ne ararsan bir dizi bilumum insana ait tüm özellikler kodlanmış durumda. Bu
nedenledir ki kod dünyamızın başkanlığını icra den DNA’nın keşfi biyolojik
âlemin en büyük hadisesi olarak görülmektedir. Nitekim “Ol” emri doğrultusunda
tüm bilgilerle donatılmış olan DNA çift şeritli yapısıyla tıpkı bir fermuar
gibi açılmakla aslında protein sentezine yelken açılmış olunmakta. Böylece DNA’nın protein sentezine yönelik
açılan kollarından bir şeridi yedek olarak tutulurken, diğer şeridi ise kendine
bir komplamenter (eş) kopya üreterek adeta DNA neslinin devamlılığı sağlanmakta.
İşte bu noktada DNA’nın kendi kendini çoğaltması anlamına gelen replikasyon (kopyalama işi) hadisesi fermuarın
açılan zincirinde gerçekleşmek suretiyle kader kalemiyle yazılmış programın
gereği yerine getirilmiş olur. Derken çekirdekteki kader planı çerçevesinde kodlanmış
genetik mekanizma zengin çeşitliliği ile kıyamete kadar sürdürülür de. Ve yüce Allah (c.c) bu hususta şöyle beyan
buyurur da : “Şüphesiz Allah, tohumu ve
çekirdeği yarandır.” (En’am süresi 95)
Bilindiği üzere DNA bir dezoksiriboz polimer
olup, mRNA ise kendine özgü bir RNA elemanıdır. Hatta ikisi arasındaki en
belirgin fark; mRNA’nın fiziki yapısı DNA’ya göre daha dayanıksız olup, aynı zamanda ömür süresi 240 dakikalık bir zaman
dilimiyle sınırlı olmasıdır. Yine de bakmayın siz öyle onun 240 dakikalık ömürle
sınırlı olan hayatına, bu kısa bir süre içerisinde bir bakıyorsun bağrında
taşıdığı protein sentezini sağlayan kodlar sayesinde ribozomlar üzerinde aktif
olarak hücreyi yönetme ve bilgi kopyalama mahareti söz konusudur. Nasıl ki
önemli klasörlerimizi bilgisayar hard diskine ‘kes, kopya ve yapıştır’ metoduyla kaydedip saklarız ya, aynen buna
benzer “DNA, RNA ve Ribozom” hattı üzerinde de geçerlilik arz eden işlemlerdir
zaten. Dolayısıyla çekirdekte RNA’nın
bir benzeri imal edildiğinden dolayı burada ki tüm faaliyetlerin uzun ömürlü
olmasına gerek yoktur. Ki, tüm bu
işlemler için üç çeşit türden RNA molekülü ömrünü bu iş için adayıp bunlar
sırasıyla;
-mRNA(Messenger
RNA),
-tRNA(Taşıyıcı
RNA),
-rRNA(Ribozomal
RNA) olarak adından söz ettirirler de.
İşte
sırasıyla burada mRNA’nın hücre içinde rolüne baktığımızda ribozomlar üzerinde
yapılacak protein moleküllerin hangi amino asitleri sıralayacağını belirleyecek
haber kaynağı konumunda bir molekül olduğunu görürüz. Taşıyıcı RNA ise adına
uygun davranıp bilgilerin taşınmasında 20 çeşit tRNA ile hücre içerisinde aktif
rol oynamış olur. Belli ki bu iş için çok sayıda tRNA molekülü kendi birinci
kutbundaki RNA kodonunu açık tutarak karşı uçtaki amino asidi kendine bağlamak
derdindedir. Nitekim amino asidi kendine bağlamasıyla birlikte taşımacılık gibi
birçok işlemler gerçekleşmiş olur. Aslında bu bir anlamda dört uçlu tRNA‘nın
iki kutbundan biri rRNA ile irtibata geçmesi demek olup diğer uçlardan bir
kısmının da başka bir enzimle iletişim kurması anlamında bir taşımacılık
sistemi demektir. Şöyle ki; ucu açık duran kodon ribozom içinde bir yere
tutunur tutunmaz, buradan geçmesini beklediği mRNA üzerinde kendi kodonunun komplamenteri
(eşi) ile bağlantı kurmak üzere beklemeye koyulur. Derken beklenen kodon
gelince barkot okuyucusundan geçercesine sıraya dizilip, diğer ucundaki amino asidi daha önceden
sıraya girmiş olan öndeki tRNA’nın amino asidi ile buluşturur. Böylece mRNA
kodonu adeta askeri manga sırasına göre dizilmiş haliyle amino asit arasında
peptit bağı oluşup tRNA vazifesini yerine getirmekle ilerisinde tekrar görev
yapacak şekilde serbest konuma geçer. Her
neyse, Ribozomal RNA (rRNA) ise malum hücre içi ribozomları canlandırmak veya
çoğaltmak için gereklidir. Dahası ribozomlar hücre içerisinde kusursuz bir
molekülü yıkıcı bir enzime havale edip, akabinde protein molekülü imal etmek
için vardır.
Hücre
bölünmesinin dışında, DNA molekülünü oluşturan kromatin iplikleri de çekirdek
içinde konumlanmış durumdadırlar. Genellikle insan hücresinde bir çekirdek
olup, çekirdeğin içinde ise çekirdekçik
(nükleolus) vardır. Nükleolus’un en temel özelliği RNA ve buna bağlı proteinler
bakımdan oldukça zengin olmasıdır. Bu
zengin maddeler kromozomlarda sentezlenip,
nükleolusta toplanırlar. Ayrıca nükleolusta ki RNA, rRNA karakterinde olup, proteinlere ve
özellikle histonlara bağlandıktan sonra sitoplâzmaya geçmektedir. Buna mecbur da.
