29 Ekim 2019 Salı

VUKUF-İ ZAMANİ VE HUŞ DER DEM

VUKUF-İ ZAMANİ VE HUŞ DER DEM
            SELİM GÜRBÜZER
       Orhan Gencebay ne de güzel gönül sazın bam teline dokunaraktan 'zaman akıp gider durulmadan' diye meramımızı dile getirmiş. Gerçekten de şöyle geriye dönüp baktığımızda zamanın nasılda bir çırpıda bir su misali akıp gittiğini görüyoruz. Görmek iyi hoşta, ancak ömürden geçen zamanın kıymetini onca yaşanmışlıklardan sonra fark edebildik. Elbette zaman ötelere akmak için var, bizi bekleyecek hali yok ya. Sonuçta o da yüklendiği emrin gereği olarak bir saniye olsun duraksamaksızın kıvrım kıvrım akıp vazifesini icra etmek zorunda.
         Peki ya, müminler olarak bizler ne için varız?  Hiç kuşkusuz bizler ise:
         -Hem  “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hûd, 112) ayeti mucibince hareket eden Fahri Kâinat Efendimiz (s.a.v)’in izini iz sürmek için,
        -Hem Ashab-ı Kiramın zamanın ruhuna vakıf halde yaşamak manasına ‘Vukûf-i Zamânì’ için,
           -Hem de nefesimizi boşa tüketmemek manasına ‘Hùş der-dem’ düsturu üzere hayatımızı idame etmek için varız.
            Amma velâkin gel gör ki,  yukarıda belirttiğimiz Ashab-ı Kiram hassasiyetince yaşamak manasına ne zamanın ruhunu yakaladığımız, ne de tükettiğimiz her nefesin hakkını yerine getirdiğimiz söylenebilir. Oysa tüketilen her nefes ve akıp giden zaman ömrümüzden gitmekte. Madem tüketilen zaman ve nefeslerin geri dönüşü yok, o halde hiç olmazsa bundan sonra geriye kalan zaman ve nefesleri zayi etmememiz gerekmez mi? Gerekmekte ne söz, daha fazla oyalanmadan derhal harekete geçip her nefesimizde zarureten çıkarmak zorunda kaldığımız  ‘he’ harfine eşlik etmemiz icab eder. Bu icabı yerine getirmeye mecburuz da. Çünkü  ‘he’ harfinin nefesimizden çıkış içeriği “’  ibaresine karşılık gelen bir zikirdir. Nasıl mı?
          Bakınız bu hususta Şeyh Ebül’-Cinan Necmeddin-i Kübra Hz.leri Fevtihu’l-Cemal adlı risalesinde şöyle der: “Bu zikir canlıların zaruri olarak alıp verdikleri nefesleriyle alakalıdır. Zira nefes alınıp verilirken, canlı ister onun farkında olsun, isterse olmasın Hak Sübhanehù ve Teâlâ’nın gaybet-i hüviyyetine işaret olan ‘he’ harfini söylemiş olur. Allah isminde bulunan ‘he’ harfi de bunun aynısıdır. ‘Elif lam’ takısı, tarif (belirlilik) içindir. ‘Lam’ harfinin şeddeli olması tarifte mübalağa içindir, yoksa ism-i zat hakikatte her nefeste tabii olarak çıkan ‘he’ dir. O ism-i şerifin bulunmadığı hiçbir şey hayatta kalamaz. Öyleyse, akıllı talip Hak Teâlâ’dan hiçbir zaman gafil olmamalıdır. Bu uyanıklık öyle olmalı ki, zâkirin bu harf-i şerifi telaffuz ederken daima Cenâb-ı Hakk’ın hüviyetini hatırda tutması gerekir. Nefesin giriş ve çıkışında talibin vukufiyeti öyle olmalı ki ‘huzur-ı maallah’ keyfiyetinde herhangi bir gevşeme arız olmamalı ve bu manayı korumada o derece gayret sarf etmemeli ki zahmet olmadan bu nisbet gönlünde yer etmelidir. Hatta zorlasa bile bu nisbeti gönlünden çıkarmamalıdır.”
          İşte Şeyh Ebül’-Cinan Necmeddin-i Kübra Hz.lerinin bu müthiş tembihatını hayatımızda uygulayıp her nefesimizi boşa tüketmediğimiz sürece biliniz ki atalarımızın  ‘Vakit nakittir’  sözü bizim için çok büyük anlam ifade edecektir. O halde daha ne duruyoruz,  vakit çok geçmeden her an her saniye  ‘Hù’ diyen nefeslere eşlik etme ve katkı sunma Vakti’dir. Nasıl mı? Mesela günlük hayatımızda malayani konuşmalardan ve haramlardan uzak durarak, günde en az sabah akşam birer saat ‘Hù’ diye inleyen nefesimize kendi cüz-i ihtiyarımız ve bilincimiz doğrultusunda kalbimizden ‘Lafza-i Celal’ zikriyle karşılık verip eşlik etmemiz pekâlâ mümkün. Böylece bu karşılıklı eşleşmeler sayesinde hem ‘Vukuf-i zamani’ düsturunun gereğini yerine getirmiş oluruz, hem de Hùş der-dem’ düsturunun gereğini. Bakınız Gavs-ı Sani (k.s)  zamanını zayi etmemek ve nefesini boşa tüketmemek denen bu iki düstura işlerlik kazandırmak için sofilerine şöyle sohbette bulunmuşlardır: “Tasavvufa girip tevbe ettiğimiz zaman adap ve edeplere mutlaka riayet etmemiz lazım. Sadece bir tevbeyle yetinip evimize çekilmekle bir yere varamayız. Keza her gün bir cüz Kur’an okumamız lazım. Hatme ve rabıtayı ihmal etmemiz lazım. Gece kalkıp mutlaka teheccüd namazlarını kılmamız lazım. Levra teheccüd namazları çok mühimdir. Ki, bunu birinci şafak ile ikinci şafak arasında (her iki tulû’un arasında) ihya etmek lazım. Şayet insan birinci şafakla güneşin doğması arasında sabah namazı kıldıktan sonra yatmayıp zikirle meşgul olsa, Rasullullah (s.a.v) bir hac ve bir umre sevabıyla müjdelemiştir. İşte böylesi bir ecir varken insan bunu nasıl kaçırır doğrusu şaşmamak elde değil. Gerçek sofi devamlı zikir halindedir. Böylelerine zâkir denir. Biz nasıl ki gafletsiz zikir çekmeyin diyorsak onlarda tam tersi oluyor. Yani Onlar istese de gaflete düşmez. Bütün letaifleri çalışır durumda çünkü. Tasavvuf öyle güzel bir şeydir ki, bütün Sadatlarda gördüğümüz şey sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar tavizsiz ve büyük bir titizlikle zikirle ihya etmiş olmalarıdır. Levra her gün bir Hac ve umre sevabı var, bu kaçar mı? Düşünsenize Hacca gidip onca masraf yapıp para veriyoruz da, elbette kaçmaz. Ne güzel bir sevaptır bu. Her kim ki Hac vazifesinin dışında kim birinci şafaktan ikinci şafağa kadar namazı üzerine ayrılmayıp zikirle meşgul olursa,  bizatihi Resulullah (s.a.v) böylesi müminler için;  bir Hac ve bir umre sevabı alır buyurmakta. Madem Resulullah (s.a.v)  buyuruyor, o halde bundan kendimizi niye mahrum tutalım ki. Bu yüzden tek bir tövbeyle yetinmemek lazım gelir. Efendim ben tevbe ettim, benim şeyhim beni kurtaracak. Hayır, hiç öyle bir şey yoktur. Hz. Fatıma annemiz vefat ettiğinde onun mezarı başında ashab toprağa dönüp şöyle seslenir:
       -Ey toprak, sana Resullulah (s.a.v)’in kızı geliyor, Hz. Hasan (r.a) ve Hz. Hüseyin (r.a)’ın annesi sana geliyor.
       Toprak kendi hal lisanıyla şöyle cevap veriyor:
        -Ben şunu bunu bilmem ve tanımam da.  Ben sadece ibadete ve taata bakarım. Buraya kim gelirse gelsin, teati ibadeti yoksa sonuçta ben de Allah’ın bir memuruyum, neyle emr olundumsa onu yapmaya mecburum. İşte bu kıssadan alacağımız ders şudur ki, insanın en büyük güvencesi kendi gayreti, çalışması ve çabasıdır, o halde ahrete iyi hazırlık yapmak gerekir.”
        Ne diyelim, işte görüyorsunuz fırsat bu fırsat, şayet mümkün mertebe hayatımızı  ‘Hayy’dan geldik Hù’ya gider’ bilinç doğrultusunda yaşayıp çene kapadığımızda toprak ancak o zaman tanıyıp bizi bağrına basacaktır. Hele günlük hayatın sadece sabah ve akşamında değil birde vaktin tamamını ‘Vukuf-i zamani’ ve Hùş der-dem’ bilinç doğrultusunda ihya ettiğimizi düşünün, o toprak naçiz bedenimizi çürütmekten hicap duyar da. Zaten Gönül Sultanlarının hayatına şöyle bir göz gezdiriniz ömür boyu her nefes çekişlerini sanki son nefesmiş gibi telakki ettikleri içindir her an ve her salise Allah adını zikretmekten geri durmadıklarını görürsünüz. İşte bu nedenle değil toprak, tüm insanlık Gönül Sultanları bu dünyadan göç ettiklerinde nesiller boyu mezarlarını ziyaretgâh ve merkad haline getirerek onlara büyük hürmet göstermişlerde. Madem öyle, bizlerde sadece hürmeti göç etmiş Gönül Sultanlarına değil, şu an bizimle beraber yaşamakta olan Gönül Sultanlarına da hürmette kusur göstermeyip, hatta onların manevi desteğini de alaraktan Vukuf-i Zamani’nin mana ve ruhuna uygun son nefeste hüsn-i hâtime ile çenemizi bağlamak için gayret göstermemiz gerekir. Aksi halde zamanın mana ve ruhunu teğet geçmiş oluruz. Hem nasıl teğet geçebiliriz ki, bikere ömür boyunca hakkımızda takdir edilmiş nefes sayısı emanet verilmiştir. Bu nedenle son nefes ve son sayı gizli tutulmuştur. Bu demektir ki son nefesimizi nerde, ne zaman ve ne şekilde bağlayacağımızı sadece emanet sahibi Yüce Allah belirliyor. O halde belirlenen bu kutsi emanete sahip çıkmak düşer bize. Şayet emanet edilen zaman ve nefesleri Allah yolunda ve O’nun rızası doğrultusunda harcadıysak ne ala, yok eğer emanete sahip çıkamayıp boşa harcadıysak vay halimize.  Hem de ne vah.
          Öyle anlaşılıyor ki, yüce Allah’ın bizden istediği hakkımızda takdir ettiği tüm nefesleri yerli yerinde kullanıp son nefesimizde ruhumuzu emanet sahibine hüsnü hatime ile teslim etmektir.  Peki, hüsn-i hatime iyi hoşta,  bu nasıl olacak? Elbette ki hayatımızın her anında Yüce Allah’ın bizden istediği kulluk vecibelerini en iyi şekilde yerine getirmekle olacak iştir bu. Öyle ya, madem ömür hayatımızdan bir kuş misali kanatlanıp uçup gitmekte, hem madem her nefesin bir geçmişi, bir bugünü bir de yarını var, o halde bu üç zaman diliminin bir muhasebesini yapıp şu an ki anımıza çeki düzen vermemiz gerekmez mi? Malumunuz artık dün dünde kalmıştır, dünde yaşanmış halimiz için artık elimizden bir şey gelmez,  şimdi önümüzde duran  şu anki halimizin icabına bakmak en doğrusu. Zararın neresinden dönsek kâr kârdır. Zira geçmiş geçmişte kaldı artık, gelecekse daha önümüze gelmeden hazırlanmamız gereken vakittir.
         Nasıl ki günde her öğün midemizin derdine düşüyorsak,  mutlaka kalbin gıdası olan zikrin derdine de düşmemiz icab eder. Midesine vakit ayıran kalbe de pekâlâ vakit ayırabilir. Yok, eğer ne de olsa günah işliyorum benim bir daha iflah olmam mümkün değildir diye düşünülüyorsa, bilinsin ki bu şeytanın büyük bir aldatmacısından başka bir şey değildir. Bir insan günah işliyorsa, Allah (c.c)  buna karşılık da kulu umudunu yitirmesin diye tövbe kapısını açık tutmuştur. Dolayısıyla habire günah işliyorum diye tevbeden geri kalmak gibi bir lüksümüz yoktur. Geçmişte ne olupbittiyse, artık o geçmişte kaldı, şimdi gün bugündür deyip tevbeyle geleceğe kanatlanmalı. Hatta icabında bu da yetmez tövbenin akabinde Vukuf-i Zamani bir ruhla Huş der-dem hale bürünüp ötelere kanat çırpmakta gerekir. Aksi halde kendi kendimizi kandırıp aldananlardan oluruz. Hiç kuşkusuz Yüce Allah (c.c) ruz-i mahşerde kullarını hesaba çekip vaktini nerelerde geçirdiğini, nefeslerini nerelerde, ne şekilde tükettiklerini sorduğunda el mi yaman bey mi yaman her şey apaçık beyan ortaya çıkacaktır Bunun kurtuluşu yok elbet.  Cüneydi Bağdadi (k.s) işte bu nedenle sofilerine  “Vakit sermayeni iyi kullan. O bir kere ele geçer, kaçırdın mı bir daha ele geçmez” uyarısında bulunmaktan kendini alamaz da.
            Evet, vakit deyip geçmeyelim,  bakın Hz. Ali (k.v)  eşi Hz. Fatıma (r.a)’a nasıl bir tembihte bulunmuş: “Sulu ve hafif yemekler yapıver ki çiğneme derdi olmasın, kuru ve sulu yemek arasında elli defa tesbih farkı vardır, yemek başında kalıp hayırlı işlerden geri kalmayalım” (İbn Mâce). Kim bilir aynı sözleri bu günün hanımlarına söylense kesin kocaları için bunamış ve deli diyeceklerdir. Oysa bilmiyorlar ki, Tabiin ulularından Hasan-ı Basrì Hz.leri o dönemin sahabi hassasiyetini şöyle dile getirmekte: “Eğer bu zamanın insanı onları görseydi deli derlerdi, onlarda bizi görselerdi Müslüman demezlerdi.”  Gerçekten de onlar hiç bir zaman ne vakitlerini ne de nefeslerini boşa zayi ediyorlardı, bilakis ibadet ve itaatle geçiriyorlardı. Buna mecburlardı. Çünkü itaat ettikleri Resul-i Ekrem (s.a.v) bizatihi kendisi geceleri züht hayatı, gündüzün ise tebliğ hayatı yaşıyordu. Nitekim Hz. Ayşe annemiz bu duruma şöyle şahitlik eder de: Bir gece uyandığımda baktım Allah’ın Resulü yanımda yok, kendi kendime herhalde diğer eşlerinin yanına gitmiştir diye hayıflandım, meğer mescide vardığımda birde ne görüyüm iki büklüm secdeye kapanmış halde Allah’ı anıyor, böylece kıskançlık duygularımın gereksiz olduğunu anladım.
        Maalesef günümüze geldiğimiz de içler acısı bir tabloyla karşı karşıyayız.  İnsanların ne Vukuf-i zamani diye bir derdi var, ne de Huş der-dem hal üzere olmak derdi var.  Umurunda bile değiller. Artık etrafımız öyle bir hal almış ki keyfine göre yaşamak biricik değermiş gibi kutsanmış durumda. Bakalım bu içler acısı tablo nereye kadar sürer. Oysa boşa tüketilen her nefes ve tüketilen her boş vakit ömür sermayesinden gidiyor. Üstelik bu dünyadan giden bir daha dönmüyor da. İşte bu noktada,  hele bilhassa bir yakınımızın kaybettiğimizde  ‘Bu gün Allah için ne yaptın’ sorusu aklımıza düşmezde değil. Zira Resul-i Ekrem (s.a.v) “İki günü eşit kılan ziyandadır” diye beyan buyurmakta, nasıl aklımıza düşmesin ki. Dolayısıyla kendi selametimiz açısından vaktimizin her anını iyi değerlendirmeye mecburuz. Bakmayın siz öyle vurdumduymaz bir takım aklı evvel kişilerin ‘Aman ne acelesi var, önümüzde daha çok vakit var, hayatın tadını çıkarmaya bak’ demelerine. Malum bu tür sözleri ancak nefsin isteklerine boyun eğmiş insanlar söyleyebilir. Hiçte kazın ayağı öyle değil, oysa Peygamberimiz (s.a.v) hayırlı işlerde acele edin buyuruyor.  N e diyelim, onlar hayatın tadını çıkara dursunlar biz en iyisi mi Hâce Bahaeddin Nakşibend (k.s)’ın şu müthiş öğüdünü kulağımıza küpe yapıp sohbetimizi böylece bağlamış olalım.
       Bakın Şah-ı Nakşibend (k.s) ne diyor: “Bu yolda işin temeli, nefesi korumak üzerine kurulmuştur. Yani bütün gücü nefesi korumaya yöneltmek ve her nefeste huzur içinde almaya hasretmek gerekir. İçinde bulunduğun ânı en iyi şekilde değerlendirmen, seni geçmişi hatırlamak ve geleceği düşünerekten uzak tutarak nefesi boşa harcamanı önler. Nefes alıp verirken ve ikisi arasında onu koru ki, nefes gafletle aşağıya gidip yukarıya çıkmasın.”

       Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3498/vukuf-i-zamani-ve-hus-der-dem.html 

22 Ekim 2019 Salı

SEFER DER VATAN



            SEFER DER VATAN
           SELİM GÜRBÜZER
          İlk sefer yolculuğumuz. Mülk âleminde Âdem (a.s)’ın topraktan yaratılan bedenine ruhun üflenmesiyle başladı. Besbelli ki ‘O’ndan geldik, yine dönüş O’nadır’ hükmün tâ kendisi bir yolculuktur bu. Zaten yaratılış gayemizde bunu gerektirir. Ve bu ulvi gaye gereği Hz. Âdem (a.s)’ın eğe kemiğinden Havva anamızın vücut bulmasıyla birlikte insan nesli kıyamete dek hem çoğalsın hem de imtihandan geçsin diye çift yaratılmışız da.
          Hz. Adem (a.s) daha henüz dünyaya sefer eylemeden önceki vatanı cennet yurdudur. Tâ ki Âdem (a.s) imtihana tabi tutulup yasaklanmış ağacın meyvesinden yiyiverir, işte o an Havva anamızla birlikte soluğu dünya yurdunda alırlar. İlginçtir dünya yurduna savrulduklarında uzun bir süre bir araya gelemezler de. Ne zaman ki, Âdem (a.s)’ın yıllarca gözyaşı seli içerisinde çok büyük pişmanlıkla yaptığı tövbeleri Yüce Allah’ın dergâhı ilahi katında karşılık bulur,  işte o gün hem Hac emri doğrultusunda Arafat’a seyrüsefer eyleyip vakfeye durulur hem de Havva anamızla büyük buluşma gerçekleşir. Derken bu büyük buluşmayla birlikte zürriyetlerinden çoğalacak Âdem neslini bir imtihan süreci de bekler. Neyse ki beklenen bu imtihan sürecinin hemen başında daha henüz dünyaya ilk adım atmadan öncesi anne karnında geçirilen dokuz aylık seyrüsefer süreçte bu uygulanmaz. Uygulanmaması da gayet tabii bir durumdur. Zira anne karnı da tıpkı Âdem (a.s) ve Havva anamızın bir zamanlar gamdan tasadan uzak hayat geçirdikleri asli vatan cennet yurdu gibi bir duraktır burası. Her ne kadar bu durağın bazı safhaları insanın dünyada geçireceği fiziki gelişim evreleriyle benzerlik arz etse de sonuçta anne karnı imtihandan geçmek için konaklanan bir yurt değildir. Nasıl ki Yüce Allah’ın; “...Sizi annelerinizin karınlarında üç türlü karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratmıştır, İşte bu Rabbiniz olan Allah’tır” (Zümer, 6) diye beyan buyurduğu şekliyle anne karnındaki embriyolojik gelişimimiz önce ‘endoderm, mezoderm, ektoderm’ safhalarına, sonrada doku ve organ safhalarına geçişimizle seyrüseferimiz son bulduysa, aynen dünya rahminde de ‘bebeklik, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık’ safhalarının herhangi bir aşamasında  seyrüseferimizin son bulacağı muhakkak.
          Düşünsenize misafir olarak geldiğimiz şu fani dünyada sadece bebeklik ve çocukluk evrelerinden sorumlu değiliz. Ama bizim iyi yetişmemiz açısından bu evredeki sorumluluk tamamen ebeveynlerimizin üzerine yüklenmiştir. Nitekim akıl baliğ olunduğunda kimi ebeveynlerin evlatları tercihini zilletten yana kullanırken, kimi ebeveynlerin evlatları da ‘Sefer der vatan’ aşkıyla tercihini hakikatten yana kullanacaktır. Bu demektir ki, birinciler hayatların zindana çevirerekten ömür törpülerken, ikincilerse hayatını gülistan eyleyerekten seyrüseferlerini hüsnü hatimeyle nihayetlendirirler. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s) şöyle der: “Kalp bir çocuk gibidir, kalbe ne öğretirsen o da onu söyler. Yeni dillenen çocuğa mama,  baba demeyi öğretirsen kalbe de ‘Allah, Allah’ demeyi öğretmen gerekir. Dahası o çocuğun ağzının olduğunu düşünüp ‘Allah’ demeye zorlayacaksın Çok değil üç ay, beş ay sonra bir bakmışsın kalbi ‘Allah’ demeye başlar bile. Dolayısıyla gayret etmek lazım gelir.”
          Ne diyelim, işte görüyorsunuz, ne mutlu dünyada iken hayatını gülistan eyleyenlere ki, asli vatan cennet yurtlarına kavuşmak için aşkla muhabbetle yana yana kıyamet saatini beklemekteler. Ki, böylesi müminler toprak altında, yani kabirde de olsalar ‘Sefer der-vatan’ tutkusu onlar için kıyamete dek hiç sönmeyen aşk meşalesi duygu selidir. Öyle ya, madem toprağın altında değil toprağın üstündeyiz, o halde tez elden azığımızı hazırlayıp ‘Sefer der-vatana’ koyulmak varken avare avare oyalanmak niye? Oysa gün bugündür. Hele ki, söz konu Sefer der-vatansa pek oyalanmaya ve ihmale gelmez de. Öyle ki, bu kutsi yolculuk sanki çeyizini hazırlamış telli duvaklı nazlı gelin misali tez elden Mevlana’ca ‘Şeb-i Arus’ beyaz kefenimizi giymeyi gerektirir de. Nasıl mı? Elbette ki, her dem ve her saniye yücelerden gelen sefer emrin gereği günahlardan uzaklaşmak, kalbi hastalıklardan arınma ve tüm kötülüklere karşı siper vaziyeti almak suretiyle manevi çeyizimizi hazırlamış oluruz. Bakınız şöyle Hak yolcularının şöyle Seyrüsefer yolculuk öykülerine, hayattayken adımlarını ‘Sefer der vatan’ adım üzere attıklarını görürüz hep. Şayet bizlerde Hak yolcularının yollarını yol, izlerini iz bilirsek, biliniz ki bu öykü de, bu kütükte bizlere de yer ayıracaklardır. Buna inancımız tam da. Yeter ki, heybelerimize doldurdukları manevi azıkları ve manevi ikramları daha yola çıkmadan dökmeyelim, bak o zaman inşallah Sadatların himmet ve bereketiyle bizim için yollar kısalır da. Kaldı ki bezm-i eleste başlayan bu yolculuk dünyada devam etti etmesine ama gelinen noktada ahrete az bir zamanımız kalmış diyebiliriz de,  bu nedenle elimizi ne kadar çabuk tutarsak o kadar faydamıza.  Oldu ya,  ağırdan alıp, ha bugün ha yarın dersek bir bakmışsın ecel kapımıza dayandığında artık son pişmanlık fayda vermeyip iş işten geçmiş olacaktır. En iyisi mi biz bugünün işini yarına bırakmayalım, derhal hiç vakit kaybetmeden gerçek manada muhacir olmaya bakalım. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v) “Gerçek muhacir Allah Teâlâ’nın yasakladığı haram işlerden kaçınan kimsedir” buyurmakta. İşte hicret yolculuğu bu hadis-i şerifin özünde gizlidir.
           Şu bir gerçek,  dünyada iken hakikate gözünü, kulağını ve dilini kapayanlar ferasetten yoksun kör, sağır ve dilsiz insanlar gibidirler. Böyleleri çıplak gözle her şeyi gördüğünü, işittiğini, konuştuğunu zannede dursunlar aslında kazın ayağı hiçte öyle değil. Asıl görenler, asıl işitenler, asıl hakikati haykıranlar ve asıl Sefer der-vatan canlar şu hadis-i kudsi’nin sırrına mazhar olanlardır: “Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha güzel bir şeyle yaklaşmamıştır. Kulum nafile ibadetleriyle de devamlı bana yaklaşır. Nihayet onu severim. Ben kulumu sevince onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum (kendisine verdiğim özel nur ve yetkiyle artık)  o benimle görür, benimle işitir,  benimle konuşur, benimle tutar, benimle yürür. Benden bir şey isterse veririm. Bana sığınırsa himaye ederim” (Buhari, İbnu Mace).
             Şayet bu hadis-i kudsi ile şereflenenlerin dışındakiler bir nebzede olsa hakikat yolunda kanat çırpmış olsalardı  hiç şüphesiz onlarda Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu  “Bu yolda bir adım atana en az on adım karşılık verilir, yürüyerek gidenlere de Allah’ın rahmeti koşarak gelir” (Buhari, Müslim) müjdesine mazhar olan Salih kullardan olacaklardı. Yine de Yüce Allah (c.c) her şeye rağmen rahmetiyle affına mazhar olacak kulları için bir umut çıkışı kapısı olarak kıyamet günü meleklerine şöyle ferman buyuracaktır: “Dünyada bir gün olsun beni zikreden veya bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın” (Buhari).  Derken seyrüsefer yolunda ömründe bir kez Allah’ı zikretmiş bir kul bile bu ferman sayesinde aklanıp nihayetinde varacağı en son menzil yurdu cennet vatan olacaktır.
         Anlaşılan o ki, asıl seyrüsefer yolcusu yolun başından sonsuzluğa uzanabilendir. Aslında Yunus’un “Bir ben vardır bende benden içeru” dediği yolculuktur bu. Nitekim tasavvufta “Fenâ-fi’ş-şeyh, Fenâ-fir’r-rasûl, Fenâ-fi’llâh ve Bekâ-billâh”  mertebelerini aşmakla bu yolculuğa vakıf olunabiliyor zaten. Hele sonsuzluğa vurgun bir salik, seyru süluk mertebelerini bir bir aşmaya görsün, bir bakmışsın o seyrüsefer yolcusu salik Muhabbetullah ve Marifetullah ilmine vakıf olmanın yanı sıra Yüce Allah’ın kudret, azamet ve rahmet tecellilerini seyretmekten kendini alamaz da. Yeter ki, salik bu manevi seyrüsefer yolculuğunun başlangıcında kararlı olsun, onu ne dünya malı, ne dünya hırsı, ne de dünya makamları yolundan alıkoyabilir. Böylece bu kararlılık sayesinde kendini dünya ihtiraslarından arındıracağı gibi halktan Hakk’a, mülk âleminden melekût âlemine, ilm’el yakin mertebesinden ayn’el yakin mertebelerine yükselip seyrüsefer eyler bile. Nitekim Ebu Osman el Mağribi Hz.leri bu hususta şöyle beyan buyurmuşlardır: ”Salik, heva ve hevesini terk edip Allah’a ibadet ve taata dönmelidir. Zira ‘Sefer der-vatan’ sözüyle kastedilen, bir memleketten diğer bir memlekete yolculuk etmek değildir,  bilakis insanın iç âleminden Alla-u Zülcelâl’a vuslatıdır. Salik, bir mürşidi kâmil bulduğu zaman, zahiri yolculuğu bırakıp batınì yolculuğa başlar.”  
         Gerçektende bu müthiş sözlerden de anlaşıldığı üzere Seyr u süluk yolcusu bir salik “Ben Rabbime gidiyorum” (Saffat, 99) diyen Hz. İbrahim (a.s) gibi her adımda ‘Nazar ber kadem’ düsturunca Rabbine seyri sefer yapmakta olduğunun idrakiyle hareket ettiği anlaşılmaktadır.  Nasıl öyle anlaşılmasın ki, bikere ‘Sefer der-vatan’ asli vatana yolculuk demektir. Hatta bundan da öte Seyr-i ilâllah (Hakka sefer), Seyr-i fillâh (Hak’ta Hak ile sefer) ve Seyr-i anillâh-i billâh’a (Hak’la birlikte Hak’tan sefer) yol almanın adıdır bu yolculuk.
             Vesselam.


14 Aralık 2018 Cuma

HEPİMİZ AYNI KIBLEYE YÖNELMİŞ HİZMETKÂRLARIZ


HEPİMİZ AYNI KIBLEYE YÖNELMİŞ HİZMETKÂRLARIZ        
   SELİM GÜRBÜZER
     Basın mesleğine önce Milli Gazetede musahhih olarak başladı, yetmedi Birikim Dergisi çıkartır da. İşte Medya yolculuğu bu ya,   kendisi hiç dur durak bilmeyip IHA Tokat muhabirliğinden Akit Gazetesinin Dış ilişkiler Müdürlüğüne,  Cuma Dergisinin Genel Yayın Müdürlüğünden Yeni Şafak Gazetesinin Ankara temsilciliğine, Sağduyu ve Yeni Mesaj Gazetesinin Haber Müdürlüğünden Manejer Dergisi Yayın Koordinatörlüğüne, IHA Haber Redaktörlüğünden Başkent Tv. Genel Koordinatörlüğüne kadar daha pek çok alanda görev üstlenmiş bir medya emekçisidir.  Gerçektende iyi bir basın emekçisi olduğu şundan belli ki onca koşuşturma içeresin de  ‘Bir Kent Bir Adam Bir Yorum” ve  “Şafak Operasyon”  isimli kitaplarıyla damgasını vurur da. Aynı zamanda kendisi Tokat Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığını da yapıp değim yerindeyse Tokat’ın sesi olur da. Hatta kendisi bir dönem Merhum Tokat Valisi Recep Yazıcıoğlu’nun Basın Danışmanlığına, yine bir dönem İskilip Belediye Başkan Yardımcılığına, keza bir başka dönemde ise Denizli ve Mamak Belediyelerinde Basın Danışmanlığına layık görülmüş bir gazetecidir.
        Şimdi,  kimdir bu basın emekçisi denildiğinde,   elbette ki Tokat’ın sesi denilince akla gelecek ilk isim Cemal İncesoyluer olacaktır. Onun diğer bir özelliği de hiç kuşkusuz Seyda Hz.leri hakkında basında çıkan lehte ve aleyhte haberler karşısında sessiz kalmayışıdır. Nitekim bu özelliğini hem Cuma Dergisine verdiği röportajla hem de Tokat Haberde yazdığı makalesiyle ispatlar da.  Madem öyle, bir bakalım Cemal İncesoyluer, Seyda Hz.leri ile ilgili meramını nasıl dile getiriyor,  hep birlikte bir izleyip görelim:

