GÜNDÜZ GAZETESİNİN
AYDINLIK YÜZÜ: AZİZ BAL
SELİM GÜRBÜZER
Şöyle geçmişe dönüp Ülkü yolunun gazetelerine,
dergilerine baktığımızda hep hafızamıza unutulmaz isimler olarak Osman Yüksel
Serdengeçti, S. Ahmet Arvasi, Taha Akyol, Abdurrahim Karakoç, Erol Güngör,
Ayhan Tuğcugil, Cemil Meriç, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Türkdoğan, Nejdet
Sevinç, Galip Erdem, Nuri Güngör, Lütfi
Şahsuvaroğlu gibi isimler gelir elbet. Her nedense onca birbirinden değerli
isimlerin arkasında köşe yazılarının redaksiyonunda, gazetenin sayfa
düzenlenmesinde çok büyük emeği olan editörlerimiz, muhabirlerimizin pek isimleri
bilinmez. Öyle ya, bir zamanlar Ülkü Yolu
harekâtının sesi Hergün Gazetesinin Türk–İslam köşe yazarı kimdir diye sual edildiğinde
milyonlarca insanın aklına düşecek tek isim olarak S. Ahmet Arvasi bilinir de, ama o köşe yazısını derleyip toparlayıp
redaksiyonuna yaptıktan sonra vizyona sokan isim kimdir diye sual edildiğinde
ise o editörü bilecek insanların sayısının bilen bir elin parmaklarını geçmeyeceği
muhakkak. Kim bilir kimdi, hayatta mıdır
bilinmez ama bildiğimiz tek şey Türk-İslam yazılarının yayına girmeden önce göz
nurunu akıttığı, adeta zihin fırtınası
yapıp estetiklik kazandıran isimsiz kahramanlar kütüğüne adını yazdırmış
olmasıdır. Nasıl ki, ehli sünnet yolunda senedi itibariyle “Ahrette âlimlerin
mürekkebi şehit kanlarından ağır basacak”
zayıf hadis görünse de manası itibariyle doğru olarak kabul görmesinden
hareketle diyebiliriz ki, en az o âlimler kadar bilge şahsiyetlerin mürekkeb
damlalarını sayfalara aktaranlarında üstün insanlar olduğunu çok rahatlıkla
söyleyebiliriz. Hele ki, bir de editörlerimiz kendilerine Peygamberimizin vahiy
kâtiplerini örnek almışlarsa değme keyfine. Hiç kuşkusuz bu misyonla mürekkep
damlalarında bir katre olmaya kendilerini adamaları bile Allah indinde
Salih amel olarak karşılık
bulacaktır.
Malumunuz, Gündüz Gazetesi yayın
hayatına girdiğinde Muhsin Yazıcıoğlu ve sevenleriyle özdeşleşmiş Alperenlerin
sesi olarak yankı buldu. Nasıl yankı
bulmasın ki, gazetenin mutfağında Ülkü Yoluna aşkla muhabbetle gönül vermiş
ülkü fikir emekçilerin dokunuşları vardı.
Hiç kuşkusuz o yıllarda kıt kanaat imkânlarla gazetenin günlük olarak her
gün düzenli bir şekilde yayına girmesi için ter döken isimlerden biride Aziz Bal’dı. İşte bu değerli isimle yolumun
kesişmesi Gündüz Gazetesinde araştırma inceleme yazılar yazmam sayesindedir. Zaten
Gündüz Gazetenin baskıya hazırlandığı binayla Büyük Birlik Partisi Genel
Merkezi binası Sıhhiye’de birbirine sırt sırta vermiş yerlerde faaliyetlerini
yürütüyorlardı. Bende o sıralar Beşevler’de Milli Eğitim Bakanlığı Sağlık
Merkezinde Biyolog olarak çalışıyor olmam avantajıyla hemen her gün iş çıkışı
Ankara Sıhhiyedeki Sağlık Bakanlığının arka sokağında BBP Genel Merkezine uğrayışlarım
neticesinde beni Alperenlerin medya ayağı ile buluşturur da. Gel zaman git zaman derken iş çıkışı ve hafta
sonları bu uğrayışlar sırasında Alperenlerden kendisi aynı zamanda Dadaş
diyarından hemşehrim sayılan Medya iletişim mezunu Nizam Şahin’le tanışmış olduk.
Meğer Nizam Şahin arkadaşımız da o sıralar ne yapıp etsek de bir dergi
çıkarabilsek bir arayış içerisinde kendisini Alperen dergisi çıkarmaya adayıp
kafa yoranlardan. Bir gün bana çıkaracakları dergi için yazı yazabilir misin
dediğinde, hayır demek olmazdı. Hem
nasıl hayır diyebilirdim ki, Ülkü yoluna
gönül vermiş hemen herkes İlay’ı Kelimetullah için Nizam-ı âlem ülküsü uğruna gecesini
gündüzüne katıp kimi gazete çıkarmaya çalışırken, kimi dergi çıkarmaya
çalışırken, kimi de parti ve ocak teşkilatları kurmaya çalışırken ‘benim işim
gücüm, çocuğum var, ben yazamam mı’
diyecektim. Evet dediğimde, Birol Dok’un
koordinatörlüğünde derginin ana konularını, yayın çizgilerini belirlemek maksadıyla
dergide yazı yazacak olan yazarlarla bir araya gelerekten toplantı yapıp vira
bismillah deyip kollarımızı sıvadıkta. Doğrusu Alperen Dergisinde ilk yazacağım
yazının Alperenlerin gönül dünyasında etki yapacağını düşünmüyordum. Böyle
düşünmeme rağmen yine de elden verdiğim yazının yayınlayacağı günü iple
çekiyordum dersem yeridir. Üstelik ilk
yayınlanacak olan makalem de derginin ismiyle müsemma ‘Pir-i Türkistan Ahmet
Yesevi ve Alperenleri’ başlıklı bir
yazıyla okurların önüne çıkacaktır. Neyse
ki mahcup olurum korkusu başıma gelmedi,
tam aksine yayınlanan makalem
dikkat çekmiş olsa gerek ki, Gündüz
Gazetesinin hem yönetiminde hem de köşe yazarı olarak görev yapan Remzi Çayır’la
tanıştığımda benden her hafta Gündüz Gazetesine yazı yazmamı istedi. Hadi o yıllarda Nizam Şahin genç tığ delikanlı
olması hasebiyle icabında ona ben yazamam demek kolay olabilirdi pekâlâ, ama söz konusu Remzi Çayır olunca yok demek
ne mümkün. Ki, Remzi Çayır bu davanın çilesini yıllar öncesinden çekmiş, birde
üstüne üstük Yusufiye’de mapus yatmışta bir ağabeyimiz, elbette ki yok demekle
abesle iştigal olurdu. Derken Gündüz Gazetesi içinde teşbihte hata
olmasın hemen kollarımı sıvayıp ‘Kafkas Kartalı Şeyh Şamil’ başlıklı yazıyla
Gündüz okuyucularının gönül dünyasına girmeye çalıştım. Sağ olsunlar Alperen
okuyucuları bizi bağırlarına bastılar da. Sadece okurlar mı, her hafta yazımı
elden Gündüz Gazetesine götürdüğümde muhabirinden, dizgicisine, yazarından yöneticisine
kadar hemen herkes beni Gündüz ailesinden biriymiş gibi onlar da bağırlarına
bastılar. İşte gönül bağı kurduğum bu insanları
yazımı vermek için her gittiğimde onların her birini Muhsin Başkana muhabbet
duymanın hatırına çorbada benimde bir tuzum olsun düşüncesiyle, değil ellerini
adeta taşın altına gövdelerini koymuş bir haleti ruhiye içerisinde Alperenlerin
sesi olma yönünde seferber olduklarını gördüm hep. Hele ki Gündüz
çalışanlarının içerisinde canla başla hiç yerinde durmayan bir editörümüz vardı
ki, o editör alperen Aziz Bal’dan başkası değildi elbet. Hakeza Gündüz Gazetesine her gidişimde
makalemi elden teslim edeceğim isimde Aziz Bal’dı. Çünkü hemen her şey onun kontrolünde
gerçekleşiyordu. İyi ki de bu vesileyle
Aziz Bal’la tanışmışım. Yoksa böylesi buram buram yüreği dava aşkıyla yanıp
tutuşan basın emekçisini tanıma şerefinden mahrum kalacaktım. Hem dava aşkı olmasa
ne mümkün ki Gündüz Gazetesi ilk çıktığında on bin trajı yakalamış olsun. Derken o günün şartlarında Alperenlerin sesi
Gündüz Gazetesi yirmi bin tirajı buldu bile. Hatta tirajının zirve yaptığı yıllarda Seyda Hz.lerinin
vefatının ardından hatırasına yaklaşık on beş günlük bir yazı dizisi
hazırlamıştım ki, bu yazı dizisinin ön
hazırlık çalışmalarında Aziz Bal’la sık sık bir araya gelip birbirimize olan muhabbetimiz
git gide arttı da. Derken yazı dizisine
birlikte start vermiş olduk. Sağ olsunlar
bu arada Aziz Bal kardeşim bu yazı dizisine başladığımda beni büsbütün de
yapayalnız bırakmayıp Alparslan Türkeş’in yol arkadaşı aynı zamanda MHP
içerisinde nükseden bir takım nahoş gelişmelerden rahatsızlık duyup Muhsin
Yazıcıoğlu ve arkadaşlarıyla birlikte hareket eden Horasani Alperen hayranı Ahmet
Er ağabeyimizden de Seyda Hz.leriyle ilgili yazı koparmayı başarıp yazı dizisine
renk katmış oldu da.
