9 Ocak 2026 Cuma
CEMEVİ ASLA CAMİİNİN ALTERNATİFİ MABET DEĞİLDİR
CEMEVİ ASLA CAMİİNİN ALTERNATİFİ MABET DEĞİLDİR
SELİM GÜRBÜZER
Alevilik, İslâm’ın değişik yorumu olmakla beraber Aleviliğin de kendi içerisinde hem hasbi (samimi) yorumu, hem de siyasi yorumu vardır. Elbette ki, bizim hasbi olan Alevilerle bir meselemiz olamaz. Bizim meselemiz siyasi maksatlı kullanılır hale gelmiş Alevilikledir. Maalesef siyasi taraftarlarca Alevi vatandaşlarımızın iyi niyetleri istismar edilip birçok sol tandanslı fraksiyonların sloganlarına kurban edilebiliyorlar. Bu durum Aleviliğin radikal hareket alanına kaydırılmasının yanı sıra ayrıca Alevi-Sünni çatışmasına yol açacak tezgâhın bir provası olarak karşımıza çıkabiliyor.
Hz. Ali (k.v)’i sevme noktasında elbette ki hiç bir Ehl-i Sünnet mensubu bir Müslümanın itirazı olamaz. Ancak sevmenin de bir ölçüsü olduğunu bilmemiz icap eder. Malumunuz Hıristiyanlar Hz. İsa (a.s)’ı sevme noktasında aşırıya kaçıp, haşa “İsa Allah’ın oğludur” demişlerdi. O halde şimdi sormak gerekir; bu ifrat değilse, peki ya nedir? Düşünsenize Hz. İsa (a.s)’a atfen yapılan teslis inancında olduğu gibi bir başka yönden atıf yapılarak ilmin kapısı Hz. Ali (k.v.)’e de bir şekilde ulûhiyet isnat edilen bir noktaya gelinmişse, elbette ki bu durumda Müslümanlar arasında bunun bir fitne sebebi olacağı muhakkak. Anlaşılan o ki, İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah türü fitne mümessili önderler düne mahsus değil, her devirde karşımıza çıkabiliyor. Zaten bu tür fitne odaklarının işi gücü Müslümanlar arasında, birliği ve dirliği yok etmektir. Nitekim Hz. Osman (r.a.) zamanında fitne tohumları ekilip Hz. Ali (k.v.) devrinde ise alev alması bu durumu teyit ediyor zaten. Gerçi Hz. Ali (k.v) zamanında Müslümanlar arasında yapılan savaşların bir kısmı içtihadı farklılıktan doğan vakalar olsa da fitne unsurlarının içtihadı farklılıktan doğan hadiseleri kendi çirkin gizli emelleri doğrultusunda kullanıp tarihin her devrinde boş durmayacakları malum.
Öyle ya, mademki Ehl-i Beyt sevgisi sadece Aleviliğe mahsus olmayıp Sünnilere de has bir duygu seli, o halde durduk yere birbirimize ayrı gayri gözle bakmak niye? Hem mademki Ehl-i sünnet itikadında Ehl-i Beyt nesli kurtuluş gemisi olarak addediliyor, o halde başka limanlara yelken açmak niye? Nitekim bu tür soruların cevabının Cafer-i Sadık Hazretlerinin bizatihi Nakşibendi Hacegân silsilesinin Gönül Sultanları halkasında yer alması hasebiyle aslında Alevilerle Sünnilerin aynı muhabbet ikliminde beslendiğini göstermeye yeter artar da. Malumunuz İmam-ı Azam Ebu Hanife mezhep imamızdır. O aynı zamanda Cafer-i Sadık Hazretlerinden feyiz almışlığı söz konusu olup onun hakkında: “Şayet son iki yılımda Cafer-i Sadık Hz.lerini görmeseydim Numan helâk olurdu” demekten kendini alamamıştır. Anlaşılan o ki Horasan Erenlerinin mensup oldukları Tarikat-ı Aliye silsilesinden dal budak salmış birçok kollar aynı zamanda bizi Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayram-ı Veli gibi Gönül Sultanlarıyla da buluşturmakta.