       SEYDA HZ.LERİ, AYNI KIBLEYE YÖNELEN BÜTÜN İNSANLARA AYNI MESAFEDEYDİ

       -Sayın İncesoyluer, Seyid Muhammed Raşid Erol Hazretleri'ni ne zaman tanıdınız?
       -Bir arkadaşımın vasıtasıyla 1986 yılında Menzil'e gidip tanıma imkânı buldum. Tokat'ın Pazar ilçesinde Ali Doru isminde bir arkadaşımın vesile olması ve beni götürmesiyle bu şerefe nail oldum. Daha önce tasavvufla ilgili ne bir bilgim ne de o yönde bir talebim vardı. Hatta tarikat olayına karşıydım diyebilirim. Arkadaşımın yol boyunca sohbeti, Seyda Hazretleri'nin Evlâd-ı Resul olması beni etkilemişti. Menzil'e gittiğimde gerçekten manevi bir hava buldum. Hele hele öğlen namazında Seyda Hazretleri'nin camiye girişi ve namaz kıldırışı, tamamen ruh iklimimde depremler oluşmasına sebep oldu. Dertliydim, bir sürü maddi ve manevi problemlerim vardı. ''Adapta üstün'' dediğimiz, bizden önce giden usta sofilerin tavsiyesi üzerine, Seyda Hazretleri'ne olan bütün problemlerimi anlattım. Çok yakından ilgilendiler. Zaman zaman da sorular sordular. Kendisine son olarak işsiz olduğumu da söyledim. Seyda Hazretleri, Tokat'ta iş olup olmadığını sordu. Ben de bulamadım dedim. Kendileri, ''Tokat'ta inşallah iş bulursun, Tokat'a git'' dediler. Menzil dönüşünden iki gün sonra, şu anda Erzincan Valisi olan o zamanki Tokat Valisi Recep Yazıcıoğlu beni yanlarına çağırdı, basın müşaviri olarak çalışıp çalışmayacağımı sordu, kabul ettim ve işe başladım. Ondan bu yana ne zaman kendisini ziyarete gittiysem, vali nasıl diye sordu ve selam söyledi.
      -Seyda Hazretleri kendisine müracaat eden herkesle ilgilenir miydi? Yoksa referansınız olduğu için mi size bu derece alaka gösterdi?
      -Oraya giden insanlar için referansa ihtiyaç yok. Kim giderse gitsin ziyaret eder, derdini açıkça söyleyebilirdi.
     -Şeyh Hazretleri'nin şifa dağıttığı söyleniyor. Gazetelerde bu yolda haberler vardı.
     -Gazetelerin yazdığı gibi değil... Ama ben birçok olaya şahit oldum. Hasta geliyor, derdini anlatıyor, Seyda Hazretleri dikkatlice dinliyor ve doktora gidip gitmediğini, film çektirip çektirmediğini, hülasa tıp ilminin yapılmasını gerekli gördüğü işlemlerin yapılıp yapılmadığını söylüyordu. Doktor tavsiye ediyordu. Hasta için dua ediyorlardı. Bazı akıl hastaları getirmişlerdi. Onlara direkt müdahale etti. Akıl hastalarının yaptığı anormal hareketler, sofilerin tepkisini çekiyordu. Seyda Hazretleri ise normal karşılıyor, sofilere sinirlenmemelerini söylüyordu. Sabırla, hoşgörüyle, sevgiyle anormal hareketleri yapan delileri teskin ediyordu. Nitekim ertesi sabah, o delinin büyük bir şekilde değiştiğini, düzelme yönünde olumlu adımların gerçekleştiğini gördüm.
      -Bir de meşhur çorba var...     
      -Tabii, çorba ile ilgili gerçekten ilginç şeyler var. Mesela bazı sofilerin ellerinde kaşık, aynı çorbayı sahan sahan dolaştırdıklarını görürsünüz. Aynı kazanda pişmesine rağmen, aynı ölçüde tuzu ve acısı olmasına rağmen, aynı anda sahanlara doldurulmasına rağmen, kimisinin sıcak, kimisinin soğuk, kimisinin tuzlu, kimisinin tuzsuz, kimisinin acılı, kimisinin de acısız olduğuna şahit olmuşuzdur. Oraya gidenlerin hemen hepsi de buna şahittir. İki öğün çorba verilir. Bir kuşluk vakti, bir de ikindi namazından sonra. Ziyarete giden kim olursa olsun ne aç, ne açıkta kalır. Sofi olan da olmayan da çorbadan içebilir. O gün kişi başına ayrılan ekmek kaç taneyse ondan alabilir. Aslında bu sistem yaklaşık bin yıldır süregelen bir sistemdi. Yani, dergâh sistemidir. Bir dergâhta aş evi, iş evi ve fırın evi olmalıdır. Menzil'de bu öğelerin tamamını görebilirsiniz.
      -Bu cemaatin Türkiye'deki yaygınlığı nedir?
      -Bütün cemaatlerin liderlerinin de ifade ettiği gibi, Menzil cemaati, Türkiye'nin en kalabalık cemaatidir. Seyda Hazretleri'nin Almanya'da, İngiltere'de, Hindistan'da, Suudi Arabistan'da, Lübnan'da, Mısır'da dergâhları vardır. Kendisini temsil eden vekiller vasıtasıyla irşatlarını sürdürür. Örneğin, İngiltere'de bulunan dergâhın vekili İngiliz asıllı kızıl sakal namıyla tanınan bir Müslüman’dır. Almanya'da Yarbay Mehmet namıyla Seyda Hazretleri'nin vekili vardır. Her gün sohbet halkaları oluşturulur, her gün irşad görevi sürdürülür.
      -Seyda Hazretleri'nin, Müslümanların vahdeti konusundaki düşünceleri hakkında bilgi verir misiniz?
       -Seyda Hazretleri, ömrü boyunca İttihadı İslâm fikri üzerinde olmuştur. Siyaset olarak İslâm birliği veya çizgisi üzerinde olan bütün insanları bu çatı altında kucaklamıştır. Hiçbir sofisini parti tercihi ile değerlendirmemiştir. Ancak, Türkiye ve dünyadaki İslâm ayrılıklarına karşı, yegâne kapının Allah Teâlâ’nın kapısı olduğu, bu kapıda da ayrılığın, gayriliğin olamayacağı görüşündeydiler. Kendileri Şafii Mezhebi'nden olmasına rağmen sofilerin Seyda Hazretlerine aşırı sevgilerinden dolayı, zaman zaman gidip, ''Efendim, biz Hanefi Mezhebi'ndeniz, siz de Şafii Mezhebi'ndensiniz. Biz de sizin mezhebinizden olmak istiyoruz'' şeklinde arzda bulunmuşlar Seyda Hazretleri buna asla onay vermemiş, ''Herkes kendi mezhebinde kalsın'' buyurmuştur.
        -Şu anda cemaatte irşad görevini kim üstlendi?
      -Seyda Hazretleri'nin bildiğim kadarıyla dört tane halifesi vardı. Bunlardan kardeşi Şeyh Seyyid Abdulbaki Hazretleri, Seyda Hazretleri'nin vasiyeti üzerine irşad görevini üstlenmiştir. Nitekim cenaze ve sonrasında sofilerin büyük şoktan kurtulmasında, Şeyh Seyyid Abdulbaki Hazretleri ile Seyda Hazretleri'nin büyük oğlu Seyyid Feyzeddin Efendi'nin büyük rolleri olmuştur. Böylece sofiler, belirsizlikten ve tedirginlikten kurtulmuşlardır. Kısaca, bizim için 1993 yılı hüzün yılıdır. Aynı kıbleye yönelen bütün insanlara, aynı mesafede olan Seyda Hazretleri'ne Cenab'ı Haktan rahmet dilerim.
       Tabi bitmedi dahası var, Cemal İncesoyluer, 15 Temmuz Darbe girişimi sonrası Menzil’i hedef tahtasına koymak isteyen bir takım karanlık çevrelere karşı net tavır ortaya koymayı da ihmal etmez. Nitekim 5 Eylül 2017 tarihinde Tokat Haber de “Şimdi de Menzil, Öyle mi?” başlıklı yazısında bu tavrını pekâlâ net görebiliyoruz. Ve kalemini şöyle döktürür:
           70‘li yıllardan bu yana, Menzil ismini hemen herkes duymuştur. Ailesinden veya birkaçının mutlaka bağı olmuştur.
         Seyyid Abdülhakim El Hüseyninin Kasrik’ten hicret edip bu köye yerleşmesiyle birlikte başlayan Seyyid Muhammed Raşid Efendi ve kardeşi Seyid Abdulbaki Efendiyle zirveye ulaştı. FETÖ’nün bir türlü yanına alamadığı bir aile ve tarikattır.
        Zaten 4 yıl önceki bir fotoğraftan şimdi servis edilmesi de FETÖ’cü kriptolarının maharetidir. Durmuyorlar, duramıyorlar. Gerek itikadı gerekse ameli anlayışımız noktasında ayrılıklarımız olmasına rağmen, bu Seyyid ailesinin hizmetlerinin iyi niyetinden hiç kuşku duymadım.
     80’li yıllarda Seyyid Muhammed Raşid Efendi tutuklandı, sürgüne gönderildi, eline zehirli iğneyle suikast tertip edildi. Terör örgütü PKK tarafından hedefe konuldu. Menzil ve geniş hinterlandında, PKK tutunamadı, yaşayamadı. Aynı şekilde Şeytan-ül kebir el Pensilvanya, Menzil ve Seyyid ailesini yanına almak için çok çaba göstermesine rağmen asla bu oyuna gelmediler.
     Menzil, Nakşibendî tarikatının Halidiye kolu mensuplarıdır. Sofilerine bu tarikatın tertibi üzerine ders verir, ameli vazife yükler. Devletine, bayrağına, vatanına bağlı bu insanlar ve grup, hem PKK için hem de FETÖ için tehdit unsurudur. Okuma ve sohbetlerindeki menkıbe temelini tasvip etmem. Lakin irşada yönelik hizmetleri ve bölgede en önemli denge unsuru olması, bu ülkede ve bu millet için yeterli referanstır. Bölgede, çimento görevinin yürür. Irkçılık illetine karşı ciddi mücadele sürdürür.
       Seyyid Muhammed Raşid Efendi, irşad emanetini verdiği bir diğeri de Konya’da ikamet etmekte olan Seyda Muhammed Konyevi’dir ki, 25 hacimli kitaplarının yanı sıra onlarca risale yazmış ve yayınlanmıştır. Hem Hanefi fıkhı, hem de Şafii fıkhı üzerine yazdığı kitapları altın kıymetindedir. Menzil Ocağı aynı zamanda ilim ve irfan ocağı olmuştur. Bunu anlatmaya çalışıyorum.
       Bu güne kadar hiçbir siyaset bulaşmamış; Menzil cemaati profilini incelediğinizde görürsünüz ki, her siyasi partiden insanları bağlıları olmuştur. Seyyid Abdulbaki Efendi; devletine, ülkesine, bayrağına bağlı temel ilkelerin yanı sıra, devlet ve hükümet adamlarıyla diyalogu da en üst düzeyde ve seviyeli bir mesafe içerisinde olmasına özen göstermiştir. Hükümetten, kendi şahsı için tek bir talebi dahi söz konusu değildir.
      Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında tavır aldığı doğrudur. Devletin içinde, hep yanında olduğu doğrudur. PKK ve FETÖ’ye karşı net bir tutum içerisinde bulunduğu da doğrudur. Peki, Menzil cemaatine saldıranların profilini hiç incelediniz mi? Sözcü, Oda Tv, Cumhuriyet Gazetesi, Birgün Gazetesi… Evet, bu cenahın Menzil cemaatine saldırmaları da kendileri açısından haklıdır. Çünkü emperyal güçlerin yönettiği PKK ve FETÖ bölgede başarı sağlayamadıysa, bunun en önemli sebebi Menzil cemaati ve lideri Seyyid Abdulbaki Efendidir, nokta…
       Kötüyü örnek gösterip insanların kafasına şüphe salmanın bir faydası yok. Değerli arkadaşım Abdülkadir Türk, gönderdiği bir notta çok önemli bir tespit yapıyor ve diyor ki: Zihin egzersizi bağlamında bir çapa atmak isterim sevgili okuyucuların zihnine. Tüm cemaat, ya da tarikatlar neden denetlenebilir, hesap verebilir bir hukuki statüye dâhil edilmezler? İradesini icraya kadir bir devlet, kendini koruyacak, geliştirecek dinamizmden yoksun mudur ki, tarikat ve cemaatlerin ilgi etkisine açık kalabiliyor? Devletin ve milletin vesayeti dışında hiçbir yapılanma alternatif, güç ve irade olmamak lazım gelir.
       İşte bunları konuşalım. Alevi-Bektaşilerin Cemevlerinin statüsünü, tarikatların yasal zemine oturtulmasını konuşalım. Bu düşüncelerimi okurlarım bilir, daha öncede yazdım. İllegal ve merdiven altı faaliyet, devlet için sorun teşkil eder. Tarikatlar, bu ülkenin fiili gerçeğidir. Tarikatları denetlenebilir, takip edilebilir ve faaliyet müfredatları devlet tarafından izlenebilir hale getirmenin ne sakıncası var?
     Diyanet İşleri Başkanlığında, bir Tarikat Dairesi Başkanlığı olsa, Alevi Bektaşi vatandaşlarımız için de benzer bir başkanlık oluşturulsa, bunda ne kötülük var? İyi niyetli ve samimi olarak faaliyet gösteren Menzil cemaati gibi diğer cemaatler de; Ali Kalkan gibiler bahane edilerek mengene altına alındılar.
        Beğeniriz, beğenmeyiz, ancak yüz binlerce insan bu merkezlere gidiyor. Birçok insan önceki süfli yaşantısını bırakıp yeni bir hayata başlıyor. Adeta bir rehabilitasyon merkezi gibi işlev üstlenmiş Menzil kültünü, bir tezgah ve kumpasa kurban edilmemelidir.
        Bugün Menzil’in hedefe konması, tesadüfî değildir. Bu cemaatle ilgili iftira, yalan ve hezeyanların sosyal medyada servis edilmesi, yeni bir soğuk savaş ve algı operasyonlarının işaret fişeğidir. Devletin yanında, ülkesi ve milletini seven bir büyük cemaati koparmak demek, terör örgütlerinin bölgede hayâsızca, alçakça cirit atması anlamına gelir.
        Menzil cemaatinin hedefe konmasının sebebi bunlarda değil. Saldıranlara baktığımızda, perde arkasındaki güçlere ulaşmanız zor olmayacaktır.
     Evet, Cemal İncesoyluer’in tespitlerinde tek katılmadığım “Okuma ve sohbetlerindeki menkıbe temelini tasvip etmem” hususudur ki,  malum o durum daha çok muhabbetin dorukta olduğu yıllarla alakalı bir durumdur.  Şimdi gelinen noktada ise muhabbetten ziyade daha ağırlıklı olarak ilim,  akıl ve fikir ön planda gözüküyor gibi. Nitekim başlangıçta tasavvufta daha gözünü yeni açmış sofiler menkıbeyle adeta ısındırılmaya çalışırlarken sonrasında gerek Semerkand Dergisi ve Semerkand Tv kanalı yoluyla, gerekse ikindi ve yatsı hatme halkalarının ardından verilen Kur’an tilaveti, akaid ve ilmihal gibi dersler sayesinde ilmi eksikliklerinin giderildiğini müşahede ediyoruz. Sofiler böylece kazanımlarına kazanım katarak düne nazaran epey daha mesafe kat etmiş konumdalar. Öyle ki artık kendilerini geniş bir ufku yüreklilikle hem cemaatten cemiyete geçişte, hem cemiyetten millete geçişte, hem de milletten ümmete sıçrayışta aynı kıbleye yönelmiş Ümmet-i Muhammed’in hizmetkârı olarak görmekteler. Bunun dışında Cemal İncesoyluer’in o müthiş tespitlerine daha ne ilave edebiliriz ki, bize ancak “Allah bu kardeşimizin yüreğine sağlık ve kalemine güç versin”  demek düşer.

     Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2703/hepimiz-ayni-kibleye-yonelmis-hizmetkrlariz.html

13 Temmuz 2018 Cuma

ARTIK YENİ TÜRKİYE VAKTİ



ARTIK YENİ TÜRKİYE VAKTİ

         SELİM GÜRBÜZER

         Cumhuriyetin ilk yıllarında KİT eliyle ekonomiye start verilmesi gayet tabii bir durumdu. Zira o şartlarda ekonomik bilinç ancak KİT eliyle gerçekleştirilebiliyordu. Ancak zaman içerisinde devlet ekonomide tekelleşmesini sürdürmeye devam ettikçe KİT’ler (Kamu İktisadi Teşekkülleri) faydadan çok zarar getiren bir mekanizmaya büründüğü anlaşıldı. Derken hantal devlet aygıtının sırtımızda bir kambur olmanın ötesinde toplumumuzun refahını sekteye uğratan hüviyete dönüştüğü görüldü.
         DP’nin halk kitlelerince işbaşına getirilmesiyle ekonomide iyileşmeler oldu diyebiliriz, en azından bu dönemde ekonomik anlayışlar değişti. Nitekim 1950’lerden sonra sanayici devletten teşvik ve proje yardımı görerek yeni sanayi hamlelerin kapısı aralanıverdi. Bu ilk adımın sanayileşme yolunda müspet bir atılım meydana getirdiği muhakkak. Bu yüzden Türkiye'de sanayicinin mevcut konumuna gelmesi başlangıçta devletin proje ve teşvik katkılarına borçludur. Fakat başlangıçta ki bu anlayışın zamanla rantiyeye dönüşmesi çarpık sistemin getirisi olarak karşımıza çıkıverdi.
        Evet, ilk dönemlerde birçok şirket kâh devletten proje alarak, kâh kredi alarak yatırımlarını gerçekleştirebiliyorlardı, ama bu durum bir yere kadar devam edebilirdi.  Öyle ki bir noktadan sonra sistem alarm verince tıkanıp kaldık. Çünkü bir kısım sanayicimiz artık devletten destek almadan, kendi ayakları üzerine hareket ederek yatırımlarına devam etmek istiyordu. Ama her nedense spekülatif anlayış bu yolu tıkama cihetine gitmiştir. Zaten devletin bugün ekonomiden elini tam manasıyla çekme isteği bu durumu ziyadesiyle teyit ediyor. Dolayısıyla ülkemiz, merkezden yönlendirme alışkanlığını artık bırakması gerekir yeni bir anlayış olarak ortaya çıktı. Doğrusuda buydu zaten, zira merkezden empoze edilen her müdahale insanımıza yatırımcılık ruhunu törpülemekteydi. Şayet bu merkezi anlayışta ısrar edilseydi bugün geldiğimiz noktada asla 2023 hedefinden söz edemeyecektik. Düşünsenize eski Türkiye’de adı konulmamış olsa da, aslında üstü açık komünist uygulamalar mevcuttu. Gerçektende düşündüğümüzde devletin her işe burnunu soktuğu ve hiçte yabancısı olmadığımız komünist ve sosyalist ülkelerde görülen uygulamaları hatırlatır bize. Elbette ki üretkenliğin olmadığı yerde ne kadar kalkınmadan bahsedersek bahsedelim, onun adı düpedüz komünizmdir. Kaldı ki batılı ülkelerin sosyalist akımları bile kendi açılarından önemli diyebileceğimiz ekonomik revizyon sürecini başlattılar. Nasıl mı? Bilhassa batılı sosyal demokratlar sosyal demokrasi adı altında, eski sosyalist komünist klasik söylemlerden vazgeçerek yeni fikirlere yönelmesiyle elbet. Bizde ise ne yazık ki bu yeni söylemin adı moda tabirle sosyal demokrasi olarak sahne aldı. Yani batı tipi söylem değildir bu. Zira batıda sosyal demokrasi tanımı liberal bir eksene oturtulan bir kavramdır. Dahası sosyal demokrasi kavramı, plan ekonomisi ve refah devleti gibi ilkelerden vazgeçilip üretkenliği ön plana alan bir yapıya terfi etmenin adıdır. Özellikle İngiltere’de üretkenliği esas alan sosyal demokrasi dalgasının hızla yayıldığına şahit olduk bile.
        Türkiye’de bir zaman uygulanmak istenen metot ise bildiğimiz klasik sosyalist anlayıştır. Kelimenin tam anlamıyla ekonomimiz devletçi zihniyete teslim edilip girişimci sanayicilerimizin önü spekülatif ruhla birlikte köreltilmek istenen zihniyettir. Oysa Türkiye’de sol dünyada gelişmelere uygun bir hamle yapabilseydi,  dünyadan bihaber olarak fosilleşmeyeceklerdi.
        Türkiye’de şu da var ki sanayileşmiş bilgi toplumu şuuru sadece sol kesimin çıkmazı değil, toplumun büyük kesimi de devlet baba geleneği alışkanlığından olsa gerek bu şuur daha henüz tam manasıyla yerleşememiştir. Nitekim bu şuur yerleşemeyince de 2002 ekonomik krizi ile birlikte patlak veren spekülatif endişeler, üretim artışına yönelik olumsuz faaliyetleri bir anda nasıl etkilediğini hep beraber acısını yaşamış olduk. Hele hele o günlerde devletin girişimcilik ruhuna yeteri kadar eğilmemesi, ister istemez spekülatif kazanç peşinde olan bir takım şirketlerin iştahını kabartmaya yol açmasına yetmiştir. Derken sanayicilerimiz, girişimci olmaktan çok spekülatör işadamı rolüne bürünmüşlerdir. Tabii bu arada unutmayalım ki o yıllarda iyi niyetli bir takım sanayi iş adamlarımızın çığlıkları da, o günün spekülatörlerce bastırılmaktaydı.
       Evet, o yıllarda sanayiciliği tabana yayacak politikalar gerekiyordu ama maalesef bu yapılamadı. Üstelik dünyanın gelişme seyrinden de bihaberdik. Oysa dur durak bilmeyen dünyamızda, ülkemizin konumu sanayileşmiş bilgi ötesi Türkiye olmalıydı. Ama gel gör ki dünyanın gidişatının tam tersine bir yol izlemek bize pahalıya mal oldu ve ister istemez 2002 ekonomik krizi patlak verdi. Üstelik o yıllarda mevcut sistem faize kurulu bir yapılanmadan beslendiği için, yatırımı ve üretkenliği boğmaktaydı. Hatta Türkiye’de yaşanan çarpık ekonomik durum, bir takım iş çevrelerini faiz müptelası haline getirmiş ve hızla kolay yoldan köşeyi dönme arzusu toplumu A’dan Z’ye etkilemiş durumdaydı. Üretkenlik, girişimcilik ve yatırımcılık gibi güzel unsurlar çoğu kez lafta kalmaktaydı. Uygulamada faizli kazanç baş tacı yapılmıştı. Hiç kuşkusuz bu yüzkarası bir durumdu.
        Bakın bu ülkenin önde gelen Musevi ve müteşebbis vatandaşı İshak Alaton o yıllarda ne diyordu:
        -“Faiz müptelası yapıldım, kolay para kazanma bağımlısı oldum. Geçen günlerde yalnızca bir hafta sonu yüzde 360 ile bankada tuttuğumuz paradan, Amerikalı bir yatırımcının bir yılda kazandığı kadar faiz kazandım. Bu utanç verici bir durum ama Türkiye’nin ekonomik durumu bizleri bu hale getirdi. Bu benim ve benim durumumda
bulunanların ezikliğinin çığlığıdır, isyanıdır....”
         Bilhassa Ecevit Hükümetinin o yıllarda yanlış ekonomik politikaları sonucu sistem sanayiciyi faiz spekülatörü haline sokmuştu. Yani sanayiciye biçilen misyon, sadece spekülatif girişimcilikti. İşte bu zihniyet sanayileşme yolunda yarınlarımızı çalan en büyük engel bir handikabımız oldu. Devlet ise o sıralar sürekli piyasadan para çekmekle meşguldü, çekilen paralar da bari iyi alanlarda kullanılsa gam yemezdik, yetmedi sermaye sağlıksız alanlarda heba edilerek özel girişimciliğin önüne set çekilmekteydi. Devletin üstelik ara sıra göstermelik yatırımları özel girişimciliğin meydana getirdiği artı değerleri de silerek yeni kamburların türemesine yol açmıştı. İşte böylesi bir ekonomik yapılanmada,  tabiî ki özel girişimciliğin dal-budak salması imkânsızlaşacaktı.
          Sözün özü eski Türkiye’de mevcut sistem rantiyecilerin ve bedavadan para kazanmaya alışmış odakların işine yarıyordu. O yıllarda siyasetimiz kısır çekişmelerle oyalanırken, sanayicilerimizde spekülatörlere kurban ediliyordu. Sadece karanlık odaklar mı? Elbette ki hayır, mevcut durumdan spekülatörler de pastadan pay kapma adına yatırım yapmadan kolay bir kazanç elde ediyorlardı. Aslında Türkiye’nin önü açık olmasına açıktı ama bu kördüğümü açacak yeni bir sistem kuramama sancısının bedelini yanlış siyasetçileri başa getirmek ya da bir başka ifade ile 28 Şubat ürünü ANASOL (Ecevit) hükümetini işbaşına getirmekle ödedik. Ne zaman ki yatırıma yönelmeden sermayelerine sermaye katan mekanizmanın ardında ki çarpık sistemi sorgulanmaya başlandı, işte o zaman sanayimiz canlanmaya başladı diyebiliriz. Türkiye’de öyle bir çarpık sistem kurulmuştu ki, adeta spekülatör çevrelerin ekmeğine yağ sürülmekteydi. Vicdan sahibi sanayicilerin bir kısmı elbette ki bundan rahatsızlardı. Fakat başka ne yapabilirlerdi ki, o günleri bu kötü gidişe dur diyecek daha henüz siyasi irade belirmemişti. Neyse ki 2002 krizi sonrası siyasi irade belirince spekülatörler artık eskisi kadar cirit atamıyorlar. İşte bu Türkiye adına yeniden ümitlerin yeşerdiği sevindirici bir gelişmeydi. Yine de bizi bu hale getiren eski çarpık sistemin yaraları daha tam manasıyla sarılmış sayılmaz. Umudumuz o dur ki, Başkanlık sistemiyle geçişimizle birlikte eski Türkiye’de yaşanılan ekonomik krizin derin etkileri henüz tam anlamda silinmemiş olsa da 2023 hedef azmi ve heyecanı yüreklere su serper durumda.
          Velhasıl; Yeni Türkiye’de rantiye değil üretim kazanacaktır. Buna inancımız tam da.
           Vesselam
.http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2344/artik-yeni-turkiye-vakti.html