Çünkü emir yüksek yerden gelmekte. Hem
kaldı ki ribozomların yapısında % 50
oranında polipeptit ve çekirdekçik tarafından üretilen özel nükleik asit
konumunda rRNA’nın varlığı zaten bu yönde düşünülmesi gereken bir husustur. Nitekim
bunların birçoğu mRNA (messenger RNA) ve magnezyum iyonlarının katalizörlüğünde
birleşerek poliribozomları (polizomları) oluşumunu gerçekleştirmek
için vardır. Böylece ribozomların aminoasitlerle birlikte protein sentezi nasıl
gerçekleştirdiğini bu söz konusu oluşumlar eşliğinde protein sentezi
işlemlerinden maksat hâsıl olduğu gibi bu arada başlangıçta DNA tarafından
kopya edilen komplamenter bir genden dakikada bir adet mRNA basımı da imal
edilmiş olur. Bu durum tıpkı matbaada tek bir kitap formatından istenilen
sayıda kitap basımı işleminin gerçekleşmesinin aynısı bir durumdur. Düşünsenize
toplu iğnenin ucundan küçük diyebileceğimiz bir hücre yapısı içerisinde imal
edilmiş bir adet mRNA’dan 240 adet mRNA basımı gerçekleşebiliyor. Tabii tüm bu
işlemler ribozomdan 240 dakikalık bir süreçte geçmek suretiyle gerçekleşmekte.
Öyle ki ribozomdan geçildikten sonrada bir bakıyorsun başlangıçta ilk imal
edilen mRNA hayata veda edip yerine yenisi eklenmek suretiyle 240 adetten ne
bir eksik ne de bir fazla artış kaydetmeksizin mRNA basımı 240 sayıda sabit
tutulabiliyor. Ne diyelim, işte sizde görüyorsunuz ya, gözü kulağı olmayan RNA
elçisinin tüm matematik profesörlerini hayrette bırakacak bir şekilde kendisine
başkanlık eden DNA molekülü hangi sayıda imal etmeyi emretmişse, o şekilde
ribozomdan geçerek ürün çıktısını sabit tutup böylece imal işlemlerini
tamamlamış olur. Hatta ortada öyle maksimum veya minimum ürün girdi ve
çıktısını denkleştiren bir muhasebecilik donanımı da söz konusudur ki, oldu ya
genetik kartlardan biri eksik çıktı, bu durumda “aman boş ver, bu kadar muhasip hatadan da bir şey olmaz” babından işi
savuşturmaya asla izin verilmez. Bilakis yanlış hesap Bağdat’tan döner misali
gerektiğinde tüm protein sentezine yönelik üretim faaliyetler durdurulup sil
baştan mRNA ayrıştırılaraktan protein yapımına start verilmiş olur. Anlaşılan o ki, canlının en küçük temel birimi
hücre yapılarında bile popülist uygulamalara geçit yoktur. Bilakis hücre
hiyerarşisi muhasebeci hesaplamaların çok üstünde mikro ve makro dengeler
üzerine oturtulmuş bir yapı söz konusudur. Zaten hücre içi mikro ve makro
organellerin varlık nedeni azami derede hücrenin genetik kodlarına uygun bir
şekilde görev ifa etmektir. Derken bu amaç doğrultusunda hücre bölünmesi
esnasında DNA başkanlığında genetik bilginin aktarılmasını sağlayacak tüm yürütülen
tüm hücre içi faaliyetler RNA elçiliği eşliğinde hiyerarşik bir düzen içerisinde
organize edilerekten protein sentezi vuku bulmuş olur. Kelimenin tam anlamıyla
protein sentezinin ilk aşaması DNA üzerinden RNA üzerine kopyalanması, ikinci
aşamasında RNA barkodu üzerinde genetik bilginin okunma işlemini gerçekleşmesi
ve son aşamasında ise barkod okuyucusundan geçen genetik bilgiye uygun
aminoasitlerdin birbirine zincirlememe eklenmesiyle nihayet bulur.
İşte protein
sentezine yönelik DNA başkanlığında yürütülen dönüşüm kopyalanma ve çoğalma
işlemleri gibi tüm bu yürütülen faaliyetlerin dilinden anlaşılan o ki hücre içi
iletişim ağı görünür âlemden daha hassas bir şekilde gerçekleşmekte. Zira
insanlarda konuşma neyse hücre içi iletişimi de bir tür konuşma aracı demektir.
Aynen hücrelerde kendi hal lisanlarıyla bir şekilde meramlarını dile
getirebiliyor. Kim bilir belki de kendi aralarında iletişim hallerine göre
ikili ilişkileri düzenleyen bir takım protokol düzenlemeleri de vardır dersek
pekte abartmış sayılmayız.
Velhâsıl-ı kelam; hücrelerin kendi bünyesi içerisinde geçirmiş
oldukları değişim dönüşüm kopyalanma ve çoğalma işlemleri birbirinden kopuk oluşumlar
olmayıp bilakis sonsuz ilim ve kudret tecellilerin bir tezahürü olarak canlı
oluşumların arka planında işleyen gizli elin şahitlerini ortaya koyan
bütünleşmelerdir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/hucre-bolunmesi-varolus-mucizesidir-6187-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder