23 Aralık 2025 Salı
ŞİÁ VE ON İKİ İMAM KÜLTÜ
ŞİÁ VE ON İKİ İMAM KÜLTÜ SELİM GÜRBÜZER
Peygamberimiz (s.a.v)’in dâru’l-bekâya irtihali sonrası imamete layık gördükleri başta Hz. Ali (k.v) olmak üzere iki oğlu Hasan (r.a) ve Hüseyin (r.a) ile torunlarının Allah’ın buyruğu ve Peygamber kavli ile on iki imama iman etmenin dinin bir şartı olarak gören mezhebin adıdır Şiâ.
Ayrıca Şia akımına:
-Peygamberimiz (s.a.v) sonrası halife olarak on iki imamı kabul etmelerine binaen İsnâaşeriyye (on iki imamcılar) ismi,
-Şiâ imamlarına iman etmeyi imanın bir rüknü olarak görmelerine binaen “imâmiyye” ismi,
-Takip ettikleri yola ışık olması babından itikadi, ameli ve muamelat konularında rehber gördükleri İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin yolunu yol bilmelerine binaen “Caferiyye” ismi,
-On ikinci imamın gelişini beklemelerine binaen “Ashabu’l-intizar (bekleyiciler)” ismi,
-On ikinci imamın hayatta var olduğu (kâim olmasına) inancına binaen “Kâimiyye” ismi olarak da addedilmiştir.
Hakeza Şiâ akımına karşıt duruş sergileyen muhalif kanada da “Râfıza ya da Râfiziyye” denmiştir.
Evet, gelinen noktada Şiâ akımının imâmiyeti imanın bir rüknü olarak şart görmekle bu söz konusu mezhebin öğretilerinin Peygamberimiz (s.a.v)’den sonra halef diye addettikleri on iki imama dayanak teşkil eden kaynaklardan beslendiği de apayrı bilinen bir gerçekliktir. Öyle ya, mademki Şiâ akımı kendi beslendikleri kaynaklardan hareketle tarihi süreç içerisinde değişik isimler altında bugünlere gelmiş durumda, o halde bu söz konusu akımın Hz. Ali (k.v) ile başlayan silsilede yer alan on iki imamların isimleri neymiş bir görelim:
12 İMÁMİYYE SİLSİLESİ:
1- Hz. Ali (k.v),
2- Hz. Hasan (r.a),
3-Hz. Hüseyin (r.a),
4-Ali b. Hüseyin,
5-Muhammed b. Ali,
6-Cafer b Muhammed (r.a),
7-Musâ b. Cafer (r.a),
8-Ali b. Musâ,
9-Muhammed b. Ali,
10-Ali b. Muhammed,
11-Hasan b. Ali,
12-el-Kâim el-Muntazar.
Hz. Ali (k.v)
Malumunuz Ehl-i sünnet ekolünde Hz. Ali (k.v), halifelik makamının Hulefa-i Raşidin halkasının dördüncü sırasında yerini alırken İmâmiyye Şiâ ekolünde ise tam aksine ilk sırada yer alan halifedir. Öyle ki Şiâ ekolüne göre:
-Vahiy nazil olduğunda Hz. Ali (k.v)’in 9 yaşında ilk iman eden çocuk olması,
-Mekke’den Medine’ye hicret edileceği vakit Allah Resulünün yatağında yatıyor olması,
-Tebük Seferi dışında tüm seferlere katılıyor olması,
-Tebük gazvesine seferber olunduğunda bizatihi Peygamberimiz (s.a.v), Hz. Ali (k.v)’i Medine’de bırakınca münafıkların; “Bak görüyor musunuz? Ali çok önemli biri olsaydı hiç kuşkusuz geri bırakılmazdı” türünden dedikodulara muhatap kalmışlığının üzerine hemen apar topar soluğu Allah Resulünün yanında aldığında, Peygamberimiz (s.a.v)’in onun hakkında:
-“Ey Ali! Onlar yalan söylüyorlar. Ben seni arkamda kalanlara bakmak üzere Medine’de bıraktım. Sen Medine’ye dön; ailemde ve kendi ailende benim halifem ol. Ali’nin bana olan nisbeti Harun’un Musa’ya olan nisbeti gibidir” övgüsüne mazhar olması gibi bir dizi güzel hasletleri kendinde toplamış olması imâmiyet iddialarına en temel dayanak teşkil eden deliller olarak gösterilmiştir. Derken Allah Resulü (s.a.v)’in vefatı sonrası Emevî-Haşimi çekişmesi ekseninde gelişen bir takım hadiseler eşliğinde Emevi saltanatının egemen olduğu iklimde İmâmiyye akımının nüksetmesine neden hazır zemin oluşmuştur. İşte bu noktada filizlenmeye başlayan bu akıma itiraz eden unsurlara itibar edilmezken bilhassa Hz. Hüseyin (r.a)’ın şehit edilmesinden sonra nükseden Şiî temayüllere yakın bir kısım unsurlardan:
-Kimi Hz. Ali (k.v) ve Fatıma annemizin evliliğinden doğan çocukların soyundan gelen imamlara itibar ettiğini,
-Kimi Muhammed b. El-Hanefiyye gibi Hz. Ali (k.v)’in Fatıma annemizin vefatı sonrası evlendiği annelerimizin evlatlarının soyundan gelen imamlara itibar ettiğini,
-Kimi başta Abbasiler olmak üzere tamamıyla Hz. Ali (k.v)’in soyunun dışında dedesi Abdülmuttalib’in soyundan gelen imamlara itibar ettiğini,
-Kimisi yine başta Abbasiler olmak üzere, Muhtar es-Sekafi’nin yaptığı eylemler nedeniyle mahkûm olduğu hapisten çıkıp Kerbela’da şehit düşen İmam Hüseyin’in öcünü almaya start verdiği günden başlayarak önce İbnü’l-Hanefiyye soyunu, ardından İbnü’l-Hanefiyye’nin oğlu Ebu Haşim’in vasiyetine uyarak Hz. Ali (k.v)’in soyunun dışında Haşimilerin imamlığına itibar ettiğini,
-Kimi unsurların da her türlü muhalif harekâttan kaçınan ılımlı cenah olarak bilinen “Hasan-Hüseyin-Zeynelâbidîn” çizgisinde yol izleyen silsilede yer alan imamlara itibar ettiğini müşahede etmekteyiz.
Bu arada unutmayalım ki her ne kadar Kerbela vakası sonrası ortaya çıkan Tevvabun ve Muhtar hareketlerinin özünde imâmiyet ve Şiilik davası güdülmese de onların yaptıkları eylemler de Şii eğilimleri tetikleyen unsurlar olarak değerlendirilmiştir.
Hicri birinci asrın son çeyreğine gelindiğinde Haşimîlerin baş tacı halife olarak gördükleri Hz. Ali (k.v)’in Hz. Osman (r.a)’dan üstünlüğünden artık dem vurmayıp bu kez Ebubekir (r.a) ile Ömer (r.a)’ın üstünlüğünden dem vurmaları neticesinde Şiâ akımının doğuşuna neden atmosfer oluşur. Böylece Şiiliğin doğuşuna sebep teşkil eden şartların oluşmasıyla birlikte bu dönemde ilk aşırı ğulat denen Şiâ akımlar olarak ayyuka çıkacaklardır. Nitekim bu söz konusu ğulat akımların başında Beyân b. Sem’an, Muğîre b. Said, Abdullah b. Muaviye gibi meşhur kanaat önderleri gelip, öğretilerini Şiilik ya da sonradan İmâmiyye adını alan akımlar olarak halka oluşturup müntesiplerine izleyecekleri yolun esaslarını “vasîlik, imâmet, nass ve tayin” vs. türü kavramlarla zihinlerine enjekte edeceklerdir. Abbâsîlerin iktidara gelişiyle birlikte de malum Emevîler ile Haşimîler arasında nükseden imamet konusu çekişme alanı olmaktan çıkıp yerine Haşimîlerin kendi aralarında iç meselesine dönüşen farklı bir durum oluşacaktır. Derken hem Peygamberimiz (s.a.v)’in amcası Abbas (r.a)’ın soyundan gelen Abbasoğulları arasında hem de Peygamberimiz (s.a.v)’in diğer amcası, yani Hz. Ali’nin babası Ebû Talib’in soyundan gelen Alioğulları arasında iç çekişmelere yerini bırakan bir durum ortaya çıkar. Böylece kimi zaman Alioğullarının “Hasanî silsilesi” kolundan gelen, kimi zamanda “Hüseynî silsilesi” kolundan gelen birçok meşhur kanaat önderleri imamet iddiasıyla Abbâsî iktidarına başkaldırıp birbirlerinin hasımı hale gelmiş olurlar. Öyle ya, Siz misiniz başkaldıran taraf, tez elden hemen Alioğullarının defterini dürmek maksadıyla Abbasi devlet yönetiminden uzaklaştırmasını ve safların yeniden karılmasını beraberinde getiren bir ortam oluşur. Dahası Allah Resulü (s.a.v)’in Fatıma soyundan gelenler diğer Haşimîlerden koparak Alioğulları safını oluşturacaklardır. Hatta Zeydîlerin dışında bir kısım kollar da Hz. Hasan (r.a)’ın soyundan gelen imamları dışlayıp öteki olarak görürken, Hz. Hüseyin (r.a)’ın soyundan gelenleri ise tam aksine baş tacı imamlar olarak göreceklerdir. Neyse ki bu söz konusu kollar arasında siyasetten uzak tasavvufi meşrepte diyebileceğimiz noktada duruş sergileyenn bir kesim de Zeynelâbidîn’in oğlu Muhammed Bakır Hz.lerini ve onun oğlu Ca’fer-i Sâdık Hz.lerini kendilerine meşayih imamlar olarak görüp ehlisünnet çizgisine yakın bir yol üzere saf tutacaklardır. Zira Hasanoğulların bir kısım taifesinin Abbasilere yönelik girişimde bulundukları başkaldırma eylemlerinde başarısız olunca, ister istemez Hüseyinoğulları meşayihlerinden Muhammed Bâkır ile oğlu İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin yanında siyasette tamamen uzak ilim, ibadet ve takva hayatı bir yol takip ettikleri görülecektir. Şu da var ki, Muhammed el-Bâkır’ın oğlu İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.leri aynı zamanda Nakşibendi tarikatının altın silsilesinin halkasında yer alan meşayihlerdendir. Hakeza Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin annesinin babası Ebû Muhammed Kasım (r.anh)’da Nakşi silsilesinde yer alan meşayihlerdendir. Bilindiği üzere Nakşibendiler, hafi zikrin Piri Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın meşrebinde bir yol izlerken, diğer ehlisünnet çizgisindeki hak tarikatlarda cehri zikrin Piri Hz. Ali (k.v)’in meşrebinde bir yol izleyeceklerdir. Dolayısıyla Nakşibendilerin izlediği yolda Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’dan başlayarak silsilenin nisbeti Selman-ı Fârisî (r.a)’a devr olunur. Selman-ı Fârisî (r.a)’da bu silsilenin takip ettiği esasları sırasıyla Ebû Muhammed Kasım (r.a)’a, ondan da İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerine devr olunur. Böylece Halidi kolunun Nakşibendiyye silsilesindeki nisbetin devr olduğu noktada İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.leri ilk kez bu yolu Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ve Hz. Ali (k.v)’in nisbetlerini kendinde toplayan öncü bir zat olarak adından söz ettirecektir. Kendisi aynı zamanda İmam-ı Azam'ın üstadıdır da. Öyle ki, İmam-ı Azam onun hakkında şöyle der: "Hayatımın son iki üç senesinde İmam-ı Ca’fer-i Sâdık (r.a)’la görüşebildim ve onu tanımasaydım Numan helak olurdu." Derken İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinden bu Nakşibendi tarikatının nisbeti Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’e devr olunur. Her ne kadar Bayezîd-ı Bistâmî (k.s), İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerini dünya gözüyle görmese de sonuçta ruhani kanaldan terbiye olması hasebiyle üveys yoluyla bu yolun esaslarını devr almışlığı söz konusudur.
Şu da var ki, her ne kadar İmamiyye’nin isnad ettiği çizgide nükseden farklı yapılardan oluşan birçok oluşumların imamet inancını aşılama çabaları Ca’fer-i Sâdık (r.a) döneminde ortaya çıkmış olsa da onun siyasetten uzak tasavvufi meşrepte bir yol izlemesi Abbasîlerin gözünden kaçmayıp ona karşı müsamahakâr bir tutum içerisinde bulunacaklardır. Hatta Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin etrafında oluşturduğu ilim irfan halkasına ayrıca kelamî ve fıkhî konuların yanı sıra önlerine çıkan birçok meselede akli çözümler üretmekte alakadar olan farklı düşüncede bir kısım fikir kulüpleri de aynı halkaya dâhil olup böylece ilim irfan mektebi halkasından istifade etmiş olacaklardır.
Anlaşılan o ki, imamiyye akımının temel akidelerinden imametin nass ile tayini mevzusunda hem imamın ilahi sırra erip gayb âleminden haber aldığına dair hem de masumiyetine inandıkları imamların sayıca 12 olduklarına dair ileri sürdükleri birçok nazariyeler daha henüz Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin döneminde tartışılır halde netlik kazanmış değildi. Ta ki Ca’fer-i Sâdık (r.a)’ın oğlu Musâ Kâzım dönemine gelinir, işte o zaman hem imametin nass’la tayin edildiğine dair hem de masum olduğuna inanılması gerektiğine dair hususlar tartışılır hale gelir. Hatta bu arada Ebû Bekir-i Sıddîk ve Ömer’in halifeliğini reddedip imâmetin yaşça büyük erkek çocuğa ait olduğunun kabullenilmesinin gerektiğine de dair konular tartışılarak gün yüzüne çıkmış olur. Öyle ki, gün yüzüne çıkan bu konuların tartışılır hale gelmesiyle birlikte Musâ Kâzım‘ın ölüp ölmediği hususunda kendi içlerinde üç ayrı fırkaya bölünüp bunlardan sırasıyla:
-Kat’iyye fırkası onun öldüğünü kabullenip imametin oğlu Ali Rızâ’ya geçtiği iddiası yönüyle bölünüp grup oluştururlar,
-Vâkıfe fırkası ise imameti Musâ Kâzım ile sınırlandırıp vefatı sonrası imametinin zuhur edeceği güne dek kaim-mehdi olarak devam etiğinden hareketle ölümsüz olduğu iddiası yönüyle bölünüp grup oluştururlar,
-Hakkında üçüncü fırka diyebileceğimiz bir başka tayfada Musâ Kâzım’ın ölüp ölmediği konusunda karar kılamayanlardır. Bunlarda iki arada bir derede kala kalmış yönüyle grup oluştururlar.
Musâ Kâzım‘ın ölümü sonrası tartışmalar alev ala dursun, Abbasi halifesi Memun’un Ali Rızâ’yı veliaht tayin etmesiyle birlikte imâmiyet düşüncesi etrafında kopan tartışmaların yerini bu kez sükûnet havasına bırakır. Bunun akabinde ise İmâmiyye akımı kendi içinde barındırdığı aşırı (ğulât) fırkalardan koparaktan daha da ılımlı yapıda bir akıma dönüşür. Bu arada ilerisinde İmâmiyye adını alacak olan Şii kolu da, Ali Rızâ’nın imametini nassa ya da bir takım hayalî alametlere dayandıraraktan güya kendilerince delillendirmeye çaba sarf edeceklerdir. Ancak ne var ki, Ali Rızâ hicri 203 yılında Horasan’da vefat ettiğinde ardından halef bıraktığı oğlu Muhammed Cevâd daha henüz 7 yaşında çocuk olması hasebiyle şer’an tasarruf ehliyetinin olmayacağı hükmünden hareketle İmamiyye akımı kendi içinde değişik isimler altında fırkalara ayrılacaklardır. Öyle ki Cevâd yanlısı İmâmiler şer’an caiz olmayan bu hükme rağmen onun imâmetliğini neredeyse peygamberlikle eş değer tutup Allah’ın tayin ettiği bir imam olarak göreceklerdir. Yetmedi Kur’an’ın “Biz ona hükmü daha çocuk iken verdik” (el-Kehf, 12) ayetini kendi bakış açılarından tevil edip delil olarak sunacaklardır. İlginçtir İmam Cevâd’ın imameti hakkında “şer’an caiz değildir” diye koparılan yedi yaş krizi hadisesi, bu kez kendi oğlu Ali el-Hâdî içinde aynı şekilde krize yol açacak bir hadise ortamı oluşturacaktır. Öyle ya, Ali el-Hâdî’de tıpkı babası gibi daha henüz yedi yaşında akıl baliğ olmayan bir çocuk olduğuna göre fırsat bu fırsat denip hemen hakkında “Ne diye imamete getirilir” türünden koparılan yaygaralar sil baştan yeniden alev alacaktır. Neyse ki Ali el-Hâdi etrafında koparılan tüm bu tartışmalardan kendince ders çıkarmış olsa gerek ki, hemen sıcağı sıcağına oğlu Seyyid Muhammed’i kendinden sonra halifeliğe geçecek isim olarak vasiyet eder. Ancak hayatta iken oğlunun vefat etmesi üzerine bu kez diğer reşit yaşta ki oğlu Hasan el-Askerî’yi halife olarak vasiyet eyler.
Şimdi bu noktada sormak gerekir; Ali el-Hâdî’nin vefatının ardından vasiyet yerine getirildi mi acaba? Ne mümkün, tam aksine ardından bıraktığı iki evladı arasında yaşanan imamete geçme çekişmesinde Cafer b. Ali vasiyete uymayıp kendisini imâmiyete layık görür. İlginçtir gerekçe olarak da kardeşi Hasan el-Askerî’nin erkek çocuğunun olmamasını neden olarak gösterip halifeliğin kendisinin hakkı olduğunu ileri sürer. Derken kardeşi Hasan el-Askerî Samarra’da vefatının ardından imamet konusu bu kez ütopik tartışmalara yol açacak şekilde ilerler. Öyle ki, güya Hasan el-Askerî’nin “Sakîl” adında bir cariyesi varmışta ondan hamile kaldığı şeklinde ileri sürülen şayialar üzerine mahkeme tarafından verasete konu olacak miras paylaşımı durdurulmuş olur. Abbasî Halifesi Mu’temid, bu durumda ister istemez Sakîl’in hamileliğine binaen sağlıklı bir şekilde doğum yapması için onu sarayına alır. Ne var ki ilerleyen zamanlarda hamile olmadığı ortaya çıkınca Hasan el-Askerî’nin mirası annesi ile kardeşi Cafer b. Ali arasında taksim edilir. Derken Cafer b. Ali ağabeysinin çocuğunun olmamasından doğan boşluktan istifadeyle meydan ona kalıp imamet davası peşinden koşturacaktır. Ancak Hasan el-Askerî’nin ateşli taraftarları imametin on birinci imamla sonlandığı tezini işleyerekten Cafer b. Ali’nin imamet davası gütmesine tepki gösterirler. Hakeza bir başka fırka da Hasan el-Askerî’nin çocuğu olmamasından hareketle zaten imametinin batıl olduğundan dem vurup Ali el-Hâdî sonrası sahih imamın Cafer b. Ali olduğu tezini işleyecektir. Hasan el-Askerî’nin taraftarlarının içlerinden bir kesim de vardı ki; onlarda bu tür dedikoduların önünü almak adına Hasan el-Askerî’nin bir sır gibi gizli tutulan bir oğlu olduğunu kendi aralarında fısıldaşacaklardır. Böylece on birinci imam olarak gördükleri Hasan el-Askerî’nin gaybette (gizlide) bir evladı olduğu hakkında fısıldaşan bu grup İsnaaeşeriyye (On İki İmamcılar) olarak adından söz ettirip sonrasında ise mutedil Şiîlerce bu akım “İmâmiyye-İsnaaeşeriyye” ismini alır.
Anlaşılan o ki, imamın nassla tayini ilkesi ne hareketin başlangıcında, ne İmam Askeri’nin vefat döneminde, ne de on ikinci imamın gayıblara karıştığı iddialarının tartışıldığı dönemlerde vardı. Yani hiçbir şekilde daha henüz ortada “on iki imam” kültü oluşmamıştı. Tâ ki hicri 290’lı yıllarda imamiyet davasının en koyu bir şekilde tartışıldığı günlerin eşiğine gelinir, işte o zaman İmâmiyye-İsnaaeşeriyye mezhebinin o yılların atmosferinde ileri sürdüğü fikri kültünün etkisiyle bir anda imamiyet davası daha bir ılıman havada mutedil imam kültü şeklinde gün yüzüne çıkmış olur. Şu da var ki, on iki imamın bir bütün olarak silsile halinde isimleriyle zikredilen ilk rivayetin Ali b. İbrahim el- Kummî’nin Tefsîr’in de yer verilmiştir. Her ne kadar tefsirde zikredilen on iki imamla ilgili rivayet edilen bir kısım ifadeler izaha muhtaç olsa da sonuçta yazılmış bu ifadeler sırf kum çevresinden uzak bölgelere de sıçrayıp on iki imamla ilgili rivayetler bu kez Küleynî’nin Usûlü’l-Kâfî adlı eseriyle on iki sayısında sabitlenmesini beraberinde getirir. Hakeza aynı minvalde ortaya konan rivayetlerin pek çoğu Numanî, Sadûk ve Tûsi gibi âlimlerin de dikkatinden kaçmayıp bu bilgiler yeniden kayıt altına da alınır.
Peki, ehl-i sünnet kaynaklarda on iki imam konusu nasıl karşılık buldu derseniz, malumunuz bu hususta Sâhih-i Müslim’de Câbir b. Semure’den rivayet edilen hadis-i şerifte sayıca “on iki” rakam ibaresi var olmasına var ama 12 rakamının ekinde ‘İmam’ ibaresi yoktur, bilakis ‘Halife’ ibaresi vardır. Şöyle ki Câbir b. Semure’den rivayet edilen hadis-i şerifte Allah Resulü (s.a.v)’in İslam Dininin on iki halifeye kadar aziz olmaya devam edeceği beyan buyrulmakta. Ancak ne var ki, Şîa akımınca söz konusu hadis-i şerifte geçen “on iki halife” ibaresi “on iki imam” olarak tevil edilirken, Ehl-i sünnet ekolü âlimleri on iki halifeden maksadın ümmet-i Muhammedin idaresini üstlenmeye namzet “on iki halife” olduğudur. Yine Allah Resulü (s.a.v)’in Veda Haccından Medine’ye dönerken, Ĝadîr-i Hum denilen yerde Hz. Ali (k.v) hakkında “Ben kimin mevlâsı isem Ali de onun mevlâsıdır” diye rivayet edilen hadis-i şerifte geçen “mevlâ” ibaresi de, Ehli-sünnet âlimlerine göre “imam” manasına değil “veli-dost” manasınadır.” (Bkz. Tirmizi, Menakıb, 19; İbn Mace, Mukaddime, 11; İbn Hanbel, 1/84,118,119)
Hz. Hasan (r.a)
Hz. Hasan (r.anh), Hz. Ali (k.v) ile Fatıma annemizin evliliğinden Medine’de ehlibeyt neslin ilk çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Babasının vefatının ardından Kufe’de gerçekleşen biatla hilâfet makamına geçmesine geçer ama Muaviye hemen ordusunu üzerine salacaktır. Ancak Kufelilerin savaşmaktaki isteksizliği yerinde gören Hz. Hasan (r.a) müzakere kapısını açıp en nihayetinde bazı şartlar çerçevesinde Muaviye ile anlaşıp halifeliği ona devr etmek suretiyle Medine’ye rücu eder. Vefat nedeninin ise çok evlenip boşanmasını kendi siyasi emelleri için kullanmaya kalkışan Yezid b. Muaviye’nin, Hz. Hasan’ın hanımını tepeden tırnağı süsleyip mal mülk ile donatacağı vaadiyle evleneceğinin sözüyle kandırılan Ca’de bint Eş’as bin Kays tarafından zehirlenmesi neticesinde öldüğü rivayet edilip Baki kabristanına defnedildiğidir.
Hz. Hüseyin (r.a)
Hz. Hüseyin (r.anh), Hz. Ali (k.v) ile Fatıma annemizin evliliğinden Medine‘de ehlibeyt neslin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Malumunuz kardeşi Hz. Hasan (r.anh) halifeliği Muaviye’ye devretmişti. Hz. Hüseyin (r.a) ise Muaviye’nin vefatıyla yerine geçen oğlu Yezid’e biat etmeyecektir. Bunun üzerine başta Kufe Şiîleri olmak üzere çok sayıda kabile reisi kendisine yazdıkları mektuplarla Emeviler’in saltanatına son vermesi yönünde harekete geçildiği takdirde her türlü desteği esirgemeyeceklerini bildirirler. Her ne kadar arkadaşları destek taahhütlerine aldırış etmeksizin Kerbela’ya gitmemesi yönünde telkinlerde bulunsalar da kendisine yapılan bu destek çağrılara kayıtsız kalmayıp Muharrem ayının aşûre gününde çıktığı seferde maiyetinde götürdüğü çok az sayıda aile efradıyla birlikte gittiği Kerbala’da hunharca başı gövdesinden ayrılacak şekilde şehit edilir. Kesik başı ise Şam’da ki Yezid’e gönderilirken, gövdesi de köylü ahalince Kerbela’da ki şehit edildiği yere defnedilmiş olur.
Zeyne’l Ábidîn
Kendisi son derece takva hayatı yaşaması hasebiyle ibadet edenlerin süsü anlamında Zeyne’l Ábidîn ismiyle ya da imamların atası anlamında Ali Asgar ismiyle gönüllerde taht kuracaktır. Hele ki, Hz. Hüseyin (r.a)’ın soyu Zeyne’l Ábidîn zürriyetinden devam ettiği içindir ki, onun silsilede yer alan diğer imamlardan ayrıcalığı dördüncü imamı olarak daha bambaşka bir kıymet değer anlam ifade edecektir. Nitekim kıymet değer büyük bir zat olduğu şundan besbellidir ki, Kerbela vakası esnasında hasta haliyle savaşa iştirak etmesine müsaade edilmeyip ailesinden sağ kalanlarla birlikte Şam’da ki Yezid’in yanına gönderilir. Burada birkaç gün kaldıktan sonra Medine’ye dönmelerine müsaade edilmiştir. Böylece hayatının geri kalan ömrünü Muhtar’ın ve Abdullah b. Zübeyr’in başkaldıran isyan hareketlerinden ve siyasi atmosferlerden uzak tutaraktan Medine’de ilim ve zühd hayatı içerisinde Allah’a vuslat eyleyip böylece Baki Kabristanında amcası Hasan’ın yanına defnedilmiş olur.
Muhammed el-Bâkır
Muhammed el-Bâkır, tıpkı babası Zeyne’l Ábidîn gibi siyasi atmosferden uzak zühd ve takva hayatı yaşayıp Şiâ akımınca oğlu Cafer sadık Hz.leriyle birlikte Şiâ’nın kurucu imamı olarak kabul görülüp baş tacı edilir de. Ehl-i sünnet çizgisi Hanefi kaynaklarında ise Muhammed el-Bâkır’ın en gözde talebesinin Ebu Hanife olduğudur. Nitekim hocası yetiştirdiği Ebu Hanife hakkında son derece övgüyle bahsedip ilerisinde büyük fıkıh üstadı olacağının işaretini verip hakkını teslim eder de. Derken Zeyne’l Ábidîn’in de ecel kapısı çalındığında hak vaki olup Baki kabristanına defnolunur.
Ca’fer-i Sâdık Hz.leri
Ca’fer-i Sâdık Hz.leri, Muhammed el-Bâkır Hz.lerinin evladı olarak Medine’de dünyaya gelip o da on iki imam arasında hakkında en çok adından söz ettirmesiyle dikkatleri üzerine çeker. Hem nasıl dikkatleri üzerine çekmesin ki, bir kere her şeyden önce Emevîler’in son dönemleri ile Abbasîlerin ilk dönemlerine şahit oluşunun verdiği avantajla edindiği engin tecrübe birikimi ilerisinde onun nasıl hareket etmesi gerektiği noktasında feraset sahibi büyük bir zat olmasına ziyadesiyle yeter artar da. Nitekim fikri yönden bir türlü yıldızı barışamadığı amcası Zeyd b. Ali’nin öldürülmesinden sonra o dönemin gerek siyasi atmosferinden uzak kalışı gerekse onun bilhassa ilk iki halife hakkında hüsnü zan tavrının yanı sıra ilk dört halife hakkında olumlu görüşlerinden dolayı bir anda Abbasîlerin şüphece yaklaşımlarından büyük ölçüde kendini soyutlayabilmiştir. Bu yüzden Suyuti, Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin “Ebû Bekir ve Ömer’i hayırla anmayan kimseden uzağım” dediğini nakletmekten kendini alamaz da. Düşünsenize Cafer es-Sâdık Hz.leri dikkatleri üzerine çeken öyle ilmiyle amil deha bir zattır ki, bizatihi kendisinden istifade etmek için gelenler arasında Ebû Hanife, Malik b. Enes, Vâsıl b. Atâ ve meşhur Kimyacı Câbir b. Hayyân gibi nice bilge şahsiyetlerin kapısını aşındırdığı bilinen bir gerçekliktir. Hakeza Şiiler tarafından hakkında imamların en ulusu ve Şii fıkhını ve itikadını tedvin eden imam olarak da telakki edilir. Hele bilhassa İmâmiyye Şia’sı onu kendilerine referans alaraktan izinde yürüdükleri mezheplerinin adını icabında “Caferiyye mezhebi” olarak isimlendirmekten imtina etmeyeceklerdir. Vefatı hakkında ise Şiilere göre Halife Mansur tarafından zehirlenerek öldürüldüğü yönünde olup babası ve dedesinin yanında defnedildiğidir.
Mûsa el-Kâzım
Mûsa el-Kâzım (Musa b. Cafer), babası Ca’fer-i Sâdık’ın evladı olarak Mekke ile Medine arasında ki Ebva’da dünyaya gelip babasının vefatından sonra Abbasîlerle iyi geçinmenin kendisine kazandırdığı avantajla zaman içerisinde kendisine bağlı müntesiplerinin çoğalmasıyla bir anda dikkatleri üzerine çekecektir. Hele bir insanın müntesipleri çoğalmaya bir görsün, bu durum dönemin Halife’sinin kuşkucu yaklaşımıyla onu mesken tuttuğu Medine’den Bağdat’a getirilip bir süreliğine mahkûm edilmesine sebep teşkil edecektir. Tâ ki kendisinden isyan etmeyeceğine dair yemin sözü alınır, ancak o zaman doğup büyüdüğü Medine’ye tekrardan geri dönmüş olur. Keza Harun Reşidin halife olduğu dönem gelip çattığında ise hakkında bir takım ithamlara maruz karşı karşıya kalacaktır. Derken mesken tuttuğu yerde vefat edip torunu Muhammed Cevâd’ın mezarının yanı başına, yani kendi ismiyle müsemma Kâzımeyn denen Bağdat Kureyş mezarlığına defnedilir.
Ali er-Rızâ
Ali er-Rızâ, babası Mûsa el-Kâzım’ın evladı olarak Medine’de dünyaya gelip tıpkı babası gibi siyasetten uzak bir hayat yaşamayı kendine düstur edinmeyi yeğlemesine rağmen Halife Memun tarafından siyasi arenanın içerisine çekilerekten Abbasî tahtına veliaht tayin edilip Horasan’a getirilir. Her ne kadar kendisi babası gibi hapiste ömrünü tüketmese de Şii kaynaklarda hakkında yazılanlara baktığımızda Ali Rızâ’nın yediği zehirli nar ya da halifenin takdim ettiği nar suyundan hastalanıp vefat ettiği rivayet edildiğini görürüz. Cenazesini bizatihi kendisi kıldıran Halife Memun, Tus şehrinin Senabâd köyündeki babası Harun Reşid’in yanına defneder. Bilahare oranın yöre halkı da zaman içerisinde anısını yaşatmak adına cenazesinin defnedildiği yere nispeten şehâdet yeri anlamında Meşhed diye ismiyle yâd edeceklerdir.
Muhammed Cevâd
Muhammed Cevâd Medine doğumludur. Ali er-Rızâ’nın ölümüne çok üzülen Halife Memun, onun soyuna olan hüsnüniyetini vefatından sonrada sürdürüp sekiz yaşında yetim kalan Muhammed’i kızlarından Zeynep ile nikâhlar da. Halife Mu’tasım ise kendi döneminde Medine’de ibadet ve teatle geçiren Muhammed Cevâd’ı ilmine hürmeten Bağdat’a davet edip burada 8-9 ay sonra eceliyle vefat eder.
Ali en-Nakî
Ali en-Nakî Medine doğumludur. Abbasî Halifeleri Mu’tasım ve Vâsık dönemlerinde takva bir hayatla ilim talebesi yetiştirerek geçirir. Ancak Halife Mütevekkil devrinde işler ters gidip kendisine muhalif bir kesim tarafından şikâyete konusu olunca ister istemez Bağdat’a çağrılır durumla karşı karşıya kalır. Ve bir müddet ikamet eyledikten sonra da Samarra’ya gönderilip burada evinde vefat eder.
Hasan el-Askerî
Hasan el-Askerî de Medine doğumlu olup 2-3 yaşlarında babasının mecburi ikamete tabii tutulduğu Samarra’da Abbasi Halifelerinin taraftarlarıyla temas kuramayacak bir şekilde sıkı takip altında hayatını sürdürüp burada vefat eder.
Muhammed el-Mehdî
İmâmiye Şiâsı akımınca kendisine Sahibu’z-zamân, el-Huccet, el-Kâim, el- Mehdî, el-Muntazar, Mehdil-enâm ve Halef lakaplarla gözüyle bakılan Muhammed el-Mehdî güya babası Hasan el-Askerî’nin vefatından sonra evlerindeki mahzene (serdab) saklanarak gözden kaybolup Mehdiliğinin zuhur edeceği güne dek gaybet halinde sağ salim yaşadığıdır. Ve bu ütopik gaybet haline inanılmakta da. İşte bu noktada saklı kalışına gaybet hali denilirken, kıyamete yakın zuhur edeceği vakte kadar yaşayacağı zaman dilimine de Gaybet dönemi denip bu dönemde kendi içinde Gaybet-i Suğra (küçük Gaybet) ve Gaybet-i Kübra (büyük Gaybet) olarak kategorize edilir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/si_ve_on_iki_imam_kultu_-7848.html
20 Aralık 2025 Cumartesi
KADİYÂNĺLİK (Ahmedilik) Mİ, YOKSA SERHENDĺLİK Mİ?
SELİM GÜRBÜZER
Malumunuz, Mehdi kavramının sözcük
anlamı ‘kurtarıcı’ demektir. Öyle ki hemen
hemen tüm inanç sistemlerinde kendisine beklenen kurtarıcı gözüyle bakılan
Mehdi; aslında Yahudilikte Mesih olarak addedilirken Hıristiyanlıkta Hz. İsa
olarak addedilir. Hakeza tarihi süreç
içerisinde günümüze dek kahır ekseriyetle ehlisünnet çizgisini takip eden İslam
âlimlerine göre de beklenen mehdi: Muhammed b. Abdullah olarak addedilir. Ancak
şu da var ki, ehlisünnet dışı akımların kurucu önderlerinin de dönem dönem
değişik isimler altında Mehdi iddiasıyla ortaya çıktıkları bilinen bir tarihi
gerçekliktir. Örnek mi? İşte Hint
ekolünden gelen Ahmedîlik akımının kurucu önderi Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî bunun
en bariz örneklerinden birini teşkil eder dersek yeridir.
Düşünsenize Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî denilen
bir adam, 19. Yüzyılın sonlarına doğru Hindistan’ın Pencap Kadiyân’da kendi
ismiyle müsemma “Ahmedîlik” akımını kurup
ilk önceleri kendisinin Mehdi olduğunu ileri sürüp ilerleyen dönemlerde ise
peygamberliğini ilan edecek derecede haddini hududunu aşar hale gelen adam
olabiliyor. Ne diyelim o kendi kendine gelin güvey olup mehdiliğini
ve peygamberliğini iddia ede dursun, oysa Allah Resulü (s.a.v)’den sonra
peygamber gelmeyeceğinden ardından bıraktığı Ehlisünnet yolunun devamına
yönelik Tevhid sancağını Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın halife olarak
seçilmesiyle birlikte devr almıştır. Ondan da sırasıyla bu Ehlisünnet yolu
Tevhidi sancağını sırasıyla Hz. Ömer (r.a), Hz. Osman (r.a), Hz. Ali (k.v) devr
alıp böylece ehlisünnet çizgisinin misyonunu yüklenmiş oldular. Derken dört
büyük halifeden sonra Ehlisünnet Tevhit sancağı Tabiin’in büyüklerine intikal
edip Tabiin’den de Tebe-i Tabiin’e ve onlardan da ilmiyle amil Ehlullah’a devr
olunmuştur. Hem kaldı ki, İslam’ın bir güneş gibi ışığının Hindistan’a
yayılması Kadiyânîyyeler kanalıyla değil, tam aksine sofiler kanalıyla yayılmıştır. Her ne kadar ilk dönemlerde Hindistan’da ki
sofilerin varlığı sayesinde Hinduizm ile İslami kesimler arasında yakınlaşmayı
beraberinde getirmiş olsa da Hinduizm’in dünyadan el etek çeken aşın riyazete
dayalı bir akım olduğunu yerinde gören İmam-ı Rabbanî Hz.lerinin irşad
faaliyetiyle bu söz konusu yakınlaşma son bulacaktır. Öyle ki İmam-ı Rabbanî
Hz.leri, 16. Yüzyılda Ekber Şah’ın başlattığı Hinduizm ile İslam’ı birbirine
harmanlayıp kendince bir Din-i İlahi sentezi kurma girişimine yönelik karşıt
bir duruş sergileyip böylece sofilerle olan bağını koparan ilk isim olur. İyi
ki de İmam-ı Rabbanî Hz.leri Serhendi duruşuyla sofilerin Hinduizm’le
yakınlaşma bağını koparan ilk isim olmuş. Nitekim onun sayesinde kendinden bir asır
sonra Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s) zamanında da Serhendî yolu daha da bir riyazete
dayalı Hinduizm akımının olumsuz etkilerinden git gide uzaklaşıp böylece Serhendi
ekolü Nakşibendi tarikatının Halidiyye kolu üzerinden dünyanın hemen hemen her bölgesine
yayılış kayd etmiş olacaktır.
Tabii bu
arada İngilizlerde boş durmayacaktır, onlarda milliyetçilik tohumunu Hind
dünyasına taşıyacaklardır. Derken İngiliz idaresi hâkimiyeti altında buralarda
Hıristiyan Papazların yürüttükleri misyonerlik faaliyetleri neticesinde Müslüman-Hindu
rekabetini körükleyeceklerdir. Neyse ki İngiliz sömürüsüne karşı başlatılmak
istenen, aynı zamanda Müslümanların üstüne yıkılmak istenen Büyük Sipahi
ayaklanması fiyaskoyla neticelenecektir. Hani hemen hemen her dönemde vuku
bulan provokatif hadiselerde günah keçisi olarak hep Müslüman kesim hedef tahtasına
konulur ya, aynen öyle de yaşanan bu
Sipahi isyanı hadisesiyle birlikte çok büyük sindirme ve baskı uygulamaları
devreye girecektir. Öyle ki
oluşturulmayan çalışılan kaotik ortamda ne yapacağını şaşıran Hindu Müslümanlar
beklenen kurtarıcı Mehdi düşüncesinden medet umar hale geleceklerdir. Nitekim Ahmedîlik akımının kurucu önderi Mirza
Gulam Ahmed Kadiyânî de böylesi bir kaotik ortamda yetişmiş bir isimdir. Kendisinin Sialkotta bölge mahkemede memur
olarak çalışmışlığının yanı sıra, Kadiyân’da yerel gazetelerde yazdığı İslam’ı savunan
ateşli makaleleriyle de bir anda ilgi odağı olmasına ziyadesiyle yeter atar da.
Hele bir insan ilgi odağı olmaya bir
görsün, kendisine kurtarıcı gözüyle bakılmasının gurur okşayıcılığıyla hemen müceddidliğini
ilan ediverir de. Hatta vahyin kesilmediğinin iddiasıyla 1885 tarihi itibariyle
taraftarlarından her konuda kayıtsız şartsız itaat edilmesi için biat alır
bile. Yetmedi ileri sürdüğü iddialarını
Tevrat’ın 10 emriyle çağrışım kurmayı da ihmal etmez. Hatta kendisi Mehdilik konusunda da ahkâm kesip Hz. İsa çarmıha gerildiğinde ölmediğini,
Keşmir’e yerleştiğini ve en nihayetinde 100 yaşına geldiğinde vefat edip göğe yükseldiğini
etrafındakilerinin zihinlerine sürekli işleyerek hareket edecektir. Böylece
güya Hz. İsa (a.s)’ın ölümüyle alakadar olduğunun imasıyla kendince ilerisine
yönelik ön alıp Mehdilik iddiasına dayanak oluşturacaktır. Öyle ki
Hıristiyanların beklediği Mesih’in Hz İsa olmadığını, bilakis Hz. Muhammed (s.a.v)’in ümmetinden
kendisine benzeyen biri olduğunu demeye getirerekten bu uğurda kılıçla değil kalemle
cihad edilmesi gerektiğini etrafına aşılayacaktır. Ne diyelim, hani aç tavuk kendini
darı ambarında buğday sanır ya, aynen öyle de o da önce kendini Din’in
yenileyicisi anlamında müceddid olarak lanse eder, sonra da kendisini insanlığın kurtuluş umudu Mehdi
olarak görür. En son tahlilde de malum kendini Allah’ın zıllî (gölgesi)
anlamında “Nebî” ve “Resul” görecek noktada konumlandırır. Hakeza daha da
hızını alamayıp kendisini Peygamberin tecelli yansıması olarak kesinlikle
şeriat getirmediğini, bilakis üç dinin sentezi bir ekolu olarak Hinduların
kurtarıcı beklediği Krişna olduğu iddiasında
bulunacaktır. Oysa hakiki kurtarıcı ben
şuyum, ben buyum gibi enaniyet türünden kokan cümleler sarf etmez. Nitekim Zünnûn-ı
Mısrî (k.s.) öyle der; "Senin O'nu görmene perde ne arşdır, ne de
kürs'dir, ne de semavat. Senin O'nu görmene perde senin benliğinin
ölçüsüdür" diye beyan buyurmak suretiyle kibirlenmenin çirkinliğini ortaya
koymuştur.
Peki,
Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî yaşadığı devirde kendini müceddid, mehdi gördü de ne
oldu? Nihayetinde ecel kapısı çaldığında hevesi kursağında kalmış olacaktır.
Nitekim bu dünyada göç ettikten sonra kurucusu olduğu akımın başına Hakim
Nureddin getirilip onun da 1914 yılı itibariyle ölümünden sonra kurucusu olduğu
harekat, birbirinden farklı anlayışta “Lahor ve Kadiyân” akımları
olarak iki kola ayrılacaklardır. Böylece Lahor akımı kendi aralarında harekâtın
başına Mevlana Muhammed Ali’yi seçmekle Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî’nin nebîlik
iddialarını reddedip yeni bir yol ayrımına girmiş olurlar. Diğer kolun mensupları ise Mirza Gulam Ahmed
Kadiyânî’nin oğlu Mirza Beşirüddin Mahmud Ahmed’i halife olarak seçmekle de
babasının kâmil nebî olduğu iddiasına sadık kalıp aynı yol üzere hareket
edecektir. Her ne kadar tarihi süreç içerisinde Ahmedîlik akımının temelleri
Mesihlik, Mehdilik ve Nebîlik üzere şekillenmiş olsa da zamanla kendi bağlıları
arasında bile bu sapkın iddialar marjinal düzeyde taban bulup kahır ekseriyeti Lahor
kolunun çizgisine yakın bir duruş sergileyeceklerdir.
Mirza Gulam Ahmed Kadiyânî’nin oğlu
babasının yolunda devam ede dursun, Ahmedilik akımın Lahor kolu Hanefi mezhebinin
akılcı yaklaşımını benimseyip hareketin kurucusu Gulam’ın nebîlik iddiasına inanmamakla
küfre girilmeyeceğini ortaya koymuş oluyordu ki, elbette sapkınlıktan uzak kalmak adına bunu önemli
bir dönüşüm ve gelişim olarak görebiliriz. Ancak yukarıda
da belirttiğimiz gibi Hind dünyasında asıl kalıcı değişim, hiç kuşkusuz İmam-ı
Rabbani Hz.lerinin irşat faaliyetiyle vuku bulmuştur.
Malumunuz İmam-ı Rabbani (k.s)
babasının vefatıyla birlikte Hac yolculuğuna çıkmışlığı sözkonusudur. İlginçtir
dönüşte Delh’te Hace Muhammed Bâkî-billâh (k.s) ile bir şekilde yolu
kesiştiğinde işin rengi daha bambaşka bir renge bürünür. Zira Onu görmekle yeni
bir çağın kapısı aralanır. Ve o bu büyük
buluşmayla birlikte Hace Muhammed Bakibillah’ın elinden biati gerçekleşmiş
olur. Tabii Hace Muhammed Bakibillah (k.s) kendisine bağlanan gencin yüzündeki
o engin pırıltıyı gördüğünde Şeyhi Hace Emkenegi’niden aldığı işaretle
Hindistan’ın Serhend şehrine irşad için uğurlar. Besbelli ki bu sıradan
bir uğurlayış değildi, Serhend’i
aydınlatacak uğurlayıştır bu. Üstelik
uğurlandığı yere gittiğinde aydınlık ışığı Serhend’le de sınırlı kalmaz, Ekber
Şah’ın bulunduğu Ekber Abad şehre de uzanır. Derken Nakşibendî tarikatının
feyzi bereketi dalga dalga yayılıp Müslümanlığın feyzi ve bereketi zorba
Hanların da üzerlerine sirayet ettikçe kalpleri yumuşayıverecektir. Öyle ki
Ekber Şah’la başlayan zorbalık, oğlu Cihangir döneminde yumuşamaya
bırakacaktır. Hakeza devamında diğer dönemlerde de tahta oturan hükümdarların
bir öncekinden daha merhametçe adil bir şekilde yönetim sergiler hale geleceklerdir.
En nihayetinde Evrengzib Han tahta oturduğunda ise halkın
tam manasıyla rahat nefes alır hale geldiği görülecektir. Hem halk nasıl rahat nefes almasın ki, artık
bundan böyle dini bütün bir hükümdarla yüzleşir hale gelinmiştir. Ne diyelim,
gerçek aydınlanma ve gerçek irşat bu olsa gerektir.
Evet, irşat budur. Gerçekten de İmam-ı Rabbani (k.s) Faruk-i meşrebiyle (iyiyi kötüyü ayıran) sessiz sedasız yaşadığı çağın değişimini
gerçekleştirdikten sonra her fani gibi o da 1624 yılında ardından dört yüz
halife bırakıp ahrete öyle yol alacaktır. Öyle ki, O şimdi her devrin gönül
tahtında kıyamete kadar yaşayacak da.
Hâsılı, bizim tercihimiz ehlisünnet
çizgisinden taviz vermeyen Serhendilikten yanadır.
Vesselam.
17 Aralık 2025 Çarşamba
BAHÁĺLER
BAHÁĺLER
SELİM
GÜRBÜZER
Nasıl ki Ahmedîlik
akımı Hint kıtasında Sünni İslam ekol anlayışı ekseninde ‘mehdiye-kurtarıcı’ söylemiyle
neşet bulmuşsa, birbirinin devamı isimlerle sentezlenmiş “Bâbîlik-Bahâîlik”
akımı da Şirazlı Mirza Ali Muhammed Bab’ın öncülüğünde İran’da Şiîlik ekseninde
kurulan tasavvufi meşrebte İmâmiyye Şîa’sının mehdiye-kurtarıcı söylemiyle neşet
bulmuştur.
Şu da bir gerçek mehdiliğin en üst
perdeden güçlü bir şekilde vurgulandığı mezhep Şiî’liktir. Nitekim Şîa akımının başucu niteliğinde
diyebileceğimiz Küleynî tarafından kaleme alınan gerek “el-Kâfi” adlı kitapta geçen 12 imam konusu olsun gerekse
İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a)’ın ismini kullanılaraktan ortaya atılan 'imamet'
konusu olsun her iki durumda da bir bakıyorsun sanki imanın temel rüknüymüş
gibi sunulmakta. Ortaya konulan teze
baktığımızda Yüce Allah (c.c) tarafından güya Kur’an’ın gizli manalarını ilmin
kapısı Hz. Ali (k.v) aracılığıyla (Cafer ilmi) 12 imam ve Mehdiye bildirildiğini,
sonraki imamlarında bu ilme vakıf olmaları hasebiyle İslam’ın delili olarak,
yani “hüccet imamlar” olarak tanımlandıklarını
görürüz. Derken ehlisünnet dışı bu sapkın inanış dünyanın hemen hemen tüm
coğrafyalarına hızla yayılır da.
Evet, Şia inancında imamlara yanılmaz ruhbanlar
gözüyle bakılması aynı zamanda hüccet sıfatıyla nitelendirilmelerini de
beraberinde getirmiştir. Hatta yine bu kitapta Mehdilik
hususunda “Mehdi (a.r) kaim olunca ortaya çıkacak..” türünden ifadelere de
yer verilip, güya on ikinci İmam Muhammed b. Hasan’ın insanların gözü önünde kendini gizli (gaip) tuttuğu da ifade edilmiştir. Böylece bu
ifadeler müntesiplerince dillendirile dillendire gaib mehdi beklentisi imametin
esas rüknü haline gelir. İşte bu noktada
18. Asırda Şirazlı Mirza Muhammed Bab,
Bâbîliğin kurucu öncüsü olarak da adını
duyurmuş olur. İşte onun başlattığı Bâbîlik akımı aslında İmâmiyye Şîası ekolünün
bir yansıması olarak 18. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Şeyh postuna
oturma meşrebine dayalı “Bâbîlik ve Bahâîlik” akımı şeklinde birbirinin devamı
isimlerle sistemleşen fırak-ı dalle harekâtından başkası değildir. Dahası 12.
imamın sonuncusu olarak adından söz ettiğimiz ve kendisine kurtarıcı gözüyle
bakılan İmam Muhammed b. Hasan’ın, ‘Gaybet-i
Kübra’ diye ifade edilen büyük gizlilik dönemi için beklenen gaib imam
olduğu ekolü üzerine kurulu bir akımdır dersek yeridir. Öyle ki,
onun bir gün mutlaka saklanıp gizlendiği yerden döneceği beklentisi
içerisinde bulunan müntesiplerine umut ışığı olarak posta oturun Şeyh Ahmed el-Ahsaî, Şeyhiyye ekolünün kurucu
sıfatıyla “Bâbîlik-Bahâîlik” akımını
dikkatleri üzerine çekecek derecede adından söz ettirir de.
Ne diyelim kendisi Şeyhiyye ekolünün kurucu
öncüsü olmanın gurur okşayıcılığıyla kendini dev aynasında görerekten bir anda Muhammed
(s.a.v)’in nurunun kendinden önceki peygamberlerde cüzi miktarda tecelli edip, sonrasında
bu nurun kendisine intikal ettiğini ve kendinden sonra da 12 İmamda tecelli
ettiğini dillendirecektir. Hatta bu arada ileriye yönelik umutları yeşertmek
adına da kendince söz konusu ettiği bu nur-i tecelli hakikatin bin yıl gizli
kaldıktan sonra kendisinde ve kendisinden sonraki şeyhlik postuna oturacak olan
müridi Seyyid Kazım Reştî’de tecelli
edeceğinin umudunu bağlılarına aşılamayı da ihmal etmez. İşte bu noktada Şeyh Ahmed el-Ahsaî’ye göre; imamlar
Allah’ın zatı bilgisine açılan bâbları (kapıları) olup onlardan sonra bu bilginin merkezinde kemâle
ermiş kâmil bir Şiî olarak bizatihi kendisiyle birlikte müridi Kazım Reştî
olduğunu demeye getirir. İşte bu ifadelerden de anlaşılan o ki, kemale ermiş
kâmil Şii bir kimse, imamlarla insanlar arasında bir aracı fonksiyon görmenin
yanı sıra aynı zamanda günah ve hatalardan da arınmış olmakta. Oysaki İslam’da
imamın hüccet ve masum olduğu türünden bâb sıfatı diye bir şey yoktur, sadece
bu noktada peygamberlerin ismet sıfatıyla masumiyeti söz konusu olup peygamberler
aynı zamanda Allah tarafından vahyin elçisi olarak vazifelendirilmiş bâblarıdırlar
(kapılarıdırlar).
Şeyh Ahmed-el-Ahsaî’nin ölümünden sonra
şeyhlik postunu Seyyid Kazım Reştî devr alır. Onun ölümüyle de ardından halife
bırakmadığı için bu yolun müntesiplerince gaip imamla alakalı beklenti daha da zirve
yapar. Kaldı ki Kâzım Reşti hayatta iken kendisinin ölmeden beklenen mehdinin
zuhur etmeyeceğini, hatta kendinden
sonra müritlerine beklenen imamı aramaya koyulmalarını öğütlemiştir. Zaten müritleri de bu öğüt üzerine hareket edeceklerdir.
Evet, öyle anlaşılıyor ki; Bâbîlik akımı
Şeyhiyye ekolünün temelleri üzerine gelişimini Şeyh Ahmed el-Ahsaî ve Kâzım
Reşti üzerinden faaliyetlerini yürütüp her ikisi de bu yolda kendilerini
mehdiye açılan harekâtın bâb’ları (kapıları)
olarak görmüşlerdir. Hakeza Mirza Ali
Muhammed, Şeyhiyye ekolünün tarikat bağlılarından ve aynı zamanda Kazım
Reştî’nin en gözde müritlerinden olması hasebiyle Bâbîlik akımının kurucu
önderi olarak adını duyuracaktır. Öyle ki Mirza Ali Muhammed, Şeyhi Kâzım Reşti’nin
müritlerine öldükten sonra beklenen mehdiyi aramaya koyulmaları yönünde vasiyet
ettiği öğüdünü kurduğu Bâbîlik harekâtının daha başlangıç aşamasında çok iyi
kullanıp kendini Mehdi ilan ettiği gibi yine kendini peygamber konumunda görüp
kendi yazdığı “El Beyan” adlı kitabını da kutsal kitap ilan eder. Öyle ya, Sen misin kutsal kitap ilan eden,
Tebriz’de Şah Nasiruddin’in huzurunda karşılıklı yapılan hararetli münazara kendi
sonunu getirecek malumun ilanı bir münazara olur. Derken huzurda âlimlerle yapılan karşılıklı
münazarada gerçek yüzünün ortaya çıkmasıyla birlikte bir anda soluğu hapishanede
alıp, en nihayetinde ise kurşuna dizilerek öldürülür de. Nitekim öldürülmesine
binaen Mirza taraftarları onun öldürülmesinden baş müsebbip olarak Nasuriddin’i
mesul tutarlar. Hatta bu yüzden 1852 yılında Şah’a karşı suikast girişiminde de
bulunacaklardır ama bu girişim akamete uğrayıp fiyaskoyla neticelenir.
Mirza taraftarları Şah’ı mesul tutup
suikast teşebbüsüne kalkışa dursunlar, söz
konusu kaotik ortamda ‘Bâbîlik-Bahâîlik’ akımının pek çok bağlısı sürgün cezasına
çarptırılacaklardır. Üstelik tutuklananlar arasında hareketin önemli isimlerinden
Mirzanın talebesi Subhi Ezel Mirza Yahya
ve Bahâîliğin kurucu konumunda kardeşi Mirza
Hüseyin Ali‘de vardır. Tabii bu durumda İngilizler ve Rusların işe el
atmalarıyla birlikte son anda öldürülmekten kurtulup Bağdat’a sürgün edilmiş
olurlar. Hiç kuşkusuz Mirza Hüseyin Ali sürgün edildiği Bağdat bölgesinde de
bos durmayıp buralardaki bir takım dini gruplarla da temasa geçecektir. Ancak sürgün
yıllarında Mirza Ali Muhammed’in vekilliği konusunda iki kardeş arasında anlaşmazlık
nüksedince bu durumda Mirza Hüseyin Ali, ister istemez Bağdat’tan gizlice kaçıp
Süleymaniye dağında 2 sene uzlet hayatı yaşayacaktır. Mirza Hüseyin 2 yıl uzlete
çekiliş denen çile hayatının akabinde Bağdat’a döndüğünde büyük ilgi ve alaka
görüp 1863 tarihi itibariyle de Bahâîliğin oluşum temellerini atar. Öyle ki bu
ilgi alaka karşısında Bağ-ı Rıdvan denen meskûn bir mahalde Bâb Mirza Ali
Muhammed’in “Allah’ın zahir eyleyeceği zat” diye muştuladığı şahsın bizatihi kendisi
olduğunu beyan ederek Bâbî taraftarlarının kendisine biat etmelerinin çağrısını
yapar. Ancak Mirza Hüseyin’in Bağdat’ta ki bu türden iddialı çıkışları kendi müntesiplerince
Allah’ın yüceliği, güzelliği, rahmeti manasına “Bahâullah” unvanıyla büyük övgüye mazhar zatı muhterem olarak
karşılık bulur bulmasına ama halkın kahır ekseriyeti ve âlimler nezdinde bu
durum şikâyet konusu olup kendisinin önce İstanbul’a akabinde Edirne’ye sürgün
edilmesine yol açacaktır. Ne de olsa taraftarları ona Bahâullah gözüyle bakmakta, dolayısıyla sürgün edilse ne, edilmese ne. Nitekim sürgün edildiği yerde de kınında
durmayıp aralarında Osmanlı Devleti de dâhil pek çok ülkenin hükümet yöneticilerine
davet mektuplar göndererek o anan kadar ‘Bâbîlik’
ismiyle faaliyetlerini yürüten bu sapkın akım bundan böyle kendi ismiyle
müsemma ‘Bahâilik’ ismiyle faaliyetlerini
sürdürecektir. Ama nereye kadar sürdürebilirdi ki, yapılan davet mektuplar birçok ülkede, hele bilhassa
Osmanlı yönetiminin tepkisine yol açıp Mirza Yahya ve mensupları Kıbrıs’a, Mirza Hüseyin ve mensupları da Akka’ya sürgün
edilirler. Tarihler 1892 yılını gösterdiğinde
ise Mirza Hüseyin bu dünyadan göç ederken kardeşi Mirza Yahya’da 1902 tarihi
itibariyle bu dünyadan göç eylemiş olur.
Mirza Hüseyin, ardından halef bıraktığı
Abdulbahâ lakabıyla bilinen Abbas Efendi
Bahâîlik bayrağını devralır. Halefi de
hiç kuşkusuz bayrağı devr alır almaz sırasıyla Mısır, Avrupa ve Amerika’da kendince
irşad faaliyetlerini yürütüp bu arada İsrail’in Hayfa kenti de bu kapsamda Bahâîliğin
üssü konumunda merkez olarak belirlenir.
Hele ki, I. Dünya savaşı sonrası oluşan siyasi konjonktür Bahâilerin lehlerine
işleyince Bahâîlik akımı kabına sığmaz bir şekilde git gide faaliyet alanını genişletir
bile. Abbas Efendinin 1921’de bu dünyadan
göç etmesiyle de Bahâîlik bayrağını bu kez ilk torunu Şevki Efendi devr alır. İlginçtir
Şevki Efendi’nin bayrağı devr aldığında bir bakıyorsun çiçeği burnunda 20
yaşında delikanlılık çağında Amerika Bahâîlerinden bir hanımla evlenmesi bu harekâtın
daha da önünü açıp Amerika’da yayılmasını da beraberinde getirecektir. Düşünsenize şu Amerika’da ne varsa dünden
bugüne sıkışan her ne akım öncüsü varsa tıpkı Pensilvanya’ya demir atan FETÖ
elebaşının baş tacı edildiği gibi Şevki Efendi’de baş tacı edilecektir. Şevki Efendinin FETÖ elebaşından medeni durumu
cihetiyle farkı evli olmasıdır, ortak noktaları ise her ikisinin de çocuğunun
olmamasıdır. Dolayısıyla onun hayatta iken çocuğu olmaması hasebiyle tedbir
amaçlı kendinden sonra harekâtın akamete uğramamasına yönelik kendince baş himayeciler
olarak nitelediği 27 kişilik nakib heyetine işi havale edecektir. Nitekim tarihler 1957 yılını gösterdiğinde bu
dünyadan göç ettiğinde İsrail’in Hayfa kenti Kermil Dağı üzerine inşa edilmiş Yüce
Adalet Evi (Unıversal House of Justice) adıyla kurulan idari binalar Bahâi
ruhani nakiplerin kontrolünde İslam’la olan bağlarını tamamen kopararak tüm
dünyada faaliyetlerini sürdürmüş olacaklardır. Öyle ki, Dünya Bahâîleri olarak İslam’la
hiçbir şekilde bağlarının olmaksızın yeni bir din anlayışı çerçevesinde her yıl
geleceğe yönelik alacakları kararlarla masum addettikleri Yüce Adalet Evine
gönderecekleri 9 kişilik üst düzey idarecilerini kendi bulunduğu yerlerde ya da
yaşadıkları ülkelerinde seçimle belirleyerek bu akımın varlığını sürdüreceklerdir.
