30 Mayıs 2017 Salı

BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER


               BİR GÖNÜL ADAMI AHMET ER 

                SELİM GÜRBÜZER

            Ahmet Er Ağabeyimiz Fetih haftasının ilk gününde Hakka yürüdü.  O’nu anarken hayatının bütün yönlerini ortaya koymalı ki,  hakkiyle yâd etmiş olalım.  Bunun içinde kaynak bizatihi kendisi olacaktır. Nasıl mı? Hayattayken adına “Hatıralarım”  dediği Alternatif Yayınlarında yayınlanan kitapla elbet. Zaten büyük bir sabırla “Hatıralar”  deryasında yüzmeye koyulduğumda inanın yüzdükçe gönül dünyam huzur buldu da.  Huzur buldukça kendi üslubumla ancak bu kadar aktarabildim. Şimdiden sürçü lisan olduysa affola deyip hayat yolculuğuna öyle başlayalım: 
             Evet,  Horasan erenlerinden nefesindendir O.  Çünkü Ahmet Er Ağabeyimizin ailesi Horasan’dan gelip Anadolu’nun fethine katılan Türk boylarındandır.  Yani soy kütüğü ismi ile müsemma Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’den İmam-ı Ali Rıza’ya dayanır. Malum İmam Ali Rıza’nın kabri İran’ın Meşhed şehrindedir.  İşte böylesi köklü bir soydan gelen o gönül adamı 1927 yılında Manisa Akhisar Sünnetçiler köyünde doğmakla Horasan Erenlerin nefesini içerisinde bulunduğu ülkü yolu harekâtının üzerine serpiştirecektir. Düşünsenize 1940’lı yıllarda daha ortaokul talebesiyken Sünnetçiler Köyü Gençlik Birliğini kurarak Horasan Erenlerinin nefesini o günden hissettirecektir. Nasıl mı?  Genç arkadaşlarına cumartesi bayrak çekip pazar günü bayrak indirme merasimleri düzenleyerek,  gençleri kötü alışkanlıklardan uzak tutmaya yönelik sigara ve içki yasağı getirerek elbet.  Tabii her şey bunlarla sınırlı değil, dahası var; düğün bayram şenliklerinde bayanların kendi aralarında oynadıkları oyunları gizli ya da açık seyredilememe yasağını getirerek, gençlere kitap okuma alışkanlığı kazandırmaya yönelik kütüphanecilik faaliyetine hız vermesiyle, milli oyunlarımızı düğünlerde Seymen sektirilerek diri tutup bir dizi getirdiği kurallarla Horasani tavrını sürdürmekle ortaya koyacaktır. Derken ilerisinde mührünü vurduğu bu gençlik teşkilatı Ülkü Ocağına dönüşecektir. İlginçtir Türkeş seyahatlerin birinde köye geldiğinde ocağı ziyaret ettiğinde Ahmet Er Ağabeyimizle sohbet etme imkânı bulur.
           Evet, Ahmet Er Ağabeyimiz bir köyü çocuğudur, yazın köyde çalışır,  kazandığını da okulda harçlık olarak kullanırdı. Ortaokulu Akhisar’da tamamlayıp bir yıl Edirne Lisesinde oradan Bursa Askeri Lisesine geçip 1949 yılı itibariyle subay olarak mezun olur.  Harb okulu tahsili süresince öz kültüründen asla taviz vermez. Öyle ki bir gün Harbiyeliler dans ediyorlardı, dans müziği bittiğinde hemen ardından dolabından çıkardığı harmandalı plağını çalmaya başladığında Numan Esin, Mehmet Rıfkı Erdoğdu’yla birlikte oynamaya koyulur. Tabii şaşkın bakışlar arasında o kadar kalabalık arasında bu iki arkadaşının dışında çıkan olmasa da milli oyunumuzu Harbiyede sergilenmesi mühim bir hadisedir. O’na da milli duruş yakışırdı zaten. Hele ki Harbiye’deyken milliyetçi dergileri ve basını takip eden birisi olarak Osman Yüksel Serdengeçti, Remzi Oğuz Arık, Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Kaplan Dr. Fethi Tevetoğlu gibi yerli düşünce yazarları okuyan bir kişiden Harmandalı yerine dans oynamak abesle iştigal olurdu.   Sadece milli oyun oynamakla mı milli duruş sergiler,  bir başka milli duruş örneğini ‘Göçmen’ isimli üç perdeli dramatik bir piyesi perdeye uyarlayıp genç teğmenler olarak sahne aldığında sergiler. Ve oynanan bu piyes Türkiye geneline yayılır da,  elde edilen kazanç ise Mülteciler Derneği kanalıyla göçmenlerin yararına harcanarak yüreklerine su serpmiş olur.  Tabii bu tür aktivasyonlar Harb Okulu içerisinde heyacan uyandırıp aynı zamanda milliyetçi örgütlenmeyi de beraberinde getirir. Nitekim Numan Esin liderliğinde örgütlenme git gide de artış kaydeder de. Hatta o dönemlerde Piyade Atış Okulunda Savunma Hocası Yzb. Alparslan Türkeş’le tanışma fırsatı da bulur. Atış Okulundan İstanbul Hadımköy 16. Piyade Alayına tayini çıktığında Harbiye’deki arkadaşlarından ayrı kalsa da zaman zaman bir araya gelip bağlantıyı koparmayacaklardır.  Hatta 1952 yılında Numan Esin, Mehmet Rıfkı ile birlikte Tanrı Dağı yayınevini kurmayı da ihmal etmezler. Derken tarihler 1953’ü gösterdiğinde Jandarma Subay okuluna, 1954’ü gösterdiğinde ise Hozat Jandarma 3. Er Eğitim alayına,  oradan da Diyarbakır Merkez ve Çermik İlçesinde Jandarma komutanı olarak vazifesini sürdürecektir.  Tabii görevi devr aldığı ilçe jandarma komutanı kendince Çermik ilçesine bağlı 60 köyü ahbap çavuş ilişkisi çerçevesinde kendi aralarında bölüşmüşler, güya hırsızları takip edecek insan bizatihi kendisi hırsız.  İşte böyle bir hal ve vaziyet içerisinde halkın gönlünü kazanmakla işe koyulacaktır. Düşünsenize Çermik ilçesine bağlı Karto köyünde bir kardeş abisini silahla vurduğunda, derhal savcı, hükümet tabibi ile birlikte köye gidip cenaze işlemlerinin ardından o anda yazdığı bir piyesi köy meydanında sahneye koyacaktır. Piyese konu olan birbirine düşman iki çoban savaş esnasında bile düşmana ateş etmek yerine arkadaşına ateş edecektir.  Ateş eden köye döndüğünde suçunu itiraz edemez, ağlamaya başlar. Piyeste verilmeye çalışılan mesaj gayet net ve açıktır;  şayet birlik olmazsak ne iffetimizi koruruz ne de vatanımızı.  O halde köyü mateme boğan hadiseyi dindirmek gerekti.  O söz konusu abisini vuran adam yakalanır da.
         Bir başka hadise de ise Musalar köyüne savcıyla birlikte bayramlaşmaya gittiğinde bir ihtiyar “Gerçekten buraya bayramlaşmak için mi geldiğiniz”, hatta yemin billâh ettirir bile,  tabiî ki yemin ederiz denildiğinde ihtiyar gelenlerin boyunlarına gözyaşları eşliğinde sarılarak kucaklaşırlar. Ah zavallı ihtiyar adam niye yemin billâh ettirmesin ki böylesi devletlû manzaraları şimdiye dek hiç görmedi ki. Ne diyelim,  İşte devlet millet bütünleşmesi budur. 
        Ahmet Er, oğlu Bahadır kalça çıkığı tedavisi sebebiyle İstanbul 125. Er Eğt. Alayına tayini çıkıp yola koyulduğunda bindiği otobüse iki jandarma ve Ahmet Altıntaş adında elleri kelepçeli bir genç Ahmet Er’e yönelip şöyle der: Kumandan beni tanıdınız mı,  şunu iyi biliniz ki aslında sağ kalışınızı önce Allah’ a sonrada anama borçlusun. Çünkü her dağa çıkışımda anam hakkında iyi kumandandır derdi, şayet o’na tetik çekersen emdirdiğim sütü helal etmem derdi. Düşünsenize annesine yapılan tek iyilik hoş sohbet çerçevesinde çay kahve ikram etmekti. İşte bir yudum çayın bu topraklarda karşılığı budur. Atalarımız boşa dememişler bir yudum kahvenin kırk yıl hatır var diye. Evet,  o atasözü Ahmet Er’in şahsında mana kazanırda.
        Bakalım Ahmet Er’i kader çizgisinde daha neler bekliyor.  İstanbul 125. Er. Eğt. Alayına tayin işi iyi hoşta, burada da Alay komutanı “kışlanın kapısından bıyıklı subay ve astsubay girmeyecek” talimatı karşısında bıyığını kesmeyince kavga sebebi olacaktır, neyse ki askeri mahkeme de görülen davada hakkında beraat kararı çıkar. Derken Şişli İl Jandarma komutanlığına tayin edilir. İlk iş burada fuhuş yuvası Maslak otelini kapatmak olur.  Üstelik otel sahibi Ermeni Ligor jandarma teğmeni Cengiz vasıtasıyla rüşvet karşılığında otellerime dokunmazsa ne ala,  yoksa onu oradan tayin ettiririm şeklinde gözdağı vermeye kalkışır da. Tabi otel sahibi bu gözdağını verirken de jandarma komutanı, emniyet müdürü ve İstanbul valisine güvenerekten yapıyordu.  Belli ki güvendiği insanların ödeyecekleri diyet borçları vardı. Ama karşısında öyle birileri yoktu artık.  Bu kez başka bir teklifle Ahmet Er’i yoklayacaklardır. Bir gün odasına İzmirli Seyit Çavuş aracılığıyla kapatılan otel için yeni talipli birinin aynı maksatla çalıştırmak istediğini belirten dilekçe uzatıldığında sakınca teşkil ettiğini belirten bir şerh düşerek karşılık verir.  Yetmedi ertesi gün bir deneme daha yapılır ve iki binbaşı; bakın bu pahalı imzadır, sonuçta atacağın imza atla deve değil ya, hatta devenin kulağı bile değil denilerekten sıkıştırılmaya çalışılır. Ahmet Er bu durum karşısında değil devenin kulağı, bari hiç olmazsa devenin bir tek tüyü temiz kalsın der. Sen misin böyle söyleyen, sonraki süreçlerde hakkında mobbing uygulamalar devreye girecektir. Güya Vilayet Jandarma komutan tarafından Maslak karakolu teftiş ettirdiğinde sigara izmaritlerinden geçilmiyormuş da hiç alakadar olmamış, güya saat 15.00 de aradığında birliğinde yokmuş, güya yok efendim zincirli karakolundan bir erin pantolonu sökükmüş de hiç ilgilenmemiş gibi ipe sapa gelmez asılsız iddialarla kendisinden yazılı savunma istenir.  İlginçtir Ahmet Er, iddiaların hepsini tek tek yazılı olarak çürütmesine rağmen 3 gün oda hapsine mahkûm edilir.  Bu cezanın onun için çokta önemi yoktu, zira bir insan haklı olduğu davada haksızlığa uğrasa da dikleşmeden dik durmasını bildikten sonra mahkûmiyet aslında o’nun için mükâfattır.  Nitekim bunun manevi mükâfatını mahkûmiyetinin sonrasında Fatih İlçe Jandarma komutanlığına tayin edildiğinde görecektir. Öyle ki tayin edildiği yer manevi soluk almasına vesile olacaktır. Zira tayin edildiği yerin çok yakınında Mevlana Yetiştirme Yurdu vardı ki öğlenleri orada boynu bükük insanların arasında bir arada yemek yeyip manen soluklanarak elbet. Yine günlerden bir gün yurdun kapısında boynu bükük 5 genç görür. Meğer 18 yaşını doldurdukları için yurtla ilişkisini kesmişler, çaresizlikten boynu bükük bekler haldeydiler. Hani düşenin dostu olmaz derler ya,  ama bu kez bu sözü boşa çıkartacak hamle Ahmet Er’den gelecektir.   Derhal bu gençleri birliğinde ki asker karavanasından doyuracaktır. Ne de olsa gençlerin karınları doymuştu, artık Merkez Efendi mezarlığında eski gazete yığınların bulunduğu kerpiç binada yatarak huzur içerisinde uyuyabilirlerdi. Ahmet Er bunla da kalmaz bu çocukları Topkapı’daki fabrikalara işçi olarak yerleştirir de. Ancak çocukların gazete yığınları arasında yatıp kalktıkları bina yandığında açıkta kalırlar. Olsun canlarına bir şey olmadı ya,  boynu büküklüğün ne demek olduğunu bizatihi hayatında yaşayan bir ağabey olarak hemen icabına bakıp bölüğünde miadı dolmuş çadırda kalmalarını sağlar. Ancak bir gün Mata Ayakkabı imalathanesinin ortaklarından biri cebinden çıkardığı gencin patrona yazdığı “Bu gün sarhoşum işe gelmeyeceğim” kâğıdı eline tutuşturulduğunda morali sarsılacaktır. Çünkü imalathane sahibi bu durumda işçi olarak çalıştıramayacağını söyler. Tabi Ahmet Er, pes etmez o genci hemen buldurup meseleyi sorup soruşturduğunda, meğer çocuk utancından altını ıslatmış olduğunu söyleyemeyip çıkış yolu olarak sarhoş olduğunu yazmış.  Böylece mesele aydınlanmış olup çocuk tekrar işine kavuşur. Gençler bu jest karşısında bir gün Ahmet Er’e çok yük olduklarını düşünerekten kendi aralarında karar verip huzura çıktıklarında şöyle derler: 
         Siz bizim yeri geldi babamız, yeri geldi kardeşimiz, yeri geldi ağabeyimiz oldunuz,  ama biz ise sürekli başına dert açtık sizi çok üzdük aramızda karar verdik kendi rızamızla bizi öldür şu mezara göm,  hatta altına da imza atmaya razıyız.  Tabi böyle bir şey olmazdı,  ama böylesi ahde vefa duruş Ahmet Er gibi bir gönül adamın yüreğini dağlamasına yetecektir ve beraberce oracıkta ağlaşırlarda.  Derken günler günleri kovaladığında 1957-1960 yılları arasında bir gün Fatih İlçe Jandarma komutanlığına Merkez Efendinin İmamı Nurullah Kılıç Efendiyle yolu kesişir. Karşılaştığı insan sıradan bir insan değildi elbet,  Merkez Efendinin torunuydu, tasavvuf âlimi bir zattı, kendisinden çokta istifade eder.  Yine tarihler 1960 yılını gösterdiğinde ise Harb Akademisi imtihanını kazanacaktır ama ihtilal içinde görev aldığı içindir akademiye devam edemez.  Her ne kadar Bedrettin Demirel kendisinden MBK (Milli Birlik Komitesi) üyeliğini bırakıp akademiye gel diye ısrar etse de memleketin içine düştüğü hal ve şartları düşünerekten kendi şahsı geleceğini feda etmeyi tercih eder. Çünkü Ümit Özdağ’ın da dile getirdiği gibi memleketin üzerine karasaban misali çökmüş bir 27 Mayıs değil, 38 tane 27 Mayıs söz konusuydu. İşte bu hengâmede Ahmet Er memleketi kötü niyetlilere teslim etmemek adına bundan böyle ülkeyi kaotik durumdan çıkaracak formül peşinde koşacaktır.

                                        27 Mayıs ve Ahmet Er
           Malumunuz 1960’lı yıllarda CHP basın, üniversite ve Türk Silahlı kuvvetlerini habire tahrik ederek ihtilale adeta davetiye çıkarıyordu. Kışkırtma etkisini gösterirde, böylece ihtilal grupları türer. İster istemez Numan Esin, Muzaffer Özdağ ve Ahmet Er bu hususu Alparslan Türkeş’le de istişare edip kendilerini ihtilal ortamında bulurlar. Sonrasında bu gruba Dündar Taşer, Rıfat Baykal, İrfan Solmazer, Mustafa Kaplan’da dâhil olur. Bir noktada buna mecburlardı. Çünkü Milli Şef ihtilalin öncesinde mecliste şartlar tamam olunca ihtilal meşru olur demenin yanı sıra DP iktidarına gönderme yaparaktan “Sizi ben de kurtaramam” diyordu.  Ki; ihtilal sonrası Akhisar’da Vehbi Bakırlıoğlu Ahmet Er’e  “Biz Halk partililer silahlanmıştık Türk Silahlı Kuvvetleri müdahalede bulunmasaydı bizatihi biz harekete geçecektik “itirafında bulunmuştur. Anlaşılan o ki,  Ahmet Er ve arkadaşları ordu içinde İsmet İnönü taraftarı çoğunluk teşkil eden subayların emellerine geçit vermemek ve halkın lehine söz sahibi olmak için ihtilalin içerisinde bulunmuşlardır.  Öyle ya, madem ok yaydan çıkmış durum da,  o halde bir şekilde ihtilalin seyrini memleketin lehine çevirecek şartları oluşturmak gerekti. Bu da vatandaşı kucaklayarak,  Prof. Ali Fuat Başgil başkanlığında bir anayasa hazırlatarak, ortam sükûnet bulunca da DP üyelerini Türkiye’ye geri dönmelerinin ortamı sağlayarak, icabında İsviçre’de mecburi ikamete mecbur kılarak, dört yıl içinde ülkeyi seçime götürme şartıyla olurdu elbet. İleri sürdükleri bu şartlara rağmen kazın ayağı hiçte öyle çıkmaz, ihtilal sonrası DP mahkeme kararıyla kapatılarak bu iyi niyet girişimleri akamete uğrar.  Hatta bu iyi niyetlerini ortaya koyan 27 Mayıs ihtilal bildirisi Türkeş tarafından “Dikkat, dikkat! Türk Silahlı kuvvetlerinin Türk Milleti adına tarafsız bir şekilde idareye el koymuştur” anonsuyla duyurulur. Ahmet Er ihtilalin ilk günü İstanbul Emniyet Yardımcılığı, ertesi günde İstanbul Vali Muavinliğini üstlenir. İhtilal sonrası başta Devlet ve hükümet başkanı Orgeneral Cemal Gürsel olmak üzere 38 kişilik Mili Birlik Komitesi komisyonu kurulur. Kurulan bu komisyonun listesinde yer almayan subaylar ise istifa edip birliklerine dönerler. MBK çalışmaları önce zabıtsız yürür, sonrasında TBMM’ye intikaliyle gizli olarak yürütülür.  Bir gün Başbakanlık çalışmaları sırasında komite tarafından bir bildiri yayınlaması teklif edildiğinde Ahmet Er’in hazırladığı “Türk Milletini birlik beraberliğe, kardeşliğe çağrı” yapan bildirisi,  böyle bildiri mi olur tarzında tartışmalar eşliğinde reddedilir. Bunun yerine Milli birlik ve beraberliğin tam aksine Kur Alb. Mithat Ceylanın  “Düşükler gençlerimizin kollarını, bacaklarını, beyinlerini kıyma makinelerinde kıymışlardır” şeklinde çirkin sözlerin sarf edildiği metin kabul edilir.  Tabi bu bildiri radyolarda okunduğunda Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel apar topar can havliyle komiteye geldiğinde  “Bu bildiriyle hem kendinizi hem beni hem de devlet ve milleti rezil ettiniz. Kaldı ki az önce İngiliz Sefiri bile bana telefon ettiğinde Türk milleti bu derece merhametini kaybetmiş olamaz” diyor,  bu ne perhiz bu ne lahana turşusu tarzında sert çıkışacaktır.  Her neyse artık olan olmuştu,   yaklaşan bayramla Türk milletinin gönlünü alacak bir bayram mesajıyla durum vaziyet telafi edilme cihetine gidilecektir. Nitekim Ahmet Er bayram mesajı hazırlama görevini üstlenir de. Gerçektende bayram mesajı sevgiye saygıya, birlik beraberliğe, Mevlana’nın Yunusun aşk sofrasına davet içerikli olup Türk milletinin gönlünü alacak nitelikte duyurulur.  Öyle ki, bu duyuru Osman Bölükbaşı gibi özü sözü bir lideri mest edip bütün arkadaşları adına Ahmet Er’i tebrik etmesine yetecektir. Ancak bu sevinç çok kısa sürecektir, komite üyelerinin ikişer kişilik gruplar halinde Türkiye’yi karış karış dolaşıyor olduğu günlerde bir gezi sırasında bir komite üyesinin adeta aba altında sopa gösterecek türden “Oturduğunuz yerde oturun 27 Mayıs hareketine karşı kıpırdamayın. İki tayyare uçurursak fare gibi kaçacak delik ararsınız” sözleri üstüne tuz biber ekecektir.  Anlaşılan herkes Ahmet Er, Alparslan Türkeş ve Dündar Taşer gibi iyi niyetli değillerdi, herkesin kendine göre bir 27 Mayısı vardı.  Her şeye rağmen yine de Ahmet Er, Alparslan Türkeş ve Dündar Taşer gibi isimlerin içinde bulunduğu 14’ler grup tarafsız adaletli bir idarenin egemen olması için gayret göstereceklerdir.  Bilhassa CHP’nin ülke sathında gerilimi tırmandıracak dur durak bilmeyen aman vermeyen kuşatmasına karşı direnmekle dikkat çekeceklerdir. Hatta Cemal Gürsel “İsmet İnönü iktidar hususunda gerdeği girecek bir delikanlını heyecanını taşımakta”  demekle işin vahametini ortaya dökmüşte.  Nitekim bu iş için CHP’li bir avukat kullanılarak DP’nin kanuni müddet içinde kongre tarihini geçirdiği gerekçe gösterilerek kapatılması sağlanır. Yetmedi komite içerisinde Alb. Fikret Kuytak bir toplantıda kabül ettikleri “İsmet İnönü iktidara gelince bizlere senatörlük verecek” teklifini Ahmet Er’e de ilettiklerinde  “Sizin bu siyasi rüşvet telifinizi kulaklarım duymamış olsun” şeklinde karşılık bulacaktır. Hakeza Ekim ayı başlarında yine bir toplantıda Ecevit’in Ulus gazetesinde savunduğu Tabii Senatörlük fikri görüşüldüğünde yine  “Bu siyasi rüşvettir, oysa biz hiçbir karşılık beklemeden millete hizmet için yemin etmiştik”  diyerek aynı kararlığını bir kez daha ortaya koyar.  
            Evet, İsmet İnönü iktidara gelebilmek için gerdeğe girecek kadar hırslıydı.  Ne de olsa MBK içerisinde fanatik bir grup kendisine çalışıyordu. Ahmet Er’in Ankara ordu evinde bu hususta “Arkadaşlar bizler siyasi eşkıyalar değiliz, bakın kendi aramızda bile aramızda birlik sağlayamazken milleti nasıl bir araya nasıl getirebiliriz ki ” diye endişelerini dile getirdiğinde Cemal Gürsel’in “Tansiyonu yükseltiyorsun, konuşmasını kesin” şeklinde verdiği önergenin kabülüyle konuşmasını noktalamak zorunda kalır.  İşte görüyorsunuz Ahmet Er neye el atsa Cemal Gürsel bile yan çizip rahatsızlık konusu oluyordu. Yine bir seferinde ise,  Ahmet Er’in ricası üzerine Prof. Şakir Berk radyoda Perşembeyi Cuma’ya bağlayan saatlerde dini sohbetler vermeye başlar. Basın Yayın Genle Müdürlüğünü yürüten Ahmet Yıldız bu durumdan rahatsız olmuş gerek ki bu insan hakkında “ Ne diye bana gerici, yobaz birini göndermişsiniz, kendisini tanımam ama bunu Doç. Muammer Aksoy söyledi”   der.  Tabi Ahmet Yıldız’ın tavrı da hoş değildi.  Düşünsenize ilmine irfanın hürmet duyduğu bu insan gerici ve yobaz olarak yaftalanıyor, bu durumda Ahmet Er’i derinden yaralar.  Sadece dini konularda mı yaralanır, hukuk konusunda da öyledir.  Zira MBK çalışmaları sırasında Orhan Erkanlı ile birlikte Vali Refik Tulga’nın evini ziyaret için gittiklerinde tam kapıdan içeriye girecekleri sırada dışarı çıkıyordu ki,  hayrola nereye böyle dediğinde,  cevaben “Ali Fuat Başgil denen adam evine oturmuş Anayasa taslağı hazırlıyormuş, bu meseleyi hocalara sormam lazım bunun için gidiyorum” der.  Derken kendilerine eşlik edip üniversitede hocalarla bu meseleyi enine boyuna masaya yatırıp en son Heyeti Al-i varken evde anayasa taslağı hazırlamak fitneye sebep olur şeklinde orta bir yolla iş tatlıya bağlanır. Böylece Ali Fuat Başgil hocayı tutuklama planları suya düşmüş olur.  Keza edebiyat alanında rahatsızlıklarda öyledir. Nitekim bir gün MBK üyesi “Orhan Erkanlı Peyami Sefa’ya Çetin Altan için sosyalist demişsin, bunu hangi hakla,  hangi delille söyleyebiliyorsunuz, bu memlekette bir tek siz mi milliyetçisiniz” der. Peyami Sefa “Hayır ben delilsiz konuşmam, milliyetçilik konusuna gelince zaten milletimin her ferdi milliyetçidir” der. Bunun üzerine Ahmet Er araya girer “Muhterem Paşam görüyorum ki sorgulama halindesiniz, oysa ihtilaflar taraflar dinlenerek çözülür müsaade ederseniz muhterem hocamla görüşmek istiyorum” der.  Müsaade alıp Peyami Sefa ile odaya girdiklerinde; Hocam sizi Türk gençliğin aydınlatan yazılarınızdan tanıyorum, müsaade ederseniz elinizi öpüp uğurlamak istiyorum,  arka bahçeden taksiye bindirip uğurlar da. Tabi bu uğurlayış Peyami Sefa üzerinde unutulmayacak bir iz bırakır.  Öyle ki, Ahmet Er 14’ler grubu olarak yurt dışına sürgün edilip 1962 senesi Kasım ayında Türkiye’ye döndüğünde ilk iş Prof. Dr. Süleyman Yalçın, Prof. Dr. Ayhan Songar’ı ziyaret etmek olur. Hoş beş sohbetin ardından kendilerine iki yıldan beri ordu da orta boylu, bıyıklı, esmer bir jandarma Yüzbaşıyı aradıklarını söylerler, dolayısıyla bu konuda yardımcı olmalarını istirham ederler.  Ahmet Er nedenini sorduğunda, meğer Peyami Safa üzerinde çok büyük bir iz bırakan o hadiseyi onlarla da paylaşmış ve mutlaka o’nu bulun arkadaş olun demiş.  Bunun üzerine Ahmet Er ayağa kalkıp çoktan arkadaş ve kardeş olduk bile deyip artık aramalarına gerek kalmaz.  
           Bir gün Bursa’nın Uludağ eteklerinde Soğukpınar köyünde merasime katıldığında konuşmacılar çarşafı eleştirip mantoyu övüyorlardı, o sırada tam ezan okunuyordu ki Atatürk Derneği Başkanı yüksek sesle “Arkadaşlar kim minareye çıkar Türkçe ezan okursa bu kalem Atatürk’ten yadigârdır” der.  Bu durumda köy halkı şaşkına döner.  Konuşma sırası Ahmet Er’e geldiğinde kendine yakışır üslupla yanlış konuşmaları düzeltip Türk Kültür Derneğini halkın hizmetine sunar da.  Bir müddet sonra yurtdışına gönderildiğinde Muhtar Ali’den bir mektup alır. Mektupta;  sayenizde açtığın kültür ocağında kitap sayısı arttığı gibi köylümüz kitapları okuyor da,  ancak köyde çarşaflılarla mantolular arasında kavga çıktı, bende köye hediye edilen mantoların üzerine gaz yağı döküp yakmakla büyük kavganın önüne geçmiş oldum. Böylece muhtarda tedbiri elden bırakmayıp bir başka yanlışı düzeltmiş oldu.  Zaten Ahmet Er açısından manto normal kıyafettir, çarşafsa aleyhine konuşmayacağı bir kıyafettir,  sonuçta mektupta dile getirilen büyük kaosu önleyecek tedbirle maksat hâsıl olmuş olur.
          Bir gece vakti İstanbul’dan Üsteğmen Eşref Dirlik telefonla Ahmet Er’i arayıp;       İstanbul Emniyet Müdür Vahit Erdoğan’ın arabasıyla giderken yolda Çanakkale muhaberelerinde bulunmuş yaşlı bir vatandaşın sarığını yırttığını, sakallarını, saçını kestirip ve cascavlak evine gönderdiğini,  sonrasında yaptıklarından dolayı o yaşlı adamın evine ziyaret edip özür dilediğini. Bunun üzerine o yaşlı zatın kendisine “ Bak evlat, Atatürk bize Çanakkale’de sakal ve bıyık bıraktırdı, üstelik daha sonrasında sakallarınızı kesin emirde çıkmadı” diye nasihatte bulunduğunu dile getirerek içini döker.  Tabii Ahmet Er bu ya, telefonda hemen üsteğmene bir kerede benim için ziyaret et elini öp ve özür dile ricasında bulunacaktır.  Eşref Dirlik bu ricasını yerine getirirde.  
          Ahmet Er bir keresinde Çankaya’da bürokratlar, basın, sanatkârların davet edildiği Cumhurbaşkanı Cemal Gürselin verdiği resepsiyona katılır.  Resepsiyonda Cumhuriyet Gazetesi sahibi Nadir Nadi ve Ulus Gazetesi Falih Rıfkı iki ünlü gazeteci yazarda vardı.   Ve bu iki yazar resepsiyonda Ahmet Er ve Muzaffer Özdağ’ın yanına gelip “Halk evlerini Türk Kültür Derneklerine tahsis etmekle kapatmış olmadınız mı sorusuna karşılık, Ahmet Er Horasani bir cevapla  “Halk evleri siyasi yuva haline gelmekle görevini yapamaz hale gelmiştir,  Türk Kültür Ocakları kültürümüzün yayılmasına aracı olacaktır” şeklinde karşılık verir.  Tabi Ahmet Er gazetecilerle konuşurken bir ara gözü Cemal Gürsel’e iliştiğinde etrafında 30-40 kadar kadın ve kız fotoğraf çektiriyorlardı ki zar zor kalabalık arasında yanına vardığında Gürsel sarhoştu,  kendisine “Paşam! Korkarım yarın o fotoğraflarla Ankara caddelerinde afişe edilirsiniz, bu hususu takdirlerinize arz ederim” der.  Ne yazık ki Gürsel elindeki kadehi havaya kaldıraraktan umursamaz bir edayla afişe etsinler der.  Tabi devletin en tepesinde cereyan eden bu hadise Ahmet Er gibi bir gönül adamını içten içe üzse de maalesef memleketin o dönemlerde ahvali budur. Öyle ya, devletin tepesi böyleyse kim bilir altı nasıl dedirttirecek cinsten hadisedir. Nitekim MBK sıfatıyla Türkiye’yi ikili gruplar halinde dolaştığı gezileri sırasında kendisine il sınırına kadar refakat eden Denizli valisi eşliğinde Ankara’ya dönüşünde yolda en yoksul bir köylünün evine haber vermeksizin ayakkabılarını eşikte çıkarıp içeri girdiğinde çocuğuna yemek yediren hanım ayağa kalkacağı sırada “Lütfen oturun çocuğu doyurmaya devam edin” der.  Vali ise ayakkabılarını çıkarmamıştı. Kadıncağız bir yandan Ahmet Er’in hal hatırını soran sözlerine kulak kabartırken, diğer yandan gözü de valinin ayakkabıları üzerinden ayırmıyordu. Derken evden ayrıldıklarında Vali, Ahmet Er’e bu durumun taaccübüne gittiğini ve bir anlam veremediğini söyler.  Ahmet Er ne desin ki, halkın halinden ancak halkın içinden çıkan idareciler anlar.  Zaten anlasa hiç kuşkusuz o da tıpkı Ahmet Er gibi eşikte ayakkabılarını çıkararak evin içerisine halktan bir insan olarak girmiş olacaktı.   

                                                14’ler Ve Sürgün Hayatı
         Her neyse bundan sonraki süreçte MBK komitesi içerisinde 14’lerin tasfiye harekâtı başlayacaktır. Nasıl mı? Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in Ragıp Gümüş Pala’yı arayarak var git Genel Kurmay Başkanlığını teslim al emriyle düğmeye basılacaktır. Görevine başladığı ilk günlerde Albay Alparslan Türkeş’i telefonla aradığında size hâkim albay gönderiyorum birde siz dinleyiniz der. Dinlediğinde koyu bir CHP taraftarı ve DP iktidarını mahkûm ettirmeye yönelik zehir zemberek sözler sarf edecektir.  Alparslan Türkeş bunun devletin âli menfaatlerini zedeleyen sözler olduğunu belirterekten insaflı olmaya davet eder.   Tabi Türkeş’in bu haklı çıkışı komite içerisinde Alparslan Türkeş ve arkadaşları DP’lileri koruyor şeklinde yorumlanır. Komite içerisinde bırakın fanatik CHP taraflarını ihtilalin olduğu gün yurtdışında Menderes hükümetinin Dışişleri Bakanı Fuad Köprülü bile yurda döndüğünde daha ayağının tozuyla basar basmaz ağzından çıkacak ilk cümle Menderes’i suçlayacak beyanlarda bulunmak olur. Dolayısıyla hâkim albayın zehir zemberek sözlerine şaşmamak gerekir. Belli ki DP iktidarı kendi içinde ve dışında kuşatılmaya alınmıştı. İlginçtir Ali Fuat Başgil bunları yaparken 10 Kasım günü Yüzbaşı Mehmet Rıfkı’yı ziyaret için Başbakanlığa gelen CHP Mardin Milletvekili Dr. Vahap Dizdaroğlu Ahmet Er’le tanıştıktan sonra huzurlarında “MBK, DP’ye çok haksızlık yapıyor,  CHP’nin bunda hiç mi kabahati yok” sözler sarf edecektir. Bunun üzerine Ahmet Er orada tebrik edip bize yardımcı oldunuz der. Yetmedi Dr. Vahap Dizdaroğlu “Size ben yakın bir tarihte bir liste getireceğim, orada CHP’nin oyunlarını göreceksiniz” sözlerini de ekler.  Bunun üzerine o akşam Konya’da Alparslan Türkeş’in Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde konuşması vardı ki oraya davet edip Türkeş’le tanıştırır da.   Tanışma faslı bitip misafirini uğurladıktan sonra durumu Türkeş’e de anlattığında Ahmetçiğim durumu takip edelim der.   Fakat ne var ki 13 Kasım olayı ile 14’ler sürgün edildiklerinde Dizdaroğlu’yla bir daha görüşmek nasip olmaz, böylece söz ettiği o vesika da sırra kadem basar.
         Evet, MBK bölük pörçüktü. Hatta kendi aralarında şaka yolluda olsa bir gün bakalım hangimiz hangimizi paketleyeceğiz demekten imtina etmezlerdi.  Paketleme işaretleri başlarda.  İlk iş Alparslan Türkeş’i Başbakanlık müsteşarlığından alıp yerine CHP’li Hilmi İncesulu’yu getirmekle elbet.  Tabi bunda ihtilalin tâ başından beri Sami Küçük, Madanoğlu ve bir grubun Cemal Gürsele şikâyetle “Albay Türkeş’in sizi tasfiyeyi düşünüyor” fitnesinin etkisi çok büyüktür. Oysa Türkeş’in Gürsel’le başlangıçta araları çok iyiydi, işte bu tip fitne faaliyetleri gün be gün aralarının açılmasına yetecektir.  Derken 14’ler tasfiye edildikten sonra MBK, Talat Aydemir cuntasının kontrolüne girip rüşvetçileri, kapkaççıları, masonları, komünistleri sevindiren bir durum ortaya çıkar.  Bu tasfiye girişiminden tek üzülen taraf Menderes ve arkadaşları olacaktır.  Öyle ki, Menderes arkadaşı Vecihi Bey’e “Asıl ihtilal şimdi oldu, artık ümit kapılarımız kapandı” diyerek üzüntüsünü izhar eder.  Gerçekten de 13 Kasım tasfiye harekâtından sonra İsmet İnönü’nün Tabii senatörlük rüşvetiyle koltuklara kurulacaklardır.
         Artık Yurt dışına görevlendirildiğini tebliğ için evine gelen Mehmet Özgüneş Devlet Müşaviri olarak kendisine üç ülke ismini vermesini talep eder. Ahmet Er bu ya, Hakkâri’de bir köyde öğretmenliğine talibim der. Dava arkadaşı Mehmet Özgüneş bu sözler karşısında duygulanıp bu talebi ilgili yerlere ilettiğinde kabul görmeyince, bu kez madem öyle bari çocuğumun tedavisine imkân verecek ülke olsun der. Derken Libya Büyükelçiliğine tayin edildiği haberini gazetelerde öğrenir. Önce Mürted Hava üssüne götürüldüğünde Alparslan Türkeş’te oradaydı. İçeri girdiğinde binbaşıdan abdest almak için su istediğinde sert çıkışırlar. Türkeş’le arada bir duvarın bulunduğu odanın kapısı aralandığında yağız çehreli bir erin işte size abdest için su getirdim demesi tüm yorgunluğunu üzerinden atmasına yetecektir. O erat bu isteğini nereden duymuştu bilinmez ama Ahmet Er’in sırrını çözemeyeceği bir hadise olarak hafızasına kazınır. Bu arada Ahmet Er tutuklu olduğu odanın yan duvarına zaman zaman vurup pencereden konuştukları Türkeş’e “Albayım ne dersiniz yurt dışında iki yıl kalacakmışız.” Tabi durumu fark ettiklerinde pencereler çiviletilerek konuşmaları engellenecektir. Derken Türkeş Hindistan’a, Ahmet Er’de Libya’ya sürgün edilecektir.   Türkiye’den ayrılırken o an bir seferinde Özgüneş’le Güneydoğu gezisinde Mardin’in Ömerli ilçesi halkının kuyruk olup içtiği çamurlu su aklına düşer ve eşinden o sudan bir şişe doldurup getirmesini rica edip öyle ayrılacaktır. Zaten eşi ve çocukları aradan 10-15 gün geçtikten sonra Tropili havaalanına indiklerinde eşi “Al sana Anadolu suyu getirdik” diyerek vazifesini yerini getirmiş olur.  Her ne kadar adına sürgün denilse de buralarda bir dizi faaliyetlerde bulunmayı ihmal etmeyecektir.  Nitekim bir dizi faaliyetler içerisinde bir gün Fizan’a doğru seyahate çıktığında arabasında bir mihmandar “Yolumuzun üzerinde gözleri kör bir muhterem zat olduğunu, işte şurada” dediğinde hemen selam verip kendini Türk Sefaretinden Ahmet olarak takdim eder.  O yaşlı adam “ Her ne kadar benden yaşça küçük olsan da ver elini öpeyim”  der.  Ansızın elini çekse de birbirlerinin elini öptüklerinde ‘Ahmet şimdi hangimiz kârlıyız’ diye sorar. Ahmet Er “Tabiî ki bir büyüğün elini öpmekle ben kârlıyım” der. İhtiyar “Hayır ben kârlıyım, bikere sen Fizan Çölünde kör bir bedevinin elini öptün, ben ise Osmanlının elini öptüm” diyerek adeta tarihe not düşmüş olur.
         14’lerin yurt dışında aldıkları haber üzecektir. Çünkü Menderes, Polatkan, Zorlu hakkında idam kararı alınmıştı. Büyük bir tepki göstereceklerdir.  Türkiye’de kimsenin gıkı çıkmadığı bir dönemde idamlar konusunda tek itiraz sesi Alparslan Türkeş’in Cemal Gürsel’e yazdığı mektupla gelir.   Netice vermese de idamlara karşı gelmek kayda değer hadisedir. Hele ki idamlarda etkili olan ismin Talat Aydemir ve Halim Meşe’nin olduğunu öğrendiklerinde daha da yürek burkacaktır.  Ahmet Er birde bunun üzerine 17 Eylül günü radyoda Menderes’in idamını öğrendiğinde eşiyle birlikte hüngür hüngür ağlamaktan kendini alamayacaklardır. 14’ler bundan sonraki aşamada Brüksel’de bir araya gelmeye karar verirler. Brüksel’de Kabibay’ın evine gidilir. Türkeş ise telgraf çekip toplantıya birkaç gün sonra katılacağını bildirir. Fakat aralarında içten içe liderlik yarışması kızışacaktır.  Her neyse Türkeş toplantıya katıldığında “Arkadaşlar aranızda en kıdemli olarak 14’lerin lideri ben bulunayım” der. Tabi bu hususta toplantıda mutabık kalınmayınca 14’lerin her biri ancak kendini temsil edebilir, hiç kimse 14’leri temsil edemez noktasında karar kılınır.  Böylece alınan kararla 14’ler paramparça tarihin sayfalarına gömülür. Artık bu noktadan sonra 14’ler 6 ve 8’ler olarak ikiye ayrılacaktır. Ahmet Er,  Alparslan Türkeş’le Madrit’te ki toplantının ilk buluşmasında “Albayım 14’ler 6 ve 8’ler olmak üzere ikiye ayrıldık, benim sizin yanınızda yer almam memnun etti mi” dediğinde Alparslan Türkeş’in yüzü aydınlanıverir ve  “Ahmetçiğim nasıl memnun kalmam ki” diye karşılık verir.
                                           Sürgünden Vatana Dönüş
        Evet, 14’ler iki yıl sonra yurda 6’lar ve 8’ler olarak döneceklerdir. Hatta döndüklerinde aralarından üç kişi CHP’ye katılacaktır.  Partiye girdikleri gün İsmet İnönü “CHP’ye 27 Mayıs’la ilgili yapılan taarruzlara bu arkadaşlar cevap verecektir” söylemesi manidardır. Aslında bu İsmet İnönü’nün sinsi bir atağıydı.  İlginçtir Cemal Gürsel 14’ler yurt dışına gittiklerinde “Beş para etmez adamlar” derken döndüklerinde ise bir gazeteciye verdiği beyanatta “Milli kahramanlar” diyecektir.  Çünkü Türkiye’ye döndüklerinde ordu içinde11’ler ve 22 Şubatçılar gibi cunta faaliyetleri gırla gidip TSK içinde memnuniyetsizliğe yol açacaktır. Yani, dün İsmet Paşa’ya methiye düzenler bugün reddiye döşeyeceklerdir.  Bu arada Talat Aydemir’de habire örgütleniyordu,  ihtilal ve ihtilal sonrası programına ait bir sayfalık yazı hazırlamıştı bile.  Ahmet Er bu durumda  “Koca bir devlet bu bir sayfalık metinle idare edilemez” şeklinde gönderme yapıp tepkisini gösterecektir.  Bu tepkisini Talat Aydemir’e aktardıklarında “Ahmet Bey’e söyleyin hareketimizi desteklemiyor bari kösteklemesin” diye karşılık bulur. Derken 21 Mayıs 1963 olaylarında birkaç ay önceydi ki Alparslan Türkeş Atatürk Orman Çiftliğindeki toplantıda “Arkadaşlar Talat Aydemir benimle görüşmek istiyor kabul edeyim mi, etmeyiyim mi” dediğinde Ahmet Er “Albayım; Menderes ve arkadaşlarını idamında etkili olan biri görüşmeyin” diye fikir beyan edecektir. Alparslan Türkeş o müzakerede kendi fikrini beyan etmez ama 10 Nisan 1963 günü Dikmen sırtlarında görüştüklerinde neyse ki Talat Aydemir’le anlaşamayacaktır.  Her neyse akşam olduğunda Uzun Otelde toplanacakları sırada Numan Esin büyük bir telaşla “Talat Aydemir ihtilal yapıyor, şu an tanklar sokaklarda dolanıyor” deyip içeri girdiğinde Ahmet Er “Bu Talat Aydemir’in ihtilalidir,  asla bizim hareketle yakından uzaktan alakası yoktur” der. Bu görüş kabul görürde.  Bu arada doğruca Türkeş’in evine gidip ona zarar gelmesin diye korumaya alacaklardır. Çünkü 14’ler içinde hesaplaşacakları ilk arkadaşı Alparslan Türkeş olacaktı.  Madem öyle, bu iş için Vecihi Öğütçü ve Naci Kuşadalı Türkeş’i Numan Esin’in akrabası bir astsubayın evinde saklı tutacaklardır. Ahmet Er, Türkeş’in evinde radyoyu dikkatle dinliyordu ki radyodan önce TSK Genel karargâh adına Talat Aydemirin mesajı duyurulur.  Neyse ki az sonra Yarbay Ali Elverdi Paşa radyoda ”İhtilale teşebbüs eden hareket önlenmiştir, devlete başkaldıranlar tutuklanmıştır, Türk ordusu duruma hâkimdir” diyerek adeta yüreklere su serpmiş olur. Böylece Türkeş’in saklanmasına gerek kalmayıp eve döner.  Ancak sonradan Türkeş’in evinden alınıp götürdüklerini öğrendiklerinde kendilerine avukat tutup beraatini talep ederler.  Nitekim Türkeş Mamak’tan tahliye olduğu gün karşıladığında Ahmet Er’e  “Ah! Ahmetçiğim keşke senin sözüne uyup Talat Aydemirle görüşmeye gitmeseydim. Demek ki çekecek çilemiz varmış” şeklinde pişmanlığını dile getirecektir.
         Aslında 21 Mayıs olayı Ahmet Er ve arkadaşlarının dernek kurma gayelerini de berhava eden hadise oldu. Geriye iki alternatif kalmıştı, ya parti kurmak ya da bir partiye girmek fikri kalır.  Bir gün Türkeş’in evine gittiklerinde Muzaffer Hanım “Bugün Aslan, Dündar Bey, Muzaffer bey üçü buluşup CKMP’ye girecekler haberiniz var mı” der.  Bunun üzerine Ahmet Er “Haydi arkadaşlar bizde gidelim arkadaşları oraya.” Gittiklerinde üçü de partiye girmişlerdi, merasim bitmişti de.  Ahmet Er arkadaşlarına “Partiye giren arkadaşlar bize haber vermemekle hata yapsalar da bizde onları yalnız bırakmakla başka bir hata etmemeliyiz, geliniz girelim” dediğinde Esin ve Kaplan öfkelerine yenik düşüp girmezler, böylece Ahmet Er aynı gün partiye giriş beyannamesini imzalayarak üyeliği gerçekleşir. Hatta partiye katılmakla Ahmet Er, Dündar Taşer, Muzaffer Özdağ bölge müfettişi Alparslan Türkeş’te genel müfettiş olur.
        Kongre hazırlıkları devam ediyordu ki Alparslan Türkeş ekibi ile CKMP eski yöneticileri kongrede karşı karşıya geleceklerdir.  Ziya Tansu’nun evinde yapılan toplantıda bazı kimseleri delege imiş gibi gösterelim teklifinden tutunda gençlerden yuh ekipleri çıkartmasına kadar bir dizi etik olmayan teklifler sunulduğunda Ahmet Er’in morali bozulur.  Kongre divanına Gökhan Evliyaoğlu seçilmişti ama doğrusu kongreyi adaletli idare etmeyecektir. Ve Alparslan Türkeş Başkan seçilir.  Ertesi gün Ahmet Er Türkeş’in odasına girip istifasını sunup ayrıldığında yolda arkasından yetişilip Rıfat Baykal; dilekçeyi geri çek,  hele bir dur daha yolun başındayız, sen ne yapıyorsun diye ricada bulunurlar.  Zaten rica etmelerine de gerek kalmaz, dilekçesini yırtmış atmışlar bile.  İlginçtir Baykal ve Özdağ yıllar sonra kendileri istifa ettiklerinde, bu kez Ahmet Er istifa etmeyin diye rica edecektir.  Ahmet Er bundan sonraki siyasi hayatında mümkün mertebe siyasetin çirkinlerinden kaçıp partiyi bir ilim, irfan ve kültür merkezi gibi düşünüp öyle hareket edecektir. Nitekim bu doğrultuda genel kurulu idaresi bildirilerini kendileri hazırlayacaktır. Bir defasında hazırladığı ‘Müslüman Türk Milleti’ ile başlayan bildirisi tartışma yaratacaktır. Kimi sadece ‘Türk Milleti’ denilsin, kimide sadece ‘Müslüman’ kelimesi kalsın diye tartışmalar eşliğinde alelacele 9 ışık takdim edilir. Ayrıca Kurt Karaca’nın Milliyetçi Toplumcu eseri yazılır. Tabi bu eser sonradan national sosyalizm manasına geldiği içindir yasaklanır. Şu bir gerçek Türk ve İslam kavramları etle tırnak misali birbirinden ayrılmaz kavramlardı.  Derken o sıralarda Ülkü Ocakları da açılmaya başlamıştı ki Ahmet Er tamamen kendini gençliğin yetişmesine adayacaktır.  Bu doğrultuda Prof. Erol Güngör’den kitaplar hazırlamasını rica ettiğinde memnuniyetle der. Aynı gün Seyyid Ahmet Arvasi ve arkadaşlarıyla karşılaştığında, S. Ahmet Arvasi “Müsaade ederseniz bu eserleri ben hazırlayım” dediğinde Erol Güngör’e söz verdiğini söyler. Bunun üzerine Arvasi “Merak etmeyin aramızda konuşur meseleyi hallederiz sizi sıkıntıya sokmayız” der.  Böylece iş halledilmiş olur. Derken MHP Genel Merkezi binasının alt katında kitap evi açılırda. Gerçektende bu tip faaliyetlerle gençlerde okuma iştiyakı çığ gibi büyürde. Ahmet Er gençlere Türklük Şuur ve Gururu, İslam Ahlak ve Fazileti bilinci aşılayacaktır. Bir seferinde Türk İslam sentezi dediğinde Ahmet Arvasi itiraz edip   “Ahmet Abi! Homojen olmayan nesnelerin bir araya gelmesine sentez denir. Oysa Türk deyince benim aklıma İslam geliyor, İslam deyince de Türk geliyor. Gelin bu ifadeyi değiştirelim yerine Türk İslam Kültür ve Medeniyeti davası diyelim” dediğinde kendisini tebrik edip oracıkta kucaklaşacaklarda.
            Ahmet Er 1967 İstanbul Kongresinde konuşmasını yapıp ardından Türkeş kürsüye geldiğinde üzerine basa basa  “İçimizde yeni düzen icat edenler var, bizim düzenimiz 9 ışıktır, 9 ışıktır, 9 ışıktır “ diye üç kez tekrar ettiğinde Ahmet Er burukluk yaşar. Sonradan Alparslan Türkeş kendisini il merkezine çağırdığında “Albayım, İslam bizim hayatımızın bütünüdür, ben köyüme ve tarlaya dönüyorum, Allah’a ısmarladık”  deyip oradan ayrılacağı sırada Alparslan Türkeş boynuna sarılıp ağlamaya başlar. Sonra çay içip sohbet ederler.  Aslında Alparslan Türkeş gençlerin kendi kontrolünde tutma arzusundaydı.  Bu yüzden Ahmet Er’in gençlerle ilgilenmesiden rahatsızlık hissederdi. Hele ki bir gün Dündar Taşer’in “Türkeş’in yanlışı benim doğrumdan daha doğrudur”  sözleri can evinden vuracaktır. Çünkü Ahmet Er lider tartışalamaz, fikir tartışalamaz ilkesine karşıydı, Allah’ın rızası nerede ona itibar ederdi.  Bu yüzden hakkında ileri sürülen gençleri pasifleştiriyor suçlamasına maruz kalacaktır. Ahmet Er,  Sait Bilgiç’e durum vaziyeti anlattığında özür dileyip tebrik edecektir.  Allah’tan Ahmet Er inandığı davada yalnız değildi.  Malatya’nın Pötürge ilçesinden Ankara’ya yerleşip ülkü yolu hareketine manevi ruh katan Ahmet Kayahan Baba Efendi Hz.leri de vardı. Öyle ki Ahmet Er’in ifadesiyle bu mürşidi kâmil ülkü yolu gençliğinin doğuşunda, yetişmesinde ve çatısını kurmada çok büyük pay sahibidir.  Bu yüzden böylesi bir zatı Türkeş’le tanıştırmayı ihmal etmez. Ahmet Kayahan Hz.lerinin yetiştirdiği gençlerin bir program dâhilinde Namık Kemal Zeybek’in görevlendirilmesini Türkeş’e arz ettiğinde kabul edecektir. Derken bu hareket içerisinde seminerciler denen çekirdek bir kadro oluşur.  Hatta bu çekirdek kadronun bir dizi faaliyetleriyle yepyeni bir medeniyetin hamuru yoğrulur da.  Buna rağmen hareket içerisinde bir takım aykırı sesler çıkacaktır.  Nitekim ‘Milliyetçi Türkiye’ kitabını yazan yazarı dinlemek üzere Türkeş Başkanlığında toplantı yapılmıştı ki, Prof. Cengiz Uluçay, Alparslan Türkeş’e hitaben bir soru yöneltir: “Albayım, biz bu Arap tasallutundan nasıl kurtaracağız, dinde reform ne zaman yapacağız?”  Bunu üzerine Ahmet Er araya girip “Bu din cihanşümul dindir, zaten reform din olarak gelmiştir, kaldı ki o görev siyasilerin işi değil müçtehitlerin görevidir” der.  Böylece Ahmet Er muhtemel bir yanlışın alev almasının önüne geçmiş olur.
                                                12 Mart ve Ahmet Er
       Tarihler 1971’i gösteriyordu ki Silahlı Kuvvetler içerisinde ihtilalci gruplar demokrasiyi kesintiye uğratmak için 12 Mart hazırlığı içerisindeydiler.  Ahmet Er Numan Esin’e bu sevdadan vazgeçmesini söylese de fayda etmez.   Bu sevdadan vazgeçmediler de ne oldu, ihtilal hazırlığı içerisinde olanlardan Mürted Hava üssü komutanı Tuğgeneral Aydın Kırşıoğlu hastalanarak tedavi için Londra’ya gitmiş, Orhan Kabibay’da bel fıtığı olmuş. Bu durumu Numan Esin,   Ankara’da Ahmet Er’le karşılaştığında  “Şans yüzümüze gülmedi”  diyecektir. İşte bu vahim hadiseyi önlemek üzere Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç 12 Mart 1971’de muhtıra vermekle geçiştirip Numan Esin ve arkadaşları tutuklanır da.
           MHP’den fiilen ve hukuken ilk ayrılan Numan Esin olur. Ayrılmayanlardan da kırgınlık belirtileri nükseder. Ahmet Er’de Adana’da ki kongreye katılmayarak yokluğunu hissettirecektir. İzmir’de bir evde Türkeş’le baş başa kaldıklarında ayağa kalkıp göğsünü açtığında küçücük sivilceleri göstererek işte üzüldüğüm zaman benim vücudum böyle olur dedikten sonra beraber parti çalışmaları doğrultusunda Balıkesir’e seyahat yaparlar. Sonrasında Ahmet Er köyüne döndüğünde şöyle kendi kendine iç muhasebe yapar: “Neden insanlar bir hareketin içerisinde beraber oluyorlarda sonradan birbirlerine karşı düşman kesiliyorlar? İstiklal savaşını gerçekleştiren, Cumhuriyeti ilan eden kadroda sonra birbirine düşmedi mi? Biz 14’ler sürgüne giderken mevcut olan birliğimizi neden muhafaza edemedik? Türkeş grubu, Kabibay grubu diye ayrıldık. Türkiye’ye döndükten sonra Türkeş gurubu da kendi aralarında yeniden dağılmadılar mı? Neden, neden, neden? Maalesef Allah rızasını yerini korku ve menfaat almış durumda.”
          Yine Ahmet Er 1969 yılında MHP’nin Cağaloğlu’nda ki İstanbul il merkezinde oturuyordu ki içeriye ismini bilmediği bir şahıs girdiğinde Türkeş’in yanına varıp gizli bir konuyu konuşmak istediğini bildirir. Bunun üzerine salondakiler salonu boşaltacağı sırada Türkeş Ahmet Er’e siz kalın der. Salon boşaldığında o şahıs şu bilgiyi verir: İstanbul’da Eli Burla biraderler Şevket Eygi’nin çıkardığı Bugün gazetesinde giderek Türkeş’in aleyhinde bir takım teklifler karşılığında yazı yazması için görüştüklerini. Neyse ki bu teklif gazete yönetimi tarafından reddedilir. Fakat aynı ekip bu kez Mustafa Polat’a gittiğinde onlar kabul edeceklerdir.  Gerçektende birkaç gün sonra Av. Bekir Berk’in baştan aşağı iftiralarla dolu kaleme aldığı  ‘İslami Hareket ve Türkeş’ başlıklı yazdığı broşürde o şahısın verdiği haberin doğruluğu ortaya çıkmış olur.
            24-25 Kasım 1967 yılında yapılan CKMP’nin 8. büyük kurultayın ikinci gününde Türkeş, Ahmet Er’in kulağına eğilip “Ahmetçiğim bir kapanış konuşması yetiştirebilir misin” diye sorduğunda İnşallah deyip genel merkeze giderek o konuşma metnini daktilo ettirip yetiştirir de. Hiç kuşku yoktur ki o metin tarihi bir metin olarak hafızalara kazınacaktır. Nasıl kazınmasın ki, işte o kapanış metin içerisinde en dikkat çeken cümleler Alparslan Türkeş’in hitabıyla şöyle anlam kazanır: “Ben Türk Milletini sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, rüşvetle, hileyle çiğnenen, çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren ekonomiye çağırmıyorum. Türklük şuur ve gururuna, İslam ahlak ve faziletine, yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısacası Hak yolu, hakikat yolu, Allah yoluna çağırıyorum. Çağlar üzerinden sıçramaya çağırıyorum. Hareketin adını isteyenlere açıkça ilan ediyorum: Yeniden maneviyata dönüş. Hedefimiz Türkiye’yi aç hürler, tok esirler ülkesi yapmamaktır. Devletler para ile değil, inançla kurulur, parasızlıktan değil inançsızlıktan çökerler. Geleceğin büyük Türkiye’si selam sana.”
                                                    Seçimler Ve Ahmet Er
            Ahmet Er, 2 Haziran 1968 kısmı senato seçiminde CKMP’den Sinop adayı Mustafa Kaplan’ın yardım istemesi üzerine yanına vardığında “Yahu Ahmet, ben 15 gündür buralardayım, bu süre içerisinde bir Allah’ın kulu bu kapıdan içeri girmezken, sen daha dün akşam geldin 10 kişi birden partiye kayıt oldu. Bu işin sırrı ne dediğinde Ahmet Er “Buraya indiğimde sabah namazından çıkanların uğradığı kahvede soluklanıp sohbet ettiğimizde ben onları partiye davet etmemiştim. Biz kahvede onlarla Allah’ı ipinde buluştuk der.
          Alparslan Türkeş parti çalışmalarından fırsat bulduğunda dinlenmek için İzmir Gümüldere’ye giderdi hep. İşte bu gidiş gelişlerinde bir seferinde kahveden zehirlenmişti, bir seferinde de yine burada konakladığında hanımı Muzaffer hanımla yolda giderken yol hem asfalt hem de bomboş olmasına rağmen Alparslan Türkeş’e motosiklet çarptığında baygın halde ağzından çıkan ilk cümle “Bana Ahmet’i çağırın” demek olur.  Tabi Ahmet Er yanına vardığında Muzaffer Hanım kendisine “Ahmet Bey, yere düşer düşmez sizi andı, sizi istedi. Aslan sizi çok seviyor” der.  Bu arada Ahmet Er Muzaffer Hanıma bu hususta kanaatini sorduğunda bir kaza değil suikast olduğunu söyleyecektir.
         Bir seferinde de Alparslan Türkeş evinde MİT görevlisi Alb. Selahattin’in bildirdiği habere dayanarak kendisine suikast tertip edileceğini paylaşır. Bunun üzerine Ahmet Er, o MİT görevlisine “Albayım yanlış istihbarat almışsın, çünkü şu anda iktidarda değiliz, bu durumda niye öldürsünler ki” der.  MİT mensubu oradan ayrılıp baş başa kaldıklarında “Ahmetçiğim sözlerin bana makul geldi. Ama gene de tedbiri elden bırakmamak lazım” der.  Ahmet Er ise “Hiç üzülmeyin, sıkılmayın,  Allah görelim neyler, neylerse güzel eyler” deyip böylece bu tür konular teşkilatlara bildirilmeden suikast konusu kapatılmış olur.
           Ahmet Er, 12 Ekim 1969 milletvekili seçimlerinde Manisa’dan adaydır. Seçim çalışmaları sırasında dinleyicilerden biri cebinden kâğıt çıkararak topluluk karşısında bağırarak “Efendim, ahlaktan faziletten bahsediyorlar, şu resimde Erbakan çıplak kadınla yan yanadır. Bu neyin nesidir?”  Ahmet Er bunun üzerine kendilerine “Bu resim fotomontajdır, hiledir. Ve o vatandaş salonu terk edecektir.  İşte Ahmet Er bu. Bir başka partinin liderinin hakkını koruyacak kadar etik sözler sarf eden Horasani bir şahsiyettir O.
           Ahmet Er,  bu kez 12 Ekim 1975 kısmı senato ara seçimlerinde Hasan Çulha ile birlikte Elazığ’dan senatör adayıdır.  Elazığ il teşkilatı telefonla kendilerine Malatya Havaalanında kırk eli arabayla karşılayacağız dediklerinde “Ben bir arabaya sığarım,  fazla arabayla gelirseniz aynı uçakla Ankara’ya dönerim” der. Gerçektende dediğini yaptırıp tek arabayla il teşkilatına gelirler,  oradan da Karakoçan’a yola koyulduğunda yolda 40-50’ye yakın çocuklar avazları çıktığı kadar şöyle bağırıyorlardı “Türkeş’in Allah’ var, Türkeş’in Allah’ var, Türkeş’in Allah’ var” diye.  Düşünsenize Karakoçan’da MHP teşkilatı olmamasına rağmen sabahın köründe o çocuklar sevgi seli gösterisiyle karşılıyorlardı. Az sonra şehrin yaşlılarıyla tanıştıklarında “Haftaya gelin,  biz size meydanda bir kürsü hazırlayalım, o kürsüden halka hitap edin” diyeceklerdir. Gerçektende bir hafta sonra Hasan Çulha ile birlikte konuşma gerçekleşir de.  Düşünsenize Başbakan Demirel büyük bir konvoyla Karakoçan’a uğramak istediğinde taşlı sopalı saldırıya maruz kalmış, ancak geniş güvenlik önlemleriyle ilçeye girebilmişti.  Bu demektir ki iktidar partisi de olsan halkın gönlünü fethetmek asıl mühim hadisedir. Nitekim Ahmet Er, teşkilat binası olmayan bir yerde “Aziz Elazığlılar ben sizden oy istemeye gelmedim, küsleri ve dargınları barıştırmaya geldim” diyerek bu gönül fethini başaran bir ağabeyimiz olarak siyasi tarihe not düşecektir.
               1970-1980 yılları arası bir tarihte Genel Başkan yardımcılığını yürütüyorlardır ki odasına ülkü yolunun önemli isimlerinden Esat Güçhan odasına girdiğinde dışarıda sizinle iki vatandaş görüşmek istiyor.  Ahmet Er “Gelsin” der. İçeri girdiklerinde kendisine birinin Siirt’in Tillo ilçesinden, diğerinin Eruh ilçesinden olduğu takdim ettiklerinde Tillo’lu vatandaşın yanına yaklaşıp “Fakirullah İbrahim Hakkı Hz.lerinin manevi ikliminden buralara gelmişsiniz” deyip elin öpecektir.  Eruh’lu vatandaşta boynunu büktüğünü fark ettiğinde ise onunda gözlerinden öpecektir.   Her iki vatandaş o an hıçkıra hıçkıra ağlayacaklardır.  Ahmet Er “Hayırdır bir derdiniz mi var” diye sorduğunda, cevaben “Hayır efendim sevincimizden ağlıyoruz, CHP’liler bizlere MHP’yi Kürt düşmanı olarak lanse ettiler hep, oysa şimdi görüyoruz ki,  anlatılanların hepsi yalanmış” diyeceklerdir. Ardından Türkeş’in makamına götürdüğünde o da iltifat ve ikramlarda bulunduktan sonra memleketlerine sevinç gözyaşları içerisinde döneceklerdir.
              14 Ekim 1979 yılı senato seçimlerinde Alparslan Türkeş köye telefon ettiğinde “Ahmet Bey arkadaşlar sizi Muş’tan aday görmek istiyorlar.”   Bunun üzerine Namık Kemal’in kullandığı arabayla yola çıkarlar.  Orada MHP il yöneticileri ve ilçe başkanları ile toplantı yaptığında “Arkadaşlar seçim çalışmalarında ölçümüz şu olmalıdır: 59 dakika sohbet, 1 dakika siyaset. Bu 1 dakikalık siyaseti sizin için ayırıyorum, benim için 60 dakika sohbet” dediğinde Namık Kemal Zeybek söz alıp “ Muhterem Ahmet ağabeyimin ifade ettiği dakikaları ben tersine çeviriyorum 59 dakika siyaset 1 dakika sohbet “ der. Tabii aradan yıllar geçip Namık Kemal Zeybek Kültür Bakanı olduğunda kendisini tebrik etmeye gittiğinde “Şimdi ne düşünüyorsunuz” dediğinde cevaben  “60 dakika sohbet” diyecektir.
             Evet, sohbet deyip geçmemek gerekir. Öyle sohbetler vardır ki insanın aklını başından alır da. Nitekim Muş’ta il yöneticileri Akbaş Baba isminde Hak dostunu ziyaret etmelerini istediklerinde ziyaretine gittiğinde üç beş kelamdan sonra kendilerine  “Efendi neden geç kaldınız” sorduklarında Ahmet Er “Efendim ne gibi geç kaldık “ der.  O zat cevaben “ Yarın sabah çay içmeye gelirken bu hususu öğrenmiş olarak gelirsiniz” der. Ertesi sabah buluşup çay içtiklerinde Ahmet Er’in o an aklına 1961’de Libya”da sürgünde iken yazdığı ‘Hayal Ülke’ şiiri düşer. O şiirin satır aralarında geçen “Orada bağırıyor ak saçlı bir ihtiyar Muş Ovasından”  bir cümleyi orada da okuduğunda, o piri fani zat “işte o bahsettiğin ak saçlı ihtiyar Akbaş Baba benim, o yıldan beri, yani tam 18 yıldır geleceksin diye yolunu bekliyorum” der.   Ahmet Er hemen elini öpüp “ Efendim ne olur bizim fakirhaneyi de ziyaret edip misafirimiz olun “ der.  Asasını sağa sola oynatıyordu ki “Memnun oldum, ancak Muştan ayrılamayız. Çünkü biz Muş’un köpekleriyiz, köpekler evden ayrılınca eve hırsızlar üşüşür” der. O arada yanımdakilere bakıp bunlar kimdir diye sual eylediğinde cevaben “Efendim Ülkücü gençlerdir” der. Bunun üzerine “ Bunları iyi tanıyın, çok iyi tanıyın, Bunlar Mehdinin ordusudurlar” der.
             Öylede sohbetler vardır ki insanı çileden çıkarır. Nasıl mı? Ahmet Er ertesi gün Muştan döndüklerinde bir misafirin var dediklerinde Demirci köyünden Şeyh Lütfi’ymiş meğer görüştüğümde kendisi:”Siz dün bizim köyü ziyaret etmişsiniz, bende iade-i ziyaret için gelmiş oldum.” Bunun üzerine Ahmet Er teşekkür ettikten sonra,  kendisine “Şeyh Efendi birkaç gün önce Erbakan size gelip bir gece kaldı mı” sorduğunda ses çıkmaz.  Bu kez “ Peki oy istedi mi” sorduğunda yine ses çıkmaz. Madem ses yok kendi kanaatimi söyleyebilir miyim der. Buyurun dediğinde Ahmet Er” Kanaatim odur ki Erbakan sizden oy istedi, sizde oy vereceğinize dair söz verdiniz. Oysa bunun adına irşad ocağı demezler parti ocağı derler. Siz mürşitliği o da müritliği ihlal etmiştir. Bu ne biçim tarikat ve bu ne biçim şeyhliktir” der. Tabi şeyh efendi kızarak ”Ama size de köpekçi (bozkurtçu) diyorlar” buna ne dersin? Ahmet Er ”Bu sözün sahipleri Erbakan’la Ecevit’tir” deyip şeyh efendi ile kavga etmeden oradan ayrılır.  Bu olayın üzerinden beş altı ay geçmişti ki Ankara’da MHP Genel Merkezinde Genel Başkan yardımcılığını yürüttüğü sıralarda bir telefon alır: “Ben Muş’un Demirci Köyünden Şeyh Lütfi” diyerek görüşme talebinde bulunur. Ahmet Er buyurun gelin dediğinde kendileri  “Biz partide değil sizi filan yerde bekliyoruz. Buraya gelirkende lütfen perdesiz gelmeyin” der. Bu kez Ahmet Er,  beraberimde Namık Kemal Zeybek’i getirsem olur mu? Olur derler.  Derken tarif edilen adrese gittiklerinde Muş’ta ki olanlardan özür dilerler. Ahmet Er “Bu özrün sebebini anlayamadım” dediğinde cevaben “ Size vermemiz gereken 4-5 bin oyu Erbakan’a verdik bizi affedin” der. Ahmet Er “Lütfen rahat olun” der.  Bu kez Şeyh Efendi “Şükürler olsun dün akşam Erbakan’a içimi boşalttım, Erbakan yemekte akrabalarınızdan bana verin onu milletvekili yapayım dediğinde,  bende kendisine yeter artık şu siyasetin kirli ellerini üzerimizden çek. Bizi şimdiye kadar siyasetin batağına çektin yeter. Eğer arzu edersen bizim partiden seni milletvekili çıkarayım“ diyerek geçte olsa bir gerçeğe parmak basmış olur.   Evet,  hakiki veliler ordusu çirkin siyaset oyunlarına alet edilemez.
                                          Alparslan Türkeş’in acı günü ve Ahmet Er
         1974 yılı Alparslan Türkeş’in acı senesidir, aynı baş yastığa koyduğu Muzaffer Hanımı kaybedecektir.  Eşine o kadar bağlıydı ki her sabah kabrini ziyaret etmeyi ihmal etmezdi. Eşinin vefatında Ahmet Er, 10-15 gün Ankara’da Alparslan Türkeş’in evinde kalarak onu yalnız bırakmayacaktır. Bu vefat hadisesi Alparslan Türkeş’in ruh dünyasında da büyük değişimlere yol açacaktır. Öyle ki 77’li yıllarda Erzurum mitinginde şimdiye kadar alışılmışın dışında “Vatan bir, Devlet bir, Bayrak bir, Ezan bir, Peygamber bir, Allah bir” diyerek kitlelere hitap edecektir. Kürsüden indiğinde Ahmet Er, konuşmanız güzeldi fakat sizin değildi dediğinde Alparslan Türkeş “Doğru söylüyorsun benim değildi” der. Ahmet Er dayanamayıp  “Haydi Abdurrahman Gazi Hz.lerinin merkadını ziyaret edelim” dediğinde çok memnun kalıp ziyaret ederler de.  Ziyaretin akabinde Erzurum’da otele döndüklerinde Ahmet Er’in odasında kahvaltı yaptıklarında “Albayım merhume eşiniz size bir mesajı var dediğinde bir anda Alparslan Türkeş’i heyecan sarıp nedir o mesaj?  Bunun üzerine Ahmet Er “Bizim hanım manada merhume, muhterem yengemizi görüyorlar, Aslana söyleyin Milliyetçiler yorulmaz” diyor. Tabii Alparslan Türkeş’in gözlerinden yaşlar akıp “Ah Muzafferciğim sana malum oluyor” diyerek Ahmet Er’e sarılacaktır.  Bu arada Ahmet Er otelde kaldıkları sürece Türkeş’le birlikte Abdul Kadiri Geylani Hz.lerinin ‘Fütuhul Gayb’ eserini okumayı da ihmal etmez. İşte yine o eserden birkaç sayfa okuduğu esnada Alparslan Türkeş Abdurrahman Gazi Hz.lerinin merkadını bugünde ziyaret edelim mi, hem de bugünkü ziyaretimiz dünkünden çok farklı olacak.  Ahmet Er “Hayırdır” diye sorduğunda cevaben bana “Sabaha karşı Abdurrahman Gazi Hz.lerini manada gördüm. Rüya âleminde ‘Efendi sen ve arkadaşın çok acelecisiniz. Dün ziyaretime geldiniz. Yerimde yoktum. Çok mühim bir işimi yarıda bıraktım. Sizi karşılamaya geldim. Biraz daha bekleseydiniz kapıları açık bulacaktınız. Sizi bugün bekliyorum’ dedi.  İşte Ahmetçiğim bu ziyaret bir davete icabet olacak” der ve huşu içerisinde o manevi makam ziyaret edilir de.  

                                       12 Eylül Ve Ahmet Er
          Gel gelelim 1980 yıllara.  O yıllarda sokak çatışmalarının dorukta olduğu noktada 12 Eylül ihtilali gerçekleşir ve ilk tutuklananlar arasında Ahmet Er’de vardı. Tabii tutuklananlar daha sonra kademeli bir şekilde salıverilip nihayetinde hepsi beraat eder. Alparslan tutukevinden en son çıkandı. Tutuk evindeyken Mehmet Pamak’a 7 Temmuz 1983 itibariyle Muhafazakâr Partiyi kurdurur. 1985 yılında tutukevinde çıkınca Ahmet Er’le beraberce Konya’ya giderler. Geceleyin abdest alıp Alparslan Türkeş’in kapısını çaldığında  “Albayım abdestliyim, geçmişte aramızda geçen her ne üzücü bir durum olmuşsa unutup toprağa gömelim, bu yeni bir başlangıç olsun, işte bu niyetle size elimi uzatıyorum” deyip el sıkışırlar.  Sonra şöyle bir teklifte bulunur: “Gelin şu fani dünyadan göçmeden bu büyük davayı ehline teslim edelim. Hiç olmazsa gözümüz arkada kalmasın.” Alparslan Türkeş  “Peki kimleri düşünüyorsun” dediğinde Ahmet Er cevaben  “Nevzat Köseoğlu, Nuri Gürgör, Acar Okan, Namık Kemal Zeybek, Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Çağlayan, Ayvaz Gökdemir ilk hatırlayabildiklerim isimler. Müsaade ederseniz isimler üzerinde daha da araştırabilir, inceleyebilirim”  der. Tabii Alparslan Türkeş bu teklife pek sıcak yaklaşmaz. Kaldı ki Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leri de Alparslan Türkeş’in yüzüne karşı “Sen bu davayı bırak, evine çekil hatıralarını yaz, işi ehline teslim et” diye dile getirdiğinde Alparslan Türkeş “Efendim ben de bırakmak istiyorum, lakin halk beni bırakmıyor” diyecektir. Bunun üzerine Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leri en son noktayı koyup şöyle der: “ Hayır, aksi söyledin. Halk seni bırakıyor sen halkı bırakmıyorsun.”  
         Evet, belli ki Alparslan Türkeş’in siyasetten elini ayağın çekmeye niyeti yoktu,  üstelik istişaresiz Mehmet Pamak’a kurdurduğu Muhafazakâr Parti yetmezmiş gibi, yine istişare etmeksizin bu kez bu kez 30 Kasım 1985 tarihi itibariyle MÇP ismi altında siyasi faaliyet gösterecektir. Tabi işin içinde istişare olmayınca Ahmet Er ve arkadaşları Türkeş’le olan yollarını ayırmaları kaçınılmaz hal alır. Nitekim Ahmet Er bu konuyu Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.leriyle de görüştüğünde kendisine “ Evlat! Canını sıkma, istersen ayrıl”  diyecektir. Böylece ayrılır da.  Ancak 1987 yılının Eylül ayı içerisinde Türkeş ve Baykal hanımlarıyla birlikte köye ziyarete geldiklerinde Ahmet Er’i bir kenara çekip şöyle derler: “Bakın, teşkilatlarımızdan habire mektuplar ve telgraflar yağıyor, bize diğerleri gelmezse gelmesin,  ama bilhassa senin için Ahmet Er’siz olmaz,  muhakkak getirin diyorlar. Gel gidip partiyi Genel Başkan Abdülkerim Doğru’dan teslim alalım.”   Ahmet Er bunun üzerine son derece nazik bir üslupla  “Albayım müsaade edin ben kalayım,  siz devam edin” diyecektir.  Tabii çok ısrar ettiklerinde onları hoşnut olarak uğurlayacaktır.  Alparslan Türkeş köyden ayrılıp partiyi teslim almaya dursun,  bu arada Manisa’da ülkü yolu gençlerinden Ethem Söylemez de Nizam-ı âlem dergisini yeniden çıkarmaya başlamıştı ki Alparslan Türkeş bu derginin ülkücüler tarafından okunmasını yasak koyması her şeye tuz biber ekecektir.  Nitekim derginin kapatıldığı günlerde Türkiye sathında MÇP’nin şubeleri açılıyordu ki, Manisa’da da ülkücü gençler bu olayın burukluğunu hala atamamış olsalar gerek, acaba bizde Manisa’da açalım mı açmayalım mı diye Ahmet Er ağabeylerine sorma ihtiyacı hissedeceklerdir.  Tabii Ahmet Er, ne kurun ne de kurmayın diyordu. Ama şöyle bir etrafına baktığında yakından uzaktan ülkücülükle hiç alakası olmayan insanların hareket içerisinde yer edindiğini görüyordu ki gençlere sadece “aklınızı kullanın” diyecektir. Öyle ki, meseleyi Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.lerine de aktardığında Ahmet Er’e  “Git efendiye söyleyin gençleri sıkmasın. Onların sözlerine ciddi olarak kulak kabartsın.”  Bunun üzerine tarihler 1992 yılının Haziran ayını gösterdiğinde Alparslan Türkeş’i telefonla arayıp kendisiyle görüşmek istediğini arz ettiğinde müsait olmadığını, görüşmeyeceğini beyan edecektir. Böylece iplerin tamda koptuğu noktada bir daha da Ahmet Er ve Alparslan Türkeş birbirleriyle görüşmeyeceklerdir.  
                                              Muhsin Yazıcıoğlu Ve Ahmet Er
           Artık Bundan böyle yol arkadaşı Muhsin Yazıcıoğlu yar ve yardımcısı olacaktır. Ki,  MHP içerisinde gelişmelerden Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları da rahatsızlık duyup partiden ayrılma müzakerelerine girişecektir.  Muhsin Yazıcıoğlu bu konuyu Ahmet Er’e de açtığında kendisine şöyle der: Her zaman için istifa edebilirsin. Ama biraz sabredin, olmazsa birde büyüklerimize danışalım.”   Gerçekten de manevi dost bildikleri Ahmet Kayhan Efendi Baba Hz.lerine sorduklarında o da  “Hele biraz daha sabredin. İstifadan sonra kurultaya gidin. Kurultaydan çıkan karar göre hareket edin” diyecektir. İşte bu müzakereler eşliğinde Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları en nihayet Alparslan Türkeş’le yollarını ayıracaklardır. Böylece yeni bir oluşum için kurultaya gittiklerinde parti kurulması noktasında karar çıkacaktır.  Derken 99 kişilik kurucular kurulu listesiyle Söğütözünden görücüye çıktıklarında Türk siyasetinde yeni bir sayfa açılıp BBP saflarında faaliyet göstereceklerdir.

              Şahsımın Ahmet Er Ağabeyimle Sadece Horasani El Sıkışma Hatırası Var

               Muhsin Başkan öteden beri bizim gerek gençlik gerekse olgun yaşlarımızda hep Başkanımız olarak bildik. Gençlik yıllarım doğup büyüdüğüm Bayburt ve mezun olduğum Erzurum Atatürk Üniversitesi, ilk memuriyete başladığım İstanbul Sultan Ahmet Sağlık Eğitim Merkezi ve memuriyetimin ikinci basamağı Balıkesir Sağlık Eğitim Merkezi’nde geçirdiğim yıllar içerisinde kendisini zahiren görme nasip olmamıştı. Tâ ki Ankara Sağlık Eğitim Merkezine naklen atamam gerçekleşti, işte o zaman kendisini sık sık görme şerefine nail olabildik. Hele o’nun “Allah Resulünün hakikatleri dışında liderde teşkilatta tartışılır” diye yeni oluşumun fitilini ateşleyip Ankara Söğütözü’nde Büyük Birlik Hareketine start verdiği günden itibaren hiç tereddütsüz bu yeni oluşum içerisinde bizimde çorbada tuzumuz olsun düşüncesiyle halis niyetle hareketin fikriyatını ortaya koyan Nizam-ı âlem dergisi, Alperen Dergisi ve Gündüz Gazetesine yazdığım yazılarla destek vermeye çalıştım. İşyerimin Beşevler’de olması avantajıyla hemen her gün iş çıkışı Ankara Sıhhiyedeki Sağlık Bakanlığının arka sokağında BBP Genel Merkezine uğramadan eve gitmezdim. Derken iş çıkışı ve hafta sonları bu uğrayışlar sırasında bazen Muhsin Başkanı Genel Merkeze girişlerinde ya da çıkışlarda karşılaşıp göz göze geldiğimiz çok olurdu. Bir defasında da BBP Genel Merkezde Ahmet Er Ağabeyimizle karşılaştığımda sadece tokalaşmak nasip oldu. Olsun o mübarek Horasani eline dokunduk ya, bu dokunuş bize yeter artarda.  Kaldı ki, Ahmet Er ağabeyimle bire bir zahiren tanışıklığımız olmasa da o bizim gönlümüzde Horasani Ağabeyimiz olarak taht kurdu hep.  O şimdi Ramazan ayı Fetih gününde vuslata ermekle sünnet-i seniyyeye ittiba edip Sünnetçiler köyünde medfundur.
               Ruhu şad olsun.

 Kaynakça: Bkz. Hatıralarım, Ahmet Er, Alternatif Yayınevi Aralık 2000.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1195/bir-gonul-adami-ahmet-er.html

29 Nisan 2017 Cumartesi

ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN



     ULU HAKAN ABDÜLHAMİD HAN

SELİM GÜRBÜZER

      Yıllardır geçmişe kin beslemek ve padişahları karalamak meziyet addedilmiş, bilhassa bunlar arasında Ulu Hakan Abdulhamid’e inanılmaz iftiralar atılmıştır. Söğüt’te atılan maya tuttu tutmasına ama üç kıtaya hükmeden imparatorluğa ve padişahlara bu denli hor gözle bakmak bilmem hangi mantıkla izah edilebilir. Oysa tarihimiz 1923 ile başlamıyor öncesi var sonrası var. Dolayısıyla tarih şuurundan yoksun bir takım aklı evveller dün olduğu gibi bugünde olup biteni idrak etmekte biçareler.
          Peki ya biz?  Maalesef bizlerde tarihi olayları övgü ve yerme ekseni üzerine kurgulayarak yorumluyoruz. Bir bakıyorsun tarihi düşüşlerde kendimizi karamsarlığa sevk ederken, bir bakıyorsun tarihi yükselişlerde ise kendimizi bir anda coşkun halet-i ruhiye içerisine kaptırıyoruz.  Tabii hal vaziyet böyle olunca tarihi hadiselere bir türlü sebep netice çerçevesinde ele alamıyoruz. Belli ki yüceltmek ya da yermek kolayımıza geliyor. Öyle ya ne de olsa okullarda hazır önümüze konulmuş resmi tarih öğretileri var, ne diye durduk yere tarihi süreci analitik gözle değerlendirme çabasına girelim ki. İşte bu çarpık anlayıştır ki bizi bizden alıp önümüze konulan her ne varsa onu tarih addediyoruz.  Maalesef armut piş ağzıma düş anlayışı bizi analitik tarih bakışından yoksun kılmıştır. Sanki kendi kendimize zahmetsiz bir yol bulmuşuz, masa başı ahkâm kesmek varken analitik düşünceymiş objektif tarih anlayışıymış o da ne deyip duruyoruz. Hadi biz neyse de,  peki ya şu objektif kriterlerden bihaber kendini takım tarihçi sananlara ne demeli, habire zinde güçler tarafından ellerine tutuşturulmuş ezberletilmiş nakaratları genç beyinlere şırınga ederek yarınlarını çalmaktalar.  O halde ne yapmalı? Aslında yapılacak şey gayet basit,  bikere kökü mazide olan geleceğe ışık saçan tarihçilerimizin öğretileriyle yol alarak işe başlamalı.  
             Sultan Abdülhamid Han’da sonuçta bizim gibi bir insan, o’nunda hataları olmuş olabilir, ama büsbütün inkâra kalkışmak abesle iştigaldir elbet. Objektif tarih bilincine varmış olanlar gayet iyi bilir ki, Abdülhamid Han Osmanlı padişahları arasında en ufku geniş hakandır.  Nitekim payitahta daha oturur oturmaz çok güçlü istihbarat ağı kurmasıyla bir büyük deha hakan olduğunu gösterecektir.  Ne var ki bu ufuk sezgiliği İttihatçılar tarafından yanlış yorumlanıp istibdatçı olarak suçlayacaklardır. Onlar suçlaya dursun, Ulu Hakan kurduğu istihbarat ağıyla Osmanlı’yı tarih sahnesinde silmeye azmetmiş İngiliz-Siyonist-Ermeni ve tüm işbirlikçilere adeta saç baş yoldururcasına kendi canı pahasına bombalı suikast tertibine maruz kalacaktır. Zaten suikasta maruz kalmasa şaşardık,  çünkü Ulu Hakan tüm işbirlikçilerin üst aklı İngilizlerin tekerleğine habire çomak sokuyordu. İttihatçılar ise İngilizlerin değirmenine su taşıyıp böylesi asrın ufkunu aşmış bir padişahı eli kanlı katil, istibdatçı, cahil yaftalamasıyla ipe sapa gelmez iftiralarla yabancıların ekmeğine yağ süreceklerdir. Bakmayın siz öyle İttihatçı güruhunun özgürlükten dem vurmalarına,  kazın ayağı hiçte öyle değildi,  onların tek arzusu masaya yumruğunu vuraraktan İngilizlerin oyununu bozan adam yerine kuzu gibi sessiz etliye sütlüye dokunmayan cinsten adamı tahta oturtmaktı.  İşte tamda bu kriterlere uygun İngiliz güdümlü Mithat Paşa bulunmaz kaftandı.  Nitekim onu devreye sokmakta gecikmeyeceklerdir.  Hele bu ülkeye kin ve nefret tohumları ekilmeye dursun,  bu tohum günümüzün kanayan yarası olur da.  Derken gelinen noktada genç kuşaklar neyin doğru neyin yanlış olduğunu daha idrak etmeye fırsat bulamadan Ulu Hakanın dehalığını keşfedemeyeceklerdir.  Nasıl keşfetsinler ki,  baksanıza had hududu aşmada o kadar ileri gidildi ki, Sultan Abdulhamid’in ne gaddarlığı, ne zalimliği, ne kıskançlığı, ne kızıl sultan yaftalığı, ne de hainliği kalır. Gerçek şu ki,   ipe sapa gelmez tüm karalamalar,  ön yargılı ve art niyetli çevrelerin içlerinde taşıdıkları kin, nefret ve husumet duygularının kusulmasından başka bir şey değildir. Şayet dert dava bir günah keçisi bulmaksa hiç boşa heveslenmesinler bunun adres mahalli Ulu Hakan değildi,  bizatihi kendi adres mahallinde büyütüp besledikleri Mithat Paşa kuklasında aranmalıydı. Aramış olsaydılar, adım adım İsrail Devletinin kurulma yolunda maşa olduklarını göreceklerdi.  Bilerek ya da bilmeyerek bu işe soyunsalar da fark etmez, sonuçta Osmanlıya karşı otuz cephede savaş açılaraktan göz göre göre Devlet-i Aliye’yi Al-i Mithat yönetimiyle birlikte uçurumun eşiğine getirmişlerdir.  
            Dedik ya; tarihi objektiflikten mahrumiyetlik tarihi olaylara övme veya yerme ekseninden değerlendirmenin getirdiği mecrada karşımıza tarihi olayları analiz edebilecek kabiliyetten yoksun hafızasını yitirmiş nesil çıkardı. Maalesef genç körpe dimağlara tarih anlatımında, ya aşırı yermeyle yüreklerini kin ve öfkeyle doldurduk, ya da aşırı övmeyle tarihi şahsiyetleri dokunulmaz zırhına büründürdük. Sadece bunlarla sınırlı kalsa gam yemeyiz, elin adamının kendin hakanımıza taktığı yaftalamayı baş tacı ettik.  Nasıl mı? İşte Ermeni okullarında kışkırtıcılık yaptığı için yurt dışına sürülen Piyer Kiyar denen adamın Sultan Abdülhamid Han’a yönelik ‘Kızıl Sultan’ yaftasına sarılmak bunun en bariz göstergesi. Yetmedi Mithat Paşa ve Damat Mahmut Paşa Taif kalesinde hastalıktan değil de güya boğdurularak öldürülmesinde Abdülhamid’in parmağı olduğu yalanını hakikat sandık. Oysa bu akla ziyan bühtandı, bikere amcası Sultan Abdülaziz’in katliyle ilgili davaya bakan Yıldız Mahkemesinin kararında Mithat Paşa suçlu bulunmasına rağmen hakkındaki idam kararını sürgüne çevirecek kadar âlicenap bir örnek sergilemiştir. Ulu Hakan üstelik Mithat Paşanın kendi elleriyle anayasaya koyduğu kendi sonunu hazırlayacak maddenin aksine onu sadrazamlıktan azlederek Avrupa’ya sürgün etmiş,  hatta bir ara yurtdışında kalmasında endişe duyarak Girit’te ikamet etmesini sağlamış, derken önce Suriye sonrasın da İzmir valisi yapmıştır. Şimdi bir düşünün,  Ulu Hakan böylesi âlicenaplık örneği sergilerken Mithat Paşa ne yapıyor dersiniz. Malum, Abdülaziz’in ölümüyle ilgili soruşturmada önce İngiliz konsolosluğuna sığınmak için teşebbüs etmiş ancak konsolosluk kapalı olduğundan Fransız konsolosluğuna sığınmak istemiş, tabii himaye talebi kabul görmeyince bu kez teslim olup mahkeme huzuruna çıkmak zorunda kalmıştır. Hadi bu neyse de Ulu Hakan, Mithat Paşanın İngilizler tarafından kaçırılacağını düşünerekten bu hususta tedbirler almayı da ihmal etmez.  Ama gel gör ki kimilerince alınmak istenen bu tedbirin Taif kalesinde Mithat Paşa’nın hastalıktan mı, bir başka nedenle mi bilinmez ama ölümüyle birlikte yukarıda da belirtik ya güya Abdülhamid’in muhafızlarınca boğdurularak öldürttüğü şeklinde karşılık bulacaktır.  Ne diyelim işte görüyorsunuz Ulu Hakanın Mithat Paşayı öldürttüğü yalanı ortaya atılabiliyor. Oysa ülkesini seven bir tarihçi bu tür yaftalamalara pirim vermeyip objektif bir dil kullanması icap eder. Aksi halde bunun adı analitik tarih bir bakış açısı olmaz düpedüz düzmece yalan tarih olur. Kaldı ki yalan söyleyen tarih anlayışıyla nereye kadar varılabilir ki, er geç hakikatler ortaya çıkabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla gerçekleri çarpıtma tarih anlayışıyla bir arpa boyu yol mesafe kat edilemez. 
           Evet,  Mithat Paşa İngilizlerin sinsi oyunlarına kapılıp Talebe-i Ulûm’u tahrik etmekle Osmanlı’yı 93 Harbin  (Osmanlı Rus savaşı) eşiğine getirmiş bir kişiliktir. Ama her ne hikmetse Mithat Paşa üzerinde durulmayıp yaşanan bunca olayların müsebbibi olarak Ulu Hakan mercek altına alınmıştır. Düşünsenize Ulu Hakan Abdülhamid Han bu savaşa baştan beri karşıt görüş belirtmesine rağmen savaşın sorumlusu tutulabiliyor. Daha da yetmedi Moskof yanlısı ithamıyla yüzleşiyor. Oysa o, 93 Harbi kararını vermek mecburiyetine itilmiştir. Neyse ki Ulu Hakan harb sonrası ülkenin elden gittiğini ve ordunun ikiye parçalandığının farkına vardığı anda tüm yetkileri kendinde toplamasını bilmiştir. İşte bu noktadan sonra istibdatçı suçlamasına maruz kalacaktır. Aslında Ulu Hakan meşverete önem bir padişahımızdı, ama o dönemde ülkemiz daha henüz bu kültür iklimine hazır değildi, bu yüzden ülkenin bekası için Meclis-i Mebusan’ı kapatmak zorunda kalmıştır. Kaldı ki; Yılmaz Öztuna’nın da belirttiği üzere; Meşrutiyet 1878 Türkiye’sinin gerçekleriyle bağdaşmıyordu. Nitekim 60 kadarı gayrimüslim olan toplam 240 kişilik Meclisi Umuminin harb lehinde (93 harbi) kararı memlekete çok pahalıya mal olmuştur. Şöyle ki; Moskof’un Ayastefanos (Yeşilköy)  önlerine kadar gelmesine neden olan bir durum ortaya çıkmıştır. Böylece cihangir devlet özelliğimize gölge düşürülmüştür. Hele cihangir devlet düşmeye bir dursun, Kırım savaşı, 93 felaketi,  İttihatçı güruhu belası, Balkan musibeti ve cihan savaşı derken zincirlemesine bir dizi felaketler Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesini beraberinde getirecektir.
            Zinde güçler Ulu Hakan Abdülhamit Han'ı istibdatla itham ederken,  bakın bir İngiliz gazeteci M. de Blowitz onların tam aksi bir tespitle Abdülhamid Han’ın dilinden şu sözlerle tarihe not düşecektir:
            “.. Bir hürriyetin taşkın mevcudiyeti de büsbütün yokluğu kadar tehlikelidir! Kullanılması bilinmeyen bir memlekette hürriyet, nasıl kullanılacağını bilmeyen bir kimseye verilen silaha benzer. O kimse böyle bir silahla anasını, babasını, kardeşlerini, sonra da kendisini öldürebilir.. Her şeyden önce bir memleketin hürriyet kültürüne karşı hazırlanmış olup olmadığı tetkik edilmelidir!..
           Aslında bu ifadeler Ulu Hakanın hürriyet düşmanı olmadığının bariz göstergesidir, her şeyden önce hürriyet şuurunun oluşmadığı bir zeminde hürriyetin kendisi değil kabuğuyla oyalanmak olurdu ki, bu bizi İngilizlerin dümen suyuna girmekten başka bir işe yaramayacaktı.  Bakın yine Abdülhamid Han bu konuda şöyle der:
           “.. Bizim Jön Türkler, kuruntulara kapılmış mahlûklardır. Bizde meşruti idare ve Kanuni Esasinin ilanı demek umumi bir mücadele ve halkı birbirine saldırtacak bir muharebe ilanı demektir. Ne gariptir ki, İngilizler bu nimeti Hindistan’a bahşetmek istemedikleri halde, bizim Jön Türklerce memleketimizi bir parlamento ve Anayasa ile teçhiz için her vasıtaya müracaat edip duruyorlar…
          İşte yukarıdaki satırlar iyi analiz edildiğinde Abdülhamid Han’ın ne kadar ileri düzeyde ufuk sahibi bir bilge hakan olduğunun bariz delilidir. Maalesef güneş balçıkla sıvanamaz gerçeğine rağmen hala hakkında Kızıl Sultan denilmeye devam edilmesi büyük bir talihsizliktir. Hak getire ortada ne ölçü, ne hürmet ne de erdemlilik var, doğru olan her şeye meydan okunup kör topal karşı çıkılmıştır. Oysa o, ülkeyi İngiliz entrikalarının cenderesine sokan birçok İttihatçı güruhunu bile memleketin âli menfaati için maaşa bağlamakla kalmamış istediği yerde kalma hakkı da tanıyıp sürgün etmekle yetinmiştir. Keza kendisini öldürmeye yeltenen doktorlara da öyle yapmıştır. Şimdi soruyoruz verilen ceza mı, ödül mü siz karar verin. Ulu Hakan'ın yerinde bir başkası olsa ne maaşa bağlar, ne de sürgün ederdi,  bir çırpıda idam mekanizmasını işletip kökten meseleyi halledeceği muhakkak. İşte Ulu Hakan farkı bu. Zaten farkı fark ettiren merhametin doruğuna ulaşmışlığıdır. Kelimenin tam anlamıyla o böyle bir mizaca sahip olmakla kan dökmenin ülkeye yarar getirmeyeceğini şuurunda bir hakanımızdır. Onun için birinci derece ölçü ülkenin âli menfaatidir.  Bakın İsmet Bozdağ bu mevzuda şöyle der:
      “ Abdülhamid Han Namık Kemal’i çok seviyor. Fakat bakıyor İttihatçılar kendisine zarar verecek, maaşını vererek sürgüne gönderiyor. Yani bu kadar ince düşünebiliyor..
            Evet, Namık Kemal yurt dışında Ulu Hakan aleyhine muhalefet etmiş ama biz yinede onu vatan şairimiz ve kıymetimiz olarak biliriz. Yani farkımız bu.
         Osmanlı hasta yatağında bile kurtuluş için çareler arıyordu. İşte bu arayış içerisinde Abdülaziz Han Osmanlı’ya büyük donanma kurma yolunu açmıştır.  Ancak kurduğu donanmanın meyvelerini görmeden askeri bir darbeyle halledilip öldürülmekten kurtulamayacaktır. Belli ki; Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın üzerinde amcasının menfur bir cinayete kurban gittiğinin etkisi olmuş ki; tahta oturduğunda doğrudan Avrupa'nın düşmanlığını kazanmamak adına donanmayı tersanede bekletmeyi uygun görmüştür. Zaten onun ömrü boyunca izlediği en mühim özelliği iç ve dış düşmanların hesaplarını altüst edecek ince stratejik politikalar izlemesidir. Bilhassa uyguladığı stratejik manevralarla Ortadoğu, Asya, Balkanlar ve Avrupa ülkeleri arasında denge kurabilmiştir. Şayet aksi bir yol izlemiş olsaydı en küçük bir kıvılcımla bütün Avrupa devletleri ortak bir cephede birlikteliği vuku bulacaktı. Ki; bu Osmanlının çöküşü demek olacaktı. İyi ki de Ulu hakan varmış. Böylesi bir deha hakana can kurban... Baksanıza o bir yandan Avrupa’daki devletlerin kendi aralarında ihtilaf içerisinde kalması için tüm diplomatik kanalları kullanırken öte yandan da İttihadı İslam çalışmalarına hız verecektir.  Anlaşılan Müslümanların dışa karşı çetin,  birbirlerine karşı mütevazı olması gerektiği ilahi düsturunun tatbikatı Ulu Hakanda fazlasıyla mevcut. Değim yerindeyse o kurdu kurda kırdırma politikasıyla Osmanlının düşüşünü 33 yıl geciktirmiş bir hakanımızdır.  Ne var ki o dış politikada başarılar kaydedip tam istediği noktaya geleceği anda, tahttan alaşağı edilecektir. Maalesef Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın hal edilişini sağlayan İttihat Terakki güruhun ülkeyi birbiri ardınca Trablusgarp (1911), Balkan (1912) ve I. Dünya Savaşına (1914) sürükleyip Devleti Aliye’nin gücünü kırmışlardır. Zira İttihatçıların imtizac-ı akvam (kavimlerin kaynaştırılması) ve ittihad-ı anasır (etnik unsurların birleştirilmesi) politikaları Osmanlının sonunu getirmiştir. Bir başka ifadeyle Ulu Hakan'ın hal edilmesinin yanı sıra koskocaman imparatorluğun çöküşünde tıpkı günümüz ulusalcı kanadın birleştirilicilikten uzak etnik ayrılık içeren söylemlerine benzer tavırların bir benzer durum yaşanmıştır. İşte o özden uzak söylemler İttihatçı eliyle Cumhuriyetin kuruluşuna da sıçramış, derken Türk olmayan her etnik unsur tehdit kapsamına girmiştir. Şimdi elli yıldır PKK ile niye başımızın dertte olduğunu daha iyi anlıyoruz. Düşünsenize akşam yatıp sabah uyandığımızda hala bölünme korkusu yaşıyorsak bunda bir bit kemiği var demektir. Hâlâ Türk kimliği dışında bağrımızda yaşayan diğer alt kimliklerin taleplerini görmezden gelebiliyoruz. Sadece kanayan yaramız etnik ayrımcılık mı, elbette ki hayır, mütedeyyin dindar kesimde öteki listesine girmekten kurtulamamıştır. Bakalım bu ayırımcılık, bölünme, yok olma ve parçalanma korkusu nereye kadar devam edecek, doğrusu merak konusu. Galiba farklılıkların ayrılık olarak telakki edilmediği ve yeniden Anadolu kilimi üzerine kardeşlik desenlerinin işlendiğini ilmek ilmek gördüğümüzde merakımız giderilmiş olacak.
          Ulu Hakan Abdülhamit Han’ın politik dehasına ilave olarak Hilafet siyasetini de gözden kaçırmamak gerekir. Hilafet gücü sayesinde Siyonizm'in oyunları bertaraf edilmiştir. Şöyle ki; Filistin davasında, İngilizlere ümit bağlamış Siyonistlerin heveslerini kursağında bırakacak tek engel bariyer Ulu Hakan olmuştur.  Hatta onun hilafet siyaseti ileride İslam dünyasının kuvay-ı milliye mücadelemizde bize maddi ve manevi destek vermelerinin yolunu açacaktır. Dahası birçok devlet adamının ve Alman Devlet Prensinin “Ben siyaseti Abdülhamit’ten öğrendim” dediği bir deha olmanın ötesinde yaşadığı devrin karmaşık yapısını izlediği akıl dolusu denge politikasıyla lehimize çevirebilecek maharetin adıdır o.  Hâsılı o büyük ülkelerin kendi aralarındaki ihtilaflarından yararlanıp krizleri fırsata çeviren politikasıyla imparatorluğu 33 yıl ayakta tutmayı başarabilmiş bir diplomatik dehadır.
           Bakın,  meşhur tarihçimiz Yılmaz Öztuna o’nun denge politikasını şu ifadelerle teyit eder:
             “ II. Abdülhamit’in siyaseti Makedonya’da Hıristiyan azınlıkları, Bulgar ve Makedonyalılar ile Yunanlılar, Sırplar ve Romenleri denge halinde tutmak, daha açık tabirle; birleşmelerine ve tek cephe halinde Türklerin ve Arnavutların karşısına çıkmalarına engel olmaktı. Esasen bu kavimler arasındaki düşmanlık pek şiddetli olduğu için böyle bir siyaset gerçeklere dayanıyordu.”
          Gerçekten de Ulu Hakanın dâhiyane siyaseti o günlerde fark edilmese de II. Meşrutiyetin ilanı akabinde şu meşhur İttihatçıların ittihad-ı anasır (etnik unsurların birliği) politikasının hayal ürünü olduğu açığa çıkmasıyla fark edilecektir. Malum; İttihatçılar Fransız ihtilalı sonrası dünyada yayılmaya yüz tutmuş milliyetçilik dalgasının etkisine kapılıp Devleti Aliye’ye etnik kimlik doğrultusunda yön vermeye kalkışmaları sonucu ilk etapta Bulgarlar istiklale kavuşmuştur. Bu arada Avusturya boş durmamış Bosna-Hersek’i kazanmış, en son Girit’i kaybedip topyekûn gayri Türk anasırın ayaklanmalarına zemin hazırlanmıştır. Böylece ecdat yadigârı coğrafyamız bir bir elimizden çıkıp büyük bir dağılış gerçekleşmiştir. Hem de ne dağılış,  bir zaman üç kıtaya hükmeden imparatorluğun sonunu getirecek dağılıştır bu.  Şimdi gel de Ulu Hakanı arama.  Her ne kadar bazı aklı evveller Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın Kanun-i Esasiyi (ilk Türk anayasası) yürürlüğe koymasının arka planında yatan asıl amacın, kendi tahtını korumaya yönelik hamle olduğunu belirtseler de, bizim o’na olan müsbet bakışımız değişmeyecektir.  Nasıl bakışımız değişsin ki; Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın bizatihi kendisi Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşaya söylediği sözlere baktığımızda taht sevdalısı olmadığı ortaya çıkar:
            “ Bir hükümdar için lazım olan şey; memleketin menfaatidir. Eğer bu menfaat kanun-i Esasinin ilanında ise, o da yapılır. Fakat iyi tatbik olunur mu? Türkün menfaati mahfuz kalır mı? Burasını kestiremiyorum..
           … O sahte Islahatın başına bizzat ben geçmeliyim. İngiltere’nin dolaplarıyla düzenlerini boşa çıkarmak için yegâne çare budur. Bugün Islahat fikirleriyle sarhoş olanlar, akılları başlarına gelince devleti uçuruma sevk edebileceğini belki nihayet idrak edebileceklerdir.
        Şayet Ulu Hakan Abdülhamid Hanın düşünceleri hayata geçip o ince siyaset izlenseydi ne kiliseler kanunu yürürlüğe girip Yunan-Sırp-Bulgar birlikteliği vuku bulurdu, ne Balkan Harbi çıkardı,  ne de I. Dünya Savaşına katılırdık. Evet,  Meşrutiyet Midhat Paşa'nın zorlamalarıyla ilan edilmiş ama bunun bir İngiliz ve dış güçlerin bir tezgâhı olduğu da bir vaka. Zira bunu Ulu Hakan Abdülhamid Han tekrardan yetkileri eline aldığında meclisi niye kapattığına dair gerekçesinden bileceğiz.  İyi ki Ulu Hakan,  tüm yetkileri kendinde toplamış, böylece Tanzimat’la başlayan her hususta İngiltere’ye danışalım anlamına gelen tüm sinsi politikalara son verip bunun yerine kendi feraset kokan stratejik yerli politikalarını ikame edecektir. Ne var ki bu stratejik hamle hem kendisine, hem de ülkemize pahalıya mal olacaktır. Zira yürürlüğe koyduğu 33 yıllık denge politikasının semerelerini tam toplayacağı sırada iç ve dış mihrakların tertibiyle tahtından indirilip Osmanlının çöküş süreci hız kazanacaktır.  Aslında bu olay milli haysiyet ve istiklalimizin tahtından indirilişi olayıdır.  Meğer gerçek Hilalimizi o zaman kaybetmişiz.
           Nihayet Ulu Hakan Abdülhamid Han’a yapılan tüm haksız muamelelerden pişman olanlarda oluyor, ama bu geç kalınmış pişmanlık bize pahalıya mal olup Osmanlının hasta yatağında kalkmasına yetmeyecektir.  Nitekim niye bu hallere düştüğümüzün cevabı Şair Rıza Tevfik Ulu Hakan'a ithafen dile getirdiği:
           “.. Tarih adını andığı zaman,
             Sana hak verecek Ey Koca Sultan;
             Bizdik utanmadan iftira eden,
             Asrın en siyasi padişahına”  mısralarında pekâlâ görmek mümkün.
           İcabında o’nu ifade etmede tek başına şiirinde gücü yetmez, ardından bıraktığı eserler kendi hal lisanıyla onu her an anıyor bile. İşte Ulu Hakan Abdülhamid Han döneminden miras kalan eserlerin bir kısmını listelediğimizde;
          “ -Siyasal Bilgiler Fakültesi (Mektebi Mülkiyeyi Şahane),
           -Tıp Fakültesi (Mektebi Tıbbiyeyi Şahane), yani Şişli Eftal Hastanesi ve Askeri Tıbbiyeyi de o kurmuştur. 
           -Harb Okulu (Mektebi Harbiye-i),
           -Teknik Üniversite (Yüksek Mühendis Mektebi),
          -Hukuk-Fen-Edebiyat Fakülteleri,
          -Güzel Sanatlar Akademisi,
          -Maliye ve Ticaret Okulu,
          -Yüksek Muallim Okulu,
          -Dilsiz ve Ama Mektepleri
          -Pekin’den yaptırılan camiler ve Afrika’nın en ücra köşesine kadar açılan tekkeler”  gibi bir dizi eğitim kurumlarda mührü vardır.    Yetmedi o kendi dönemi itibariyle ileri ufuk anlayışıyla gerek tiyatro, gerek ulaşım teknolojisi, gerek İstanbul’un tümünü kapsayan harita çalışmaları, gerekse tıp alanında ki atılımlarıyla göz dolduran yüce bir hakandır. Ayrıca Pasteur’un İstanbul’a davet edilmesi o’nun ne denli ilme önem verdiğinin bir göstergesidir.
        Hicaz Demir yolu projesi İngilizlerin İslam âlemi üzerindeki sömürgeci anlayışını bertaraf edebilecek nitelikte bir projedir. Hakeza GAP projesinin fikri temelleri bile cennet mekân Sultan Abdülhamid Han'a aittir. Hatta Hicaz Demir yolu Projesi ve Boğaz köprüsü formülü dâhiyane zekâsı sayesinde gerçekleşmiştir. Buna Marmaray da dâhildir elbet. Daha nice sayamadığımız birçok reformlar onun yadigârıdır.
          Velhasıl Ulu Hakan; hasta adam gözüyle bakılan Osmanlı’nın yıkılışını bekleyen birçok devlete karşı gerek sosyal, gerek iktisadi ve gerekse askeri reformlarıyla 33 yıl Devleti Aliye’yi ayakta tutup heveslerini kursaklarında bırakan nevi şahsına münhasır bir devletlûdur.
           Vesselam.
               

 http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1098/ulu-hakan-abdulhamid-han.html

22 Nisan 2017 Cumartesi

ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI



ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE BAŞ OLMAMIŞTI

SELİM GÜRBÜZER

   Başlar baş olmalı ki ayaklar kokuşmasın.  Bir zamanlar balık baştan koktuğu içindir iki yakamız bir türlü bir araya gelememişti.  Ne şehirler şehirdi,  ne statükocü liderler liderdi, ne müesses nizam dedikleri nizamdı.
   Malum olduğu üzere, İstanbul birçok medeniyetlere beşiklik etmiş üçüncü baş Roma şehrimizdir. Nasıl üçüncü baş Roma şehir olmasın ki; Roma-Bizans-İslam medeniyetlerinin yaşandığı alan burasıdır. Kim derdi ki Osmanlı daha henüz iki yüz çadırlık bir beylikken ilk başkent nüvesinin temellerini Söğüt’te attıktan sonra bir gün gelip üçüncü Roma'ya dönüşeceğini.  Elbette ki bunu baştan kestirmek mümkün olmazdı. İşte söğütte temeli atılan bu nüve filiz verip dal budak saldıkça payitahtlarımız sırasıyla Yenişehir'e, Yenişehir'den Bursa’ya,  Bursa'dan Edirne’ye taşınmış,  derken Feth-i Mübin'in gerçekleşmesiyle birlikte İstanbul bizim kalıcı payitaht üçüncü Roma başkentimiz olmuştur.  Zaten dünyada böylesi bir dördüncü başşehir yoktur.  Bu yüzden Fatih Sultan Mehmed, bizim için başkenti devletine, devleti başkentine kavuşturan zat-ı şahane tek lider padişahımız dersek yeridir. O aynı zamanda Peygamberimizin mübarek lisanından; ‘İstanbul’u fetheden kumandan ne büyük kumandan’ övgüye mazhar olmuş Payitaht Başbuğumuzdur.  Evet, Fatih, bu hadis-i şerifin müjdesinde batıya karşı doğunun ışığı olmuştur.  Gerçekten de Fatih’in İslam mührünü İstanbul'a taşımasıyla birlikte bu şehir bir bambaşka çehre kazanır da. Öyle ki, İstanbul kısa bir zaman dilimi içerisinde tarihi, kültür ve medeniyet hamlesiyle her haliyle örnek bir başkent haline dönüşüm yaşar da.
        İstanbul sadece bizim değil,  tüm İslam dünyasının da merkezidir. Bakın Şam,  Tebriz, Basra, Bağdat, Semerkand,  Buhara Ankara’ya değil İstanbul’a aşinadır hala.  Aşinalıktan söz edilince ister istemez insanların aklına şu soru takılabiliyor; acaba şu koskoca dünyada İstanbul kadar kendine özgü, kendiliğinden başkentlik özelliği bulunan kaç şehir vardır diye.   Evet, iddiamız odur ki; İstanbul sadece müthiş güzelliği ile dikkat çeken bir şehir değil,  tüm medeniyet kodlarını bünyesinde taşıyan bir dünya başkentidir. Bir yandan gök kubbeden yedi tepeye esen rahmet rüzgârın yeliyle yedi düvele meydan okurcasına gönüllere hoş seda olurken öte yandan köklerinde mevcut olan medeniyet kodlarıyla insanlığı selamlayan bir şehir olarak dikkat çekmektedir. O bizi selamladığında her tepesinden onu seyre daldığımızda insana apayrı bir ruh katan şahika eser bir medeniyet şehri olduğunu idrak ettik bile. Bu yüzden o eşsiz güzelliğini seyretmenin bir ömre bedel olduğunu haykırsak yeridir. Zaten bu özelliği sayesinde hem Türkiye'mizin kalbi olmaya,  hem de dünyayı aydınlatan başkent bir şehir olmaya devam ediyor,  edecekte.   Besbelli ki dünyada birçok ülkeye baktığımızda birçoğu İstanbul'u örnek almış olsa gerek kendi kök kodlarının sembolü gördükleri başkentlerine dokunmamışlardır. Nitekim I. Dünya savaşının o ateşli havasından bizimle beraber aynı kaderi paylaşan Avusturya ve Macaristan imparatorlukları da mağlup düşmelerine rağmen başkentlerine dokunmamışlar, o gün bugündür Viyana hala başkenttir.
        Peki, biz ne yaptık,  bir kere sınır uçlarında kalmanın risk olduğunu düşünerekten Anadolu’nun tam ortasında bir yerde konuşlanmışız. Özellikle kimselerin dikkatini çekmeyeceği bir yer seçmişiz, sanki burayı kimseler görmesin diye tasarlanmış. Tabiatıyla gözden uzak olunca köklerimizle bağımızı yitirir olduk.  Meğer atalarımız;  gözden uzak olan gönülden de uzak olurmuş demekle haklıymışlar. Anlaşılan çokluk içinde birlik anlayışının zıddı bir ulusal söylemle Anadolu’nun orta noktasına mıhlanmanın kararını almışız. Oysa İstanbul tarihi süreç içerisinde bin yıldan fazla payitahtlık yapmış bir şehirdi, Ankara ise daha henüz yüzüncü yılını bile doldurmuş değil. Milli mücadelenin ardından kendimizi göbek taşına kilitlemişiz adeta. Ankara’nın başkent oluşu sebebinin İstanbul’un işgal edilmesiyle yakından ilgisi olduğu söylenir hep. Varsayalım ki o zamanki şartlar çerçevesinde bu görüşü bir nebze geçerli kabul etsek bile, artık günümüzde cephe ilerisi de cephe gerisi de aynı ölçüde risk teşkil eden kapsam içerisinde olduğu su götürmez bir gerçek. Ancak yine de İstanbul’un nüfus potansiyeli ve coğrafi konumu Ankara’ya göre çok daha bir korunma imkânı veriyor. Zaten zaman içerisinde anlaşıldı ki;  Ankara bu konumuyla karşılaştığımız her meselede üstesinden gelemeyecek bir başkent izlenimi vermektedir. Şayet Ankara üniversiteler şehri ya da ilim ve kültür merkezi şeklinde dizayn edilmiş olsaydı bu mesele bir çırpıda çözülmüş olacaktı. Dolayısıyla çok kültürlü ve aynı zamanda tüm medeniyetlerin izlerinin bir arada görmek imkânının bulunduğu payitahtı terki diyar eyleyeli, savunma ağırlıklı konumda kalmışız. Nasıl savunma konumda kalmayalım ki,   çok renklilikten tek renkliliğe geçişişi meziyet addetmişiz. Her şeyden önce İstanbul’la Ankara arasında göze çarpan bariz fark; biri hareketliliğin göstergesi, diğeri durağanlığın simgesi olmasıdır. Yine biri tarihle buluşmanın adresi niteliğinde medeniyetlerin beşiği olması, diğeri ise tarihten uzaklaşmanın ve durağan kalma özellik arz etmesidir. Maalesef dünyada soğuk savaş döneminin sonuna kadar etliye sütlüye karışmama politikasının en iyi şekilde icra edilen hüviyete bürünmüş başkent Ankara dersek yeridir. Neyse ki Tayyip Erdoğan dönemiyle birlikte Ankara’da İstanbul ruhuyla artık hareket eder durumdadır.
   
ANKARA İSTANBUL'A ALTERNATİF OLABİLİR Mİ?
       Bir zamanlar dağdaki çoban da anlamış olsa gerek ki;   dünyadan olan bitenden haberdar olmak için ara sırada olsa şehre inmeye ihtiyaç hissetmez,  ne de olsa dünyadan bihaber durağanlığıyla meşhur içine kapanık bir başkent var niye ihtiyaç hissetsin ki, dolayısıyla dağdaki çobanın gamdan tasadan uzak sürülerinin başından ayrılmamasına şaşmamak gerekir.  Evet, çoban haklıdır, Ankara bu haliyle soğuk savaş döneminin sonuna kadar suya sabuna dokunmama politikasının en iyi şekilde uygulandığı bir başkent olarak dikkat çekmiştir. Fakat gelinen nokta itibariyle bu tutumun sürdürülebilirliği de yoktur. Özellikle etrafımızda cereyan eden etnik ve mezhebi ayrılıkların körüklediği meselelerin yanı sıra Balkanlarda, Orta doğuda, Asya'da,  Akdeniz'de ve Kafkasya'daki hareketlilik Ankara’nın umursamaz havasını bir anda silip süpürebiliyor. Derken artık bir dünya devleti olmak misyonumuza dönüş yapıp, yerimizde çakılı kalmak sevdasında ki ısrarımızdan vazgeçme noktasına geliyoruz. Ankara geçte olsa İstanbul’un misyonunu yüklenme gerektiğini fark ediyor, eskisi kadar bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın tavrı sergilemiyor ve bu anlayışı terk etme noktasına geldi nihayet. Her ne kadar eski klasik şablonlarla yetişmiş bir üst rütbeli askerimiz ‘Bizim ne işimiz var Yemende, Lübnan’da’ diye feryat etse de,  ülke çıkarları ne gerektiriyorsa onu yapmaya mecburuz, bu kaçınılmaz. Hani ne oldu o içe kapanık söz sadece söylenmekle kaldı, gördük ki askerimiz Kore’de olduğu gibi Afganistan ve Lübnan’a da pekâlâ asker gönderilebiliyormuş. Yetmedi Fırat kalkan harekâtıyla mazluma umut zalime korku salacak refleksle sınırlarımızın ötesine taşabiliyoruz artık.
        Zaten istesek de istemesek de tarih ve sınır ötesi coğrafya ile yüzleşmekten kaçamayız, şartlar zorluyor çünkü.  Üstelik her geçen gün Ankara İstanbullaşıyor da.  Bakın İstanbul bir zamanlar yetmiş iki milletin derdiyle dertlenip din ve etnisite farkı gözetmeksizin adaletle yönetirken,  Ankara ise bırakın dış dünyada akan kana duyarlı olmayı, kendi insanının meselelerine bile kayıtsız kalmıştır. Yeni başkentimizin bugüne kadar Kore’ye asker gönderme ve Kıbrıs’a barış gücü çıkarmanın haricinde gözle görülür her hangi bir manevrasına şahit olamadık. Ankara durduk yerde 85 yıllık sürecini halkı tepeden yönlendirmeye çalışıp zaman kaybetmekle dış dünyaya karşı elimizi zayıflatmıştır. Hele şükür ki, halkımız bunca tepeden yönlendirmelerle hor görülüp itilip kakışılmasına rağmen “Allah devletimize zeval vermesin”  diyecek bir gönül yürekliliğinden vazgeçmemiştir. İşte görüyorsunuz insanımız kökleriyle bağları koparılmaya çalışılsa da devletine kolay kolay devletine küsmeyen bir tavır sergileyebiliyor.  Hatta 28 Şubat post modern darbe ve 15 Temmuz FİTÖ ihanet çetesi darbe girişimiyle duyguları rencide edilse de ordumuzu Peygamber ocağı görmeye devam etmekte ısrarlı da. Tabii bu kayda değer bir erdemliliktir. Anlaşılan kök kodlarımız kolay kolay unutulmuyor. Allah korusun kök kodlarımız tırpanlanırsa ortada ne gövde,  ne dal,   ne de yaprak kalır.
         Yeni kurulan devlet Osmanlı’nın devamıydı, ama devamı olduğunun kabulü noktasında tereddüt hali yaşanması bugünkü sıkıntıların kaynağını oluşturdu. Bikere Türkiye Osmanlıdan devr aldığı dış borcu yüklenirken onu bir baba kabul ettiğine iyi bir işaretken Osmanlı devlet geleneğinin tarihi kodlarını inkâra kalkışması da bir o kadar kötüye gidişatın bir işaretiydi. Tabii bu büyük bir hataydı.  Sonradan anlaşıldı ki, kazın ayağı hiçte öyle değilmiş, tarihi kodlar reddedilse bile Osmanlının torunlarıyız gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Ne var ki uzun bir süredir diplomaside masanın dışında kalmamız tarihi tecrübelerden kopmamızdan kaynaklanan bir durumdur. Neyse ki bugün diplomatik başarının masanın başında bulunmakla gerçekleşeceğini fark ettik, dahası ceddin babamızı hatırlayıp taşın altına elimizi koymayı yeniden keşfettik. Dünyada ki hızlı gelişmeler, hızlı dönüşümler bizi bu koridora kendiliğinden sürükledi bile. Artık sadece evimizin önü değil komşu bahçemizin durumu da bizi ilgilendirir anlayışı egemendir. Donuk kalmak bir yere kadarmış meğer.
İÇ GÜVENLİK KAYGISI
      Tek tip insan yetiştirmek, herkese aynı elbise giydirmek ve kültürü basitleştirmek uygulamaları tercih hatasıydı aslında. Sonradan anlaşıldı ki; tek düze uygulamalar içte sıkıntılar doğuruyor. Nasıl doğurmasın ki; geçmişte Şeyh Said’in şahsında simgeleşen Kürt olayı, Risaleyi Nur talebelerine uygulanan sıkı takip politikaları ve Türkçülere uygulanan tabutluk işkenceleri, 12 Eylül öncesi ülkücü ve devrimci refleksin tırmandırılması bunun en tipik misalleridirler. Üstelik Ankara, İstanbul gibi kültürleşemeyip siyasileştikçe her on yılda bir halk iradesi kesintiye uğruyordu. Her demokratik kesintinin ardından halk kendine yakın olanı iktidar yapıp tepkisini ortaya koysa da tek tip üniforma giydirme dayatmaları hız kesmiyordu. Birilerince habire bildik senaryolar servis edilip zaman zaman psikolojik hareketler tazelenerek ülkemizin yarınları karartılmak istense de gerek askeri vesayet simgesi 28 Şubat post-modern darbe, gerekse 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin Başkanlık sistemiyle yerle bir olacağını, yani 16 Nisan’la birlikte tarihin çöplüğüne gömüleceklerin işaretini almış olduk
        Bu arada bir başka mesele de;  kurtuluş savaşı mitinin canlı tutulmaya çalışılma hadisesidir. Galiba bu durum yılların birikmiş korkunun eseri olsa gerek, ikide bir her yıl kurtuluş günleri düzenleme ihtiyacını hissediyoruz. Ebette ki adı üzerinde Milli Mücadele, yani kurtuluş mücadelemiz, ancak garip bir korku hali mi desek, yoksa gereksiz endişe haline kapılmak mı desek bilinmez ama kurtuluş bayramlarını kutlamayı rutin hale getirmişiz. Oysa bu tür kutlamalarla durduk yere halkımıza her defasında korku hali salıyoruz.  Bakın,  Fransa ve Paris iki kez işgale uğramış, ama hiçbir Fransız kalkıp da kurtuluş günü yâd etmez. Biz ise bu güne kadar iç ve dış güvenlik dürtüleriyle kurtuluş törenleri düzenlemeyi hüner sanmışız. Hiç olmazsa bari kurtuluş değil de diriliş desek daha bir mana yüklemiş olurduk. İlginçtir Mareşal Fevzi Çakmak’a ulaşımla ilgili yol yapılması teklifi sunulduğunda,  bakın ne demiş: “Ulaşım geldiğinde güvenliğimiz tehlikeye girer.”
         İşte sergilenen bu tavır sadece Paşanın şahsına münhasır değildi elbet, yaşanan korkuların tipik özetiydi sadece. Kaldı ki dünyanın hiçbir yerinde mantıken Zırhlı Birlikler içte konuşlandırılmaz. Bizim uçbeylerimizin adı ister tank birlikleri olsun, isterse mekanize ve motorize kuvvetler olsun hepsi sınır boylarındaydı, niye? Çünkü adı üzerinde uç kuvvetler, iç emniyeti almak için düşünülmüş bir uygulamadır. Allah aşkına şimdi soruyoruz; Ankara uç bir yer mi ki Zırhlı Birlikleri uç noktalardan orta sahaya alınmış. Tıpkı başkentimizi merkeze aldığımız garabete benzer bir mantık silsilesi sergilenmiş. Şaşmamak elde değil, belli ki iç tehdit duyarlılığı bu kararın alınmasında en önemli etken unsur olmuş. Meğer bir zamanlar kırmızıçizgilerimiz diye dillendirilen şey içte halka ayar çekmekmiş. Hal vaziyet böyle olunca dışa karşı pasif bir devlet görünümü verdik. Kelimenin tam anlamıyla içe karşı sert, dışa karşı esnek ve barışçıl görünmek temel politika addedilmiş. Derken bu tutum halkla devlet arasında güven duygusunu aşındırmaya yetmiştir.

ANKARA ANKARA OLALI BÖYLE DÖNÜŞÜM YAŞAMADI

          Ankara Ankara olalı Atatürk Menderes, Özal ve Tayyip Erdoğan'la devam eden böylesi diplomasi atağını yaşamamıştı hiç. Atatürk bir bakıyorsun Hatay’ı topraklarımıza katıyor, bir bakıyorsun Montrö Boğazlar meselesine el atıyor,  yine bir bakıyorsun İngiltere ve Fransa’ya göz kırparaktan müttefik gibi gözüküp İtalya ve Almanya’ya karşı kendimizi güvence altına alıyordu. Ne var ki İnönü çizgisinde bunları görmek mümkün değildi, bu çizgide daha çok suya sabuna dokunmamak vardır. Menderes, Özal ve Tayyip Erdoğan yönetimleri İstanbul merkezli çizginin dışa açılan penceresi olurken, İnönü, kısmen Demirel, Mesut Yılmaz ve Ecevit iktidarları da Ankara merkezli içe kapanma adresinin ana hattını temsil eder. Malum, Özal’da bürokratik görevinde ayrılıp politikaya soyunduğunda milletçe kabul gördü görmesine ama, o da ancak Ankara’nın derin güçlerini aşabildiği ölçüde dönüşüm projelerini gerçekleştirebilmiştir. Nitekim Tayyip Erdoğan’ın zaman zaman Ankara’nın bürokratik engellemelerini aşamadığı serzenişinde bulunması bu durumu teyit ediyor. Belli ki bürokrasiye genellikle değişim siyaseti izleyenler takılıyor hep. Zira bürokratların pek çoğu gerçek hayattan gelmiş insanlar değildi. Dolayısıyla siyaset bürokratik yapıya bürünmek zorunda kalıp,  Ankara nefes alamaz oluyordu.  Madem 16 Nisan 2017 refarandumuyla Başkanlık modeline geçtik o halde Ankara bir an evvel bürokrasinin o sıkıcı ve boğucu havasından kurtulmak zorundadır. Şayet yarınlarımızı heba etmek istemiyorsak, buna mecburuz da.
          Eski Türkiye’de az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik, derken ‘Ankara’nın taşına bak gözlerimin yaşına bakar’ diyerek teselli olmuşuz hep. Bazı aklı evvel kendini elit sanan güruh hala eskinin kara tren türküleriyle avuna dursun,  bu ülkenin gerçek sahipleri lafla değil icraatlarıyla Ankara-Konya ve Ankara-İstanbul arası hızlı tren hattıyla gönül bağını kuruyor artık. Hızlı tren İstanbul’u daha bir cazip hale getirmesi bir yana orta noktadaki Ankara’yı kendine yakın kılıyor da.  Şu bir gerçek Ankara yakınlaştıkça bizde yakınlaşıyoruz. Elbette ki bu sevindirici bir gelişmedir. Tabii bitmedi dahası var, şöyle ki;  Türkiye’yi bir uçtan diğer uca demir ağlarla örmekle kalmayıp denizin altını da üstünü de demir ağlarla, oto yollarla örüyoruz. Hele demir ağlar, havalimanlarıyla ve otoyollarla Avrupa’yı tarihi ipek yoluyla birleştirecek hat tamamladığımızda tarihle yüzleşmemiz çok daha çabuk ve farklı insan ilişkiler ağıyla buluşmamız çok daha kolay olacaktır. Anlaşılan o ki, kültür merkezli İstanbul ile siyasi ve ticari merkezli Ankara’nın gerçek manada buluşmasına şahit olacağına inancımız boşa çıkmayacaktır. Gelinen nokta itibariyle ümit varız. Derken bu ümitle ufkumuzu ötelere yelken açmış olacağız.
         Vakit kaybetmeden bir arada yaşamak için yeniden el ele gönül gönüle verip birliği tesis etmeli ki yeniden dirilişe geçebilelim. Hem ayrımcılıktan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Şayet Ankara silkinirse ya da asıl kaynağına dönüş yaparsa dünyanın özlediği o asıl barış rüzgârları o zaman doğabilir.  Çünkü bu ümidi her zaman milletçe sinemizde taşıyoruz.
         Velhasıl; Artık ayağa kalkma zamanı. Gün bugündür. O halde tarihi misyonumuz gereği 2023 Türkiye’sine tez yol almalı.
           Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1078/ankara-ankara-olali-boyle-bas-olmamisti.html

17 Nisan 2017 Pazartesi

BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL


BİR DEĞİŞİM ÖNDERİ ÖZAL

 SELİM GÜRBÜZER

         Anadolu’nun bağrından kopup batıya da yelken açabilen bizden bir liderdir. O’nun nevi şahsına münhasırlığı; hayallerini ak ve kara ekseni üzerine kurgulamamasından, insanları sen, ben ve öteki olarak nitelendirmemesinden, her defasında hür irade, dindar ve demokrat tavır sergilemesinde kendini belli edecektir. Düşünsenize daha hayatta iken öteki âleme uğurlanacağı gün için bile Fatih Sultan Mehmet’in manevi soluğunu yüreğinde hissetmenin heyecanıyla “Beni İstanbul’a defnedin” vasiyetini ihmal etmeyecek kadar can yürek bir liderdir. Zaten bu vasiyet yerine getirildiğinde Fatih Sultan Mehmet’ten aldığı ilhamla çağ açıp çağ kapatarak tarihe not düşmüşlüğü ve kader birlikteliğinin varlığı bir kez daha teyit edilmiş olur.  İşte İlahi kader bu ya, her iki liderde ismiyle müsemma İstanbul’un İslam’ın bol olduğu toprak bağrında buluşur da. Tabii ki böyle buluşmaya can kurban, baksanıza onun naçiz bedenini toprak çürütmekten imtina eder de. Tahmin etmişsinizdir kimden söz ettiğimizi, hiç kuşkusuz Özal’dan başkası değildir elbet.
         Türk siyasi tarihi, iki ana kaynaktan beslenip tüm versiyonlarıyla birlikte günümüze dek uzanmıştır.  Malum, bu iki siyasi ana ekolün birinci kutbunu CHP,  ikinci kutbunu DP temsil eder. Aslında ikisi de İttihat Terakki kökenlidir, ama aralarında temsiliyet bakımdan bariz farklılıklar söz konusudur. Bakmayın siz öyle siyasi çizgide İsmet İnönü’den bugüne birinin sol, diğerinin sağ parti olarak göze çarpmasına,  bu iki parti arasında asıl farkı ortaya koyacak faktör solun devletçi yapıya bürünmesi, sağın ise halkla bütünleşen yönde evirilmiş olmasıdır. Kaldı ki Özal, her iki çizginin de ötesine taşıp liberalinden milliyetçisine, muhafazakârından solcusuna dört eğilimi “arım balım peteğim” amblemi altında ortak paydalarda buluşturacak yeni bir anlayışı da ortaya koyacaktır. Hatta bunla da kalmaz Türkiye’nin önüne yeni bir yol haritası koyup bir dizi reformları hayata geçirecek kaptan-ı deryalık vazife üstlenecektir. Gerçektende ömrünün sonuna dek vazifesini en iyi şekilde icra edip tarihe Türkiye’ye çağ atlatan reformcu lider olarak tarihe not düşer. Dahası Türkiye lideri olarak adından söz ettirir de.   
           Evet,  o alışılmışın dışında eski köhnemiş siyasi anlayışlara son vermenin ötesinde Türkiye’ye ufuk açan yönüyle dikkat çekecektir. Ufuk açması da gerekirdi. Zira Başbakanlığının öncesinde yaşadığı ve gördükleri vardı. Zaten Özal’ı karizmatik kılan da yaşadıkları ve gördüklerinden çıkarımlarda bulunup Türkiye’ye çağ atlatmasıdır. Şayet Türkiye’nin önünü açmaya yönelik çıkarımlarda bulunmasaydı ne doksanlı yıllardan,  ne de iki binli yıllardan bahsedecektik, söz konusu yıllar bizim için kayıp yıllar olacaktı.  Allah korusun belki de geldiğimiz noktada üçüncü dünya ülkeleri kategorisine dâhil olacaktık. İşte O, buna meydan vermemek için önce Türkiye’ye çağ açtırma yönünde düşünüp kafa yorup sonra da dünyaya açılaraktan meselenin üzerine gidecektir. İyi ki kafa yorup dünyaya açılmış bu sayede yurtdışı birikimini bürokratik kademelerde uygulayarak ilerisinde vizyon sahibi bir lider olarak karşımıza çıkmış olur.  Hani derler ya inanmak yolun yarısıdır diye. Gerçekten o vizyonuyla adım adım inandığı ilkeler doğrultusunda Türkiye’nin önünü açmasını bilmiştir.              İşte Türkiye toplumu böylesi bir vizyon sahibi lider sayesinde kapalı toplum olmaktan çıkıp açık toplum hale gelecektir. Tabii Türkiye’nin bu noktaya gelmesi hiçte kolay olmadı. Çok şükür özünde var olan inanmışlık ve azmi her türlü engel karşısında dik durmasına yetecektir. Nitekim Kartal Demirağ parti kongresinde ilk kurşunu sıkıp mikrofondan sekmesiyle birlikte eline isabet ettiğinde “Allah’ı verdiği ömrü O’nun isteğinden başka alacak yoktur” diyerek adeta öncesinde beyaz kefen giymiş hazırlığıyla hiçbir gücün tehdidine aldırmaksızın yoluna devam edeceğini göstermiştir. Statükocu kesim hariç, o’nun kararlı duruşuna, onun gösterdiği o müthiş performans ve başarı grafiğine milletçe hayranız da.  Bakın bir bayan gazetecinin gözünden kaçmamış olsa gerek ki Euromoney dergisinde yaptığı röportaj esnasında Demirel’in başarılı olduğu iktidar dönemlerin arka planında Özal’ın parmağı olduğunu fark ediyor. Ki; o yıllar Özal’ın bürokrat olduğu dönemlerdi. Düşünün ki bürokrat dönemi böyleyse iktidar dönemi hepimizin malumu.  Asla bu üstün başarı ne bir şans ne de tesadüf eseridir, bilakis tevafukun ta kendisiydi. İşte karakterinde kodlu olan bu tevafuk durum Türkiye’nin önünü açacaktır. O karakter önce bürokratik faaliyetleriyle,  12 Eylül sonrasında ise Türk siyasi hayatına damga vurmasıyla kendini gösterecektir. Derken Türkiye uzun bir aradan sonra Ankara’da ilk kez koltuğuna çakılı kalmayan, sürekli hareket halinde ve dış temasları ihmal etmeyen dinamik bir Başbakanla yüzleşecektir. Şurası muhakkak bir siyasetçi ne kadar Ankara’ya mahkûmsa biliniz ki böyle liderden Türkiye'ye pek hayır çıkmaz, malum bu tip koltuk sevdalıları toplum nezdinde itibar görmediği gibi dünyadan bihaber lider olarak yaftalanırlar.
          Hele tarihten bugüne vizyon sahibi liderlere şöyle bir baktığımızda hemen hepsi dünyaya açılan, çok okuyan, çok düşünen değişim öncüsü oldukları görülecektir. Özal’da tarihler 1952’i gösterdiğinde Amerika’ya gitme fırsatı yakalayacaktır. Fırsat bu ya,   hemen bu fırsatı çok iyi değerlendirip Türkiye’ye dönüşünde ODTÜ’de matematik dersi verecektir, daha sonraki yıllarda ise Amerika’da Dünya Bankası uzmanlığında görev yapıp Türkiye’ye dönüşünde bu kez Demirel’in baş müşaviri olur. Akabinde planlama müsteşarlığı görevi ifa eder. Böylece bunca bürokratik kademelerde edindiği tecrübelerin meyvesini şartların lehine dönüşmesiyle birlikte hem Başbakan hem de ilk sivil Cumhurbaşkanımız olduğunda toplayacaktır. Ama bu arada Cumhurbaşkanlık makamı Başbakanlık dönemindeki gibi aktif makam olmadığı besbelli ki canının sıkıldığı gözlerden kaçmayacaktır.  Ve ölümüne yakın bir zamanda aktif siyasete dönme sinyalleri verecektir. Nitekim Muhsin Yazıcıoğlu ile bu hususta köşkte istişarede bulunma ihtiyacı hisseder. Özal,  çok iyi biliyordu ki; Muhsin Başkan gönül adamı bir siyasi lider ve tıpkı kendisi gibi cesur yürekti. Bu yüzden yeniden siyasete dönmek için Muhsin Başkanla yola koyulma isteği bürümüş kendinde, ama bu düşüncenin gerçekleşmesine ömrü yetmeyecektir. Şimdi her ikisi de gönül tahtındadır: biri Fatih'in fethettiği İstanbul’da, diğeri Mehmet Akif'in Ankara’da İstiklal marşını yazdığı evle bitişik Taceddin Dergâhının yanı başında medfundur.  
              Yukarıda da işaret ettik ya,  o’nun adım adım en tepe noktasına gelmesinde en büyük etken unsur mazide yaşadıkları ve bu yaşadıklarından çıkarımlarda bulunması, müthiş tarihi hafızaya ve ileriyi görebilecek engin zekâsıyla olayları analiz edebilme kabiliyetine sahip olmasıdır. Değim yerindeyse ‘kökü mazide olan atiyiz’ anlayışında bir beyne sahipti. Zira tarihe çok büyük merakı vardı. İşte çocukluk ve gençlik yıllarında birtakım siyasi açıdan unutulmaz karelerle iç içe yaşamışlığı kendisinin tarihe merak salmasına yetecektir.  Böylece yaşadıklarıyla okuduklarını karşılaştırıp her karede yaşanan hatıralar zaman içerisinde kendisi için canlı birer tarihi vesika olacaktır.  Öyle ki tarihi hatıralarında;
         -Yaşadığı dönemler itibariyle Cumhuriyetin yılbaşı balolarıyla simgeleştiğini yakından görmüşlüğü var.
         -Ezan’ın Arapça okunduğu devirleri görmüşlüğü var.
         - Simgesel değişikliklerle devlet memurlarının kobay olarak kullanıldığı günleri görmüşlüğü var.
          -Ebeveynlerinin memur olması dolayısıyla balolara götürüldüğünü ve insanların zorla dansa kaldırıldıklarına şahit olmuşluğu vardır.
           İşte yaşadıkları ve gördükleri pek çok karenin ruhunda bıraktığı bir takım iz düşümler kendisini kötü gidişatı durdurmak için bir şeyler yapmaya sevk edecektir. Öyle ya, eli kolu bağlı kalıp seyretmek olmazdı,  bikere aklına koymuştu istese de yerinde duramazdı.  Artık bundan böyle kendince strateji belirleyip sırası geldiğinde isteyen dans eder, isteyen dans etmez anlayışının hâkim olacağı bir Türkiye inşa etmek için azmedecektir. İlginçtir namaz kılmayı bizatihi yaşadığı aile ortamında öğrenmiş değil, sadece yengesinin birkaç kez namaz kılarken görmüşlüğü vardır.  Bu yüzden okuduğu İstanbul Teknik Üniversitesinde namaz kılan gençlerin yanına bir ara sokulduğunda bana da öğretin demiş ve öyle başlamış dini hayatın ilk basamağına.  Başlamış başlamasına ama bu kez de yasaklı dönemlerde gizli gizli namazlarını kıldığında ruhunda kendini ele vermemenin sancısını ruhunda hissedecektir hep. Hele ki; arkadaşlarıyla birlikte takibe alındıklarında iç âleminde oluşan çalkantıyı bir Allah bilir, bir kendisi. Kim bilir o çağlarda ruh dünyasında daha ne gibi gelgitler yaşamıştır.  Neyse ki içindeki dalgalanmalar tasavvuf büyükleriyle karşılaştığında durulacaktır. Nitekim tasavvufi terbiye etkisini gösterir de. Malum olduğu üzere 12 Eylül sonrası Muhammed Raşid Hz.lerinin askerlerce Gökçeada’ya sürgün edildiğinde Cumhurbaşkanı Evrenden ilk talebi mecburi ikametin kaldırması olmuş ve bu yönde gösterdiği gayretle iki yıl süren sürgün hayatı kaldırılıp tekrar Menzil’e dönmesine vesile olur.
            Evet, gençliğinden Başbakanlık dönemine kadar tüm yaşadıklarından ders çıkarmasını bilen liderdir o.  Her ders çıkarışında Türkiye’nin gidişatının muhasebesini iç dünyasında yaptığında bir ara başını yerden kaldırıp ‘Ya değişecek,  ya değişecek’ diye kendi kendine söz verip öyle yola koyulacaktır. Nasıl yola koyulmasın ki,  etrafına baktıkça her alanda hantallık gırla gidiyordu, bürokrasi desen hak getire, devlet kurumları desen hakeza yine aynı,  değim yerindeyse ‘sallabaşı al maaşı yan gel yat osman’  anlayışı hâkimdi. Sadece hantallık ve statükoculuk iç politik arenada olsa gam yemeyiz, hariciye camiası da yerine çakılı devrim muhafızı gibiydi. Zira İnönü tutuculuğu dış politikaya da sirayet etmişti. Oysa Atatürk öyle değildi; bir bakıyorsun Hatay’ı topraklarımıza katıyor, bir bakıyorsun Montrö Boğazlar meselesine el atıyor,  yine bir bakıyorsun İngiltere ve Fransa’ya göz kırparaktan müttefik gibi gözüküp İtalya ve Almanya’ya karşı kendimizi güvence altına alıyordu. Ne var ki İnönü çizgisinde bunları görmek mümkün değildi, bu çizgide daha çok suya sabuna dokunmamak vardır. Maalesef gerek hariciye, gerekse dâhiliye bürokrasisi İnönü yolunun takipçileri olarak vazife ifa etmişlerdir. Bikere olaylara at gözlüğünden bakmaya alışmışlar, isteseler de değişime ayak uyduramazlar. Meseleleri hep masa başından değerlendirdiklerinden sahaya inmezler,  korkak ve ürkektirler, değişim nedir bilmezler, brifing alarak bilgilenmeyi yeğlerler.  İcabında sıkıştıklarında brifing aldıkları zinde güçlere ihtilal davetiyesi çıkarmaya da pek meraktırlar. Bu yüzden bu tip bürokratik yapılanmalar hiçbir zaman seçilmişlerin yanında yer almaz. Zaten alsalar şaşardık,  atanmış kolluk kuvvetlerin yanında konu manken olup köşe başlarını tutmak varken durduk yere niye hayatlarını riske etsinler ki. Habire Atatürkçülüğü habire koz olarak kullanıp işin kolayına kaçmaktalar. Oysa izledikleri yol asla Atatürk’ün yolu değil,  düpedüz İnönü statükoculuğudur. Dahası Atatürk ve Fatin Rüştü Zorlu’nun dış politikada anında karar verip ufuk açan anlayıştan çok uzaklardı.  Baksanıza değil midir ki Fatin Rüştü Zorlu’nun dış politikada başarılarını kıskandıkları içindir idamına sessiz kalmışlardır.  İşte görüyorsunuz nerede işe yaramaz, nerede rozetleri cüsselerinden büyük kelli felli adam varsa koro halde başımıza çöreklenmişler. Zaten işe yarar adamlar olsalar ömür boyu sloganların esiri olmazlardı. Bir zamanlar tavaf ettikleri koskoca Rusya bile dünyada esen yenilik dalgası karşısında yelkenleri indirmek zorunda kalıp glasnost perestroyka politikalarına sarılmıştır. Tabii bitmedi dahası var;  devamında demir perdede yaşanan bu değişim dünyada özgürleşme eğilimlerinin daha da artmasını tetikleyip yeni dönüşümlerin yaşanacağının habercisi olur da. İşte Avrupa Birliği, işte Amerika, işte Kanada, işte Meksika, İşte Güney Amerika'da birbiri ardına kurulan birliktelikler bunun tipik göstergesi zaten. Hakeza bir başka gelişme Japon merkezli alan uzak doğu örgütlenmeleri ve bizdeki Karadeniz işbirliği gibi daha nice değişim ve dönüşüm hamleleri de öyledir.  Her ne kadar bizim monşer hariciye değişmemekte ısrar etse de dünyanın genel gidişatı bir gün gelir onları da değiştirecektir, bu kaçınılmazdır.
          Bakmayın siz öyle ABD’nin tek başına dünya jandarmalığına soyunmasına, eninde sonunda o da çöküşün eşiğine gelecektir. Zira hiç kimse bu dünyada şah değil padişah değil, artık ABD’nin karşısına alternatif güç çıkıyor da. Şu bir gerçek yaratılış kanunları gereği her şey Habil ve Kabil kutbunda olduğu gibi iki kutup üzerine seyrediyor. Bu demektir ki; Allah nurunu tamamlayana dek hak ve batıl kavgası devam edecektir, süreç devam ediyor ve işliyor da.
          Malumunuz ülkemizde bir zamanlar refah devleti ülkü edinilmişti,  bir zaman gelmiş bireyi dışlayan sosyal devlet anlayışı popülerlik kazanmış. Çok şükür her iki anlayışta tükenmiş durumda.  Artık devlet endeksli politikalar yerine insan odaklı siyaset revaçta.  Revaçta olması da gerekir. Çünkü küreselleşmenin dorukta olduğu çağda Devlet baba geleneğinde ısrar etmek yarınlarımızı heba etmek demekti. Bu yüzden  ‘Devletin malı yemeyen domuz’ diye tabir edilen hantal anlayışına son vermek gerekirdi. İyi ki de Özal’ın bu çarpık anlayış dibe vurduracak değişim yönünde başlattığı girişimler devreye girerde insanı merkeze alan ve insanın refahına yönelik politikalar kabul görecektir.  Özal bunla da kalmaz devletin patron olamayacağı noktasında halkı ikna edebilmiştir. Derken onun çabaları netice verip devlet tek başına  ‘ekmek kapısı’ anlayışı yıkılmış olur. Gerçi Özal’ın da devletin değişik bürokratik kademelerinde hizmet vermiş olmasından olsa gerek kendi üzerine azda olsa devletçi yönlerinin sinmişliği gözlerden kaçmaz, ama yinede her şeye rağmen özelleştirme ve bireyi ön plana alan anlayış onda daha baskındır.  O’nun devlete bakışı halkın hizmetkârı devlet anlayışıdır.  İnsana bakışı da hem madden hem de manen vatan millete faydası olacak üretken kişilik sergilemesidir. Madem öyle girişimcinin önündeki engeller kaldırılmalıydı,  ama nasıl? Özal’ın kendini siyaset sahnesine attığı günü hatırlayanlar çok iyi bilir;  seçim öncesi propaganda çalışmalarında evvela köprüyü satarsın satamazsın tartışmalarıyla özelleştirmeye ışık yakmış, ardından uygulamasına geçip bu konuda kamuoyu hazır hale getirilmiştir. Derken satılan köprünün kazancıyla bir yenisi yapılıp sınırlarına haps olmuş bir ülke yerine, dünyaya açılan bir Türkiye doğmuştur.  Gerçekten de Özal’ın ortaya koyduğu her icraat halkımızın gözünü açar da.  Bu öyle bir göz açış ki;  bir sabah uyandığımızda tek kanallı siyah beyaz televizyon mahkûmiyetinden çok kanallı renkli televizyona geçişimiz gerçekleşir de.  Böylece dünyaya tek pencereden değil çoklu pencereden olayları objektif olarak değerlendirir hale geldik.  
           Hele Eski Türkiye’nin bir zamanlar geçirdiği halini bir düşünün, malum o yıllar çöp yığınlarından geçilmezdi.  Teknoloji desen hak getire, Özal’ın o değişim ve dönüşüm yönündeki reformlar hayatımıza yansımasaydı şunu iyi biliniz ki internet’ten bihaber Ecevit tarzı daktilo tuşlarına dokunmakla ömür tüketecektik. Özal adeta hem çağ kapatıp çağ açtı dersek yeridir. İşte vizyon denen şey budur. Yerellikten evrenselliğe gidişin süreci onla başladı, şayet açtığı yoldan geri dönülseydi asıl irtica tehlikesi o zaman yaşayacaktık. Zira irtica geriye dönüş demektir.  Meğer birilerinin iki de bir başörtüsünü irtica simgesi olarak takdim etmesi ülkemizi geriye götürdükleri gerçeğini örtbas için ileri sürdükleri bir kılıfmış.  Oysa ne dedelerimizin sakalı, ne de ninelerimizin eşarbı ay’a çıkmamıza engeldi, engel olan statükocu zihniyetin sırça köşklerde teknolojik gelişmelerden yoksun hayat yaşamalarıydı.  Neyse ki Özal’la birlikte değişim dönüşüm yaşandı da tencere tava çalanların maskeleri düşmüş oldu. Böylece memleketin hakiki evlatlarına, yani sarrafların önü açılmış oldu. Artık bu ülkede kuru gürültüye, yani tenekecilere yer yoktur.   Bakın,  sarraflar çarşısı sessiz, ama sermayenin asıl kazanıldığı alandır. Tenekeciler çarşısı sesli ama daha çok boşa kürek çalan alandır. Şayet dert dava çağ atlamaysa ancak sessiz devrimle atlanılacağını gördük,  gerisi sadece lafı güzaf.
           Yine bakın gelinen noktada artık Türkiye kabına sığmıyor, doludizgin ötelere kanatlanmak üzere,  baksanıza halkın gözünde parlayan ışık bunu doğruluyor. Her ne kadar bu gidişattan derin devlet klikleri ve elitist seçkinler endişelenseler de, korkunun ecele faydası yok,  değişim kaçınılmazdır, asla tencere tava çalarak değişimin önüne geçilemez. Değişimi idrak edebilmek için sarraf olmak icap eder. Hele şükür Özal devletin başına geldi de devletin yürütme erki hantallıktan çıkıp hızla karar veren organ hale gelebildi. Tabii ki iş bilenin,  kılıç kuşananın, ‘bir koyup üç alırız’ irade ortaya koyabilecek yürek işidir. Üstelik bu ifadeler milletçe üzerimize sinmiş olan ezikliğimizi almaya yetti de.  İşte bu cesur çıkış aktif dış siyaset politikayı beraberinde getirir de.  Zira ABD’ye gittiğinde başkanın karşısında ceketini ilikleyip el pençe divan duran Başbakanların tam aksine ABD Başkanına elini uzattığında ‘Buraya para talep etmeye değil, ticaret yapmaya geldim’ diyecek kadar aktif ve şahsiyetli dış politika örneği ortaya koyacaktır. Böylece kapı kapı para dilenen Türkiye portresini bir kalemde siliverecektir.  
           Evet,  Özal yürekli bir liderdi.  En kafa karıştırıcı fikirlerin bile, mesela federal devlet yapılanma hususunun konuşulmasından ve tartışılmasından korkmamalı diyebilen tek devlet adamıdır. Dikkat edin federal yapıya geçelim demiyor tartışın diyor. Tabii ilk etapta bu cümleler birçoğumuz üzerinde şok etkisi oluştursa da sonradan anlıyoruz ki;  federal yapı,  üniter yapı devlet tekniği açısından idari yapı konusudur. Aralarındaki farkı görmek bakımdan konuşulmasında ne mahzur olabilir ki. İşte Özal işaret ettiği husus konuşulsun ki pek çok kavram tabu olmaktan çıkıp gelişmemize engel olmasın. Besbelli ki üniter devlet kavramı çokça alışık olduğumuz kavram olduğu içindir,  birileri federal kavramdan görüş belirttiğinde hemen bir bakmışsın adamın ağzına kilit vurulmaya kalkışılmakta.  Dedik ya Özal her şeyin konuşulmasından yana liderdir, mizacı gereği kavramların tabu hale getirilmesinden nefret ederdi. Kaldı ki büyük coğrafyalara hükmeden devletlerin federatif yapılarına baktığımızda hiçte bölünme ve parçalanmalarla çalkalanmıyorlar. Keza Türkiye olarak üniter yapıya sahip çıkmamızda bölünme parçalanma doğurmaz. O halde üniter yapıya sahip çıkmamız federalizme lanet okumayı gerektirmez. Dolayısıyla gerek federal yapı, gerekse üniter yapı idari sistem içerisinde ele alınması gereken konulardı. Federal yapıdan söz etmek asla toprak kaybına onay vermek ya da bölünüp parçalanalım demek değildir. Zaten böyle değerlendirdiğimizde biliniz ki işin içinden çıkamayız. Düşünsenize Kenan Evren bile ahir ömründe Türkiye’nin Ankara’dan yönetilemeyeceği çizgisine gelebiliyor Hiç kimse boşa heveslenmesin,   durduk yere bölünme fobisiyle şu güzelim cennet vatan ülkemizi çaresiz, ürkek, korkak bir ülkeymiş gibi göstermeye gücü yetmeyecektir.  Kaldı ki Türkiye Fırat Kalkanı harekâtıyla lider bir ülke olduğunu yedi düvele karşı ispatlamış durumda. Yani sınır ötesine taşmakla üniter yapımıza halel gelmedi, gelmezde. Bilakis üniter yapı içerisinden mazluma umut zalime demir çelik yumruk olduk.
          Eski anlayışlar pirim etmiyor artık, küresel rüzgârların estiği dünyamızda yeni şeyler söylemek, yeni kararlara imza atmakla belirleniyor siyaset. Hani derler ya eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağar orası abad olurdu. Belli ki bu söz bir takım siyasilerin kulağına küpe olmamış olsa gerek ki meydanlarda halkı iki anahtar ya da herkese bir araba gibi vaatlerle kandırmaya çalışmışlardır. Kandırmaya çalıştılar da ne oldu, duygu sömürüsü de bir yere kadardır, onlar eski alışkanlıklarından devam ede dursunlar, Türkiye 16 Nisan 2017 yılı itibariyle sistem değişikliği yolunda, Özal’ın Başkanlık modeli hayali gerçek oluyor artık. Evvel Allahın izniyle bu değişiklikle birlikte Özal’ın “21. asır Türk asrı olacaktır” ideali vuku bulacaktır
        Özal zehirlendi mi zehirlenmedi tartışmalarına son verecek gelişme 15 Temmuz Darbe girişimi sonrasıyla FETÖ tutuklamalarıyla daha da netlik kazanır. Nitekim Oğlu Ahmet Özal babasının mezarının açılmasının arefesinde Adli Tıp Kurumu Başkanı Haluk İnce’ye bu hususu sorduğunda verdiği cevap çok ilginçtir: Zehir var zehirlenme yok.  Tabii Adli Tıp Kurumu Başkanı ve bir takım Adli Tıp çalışanlarının 15 Temmuz sonrası FETÖ soruşturmasında tutuklanmalarıyla birlikte Ahmet Özal’ın zihninde bu işte FETÖ parmağı var olduğu düşüncesini uyandırmaya yetecektir. Gerçektende Haluk İnce’nin kurum başkanlığına getirilmesiyle birlikte,  kendisi dâhil çalıştığım kurumumdan biliyorum onun döneminde Ankara Adli Tıp Grup Başkanlığına getirilen dört başkandan üçü FETÖ soruşturmasından tutuklandı. Dolayısıyla İstanbul Adli Tıp Başkanının Ahmet Özal’a cevaben sarf ettiği  “zehir var zehirlenme yoktur” sözüne şaşmamak gerekir. Neyse ki oğul Ahmet Özal bu işin peşini bırakmayacaktır, babasının en son Orta Asya ziyaretinde eşlik eden şahıslardan birinin zehir olayı ile alakalı olduğunu  ilgili yerlere ilettiğinde o şahsın maalesef yurt dışında arkasında herhangi bir iz bırakmaması bilgisine ulaşacaktır. Ahmet Özal tüm bu yaşananları ne anlama geldiğini düşündüğünde bir den aklına çok yıllar öncesinde babasıyla Yalçın Özer’in yaptığı röportaj aklına takılır. Röportajda:
- Fetullah Gülen nasıl biri?
-Korkuyorum.
-Nasıl yani?
                     -Bu korku şahsımla alakalı gözdağı korku hali değil, bu adam benden Türkiye’yi değil dünyayı istiyor, tehlikeli bir örgüttür,  işte benim korkum budur.

         Tabii Ahmet Özal bu anısını aktardıktan sonra babasına Fetullah’ın adamlarının emniyete alınması yönünde liste verilir. Rahmetli Özal bunu kabul etmeyince,  Fetullah 1991 yılında Sızıntı’da Özal’ın dediklerini yapmadığı için ağır ifadelerde bulunur. Yetmedi bunun bedelini kendince Orta Asya gezisinde zehirlenerek ödettirilir. Oysa O’nu zehirleseler ne yazar, o şimdi gönül tahtında yaşamakta, ruhu şad olsun.

http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/1057/bir-degisim-onderi-ozal.html