Evet, Anadolu’nun İslamlaşmasında Horasan erenlerinin büyük katkı payı olduğunu yediden yetmişe hemen herkesin kabul ettiği bilinen bir gerçekliktir. İşte buluştuğumuz bu ortak paydada önemli olan muhabbet duyduğumuz Gönül Sultanlarını amacından saptırmaksızın onları doğru anlayabilmektir. Onların ağzından sadır olmayan sözleri sanki onlar söylemiş gibi isnat etmek haksızlık olacaktır. Hem kaldı ki muhabbet duyduğumuz Gönül Sultanlarının bulunduğu dönemlerde yaptıkları irşatları, ortaya koydukları yazılı ve sözlü eserleri ortada duruyor zaten, dolayısıyla gerçekleri özünden saptırmaya hiçte gerek yoktur.
Peki, şu birtakım kendini bilmez bir takım aklı evveller Alevilik konusu gündeme geldiğinde sıkça maksatlı olarak dile getirdikleri “Aleviler rejimin emniyet supabıdır” tarzı beyanlarına ne demeli? Besbelli ki bu sözde akil adamların derdi üzüm yemek değil bağcı dövmektir, bu yüzden bu tür sözde akil adamların rejim muhafızlığına soyunaraktan Sünnileri dışlayıp Alevileri devlete güvence sigortası göstererekten yeni bir ayrılık tohumlarının ekilmesine yönelik çaba içerisine girdikleri muhakkak. Oysa din-devlet ilişkilerinde tarafgir devlet anlayışı sadece totaliter rejimlere has bir durumdur. Malumunuz “devlet birey için vardır” ilkesini temel esas alan devlet anlayışında ise bütün dini oluşumlara karşı eşit mesafede devletin hakemliği ve hadimliği (hizmetkârlığı) söz konusudur. Zaten Hadim devlet anlayışında sivil toplum teşekküllerinin hepsine eşit bir şekilde hakemlik rolüyle hizmetkâr olmak gerçeği vardır. Hatta sadece hadim olmakta yetmez ülke sınırları içinde değişik isimler altında teşkilatlanmış sivil toplum unsurlarını bölücülük olarak algılamayıp hepimiz aynı kilimin desenleriyiz çerçevesinde zenginlik olarak görmeyi de gerektirir. Bakınız Şeyh Edebali ne de güzel ifade etmiş: “Oğul insanı yaşat ki devlet yaşasın” diye. Madem öyle, toplumu idare edecek yöneticiler Şeyh Edebali’nin nasihatini baş tacı edinerekten farklılıkları bölücülük değil zenginlik olarak görüp her bir sivil toplum unsurları arasında ayırım gözetmeksizin eşit bir şekilde teşkilatlanmalarına ön ayak olmalı ki devletimiz de ebed-müddet ilelebet yaşayabilsin. Dahası devlet nezdinde bu ülkenin güvence sigortası sadece Aleviler değil, Sünnilerde bu ülkenin güvence sigortasıdır demeyi de gerektirir. Dolayısıyla devleti idare edenlerin Sivil toplum unsurlarından birini övüp, diğerlerini yok saymak gibi bir tutum içerisine girmesi ciddi manada kutuplaşma ye ve bölücülüğe alan açmak olacaktır. Nitekim Devlet h sivil toplum unsurları arasında hakemlik rolünü eşit bir şekilde göstermesi gerekir ki din-devlet ilişkilerinde hakkaniyet ölçüsü adil bir şekilde gerçekleşmiş olsun.
