HAYAT KAYNAĞIMIZ HORMONAL SİSTEM
SELİM GÜRBÜZER
Bilindiği üzere canlı organizmalarda
oluşan, büyüme ile buna bağlı diğer fizyolojik olayları kontrol eden ve
oluştukları yerden organizmanın başka bölgelerine taşınabilen, taşındığı
alanlarda da etkili olabilen, çok az miktarlarda da olsa etkisini gösteren
organik maddeler hormon olarak tarif edilir. İşte bu tariften hareketle belli
başlı hormonların işlevleri hakkında genel şöyle bahsedebiliriz:
HİPOFİZ
Hipofiz bezi beynin hemen altında ön,
orta ve arka lop olmak üzere üç bölümden meydana gelir. Ön lop 6 hormon
salgılamakta olup bunlardan bir tanesi hem vücut hücrelerinin büyüme ve
çoğalmasında etken olmakta hem de doğrudan büyümeyle alakalı işlevler yürütmekte.
Büyüme hormonu daha çok çocukluk ve gençlik dönemlerinde salgılanır, fakat
yaşlandıkça salgı miktarı azalmaya yüz tutar. Arka lop ise ince bir sapla beyne
bağlanmış olup bu loptan salgılanan hormonlar damar, ince bağırsak ve rahim
kaslarının çalışmasını düzenler. Derken söz konusu loptan salgılanan hormonlar
diğer kasların çalışmasını düzenleyip, ayrıca kas kaybını önleyici faaliyette de
bulunurlar.
Hipofiz bezi göz bebeğimiz büyüklükte,
beyin zarı uzantılarından kurulu, aynı zamanda bir sapla beyne bağlı bir salgı bezimizdir.
Bu arada unutmayalım ki beyin sadece salgı bezlerinin faaliyet alanı
değildir, aklında beyinle doğrudan
ilişkisi vardır. Zira akıl, beynin hipofiz bez kısmın salgıladığı hipotalamusun
elektriksi sinyalizasyon eşliğinde beş duyumuzun kaydettiği bilgileri
harmanlayıp bir sonuca varan bir akletme melekemizdir. İşte bu nedenledir ki akıl melekesi hakkında
bir tür kanaat önderi dersek yeridir. Hem
niye öyle demiş olmayalım ki, baksanıza beyne gelen bilgileri yorumlama işi
akla has bir meleke olup, beyin ise bu
noktada beş duyumuzun saldığı bilgileri kayıt altına alıp ekran görevi yapmak
için var olan bir organımızdır. Öyle ki
beyin, değim yerindeyse bir tür bilgisayarın hard diskinde (hafızasındaki) kayıtlı yazılımı akıl melekesi
aracılığıyla ekrana taşıyan konumda görev üstlenmiş durumdadır. Malum beynin
içindeki konumlanmış hormonlar ise organlarımıza sürekli bilgi sağınımı salmak
için vardır. İyi ki sürekli olarak bilgi sağınımı salınmakta, bu
sayede iletilen sağınımların geri dönüşümünde yeniden beyin üzerinde
gerçekleşecek akli yoruma dayalı bilgiler kuvveden fiile dönüşür de. Belli ki beyin
içerisinde cereyan eden tüm olup bitenler önceden tasarlanmış usta bir el
tarafından ince ve ayarlanmış bir program sayesinde işlerlik kazanmakta.
Anlaşılan hipofiz bezi hormonal dengenin
lideri konumunda kendi içinde ön, orta ve arka loplara ayrılan önemli bir salgı
merkezimizdir. Bu loplardan ön lop altı hormon salgılar. Mesela bunlardan büyüme
hormonu gelişmeyi sağlayan hormon olarak dikkat çekip şayet bu hormon aşırı
salgılanması durumunda dev cüsseli olunurken az salgılandığında ise tam aksine cüceleşme
riskiyle karşı karşıya kalınacak demektir.
Dahası öyle anlaşılıyor ki hipofiz bezi yetmedi
emri altındaki tiroit, adrenal ve cinsiyet gibi salgı bezi faaliyetlerini
salgıladığı hormonlarla da salgı bezlerinin faaliyetlerini kontrol altında
tutarak vücudumuzdaki bir takım organların işleyişinde dengeleyici rolde
oynamakta.
Peki, tüm bunlar iyi hoşta, salgı sistemimizin
kumandası hükmünde misyon üstlenen hipofiz bezi, nasıl oluyor da bizim birçok sırrına akıl
erdiremediğimiz vücudun topyekûn işleyişi hakkında haberdar olabiliyor? Ya da
hipofiz bezi vücut sisteminin çalışmasını düzenlerken aynı anda kas kaybını nasıl
önleyebiliyor? Tabii tüm bu sorulara cevap vermek öyle
zannedildiği kadarıyla hiçte kolay değil,
bikere ortada insan aklının ötesinde yaratılış mucizesi denen bir hadise
söz konusudur, elbette ki bu durumda cevaplanması zordur diyoruz. Her ne kadar
yaratılış mucizesini biyoloji yönden açıklık getirmeye çalışsak da bu demek
değildir ki tüm hormonal faaliyetlerin sırrını çözmüş olacağız. Sonuçta hipofiz
bezi, Yaratıcı güç tarafından nasıl kodlanmışsa o doğrultuda hipotalamus
aracılığıyla üstlendiği misyonunun gereğini yapmak için işlev görecektir. Nitekim
hormonal hiyerarşik düzen hipotalamus önderliğinde hipofize aktarılıp oradan da
böbrek üstü bezlerine anında etkisini gösteren bir mucizevi hadise olarak
karşımıza çıkmakta. Hele ki beyin ve bağırsak arasında uzaklık mesafesine batığımızda; beynimizin tepebaşımızda konumlandığın, böbreklerimizin
de kaburga kafesimizin altında sırtımıza yaslanmış bir şekilde konumlandığını, dolayısıyla
bu durumda beyin arka lobunun ince bağırsak ve rahim kaslarıyla nasıl iletişime
geçtiğini bugünkü biyoteknolojik araçlar eşliğinde hayretler içerisinde
izlemekten kendimizi alamayız da. Her neyse insanoğlu son derece gelişmiş Tıbbi
cihazlarla yaratılış mucizesini daha yeni keşfede dursun, şu bir gerçek Yüce Allah (c.c) bize ilham
olacak keşifleri kendi vücut iklimimize yaratılışımızda kodlayıp yüklemiş zaten.
Öyle ki kendi beyin dağarcığımızın hipofiz bezi başkanlığında kodlanan uzaktan
kumandalı ön, orta ve arka lob hormonların işlevlerine bir bakıyoruz, hemen
hepsine ayrı ayrı misyonlar yüklendiğini müşahede edebiliyoruz. Örnek mi?
Mesela hipofizin arka lob kısmının yüklendiği işlevlerine baktığımızda ince
bağırsak ve rahim kaslarının ihtiyaçlarını anında karşılayabiliyorlar. Hatta
hipofiz bezi tüm bu yüklendiği işlevsel özellikleriyle de yetinmeyip ADH (Anti
diüretik hormon) hormonu aracılığıyla da vücut su dengesin ayarlamakta.
Öyle ki vücuttaki su miktarı belirli bir seviyenin altına düştüğü anda hipofiz
bezi, ADH (Anti diüretik hormon) salgılanması start almış olur. Derken bu
hormonun devreye girmesiyle birlikte böbreklerin idrar yapma faaliyeti ve
tükürük bezlerin tükürük salgılama işlevleri yavaşlayaraktan hissettiğimiz
susuzluk ihtiyacını bir iki bardak su içerekten su dengemiz normale dönmesi
sağlanmış olur. Şayet ADH hormonunu hiç salgılanmamış olsa ya da az salgılanmış
olsaydı şekersiz diyabet hastalığı nüksetmesi kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla
sakın ola ki hormonal dengede neymiş deyip işi hafife almayalım. Hem nasıl hafife
alabiliriz ki, bir an hormonal faaliyetlerimizin aksayıp denge ayarlarımızın
rayından çıktığını düşünün, bu durumda vücut sağlığımızın sarsılacağı
muhakkak.
Bu arada bilmem hiç düşündünüz mü bir
kısım insanlar neden solaktır diye? Belli
ki bu da doğrudan beyin kumanda merkezlerinin işlevselliği ile ilgili bir durumdur.
Nitekim beynimiz iki yarım küreden ibaret olup sağ yarım küre sağdaki kasları
kontrol ederken sol yarım küre ise soldaki kasları kontrol eder. Bu demektir ki
eğer bir insanın beyin sağ yarım küresi daha çok gelişip işlevlik kazanmışsa
sağ elini, yok eğer sol yan küre daha gelişmişse sol elini kullanacak demektir.
Ancak şu da var ki, şayet bir insanın her iki beyin yarım küresi de eşit bir
şekilde işlevlik kazanmışsa bu durumda kontrol mekanizmaları her iki ele birden
etkisini gösterecektir. Kelimenin tam anlamıyla bunun anlamı her iki elin
rahatlıkla kullanılabilir hale gelmesi demektir. Fakat yine de yemek yerken sağ
elle yemek, tuvalette temizlenirken sol elle necaseti giderme sünnetine uymakta
yarar vardır. Dolayısıyla doğuştan solak olsak bile irademizi ortaya koyaraktan
elimizi sağa alıştırıp yemek adabını muhakkak yerine getirmek gerekir.
Hâsılı kelam hipofiz bezi diğer salgı
bezlerin salgıladığı hormonlara kumandanlık edip salgı sistemini kontrol eden
bir üst makam olarak dikkat çeker.
Nörohormonlar sinirlerin uyarılmasını
sağlayan salgı molekülleridir. Mesela mide ve bağırsakları ile beynimiz arasında
iletişimimizi sağlayan 10. kafa sinirinin (vagus) uyarılmasıyla kolin ve
asetil koenzim-A (Asetil-coA) birlikteliği
ile asetilkolin oluşur. Derken bu noktada asetil kolin kendini takip eden diğer
bir nöronun uyarılması için bir impuls vazifesi görüp, asetilkolinesteraz tarafından parçalanarak
kolin ve asetata çevrilir. Malum asetil kolinin buradaki rolü sinir ve kaslarda
oluşturduğu düşük potansiyelli biyoelektrik mekanizmayla nöradrenalinin kontrol
ettiği sinir telleri boyunca bir dizi oluşabilecek kimyasal değişiklerde sinir
aksonlarının içinde depolanan impuls aracılığıyla tetikleyici ve uyarıcı etki
yapmaktır. Eğer gönderilen uyarılar sinir hattı boyunca karşılık bulmazsa daha kaslar
gevşemeye fırsat bulmadan adeta kaskatı kesilip fizyolojik tetanos denen kas kasılması hali vuku bulacaktır.
Şurası muhakkak vücuda dışardan gelen mesajlar
beş duyu organımızın reseptörlerine bağlı sinir sisteminin dendritinden
gangliyona aktarılmak suretiyle gerçekleşmekte. Böylece gangliyona gelen
mesajlar ilgili sinir hücresinin aksonundan geçip, ordan da merkezi sinir
sisteme (beyne) ulaştırılmış olurlar. Bu arada beş duyu reseptörlerin
dışında kalan ağrı, sızı, refleks, titreşim, basınç, dokunma ve hareket gibi uyarıcı
ve uyandırıcı nitelikte mesajlar ise omuriliğe havale edilirler. Hele bilhassa dıştan gelen uyarımlara karşı
istem dışı ansızın gelişen ani refleks oluşumlar omurilik merkezince yürütülür.
Vücudun alt kademelerinden gelen bir takım uyarıcı mesajlar ise talamusta
değerlendirildikten sonra korteks denen beyin kabuğuna iletilir. Böylece alt
kademelerden kortekse gelen bilgiler harmanlanıp bu kez mesajlar yukarıdan
aşağıya değil de omuriliğin ön boynuzunda ki motor hücre gövdesinden geçerekten
yukarılara doğru iletilmiş olunur.
Serotonin
Beyin mitokondriumda bulunan serotonin,
korteks faaliyetlerini düzenlediği gibi krebs döngüsünün kontrol edilmesini de
sağlar. Mesela proteinleri oluşturan 20 amino asitten biri glutaminler ve
amitleri çoğu kez krebs ile birlikte kısa devre yapması sonucu süksinik asite
dönüşür. Dolayısıyla bu tip döngüye üre döngüsü anlamında Krebs- Henseleit siklusu
denir.
TİROİD BEZİ
Kelebeği hepimiz severiz, ona baktıkça
sanki kelebek misali ötelere kanatlanır gibi de oluruz zaten. Kaldı ki
gırtlağımızda kelebeğe benzer yapıda salgı bezimizde var. Nitekim kelebek
benzeri salgı bezimiz nefes borumuzun üstünde yer alıp, T3 ve T4
tiroit hormonu salgılayan bir görev üstlenmesiyle dikkat çekmekte. Ve bu
söz konusu salgı bezi vücuttaki tüm iyodun neredeyse 2/3’sini kendi bünyesinde toplamakta
olup bu sayede iyot içeren T3 ve T4 hormonu salgılanmış
olur. Üstelik iyot salarken de kendi başlarına buyruk kesilmezler, illa ki
bağlı bulunduğu üst mercilerden gelen direktifler doğrultusunda salınımını yapmakta.
Nitekim üst merci konumunda hipofiz
bezinin ön kısmında bulunan TSH (tirioit
stimülan hormonu) hormonunu trioid
bezini uyararaktan tiroksin hormonunun salgılanmasını sağlayıp böylece büyüme,
gelişme ve metabolik faaliyetleri gibi düzenlemelerin kontrolünde aktör bir rol
oynamış olur. Şayet yürütülmekte olan
faaliyetler esnasında tiroksin hormonu fazlaca salgılanırsa bu kez salgılama
faaliyeti ikinci bir emir doğrultusunda durdurulacak demektir. Nasıl
mı? Mesela Tip iki deiyodinaz enzimi katalizörlüğünde Tiroksin (T4)
bir atom eksilmeyle triiyodotironin’e (T3) dönüşüp böylece vücut
sirkülâsyonunu, dışardan sindirim
yoluyla alınan iyodun düzenli kullanımı ve bazal metabolizmanın hızının
artırılmasının sağlanıyor olması bunun bariz bir örneğini teşkil eder. Tiroksin
az veya çok salınmış hiç fark etmez normal ölçülerin dışında salgılandığında vücudumuzda
birtakım rahatsızlıklara yol açacağı muhakkak. Nitekim vücuda yeterli miktarda
iyot salınamaması neticesinde tiroit bezinin anormal derecede büyümesi guatr
hastalığı olarak karşımıza çıkması bunu teyit eden bir durumdur. Bu demektir ki vücudun günlük iyot ihtiyaç
oranı bir gramın beş binde biri (1/5000) olup, iyot dengesi bu oranın ne
altında ne de üstü üzerinde olmalı, aksi takdirde tiroit hastalığının
nüksetmesi an mesesidir diyebiliriz.
Timus ‘H’
harfi şeklinde lenfoepitelyal bir bez olup bademciklerin yapısıyla hemen hemen
aynı gibidir. Timus bezi halk tabiriyle iman tahtasının hemen arkasında kalbin
önünde, yani ön tiroid bezin altında bulunur. Bir kesit alınıp mikroskobik
inceleme yapıldığında ortada hassal korpuskülü (timus), hemen yanı başında genç lenfositler ve bunların arasını
dolduran endotelyal retiküler dokularla karşılaşırız. Dolayısıyla bu yapıda timüs bezinin bilhassa
erken yaşlarda X ışınlarına karşı bile dayanıklı olduğu gözlemlenmiştir. Sadece
dayanıklı yapısıyla mı? Hiç kuşkusuz
timusun perikard kaide kısmına ven (toplardamar)
irtibatıyla bağlanıp kalp çalışmasını düzenlemesiyle dikkat çeken salgı
bezimizdir. Hatta timusun bizatihi hormon olmasına binaen doğrudan lenfosit üreten
bir bez olarak görev ifa ettiği de ihtimal dâhilindedir. Nitekim lenfositlerin olgunlaşmamış haldeki
timositin ileriki aşamalarda gençlik dönemlerinden daha dayanıklı ve
olgunlaşmış lenfosit hale dönüştüğünde adından T-lenfositleri olarak söz ettirmesi
bu ihtimali güçlendirir niteliktedir. Nasıl
mı? Mesela sıtma gibi ateşli hastalıklarda
lenfositler istilacı mikropları önce fagositize edip, sonrasında ise toksin
salıp imha edecek güce erişmesi bu gerçeği teyit eden bir durumdur. Ancak kıran
kırana geçen bu savaştan kurtulan mikroplardan bir kısmı belli bir süre
içerisinde lenfosidin saldığı zehri tanıma avantajını yakaladıklarında bir
sonraki süreçlerde yenik düşüp humma hastalığının pençesine düşme riski söz
konusu olabiliyor.
Timusun lenfosit yapma özelliği yanı
sıra az miktarda da olsa plazma hücre ve miyelositte üretebildiği, hatta ve hatta bunlara ilaveten endokrin faaliyeti
de yürüttüğü bilinen bir durumdur. Hem
nasıl yürütmüş olmasın ki, hani aslan
yattığı yerden belli olur denilir ya hep, zaten fetal ve erken doğum sonrası
evresinde küçük lenfositlerin yapıldığı mekânın adı bizatihi timusun ta
kendisidir. Tabii lenf organlarımızdan biri olan timusun yamadıkları da var.
Malum timosit antikor üretemediği içindir koruyuculuk veya bağışıklık görevi yürütememekte,
öyle ki timusu çıkarılan bir insanın zayıfladığı gözlemlenmiştir. Belli ki
immünolojik yetersizlik ve antikor yapamama durumu kronik zayıflama hastalığı
denen Wasting Disease neden olabiliyor. Hakeza
erken doğum esnasında birkaç hayvanın timusu çıkarıldığında ani ölüme yol açan
timektomi görülebildiği gibi testisi çıkarılmış olan sıçan veya tavşanlarda ise
lenfosit yapımının durduğu gözlemlenmiştir. Derken timusun küçülmesiyle
birlikte yüksek dozda verilen narkozun bile etki etmediği belirlenmiştir. Neyse
ki fetal evrede kemik iliği ve karaciğerde azda olsa küçük lenfositler üretilebilmekte.
Hatta doğum sonrası karaciğer içerisindeki ana hücrelerden bir kısmı kan yoluyla timusa geçtiklerinde
timosit yapımı gerçekleşebilmekte.
PARATHORMON
Paratiroid bezi sayıca dört olup, trioid
bezinin arka kısmında yer alan küçücük bir bezden ibarettir. Bu bezin
salgıladığı hormon bilindiği üzere parathormondur. Şurası muhakkak hormon
sisteminde olduğu gibi parathormun içinde denge ayarı çok mühimdir. Nitekim parathormon
normalden fazla salgılandığında kandaki kalsiyum miktarı artış kaydedip kas
gevşemesi görülebiliyor. Bir diğer parathormunun
en belirgin görülebilen özelliği vücutta fosfor ve kalsiyum dengesini
ayarlamasıdır. Denge ayarları alt üst olduğunda ise malum bu hormonun az
salgılanması halinde tetani hastalığı
vuku bulup bu tip hastalarda el ve ayak parmaklarda kıvrılmalar, büyüme
çağındaki çocuklarda diş ve kemik yapısında çarpıklıklar, deride kuruma, kan basıncının düşmesi vakalar
görülebileceği gibi zekâ geriliği de nüksedebiliyor.
SALGI
BEZLERİ
Salgı taneciklerinin başlangıç yapımı
hücre içerisinde var olan granüllü endoplazmik retikulum yoluyla golgi aygıtına
taşınıp burada özel bir paketleme işleminin akabinde sitoplâzmaya geçiş yaparaktan
salgı bezi olarak konumlanırlar. Böylece salgı bezleri iç ve dış salgı bezleri
iki kanaldan birden işlemlerini yürütmüş olurlar. Nitekim midenin hemen alt kısmında bulunan
karaciğer ve pankreas organları salgı bezlerinin konumlandığı mekânlar olarak adından
söz ettirirler. Öyle ki; beslenme, kan dolaşımı, vücut ısı ayarı, büyüme
fonksiyonu, protein, şeker, tuz gibi pek çok denge ayarına yönelik bir dizi
faaliyetler bu tür kaynak alanlardan start almakta. Derken kaynağında üretilen
bir dizi faaliyetler neticesinde yağ, ter ve tükürük bezleri dış salgı bezi faaliyetleri
cinsinden adından söz ettirirken hipofiz, adrenal, tiroit, paratiroit, epifiz,
testis, over (yumurtalık), duodenum ve böbrek üstü (adrenal bez) vs. salgı bezleri iç salgı bezi faaliyetleri cinsinden
adından söz ettirmiş olurlar. Hakeza dış salgı bezleri salgılarını yağ, ter ağızdaki tükürük bezleri yoluyla ya da
geçici bir organ aracılığıyla boşaltırken karaciğer safrasını 12 parmak
bağırsağına, pankreas da salgısını ince bağırsaklara göndermek suretiyle iç ve
dış boşaltımını gerçekleştirmiş olurlar. Nitekim bu noktada iç salgı bezleri
salgıladıkları sıvıları doğrudan kana intikal ettirmekle çok hayati öneme haiz faaliyet
yürüttükleri belirlenmiştir. Besbelli ki; Yüce Allah (c.c), vücudumuzun dengesi için
salgı bezleri halk etmenin ötesinde ayrıca bu bezleri bir takım negatif geri
tepme ve kontrol mekanizmalarıyla donatmıştır. Öyle ki kontrol mekanizmalarının
nasıl işleyeceği, nerede konuşlanacağı yaratılış mayamıza kodlanmış durumda
olup kurulu bir saat misali kurulmuş olan her iki salgı sistemi her an ve her
dem hizmet etmek için halk edilmişlerdir. Öyle ya, madem her bir düzenleyici
hormonlar yaratılış mayamıza kodlanmış durumda, o halde bu noktada bizlere
emanet edilen naçiz bedenimizin işleyişinde etkin rol oynayan düzenleyici ve
kontrol mekanizmalarımızdan olan hormonal sistemimizi her türlü iç ve dış
olumsuz etken unsurlardan korumak düşer. Zira vücudumuzun sıhhati açısından bunu
yapamaya mecburuz zaten. Hiç kuşkusuz koruma kalkanlarımızın en başında oruç
gelmektedir. Nitekim insan aç kalınca
mide asit birikimi baş gösterir. Ancak bir insanın oruca niyet etmesiyle
birlikte asit birikimi bir anda kesilivermekte. Çünkü niyet etmekle beyine
gelen sinyaller doğrultusunda derhal alarma geçilip başta sinir sistemimiz olmak
üzere diğer hipofiz, tiroit, pankreas gibi salgı bezleri fırsattan istifade
soluklama imkânına kavuşup böylece tüm hormonal faaliyetler dinlenme moduna
geçmiş olurlar. Belli ki oruç ve açlık birbirinin aynısı işlevler değildir,
birinde niyetin uyarıcı etkisi vardır, diğerinde ise biyolojik açlığın vermiş
olduğu fiziki etki vardır. Biyolojik
açlığın tetiklediği metabolizmal açlıkla birlikte kanın öz gıda miktarı düşüp
bunun neticesinde kemik iliği uyarılmış olur. Derken bu türden fiziki uyarılmayla açlık
giderilmeye çalışılır. Oruçta ise tam tersi bir durum söz konusu olup niyetin tetikleyici
manevi doping etkisi sayesinde doğrudan kan hacmini daraltaraktan doğrudan kalbe
hafifletici ve huzura erdirici ferahlık sağlar. Hem nasıl feraha erdirmesin ki,
Yüce Allah (c.c) “Ben kâinata yere göğe
sığmadım, fakat mümin kulumun kalbine sığdım” diye beyan buyurduğu hadis-i
kutside geçen hükmün gereği niyetin kalpte yankı bulması feraha erdirildiğinin
bariz göstergesidir zaten. Sadece manevi olarak mı feraha erilir, hiç kuşkusuz zahirende
kalp dolaşımı hafifleyip küçük tansiyon normal seyrine geçişle birlikte kalp
ritmi düzenli bir şekilde atar hale gelerekten biyolojik olarak feraha erilmiş
olunur. Peki ya anemisi olanlar? Hiç
fark etmez, anemisi olanlar da oruç tuttuklarında kan üretimi daha da artış kaydedeceğinden
kansızlık başlarına asla dert olmayacaktır. Derken Ramazan’da oruç tutmakla
birlikte zayıfların kilo aldığı, şişmanların kilo verdiği, damar içerisinde ki
yağların hızla erimeye yüz tutup kolesterol ve trigliserid değerlerinin normal
düzeylere çekilmesi damar sertliğinin giderildiği gibi bir dizi metabolizma
faaliyetlere olumlu etki yaptığı gözlemlenmiştir. Nitekim Resulullah (s.a.v) “Muhakkak
ki bütün ameller niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık görür” hadis-i şerifi bu gerçeği teyit ediyor zaten.
Tabiî ki orucun faydaları sırf bunlarla
sınırlı değil dahası var elbet. Şöyle ki;
oruç sayesinde bağırsak salgılarımızız yanı sıra istemli ve istemsiz
çalışan kas dokularımızda istirahate kavuşmuş olurlar. Bilindiği üzere mide
haznemize indirilen besinlerin sindirilmesine yönelik karışma ve kasılma
hareketleri esnasında HCl (Hidroklorik asit) asit salgılanıp Yüce Allah’ın
(c.c) inayetiyle mukus adlı bir sistem tam takır çalışır bir şekilde işlevini
yürütmüş olur. Ve bu sayede mide içerisinde değirmen misali özümlenen besinlerin
hazım işleri gerçekleşmesinin akabinde midede pepsin enziminin parçalayıcı ve
özümleyici etkisiyle ayrılan bulamaç hale gelen besinler ince bağırsak laboratuvarına
gönderilip burada protein, yağ, nişasta ve şekere ayrışaraktan vücut için
yararlı bileşenlere dönüşmüş olurlar. Ayrıca bağırsaklarımız venöz kan, vena
porta hariç diğer absorbe edilmiş halde ki besinleri karaciğere bırakaraktan bu
işlemi yürütmüş olur. Ancak yürütülen bu işlemler esnasında çok az miktarda da
olsa arteriyel kandan birazcık karaciğere sızabiliyor. Hele şükür ki karaciğer, daha çok vücutta işe yarayacak
olan ürünleri metabolik faaliyetlerde kullanmak üzere deposunda muhafaza
etmekte. Böylece başlangıçta cansız gibi
görünen gıdalar karaciğer fabrikasında rafine edilip işlenerekten lüzumu
halinde vücudumuz için ab-ı hayat kaynak üretimi fabrikası konuma gelmiş olurlar.
İnce bağırsağın iç yüzeyi ince uzantılar
diye bilinen villuslarla kaplıdır. İşte bu söz konusu villuslar sayesinde
mideden ayrışan protein ve vitaminlerin emilimi sağlanır. Bu arada protein,
yağ, nişasta ve şeker gibi hayati öneme haiz girdi çıktı diyebileceğimiz tüm ürünler
ince bağırsak laboratuvarında işleme alındığında hangi ünitelere ayrılır
derseniz, o da malum:
-Proteinlerin; aminoasitlere,
-Yağların yağ asitlerine ve
gliserine,
-Nişastanın ise glikoza ayrıştırılıyor
olacak olmasıdır. Öyle anlaşılıyor ki sindirim sisteminde görev alan tüm organel
bileşenleri hayatında hiçbir şekilde tanışmadığı ekmeği, hiç bilmediği
nişastayı şekere dönüştürüp vücudun diğer hücrelere nasıl gönderilmesi
gerektiği hususunda gerekli olan eğitimi dünyaya gelmeden önce zaten anne
karnındayken alınmış gözüküyor. Dolayısıyla bu noktada Nasreddin Hocanın
hanımına; “Un var, şeker var, yağ var, o
zaman hani helva” diye suale
eylediği sorunun cevabı, hiç kuşkusuz Yüce Mevla’nın ayrıştırma işlemleri ince
bağırsakta rafineri sisteminin ve ayrıştırılan ürünlerin üretimine yönelik
faaliyet yürütecek olan karaciğer kimya fabrikasının varoluş kodlarında
gizlidir. Öyle ki karaciğerin bu noktada
varoluş kodlarının biyolojik yönden incelemeye alındığında gerçekten de
yaratılış gayesinin gereği olarak kendisine ulaştırılan ürünleri ayrıştırdıktan
sonra vücut için bin bir derde deva olabilecek türden diyebileceğimiz bir takım
ilaçlar üretme görevi üstlenmiş bir ecza deposu olarak karşımıza çıkmakta. Bu yüzden karaciğer organımız hakkında ilâç üretim
tesisimiz ya da ecza depomuz dersek yeridir.
Hem nasıl öyle demeyelim ki, görünen köy kılavuz istemez misali, gerçekten
de karaciğer denilince ister istemez aklımıza vücudumuzun ihtiyacı olan
globülinleri hazırlayan bir kimya fabrikası olarak düşmekte. İşte bu yüzden vücudumuzda
kimya fabrikası halk eyleyen Yüce Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Düşünsenize
böylesi mükemmel donanımlı ecza fabrikamız olmasaydı kim bilir halimiz nice
olurdu. Belli ki karaciğerin dolaşımdaki yeri bağırsaktan süzülerekten kendisine
gelen besin özlerini tüm vücudun ihtiyacını karşılayacak şekilde gerekli
yerlere ulaştırma misyon üstlenmiş olmasıdır. Öyle ki varlık nedeni yağ, et,
süt yumurta gibi özümlenmiş ürünleri protein ve glikojene çevirecek hamleyi
gerçekleştirmek içindir. Karaciğerin bir
diğer varlık nedeni ise glikozu enzimatik reaksiyonla glikojen halde polimerize
edip böylece basit bileşikler diye bilinen laktik asit, gliserol ve pürivik
asit karaciğer içerisinde önce glikoza, sonrasın da glikojene çevirme işlemini
gerçekleştiriyor olmasıdır. Hatta tüm bu çevrilme işlemlerine dokular için gerekli
olan glikoza dönüştürülme işlemi de buna dâhil olup glikozun glikojene
çevrilmesi veya glikojenin parçalanması gibi bir dizi işlemler karaciğerde
fosforilaz enzimi serisince düzenlenir de. Öyle anlaşılıyor ki her şey bir çırpı da
olmuyor belli ki tüm bu işlemler için önceden kanda depo formu şeklinde aktif
galaktoz-1-P veya glikoz–6-P gibi kan şekeri oluşumlarını aşama süreçleri söz
konusudur. Derken ilk basamakta glikoz reaksiyonları
fosforilaz enzimi, aminoasit türevi epinefrin ve glukagon hormonu tarafından
fosfat bağlanıp karaciğerin uyarılmasıyla birlikte imal edilen tüm glikoz
ürünleri kana karışmış olur. Tabii kana karışınca bir takım dengelerinde
gözetilmesi gerekir. Nitekim pankreasın iç salgı bezlerinde üretilen glukagon
hormonu glikojen yıkımını artıraraktan kan şekerini yükseltirken, yine
pankreastan üretilen insülin hormonu da kandaki şeker miktarını düşürmüş olur. Belli ki karaciğer şeker üretse de üretilen ürün
başıboş salınmamakta, diğer bileşenlerin devreye girip katkı sunmasıyla da
glikozun doz miktarı gerektiği kadarıyla ayarlanmış olur. Herhangi bir nedenle
doz ayarları bozulduğunda şeker hastalığının nüksetmesi an meselesidir
diyebiliriz.
Karaciğerin maharetleri burada bitmiyor,
dahası var elbet. Şöyle ki; lipidin taşınması ve kan içerisinde lipit
miktarının belli bir seviyelerde tutma gibi yetenekleri de söz konusudur. Oldu
ya, lipit seviyesi düşüverdi, karaciğerin bu durumda ilk işi endoplazmik retikulum
içerisindeki glikojeni yağ asitlerine (yağlara)
çevirip kandaki lipit ve kolesterol miktarını artırmak olacaktır. İlginçtir karaciğer kendisine gönderilen her
ne bileşen varsa ayırt edip vitamine dönüştürebiliyor. Hele beslenme
sistemimizde karoten içeren bir takım yiyecekleri sindirdiğimizde buna paralele
olarak karaciğerimizde bu sindirilmiş gıda özünü karotinaz halde A vitaminine dönüştürebiliyor.
Yetmedi bu arada alınan zehirli maddeleri de işleyerekten zehirsiz hale getirip
böylece böbrekler tarafından süzülerekten üre ve ürik asit halinde tahliye edilmiş
olunur.
Karaciğer bundan başka plazma
proteinlerinin sentez edildiği alan olarak da dikkatleri üzerine çeker.
Dolayısıyla cilt üzerinde uygulanan ilaçların yan etkisinden kaynaklanan bir
takım arızi durumlar karaciğer özel enzimlerin salgılanmasıyla önlenebiliyor.
Özellikle bu yan etkilere karşı kolesterol sentezinin yanı sıra çoğalan endoplazmik
retikulum sayısı çok önem arz eder. Ayrıca böyle olumsuz durumlara karşı
karaciğerde normal dolaşımın dışında %80 civarında safra tuzu dolaştırılarak
enterohepatik denilen karaciğer iç dolaşımı geliştirilir. Şayet karaciğerle
ilişik safra yolları (kanallarının) tıkanmışsa safra asidinin salgılanması
gerekecektir. Nitekim karaciğer bu durumda tıkanmaya yüz tutmuş kanalları
açmaya yönelik daha fazla safra asitleri salgılamak için devreye girer de. Derken
bu arada salınan safra asidinin bir yandan lenf içerisine, diğer yandan da kana
aktarılmak suretiyle sarılık hastalığının önüne de geçilmiş olunur.
Karaciğer bez yapıda bir organ olduğu için
hücre yapıları iri çekirdekli bir şekilde bölünüp kendini yenileyebilen bir
organ olarak da adından söz ettirir. Hem nasıl adından söz ettirmesin ki,
baksanıza vücudumuzun en büyük bezi olma özelliği ona has kılınmıştır. Öyle ki
karaciğer bezlerimiz icabında salgılarını safra kanalı yoluyla duodenuma (12
parmak bağırsağına) boşalttığı durumlarda ekzokrin tip bez (dış salgı bezi) olarak görev ifa ederken.
Kendisi tarafından sentez edilen maddelerin birçoğunu kana aktardığı durumlarda
da endokrin tip bez olarak görev ifa etmiş olur. Hatta karaciğer bezlerince çok
miktarda lenf sıvısı üretilmenin yanı sıra özel savunma hattı, yani immunite sistemin
oluşumunu sağlayan fagositik hücrelerde üretilir. Malum fagositik hücreler aynı
zamanda pigment granülleri, eritrosit parçalanma ürünleri, Fe granülleri gibi
parçalanma ürünlerini fagosite eden kupffer hücreleri olarak bilinir hep. Şu da
var ki kupffer hücrelerinin azalmasıyla birlikte karaciğer yetmezliği (siroz
hastalığı) nüksedebiliyor. Neyse ki karaciğerin bir kısmı ameliyatla
çıkarıldıktan sonra tez elden hemen kendini yenileme sürecine girip, zaman
içerisinde normal konumuna kavuşabiliyor. Bu arada unutmayalım ki omurgalılar içerisinde
en fazla yenileme kabiliyeti gösterebilen canlı varlık hiç kuşkusuz farelerdir.
Dolayısıyla diğer omurgalıların büyüklüğü arasında yenilenme ters orantılı
seyretmektedir. Omurgalı canlıların hemen hepsinin karaciğerinde rejenerasyon için
konuşlandırılmış lobüller bulunur. Lobüller üçgen şekilli bağ doku içerikli
yapıda olup karaciğerin fonksiyonel birimleri olarak addedilirler. Bazen bu
dokular altıgende olabiliyor. Söz konusu karaciğer lobüllere karbon tetraklorür
verilmesi durumunda doku bozulmasına (çürüme-nekröz)
neden olabiliyor. Böylece nekrotik hücreler bir yandan otoliz yöntemiyle yok
edilirken diğer yandan karaciğer lobüllerin uç kısımlarında yer alan hücreler
mitoz bölünmeyle çoğalaraktan takriben 5-6 gün içerisinde karaciğerde lokal urlar
belirebiliyor. Neyse ki bunlar zararlı olmayan hücre hasarların tamir edildiği
bölgeler olarak konumlanmaktalar. Ancak doku hasarına bağlı olarak nükseden
aşırı nekroz durumlarında eğer karbon tetraklorür düzenli aralıklarla verilirse
normal dokunun yerini fibröz doku alacaktır. Yok, eğer bunda da sonuç alınamıyorsa bu
noktadan sonra artık siroz hastalığı kaçınılmaz hal alacaktır.
Her ne kadar karaciğer epitel hücreleri çok
ileri düzeyde mitoz bölünmelerle kendini yenileseler de sonuçta her faninin
başına gelen alın yazısında olduğu gibi safra kanallarının çevresindeki
hücreler duktusu dolduran kanal hücrelerine dönüşmesiyle birlikte ölüm onlar
için de kaçınılmaz bir alın yazısıdır. Bu arada safra sıvısı da kendine bir yol
(kanal) belirleyip şayet nekroz olmuş
sirozit haliyle, şayet mitoz bölünmelerle yeniden safra kanalı epitelyum hücrelerine
dönüştüğünde karaciğer fonksiyon testleri normal düzeylerde seyretmiş olacak
demektir. Hatta karaciğerin daha da normal seviyelerde fonksiyon kazanması için
çok özel yapıcıların da devreye girmesi gerekir. Ki, bu noktada karaciğeri
yeniden aktive edici epinefrin ve glukagon olarak, yani antisiyotik
etken hormon olarak devreye girerler de. Bu arada reaksiyona girip parçalanma
sonucu açığa çıkan bazı zararlı ürünler ise safra içerisinde dışarıya atılmış
olunur. Bu bakımdan safra hazım olayında önemli bir fonksiyon üstlenmiş bir
boşaltım salgısı olarak kabul edilmektedir. Ayrıca kan plazmasının yapımı için
karaciğerde birçok protein sentezi yapımı gerçekleşip kana verilir. Dolayısıyla
karaciğer karbonhidratların hem depo edildiği, hem de boşaltıldığı bir mekân
olarak vazife görür.
Karaciğer içerisinde safra yolları diye
bilinen kanalcıklar da bulunur. Zaten öd denilen zehirli sıvı karaciğer
tarafından üretilir. İlginçtir bu zehir herhangi bir deney hayvanına enjekte
edilse o hayvanı anında öldürebilirken kendi bünyemizde üretilmesi hasebiyle
bize herhangi bir zararı dokunmaz, tam
aksine bu zehir sayesinde yağların sabunlaşmasının yanı sıra sindirilmesi
gerçekleşir. Derken bağırsaklardaki pis kokulardan bu sayede kurtulmuş oluruz
da.
SAFRA KESESİ
Malumunuz Safra kesesi;
-Korpus.
-Fundus,
-Boyun olmak üzere üç kısımdan meydana
gelir.
Safra kesesi karaciğerin alt kısmında içi
boş bir organ olmanın yanı sıra armut şeklinde, ya da ampule benzer bir görünümdedir.
Fakat patolojik durumlarda ister istemez şekli,
büyüklüğü ve doku biçimi değişebiliyor. Bu arada safra kesesinin
oluşturan safra hücreleri safra ifraz etmek için vardır. Zaten safra kesesi
şayet salgısını ifraz etmezse o vücut besinini hazmedemez duruma gelecektir.
PANKREAS
Karaciğerden
sonra sindirim kanalına bağlı en büyük bezimiz pankreastır. Bulunduğu konum
itibariyle de midemizin sol alt tarafında,
duodenumun hemen yanı başında ve dalağa çapraz konumda yer alır. Görünüm
bakımdan ise yaprağı andıran, 15-20 cm boyunda, ortalama 100 gr ağırlığında 12
parmak bağırsağına açılan beyaz pembe renkli ekzokrin (dış salgı) ve
endokrin (iç salgı) bez olarak
dikkat çeker. Pankreas organımız bir yandan ekzokrin bez olarak sindirim
enzimleri salgı rolü üstlenirken diğer yandan endokrin bez olarak da vücudun
karbonhidrat metabolizmasını düzenleyen iç salgı rolü üstlenip böylece karma
bir bez olarak adından söz ettirir. Pankreasın bir başka dikkat çeken yanı ise
insülin ve glukagonu doğrudan kana karıştırma da rol üstlenmesidir. Diğer
tripsin, steapsin ve amilopsin gibi hormonlar da malumunuz Wirsung kanalı
(anapankreas kanalı) yoluyla on iki
parmak bağırsağına dökülürler. Peki, onca
işlerde rol üstlenen bu denli hayati öneme haiz pankreasın oluşumu nasıl vücut
bulmuştur derseniz, insan anatomisi ile
ilgili kitaplarını karıştırdığımızda cevaben asinüs adı verilen ve sayıları
milyonları bulan keseciklerden teşekkül ettiğini görürüz. Yemeğe başladığımız
zaman asinuslar (hücresel salgı birimleri) sinir sisteminden aldıkları
sinyaller eşliğinde sindirimi kolaylaştırıcı salgılar çıkarıp böylece tripsin, kimotripsin, karboksi polipeptidaz,
ribonükleaz, dezoksirisonükleaz, amilaz ve lipaz gibi sindirim enzimlerin katalizörlüğünde
yediğimiz besinlerin vücuda yarayışlı hale gelmesinde mühim rol oynamış olurlar.
Hatta söz konusu enzimler bununla kalmayıp besinler içerisindeki proteinleri
amino asitlere çevirirler. İşte bu tür değişim veya dönüşümlerin neticesinde
amilaz karbonhidrat grubundan nişastanın şeker haline gelmesinde etken rol
oynarken, lipaz ise safra salgısıyla birlikte yağ ve yağ asitlerin gliserole
çevrilme işlemini gerçekleştirir. Bu demektir ki, hiçbir dönüşüm tesadüfen meydana
gelmiş değil, her bir dönüşüm kendi yüklenmiş olduğu misyonunun gereğini
yapmakla ortaya çıkan bir dönüşüm söz konusudur. Tabiî ki pankreasın yüklendiği
misyon bunlarla sınırlı değil, dahası var elbet. Mesela
kanımız hemen hemen her gün yüzü aşkın sayıda glikozu bünyesinde taşımasına
rağmen kandaki glikoz değerleri 100ml/100 miligramı geçmemektedir. Keza
kalsiyumda öyledir. Belli ki pankreas kendisini oluşturan pankreas hücreleri
tarafından insülin hormonu salgılayaraktan kan şeker ayarı dengelenmiş olmakta.
Ancak şu da var ki; aşırı derecede insülin salgılandığında hipoglisemi
hastalığı nüksederken bunun tam aksine az salgıladığında ise yüksek seviyelerde
hiperglisemi denen şeker hastalığı nüksetmekte. Anlaşılan kan şekerinin düşmesi
ya da artış kaydetmesi durumunda hormon denge ayarımız kayba uğrayabiliyor. Her
şeye rağmen yine de vücudumuzda öyle mükemmel biyolojik nizam tesis edilmiş durumda
ki denge kaybına uğrayan vücudun herhangi bir bölümü vücudun bir başka denge unsurunca
onarılaraktan yeniden fabrika ayarlarına dönüş mümkün olabiliyor. Nitekim haberleşme
sisteminin önemli sacayaklarından sinir ağımızın her bir elemanı bu denge
sistemi içerisinde icabında denge unsuru olarak aktif rol oynayabiliyor.
İnsülin
Aslında dışarıdan aldığımız her türlü
protein, yağ ve şeker türü besinler vücut iklimimizde sindirilip yakıldıktan
sonra bir bakıyorsun vücudun bir başka negatif geri tepme bağlantılar eşliğinde
kan içerisinde normal seviyelerde tutulabiliyor. Bir noktada tutmaya yapmaya mecburlar da. Zira kan şeker düzeyinin belirli seviyelerde
tutma işlemleri homeostasis denge sistemiyle sabit tutulabilmekte. Hakeza ısı
dengesi de öyledir. Şayet homeostasis dengemiz normal olması gereken
hedeflerden sapma gösterdiğinde bir takım sağlık problemleriyle karşı karşıya
kalacağımız muhakkak. Örnek mi? İşte şekerli
besinlerin yeterli derecede yakılamamasından dolayı diyabet hastalığı (şeker
hastalığı) vuku bulması bunun en tipik örneğini teşkil eder zaten. Nitekim
kandaki glikozu yakan esas faktör insülin hormonudur. Kaldı ki insülin yapı
bakımdan bir protein hormon olup kan şekerinin düşürülmesinde etken bir faktördür.
Bu nedenledir ki insülinin azlığı veya
üretilememişiyle ortaya çıkan komplikasyonlara bağlı olarak nükseden hastalıklar
diabetes mellitus (şeker hastalığı) olarak addedilirler. Şöyle ki; insülin bir protein
yapıda bir molekül olduğundan hazım kanalında proteolitik enzim etkisiyle
özelliğini her an yitirebiliyorr. Bu bakımdan glikoz artışında hastalara ağız
yoluyla insülin verilmemesi gerekir, uygun olan damardan verilmesidir.
Bilindiği üzere insülin hormonu
pankreas dokusunun langerhans adacıkları tarafından salgılanır. Özellikle salgılanma
esnasında granüllü endoplazmik retikulum faktörü çok önem arz eder. Öyle ki
pankreas, sırf insülin hormonu salgılamakla kalmaz aynı zamanda kandaki glikoz
ayarını dengelemek için de yine elindeki en önemli silahlarından insülin ve
adrenal hormonlarını kullanmayı da ihmal etmez. Böylece insülin ve adrenalin
hormonlarının karşılıklı negatif geri tepme bağlantılarının etkileşimleri
eşliğinde normal kan şeker oranı %90 - %110
arasında eşik değerlere çekilerekten sabitlenmiş olur. Belli ki insülin bir yandan kan şekerini
yakarak hipoglisemik görev üstlenirken diğer yandan da böbrek üstü bezi adrenal
ise boş durmayıp dokularda depo halde bulunan glikojeni serbest halde kana
aktarıp böylece kandaki şeker oranını artırmış olmakta. Derken adrenal ve insülin
hormonları adeta kafa kafaya verip biri düşürücü, diğeri de yükseltici etki yaparaktan
kandaki şekeri normal seviyelerde dengede tutmuş olurlar.