28 Haziran 2018 Perşembe

İKİ KUTUPLU BAKIŞTAN ÇIKMA VAKTİ

İKİ KUTUPLU BAKIŞTAN ÇIKMA VAKTİ 

SELİM GÜRBÜZER

         Öteden beri insanlara bakışımız her nedense siyah beyaz ekseninde seyretmiştir. Hâlbuki herkesi olduğu gibi kabul etmek gerekiyordu. Tabii bunda ‘olduğu gibi görünmeyen göründüğü gibi olmayan’ bukalemun tipleri hariç tutuyoruz, bu yüzden onları olduğu gibi kabul edemeyiz. Zira onlar bukalemunca her tarafa sızan hain tiplerdir. Nitekim onlar Haşhaşileri de aratmayacak derecede aşağı mahlûkatlardır. Her neyse geldiğimiz noktada yine etrafımızda olup bitenlere ya seyirci kalıyoruz, ya da siyah beyaz ekseninde öteki gözlükle bakıyoruz,  oysa empati yaparak hüsnü zan bakmaya alışmak gerekti. Aksi takdirde at gözlüğü takma alışkanlığımızı terk edemeyiz. Madem öyle beş parmağı ‘bir elimizi’ tamamlayan ektremiteler görmek varken yaban el görmek niye?  Hele her türden rengi tarih boyunca bağrına basmış Türk’ü birleştirici değer görmek varken ‘beyaz Türk, zenci Türk’ ikilemiyle tasnif etmek niye?  Şu iyi bilinsin ki Türk Türk’tür, Türk’ün zencisi beyazı olmaz, bilakis Türk;  Kürdü, Laz’ı,  Çerkez’i, Abaza’sı, Roman’ı,  Gürcü’sü, Boşnak’ı kardeşçe bir arada yaşatmak için vardır. Zira hepimiz Türkiye şemsiyesi altında bir olmuş unsurlarız.  
        Şöyle yakın tarihe bir bakalım, görülecektir ki ideolojik kamplaşmalar yüzünden Nazım Hikmet’le Necip Fazıl’ı, Atilla İlhan’la Yahya Kemal’i karşı karşıya getirmişiz. Ve daha nicelerini bu listeye dâhil edebiliriz de. Şayet farklı düşüncelere sahip insanları zenginlik olarak kabul edebilseydik hem Mehmet Akif’i, hem de Tevfik Fikret’i zıt dünyalara itmez, tam aksine Balkan harbinin yaralarını sarmak adına İttihat Terakki üyesi bir platformda ortak paydalarda mücadele verdiklerini görebilirdik. Demek ki farklı görüşlere sahip olsalar da kullanabilecekleri enstrüman veya vasıtalar ortak olabiliyormuş. Dikkat edin vasıta dedik, gaye değil elbet. Aslında meselenin temeline inildiğinde birbirimize tahammül edemeyişimiz söz konusudur. Neyse ki Alparslan Türkeş’in Nazım Hikmet’in kurtuluş savaşı destanı dizelerinden okuması bu konuda bir nebze olsun ön yargıları yıkmaya yetti diyebiliriz. Yeter ki müşterek noktalarda buluşmasını bilelim, işte o zaman ön yargılarımızı silmek çok kolay olacaktır.
         Evet,  ön yargılar aklın önüne geçince ister istemez ufkumuz kararıp cehalet bataklığına düşebiliyoruz, hatta biranda takım tutar gibi ideolojik saplantılara kapılabiliyoruz. Zira kamplaşma ve kutuplaşma cahil cühelanın işidir. Düşünsenize kutuplaşma hatırı sayılır aydınlarımıza da bir şekilde kenarından kıyısından bulaşabiliyor,  bulaşınca da ortaya özgür bir fikir platformu ortaya çıkmayabiliyor.
        İnsanları kimliklerinden dolayı karalamak akıl kârı iş değil elbet.  İşte bu yüzden Doç. Dr. Hikmet Özdemir’in eski Türkiye için söylediği  ‘Devlet tarihle, Bediüzzaman'la, Nazım'la barışmalı’ türünden söylemini kayda değer buluyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, farklı düşüncede insanların savundukları fikirlerden dolayı dışlamak cehaletin ta kendisidir. Nazım Hikmet’in komünist olması onun şair yönünü görmemize engel teşkil etmediği gibi Said Nursi Hz.lerinin de muhafazakâr Müslüman kimliği ile ortaya koyduğu Risaleyi Nur hakikatlerini inkâra kalkışmayı gerektirmez. Anlaşılan o ki, eski Türkiye’nin farklı fikir versiyonlara karşı koyduğu kırk dereden kırk su getirir cinsten pek çok engellemeleri söz konusudur. Tabii ki bu durum olaylara hep siyah beyaz ikilemi içerisinde bakan ayrımcı bakışın ortaya koyduğu bir sonuç olup içimizi karartmaktadır. Belli ki tetiklemeye çalışılan bu ayrılık tohumlarıyla her alanda kesin hatlar çizilip çoğulculuğun önüne set çekilmek isteniyor. İşte bu istek arzu doğrultusunda Necip Fazıl sırf İslami kesimin bir şair ve yazarı pozisyonunda kalırken, Nazım Hikmet ise sadece sol kulvarın tekeline terk edilmiş bir şair konuma düşürülmüştür. Oysa her ikisi de toplumun değerlendirmesine bırakılmalıydı.  Hadi bundan vazgeçtik diyelim, bir bakıyorsun her iki düşünürde ne İsa'ya,  ne Musa'ya yaranıp eski Türkiye’nin klikleri tarafından dışlanıp çileye tabi tutulmuşlardır. Hakeza; eski Türkiye’de kurumsal bazda da ayrımcılığa gidilmiş, öyle ki kimimiz İmam Hatip Liselerinin varlığından gurur duymuşuz, kimimizde Köy Enstitülerinden haz almışız. Haz alındı da ne oldu, sonuçta her ikisi de eski Türkiye’nin tek tipçi anlayışın hışmına uğramıştır, bu da başka bir açmazımızdır.
        Şu bir gerçek, eski Türkiye’de toplum taleplerini göz ardı eden mekanizmaların hukuk dışı kanallarla içimize yerleştirdikleri kriptolar vasıtasıyla kutuplaşmalara zemin hazırladıkları artık bir sır değil. Öyle ki gereksiz satıh üstü ayrıştırmalar yüzünden toplumu gereksiz yere germişlerdir. Bu durumda toplum ister istemez kendi sesinin duyurulması noktasında her türlü çareye başvursa da derhal eski Türkiye’nin o derin koridorlarında hasıraltı edilmiştir. Yani farklı düşünceden pek çok şair, yazar ve çizerin varlığı birtakım çevreleri rahatsız ettiği bir tabloyla karşılaştık.  Oysa kökü dışarıda karanlık mihraklar farklı fikir ve anlayışta insanların varlığını zenginlik olarak kabul etse mesele kalmayacaktı. İnsanları iki kutuplu bakış ekseninde tutmak işlerine geliyordu. Bu yüzden hüsnü bakışta neymiş deyip bildiklerini okuyorlardı. Korkunun ecele faydası yoktu elbet, şayet kutuplaşma yerine çoğulculuğu esas alsalardı toplumu rahatlatacaklardı. Madem dünyanın geldiği nokta çoğulcu anlayış üzerine kurulu, o halde toplumun temel dinamikleriyle barışık olmayan içimize sızmış kriptoların bir daha gün yüzüne çıkmaması için kökleri kurutulmalıdır, aksi takdirde ‘Ya devlet başa, ya da kuzgun leşe’ uyarısını yapmaktan başka çaremiz kalmaz. Sonuçta hepimiz bu ülkenin havasını koklamış, aşını yemiş, suyunu içmişiz ve hepimiz aynı gemiye binmişiz de.  Allah korusun gemi su alırsa hep beraber batarız, ama gel gör ki kökü dışarıda fosil ve bayatlamış artıklar etrafımızda cereyan eden bir takım oynanan oyunların ve kumpasların farkında değiller. Dolayısıyla gemi rotasında seyretmeli ki güvenli bir limanda demirleyip ötelere kanatlanabilelim.
          Ancak şu da var ki, beyin fırtınası yapan her aydınımızın hem yerel değerlerle barışık olması,  hem de dünya gerçeklerine ayak uydurmak mecburiyeti vardır. Çünkü bizim köklü tarihi tecrübemiz bunun gerektirir. Yani Selçuklu ve Osmanlıdan miras kalan zengin tarihi birikimimiz bizim irfanımızdır. Dolayısıyla kökü mazide bir gelecek inşa etmek için seferber olmuş aydın ancak baş tacımızdır. Madem köklü tecrübemiz var, o halde eğitim sistemimizi tarihi köklerimizle beslendirip geleceğe yönelik projelerimizle yeniden Nizam-ı âlem olabiliriz pekâlâ. Hele kimliğimizle barışık bir eğitim modeli oluşturduğumuzda ikiliklerin ve kutuplaşmaların kendiliğinden ortadan kalkacağı muhakkak.
         Bu arada belirtmekte fayda var, kendi milletini aptal veya göbeğini kaşıyan adam muamelesi gözüyle hor gören sözde aydınların Nobel ödülüne layık görülmesi için gösterilen çabalar eğitim sistemimizin vardığı nokta açısından hazin bir durumdur. Ülkemizde sanki toplumun değerlerine ters düşmekle yabancıların methiyesini alma iyi bir eğitim almış addedilmiş ve moda yarışı vaziyet almış gibi. Oysa halkımız kendi sesine kulak veren aydını bağrına basmak istiyor, asla yabancıya angaje olmuş aydınlara sıcak bakmıyor. Hem niye sıcak baksın ki, Sovyetlerin öncülüğünde Doğu bloğunun 1990’ların başlarında dağılmasıyla birlikte dünyada kapitalizm ve kominizim kutuplaşması sona ermiş durumda.  Ama ne ilginçtir ki, Demirperde ülkeleri kutuplaşmadan kurtulurken bizim içimizde beslenmiş bir takım mihraklar ise coğrafyamızda hala kutuplaşma adına elinden geleni ardına bırakmayacak türden tüm enerjilerini bölünmek için harcayabiliyor. Malum bir zamanlar sağcı solcu gibi kutuplaşmalar sahneye konulmuştu. Sonrasında ise hız kesmeyip Alevi-Sünni, Türk-Kürt veya laik-anti laik kutuplaşmalar sahne almıştı. Oysa bu tür senaryoları bozmak adına ayrımcılık eğilimlerine geçit vermeyecek projeler ortaya koymak varken, ya fitne kazanına odun atmakla meşgul olunmuş ya da bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın misali seyirce kalarak geçiştirmişiz. Madem hepimiz aynı gemideyiz, o halde bu ayrılık gayrilik neyin nesiydi?  Düşünsenize bir zamanlar bizim şemsiyemiz altında her tür insanı bir arada tutmayı başarmış bir millettik, asla ayrılık gayrilik nedir bilmezdik. Sonradan bize bihaller olup hem içerden hem de dışarıdan kendi kuyumuzu kazar hale geldik. Her neyse köprülerin altından çok sular aksa da olan olmuş bikere, şimdi önümüze bakma vaktidir. Artık neydik edip yeniden öz kodlarımızla buluşup gerek kültürel alanda, gerek sosyal alanda, gerek ekonomik alanda oluşturulmaya çalışılan tüm ayrımcı faaliyetlerin bu milletin yarınlarını çaldığının bilincine vararak biran evvel bu kirli oyunlara son verme vaktidir.
        Her alanı katıp karıştırmakla dayanışmacı ruhumuzun sekteye uğrayacağı aşikâr. Her ne kadar toplumumuzun hoşgörülü bir anlayışla farklılıkları zenginlik olarak algılaması kutuplaşmalara meydan vermeyecek bir avantaj gibi gözükse de bu arada provokatörlerin her devirde boş durmayacağını da aklımızdan çıkarmamak lazım gelir. Madem öyle insanların birbirleriyle olan ilişkilerinde homojenlik arzu edenlere karşı çeşitliliği bozmayacak kalıcı bir yapılanma şarttır. Aksi takdirde çokluk içinde birlik sevdamız yerine başıboş ruhsuz robotlar topluluğu manzarasıyla karşılaşırız. Yeter ki, tek tipçi kliklerin ayak oyunlarından sıyrılmasını bilelim, çokluk içinde birliğimizin daim olacağına inancımız daha da tam pekişecektir. Malumunuz tek tipçi anlayış ve siyasi kirlilik insanları kutuplaşmaya ittiği gibi birliğimize ve dirliğimize de zarar vermekte. Zaten çoğulcu anlayıştan bihaber kliklerin bizim birlik ve dirlik içerisinde beraberce kardeşçe yaşamamızdan memnun olmalarını beklemek hayal olur, onlar tek tipçi anlayışa devam ede dursunlar biz yine de Türkiye sevdalıları olarak çokluk içinde birlik için var olmalıyız. Buna mecburuz da. Çünkü tek tipçi klikler kafalarında kurguladıkları şartlanılmış dogmatik görüşlerin tekrar gün yüzüne çıkması için fırsat kollamaktalar. Onlar fırsat kollaya dursunlar bize düşen onların bu kirli emellerini boşa çıkartacak dogmatik örgütlenmeler yerine tarihi kültürel kodlarla barışık çokluk içinde birlik örgütlenmeleri gerçekleştirmek olmalıdır. O halde daha ne duruyoruz,  bir an evvel çokluk içinde birliğin önündeki tüm engelleri kaldırmanın derdiyle dertlenip, hep birlikte Türkiye sevdası için teşkilatlanmanın tamda zamanı.       
        Evet, vakit  ‘milletçe el ele, gönül gönüle seferber olma’ vaktidir. Biliniz ki köşeye çekilmekle, balkondan seyretmekle, vakti ziyan etmekle birlik ve dirlik tesis edilemez. Şayet milletin içine karışmakla itibar kaybına uğrayacağını düşünen varsa çok büyük bir yanılgı içerisindedir. Makam ve mevkiler bir yere kadardır, yani geçicidir,  halkıyla hemhal olup arkasından eser bırakanlar ancak nesiller boyu adından söz ettirip gönüllerde taht kurabiliyor.  Bakın ne güzelde ifade etmiş Ziya Paşa “İnsan ölür kalır eseri, eşek ölür kalır semeri” diye, aynen öyle de halka yabancı olan her klik asla zafer anıtı (eser) dikemeyecektir.
         Her kim olursa olsun cennet vatan Türkiye’mizi cehenneme çevirmeye hakkı yoktur.  Güzel vatanımızı daha da bir cazibe merkezi haline getirmek adına mühendisliğe, ekonomistliğe ve askerliğe verdiğimiz önem kadar yerli kültürümüze de önem vermek gerekir. Zira yerli kültür harcımız olmadan inşa edilen her şey içi boş ruhsuz teknik yığınlarından başka bir anlam ifade etmeyecektir. Ruhsuzluk kutuplaşmaya da zemin hazırlayan bir faktördür. Maalesef egemen güçler aşırı maddi menfaatçi olduklarından kültürümüzü dışlayıp daha çok bedavadan para kazanma faaliyetleriyle günlerini geçiştiriyorlar. Hoş doğrusu teknik konularda başarılı olsalar yine gam yemeyiz, bilakis kutuplaşmadan elde ettikleri rantta başarılıdırlar. Oysa maddi menfaat peşinden koşmak zayıf ruhların ortaya koyduğu bir karakter tipidir. Maalesef modern çağın en acımasız buluşlarından sayılan çarpık ideoloji bilmecesi 19. asrın önümüze koyup 20. yüzyılın ikinci yarısında ülkemizi birliğini zayıflatan bir ayrılık fitnesi olmuştur. Artık bunca deneyimden sonra şunu diyebiliriz ki; 21. yüzyılda ideolojik saplantıları toprağa gömülme vakti geldi geçti bile. Cemil Meriç bu yüzden ”İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömleklerdir” der.
       Velhasıl, kutuplaşmanın en büyük rakibi vahyin soluğunda bu topraklarda kazanılan birlik ve dirlik tutkusudur.  Anlayana tabii.

            Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2317/iki-kutuplu-bakistan-cikma-vakti.html

31 Mayıs 2018 Perşembe

MASONLUĞUN SERÜVENİ



MASONLUĞUN SERÜVENİ
                                                                                       
SELİM GÜRBÜZER
     
       Şimdi bu yazımızda ülkemizde bir zamanlar kapalı kutu olma özelliğini muhafaza edip ama sonrasında artık her ne hikmetse bu kapalı kutu anlayışını değiştiren bir ketumlar topluluğu bir “GİZ” den bahsedelim. Yani bir ömür boyu baş yastıkta hayat geçirdiği eşine bile dahi gizemli sırrın söylenilmeyeceğine dair yemin ettirilen masonluk nedir neymiş bir görelim.
       Hele bir insan masonluğa aday olmaya görsün hemen o insan gizemli bir yemin töreninin ortasında bulacaktır kendini. Bu nasıl masonluksa yemin töreninin yapılacağı alan bile aydınlık ortamdan uzak karanlık dehliz bölmelerde yapılmakta. Ne diyelim gizemlilik bu ya, işte her şey bu loş karanlık ortamda gerçekleşmekte. Öyle ki; önce bir gizli el tarafından arkasından gömleğin sol kol kısmı çıkartılır, sonra sol ayağının paçası diz üstüne kadar çekilip sol ayakkabısı çıkartılır. Böylece kendisine refakat eden loca görevlisi tarafından gözler bağlanıp boyna geçirilen halka şeklinde bir urgan eşliğinde locanın tam ortasına alındığında kendisine yemin ettirilir. En nihayetinde zemine işlenmiş Siyon yıldız sembolü öptürülüp akabinde biat merasimi tamamlanır. Derken biati tamamlanan aday bundan böyle gizlilikleriyle birlikte masonluk payesini kazanmış olur.
        Evet, masonluk öylesine sırlar küpü muamma bir kapalı kutudur ki; mensupları arasında bile konuşma diliyle değil, bulundukları derecelerine göre gizem içeren işaret ve semboller kullanılarak iletişim kurulur.  Asla alt kademede yer alan bir mason biraderin, bir üst dereceye terfi etmiş bir mason biraderin sahip olduğu bilgilerin öğrenmesine izin verilmez. Bir şekilde yemin telkiniyle masonluğa giriş yapan bir şakirdin tüm sırlara vakıf olabilmesi için mutlaka yüksek derecelere ulaşması icap eder. Nitekim bu durumu Ali Kami Akyüz’ün Sebat locasında; “Masonluk ve Ahlak” adlı konferansındaki konuşmalarından anlayabiliyoruz. Şöyle ki; konferansta dile getirilen mevzulardan hareketle masonluğun gizliliği ve tarihi köklerinde ki dayanağını ve birçok unsurlarını öğrenmek mümkün. Bakın gizlilik prensiplerini nasıl izah ediyorlar:
       “Mesleğimizin en göze çarpan özelliklerinden biri de gizliliktir. Hatta aramızda bile kat kat,  derece derece gizlilikler vardır. Bundan başka herhangi bir dereceye çıkmış olmak, o derecenin bütün mahiyetine vukuf için kâfi gelmiyor. O derecenin sırrını içeriğini de perde perde gizlilikler arasından seçmek icap ediyor.” İşte bu sözler masonluğun ipliğini ele vermeye yetiyor.  Daha da yetmedi daha sonraki günlerde bu konferansta beyan edilen sözler, mason biraderlerin hizmetine sunulacak tarzda kitap haline getirilerek yol tayin edilir.
        Görüldüğü üzere kendi biraderleriyle paylaştıkları gizliliğe riayet ilkesi dikkat çekici bir unsur olarak göze çarpıyor. Bu gizlilik birazda Siyonizm’le bağlantısını örtbas edilmesinden kaynaklanan bir durumdur. Zira bu teşkilata giren ilk üyenin mensup olduğu yolun Siyonizm’le olan bağlantısını ilk etapta fark etmese de zamanla masonluğun üst kademelerine yükseldikçe bu sır küpü ideolojiye göbekten bağlı olduğunu bilmek durumunda kalacaktır. Şimdi birileri çıkıp; gizliyse gizli bunda ne var diyebilir. Elbette ki;  ibadet ve zikir hususunda gizlilik söz konusu olsa bir şey söyleme hakkımız olamaz, hatta saygı duyarız. Kaldı ki; Allah’a olan nafile ibadetlerde gizlilik esas olup, bu tür gizli yapılan ameller insanı riya ve gösterişten korur da. Ama biz biliyoruz ki söz konusu masonluk olunca iş değişmekte,  yani mason biraderlerin bir araya gelme amaçlarının Allah’ı anmak olmadığına göre bu hummalı faaliyet içerisinde gizlilik neyin nesi doğrusu merakımıza mucip olmaktadır. Şurası bir gerçek; Atatürk büyük gizlilik içerisinde faaliyet gösteren mason teşkilatlarını milli menfaatlerimize aykırı olduğunu fark edip 1935’te kapatmayı yeğlemiştir. Ne var ki; Atatürk kapatırken, maalesef 01.04.1963 yılında Başbakan İsmet İnönü, Başbakan Yardımcısı Turhan Fevzioğlu ve Çalışma Bakanı Bülent Ecevit gibi birçok tanınmış isimlerin altında imzası bulunan bakanlar kurulu kararıyla LIONS INTERNATIONAL kulübünün Türkiye’de kurulmasına resmi gazetede yayınlanmasıyla birlikte yürürlüğe girmiştir.
         İşte tüm bu gizliliğe rağmen 1951 yılı dönemin Dâhiliye vekili tarafından her ne hikmetse Meclis kürsüsünden Mason derneğinin cemiyetler kanununa göre kurulduğunu söyleyecek kadar da şeffaf olabilmişlerdir. Bu demek oluyor ki; hem gizlilik, hem de kanunlar çerçevesinde kurulduğundan kanunlardan dem vurmak gibi çelişik ifadeler duruma göre şekil alabiliyor.
       Anlaşılan o ki gerek masonluk adı altında masumane tavırlar, gerek biraderler arasındaki derecelendirmeler, gerekse büyük gizlilik faaliyeti halinde yürütülmesi gibi bir dizi prensipler ister istemez akıllara kuşku düşürüyor. Hatta bu arada masonların pişkinlik gösterip bazen faaliyetlerini masumane göstermek adına ahlaki ve etik değerlere de atıfta bulunmayı da ihmal etmezler. Nitekim yayınladıkları kitapların satır aralarında kendi bakış açılarını görmek mümkün, madem öyle şöyle sayfaları karıştırıp bakalım ne diyorlar:
         “Masonluğun ahlaki kıymetini hariciler anlayamazlar (Mason dışı olanlar)… Bizi tanımayanlar ne derlerse desinler biz Sami azam kâinatın şanı celiline istinat ederek masonluğun yüksek ideallerine ve derin felsefi ahlakiyyesine iman ile iftihar ederiz.
          Cemiyetimizin müessisi; Fenikeli Mimar Hiram’dır. Süleyman mabedi miladın takriben bin sene evvel inşa edilmiş olduğuna göre, masonluğun üç bin senelik bir mazisi olması lazım gelir. Onu kaybettikten sonra miladın onuncu asrında, fakat bu sefer Avrupa’nın göbeğinde tekrar buluyoruz.”  İşte görüyorsunuz satır aralarında fark etmişsinizdir; ahlaka vurgu yaparaktan belli ki halka karşı sempatik ve şirin görünme çabası fark edilir. Oysa masonluğun bir ahlak mabedi yok ki. Nasıl olsun ki; baksanıza bizatihi kendilerinin yayınladıkları mason dergilerinde; “Özgürlüğün engelleri birkaç sözcükte saklıdır: Günah, ayıp, yazık, haram” (Bkz. Mason dergisi, S.28 sf.10) diye beyan ettikleri itirafnamelerinde ahlak mabedi olamayacakları gayet iyi anlaşılıyor. Bu demektir ki; masonlar için dini müeyyideler hürriyeti engelleyen kıstaslarmış. Hiç boşa çaba sarf etmesinler, bikere onlar da gayet iyi biliyorlar ki; dindar bir topluma masonluğu kabul ettirmek hiçte kolay bir iş değil.  Bu yüzden manevra yapabilmek için dejenere veya yozlaşmış toplum yapılarına ihtiyaç duyarlar hep.
           Düşünsenize bir zamanlar mason Ali Kami Akyüz, dokunulmazlık zırhına bürünerekten mebus olmanın vermiş olduğu rahatlığı içerisinde işin boyutunu daha da ileri taşıyıp Orta çağda Gotik mimarlığının masonların eseri olduğunu takdim edebilmiştir. Takdim ederken de şöyle der:
       “Bunlar Avrupa’daki ilk mason ecdadımızın vücuda getirdikleri mümtaz eserlerdir.” Düşünsenize hiç sıkılmadan ecdadımız diyebiliyor. Tabii buna şaşırmamak gerekir,  baksanıza bir zamanlar bazı kartel medya baron gazetelere verdikleri çarşaf çarşaf seri ilanlara baktığımızda masonluğun kaynağını Gotik tarzında bina yapan usta ve kalfalara dayandırıldığını görmek mümkün.  İşte, bu atıfta bulundukları usta ve kalfalar masonların ecdatları oluyor maalesef.
              Belli ki mason mebusumuz hızını alamamış olsa gerek ki, bu seferde masonluğun uluslararası boyutunu ve gelişme sürecini izah etmeye çalışıyor. Bakın bu hususta diyor ki:
              “1502 de İngiltere Kralı 8. Henry cemiyete dâhil oldu ve kendi sarayında bir loca açtı. Masonluk 1725'de Fransa’ya girdi. İlk Alman locası 1735 de açıldı.”
          Ali Kemal Akyüz yetmedi bu beyanlarının akabinde masonluğun tarikat olduğuna da vurgu yapar:
            “Bazen hükümetlerin tatbikatına maruz kalan masonluk bütün tazyiklere rağmen ayakta kalmış, fakat muhtelif tarikatlara ayrılmıştır. Bizim mensup olduğumuz İskoçya tarikatıdır. Buna eski tarikat denir. Elyevm İskoçya’da, İngiltere’de, Almanya’da ve Amerika’nın bir kısmında yürürlüktedir,  yeni tarikat veya Fransız tarikatı Fransa’ya münhasırdır. Bir de Mısır tarikatı vardır.
         Muhterem Biraderlerim! Bizim mensup olduğumuz İskoçya Tarikatı Sami Azam kâinatın şanı celiline istinat ettiği için ahlaki umdeleri de dinden ilham alır.”
        Düşünebiliyor musunuz hem İngiliz masonluğu üzerinde Anglikan kilisesinin etkisinden bahsedip ahlakını benimseyeceksin, hem de İskoçya locasına mensubiyetinden bahisle din gibi mukaddes kavramları referans alıp ilahi bir kılıf imajına bürünen masonluk tanımı sergileyeceksin, doğrusu şaşmamak elde değil. Peki, adama demezler mi; bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu. Hiç boşuna yorulmayın, feraset mayası güçlü Türk insanını kandıramazsınız. Çünkü satır aralarında geçen şu sözler ipliklerini pazara çıkarmaya yetiyor:
        “Ne din, ne ırk, ne dil, ne milliyet farkı masonluktaki dayanışma (tesanüt) hissini akamete uğratamaz!”
          Kaldı ki; masonluğun alt derecelerine inildiğinde Allah inancı ‘Kâinatın Ulu Mimarı’  ibaresiyle ifadelendirilir, orta derece kademesine gelindiğinde bir anda  “Kâinatın Ulu Mimarı” terapisinin tabiat ve enerjiye dönüştürüldüğünü görürüz, derken daha üst derecede katmanlara erişildiğinde ise “Kâinatın Ulu Mimarı” telkininden maksat Allah olmayıp insanın tâ kendisi olduğu anlaşılmış olur. Artık en son mertebe erişildiğin de hâşâ insan Allah ilan edilir. Meğer din günü geldiğinde çöpe atılması gereken bir değermiş. Onlar için varsa yoksa mason biraderliği esastır. Aynalar yalan söylemez elbet. Üstelik bu aynanın hem ön hem arka yüzünde insan faktörü masonluğa endekslenmiş.  Din, milliyet ve ahlak gibi mukaddes kavramlar hak getire, bir anda mason biraderliği uğruna feda edilebiliyor. Kelimenin tam anlamıyla hiçbir kavram ve değer masonluğun üzerine çıkamaz, zaten izin verilmez de.
        Anlaşılan o ki  Masonlukla ilgili hiçbir araştırma yapmaksızın sadece kendi ifadelerini kurcalamakla bile masonluk denen derin ucubenin ardındaki gizli sis perdesini aralamak pekâlâ mümkünmüş.  Gerçekler er geç ortaya çıkabiliyor,  her ne kadar sır olarak saklanmaya çalışılsa da arka planda kodlanan şifreyi çözmek hiçte zor değilmiş. Meğer satır araları iyi analiz edildiğinde masonluğun gerçek maskesi düşebiliyormuş. Dahası Sebat locasında verilen konferans konuşmalarını içeren kitapta Ali Kami Akyüz’ün söylemleri iyice analiz edildiğinde masonluk hakkında fikir yürütmenin o kadar zor olmadığı gayet açık net ortada duruyor.
         Asıl bizim garibimize giden masonluk değil, asıl garibimize giden senelerdir tarikat kelimesi anıldığında hop oturup hop kalkıp mangalda kül bırakmayan bazı çevrelere elbet.  Her ne hikmetse söz konusu ibare mason biraderlerce telaffuz edildiği zaman sırra kadem basılabiliyor. Hani tarikat irtica, geriye dönüş ve yobazlık demekti. Sırça köşklerde ne olup bitiyorsa duruma göre tavır değişikliği yaşanabiliyor. Baksanıza Mason tarikatı denildiğinde sus pus olunup hiç kimse mason locaları hakkında bu tür suçlamalarda bulunmuyor. Maalesef her şeyde olduğu gibi, bu konu da çifte standart tavan yapmış durumda.
          Masonluğun ülkemize girişi tabiî ki Cumhuriyet döneminde gerçekleşmedi.  İlk localar Osmanlının son dönemine denk gelen 1880’li yıllarda Fransız Büyük Locası ve İngiltere Büyük Locasına bağlı olarak temeller atılmıştır. Yani tüm dünyaya yayılmış loca ve örgütleri olan bu akımın Osmanlıya sirayeti Sultan III. Ahmet devriyle start almıştır. Malum Humbaracı ismiyle meşhur Humbaracı Ahmet Fransız masonlarına bağlı ilk locayı Galata da açıp coğrafyamıza taşımış paşadır. Derken pek çok gayrimüslim ve sözde Müslimlerin locaya üye olmalarına vesile olmuşlardır. Hatta aralarında İbrahim Müteferrika ve Yirmi sekizzade Mehmet Sait Paşa gibi isimlerde mevcuttur.
       Bilhassa dönemleri itibariyle masonluğu ele aldığımızda; Lale devrinde adeta toprağa serpilmiş bir tohumdur. Tanzimat’la bu tohum filizlenmiş,  II. Meşrutiyetle de meyve verdiği görülecektir. Dahası Kont do Bonval (daha sonra Humbaracı Ahmet ismini alır) sefihin sayesinde masonluk “Kumbaracılar Kuvveti” adı altında bünyemize sirayet edebiliyor. Besbelli ki bu adam humbaracılık rolü üstlenmemiş, adeta ajan rolü ifa etmiştir.
         Demek oluyor ki Lale dönemi sadece sefahat devri değilmiş, Osmanlının dünya masonluğuyla ilk tanıştığı yıllarmış. Öyle ki; o yıllarda sırça köşk sefahat hayatı gözümüzü kapamış, masonluğun öyle veya böyle girmesine göz yumulmuştur. Ki; göz yumanlar arasında sadaret makamına kadar yükselebilmiş yirmisekizzade Mehmet Sait Paşa da vardır. Üstelik batı teknolojisine heves ettiğimiz o hengâmede Kont dö Bonval sefihin batı endeksli humbaracılar teşkilatı kurdurması da işin tuzu biberi olmuştur.
         Malum Tanzimat dönemine geldiğimizde durum vaziyet daha da bir başka netlik kazanır.  Böylece Tanzimat ve gerekse Tanzimat’ı takip eden seyirde teşekkül eden yeni Osmanlılar ve ittihatçıların büyük çoğunluğunun mason oldukları görülecektir. Dolayısıyla masonluk öyle bir tehlikeli bir hal alır ki; artık bir noktadan sonra Siyonizm’in emellerine hizmet eden araç vazifesine dönüşür. Öyle ki Osmanlının düşüş devresine doğru kapitülasyonlar daha da aleyhimize işleyip masonluğun topraklarımızda nüfuz edinmesini güçlendirecektir. Nasıl mı? İşte Sultan Abdülaziz Han’ın hal edilmesi ve katli gibi birtakım karanlık oyunların ardından oluşan yeni Osmanlıcıların bu devrede yaptıkları faaliyetler bunun tipik göstergesi. Neyse ki; Ulu Hakan Abdülhamit’in tahta geçişi bütün bu fesat ocaklarının uykularını kaçırmaya yetmiştir, böylece masonların birçoğu soluğu Makedonya’da almışlardır. Tabii buraya firar eden masonlar Makedonya’da boş durmayacaklardır. İlk iş olarak İttihat ve Terakki komitesini kurup faaliyetlerini sinsice devam ettireceklerdir. Hatta bu kurulan sinsi cemiyetin içerisinde İtalyan masonlarının telkinlerine kapılan İbrahim Temo isimli tıbbiyeli bir gençte vardır. Derken bu kurulan örgüt İstanbul’da teşkilatlanmaya başlayacağı sırada sarayın engeline takılıp dağıtılacaktır. Batıya kaçan bu güruhun dağıtılan örgüt üyeleri hızını alamayıp bu sefer de meşrutiyetçilik davası güdeceklerdir. Malum batıda adından jön Türkler diye söz edilen bu taifenin akıl hocası Emanuel Karasu’dur. Akıl hocasına şeksiz şüphesiz biat eden ittihatçılarımız mason yüksek şura heyeti oluşturup, önce Talat Paşayı umumi büyük müfettişliğe,  sonrasın da malum Üstadı Azam yapıp payelendireceklerdir. Bilerek veya bilmeyerek söz konusu zevat bu oyuna gelmişlerdir.
           Görüyorsunuz Devleti Aliyye iç ve dışta bir takım gailelerle uğraşırken, birkaç genç ise hükümet darbesi peşinde koşturuyorlardı. Üstelik bu insanlar Sultan Abdülhamit’in kurduğu mekteplerden mezun olmalarına rağmen ahde vefa örneği göstermeyip dış mihraklarla işbirliği yapıp meşrutiyeti ilanını sağlayacaklardır. Ama ne işe yaradı ki,  meşrutiyet adı altında Osmanlıyı batıranların bizatihi kendilerinin olduğunu gördüler. Çünkü artık ortada gerçek manada Osmanlı kalmamıştı.
          Hele ki bu dönemde İttihatçıların idari mekanizmayı ele geçirmeleriyle birlikte Şeyhülislamlık makamının suiistimale uğradığına da şahit oluyoruz. Şöyle ki; Şeyhülislam Musa Kazım Efendi kendisi hakkında ileri sürülen masonluk iddialarına cevaben; ‘Ben mason değilim’ diyememiştir. Sadece şu ifadelerde bulunmuştur:
         “İslam dinine muhalif olup bana isnat olunan mezhep veya mesleği kemal-i şiddetle reddederim.”
         Aslında Şeyhülislamın beyanlarına dikkatlice bakıldığında, İslam’a karşı olan hangi mezhebin veya hangi mesleği kastettiğini açıkça söyleyemiyor. Söyleyemez de zaten, çünkü pek çok kimsenin şahitliğiyle Şeyhülislam’ın masonluğu tescillidir. Bakın bu konuda Ali Fuat Türkgeldi’nin; “Sultan Vahdeddin bu Şeyhülislamı affetmemiştir. Padişah Şeyhülislam makamı gibi yüce bir mevkiinin önemine binaen onu Edirne’ye sürmüştür” sözleri bu iddiaları doğruluyor zaten.  Demek ki masonluk bu topraklara girdiğinden beri hocalar kanalıyla bile İslam’ı içeriden yıkma provasını uygulamayı göze alabilme cesaretini sergileyebilmiştir.
          İbrahim Temo, Abdullah Cevdet’e de tesir etmiştir. Hani şu Avrupa’dan damızlık erkek getirme sevdasında olan şu meşhur Abdullah Cevdet var ya, işte ondan söz ediyoruz. O damızlık erkek getirme girişimiyle yetinmeyip şapka devrimi, Latin harfe geçiş ve tartı ölçülerin değiştirilmesi gibi reformların öncülüğünü yapıp; ‘Bu reformların önderi de benim’ diyecek kadar kendini ön planda tutmaya çalışmış biridir. Tabii bitmedi dahası var, onun hakkında Samed Ağaoğlu; “Kendisine dinsiz sıfatını vermekten çekinmediği” bilgisini verir. Anlaşılan Abdullah Cevdet İbrahim Temo’dan etkilenmiş,  o da birilerini etkilemiş. İşte o etkilenenlerden biri de ünlü Türkçü Ziya Gökalp’tır.
          Ziya Gökalp iyi bir sosyolog olmasına rağmen maalesef birçok konuda o da hata yapmıştır. Diyarbakır’da Abdullah Cevdet’in etkisi altında kalan Ziya Gökalp İçtihad mecmuasında: “O eline balta almış yıkılması gerekli kanatları yıkıyor, bu bir hizmettir” diye ona methiyede bulunur da.  Düşünsenize Samed Ağaoğlu’nun da belirttiği üzere Abdullah Cevdet’in dinsizliğini Ziya Gökalp hizmet olarak değerlendirebiliyor. Oysa hizmetkâr diye sunduğu bu adam milli mücadele yıllarında adına “İjtihad Evi” verdiği evin bir odasında inzivaya çekilmiş, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte kafesinden çıkıp vaktiyle savunduğu fikirlerin inkılâplara kaynaklık yaptığı iddiasını ortaya atmıştır. Malum;  “Bütün yapılanlar ve yapılacak olanlar benden kopya!” demeyi ihmal etmemiş biridir o.
          Şu da bir gerçek; Meşrutiyet dönemi bir kısım masonlar Cumhuriyet dönemine geldiğinde boş durmayıp idealleri uğruna çok uğraş vermişlerdir. Neyse ki; Mustafa Kemal Atatürk’e yakınlığıyla bilinen Mahmut Esat Bozkurt'un mason localarının kapatılması gerektiği telkini sayesinde bu çabaları boşa çıkartılmıştır. Nitekim Mahmut Esat o dönemde çıkardığı dergide masonluk aleyhinde neşriyatta bulununca, o dönemin meşhur iki üstadı azamı Servet Yaseri ve Mim Kemal Öke’nin tepkisine maruz kalmıştır. Öyle ki; Mahmut Esat hiç çekinmeden; masonluğun dinlerin aleyhinde olduğunu söyleyecek kadar yürekli davranmış,  böylece bu teşebbüsleri sayesinde 1935 yılında mason localarının kapatılmasına vesile olmuştur. Ne var ki; 1948’de Milli Şef İnönü’nün taviziyle yeniden mason locaları faaliyetleri gün yüzüne çıkacaktır.
         Bir iddiaya göre ne derece doğru bilemiyoruz, ama şöyle denilir: Menemen olayı Mahmut Esat’ın tertibi imiş. Şayet bu iddia doğruysa Mahmut Esat’ın mason aleyhtarı tutumu bir sır perdesi gibi gözüküyor.  Her şeye rağmen yine de neticeyi itibarıyla mason localarının Mustafa Kemal Atatürk tarafından kapatılmışlığı, İsmet İnönü’yle tekrar su yüzüne çıkarılışını bilmemiz önemli bir ayrıntıdır. Kelimenin tam anlamıyla Lale devri, Abdülaziz’in hal edilip katli müteakiben mason veliaht Muradın getirilmesi gibi bir dizi yaşanan serüvenlerin eşliğinde, Tanzimat mimarlarından büyük Britanya locasının ileri derecedeki masonlarından Mustafa Reşit Paşa dönemine uzanıp oradan da İttihat Terakki ve Cumhuriyet dönemini kapsayan sürecin adıdır masonluk.
           Peki ya tek parti döneminden çok partili geçtiğimiz süreç nasıl geçti derseniz, malum Milli şef döneminin sona yaklaştığı noktada; “Yeter artık söz milletindir” sloganıyla iktidara gelen Adnan Menderes’in varlığına tahammül edemeyen sinsi mason güçler sudan bahanelerle başbakanı ipe götürmüşlerdir. Öyle ki;  halkın teveccühüyle iktidara gelmiş bir başbakanın güya Atatürk ilkelerine aykırı davrandığı, irtica hareketlerine çanak tuttuğu, zimmetine para geçirdiği, gençleri kıyma makinelerine atıp katlettiği, metresinden doğan çocuğu öldürdüğü gibi bir sürü ipe sapa gelmez iftiralarla sonunu hazırladılar. Meğer Yassıada mahkemelerinde Adnan Menderes’i yargılayan Salim Başol’un; “Sizi buraya tıkayan güç böyle istiyor” demesi sıradan bir söz değilmiş. Bu yüzden İhtilaldan önce Menderesin geçit vermediği LIONS kulübünün ihtilal sonrası tekrar faaliyete geçişini gördüğümüzde bu sözün ne anlama geldiğini şimdi daha iyi anlıyoruz.
         Kimileri kabul etmeseler de biz biliyoruz ki;  dünya masonları her yıl bir araya gelerek kendilerince ülkelerin kaderini belirlemeye çalışırlar. Alınan kararlar o ülkelerde bulunan 33. dereceye ulaşmış masonlara tebliğ edilip gereği yerine getirilir de. Özellikle 1954 yılında Hollanda’nın Oosterbeek şehrinde Bilderberg otelinde bir grubun katılımıyla şu meşhur mason bağlantılı Bilderberg adında dünya politikalarına yön veren bir örgüt kurulur. Kurucuları arasında Yahudi din adamı ve İsveç frank masonluğunda 33. dereceye yükselmiş Joseph Retinger’in olması Bilderberg grubunu daha da popüler kılmıştır.  Nitekim bu örgüt çeşitli ülkelerde üst düzeyde görev yapan tüm masonları gruba katabilmiştir. Aslında bu kuruluşun kalbi Kudüs’te atmaktadır. Madem merkez Kudüs, o halde merkezde yer alan azaların başta hahamlar olmak üzere 33. derece masonlardan olması gayet tabiidir. İşte ilhamını Tevrat’tan aldıklarını iddia eden bu sinsi güçler, çeşitli ülkelerde ihtilalların fitilini ateşleyip kendilerince dünyaya böyle düzen vermeye çalışıyorlar. Şurası muhakkak dünyanın en tehlikeli Siyonist bağlantılı diyebileceğimiz Bilderberg, uluslar arası bir kuruluşun ötesinde dünya siyasetine müdahale edebilecek türden kritik kararlar alabilen bir sinsi organizasyonun adından başka bir şey değildir.  Nitekim bu organizasyonun, B’nai B’rith tarikatı (İbranice ittifak evlatları) ve diğer gizli Yahudi örgütleriyle içli dışlı olmaları hasebiyle her yıl düzenledikleri uluslararası Bilderberg toplantıları kuşkuyla izlenmesine yol açıyor ister istemez. Bu yüzden tüm ülke toplumların diken üstünde duran sağduyulu insanların zihninde acaba bu yıl ülkemizin başına bir iş gelir mi endişesi kaplamaktadır.
        Bir başka mesele ise İtalya’da bomba etkisi yapan Gladio örgütünün derin yapılanmasıdır. Malumunuz bu örgüt isminden ziyade daha çok P–2 Mason adlı örgütün maşası niteliğinde derin devlet işlevi üstlenmesiyle dikkat çekmiştir. Şayet Gladio, İtalyan idealleri uğrunda görev ifa etseydi bu konu o kadar önem arz etmeyecekti. Fakat amacının dışında birtakım karanlık oyunların aleti olmak İtalya’yı ayağa kaldırmaya yetecektir.
         İtalya’da, Belçika’da hatta İspanya’da bu ve buna benzer örgütlerin yankısı, bizde değişik ifadeyle kontrgerilla olarak telaffuz ediliyor. Yakın zamanda ise Ergenekon olarak nitelendi. Komünizmin tehdit unsuru olduğu dönemlerde ise NATO ülkeleri bu çerçevede Gladio benzeri ağ kurması bilinen bir gerçek. Bizim NATO üyesi olmamız dolayısıyla ister istemez bu tür yapılanmalara tevessül etmişiz,  zaten bundan uzak kalınamaz da. Başka ülkelerde görülen ve bizde böyle bir örgütün varlığı olup olmaması tam olarak ispat edilmese bile var olduğunu inkâr etmek hiçte kolay bir yol olmasa gerektir.
            Masonluk için çok daha söylenecek söz var ama son dönemlerde aleni verdikleri ilanlarla artık eskisi gibi gizli kalmayı değil, topluma açılımı yeğledikleri gözlemlenmektedir. Demek ki; her insan fani olduğu gibi, gizlilikte bir noktaya kadar faniymiş meğer. Baki olan Allah’tır çünkü. Bu yüzden gizlilikte bir yere kadardır, ifşa olmaktan kaçınamazlar elbet
               Vesselam.

http://www.bayburtpostasi.com.tr/masonlugun-seruveni-makale,7567.html