Malumunuz her dinde olduğu gibi, İslâmiyet dairesi içerisinde de çeşitlilik mevcuttur. Ancak bizim çeşitliliğimizin diğerlerinden farkı İslami daire içerisinde zenginlik oluşturmamızdır. İşte bu zenginliğin ilk ayağını içtihat çalışmaları oluşturur. Nitekim içtihat farklılığı zenginliğinden dolayı mezhepler doğmuştur. Hakeza Allah’ı zikretmede ve nefsi terbiye etme hususunda değişik usullerin tatbikiyle ortaya çıkan tarikatlarda meşrebi yönden zenginliğimiz olarak günümüze kadar gelmişlerdir. Tabii bu arada zenginliğimize gölge düşürecek nitelikte Ehl-i Sünnet yolunun dışında kendini konumlandıran batıl mezhep ve batıl tarikatların varlığı da söz konusudur. Onlar ehlisünnet çizginin dışında kendilerini konumlandıra dursunlar, oysaki ölçümüz Kur’an ve Sünnet olduğu müddetçe hiçbir batıl akımın Müberra dinimize gölge düşürmeye güçleri yetmeyecektir. Kelimenin tam anlamıyla Kur’an ahkâmına ve Sünnet-i Seniyye çizgisinde yürüyen her türlü mezhep ve meşrepteki ekolleri İslâm’ın hizmetkârı teşekküller olarak görürüz. Bunun dışında ortaya çıkan her türlü fitne odaklı ve ehlisünnet dışı fırkaları ise Firak-ı Dalle (sapık kol) ekoller olarak niteleriz.
İşte ölçümüzün Kur’an ve Sünnet olduğu gerçeğine rağmen, her defasında bitmek tükenmek bilmeyen Alevi ekolü sanki dinmiş gibi iki de bir önümüze konulup ayrılık tohumları olarak servis edilmekte. Oysaki Alevilik bir üst kimlik değil, alt kimliktir. Alevilik aslında İslam’ın çatısı altında bir meşrebi yol olarak yorumlanması gerekirken, sanki başlı başına bir dinmiş gibi lanse edilmekte habire. Malum camiiler, sinagoglar, kiliseler ibadet yapmak için varlardır. Dergâh ve cem evleri gibi teşekküller ise kendi müntesiplerinin semah ve zikir yapmaları için vardır. Dolayısıyla ne dergâh, ne de cemevi camiinin alternatifi mekânlar değillerdir. Bunlar bir tür manevi sivil toplum ocaklarıdırlar. İşte tüm mesele, cemevini camiinin karşısına alternatif olarak koyulmaya çalışılmasından kaynaklanmakta. Dinimiz İslâmiyet olduğuna göre, mabedi elbette ki camiidir. Asla zikir, semah ve cem yapılan dergâh ve cemevleri caminin rolünü üstlenmiş mabetler değillerdir, olsa olsa camiye renk katacak gül bahçeleridirler. Bu demek oluyor ki, tehlike cemevlerinde değil, asıl tehlike cemevlerinin camiye karşı alternatif olarak sunulma temayülüdür. Şayet Alevilik alt bir kimlik ve meşrep olarak değil de Hıristiyanlık veya Yahudilik gibi din olarak ortaya çıksaydı, o zaman cemevini de tıpkı bir kilise, bir havra gibi mabet kategorisinde yorumlayabilirdik.
Bir kere her şeyden önce gerek din adına, gerek mezhep adına, gerekse meşrep adına ortaya çıkan her sivil toplum kuruluşunun, kendi kullandıkları kavramların tanımlamasını, gayesini, metodunu ve uygulamasını belirtmediği sürece üzerinde tartışılması kaçınılmazdır. O halde herhangi bir sivil toplum kuruluşunun kuruluş gayesini, usulünü, uygulamasını ve kullandığı kavramların tanımlayıp ortaya koymasında her daim fayda vardır. Aksi takdirde mezheple meşrep, meşreple mezhep, dinle mezhep ve dinle meşrep sapla saman birbirine karışır misali tam kaotik bir ortam oluşacaktır. Nasıl ki bir kilim üzerinde değişik desenler mevcut olduğundan hiç bir desen tek başına 'kilim' adıyla anılıp etiketlenmiyorsa aynen öyle de mezhepler ve meşreplerde tek başına İslam’ı temsil eden etiketlenmiş teşekküller değillerdir. Ta ki etiket unsurlar bütünün içerisinde cem olduğunda ancak o zaman adıyla sanıyla bir anlam ifade edip anılabiliyorlar. Hakeza kilimde değişik renk tonu ve değişik türden işlenmiş nakış desenlerin bir araya gelmesiyle bütüncül ismiyle bir anlam ifade etmekte. Nitekim dini bütünlükte öyledir. Zira Din kilimi içerisinde çeşitli yol, mezhep ve meşrepler vardır. Mezhep ve meşrep kilime işlenen desen misali tek başına dini temsil edemez, sadece dinin zengin unsurları olarak telakki edilirler.
Hiç kuşkusuz yeryüzünü mescit olarak addedip her temiz mekânda Allah’a ibadet etmeyi kulluk vazifesi biliriz. Nitekim tarihi süreç içerisinde göçebelikten yerleşikliğe geçişte her bir dine mensup insanların ibadet yapmak için camii, kilise ve havra isimleri altında mabetler inşa etmişlerdir. Hakeza tarihi süreç içerisinde İslami daire içerisinde meşrebi yönden tekkeler inşa edilirken, ilmi bakımından ise medreseler inşa edilmiştir. O halde bu gerçeklerden hareketle cemevini caminin üstünde bir konuma veya karşısına oturtmak gayreti içerisinde olan her türden girişimi abesle iştigal buluruz. İşte bu saydığımız dergâh, cemevi ve camii gibi ilim, irfan ve ibadet mekânları asla birbirlerinin hukukuna tecavüz için inşa edilmiş değillerdir. Tam aksine İslami çatı altında kendi mezhebi ve meşrebi ihtisas alanında ilim, irfan ve zikir meclisi oluşturmak için inşa edilmişlerdir.
Şu bir gerçek medreseler, dergâhlar ve cemevleri birbirinden farklı fonksiyon icra eden ocaklar olarak dikkatleri üzerine çekmekteler. Hiç şüphe yoktur ki bu söz konusu ilim, irfan ve ibadet ocaklarını bir arada tutacak en üst düzeyde ibadet mekânı camii’dir. Aynı zamanda yeryüzünde konumlanmış tüm camiiler minaresiyle, vaaz kürsüsüyle ve minberiyle birlikte değişik mezhep ve meşrep mensuplarını aynı safta toplayan mabetlerimizdir. Öyle ki, minareler tevhidi simgeleyen elifimiz, minberlerimiz kürsümüz, mihraplarımız ise bizi ötelere taşıyan miracımızdırlar. Hele hele bir de mübarek cuma günümüz vardır ki, o da Müslümanların cümlesini haftada camilerimizde cem eyleyen birliğimizin ve dirliğimizin göstergesi meşalelerimizdir. Malumunuz cuma olduğunda ister medresede ilim tahsil eden talebe olsun, ister tekkede zikreden mürid olsun, ister cemevinde semah eyleyen alevi olsun hiç fark etmez, sonuçta mümin olan her Allah’ın kulu camiye koşup cem olmak mecburiyetindedir. Zira cuma; ismiyle müsemma toplanmak (cem) demektir.
İşte yukarıda zikrettiğimiz tüm bu örnekleri vermekten maksadımız hiç şüphe yoktur ki cemevi gibi manevi sivil toplum ocaklarının camii gibi umumu kuşatan mabede alternatif ibadet yeri gösterilme çabalarının yanlışlığını ortaya koymak içindir.
Unutmayalım ki; Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun dile getirdiği “Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz” sözü kulağımıza küpe olacak şiarımız olmalıdır.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/cemevi_asla_camiinin_alternatifi_mabet_degildir_-7942.html
Devam edecek
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder