KOKU ALMA
MUCİZESİ
SELİM
GÜRBÜZER
Burnumuz takriben elli bin çeşit
kimyasal bileşikten çevreye yayılan molekülleri kemoreseptörler aracığıyla kendine
bağlayıp gaz ya da sıvı haldeki maddelerin yoğunluğunda (konsantrasyonlarında)
teşekkül eden değişmeleri koku olarak algılayabilecek donanıma haiz bir duyu
organımızdır. Nitekim koku duyusunun ortaya çıkmasında önemli rol oynayan kemoreseptörler
burnumuza gelen gaz moleküllerini kendine bağlar bağlamaz sinirler aracılığıyla
hemen beynin koku merkezlerine göndermek suretiyle belleğimizde koku olarak algılarız.
Dikkat edin algılarız dedik, zira bu
noktada Tıp dünyası bugün olmuş halen koku alma duyumların sırrını tam
manasıyla çözmüş değildir. Kaldı ki duyumlar pek akılla anlaşılmayan bir
şeylerin varlığını gösteriyor.
Peki, kemoreseptörler sadece buruna özgü
bağlayıcı duyusal hücreler midir? Hiç
şüphe yoktur ki yaratılan her canlı türün yaratılış kodlarına göre ağızda,
dilde, antende, ekstremitelerde, ağız aygıtında, deride, solungaçlarda,
yüzgeçlerde, tendonlarda, hatta ovipozitörlerde de (yumurta koyma borusunda) bulunan
duyu hücreleridir. Örnek mi? İşte böceklerde koku alma reseptör hücreleri kahır
ekseriyetle antende konumlanırken, tat alma reseptörlerinin de ağız parçaları
ve ekstremiteler üzerinde bulunuyor olması bunun en tipik örneğini teşkil eder.
Bu yüzden bilim adamları pul kanatlı bir erkek böceğin dişisinin kokusunu ta 2
km’lik uzaklıktan almasını büyük bir
şaşkınlıkla hayretler içerisinde gözlemlemekteler. Yine bir bakıyorsun kimi omurgalı
hayvanlarda burun aygıtının hem koku hem de solunum organı olarak işlev görmesi
gibi pek çok örnekler burun aygıtının mucizevî bir laboratuvar alanı olduğunu
gösteriyor. Tabii buna kemoreseptör hücrelerin konumlandığı diğer alanlarda
dâhildir. Ki, kemoreseptörlerin konumlandığı her bir alanın kendine özgü
donatılmışlığı da söz konusudur. Örnek mi? Mesela burun deliklerimizin kıllarla
donatılmışlığı bunun bariz bir örneğini teşkil eder. Belli ki burun kılları süs
olsun babından boşa donatılmamış, bilakis
burun içerisine giren yabancı maddeleri veya tozları tutmak gibi görevler
üstlenmişlerdir. Tabii toza karşı barikat olmak hususunda kıllar büsbütün
yalnız değildir, ayrıca burun boşluğunun üst tarafında burun mukozasının
özelleşmiş bir bölgesi olarak bilinen koku soğancığıyla bağlantılı sümüksü koku
mukoz zarıyla da desteklenmiş durumdadır. Böylece bu sayede burnun
deliklerinden giriş yapan gaz halindeki moleküller burun boşluğunun üst
yüzeyinde konumlanmış duyu hücrelerinin (kemoreseptörler) ayırt etme yeteneğine
bağlı olarak burun içi mukusta eriyip koku reseptörlerini uyarmış olur. Derken gaz
moleküllerinin mukus içerisindeki sıvıyla girmiş olduğu tepkimenin neticesinde açığa
çıkan kimyasal madde koku olarak algılanır. Yani bir başka ifadeyle burun
reseptörlerine gelen uyarıların koku sinirler aracılığıyla ön beynin temporal
lobunda yer alan koku merkezlerine iletilmek suretiyle koku olarak algılanır.
Bu arada unutmayalım ki koku ve tat duyusu birbirinden bağımsız duyargalar
değildir, birbiriyle ilişkili olduğu şundan besbellidir ki, şayet burun
tıkalıysa besinlerin tadının algılanması ister istemez tıkalı oranında
azalmakta, dolayısıyla bu durumda yediğimizden içtiğimizden bir tat lezzet
alamayız.