Hâsılı Bâbîlik ve Bahâîlik akımı Mirza
Ali’nin elinde:
-Kendisinin güya birinci aşamada
beklenen imama açılan bâb (kapı) olduğu,
-İkinci aşamada Mehdi olduğu,
-Üçüncü aşamada ise Mehdinin peygamber olması
gerektiği vurgusuyla ortaya koyduğu “el-Beyan”
eseriyle İslam dairesi dışına çıkıp böylece kendisinin peygamber olduğu iddia
edecek derecede sapkın mezhebi hüviyette bir akım olduğu anlaşılır. Öyle ki peygamberlik
iddiasıyla ortaya koyduğu eserini yeni dinin esasları olarak takdim edip
insanoğlunun bir harfinin bile bir benzerini yazmaktan aciz kalacağı ileri
sürecek derecede kitabını kutsal addedecektir. Her bir harfin kıymet değer
olduğunu, hele bilhassa bu noktada 19 sayısı daha da bir kutsiyet rakam olarak önem
kazanır. Ayrıca kutsiyet izafe ettiği
kitabını ortaya koymakla da Kur’an ayetlerinin nesh edilmiş olduğunu demeye
getirip güya İslam dininin bir hükmü kalmadığını vurgusuyla bundan böyle Yeni Dinin
esaslarının bağlayıcı hüküm olduğunu beyan edecektir. Bu arada yeni dinin hükümlerini
kendince belirlediği herhangi bir kaynağa dayanak teşkil etmek için ise ilave
kaynakları eklemeyi de ihmal etmez.
Malum vakta ki bir zamanda Bahâullah Mirza Hüseyin Ali’nin yazdığı “el-ĺkan ve el-Akdes” isimli eserlerini vahyin
tecellisi referans eserler olarak eklemler.
Hatta yetmedi yine vakta ki bir zamanda Mirza Hüseyin Ali’nin Arapça ve
farsça vahyolunun 19 sureden ibaret Kelimat-ı Meknûne’sine ilave olarak Tarazat,
Kelimat-ı Firdevsiyye vs. türünden risalelerini de eklemleyerek Bahailik akımına
kendince Yeni Din hüviyeti bir kutsiyet kazandırmış olur. Nitekim en son tahlilde bu sapkın
akımın gelinen noktada öğretilerine baktığımızda şu temel ilkeleri görürüz:
-Dünyanın son bulması ve kıyamet kopmasının
söz konusu olmadığını,
-Cennet
ve cehennem sembolik olup cennet Allah’a yolculuğu, cehennemde yokluğa gitmeyi simgeler,
-Peygamberler hem beşeri hem de ruhani
vasıftadırlar. Dolayısıyla beşeri
vasıflarıyla yeme, içme, uyuma vs. hallere haizdirler, ruhani özellikleriyle de
bir anlamda ruhaniyet kesb ettiklerinden onlarla kelam etmek Allah ile kelam eylemek
demektir. Âdem’den itibaren bütün peygamberler, Allah’ın zuhuru olan Bahâullah’ın gelişine hazırlık ve onun geleceğini muştulamak için gönderilmişlerdir.
Bahâullah’tan sonrada peygamber gelecektir, ancak bu onun zuhurundan 1000
yıl sonra gerçekleşecektir.
-Namaz ferden sabah, öğle ve akşam olmak
üzere günde üç kez Allah’ı yâd etmektir, İbadet kıbleleri ise Bahâullah’ın kabrinin olduğu
Akka şehridir.
-Oruç, 19 ay olan a’lâ ayında 19 gün olarak
perhiz şeklinde tutmaktır.
-Hac, sadece erkeklere mahsus bir vecibe olup,
bu vecibeden maksat Bâb Mirza Ali’nin Şiraz’daki evinin veya Bahâullah’ın
Bağdad’da kaldığı evin ziyaret edilmesidir.
-Zekât malların beşte birinin verilmesi
gereken vergidir.
-Cihad
asla
caiz değildir. (Bkz. Fığlalı, 1991, S.467)
Velhasıl-ı kelam; Dünyanın yedi kıtasında
kurulan Meşriku’l-Envar ismiyle inşa edilmiş dokuz cepheli yapılar Bahâîlerin ana mabetleriyle,
sosyal organizasyonlarının yanı sıra Amerika’da 2 yılda bir Bahâî World (Bahai
Dünyası) adıyla yayınlanan yıllıklarıyla kendilerini sürekle gündemde
tutmaktalar da.
Vesselam.
11 Aralık 2025 Perşembe
NUSAYRĺLER
NUSAYRĺLER
SELİM GÜRBÜZER
Nusayrîlik akımının
kurucusu Muhammed b. Nusayr en-Nemirî’dir. Bilindiği üzere 9. yüzyılda
kurucusunun adına atfen kurulan bu akım, 20. yüzyılın çeyreğinden itibaren de “el-Alevîyyûn” ismiyle anılır olmaya
başlar. Ayrıca Anadolu Aleviliğinden nüans
farklılığına işaret olsun diye de adına Nusayrî Alevilik, Akdeniz Aleviliği ve Hatay bölgesi Aleviliği denildiği
gibi mensuplarına da bu bölgenin insanlarının çiftçilikle uğraşmalarına nisbeten
Fellâh denmektedir.
Nusayrîlik akımı aslında Alevilik çatısı
altında İslâm’ın değişik bir yorumu olmakla birlikte Hz. Ali (k.v)’i sevme noktasında
İslam’ın öngördüğü ölçünün dışında aşırıya kaçtıkları da malum. Nasıl ki Hıristiyanlar
Hz. İsa (a.s)’ı sevme noktasında “İsa Allah’ın oğludur” demek suretiyle ölçüyü kaçırmışlarsa,
Nusayrîlik akımı da ilmin kapısı Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnat etmekle de bir
başka açıdan ölçüyü kaçırmışlardır. Değim yerindeyse bu akımın temel kodlarında
Sabiîlik, Musevilik ve Hırîstiyanlıktan harmanlanarak üzerlerine sirayet etmiş
bir takım sapkın inanç ve anlayışların etkisi vardır. Nitekim bu akımın kurucusu
Ebû Şuayb Muhammed b. Nusayr en-Nemirî, kökleri çok eskilere dayanan
geleneksel düşünce hüviyetine bürünmüş sistemlerin tesirinde kalaraktan tamamen
İslam akaidi ile taban tabana zıt “hülul-
ittihad- tenasüh” üçlüsü kavramlarla etrafında
marjinal düzeyde Nusayrî halkası da oluşturabilmiş bir öncüdür.
Hele bir insan etrafında ki marjinal
yapılardan halkasını kurmaya bir görsün, bir bakmışsın Şiîlerce 10. İmam olarak
kabul gören Ali en-Nakî döneminde
bizatihi bu imamın önderliğinde ona ulûhiyet isnad etmenin yanı sıra kendisinin
de onun tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ilan edip tenasüh inancını
etrafına yaymayı bir vazife olarak da telakki eder. Hakeza yetmedi Şiîlerce 11.
İmam olarak addedilen Hasan Askerî
döneminde de onun “bâb”ı olduğu iddiasında
bulunmanın yanı sıra onun bu dünyadan göç etmesinin ardından yine Şiîlerce 12. İmam olarak addedilen Muhammed Mehdi’nin gaybete intikal ettiğine inanılıyor olmasından
hareketle kendisinin de onun sefiri (elçisi)
olduğunu etrafına telkin eder. Derken
Muhammed b. Nusayr en-Nemirî’nin vefatının ardından Nusayrîlik akımının başına Muhammed el-Cünbülânî geçip o da kendi ismiyle müsemma Cünbülânî tarikatının kurucu
şeyhi olarak Nusayrîlik akımına tasavvufi içerik katmış olur. Öyle ki, posta
oturduğunda tarikat faaliyetlerini etrafıyla sınırlı tutmayıp çıktığı gezi
seyahatleriyle de konakladığı yerlerde takip ettiği yolun esaslarını yaymayı kendine
vazife görür. Nitekim dava uğruna gittiği Mısır’da Ebû Abdullah Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî’yi de etkileyip tarikat halkasına
girmesini de sağlar. Muhammed el-Cünbülânî’nin ölümün ardından da Nusayrîlik
akımının başına bu kez Mısır’da etkisi altına aldığı Hasîbî posta oturur. Böylece
Hasîbî üstlendiği bu akıma ivme kazandırma adına sığındığı Büveyhî
hanedanlığını desteğini alaraktan kaleme aldığı “el-Hidâyetü’l-Kübra ve el-Mâide” isimli kitaplarıyla şeyhinden devr
aldığı bu harekâtı belli bir çerçeveye oturtup sistemleştirmesiyle birlikte
adından ikinci kurucusu olarak da söz ettirir. Hatta yazdığı bu iki eseri Büveyhî hükümdarı
Seyfüddevle’ye ithaf edip bu arada Nusayrîlik akımının ana kaynak başucu kitabı
diyebileceğimiz “Kitâbu’l- Mecmû” adlı eserini de yazmakla da kendini
karizmatik bir öncü olarak lanse etmiş olur.
Öyle ya, madem Nusayrîlik akımını yazdığı eserleriyle
sistemleşmesini gerçekleştirebilmiş bir akım hale getirir, o halde bundan böyle
üstlendiği harekâtın misyonunu sınırlarının dışına da çıkarıp Irak ve
Suriye’nin bazı bölgelerine fırka fırka yayabilirdi pekâlâ. Nitekim o da öyle
yapıp buralarda küçük gruplar halinde hiçte azımsanmayacak çapta taraftar
kitlesine ulaşır bile. Böylece bu akımın
ikinci kurucusu gözüyle bakılan Abdullah Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî’in
vefatının ardından Bağdat ve Halep bu akımın iki ana üs merkez yerleşkesi
konumunda rol oynayacak konuma gelir. Öyle ki, Bağdat merkez üssünde Seyyid Ali el-Cisti bu sapkın akımın
ilk birinci yürütücü kolunun piri olarak posta otururken, Halep üssünde ise Muhammed b. Ali el-Cillî bu akımın
ikinci yürütücü kolunun piri olarak posta oturur. Ancak ilk merkez üssü
konumunda rol oynayan Bağdat merkez üssü, Moğol hükümdarı Hülagu’nun hışmına uğrayıp
yerle yeksan edilirken, ikinci merkez üssü Halep ise Cillî’den sonra posta oturun
Ebû Said Meymûn b. Kasım et-Taberânî
döneminde bugünkü Suriye’nin on ilinden biri olarak bilinen Lazkiye’ye taşınır.
Tabii Halep üssünün taşınmasıyla birlikte Taberânî mesken tuttuğu Lazkiye’de fırka
içinde nükseden bir takım meseleleri yerinde çözecektir. Derken başta mahalli hanedan hüviyetinde
faaliyet içerisinde bulunan Tenûhîler fırkası olmak üzere oraların dağlık bölgelerinde
mesken tutmuş birçok fırkaların iç çekişmelerine son verip birlik ve beraberlik
içerisinde yekvücut olmaları yönünde hem fikir hale gelmelerini sağlayacaktır.
Şu da var ki, Taberânî bu söz konusu
fırkaların hem fikir olmalarını sağlasa ne, bir kere davasını güttükleri bu harekâtın
temel akideleri Abdullah Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî tarafından on altı sureden
müteşekkil düzenlenen Kitabü-l Mecmu’ya dayanan bir ekolün savunucuları olarak
varlıklarını sürdüreceklerdir. Hele bilhassa bu kitabın on birinci suresinin satır
aralarında geçen şu ifadelere baktığımızda gerçek yüzlerini ortaya koymaya
ziyadesiyle yetmiştir. Bakınız Hamdân el-Hasîbî satır aralarında ne diyor: “Ben şehadet ederim ki Ali b. Ebî Talib’ten
den başka ilah, Muhammed Mahmûd’dan başka hicâb, Selmân-ı Fârisî’den başka bâb
yoktur.”
İşte
satır aralarından geçen bu ifadelerde yerini bulan “Ayın, Mim ve Sin” harfleri
ise harekâtın sembolize edilmiş üç temel sütununu oluşturur. Nitekim Hz. Ali
(k.v)’i sembolize eden Ayın harfine ‘mânâ’
anlamı yüklenirken, Muhammed ismini sembolize eden Mim harfine de ‘hicâb’ anlamı yüklenir. Hakeza Selmân-ı
Fârisî’yi sembolize eden Sin harfi de ‘bâb’ olarak anlam kazandırılır. Böylece bu üçlü sembolik sütunlar üzerine
oturtulan Nusayrîlik akımının inanç esasları yine aynı surenin satır aralarında
geçen şu ifadelerle çatısı oluşturulur da: “Ben Nusayrî dininden, Cündubî görüşünden, Cünbülânî tarikatından,
Hasîbî mezhebinden, Cillî görüşünden, Meymûnî fıkhından olduğuna şehadet
ederim.”
Evet, kitabın on birinci suresinin
satır aralarında çatısı oluşturulan ifadelerden anlaşıldığı üzere bu akımın öğretilerinde
yaratılış mucizesi, (hâşâ) Hz. Ali (k.v)’e
ulûhiyet olarak isnat edilerek sembolize edilmekte. Güttükleri davalarında Hz.
Ali (k.v)’in nurundan Hz. Muhammed (s.a.v)’in nuru yaratılırken, Hz. Muhammed
(s.a.v)’in nurundan ise Selmân-ı Fârisî’nin nuru yaratılmış güya. Böylelikle Selmân-ı Fârisî’nin nurundan da
sırasıyla Mikdâd b. Esved, Ebû Zer el-Gîfarî, Abdullah b. Revâhâ, Osman b.
Maz’ûn ve Kanber Kâdân’dan müteşekkil silsile halkasından beş yetim yaratılıp
ve en nihayetinde beş yetimin tüm âlemi yarattığı şeklinde sapkın bir inanç
sistemi oluştururlar.
Düşünsenize oluşturdukları bu sapkın sistemde;
(hâşâ) Allah (c.c) nâsutî (beşeri) kalıba girmek suretiyle
tecelli edip Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad edilebiliyor. Dahası bu sapkın inanca göre Allah (c.c) daha
yaratılış öncesinde Ádem (a.s), Nuh (a.s), Yakûb (a.s), Musa (a.s), Süleyman
(a.s) ve İsa (a.s) dönemlerinde altı defa beşer olarak zuhur etmiş. Yedincisinde ise (hâşâ) Allah Resulü (s.a.v)
devrinde Hz. Ali (k.v)’in kalıbında beşer olarak zuhur etmiş. Bir başka
ifadeyle Kur’an’da adı geçen peygamberlerin dönemlerinde sırasıyla Hâbil, Şît,
Yûsuf, Yûşa, Ásef, Bâtıra (petrus) ve
Ali isimleriyle Allah’ın nuru ete kemiğe bürünüp hulûl olayı gerçekleşmiş
güya. Yani bu sapkın inanca göre; Hz. Ali (k.v) bu durumda “zâhiren imam, bâtınen ulûhiyet” isnad
edilen bir ilahtır.
Malumunuz Hz. Ali (k.v)’in şehit edilmesiyle
birlikte onlara göre hulûl olayı nasıl zuhur etmiş derseniz, bu akımın taraftarlarına sunulan değişik
türden birbirinden farklı olarak ileri sürdükleri görüşlerden birkaçına
baktığımızda bunlardan:
-Hayderiye akımının öğretilerinde güya
Hz. Ali (k.v) mânâ âleminde göğe
yükseltilip Ali, Muhammedin temsil eden güneş üzerinde oturmakta,
-Kâlâzâler’e göre de ay Ali’nin makamı olurken
güneş Muhammed, gök ise Selmân’dır. (bkz.
Fığlalı, S.183-184)
Peki, Nusayrîlik akımında peygamber
inancı, tenasüh ve ahiret, ibadet ve bayramlara bakış ilkeleri hangi mecrada ilerliyor
derseniz özetle maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
-Nusayrîlik akımında Allah’ın ilk sudûru
isim olarak zuhur etmiştir, dolayısıyla mânâ sudûrun ötesinde olup, dolayısıyla peygamberler bu noktada metafizik ötesini
dillendiren vazifeli “nâtık”
şahsiyetler olarak nitelenir.
-Nusayrîlik akımında peygamberler
Allah’ın nâsutî (beşeri) kalıba büründüğü birer aracı bedenleri ya da bu bedenleri
haberler veren birer elçiler olarak görülüp peygamber halkasının en sonuncusu
Allah Resulü (s.a.v) ise bu meyanda tüm peygamberlerin geneline şamil külli
elçi olarak nitelenir.
-Nusayrîlik akımında Arşın üstü
âlemlerin Rabbi olurken, arşın taşıyanlar ise sekiz kutsal melek olmakta.
Ayrıca vaktaki bir zamanda melek vasfında yaratılmış beş yetimin her biride gök
mertebelerini temsilcileridirler. Nitekim gök mertebelerinin melekleri olarak
inandıkları beş yetimden Mikdâd b. Esved, Zuhal yıldızının meleği olarak
nitelenen Mikail’i temsilen yeryüzünde ki karşılığı olarak kabul görülür. Hakeza Hasan (a.s) ve Hüseyin (a.s) her ne kadar Ehl-i Beytin gülfidanları olarak
yâd edilseler de Nusayrîlik akidesine göre aslında onlarda birer temiz melek
olarak addedilir hep.
-Nusayrîlik akımında tenasüh, günümüzde
reenkarnasyon kavramına karşılık gelen sapkın bir anlayışın devamı olarak güya
ölümden sonra ruh bedenden ayrılmasıyla birlikte başka bir bedene girmek
suretiyle yeniden dünyaya geleceği yönünde tezahür eder. Ölüm sonrası yeni
bedene giren ruh konakladığı şahsın inanç ve yaşayışına göre değişkenlik
gösterebiliyor. Eğer konakladığı bedende
kişi müminse yedi değişim evresinden geçiş yapıp rableri katında mükâfatlandırılıp
yıldızlar arasında konuşlandırılır. Eğer kişi inkârı ve kötülüğü tercih
edenlerdense bu kişiler fıtratındaki mayasına göre köpek, deve, katır, koyun
şeklinde doğuverirler. Hatta çok çirkin daha
da cibilliyeti bozuk kötü kimselerdense mayasına uygun ya necis hayvanların ya da
bir takım haşerelerin bedenlerine girmek suretiyle yeniden doğuş denen
reenkarnasyonları vuku bulur. Yok, eğer
kişi kâfir kimselerdense bu kişilerde hayvan olarak dünyaya gelmekle birlikte
bu hayvani özellikleri kâfir bedenlerde reenkarnasyonu devri daim edip en
nihayetinde Mehdinin zuhuruyla da insan şekline dönüştürülmek suretiyle öldürülmesi
vuku bulur yönünde görüş bildirirler.
-Nusayrîlik akımında dini hiyerarşi
yapılanması Büyük şeyhlik, şeyhlik, naiplik ve neciplik şeklindedir. İşte bu hiyerarşi yapılanma ağında yer
alanların her biri Hz. Ali (k.v)’in yeryüzündeki gölgesi olarak kabul görürler.
Ayrıca bunların atalarının melek olması hasebiyle şeylik müessesesinin babadan
oğula geçen bir posta oturma silsilesi olup bu silsilede yer alan her bir
şeyhin Hz. Ali (k.v)’in yeryüzünde gölgeleri olarak kabul görür.
-Nusayrîlik akımında ibadet “batınî namaz” olarak anlam bulur. Nasıl mı?
Dinin direği hükmünde namaza
bakışları Ali’ye açılan kalbin niyazı bir ibadettir. Dolayısıyla bu tür bakış
açısıyla namaz için temel şart olarak camiye gitmeye gerek duymadıkları gibi
herhangi bir mekânda bir yere yönelip namaz rükûunlarını eda etmeye de ihtiyaç
duymazlar. Nusayrîlik inancında namaza karşılık gelebilecek denklikte beş temel
şart esas olup bunlar dua esnasında konuşmamak, gülmemek, gizliliğe riayet
etmek, Abbasi rengi olması hasebiyle siyah takke takmamak ve kalben “Muhammed,
Fâtır (Fatma), Hasan, Hüseyin ve
Muhassın”ın bilincine vakıf olmak kâfidir.
Anlaşılan Nusayrîlere göre beş seçkin şahsiyetlerin bilincinde olmakla
namaz eda edilmiş ya da kılınmış sayılmakta.
-Nusayrîlik
akımında oruç, Allah Resulünün babası Abdullah’ın sessizliği manasınadır.
-Nusayrîlik akımında zekât, Selmân-ı
Fârisî’ye ve Şeyhe tasadduk olarak verilecek para manasına bir akidedir.
-Nusayrîlik akımında değim yerindeyse
sır küpü olmak esastır. Nitekim sırra ermek için ergen erkeklerin sır talimi
için din amcası dedikleri Nusayrîliğin bilincine vakıf dedelerin dizinin
dibinde eğitimlerinin ilk başlangıcında
“kuddas”larla Kitabü’l-Mecmu” ezberletilerek rahle-i tedrisatından
geçmeleri sağlanır.
-Nusayrîlik akımında haccın her
menasiki fırkanın kutsal pir-i fani olarak addedilen zatları sembolize eden
ziyaret manasınadır.
-Nusayrîlik akımında yâd edilecek bayramlar
sırasıyla:
“*Ramazan ve Kurban bayramı,
*Allah Resulünün zilhicce ayında Hz. Ali
(k.v)’i imam tayin ettiğini inanılan gün için yâd edilen Ğadîr bayramı,
*Hz.
Ali (k.v)’in Zilhiccenin 29. hicret gecesi Allah Resulünün yatağında uyuduğu
güne binaen yâd edilen Firâş bayramı,
* Nevruz bayramı,
*Mihrican bayramı,
*
İsa (a.s)’ın doğumu bayramı vs.”.dir.
Vesselam.
4 Aralık 2025 Perşembe
YEZİDİLER
YEZİDİLER
SELİM GÜRBÜZER
Yezidilîk akımının
kökeni ve isimlendirilmesi hakkında birçok araştırmalardan çıkan sonuçlardan
bir kaçına baktığımızda:
-Haricîler’in İbâdiyye
fırkasından ayrılan bir kolun Yezid b. Ebi Uneys’e tarafgir bir grup olmasına
binaen verilen bir isimlendirme olduğu,
-Kökenlerinin İran’ın
Yezid şehrinden gelmelerine nispeten verilen bir isimlendirme olduğu,
-Muaviye’nin oğlu
Yezid’e son derece gösterdikleri hürmete binaen verilen isimlendirme olduğu,
-Ağırlıklı kabul gören araştırmaların ortaya
koyduğu bir teze göre de Farsçada melek anlamına gelen “İzed” ya da ilah anlamına gelen “Yezdan” ibaresinin mana ve ruhuna uygun
tevil edilmiş isimlendirme olduğunu görürüz.
Peki, ismiyle müsemma
bu akımın kuruluşunu kim gerçekleştirdi derseniz yine üzerinde ağırlıklı kabul
gören araştırmalardan mutabık kalınan tez sahiplerinin ortaya koyduğu verilere baktığımızda
Yezidilîk fırkasını Şeyh Adî b. Müsafir’in
kurduğudur. Bu şahsın kuruluş öncesinde Abdülkadir-i Geylânî, Ebû Necib
Sühreverdi, Ahmed Rifaî gibi büyük tarikat şeyhleriyle birebir irtibata geçip onların
feyiz ve bereketiyle 1130’larda Musul’un Lâleş’e gelerek kendini uzlet hayatına
adadığını, buralarda tekkesini kurduğu
da rivayet edilir. Hatta kaleme aldığı “İtikâdu Ehli’s-Sünne
ve’l-Cemâa ve Kitab fîhi Zikru Ádâbi’n-Nefs” gibi tasavvufi meşrebiyle yazdığı
eserlerle etrafında halka oluşturup tasavvufi çizgide bir yol takip ettiği de rivayet
edilen tezler arasındadır.
İşte yukarıda
belirttiğimiz üzerinde mutabık kalınmış bu söz konusu tezlerin tam aksine bir
kısım araştırmacıların ileri sürdükleri rivayet edilen bir başka aykırı
tezlerden birincisine göre de:
-Yezidilîk fırkasını kuruluşunda katkı payı
olduğu söylenen bu şahsın aslında Şeyh Adî b. Müsafir isminde zat olmayıp tam
aksine Mustafa Nuri Adî isminde
Nastûri bir keşiş olduğudur. Ve bu keşişin Müslüman olmasıyla birlikte Lâleş manastırında
İslam ile Nastûriliği sentezleyip dini bir akım oluşturduğu ve Yezidilerin kutsal
addettikleri “Kitabü’l-Cilve ve Mushaf-ı Reş’i” başlıkları altında yazdığı eserleriyle
fikriyatını sistemleştirdiğidir. Her ne kadar kendisi Moğollar tarafından 1224
tarihi itibariyle idam edilip öldürülmüş olsa da ardından bıraktığı fikirlerin
bir şekilde günümüze dek tüm unsurlarıyla birlikte varlığını sürdürdüğü de
bilinen bir gerçekliktir.
Bir diğer dikkat
çeken yaygın aykırı görüş olarak ileri sürülen ikinci teze göre ise:
-Yezidilîk fırkasının
Şeyh Adî b. Müsafir’in kurduğu tarikatın ölümünden sonra müritlerince devam
ettirilip ancak Şeyh Hasan b. Adî
döneminde kuruluş gayesinden git gide uzaklaşarak aşırılığa kaçan sapkın bir
akıma dönüştüğüdür.