Ne diyelim, işte görüyorsunuz görünürde yazı dizisini her
ne kadar kendim hazırlamış olsam da, arka
planda bir bakıyorsun, Ankara’dan Manisa
ile kontak kurup Ahmet Er Ağabeyimizden yazı koparacak derecede yazı dizisini
daha da çekici kılacak hamle işin mutfağında olan Aziz Bal’dan gelebiliyor. O
yazı dizisinin şimdi yılını tam hatırlamıyorum ama tahminim tam tamına on beş
gün süren Seyda Hz.lerinin anısına yazılan bir yazı dizisiydi. On beş boyunca her gün yazının bir bölümünü
elden teslim etmek için Gündüz Gazetesinin kapıdan içeri adımı atmadan önce
fikri yorgunluktan bitap düşen kendimi sansam da, içeriye girdiğimde kazın ayağı hiçte öyle
değilmiş, asıl bitap düşen Aziz Bal’mış meğer.
Her ne kadar kendisi bitap düştüğünü dile vurmasa da görünen köy kılavuz
istemez her halinden kendini belli ediyordu zaten. Bir yandan yazının
redaksiyonuyla, diğer yandan da görsel olarak yazı dizisinin ruhuna uygun hangi
resimlerin sayfaya koyacağının telaşıyla habire beyin fırtınasından gözlerinin ferinin
küçüldüğünü fark etmemek ne mümkün.
Düşünsenize Gündüzün orta sayfasının tamamı bu yazı dizine ayrılmıştı. Ki,
uzun yazılar pek okunmayabiliyor, yani
böyle riskte söz konusuydu, ama
editörümüz Aziz Bal olunca kim demiş
okunmaz, yazı dizisi yayınlanır
yayınlanmaz Gündüz Gazetesinin devamlı okuyucu müdavimleri bile okumaktan büyük
keyif duyduğu gazeteyi bayilerde bulmakta güçlük çekenler oldu. Öyle inanıyorum ki, Seyda Hz.lerinin anısına
başlattığımız o yazı dizisine verdiği o emek zayi olmayıp ebediyete mal
olacakta. Çünkü Sadatlar sadece
sofilerine değil, yollarına muhabbet duyup katkı sunanlarında duacısıdırlar. Nitekim Aziz Bal’da Sadatlarla ilgili yazı
dizisinin sayfa düzenlemesinde dizgisiyle, editörlüğüyle katkı sunmuştur. Zira bu az buz sıradan bir katkıda değil, öyle inanıyorum ki yanında götürebileceği
sadaka-i cariye türünden hayır hasenat bir katkıdır bu. Bu yüzden Sadatların kabirde ve ahrette onu
yalnız bırakmayacaklarına inancım tam da.
Biliyorum, Aziz Bal’ı medya yönüyle
anlattığımın farkındayım. Çünkü yaşadığı
ömrün sadece ben onu ancak medya karesi bölümünde tanıyabilmiş oldum Neyse ki
Gönüllerde Birlik Vakfına gidip gelmelerimde hayatının son karesine yaklaştığı
demlerde kendisiyle hasbıhal etme imkânı da buldum. Dile kolay karşılaşmayalı
25 yıl bir süre geçmişti ki, vakıfta 25 yılın üzerine birbirimize denk
geldiğimizde şükür kavuşturana dememizle muhabbet ve kucaklaşmamız bir oldu
dersem yeridir. Böylece yıllar sonra Gündüz gazetesindeki hatıraları yâd edip birlikte
hasretlik gidermiş olduk. Hatta bu arda
muhabbet kucaklaşmasının akabinde görüşmediği yıllar içerisinde bana büyük bir
kaza geçirdiğini, yoğun bakımdan çıktığını, keza birkaç kez beyin ameliyatı geçirdiklerini
bizatihi kendisinden öğrenmiş oldum. Aslında o kendisinden bahsetmeyi pek
sevmezdi, tabii bunu ben uzun zamandır
görüşmenin gerekçesi olarak algıladım, diğer türlü düşündüğümde ise bizim eksikliğimiz
olduğu besbelli. Ahde vefa hak getire.
Maalesef toplumun genel hali üç aşağı beş yukarı bu eksikliği yaşamakta. Geçmişimizde Aziz Bal gibi nice kıymetli
dostlarımızın pek çoğu hale
hayattalar ama ne var ki ne arayan var ne de soran. Meğer bizi bir araya getiren ocaklarmış, parti binalarıymış, dergi ve parti binalarıymış. Yani ocak varsa, parti varsa, kültür evlerimiz varsa bir aradayız, yoksa
birbirimizden uzak bir hayatın akışına kendimizi kaptırabiliyoruz. İyi ki de
Gönüllerde Birlik Vakfı var da görmediklerimizi yeniden görme fırsatı elde
edebiliyoruz artık. Bu sayede hemen her gidişimde Aziz Bal
kardeşimi sık sık görür oldum da. Her
gördüğümde de ismimle değil oğlumun ismiyle, yani Alperen adıyla hitap ederek
muhabbet ederdi. Çünkü Gündüz
Gazetesinde Alperen Gürbüzer ismiyle yazı yazıyordum.
Aziz Bal’ı ilk görenler onun ciddi
duruşu karşısında belki çok soğuk bir insanmış gibi algılayabilir. Oysa şöyle
bir birkaç kez birlikte çay yudumlayıp masa etrafında dava arkadaşlarıyla
birlikte sohbet ederken yanında bulunduğunda bu algının yerini muhabbet seli
algısına bıraktığı görülecektir. Ne de
sohbetine doyum olmaz dost arkadaşmış demekten insan kendini alamaz da. Hatta onunla son karşılaşmalarımda bir yönünü
daha keşfetmiş oldum. Öyle ki, Gönüllerde Birlik Vakfına gittiğimde artık
bir Gündüz Gazetesinde editörlük yapan Aziz Bal’ın dışında son derece kendinden
emin ekonomik, sosyal, kültürel hemen her alanda fikir yürütebilecek bir birikime
erişmiş bir aydın hüviyetinde Aziz Bal profili gözümden kaçmaz da. Hatta vakıfa
gidiş gelişlerimde sık sık yine denk geldiğim
simalardan Dr Vefa, Veysel
Tekelioğlu, Süleyman Doğan, Erdoğan Cabbar A., Mahir Damatlar, Lütfi Şahsuvaroğlu, Ersin Yılancı, Halil İbrahim Sarı, Birol Dok, Erol Dok,
Mustafa Güçlü, Ahmet Uzun, Dr. Tahir Yoldaş ve daha nice ismini hatırlayamadığım
Yusufiyeli ve Ülkü Yolu dostlarımızın
bulunduğu masa etrafı sohbetlerde
dinleyici olmaktan daha ziyade
onu fikir serd eder halde
gördüm. Bitmedi dahası var
elbet, dostlarla bir arada
bulunduğumuz bu masa başı sohbet halkasına kimi çevrelerden ve değişik
üniversitelerden de bir takım akademisyenler iştirak ettiğinde şayet Aziz Bal fikir
teatinde bulunuyorsa onun fikirleri karşısında suspus kalıp eridiklerine de
şahit oldum. Tabii böylesi manzaraları
birkaç defa onun şahsında görünce anladım ki Gündüz Gazetesi sadece
Alperenlerin sesi bir gazete değil aynı zamanda entelektüel yetiştiren bir
üniversite imiş. Evet, yanlış duymadınız, hatta belki çok iddialı bir çıkış olarak da
düşünüyor olabilirsiniz, ama o masa etrafındaki fikri tartışmalara şahit
olmasaydım böylesi iddiada bulunmazdım.
Düşünebiliyor musunuz Gazetenin çıkışından bugüne neredeyse 30 yıl bir
süre geçmiş, bir bakıyorsun bir zamanların editöryal Aziz Bal kardeşim bu
memlekette aydınım diyen geçinen nice akademisyenlere tüm entelektüel
birikimiyle taş çıkartabiliyor.
Besbelli ki arka planda görünmeyen adsız
kahramanlar yıllar sonra görünür olduklarında asıl marifetin mutfak kısmında
olduğu gerçeği ile yüzleşebiliyoruz.
İşin mutfak kısmında bulunmayanlar hemen her şeyi hazır önlerinde
buldular. İşte bu nedenle meseleye birde
mutfak yönüyle baktığımızda önümüze konulan bin bir türlü lezzette ki taamların
asıl hazırlayıcılarının el emeğini, göz
nurunu, zihin fırtınasını izah etmekten kelimeler bile aciz kalabiliyor. Bir an kendimizi fikir mutfağında görevli olduğumuzu
varsayalım gazeteye gelen her havadisi, her köşe yazısını, dünyada olan biten her ne varsa süzgeçten
geçirmek hiç kuşkusuz çok büyük özveri ve çok büyük beceri gerektiği çok açık
ve net bir şekilde karşımıza çıkacaktır.
Derken bu işin, hele bilhassa mutfak kısmının her babayiğidin harcı
olmadığını idrak etmiş oluruz da. Ama dedik ya,
söz konusu babayiğit Aziz Bal’sa tıpkı bir ressamın renklerle oynadığı
gibi gazetede yayınlanacak olan maddi ve manevi her veri girişiyle büyük bir
ustalıkla oynaya çağı muhakkak. Nitekim bunu bilhassa yukarıda bahsettiğim yazı
dizisinin seyri akışında o zamanki yöntemlerle pano üzerine toplu iğnelerle
yerleştirilen sayfalar üzerinde gerekli müdahaleleri ve gerekli rötuşlarını
bizatihi kendim gözlemleyerek müşahede ettim. Gerçekten de sayfalara öyle bir
dokunuşu vardı ki adeta harflerle, kelimelerle, dizgilerle, bir ressamın
renklerle oynadığı gibi oynuyordu. Derken
mutfaktaki o dokunuş ertesi gün hazır halde önümüze geldiğinde günün
yorgunluğunu üzerimizden almanın ötesinde dava aşkımızı dipdiri tutan bir menü
olur da.
Evet, Aziz Bal, bu usta editoryal
dokunuşuylada alperenlerin yorgunluğunu alan isimsiz kahramanlarımızdan. Ülkü camiasında pek çok isimsiz kahraman
editörlerimiz daha vardı elbet, ama son halkada Aziz Bal alışılmışın dışında
kabına sığmaz diyebileceğimiz türden bir editördü o. Onu kimi zaman masa
başında kalem oynatırken, kimi zaman haber peşinde koştururken kimi zamanda tüm
gazeteleri tek tek tararken gördük hep. Her gördüğümde de kendi kendime buna
can mı dayanır düşünceler eşliğinde Allah yar ve yardımcısı olsun demekten kendimi
alamazdım. Onu o halde gördüğümüzde
yüreğimizin dağlanmaması ne mümkün, üstelik uğraş verdiği gazete kıt kanaat
imkânlarla diğer gazetelerle yarışmak zorunda olan bir gazete. Meğer Gündüz’ün etki gücü sadece Ülkü Yolu Alperenlerinin
sesi olmak değilmiş, kıt kanat imkânlar içerisinde sayfaların
hazırlayışında onca akıtılan alın teri,
gözün feri ve el emeğinin de çok büyük bir etkisi söz konusudur. Nitekim
gazete çalışanları da Aziz Bal şayet sayfalara eli değmezse adeta sayfaların
renginin sarardığını, illa ki dokunması gerektiğini söylemekten
imtina etmediklerine çok defalar şahit oldum da. Kelimenin tam anlamıyla onun dokunuşuyla
gecenin karanlığı Gündüze dönüşebiliyormuş.
Aksi halde sanki gündüz gelmeyecekmiş gibi gece sayfa baskısı uzayıp
gidermiş. Aslında onun çalışma
arkadaşlarının övgüsüne de ihtiyacı yoktu, onun tek ihtiyacı takım ruhuyla çalıştıkları
dava arkadaşlarıyla fırsat bulup da birlikte melemene kaşık çalıp, birde üstüne
çay yudumlayabilmektir. Bu fırsatı yakaladığında bunu öpüp başına koyardı da. Övgüymüş,
şuymuş, buymuş hiç umurunda bile olmazdı,
onun için varsa yoksa yarınki çıkacak olan Gündüzünün yayına girmesi çok
mühimdi.
Tan yeri ağarıp günün sabahın ilk ışıklarında
Gündüzü okumaya başlayanlar her ne kadar işin mutfak kısmında ne olup
bittiğinden bihaber olsalar da sonuçta Halik biliyor ya, bu yetmez mi? Kendi
açımdan ardından benim tek tesellim ise onun o çok büyük özveriyle ortaya
koyduğu Alperenlik ruhunun ve azminin unutulmaz etkisidir.
Velhasıl-ı
kelam Aziz Bal, Ülkü Yolu Alperenlerinin hissiyatına tercüman olan Gündüz
Gazetesinin aydınlık yüzünün adıdır.
Ruhu şad olsun.
Vesselam.