Bu arada yeri gelmişken şunu belirtmekte
fayda var; kan protein ve lipitleri yakan mekanizmaların nasıl işlerlik
kazandığı daha henüz tam anlamıyla aydınlığa kavuşmuş değildir. Aydınlatılamaması
da gayet tabiidir. Çünkü vücut sarayı nice sırlarına ermediğimiz kompleks
mükemmel sistemlerle donatılmıştır.
Glukagon
Glukagon bir proteohormon olması
hasebiyle pankreasın Vangerhans odacıklarından salgılanır. Kan şeker seviyesinin eşik değerin altına düştüğünde
ise karaciğerin glikojen sentezleme fonksiyonunu hızlandırıp hipoglisemi şokun önüne
geçmiş olur. Nitekim bu özelliğinden dolayı glukagona hiperglisemik faktör gözüyle bakılır.
Malumunuz insülin azlığı veya
yokluğunda normal kan şeker oranı alarm verip hiperglisemik bir tabloyla karşı karşıya kalınırken glukagon azlığında
da tam aksine hipoglisemik bir tabloyla
karşı karşıya kalınır. Böylece her iki hormonun karbonhidrat metabolizması
üzerinde zıt yönlü karşılıklı etkileşimlerinin neticesinde vücudumuzun tüm protein
balansı dengelenmiş olur. Dolayısıyla insülinsiz hormonlar (growth
hormonları) büyüme ve gelişmeye yönelik hormonlar olarak addedilmezler. Zira
insülinin protein metabolizması üzerine doğrudan tek başına etken unsur değildir.
Hakeza pankreas bezleri de tüm faaliyetlerini tek başlarına yürüten tek etken
unsur olmayıp hipofiz bezinin önderliğinde tripsin, amilaz ve lipaz türü enzimlerin
katalizörlüğünde insülin hormonu salgılanmakta. Derken
kan şekerinin normal seviyelere çekilmesinde aktif rol alaraktan böylece vücut
dengemiz sağlanmış olur. Hatta tripsin, steapsin
ve amilopsin üç grup parçalayıcılar olarak da adından söz ettirirler. Madem öyle kendilerinden kısaca bahsetmekte
fayda vardır elbet.
Tripsin
Tripsin proteinleri parçalayan hormon
olup;
-Kimotripsin,
-Karboksipeptidaz,
-Deoksiribonükleaz ve ribonükleaz olarak
kategorize edilir.
Tripsin bilhassa pH 7,9 şartlarında midede
etkisini gösterirken karboksipeptidaz enzimi de pH 5,2-6 şartlarında bağırsakta
etkisini gösterir. Hakeza kimotripsin ise pH 8 ve kimotripsinojenin bulunduğu
ortam şartlarında etkisini gösterip hele bilhassa çocuklarda son derece daha aktif
haldedir.
Tripsin pankreasın salgı hücreleri
tarafından üretilir üretilmez ilk elden bağırsak kanalına ulaştırılıp buradan
ince bağırsak hücrelerinin inaktif halde ifraz ettiği enterokinaz enziminin
etkisine girerekten aktif hale gelir. Derken pankreastan salgılanan diğer kimotripsin,
karboksipeptidaz deoksiribonükleaz ve ribonükleaz türünden proenzimler
tripsin inhibitör madde sayesinde bağırsağa kadar inaktif bir şekilde yol kat
etmiş olurlar. Şayet böyle bir inhibitör baskılanması olmasa bu durumda
pankreas dokusu sindirilip parçalanması kaçınılmazdır. Nitekim Akut pankreatit hastalığı halinde
aktif tripsin salgılanması bu durumu teyit ediyor zaten. Neyse ki bu hastalığın
tedavisinde tripsin salgılayan kısım cerrahi müdahaleyle kesilip alındığında pankreas
kendisini yenileyebiliyor.
Pankreozimin
Pankreozimin kimüs asit etkisiyle duodenumda
(12 parmak bağırsağı) parathormonun
salınmasında etkin unsur olduğu gibi pankreastan salgılanan tripsin, kimotripsin, karboksipeptidaz, amilaz ve
lipaz gibi diğer enzimlerde sindirimde etkindirler.
Secretin
Secretin 27 amino asitten oluşmuş bir polipeptit
dizisi olup duodenum mukozasında
ve ince bağırsak mukozasında asit timus uyarıcılarının etkisiyle kanda pepsin
salınmasını hızlandırır. Peki, sadece pepsin salınımını hızlandırmakta, elbette ki hayır, bunun yanı sıra pankreas öz suyunun ince
bağırsağa salınmasında da etken unsurdur. Ancak şu da var ki secretin öz
suyunun salınması duodenum gastriti olanlarda tıpkı hidroklorik asit etkisi gibi yan etki yapıp mukozada bir takım
yanmalara neden olabiliyor.
Steapsin
Steapsin
pankreas lipaz enzimi olarak bilinip lipitleri parçalayıcı özelliğinin yanı
sıra aktif haldeki yağları gliserin ve yağ asitlerine çevirecek şekilde de etki
yapar. Ancak steapsin etkisi inaktif olduğunda pankreasta yağ birikimine
paralel olarak bir takım sindirim bozuklukları baş gösterebiliyor. Bu durumdan hastaların
mutlaka özel diyete tabii tutulup yağlı ve şekerli gıdalardan uzak kalmaları
öğütlenir. Zaten uzak kalınması da
gerekir ki steapsin lipaz enzimi, lipitleri pH 8’de parçalayıcı etkisin
gösterebilsin. Ta ki parçalama işlemleri
sona erer ancak o zaman pH değerleri normal seviyelerine çekilmiş olduğu
görülür.
Amilopsin
Amilopsinin en temel özelliği;
-Karbonhidratların sindirimini temin
eden pankreatik amilaz olması,
-Selüloz dışında bütün karbonhidratları
parçalama özelliğine sahip olması,
-Nişasta, glikojen ve diğer
polisakkaritleri disakkarite çevirme işlemini gerçekleştiriyor olması,
-pH 7,1 de etkili olmasıdır.
Apandisit
Apandisit kese şeklinde sekum denen bir
bölgenin divertikülüdür. Öyle ki bu söz konusu kese tüp biçiminde kör bir
uzantıyı andırır. Apandisitin en dikkat
çeken yanı üçgenimsi bir lümen, dışta kalın bir tabaka içerisinde düzensiz asit
salan lieberkühn hücrelerden (bezlerinin) oluşan bir yapıda lenfatik
dokunun içine girerekten lenf nodüllerini oluşturuyor olmasıdır. Bu arada bir takım besin artıklarının bir
kapsül biçiminde dışı yağla kaplanıp lieberkühn’ü tıkaması neticesinde barsak
paraziti veya özel bir bakteri aracılığıyla apandiks nüksedebiliyor. Derken kör bağırsak bölgesinde çürüme şeklinde
doku harabiyeti oluşur da.
Hâsılı salgı sisteminin meydana getiren bezler
hakkında en son vücut dengesinin muhafazasında hayati önem haiz bezler dersek
yeridir.
Böbrek
Böbreğin birçok biyokimyasal
işlevi olmakla beraber asıl fonksiyonu süzüm işlemlerinin neticesinde idrar oluşturmasıdır.
İşte bu süzüm özelliğinden dolayıdır ki plazma ve doku aralarında değişik
yoğunluklarda sıvılar birtakım filtre işlemlerinin akabinde idrar haznesinde toplanıp
hem su sıcaklığı (ısı hidril) hem de
sabit iyon dengesi sağlanmış olur. Zaten böbrekte çok sayıda zengin lenf damar
ağının korteksle bağlantısının varlığı bunu teyit ediyor. Ayrıca medulla ve
papillada lenf dolaşımı olmadığından sıvının atılımından arta kalan üre kana
geçmektedir. Şayet üre kana karışmamış olsa böbreğe yakın doku lenfasının
pıhtılaşmasına paralel junction meduller kan dolaşımın devre dışı kalmasına yol
açıp böylece böbrek taşı oluşumuyla birlikte idrarda yanma olarak yansıyacaktır.
ADRENAL
Böbreğin üzerinde üçgen şekildeki
parmak ucu uzunluğunda bezler fiziki görünümüyle adrenal bez olarak addedilirken,
soyut yönüyle de korku, kaçış veya tepki hormonu olarak addedilir. Öyle ki herhangi
bir tehlike anında kanda adrenalin yükselmesiyle birlikte alında boncuk boncuk ter
damlacıkları döker hale gelindiği gibi ağızda kuruluk oluşma hali de belirir. Derken bu durumda kalp ritminin hızla çarpmasıyla
birlikte gayri ihtiyari anlık refleks hali ya da durum vaziyetten kaçış eğilimi
görülür. Hayvanlarda ise malum tüy kabarması görülür. Belli ki her iki
böbreğimizin üst kısmında üçgen şeklinde kabuk (korteks) ve öz (medulla)
kısımdan oluşan adrenal bezlerimiz konu mankeni olarak konuşlanmış değillerdir.
Bilakis medullayı oluşturan hücreler noradrenalin hormonu salgılayaraktan tansiyonun
yükselmesine, hızlı kalp atışına ve kan şekerinin artış kaydetmesinde etken
unsur olunurken korteks bölgesinde kortizon hormonu ve aldosteron hormonu
salgılayaraktan vücutta karbonhidrat metabolizmasını düzenleyici rol
üstlenmenin yanı sıra amino grup asit ve yağları glikoza dönüştürüp karaciğerde
depolanmasında da etken unsurdurlar. Kaldı ki son yapılan araştırmalarda elde
edilen verilerden hareketle artık kortizonun insanı birçok hastalıktan koruma kalkanı
hormon görevi ifa ettiği anlaşılmıştır. Nitekim bir insanda sol böbrek alınsa
bile kortizon hormonunu bu durumda boşluğu giderecek bir rol üstlenecektir. İşte bilim adamları kortizon hormonun bu
özelliğinden hareketle laboratuvarlarda yapay kortizon ilaç üretmeyi nihayetinde
başarabilmişlerdir. Buna mecburdular zaten, zira kortizon salgısının azalmasında veya
durması halinde Addison hastalığı denen böbrek
yetmezliği nüksetmekte. Tunç hastalığı olarak da bilinen bu hastalık
vücutta zayıflama, yorgunluk belirtileri,
saç dökülmesi, vücutta yer yer koyu kırmızı renk döküntüler ve tansiyon
düşüklüğü amereler eşliğinde iyiden iyiye kendi özgül ağırlığını gösterir.
Tabii aldosteron hormonunun işlevleri bunlarla
sınırlı değil dahası var elbet, vücuttaki kanı temizleyip su ve tuz dengesini ayarlayıcı
steroid hormonu olarak da işlev görmekte. Fakat aşırı aldosteron salgılanması
halinde böbrekte sodyum tutulumunun artmasına neden olabiliyor. Ezcümle, böbrek üstü bezleri alınan bir insanın
takriben iki gün içerisinde ölmekte olduğu gerçeği adrenal bezlerin hayati
önemini tek başına anlatmaya yeter, artar da.
Üreter
(üretra)-üst idrar kanalı
Üreter erkek ve kadında birçok bakımdan farklıdır. Kadında kısa
bir pasaj görünümde olup varlık nedeni boşaltım işlevi üstlenmesi içindir. Kadın
vajinal bölgesi yüksek konsantrasyonda asidik (pH 4) sıvı içermekte olup bu
sayede dışarıdan gelebilecek herhangi bir patojen etkene karşı rahim korunmaya
alınmış olur. Üstelik böyle asidik sıvı ortamın oluşmasına yine bir başka
mikroorganizma aracılık etmektedir. Nitekim laktobasil cinsinden
mikroorganizmalar vajinal bölgenin salgıladığı glikojeni parçalamasıyla
birlikte mevcut ortam süt aside çevirip pH değerini yükseltmiş olur. Ayrıca
kadında yumurta hücresinin döllendiği kanal fallop tüp diye tanımlanır. Özellikle
fallop tüpün döllenme noktası olarak seçilmesi belli bir plan ve programın varlığını
ortaya koyar. Zaten böyle bir programlanma olmasa döllenme karın boşluğu, yumurtalık,
ya da rahim içerisi bir yerde olacaktı. Nitekim fallop tüp dışı bir döllenme dış gebelik sebebidir. Ki; bu tip istisnai
durum çoğunlukla anne ve bebek için ölümcül tehdit unsuru oluşturabiliyor. Belli
ki fallop tüpünün tercih edilmesinin arka planında, fallopun döllenen yumurta
hücrenin rahime geçiş için ön hazırlık işlemlerinin gerçekleştirileceği en ideal
mekân olması yatmaktadır. Hatta bu mekân
yeni bir yumurta oluşumuna geçit vermeyen bir özellik taşır. Demek oluyor ki ne
yumurtalık gebeliği, ne de dış gebelik derde çare olabiliyor. Meğer çare “ol” emrin gereğini yapan programın
şifrelerinde gizliymiş.
Üretra erkekte uzun bir tüp olup, idrar
ve genital boşaltım yollarından gelen salgı ve semeni sevk etmekle görevlidir.
Yani ürogenital bir kanal işlevi görür. Bu arada sıkça duyduğumuz böbrek
enfeksiyonu rahatsızlıklar bu kanalda erkeğe göre kadında çok daha sık
rastlanır.
Yardımcı erkek genital organ bezleri
Yardımcı
erkek genital organ bezler testisin boşaltım kanalına açıldığı
bez grubu olup;
-Vesicula seminalis,
-Prostat,
-Bulboüretral bez olarak bilinirler.
Gerek seminifer tüplerin oluşturduğu
ampulümsü bezler, gerekse Leydig salgı hücreler çift yapraklı bir zarla (tunica
vaginalis) çepeçevre kuşatılaraktan
ambalaj haline getirilip böylece testis arkasında yer alan 10-15 adet civarı ductus
deferens (kanalcıklar) vasıtasıyla
tek kanallı ductus epididimis’e doğru geçiş yaparlar. Ve geçiş yapılan yer
spermler için yumurta hücresiyle vuslatın gerçekleşeceği güne dek hareket
kabiliyetini artırmaya yönelik yüzme eğitim tesisi olur da. Keza bu mekânda bir
yandan vuslat öncesi normal vücut sıcaklığın 2 santigrat derece aşağısında (34,5
santigrat derecede) tutulurken,
öte yandan Leydig hücrelerin salgıladığı früktoz şekerinden enerjik durum
kazanmış olur. Spermlerin enerjisini
boşa harcamamak içinde, yani boş yere hareket etmelerinin önüne geçmek adına
ortamın asidik değeri ise pH 6,7’de tutulur. Bu arada her ne kadar birçok
canlılık faaliyetleri için 36,5 santigrat derece ideal bir sıcaklık değer olsa sperm
için bu ideal değer değer sadece döllenme anında gereklidir. Çünkü döllenme
öncesi 34,5 santigrat derecelik sıcaklık vesikula seminalis (kese şeklinde tüp) ve ampul bezlerin
karışık bulunduğu bolca salgı yapan küçük epitel hücreler has kılınmış bir sabit
sıcaklıktır bu. Belli ki bu sabit sıcaklık spermin muhafazası için gerekli
ortam sıcaklığı olup, bu söz konusu sıcaklık derecesi testislerin barındığı torba
içerisinde sabit tutulur. Öyle ki birçok
ateşli hastalıklara bağlı olarak vücut sıcaklığı 39 santigrat dereceye çıksa
bile 34,5 santigrat derece bu bölge için yine her daim sabit tutulmakta. Böylece
ortamın hem buharlaşmasına, hem de büzüşmesine geçit verilmemiş olunur. Bilindiği üzere vesicula seminalis bezler
mukoza, epitel ve dış lamina denen elastik lif bakımdan zengin üç tabaka yapı
üzerine kurulu olup testisler tunica vaginalis zarı ambalajı içerisinde
epididimis’le beraber ortak çift yataklı bir oda (skrotum) içinde
muhafaza edilmiş haldedir. Böylece
korunaklı bu yapının septum bölmesi sayesinde skrotum içerisindeki iki testisin
birbirine teması önlenmiş olur. Hatta oda içerisindeki salgı hücrelerince
salgılanan lipokrin pigmentler ilk defa puberta döneminde sakal ve bıyık çıkmayla
birlikte çocukluktan erişkinliğe geçiş safhası cinsel olgunluğu gösteren
bir işaret taşı olarak kendini gösterir. Hatta delikanlılık çağı ilerledikçe
lipokrom pigment sayısı da o oranda artmaktadır. Şu da var ki bir şekilde
erkeğin testisleri alındığında zaman içerisinde vesicula seminalis fonksiyonunu
yitirmiş olacaktır. Ancak testesteroh hormonu enjekte edilirse erkeklik
fonksiyonu tekrar yeniden kazanılabiliyor.
Bulboüretral
bezler
Bulboüretral salgısı berrak akıcı
olması hasebiyle proteince zengin mukoz bez olarak bilinir. Hatta bu bezin salgısı spermlerin
beslenmesine ve sıvı yoğunluğunun azalmasına yarayıp, böylece spermlerin
hareketini kolaylaştırır. Bu arada sperm sayısı kişiden kişiye göre değişip
yaşlandıkça azalmaktadır. Bulboüretral
bez elips ve bezelye biçiminde olup normal ağırlığı 24 saatte 10 –15 gram
olabileceği gibi 184 -200 gram ağırlığı kadar da çıkıp bu miktara ulaşan bez
kronik atılım denen immunoglobulin aracılığı ile atılmaya çalışılsa da her
halükarda kişi üzerinde hipertansiyona bağlı ani komalar görülebiliyor.
Prostat
Prostat atkestanesi büyüklüğünde, aynı
zamanda mesaneden (idrar kesesi) çıkan ve üretrayı çepeçevre saran
glandula bir bezdir. Ayrıca bu bez çok kanallı ve sitoplâzması bol salgı salan granüllü
epitel hücrelerinden teşekkül eder. Fakat yaşlılıkta prostat büyümesi esnasında
bu salgılar mesaneye baskı yapıp, sık sık idrara çıkmanın yanı sıra idrar
sırasında yanmaya da (sızlama) neden olur. Bu durumda kastrasyon (hadımlık)
sonrası epitel hücreleri küçülmesiyle birlikte salgı granülleri kaybolmaya yüz
tutar. Böylece prostat salgısı sırasında protein miktarının azalış kayd
etmesiyle birlikte proteolitik enzimi fazla açık vermiş olur. Öyle anlaşılıyor
ki prostat salgı çok karmaşık bir yapı olup, kireçleşince mesane kalküli (mesane taşı) oluşumu vuku bulur. Öyle ki
kireçleşmiş taşların büyük olanları bez içerisinde kalıp kistik oluşumuna da
yol açmakta. Bu durumda ister istemez
prostat bezinin alınması kaçınılmaz hal alır. Hatta fazla sayıda asit fosfataz
enziminin salgılanması da prostat hastalarında sık görülen bir illettir.
Nitekim kandaki asit fosfataz yükselmesiyle birlikte prostat karsinomu vuku bulur
da.
Şurası muhakkak; akut miyokard enfarktüsü,
konjestif kalp yetmezliği, hepatitis (sarılık), lösemi (kan kanseri),
neoplastik hastalıklar ve diğer enfeksiyöz mononükleoz (öpücük hastalığı) gibi arızi durumlarda serum laktik dehidrogenaz
(LDH) enzim miktarı artmaktadır. Akut koroner yetmezliği, angina pektoris (göğüs hastalığı), gut hastalığı, akut
kolesistitte, Llupus eritematozus (sle),
kronik viral hepatitis, kaloderma, laennec
sirozu gibi hallerde ise kolinesteraz enzimi miktarında artış gözlemlenmiştir.
OVER VE TESTİS
İnsanda en büyük hücre nedir sorulduğunda
verilecek cevap elbette ki ovum hücresinden başkası değildir. Nitekim bu hücre nihai olgunluğa ulaştığında
çıplak gözle bile görülebiliyor. Ovum hücresi morfolojik olarak da malum
yumurtalığın sağlı-sollu fallop tüplerin saçaklı kutuplarında konaklayan yumağımsın
bir top görünümündedir. Yumağın iç
kısmında ise medulla ve korteks tabakaları vardır. Peki, bu tabakalar ne işe yarar derseniz,
korteks yumurta ve folikül hücrelerin etrafında koruyuculuk görev üstlenirken
medulla tabakası da dal budak salmış durumda kan damarlarını oluşturup yumurta
hücrelerin beslenmesini sağlar. Ovum hücresini bütünüyle işlevliğini göz önüne
aldığımızda adına uygun davranıp over hormonu salgılayan hormon olarak dikkat
çeker.
Oogonnium denen ana yumurta hücrenin mitoz
bölünmeye uğraması esnasında oluşacak olan oosit’in dış kısmı yassı epitelyum
hücre ile sarılı olması hasebiyle mevcut yapı primer folikül (birinci folikül) olarak addedilir. Derken
bölünmenin ilk aşamasının tamamlanmasıyla birlikte tek folikül hücre içeren yumurta hücresi (oosit) oluşur.
Ancak yumurta bazı istisnai durumlarda iki veya üç folikül olabiliyor. Ki;
bunlar zaten daha olgunlaşmasını tamamlamadan ömrü tükenmiş olur. Vadesi
dolmamış folikül hücreler ise bulunduğu konum itibariyle gelişim kayd edip
birden fazla hücre dizilimi meydana getirecek şekilde çoğalırlar. Söz konusu
çoğalan hücre dizilimi yumurta hücre etrafında glikoprotein içeren zona
pellusida jelimsi bir örtü oluşturup ilişiğindeki kanalcıklar vasıtasıyla beslenmeye
alınırlar. Böylece folikülün bu safhaya erişmiş görünümü ikinci folikül keseciği
(sekonder folikül) şeklinde
tezahür eder. Akabinde ise antral follikül denen büyük boşluk oluşup içerisi
liquor folliculi sıvıyla çevreli bir yapı oluşur. Kuşkusuz bu oluşan sıvının en
önemli yanı protein, hyalüronik asit ve östrojen hormonu bakımdan zenginlik içerip
yumurtanın yumurtalıktan dışarı atılması bu özel sıvı sayesinde gerçekleşir. Böylece
yumurtalıktan atılan yumurtayla birlikte cinsiyet hücreleri kendini yenilemiş
olur. Bir başka ifadeyle rahim iç duvar cidarlarının dökülme işlemlerini
takiben yenilenme olayı gerçekleşip bu sayede menstrüasyon (aybaşı hali) vuku bulmuş olur. Derken bu olayla birlikte “Her dem canlar yeniden tazelenir”
misali rahim iç yüzey hücrelerin %75’i
yenilenmiş halde adeta yeni bir hayata göz kırpmış olur. Kelimenin tam
anlamıyla lutein hücrelerinin yıkımıyla birlikte progesteron hormon salınımı
azalıp adet kanamasının akabinde yeniden diriliş vuku bulur.
Peki, ikinci follikül aşamasından sonra ne var
derseniz, bizatihi ikinci folikül hücrelerin oluşturdukları boşluk içerisinde
yumurta hücresinin folikül tekası (thea
folliculi) kılıfı ile kuşatılmışlığı
şekliyle ortaya çıkan üçüncü folikül
veya graff folikülü denen bir yapı
vardır Yumurta hücresi ta ki ileride (buluğ
çağında) döllenene kadar graff folikülü (sanduka) yapı içerisinde muhafaza edilir de. Yumurta hücresi
döllendiğinde ise bu hücreler salgı bezine dönüşüp adından korpus luteum (sarı cisim) olarak söz ettirir hep. Malum olduğu üzere korpus
luteum’un en tipik özelliği progesteron hormon salgılamasıdır. Söz konusu
hormon sayesinde hem bir sonraki döllenme aşamasına hazırlık yapılır, hem de
yeni kanamalara mahal bırakmayacak şekilde embriyonun ana rahme tutunma işlemlerinin
ön hazırlık şartları sağlanır. Ve ön hazırlık bu süreç ceninin dördüncü aya
eriştiği safhada anne ile plasenta aracılığıyla bağlantısını kuracağı güne
kadar devam eder de. Derken günü geldiğinde korpus luteum’un üstlendiği
beslenme ve bakım işini plasenta devr almış olur. Plasenta emaneti devr
aldığında ise hormonal salgı görevi üstlenip, bir anlamda endokrin hormonal
faaliyet yürütmüş olur. Şayet luteum hücrelerinin hazırlık aşama
faaliyetlerinde her hangi bir aksaklık olsaydı cenin dört aya kalmaz anne
karnında gelişmesini tamamlayamayacaktı.
Yumurtalıklarda tüm gelişim aşamalarını
tamamlayan yumurta hücresi, artık bu noktadan sonra sperm hücre ile buluşacak
an için karın boşluğuna uğurlanmış olur. Yani karın boşluğunda serseri mayın misali
ne halin varsa gör misali abla kendi haline garip bırakılmaz. Bilakis yardımcı
ekipmanlar diyebileceğimiz fallopian tüp ve tuba uterina adında iki adet tüp
yardım elini uzatıp spermle buluşacağı büyük gün için misafir edilir. Böylece
konaklanan mekan büyük bir buluşmanın gerçekleşeceği, yani gelin güvey olacağı adres
olur. Derken rahim (uterus) içerisinde canlının ilk temeli atılmasıyla birlikte anne
karnında tüm embriyonik gelişme safhalarının tamamlanmasından maksat hâsıl olup
beraberinde kutlu doğum gerçekleşir. Madem
tüm bu gelişim safhalarının ardından kutlu doğum gerçekleşivermekte, o halde
anne rahmi de neymiş deyip es geçmemeli,
belli ki anne rahmi kutlu doğum için doğurgan topraktır. Hani topraktan geldik deriz ya hep, bu
doğurgan toprağın morfolojik yönden incelendiğinde armut şeklinde içten dışa
doğru endometrium, myometrium ve premetrium tabaklarından müteşekkil olduğu
görülür. Bundan da öte doğacak olan nur topu bebeğin barınacağı ilk mekânı olarak
dikkat çeker. Nasıl ki toprağın bağrına atılan bir tohum tanesi belirli
aşamalardan sonra filizlenip bitki oluşturuyorsa, aynen öyle de anne rahmi de
filizlenecek nur topu canlının oluşumunu sağlayacak şartları sağlayan bir mekân
özelliğini bağrında taşır. Nasıl mı? Mesela ana rahmin katmanlarından endometrium
tabakası (iç tabaka) yumurta hücresinin spermle birleşme ihtimaline
binaen kendi yıkımını gerçekleştirip hem kendini yenilemiş olur hem de rahimin
arındırılmasına vesile olur. İlginçtir bu arada rahmin yenilenmesi esnasında nükseden
kanın bir işaret taşı hükmünde aybaşı kanı olarak dikkat çekmenin yanı
sıra normal kandan farkını göstermesi açısından da pıhtılaşmayan kan şeklinde
ayırt edici özellik olarak dikkat çeker.
Şayet aybaşı kanın da pıhtılaşma
nüksetmiş olsaydı hiç kuşku yoktur ki anne sağlığı açısından çok büyük ciddi bir
tehdit oluşturacaktı. Belli ki aybaşı hali 3-4 güne ayarlanmış menstrual
safhası yumurta hücrenin döllenmesiyle oluşacak olan cenine hazırlık diyebileceğimiz
bir işaret fişeği özelliği taşımakta. Derken tüm bu hazırlık süreci aşamaları
takriben 10 günü bulan yumurtlama dönemiyle birlikte son bulup akabinde folikül
ve sekrasyon safhalarına geçişin önü açılmış olur. Yüce Allah (c.c) bu hususta bakın ne buyuruyor: “Sizler analarınızın karınlarında ceninler
iken, sizin hallerinizi çok iyi bilendir.” (Necm, 32)
Evet, anne rahmi doğurgan toprak olarak bir anlam
ifade ederken erkek cinsiyet organı da zürriyetin çoğalmasında ata tohum tesisi
olarak bir anlam ifade eder. Nitekim erkek üreme organlarından testislerin işlevselliğine
baktığımızda testosteron hormonu salgılayan bir misyon üstlendiğini görürüz. Erkek
cenin testisleri anne karnındayken ilk anda alt karın boşlukta (lumbal bölgede) belirgin hale
gelir. Ne zamanki cenin yedi aylık olur
ay gelinir ancak o zaman olgunlaşmış halde kendi iniş pisti diyebileceğimiz torbasına
geçiş yapmış olur. Şayet kendi iniş
pistine geçiş yapamayıp pelviste beklemede kala kalırsa bu durumda kısırlık
denen kriptorşizm (cryptorchism) denen maraz bir durum
ortaya çıkacaktır. Ki, kriptorşizm
erkekte kısırlaşmaya yol açan hastalık bir durumdur. Dolayısıyla hastalık erken
teşhis edildiğinde basit bir ameliyatla testislerin torbaya alınıp kısırlığın
önüne geçmek mümkün olabiliyor.
Her neyse cinsiyet yönünden erkek ya da kadın
olsun hiç fark etmez sonuçta dünyaya gelen bebek kız ise üreme organında konumlanan
ovaryum; over vasıtasıyla progesteron ve östrojen hormonu salgılayan bir misyon
üstlenirken, erkek cinsiyet bezleri de testosteron hormon salgılayan bir misyon
üstlenir. Böylece üstlenilen bu misyon doğrultusunda dişilik ve erkeklik davranışları
cinsiyet hormonları sayesinde belirlenmiş olup adından. cinsiyet ayıracı hormonlar olarak söz ettirirler. Bilindiği üzere testisin salgıladığı
testosteron hormonu ses kalınlaşması, sakal ve bıyıkların çıkması gibi erkeklik
belirtilerin ortaya çıkmasını sağlar. Bu yüzden testisler sperm hücrelerinin
depolandığı üretim hane olarak bilinirler. İmalathane incelendiğinde içerisinde
sayıları 1000’i aşan seminifer tüplerin (rubuli
seminifer) varlığının yanı sıra ayrıca
her bir tüpün (kanalcıkların) içerisi
sperm ana hücrelerince dizayn edildiği görülür.
Belli ki bunlar basit sıradan dizayn edilmiş tüp değillerdir, bikere
basit sıradan tüpler olsaydı seminifer tüplerin duvarları sertoli destek
hücrelerince korunaklı bir şekilde dayalı döşeli olarak korunmaya alınmazdı. Yetmedi
seminifer tubüllerin oluşturduğu ampul bezlerin arasını dolduran bağ doku
içerisinde dikkat çeken bir başka hücrelerde vardır ki; bunlar hepimizin
bildiği Leydig hücreler olup bakım ve beslenme işini üstlenmek için vardır. Nitekim
buluğ çağından itibaren sperm hücreleri sürekli hareket halinde eforsarf ettiği
içindir harcadığı enerjiyi ancak Leydig hücrelerin salgıladığı testosteron
hormonu sayesinde karşılayabilmekte.
Malumunuz kadınlığa ait belirtiler over
tarafından salgılanan östrojen ve progesteron hormonu tarafından idare edilir.
Bu salgıların azlığı cinsiyet yetersizliğine ve vücutta yağ toplanmasına yol
açar.
Hâsılı kelam erkek ve dişilik
hormonları vasıtasıyla bir insanın erkek veya dişi mi olduğunu fiziki olarak
anlarız. Bu yüzden erkeğin kas yapısı kadına nispeten çok daha iri olduğundan
her daim ağır işler erkeğe verilir.
Plasenta
Plasenta (eş) görünürde saçaklı, dallı ve ağaçsı
bir et parçası gibi bir duruş sergilese de aslında onun duruşu bir büyük köprü
vazifesi görmek içindir. Üstelik yapısında ne hipofiz benzeri bir bez yapısı var
ne de hormon üreten salgı bezi yapısı. Bu tür yapılanmadan yoksun olmasına
rağmen bir bakıyorsun plasenta tarafından hormonal sistemin dışında kendine
özgü hormon imal edilebiliyor. Plasenta
(eş)
sadece bununla kalmayıp anne tarafından gelebilecek mikrop ve zehirli
maddelere karşı adeta etten duvar örüp sızmasının önüne geçip böylece bu
noktada trafik polisi rolü üstlenmiş durumdadır. Nitekim göbek kordonu aracılığıyla
bir yandan faydalı olan maddeleri geçirip faydasız olanlara dur denirken, bir
taraftan da zehirli maddelere karşı panzehir kordon olmakta. Derken rahim
duvarında yer alan kılcal damarlar plasentaya kordon halde açılaraktan kanın
emilimin sağlayıp bu sayede ceninin anne karnında zehirlenmeksizin beslenme
olayı gerçekleşir. Ne diyelim, her ne
kadar görünüşte sıradan bir epitel hücresi gibi duruş sergilese de meğer kazın
ayağı hiçte öyle değilmiş, tam aksine maharetleriyle bilim dünyasını bile hayretler
içerisinde bırakabiliyor. Madem öyle, siz siz olun epitelyum yapısı görünümüne
aldanmayın, baksanıza öyle harika bir
donatımla programlanmış ki anneden gelen viral hastalıklar hariç her türlü
mikrobu öldürebildiği gibi, gerektiğinde hormon salgılayıp zehirli maddeyi
bertaraf edebiliyor da. Bu yüzden Tıp dünyası plasentaya apayrı yönde mercek
altına almış durumda. Öyle ki birçok
ilaç yapımında plasenta kullanılması bunu teyit ediyor.
Ceninin her aşaması birbirinden ilginç
estetik manzaralara sahnedir. Şöyle ki;
4,5 günlük cenin 107 adet hücre içeren taşlı bir yüzük bir manzarası içerip, ortaya
çıkan bu manzara blastula evresi olarak damgasını vurur. Blastulanın dış kısmı
trofoblast, içi ise embriyoblast denen iki tabakadan ibarettir. Trofoblast parmak yüzüğün taş kısmına
benzeyip daha çok rahime tutunma görevi ifa eder. Dahası besleyicilik
fonksiyonu da icra eder. Öyle ki; bunlar rahim duvarına saçak kökleri ile kanca
attıktan sonra gömülerek gelişimini tamamlayıp plasentaya dönüşürler. Cenin
14‘üncü evreye geldiğinde hücre tabakasıyla ayrılan iki boşluktan ibaret bir
alan hüviyetine bürünür. Malum 15 günlük olduğunda rahim duvarına etten örülü sap
ile bağlanıp endoderm ve ektoderm tabakalarının belirginleştiğine şahit oluruz.
Derken akabinde alt kısımda villus boşluğunun küçülmesine paralel amnion
boşluğunun yavaş yavaş tüm cenini çepeçevre sarmasıyla birlikte tüm organların
simetrik yaratıldığı küçücük dünya ile karşılaşırız. Ceninin on altıncı (16.) güne
gelindiğinde balon görünümünde boşlukta duran küçücük bir nesneyi andırıp,
artık bu noktadan sonra rahim duvarına iyice gömülmesinin ardından endoderm ve
ektoderm arasında mezoderm (orta tabaka) tabakası doğuverir. Böylece insan vücudu bu üç
tabaka üzerine şekilleniverir. Zira her tabaka ayrı ayrı organların birer küçük
nüvesi olma misyonu yüklenmiştir. Dahası beyin ve beyincik ektoderm, mide ve
bağırsaklar endoderm, kıkırdak, kemik ve kan damarların çoğu mezoderm
kökenlidir. Mesela 19 günlük ceninde en öncelikli olarak kalp ve sinirlerin
varlığı sezilip, akabinde tüm insan bedenini oluşturacak diğer organlar devreye
girer. Zira 28 güne gelindiğinde 3–5 mm ebadında baş ve kuyruk kısımların
belirginleştiği, hatta göz ve kulakların filizlenmeye start aldığı bir süreç
başlar. Yani 30 günlük ceninde iç organların hızlı bir şekilde gelişme sürecine
girdiği, bunlardan özellikle böbreğin kabartmalı bir görünüme kavuştuğu
belirlenmiştir. Dördüncü hafta sonunda
cenin bilhassa baş ve boyun bölgeleri neredeyse tüm vücut boyunun yarısını
oluşturacak şekle girip, bu arada yemek borusu, mide ve bağırsakların ilk
hallerinin oluştuğu gözlemlenir. İkinci ayın başından itibaren ise cenin artık
gelişmekte olan göbek kordonu vasıtasıyla plasentaya bağlanacak konuma gelir.
Kelimenin tam anlamıyla ilk dört hafta dünyaya gelecek insan bedeninin
temellerinin atıldığı hazırlık döneminin göstergesidir. Cenin beşinci haftaya
girdiğinde kol ve bacaklar nüve halinde olup, 1cm seviyesinde başını eğmiş sanki
ilahi huzurdaymış gibi adap üzeri bir hal alır. Demek ki adapla başlayan
yolculuğun mükâfatı lütufla dünyaya dönüş biçiminde karşılık bulmakta. O halde
göbek bağı deyip geçmemek gerekir. Kaldı ki bu göbek kordonu bir yandan cenine
temiz kan taşırken diğer yandan da kirli kanı atar damar vasıtasıyla plasentaya
tahliye eder. Böylece kan deryasından oksijen, glikoz, amino asit ve vitaminler
vs. cenin tarafından absorbe edilmiş olur. Bundan sonraki 8 ay içerisinde insan
embriyosu (cenin) deniz kirpisi
görünümüne büründüğü ve aynı zamanda embriyonun kendi iç âleminde kendine özgü
şartların sağlandığı bir nizam-ı âlem söz konusudur. Tabir caizse bir cenin
için ilk 40 gün ekser organların belirip toparlanma dönemidir. İkinci 40 gün
adeta pıhtı evresinin yaşandığı bir dönem söz konusudur. Üçüncü 40 gün
dediğimiz toplamda 120 günlük maratonun sonunda ise artık cenin Yunusun; “Ete
kemiğe bürünürdüm, Yunus diye görünürdüm” dediği et parçası safhasını alır.
Derken bu duraktan sonra vazifeli melek tarafından ruhun üflendiği aşamaya
geçilir. Bu yüzden Allah Resulü (s.a.v); “Her
birinizin yaratılış mayası ana rahminde nutfe olarak 40 gün derlenip toplanır.
Sonra aynen öyle (40 gün daha) kan pıhtısı (aleka) olur. Sonra yine öyle (40 gün daha) et
parçası (mudga) halinde kalır. Ondan
sonra melek gönderilir. Ona ruh üfler ve dört kelimeyi yazar: rızkını, ecelini,
amelini, şaki veya said olacağını” beyan buyurmuştur. Belki de Yunus’un “hamdım, yandım, piştim” dediği şey bu
olsa gerektir. Belli ki halk arasında üçler yediler kırklar diye sıkça konuşulan
sözler boşuna değilmiş. Görüyorsunuz başlangıçta daha ortada hiçbir şey yokken,
yani bir zamanlar babanın cinsiyet hücrelerinde sperm halde, annenin
yumurtalıklarında yumurta hücresiyken vuslatla birlikte biranda tüm zerreler
mükemmel bir bebeğe dönüşüyor.
Doku hormonları
Bunlar mide, barsak parahormonlarından
daha basit yapılı hormonlardır. Doku hormonların teşekkül ettiği yer ile etkili
olduğu yer aynıdır. Mesela bu noktada
metabolizmaya ara ürün olarak minimum seviyede etki ederler. Keza doku
hormonları bulundukları ortamın kan basıncı vb. faaliyetleri de kontrol eder.
Ayrıca doku içi sıvı basıncı ile kan basıncı arasında denge kurup, besin, su ve
gaz alışverişini düzenler. Özellikle doku hormonları kompleks ve çok yönlü
reaksiyonlara iştirak edip, Relaksin, Angıotensin ve Eritropoetin olmak üzere
üç ana başlıkta incelenir.
Relaksin
Relaksin özellikle doğumu kolaylaştırıcı
etki yapıp, ayrıca vücutta yer alan bağ dokunun elastiki hale gelmesini sağlayan
bir hormondur. Dolayısıyla söz konusu hormonun sentez edemediği durumlarda
tedavi için ilaç verilmesi icap eder.
Eritropoetin (EPO)
Eritropoetin böbrekten eritrosit
yapımını uyarmak için salgılanır. İşte
bu amaçla salgılanan salgıya ESH hormonu denir. Aynı zamanda eritropoetin demirin
(Fe) eritrosite girmesini sağlar.
Hormon etkisi gösteren maddeler (Parahormonlar)
Uyardıkları dokularda sentez edilip kan
yoluyla taşınmaya gerek kalmadan aynı dokuda görevlerini yürüten hormon benzeri
salgılara parahormon denip, bunların çoğu protein kalıbında amino asit
dizilerinden yapılmıştır. Yani bunlar çoğunlukla küçük moleküler yapıda olmayıp
kısa zincirli polipeptit ve protein diziliminden ibaret yapılardır. Keza
parahormonlar iç salgı bezlerinden salgılanmadıkları için kan yoluyla ilgili
dokulara gidip hacimsel olarak integrasyon
etki gösteremezler. Bu yüzden bunların hormon olup olmadığı kesinlik kazanmış
değil. Ancak örnek olarak birkaç parahormandan söz edebiliriz. Mesela iltihap
dokusunda teşekkül eden Leukotoxin, pyridoxin(vitamin B6) ile epifizden çıkan melatonin ve
Trotropinler tipik parahormonlardır.
Şurası muhakkak sindirim mukozalarında
meydana gelen bir kısım hormonlar sindirim sistemi üzerinde etkisini gösterip,
bu tip parahormonlar intestinal dış salgıları çoğaltan sekretogog olarak
bilinir. Diğer bir grup ise ilgili dokularda etkisini gösterip, bunlar
serotomin, histamin ve tiramin maddeleri olarak adından söz ettirirler. Nitekim
bu maddeler birçok yaptırıcı etkilere sahiplerdir.
Mide
bağırsak parahormanları
Gastrin
Gastrin tek zincir polipeptit bir
yapıda olup daha çok midenin pilor mukozasında üretilen bir salgıdır. Belli ki
gastrin yüklenmiş olduğu misyon gereği kan yoluyla mide salgısı yapan hücrelere
taşınıp, taşındığı alanda derhal hidroklorik
asit salınmasına yönelik uyarımın gerçekleşmesine vesile olur. Derken bu
uyarımın neticesinde vagus siniri mide salgısını artırmış olur. Şayet gastrin
salgısı aşırı salgılanırsa pepsinde o oranda artış kaydedecektir.
Pepsin
Mide öz suyundan salgılanan Hidroklorik
asidin yetersiz kaldığı durumlarda pepsin salgısının devreye girdiği malum.
Böylece ağız yoluyla mideye inen
gıdalar sindirilecek besin cinsine göre; ya gastrin-pepsin ya da sadece gastrin
veya sadece pepsin salgı formatında ayrıştırma işlemine tabii tutulurlar. Mesela
bunlar arasından pepsin salgısı doğrudan proteinleri etkileyip hem peptonları
parçalar, hem de besinler lime lime edip küçülme işlemi gerçekleşir. Bilindiği üzere mide boş haldeyken sindirme özelliği olmayan pepsinojen
konumda bulunur. Dolayısıyla pepsinojen refleks stimulasyon ve gastrinin
kimyasal etki alanına girmiş olur. İcabında pepsinojen bir başka öğütücü özellikte
hidroklorik asit etki alanına dâhil
olup aktif pepsin (parçalayıcı enzim) hale çevrilir. Derken besinlerin
mideye girişiyle ilgili işlemler kendiliğinden yürüyen oto katalitik nitelik
kazanır. Fakat mide aşırı doygun olduğunda otomatik sistem alarm verip, bu
durumda ister istemez sindirim güçleşecektir. O halde mide ne yapmalı? Elbette
ki bu defa pepsinojenin pepsine dönüşme işleminin tam tersi bir uygulama
cihetine gidilmesi icap eder, gereği yapılır da. Derken mevcut sistemin aksi yönde
pepsin pepsinojen dönüşümüyle birlikte hidroklorik asit salınmasının önüne
geçilmiş olunur. Anlaşılan pepsin sindirimle ilgili proteinleri ayrıştırma
işlemini proteaz ve peptonlar vasıtasıyla gerçekleştirir, ancak aminoasitlere
kadar parçalayamaz. İşte bu yüzden bu tür ayrıştırmaya eksik sindirme
denilir. Tabii mutlaka eksikliği giderecek tedaviler olabilir. Nitekim pratikte
(tedavide) pepsin ihtiva eden bazı haplar verilerek pepton sindirim
faaliyetlerine yardım edilir. Zira pek az pepsin içerikli haplar parahormon
olarak yerini alır.
Kolesistokinin
Kolesistokinin, duodenum içerisinde sentez edilen bir sindirim
parahormanıdır. Esas görevi safra kesesinin büzüşmesini sağlamak, aynı zamanda safra
ifrazatının dışarıya çıkmasını temin etmektir. Ayrıca kolesistokinin mide veya
gastron parahomon salgısını da artırır. Böylece bağırsağa giren yağ miktarının çoğalmasıyla
birlikte mide hararetinin yükselmesine neden olur.
Velhasıl; insanoğlu yediği yemeğin tuzunu
bile ayarlamakta zorluk çekerken vücudumuzda kurulu hormon donanımı bizim
haberimiz olmadan ince bir ustalıkla biyolojik dengemizi ayarlamaktadır. Bu
yüzden Allah’a ne kadar şükretsek azdır.
Vesselam.