Gelinen noktada ise malum Yezidilîk fırkasının mensuplarına göre
Şeyh Adî b. Müsafir hayatında hiçbir şekilde evlenmeyip soyunu dört kardeşi
üzerinden sürdürdüğüdür. Bir diğer Yezidi görüşe göre de Sahr adında bir erkek kardeşinin olduğu ve bu kardeşinden Ebi’l Berekât adında evladı dünyaya
gelip ondan da “Musa ve Adî” isminde doğan çocuklar kanalıyla soyunu
sopunu devam ettirdiğidir. Böylece Musa’nın soyundan gelenler Sünni ekol bir çizgide
yol takip ederken, Adîn’in Hasan ve Şerafeddin
adında dünyaya gelen çocukları arasından sadece Yezidilerin daha seçkin bilge
önder olarak gördükleri Hasan kanalıyla da günümüzde değişik isimler altında
kollara ayrılmış Yezidilîk akımıyla da örtüşen ehlisünnet dışı bir yol takip edeceklerdir.
Nitekim Hasan’ın Ebû Bekir isminde evladının soyundan gelenler Kataniler
ekolünün takipçileri olarak, diğer
evladı Şemseddin’in soyundan gelenler Şemsaniler ekolünün takipçileri olarak, diğer evladı Şerafeddin’in torunu
Alaaddinden gelenler ise Adanîler ekolünün takipçileri olarak günümüzde
varlıklarını sürdürmüş olacaklardır.
Derken yukarıda
sıraladığımız görüşlerden ağırlıklı kabul gören tezlerden hareketle en
nihayetinde şunu diyebiliriz ki; bu akımın mensupları kendilerini kimi zaman
“Ezdî” kimi zaman da “Ezdî” kimliği ile tanımlamaktalar da zaten. Ancak Yezidilîk akımının mensupları her ne kadar
Şiî unsurlarının dışında kendilerini Ezdî ya da Ezdî olarak tanımlasalar da
beslendikleri Nasturîlik, Sabiîlik, Zerdüştîlik vs. türü eklektik inanç
sistemlerinin öğretilerinden üzerlerine sirayet eden harmanlanmış tipik sırrî karakteristik
yapısıyla günümüze dek varlıklarını sürdürdükleri gerçeğini
değiştiremeyecektir. Nitekim dışardan esinlenmiş eklektik bu sapkın akımın en
son tahlilde geldiği noktada:
-Allah
ve şeytan (Melek Tavus) biçiminde
düalist özelliği Zerdüştîlikten esinlenerek aldıkları,
-Tenasüh
inancını Sabiîlikten esinlenerek aldıkları,
-Güneş,
ay ve yıldızlara yönelip tapma şeklinde tazimde bulunmayı Mecusilikten esinlenerek
aldıkları,
-Melek
Tavus olarak niteledikleri horoz simgesiyle özdeşleştikleri putlara hürmeti Paganizmden
esinlenerek aldıkları,
-İçki içmeyi hiçbir şekilde sakınca görmeyip
Hristiyanlıktan esinlenerek aldıkları gerçeğini örtbas edemeyeceklerdir. Kelimenin
tam anlamıyla bu sapkın akımın öğretilerinin İslami kaynaklarla tamamen taban
tabana zıt öğretiler olduğunu, kökleri dış kaynaklara dayalı bir akım olduğunu
bizatihi kendi hayatlarında yaşadıkları uygulamalarında bunu görmek pekâlâ mümkün.
Öyle anlaşılıyor ki, kökleri çok eskilere dayanan bu akımın dış
kaynaklı öğretilerinin dışında İslam’dan esinlenerek aldıkları öğretilerden
geriye sadece çocukların sünnet edilmesi, namaz, oruç ve zekât gibi temel
akidelerle ilgili tevil edilmiş şekliyle ete kemiğe bürünmüş bir takım gelenek
ve göreneklerin kalıntı izleri kalmıştır.
Bu yüzden bir kısım araştırmacılar bu noktada Yezidilîk akımının Asurlu,
İranlı, Hıristiyan ve İslami unsurlarıyla harmanlanmış bir Maniheizm akımına
dayalı bir fırka olduğu noktasında hem fikirdirler de.
Hakeza bu akımın mensuplarının kapalı
toplum olarak hayatlarını sürdürmeleri, aynı zamanda kapalı kutu bir halde Yezidi
inançlarını gizlemeleri dolayısıyla temel akideleri konusunda haklarında tam
manasıyla bilgi edinilmemesini beraberinde getirmiştir. Düşünsenize böylesi
kapalı kutu özelliğe haiz Yezidi toplumu ilk olarak Osmanlı Padişahı Sultan
Abdülaziz döneminde 1872 yılında kendilerine has özel inançlarının olduğundan
dem vuraraktan askerlikten muaf olmalarına gerekçe olarak gösterebilmişlerdir. Neyse
ki 19. Yüzyılın sonlarına doğru Yezidilîk akımınca kutsal addedilen “Kitabü’l Cilve ve Mushaf-ı Reş” adlı kitaplara bilim dünyasının bir
şekilde erişmesi sayesinde Yezidiler hakkında pandora’nın kutusu açılıp böylece
edinilen bilgilerin ifşa edilmesi neticesinde sır küpü olmaktan çıkmış olacaklardır. İşte erişilen bu iki kaynak kitaptan ve
sahada edinilen bilgilere dayanarak ifşa olmuş bu akımın temel öğretilerine baktığımızda
İslam’ın kelime-i şehadetini “Lâ ilâhe illallah Emin Cebrail Habibullah (Allah’tan başka ilah yoktur, Cebrail
Allah’ın sevdiğidir)” olarak tevil ettiklerini görüyoruz. Hiç kuşkusuz
kelime-i şehadet içerisine ilave ettikleri Emin Cebrail’den maksat Yezidilîk
akımının horoz sembollerinden şeytan vasfında addedilen Melek Tavus’tur. Temel akidelerine göre Melek Tavus, güya Allah’ın
elçi meleği olduğunu, Şeyh Adî’nin
Allah’ın meleği ve Yezidilerin mürşidi olduğunu, Sultan Yezidinin Allah’ın
meleği, dünyayı aydınlatan nur ve insanlığın kurtuluş umudu olduğudur. Yezidilîk
akımının yaratılış hadisesine bakışı da güya Melek Tavus’un bütün
yaratılmışlardan önce var olduğu şeklinde bir bakış açısıdır. Bu bakış açısına
göre Melek Tavus, Abd Tavus’u (Şeyh
Adi’yi), sevdiği Yezidi kullarını
dosdoğru tariki müstakime sevk etmek gayesiyle gönderdiğidir. Öyle ki, Melek Tavus hak ve hakikati önce şifahi
emirlerle bildirip, sonra da Yezidi olmayanların okumaması şartıyla Kitabül
Cilve aracılığıyla bildirdiğidir güya.
Peki, Mushaf-ı Reş kitapta yaratılış hadisesi
nasıl anlatılmakta? Hiç kuşkusuz Kitabül
Cilve adlı kitapta yazılanlardan farklı bir yaratılış hadisesi ortaya konulup
kitapta geçen ifadelere göre; güya Allah yaratılışın başlangıcında beyaz bir
inci halk edip Enfer adlı kendi yarattığı bir kuşun üstüne koyup 40 bin yıl
onun üzerinde istiva ettiğidir. Sonra
ilk olarak Pazar gününü halk edip bugüne has 7 meleğin en büyüğü olan Azrail’i
(muhtemelen Cebrail) yarattı. Ki, bu Melek Tavus’tur. Pazartesi günü Melek Derdail’i halk etti. Ki;
bu halk edilen Şeyh Hasan’dır. Salı günü Melek İsrafil’i halk etti. Ki; bu halk
edilen Şeyh Şems’tir. Çarşamba günü Melek Mikail’i halk etti. Ki; bu halk edilen Ebû Bekir’dir, Perşembe günü
Melek Cebrail’i (muhtemelen Azrail) halk
etti. Ki; bu halk edilen Seccacüddin’dir. Cuma günü Şemnali halk etti. Ki; bu
halk edilen Nâsuriddin’dir. Cumartesi günü Melek Nurail’i halk etti. Ki; bu
halk edilen Şeyh Fahreddin’dir. Allah 7 yıl beklemenin akabinde Melek Tavus’u yarattığı
tüm meleklerin başı yaptı. Sonrasında Allah yedi kat göğü, yeri, güneşi ve ayı halk edip bu halk ettiklerini hırkasının
yakasına koyunca o an melekler inciden çıkıverdi. Allah inciye öyle bir gür
seda ile seslendi ki, inci bu gür seda sesten adeta titreyip dört parçaya ayrılıverdi.
Derken bu inciden akarsular, denizler teşekkül
edip dünya yuvarlak oluverir. Ve Allah o esnada Cebrail’i bir kuş şeklinde halk
edip salıverince o da incinin parçalarından güneş, ay, yıldızlar, bitkiler ve
arşı yaratıverdi. Allah’ta bir gemi halk ederek içinde bin yıl seyahat etti.
Sonra gelip Lâleş’e istiva etti.
Peki ya, Yezidilîk akımında tenasüh oruç,
zekât, helal haram, velayet ve bayramlara bakışları hangi ilkeler doğrultusunda
ilerliyor derseniz özetle maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
-Yezidilîk akımında tenasühü, yani
bugünkü ifadeyle reenkarnasyonu inkâr etmezler, yani ölen bir kimse iyiliğine
ve kötülüğüne göre muameleye tabii tutulup iyilerden biriyse başka bir insana,
kötülerden biriyse cezasını çekmek üzere domuz, eşek, köpek gibi hayvan
türlerinin suretine bürünür. Büründüğü hayvanların cesetlerinde bir müddet cezasını
çekip arındıktan sonra iyi insan suretine bürünür. Bu bir anlamda kötüler için cehennem
bu dünyada çeşitli hayvan bedenlerinde ceza çekmek olurken, iyiler için Cennet ise semada bir yere uçma
olarak mükâfatlandırma manasınadır.
-Yezidilîk akımında oruç havas ehli ve avam
olarak tasnif edilip, burada havastan maksat Yezidi din âlimleri olup havastan
kasıt ise Yezidi halkın geneli avam manasınadır. Dolayısıyla din âlimlerine
özel kılınan oruçtan maksat 20 günü Aralıkta, 20 günü Temmuzda, 3 günü Lâleş’te
Şeyh Adî türbesinde, 80 güne tamamlanmak üzere tutulan oruç ise türbe ziyareti
dönüşü tutulan oruçtur. Avam için tasnif
edilen oruçtan maksat ise Yezidilerin genelini Aralık ayının başından itibaren tutması
gereken üç günlük oruçtur.
-Yezidilîkte zekât müritlerin alın
teriyle elde ettikleri gelirlerinin %10’unun şeyhlere, %5’ini pirlere, %2,5’ini
kendilerini es fakir olarak addeden o günkü şartlarda toplumun aydın gözüyle
baktıkları aydın kesime verilmesidir.
-Yezidilîkte bitkilerden marul, bakla ve
lahana, hayvanlardan ise balık, geyik ve
horoz eti türünden gıdalardan yemek haramdır. Hele ki hayvanattan Melek Tavus’un
sembolü gözüyle baktıkları horozun yenilmesine asla müsaade edilmez. Hakeza
giysi olarak da koyu mavi renkte elbise giymek, helaya girmek ve hamamda banyo
yapmakta haramdır. Ayrıca bir insanın ağzından çıkması muhtemel “şeytan ve mel'un” türü ibarelerinin telaffuz
edilmesine asla müsaade edilmez.
-Yezidilîkte Melek Tavus’un yeryüzüne inip
idaresi altına aldığı yönünde inandıkları Nisan ayının ilk Çarşamba gününden ay
sonuna kadar devam eden günler bayram olarak yâd edilir. Hakeza 28 Eylül ila 3
Ekim arası günlerde günahlarının affedileceklerine inandıkları Cemai Bayramını,
Yezid b. Muaviye’nin doğduğu günün anısına kutlanan Yezid Bayramını, hem Şeyh
Adî’nin 3 Ağustosta tuttuğu oruca binaen kutlanan Şeyh Adî Bayramını hem de doğum
gününün anısına kutlanan Bülende Bayramını yâd etmeyi de ihmal etmezler.
-Yezidilîkte hiyerarşik yapılanma
müritler ve ruhanilerden üzerine kurulu olup bu yapılanma içerisinde müritler
genellikle çiftçilikle uğraşan kesimi oluştururken, ruhani kesimi de dini ve
dünyevi yönden en üst seviyede ki erkân gözüyle bakılan Mirler denen Emirler, Şeyhler, Pirler, Fakirler, Kavallar ve Köçekleri oluşturur.
Vesselam.