İlginçtir hayvanlar âleminde bir takım
canlıların besinin bulması, besini didik didik edip çeşitlere ayırması, zehirli
olup olmadığını belirlemesi, eşlerini bulması, bir arada bulunacakları yerleri
belirlenmesi, kendi türleri içerisinde iletişim ağının kurulması gibi hayati
öneme haiz tüm faaliyetler belli ki kemoreseptörlerin marifeti olarak sahne
almakta. Hani arayan bulur denir ya hep, aynen öylede uzaklık ya da yakınlık
hiç fark etmez hayvanlar âleminde yaşanan bir takım olağan üstü gördüğümüz
oluşumlar beşeri hayatta da vuku bulabiliyor. Ve bunun beşeri boyutunu Yakup
(a.s)’ın kıssasıyla örneklendirebiliriz de pekâlâ. Malumunuz o meşhur Peygamber kıssasında geçen
ifadede yerini alan “Kenan illerinden gelen bu koku; Yusuf’un kokusudur”
cümlesini okuduğumuzda Yakup (a.s)'ı hatırlarız hep. Derken kıssadan hisse
misali Allah-ü Teâlâ’nın biz aciz kullar için sanki “Yakup (a.s)'ın mucizevî kıssasına bakta
kilometrelerce uzaklıkta bu koku nasıl hissedilmiştir, var üzerinde
araştır, ona göre bilgi ve becerilerini
ortaya koy” tarzında ders niteliği
taşıyan bir kıssa olduğunu idrak ederiz. Yine sanki bu peygamber kıssasında
dünyanın bir ucunda olsanız bile şayet çalışır çabalarsanız, Mescidi Nebevi’nin
gül kokusunu bile evinizin bahçesine kadar konuk edebilirsiniz gibi daha nice
ders niteliğinde anlam yüklü mesajların alınması gerektiği murad edilmiştir. Ve
bu mesajlar bilim dünyası açısından da yerini bulmuş olsa gerek ki elektro
manyetik dalga boylarıyla kilometrelerce uzaklardan yansıyan sesleri ya da
görüntüleri insanların evlerinin içine girecek kadar sunabilmişlerdir.
Her neyse bilim dünyası daha nice
buluşlar keşfede dursun şu bir gerçek burun aynı zamanda solunum olaylarının
bir bölümünün gerçekleştiği alan olarak da dikkat çekmektedir. Öyle ki bu iş
uğruna solunum yollarını döşeyen epitelyum hücrelerinin üst yüzeylerinde yer
alan kinosilyumlar (titrek tüyler) sürekli dalgalanma hareketleri ile içeri
giren toz taneciklerini dışarı atmak için pozisyon almış haldedirler. Tüm
alınan bu önlemlere rağmen yine de nezle türü soğuk algınlığı viral
hastalıklara karşı tam manasıyla korunaklı sayılmayız. Çünkü grip genelde solunum
yoluyla aldığımız bir virüs aracılığıyla gerçekleşen bir hastalık olarak
karşımıza çıkmakta. Hatta soluduğumuz minicik rutubet damlaları bile soğuk
algınlığına yol açan virüslerin binek taşları olabiliyor. Şayet vücudumuz
direncini yitirmişse bu binek taşları her soluk alıp verişimizde derhal
harekete geçip soğuk algınlığı grip kaynaklı bir hastalığa yol açabiliyor.
Böylece mikron seviyelerden daha milimikron olarak küçük gördüğümüz virüsler
bizlere acziyetimizi hatırlatır. Derken hapşırırken (aksırırken) Elhamdulillah (Allah'a şükürler olsun)
deyip Allah’a şükrederiz, karşımızdakinin
ise buna cevaben Yerhamukellah (Allah size rahmet ve merhamet eylesin)
demesine karşılık Yehdina ve yehdikumullah diyerek böylece karşılıklı
birbirimize sıhhat ve afiyet dilemiş oluruz. Hatta aksırırken aynı zamanda
burnumuzun hava giren kısmında biriken bakterileri de dışarı atmış oluruz.
Dolayısıyla bu durumda daha çok şükretmemiz gerekiyor. Hatta sadece şükretmekle
kalmayıp, bu arada hapşırırken adap-usul gereği ağzımızı kapatmalı ki etrafa
zarar vermemiş olalım.
Öyle hastalıklar vardır ki koku
sayesinde teşhis edilebiliyor. Tabii ki teşhis önemli, fakat teşhisten daha da
mühimi tedavidir. Maalesef Tıp dünyası gelinen nokta itibariyle kulak burun
boğaz enfeksiyonlara neden olan virüs kaynaklı hastalıklar karşısında çoğu kez
çaresiz bir durumdadır. Neyse ki Rabbü’l âlemin vücut şehrimizde bağışıklık
sistemi halk eylemesinin nimeti sayesinde, hastalansak bile yeniden toparlanıp sıhhatimize
kavuşabiliyoruz. Şayet vücudumuzun immün sistemi (bağışıklık sistemi) çökmüşse ölüm kaçınılmaz olacaktır elbet. Zira virüslerin proteinlerden oluşan dışta
bir zarı var ki, söz konusu zararlı
proteinler kana karışıp bir anda bizi yatak döşek hasta edebiliyor. Neyse ki
akyuvarlar duruma seyirci kalmamaktalar, onlar da bu taarruz karşısında zararlı
proteinlere karşı alternatif proteinler diyebileceğimiz “bağışıklık
cisimleri” üreterek bize destek olmaktalar. Böylece yeniden vücudumuz
sıhhat kazanmış olur. İşte akyuvarlar sayesinde bir başka zaman diliminde bir
kez daha aynı tip virüsün vücudumuza girip kana karışsa da artık bağışıklık
sistemimizce tanınmış olacağından istediği gibi at oynatamayacaktır. Çünkü
düşman önceden teşhis edilmiş veya tanınmış durumdadır. Dolayısıyla önceden
tanıdık bilinmesinden dolayı derhal imha edilirler. Bu yüzden Tıp dünyası vücudumuzdaki immün
bağışıklık sisteminden yola çıkarak zayıflatılmış grip ve nezle türü mikroplar
üretip birtakım aşı uygulamalarıyla tedavi yöntemleri geliştirebilmiştir. Böylece
aşılanma yöntemi denen enjekte edilen zayıflatılmış mikrop sayesinde bağışıklık
kazanıp geçici de olsa süreli birçok hastalıkların önüne geçilmiş olunur.
Bakınız Yüce Allah (c.c) Kur’an’da ne
buyuruyor: “İnsanı fehhar gibi bir
salsaldan yarattık” (Rahman 55/14). İşte bu ayette geçen salsal ibaresinin ses
veren kuru çamur olarak tefsir edildiği gibi Ragıp el İsfehani’nin Müfredatta
ikinci anlam olarak ise sallellahm ibaresine istinaden kokuşan çamur” olarak da
tefsir edilmekte. Dolayısıyla ikinci
anlamdan hareketle kokuşan etten ilk insanın yaratılış mayası diyebileceğimiz
embriyosuna gıda takviyesi olarak protein, yağ, mineraller ve su gibi inorganik
besleyici maddelerin tümünü kapsayan bir anlamının da olduğunu düşünebiliriz pekâlâ.
Nitekim Yüce Allah (c.c) “Arzda hiçbir canlı (dabbe) yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. O,
onun müstekar (stabil kararlı, potansiyel enerji, yani durağan) ve müstevdaini (emaneten kinetik
enerjik, yani hareketli) bilir. Hepsi
kitabı mübindedir” (Hud 11/6) diye beyan buyurmakla kararı mekinde ki ilk
Âdemin yaratılış mayası toprak ve çamurdaki elementlerden embriyosunun
gıdalanacağı inorganik besin maddeleri kapsayan bileşenlerin kokuşan et manasına
‘salsal’ olarak karşılık bulurken,
salsaldan yaratılan hamurun ise zigot hücresi manasına ‘hamei mesnun’ olarak karşılık bulmakta. Zira
yaratılış kodumuzu temsil eden DNA molekülünün sitozin nükleotinin içerisinde
metil gruplarından oluşan bir bileşen olması hasebiyle DNA’nın hem fiziki hem
de kimyevi kötü kokulu bir molekül olduğu anlamına gelir. Dahası ayette ifade
edilen çamurdan maksat, aslında yaratılış kodumuza kodlanan metillenmiş kötü
kokulu manasına gelebilecek DNA molekülüdür dersek yeridir.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder