18 Mart 2023 Cumartesi

MİMARİ İSKELET YAPIMIZ


                         MİMARİ İSKELET YAPIMIZ

           SELİM GÜRBÜZER

          Her yaptığımız binaların dışı güzel olsa bile şayet iskelet kısmı mühendislik hesapların dışında rastgele inşa edilmişse en düşük deprem sarsıntısında o binanın yıkılacağı muhakkak. Belli ki Yüce Yaratıcı canlıları yaratırken kendisine biçilen ömür sürecinde tıpkı bir balık kılçığında olduğu gibi mimari bir iskelet bir sistemle donatarak dış ve iç tesirlere karşı korunaklı kılmıştır. Bu açıdan bakıldığında canlılık mühendislik hesapların ötesini de aşan mimari bir sanattır diyebiliriz elbet. Zira toplamda 206 kemikten ibaret iskelet sistemimizin statik hesabının ilk kıkırdak ayağı 35-37 günlük ceninken belirmeye başlayıp 45-47 güne gelindiğinde ise kıkırdağın kemiğe dönüştüğü gözlemlenmiştir. Yani embriyo döneminde iç iskelet sadece kıkırdak dokudan ibaretken sonradan kemiğe dönüşmekte. Tabii burada sonradan kemikleşme dönüşümünden maksat anne karnında toplam 9 aylık geçireceğimiz süreçte kısmi kemikleşme anlamında esnek yapıda kıkırdak doku olup, bu süreçte bebeğin neredeyse vücudunun tamamına yakını kıkırdak yapıda olması gerektiğidir. Şayet iskelet sisteminin tümü kemik olsaydı ceninin dokuz ay sonrasında doğumu zor olacaktı.  Dolayısıyla bebeğin dar alanda elastiki ve yumuşacık bir kıkırdağımsı bir iskelet sistemiyle manevra yapması gerekir ki anne karnından dünyaya adım atışında kazasız belasız geçiş yapabilsin. Öylede olur zaten. Derken doğumun yaklaştığının belirtisi doğum sancıları ilk elden rahim kaslarının kasılmasının habercisi olduğunun bir işareti olup bu kasılmalar sayesinde her zorluğun ardında ferahlık vardır sözü yerini bulup dokuz aylık süreç mutlu sonla tamamlanmış olur da.

         İskelet sisteminin vücutta başlıca üç görev için var olduğu sezilip bunlar:

         -Vücuda dayanaklık sağlayıp organları korumak,

         -Vücut içerisinde sinir ve kas sistemlerin irtibatını sağlamak,

         -Vücut hareketleri için manivela vazifesi görmektir.

        İskelet sisteminin en önemli sacayağını teşkil eden manivela özellikteki kıkırdak doku esnek bir yapıda olup üzerine 70 kg’lık bir yük binse bile eklemler arasına yerleştirilen yağlar sayesinde kemikler aşınmayıp esnek bir şekilde hareket edilebilecek şekilde dizayn edilmiştir. Hakeza kabuksuz sümüklü böcek ve balıklardan özellikle yunus balıkların vücut yüzeylerinin yağlı olması da onları muhtemel aşınmalara karşı korunaklı kılmakta. Nitekim midye ve benzeri kabuklu hayvanlara baktığımızda bu iş için kabukların belli aralıklarla açılıp kapanmasını sağlayan otomatik kasların varlığını görürüz. Ama gel gör ki Charles Darwin midyedeki bu otomatik açılıp kapanan kapıları tesadüfi bir eser olarak görmekte. Oysaki basit bir menteşe yapımında bile işin içine bir usta eli girmeden kendi kendine açılıp kapanan menteşe yapımı asla söz konusu değildir. 

          Anlaşılan iskelet sistemine tesadüfen kemik yığınlarından oluşmuş bir yapıdır deyip es geçmek pek mümkün gözükmüyor, bilakis yığın sandığımız iskelet yapı emir almış, emrin gereğini yapan bir şahika mimari eser olarak karşımıza çıkmakta. Örnek mi? İşte en basitinden elimizi oluşturan kemik sistemi olmasaydı birçok işlerimizi yapamayacaktık. Üstelik elimiz sağlı sollu da inşa edilmiş, yani bir elin nesi var iki elin sesi var misali çift mimari sanat olarak karşımıza çıkmakta. Dolayısıyla böylesi bir mimari sanat karşısında Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Düşünsenize dünya hayatımız sona erse de kıyametin ardından kemikler yine bizim için 'yıkılmadık ayaktayız' dercesine dirilmemize vesile olacak bir şahika eser olarak karşımıza çıkacaktır.  Nitekim Resulullah (s.a.v)'in komşusu Adiyy b. Rebia ahiretle ilgili nüzul olan ayetlerden etkilenmiş olsa gerek ki iskelet yapımızı oluşturan kemikleri sorgulamaya başlayıp şöyle der:

          - Anlat bakalım öldükten sonra dirilmek nasılmış?

          Peygamberimiz (s.a.v)  bu soru karşısında gayet sakin bir şekilde ahireti anlatıverir, o da dinlemesine dinledi ama itiraz babından şöyle der:

          - Ya Muhammed! Sözünü ettiğin Rabbin şu birbirinden ayrılmış kemikleri bir araya getirip diriltecek öyle mi?

         Resulullah (s.a.v) ikna olamayacağını anlayınca oradan ayrılmak zorunda kalır. Zira ne söylese ciddiye almayıp itiraz ediyordu. Derken bu arada kıyame suresi nazil olur:

        -İnsan zannetmesin ki biz onun kemiklerini toplayıp bir araya getiremeyiz.                Doğrusu biz onun parmak uçlarını bile tesviye etmeye hazırız.. Dönüp dolaşıp varılacak, durulacak yer Rabbinedir… (Kıyame, 1-15)

       Yine bir gün Ubeyy b. Halef elindeki birkaç kemiği Resulullah (s.a.v)’e göstererek:

        -Peki, bunları kim diriltecek?

       Resulullah (s.a.v) bu durum karşısında:

      -O’nu yaratan diriltecek elbet ve hayat verecek, seni de cehenneme tıkayacak deyip oradan ayrılıverir. (Bkz. Ahmet Lütfi Kazancı Saadet devrinden 2. Cilt, Aydınlıklara doğru eserin sahife 221'de geçiyor. Semerkant yayınevi-2001)

       Bu arada Cibril Emin Yasin suresini vahy etti:

        İnsan görmedi mi ki biz onu tek bir damladan yarattık.. Çürümüş kemiklere kim hayat verecek dedi… O Allah ki size yeşil ağaçtan bir ateş yaptı da siz şimdi onları yakıp duruyorsunuz. Allah’ın emri bir şeyin olmasını dilediği zaman ona sadece ‘ol’ dediği zaman, o oluverir. Dönüş ancak O’na’dır (Yasin.77-83).

      Ubeyy b. Halef (Ümeyye) nüzul olan ayet karşışında bu kez:

     -Bir atım var, onu özel olarak besliyorum, bunu bilmiş ol ki seninle mücadeleye kararlıyım ve seni öldüreceğim der.

      Allah Resulü bu tehdit edici sözlere rağmen hiçbir şekilde yine metanetini bozmadan:

      -Aksine ben seni öldürürüm ya Übeyy, diye cevap verir.

      Gerçekten de ileri ki yıllarda bir savaşta bu söz yerini bulup, Yüce Allah (c.c) Habibini yalancı çıkarmaz da.

        Malumunuz namazın ardından 33 kere Subhanallah, 33 kere Elhamdülillah ve 33 kere Allah adını zikretmekle tespihimizi 99’a tamamlarız.  O halde 33 rakamına sadece rakam olarak bakmayalım,  bu arada iskelet sisteminin ana kolonunu oluşturan omurganın 33 omur kemik tespih tanelerinden meydana geldiğini düşünüp tefekkür etmekte fayda vardır elbet. Nitekim 33 omur tespih kemik tanelerinin en üsteki   “Servikal vertebra (boyun omuru)”  denen 7 omur kemik taneleri olarak adından söz ettirip kendisini oluşturan omur kemikleri ise baş kısmın kendi ekseni etrafında 180 derece dönmesine imkân verecek şekilde dizayn edilerek dizilmişlerdir. Öyle ki tespih taneleri misali böylesi bir dizilim sayesinde bütün vücudumuzu döndürmek gibi bir zahmete katlanmaksızın sadece baş eksenimizi çevirmemiz kâfi gelebiliyor. Birde bu dizilim şeklini manevi tespih tanelerinin dışında dünya işlerimiz yönünden düşündüğümüzde belli ki insanoğlu keşfettiği buldozer ve kepçe gibi makineleri omurga yapımızdan ilham alaraktan manevra kabiliyeti gösterecek şekilde yapmış gözüküyor. Böylece bu sayede inşaat sektöründe kullanılan tüm teknolojik donanımlar insan vücudunun bir kopyası dünyevi nimetler ve dünyevi keşifler olarak karşımıza çıkmış olur.  

         Peki; kaburga kemikleri neyin nesidir derseniz,  bunlarda malum kafes görevi yapmakta. Öyle ki; kafes kemikleri üsteki 7 omurun altındaki 12 sırt omuruna bağlanmış haldedir, ancak hareket kabiliyetine sahip değillerdir. Malum genellikle çift kanatlı kümes hayvanları canlılar kafes sayesinde kendilerini emniyete almaktalar. Aynen öyle de bizlerde organlarımızı omurgamıza bağlı kafes tarzı kaburga kemikleriyle korumaya almış oluruz.  İyi ki de kaburga kemiklerimiz var,  bu sayede iç organlarımız üzerinde bir emniyet supabı koruyucu kafesimiz olur.  Öyle ya şayet bu söz konusu koruyucu kafesimiz olmasaydı herhangi sert bir darbe karşısında iskelet yapımız çöküp enkaz yığını haline dönüşmesi an meselesi olacaktı.  

      Bel kemiğimiz malum lomber vertebra denen alttaki 5 omurdan müteşekkildir. Sonraki bel omuru sağrı ise dört omur kuyruk sokumundan müteşekkildir.  Kuyruk sokumu kemiği evrimcilerin iddia ettikleri gibi kuyruğun kullanılmayan izleri değil,  tam aksine bazı kalça kemiklerin kaslarına tutunma noktasıdır. Zaten kuyruk sokumu olmaksızın rahat oturmak mümkün değildir.

         Omurganın en önemli görevi omuriliği korunaklı kılmaktır. Korunması da gerekir. Çünkü sinir sistemimizin en önemli organı hüviyetindedir omurilik. Öyle ki üç tabaka zarla kaplı ve en dışta omurga yapısıyla emniyetli bir şekilde muhafaza içine alınmıştır. Ayrıca bu tabakaların arasını dolduran sıvı, omuriliği dışarıdan gelebilecek olası darbelere karşı korur da. Nitekim her adım atışımızda omurlar birbiri üstünde herhangi bir aşınmaya meydan vermeksizin manevra sergileyerek hareket etmemizi sağlarlar. Üstelik hareket esnasında sürtünmeye karşı her bir omur arasına disk şeklinde dayanıklı kıkırdaklar yerleştirilmiş olup bu diskler amortisör görevi yapmakta da.  Yetmedi aşınmalara karşı sırf bu işler için salgı sistemi de devreye girmekte. Şayet tüm bu donanımlardan yoksun olunmuş olsaydık en ufak darbede sinir sistemimizin bir anda felce uğraması kaçınılmaz olacaktı. Hemen her vücut aygıtımızın en ince detayına kadar planlı bir şekilde donatıldığı o kadar net kendini belli ediyor ki bir bakıyorsun uyluk kemiği dikey vaziyette 1 ton ağırlığı kaldırabilecek güçte olup her adım atışımızda vücudumuzun üç misli ağırlığı taşıma kabiliyeti gösterebiliyor. Yine bir bakıyorsun istirahate çekilip oturduğumuzda her iki uyluk kalça kemiğimiz bize sızı vermesin diye de kalça kemiklerimizin kaba ve etli butlu şekilde donatılmış olduklarını görüyoruz. Yetmedi kemiklerin bu şekilde desteklenip dayanıklı bir şekilde donatılmalarının yanı sıra elastikiyet özelliğine haiz bir şekilde de donatıldıklarını görmekteyiz. Şayet kemiklerin bir kısmı elastikiyet kabiliyetinden yoksun olsaydı dışardan gelebilecek herhangi bir darbeye karşı savunmasız bir şekilde mukavemet direncimiz kırılmış olacaktı. Belli ki dış tesirlere karşı kemiklere elastikiyet özelliği verilmesi yaratılışımızın ilk başlangıcında hakkımızda takdir edilmiş en ince detay planının varlığını bize göstermektedir.  Bilindiği üzere kıkırdak doku esnek bir yapıda olup kondroit denen hücreler, özelleşmiş hücreler arası kondrin madde ve kollajen veya elastik liflerden biçimlenmiş bir yapıdır. Kemik dokusu ise osteosit denen hücreler ile sert ve geçirimsiz olan osein denen ara maddeden oluşan bir yapıdır. Nitekim osein kalsiyum fosfat, kalsiyum karbonat, magnezyum fosfat ve kalsiyum florid gibi maddeler bakımdan zengin ürünler içermesi hasebiyle vücudumuzun en sert ve dayanıklı yapısını oluştururlar.  

         Bu arada iskelet sistemimizi genel olarak kemikler ve eklemlerimiz oluşturup bu yapıya eklemlenmiş olarak baş, omuz, el, kol, bacak ve ayak kemiklerinin kesiştiği mafsalların yanı sıra vücut içerisinde sinir ve kas sistemiyle de doğrudan irtibatlanması söz konusudur.  Örnek mi? İşte tek bir elimizle ilintili 27 adet kemik ve her kemiği sarıp sarmalayan 19 kasın varlığı bunun en bariz örneğini teşkil eder.  Malumunuz vücudumuzda düz ve çizgili (iskelet kas)  ve kalp kası olmak üzere üç çeşit kas vardır. Düz kaslara yemek borusu kası, mide ve bağırsak kası, mesane çevresi ve rahim gibi kaslar örnek teşkil ederken,  çizgili kaslara ise kalp ve kemiklere kirişlerle bağlı olan kaslar örnek teşkil eder. Aynı zamanda kasları kemik yapımızın estetik donanımı olarak da niteleyebiliriz. Hatta kasların bünyesinde var olan kimyevi enerji mekanik enerjiye dönüşerek yüzmeden tutunda futbol oynamaya kadar hemen her alanda kendini iyiden iyiye hissettirebiliyor. Ama gel gör ki bu sayede güç gösterisi için pazılarımızı hareket ettirir ettirmemizden sevinç duyarız da asıl bu sevinci bize yaşatan ve gücü veren külli irade-i kuvvetten bihaber davranmaktayız, oysaki bu durumun bilincinde olsak maddi gücümüze manevi güçte katmış olacağız demektir.

         Velhasıl-ı kelam öyle anlaşılıyor ki iskelet sistemi sadece insanoğlunun mimari yapısını değil tüm biyolojik canlı âlemin mimari yapısını da oluşturmakta. Nitekim omurgasız sölentereler ve solucanların vücudunda belli bir basınçta tutulan sıvı bir mimari iskelet sistemi olarak görev ifa ederken,  yumuşakçalar ve eklembacaklılarda da malum kalsiyum karbonat, keratin ve kitin birikimiyle oluşan dış iskelet (ekzoiskelet) bir mimari yapı olarak görev ifa etmekte. Bu arada süngerlerde, derisi dikenlilerde ve omurgalı hayvanlarda ise kaslarla doğrudan bağlantılı iç iskelet (endoiskelet) bir mimari yapı olarak bu görevi ifa eder. Hakeza kıkırdaksı balıklarda, iç iskelet sadece kıkırdak doku bu görevi üstlenirken kemikli balıklar ve diğer omurgalı canlılarda da hem kıkırdak hem de kemik dokudan oluşan yapılar bu görevi üstlenmiş olurlar.  

            Vesselam.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/gunes-dogudan-dogar/636405.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

12 Mart 2023 Pazar

BOŞALTIM SİSTEMİ MUCİZESİ


                               BOŞALTIM SİSTEMİ MUCİZESİ

       SELİM GÜRBÜZER

       İnsanoğlu vücudunda muazzam işleyen boşaltım sistemine dikkat kesilmiş olsa gerek ki, bu sistemden esinlenip kirli artık maddeleri tahliye etme mekanizmaları geliştirmeyi bilmiştir. Belli ki boşaltım sistemi ilahi kudret tarafından en ayrıntılı bir matematik programın neticesinde vücudumuza donatılmıştır. İşte insanoğlu kendi iç donatımına bakaraktan gerek fabrikalarda işlenen ham maddelerden arta kalan kirli artıkları ve gerekse milyonlarca insanın boşalttıkları artık maddelerin tahliyesi için kanalizasyon sistemi geliştirebilmiştir. Şayet insanlık kirli artık maddelerin tahliyesi için kanalizasyon sistemlerini keşfetmiş olmasaydı, çevremiz pis kokulardan geçilmeyip salgın hastalıklardan toplu ölümlere kurban giderekten kendi sonunu hazırlayacaktı.   

       Gerçekten de kendi iç boşaltım sistemine baktığımızda;

      -Böbrek,

      -İdrar kanalı,

      -İdrar torbası şeklinde üç sacayağı üzerine kurulu bir mükemmel sistem olduğu görülür.

      Bilindiği üzere yediğimiz gıdalar mide ve bağırsakta son derece özel enzimlerle ayrıştırılıp yapı taşlarına dönüştürülmesi sonucunda bir süre bekletilip sonrasında vücudumuz için hazır hale getirilen maddelerden gerekli olanlar ince bağırsak tarafından emiliminin akabinde kan ve lenfaya aktırılır. İnce bağırsak mukozasından geçemeyip arta kalan işe yaramaz posa haldeki artık maddeler ise vücudun başka bir yeriyle temas etmeksizin derhal kalın bağırsak ve anüs yoluyla dışarı atılırlar. Boşaltımın diğer bir kısmı da kandaki besin artıkları ile vücuda zararlı maddeleri süzen böbrekler, idrar kanalı ve idrar kesesinden müteşekkil organ topluluğunun oluşturduğu üçlü sistem yoluyla tahliyesi gerçekleşir. Böylece bu üçlü sistem sayesinde işe yaramaz artık maddelerin vücuda yapacağı zararların önüne geçilmiş olunur. Şayet vücudumuzda biriken zehirli maddeler atılmasaydı şüphesiz kendi kendimizi zehirlemiş olacaktık. Zira boşaltım ürünlerin en önemlilerinden protein metabolizması sırasında teşekkül eden azotlu maddeler olup bunlar amonyak, üre ve ürik asit olarak bilinirler. Ki, amonyak üreye göre, üre de ürik aside göre daha zehirli azotlu atıklardır. Dolayısıyla amonyak dışarı atılırken çok fazla suya ihtiyaç vardır. Keza ürik asitte suda çok az çözündüğünden dışkı ile birlikte atılmayı gerektirir. İşte bu ve buna benzer nedenlerden dolayı boşaltım sistemin önemi kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Dahası bu noktada boşaltım sistemin en önemli baş aktörü diyebileceğimiz böbrekler;  üreter, mesane ve üretra ile birlikte en önemli organımız olarak karşımıza çıkmaktadır. Derken böbreklerin başlıca görevinin:

      -  Zararlı metabolit ürünleri vücuttan uzaklaştırmak,

      - Kanın pH’ının, kan basıncının, osmotik basıncının ve vücut sıvısında yer alan birçok maddenin konsantrasyonunu düzenlemek olduğunu idrak etmiş oluruz.

     Belin arka kısmına isabet eden noktada her biri 150 gr ağırlığında fasulye şeklinde omurganın her iki yanına yerleştirilmiş ve aynı zamanda yumruk büyüklüğünde olan böbreklerimiz, belli ki süs olsun diye konuşlandırılmamış,  bilakis belli başlı bir görev yüklenmiş ve onun gereğini yapmak için vardır. Zaten bu organımızın gelişme safhalarını incelediğimizde böbreğin önemi daha iyi anlaşılmış olacaktır. Şöyle ki; böbreğin gelişimi anne rahmindeki bir bebeğin gelişim devresi itibariyle üç kategoride incelenip basitten gelişmişliğe doğru oluşan söz konusu safhalar:

-Pronefroz,

-Mezonefroz,

-Metanefroz olarak isimlendirilir.

     Pronefroz

     Pronefroz ilk böbrek olup, embriyonal hayatın üçüncü halkasında gelişmeye başlayıp sayıca 7 çifttir. Erken evrede ilkel bir glomerür görünümde olup pronefroz kanalları kloakta sonlanmakta.  Bu söz konusu tüple haftalık bozulmaya uğradıklarında bu kez pronefroz kanalı körelmiş halde gözükür.  Pronefrozun körelmiş ergin hali ise  Wolf kanalı’  olarak anlam kazanır.    

      Mezonefroz

      Pronefroz safhası tamamlandığında mezonefroz safhası start alıp bu ilk safhanın mezonefrozunda oluşan erkek üreme bezlerin geliştiği doku ise  Wolf cismi’ olarak anlam kazanır.  Derken embriyonal hayatın dördüncü ayına gelindiğinde mezonefron tüplerde yavaş yavaş rejenerasyon başlamasının akabinde erkek testisin duktus efferent (kanallar sistemi) kısmında epididimis (sperm kesesi dışı boşaltım yolu)  ve paradidimis (ilkin böbreğin böbrek kısmı)  bölümler oluşur. Bu arada mezonefroz kanalının kloak'a (dışkılık) açılan bölgede ise üreter (üst idrar kanalı) tomurcuğu oluşur.  

Metanefroz

      Mezonefroz safhası kaybolduğunda bu kez rde metanefroz safhası start alır. Nitekim bu safhada metanefroz iki yerden köken alır ki bunlar:

-Üreter tomurcuğu,

      -Embriyonal doku olarak adlandırılır. Hatta bu iki köken yapı embriyonal devrenin sekizinci ve dokuzuncu halkasında ikinci bel omuru seviyesinde yer alan üst arterlerden gelen kanla buluşur da.  İlk haftalar da bu buluşmaya rağmen yine de bu ilk halinde birtakım bozulmalar nüksedebiliyor. Dolayısıyla insanda gerçek manasıyla embriyolojik hayatın en olgunlaşmış evresi fetal böbrek ve fetal masküler sistem teşekkül ettikten sonraki fonksiyon kazanmış şekli daha anlamlı bir yapı arz eder.  Nitekim embriyolojik devrenin ikinci yarısından sonra bir bakıyorsun fonksiyon kazanan fetüs, idrarını amnion kesesine ve oradan allanto’ya aktarır hale gelir bile. Böylece fetal metabolizma artıkları plasenta yoluyla anne karnına geçip, oradan da annenin idrarına karışarak tahliye edilmiş olur.

      Böbreğin mediala doğru kısmında büyük damar ve sinirlerin, akciğerlerde solunum yollarının giriş kapısı diye addedilen hilus denen bir çöküntü var olup işte bu noktada üreter hilustan aşağıya doğru mesanede sonlanmış olur. Ayrıca böbrekler ince zengin kollojen lifli yapıya sahip olmanın avantajıyla üzerileri sağlam bir kapsülle örtüldüklerinden, kolay kolay karın boşluğu enfeksiyonlarından etkilenmezler. Nitekim böbreğin bez kısmı geniş bir sahayı içine alıp daha çok böbrek sinirleri denen sinus renalis ağıyla kuşatılmıştır. Sinus renalis aynı zamanda hilus’un daha içerisinde kalıp, kaliks major (büyük çanak) denen uzantılarla ilgili taşlaşma olayının gerçekleştiği bölge olarak dikkat çeker. Tabii bu arada böbrek taşı derken,  ister istemez aklımıza taş ocakları da düşmekte.  Hem nasıl aklımıza düşmesin ki bikere taş ocakları sayesinde bugünkü tarihi dokular, tarihi binalar ve tarihi kaleler asırlara meydan okumuştur. Ancak bahse konu olan bu taşlar söz konusu olunca böbrek için meydan okuyamamakta. Çünkü böbreğin bu kısmında oluşan böbrek taşları böbrek sancılarına sebep olup taş düşene dek bu sancılar devam eder de. Görüyorsunuz yumruk kadar büyüklükte tanımladığımız böbreğin fiziki yapısı burada bitmiyor. Neden derseniz gayet basit, şöyle ki; böbrekten uzunlamasına bir kesit alındığında dışta koyu kırmızı veya kahve renk içeren alanın korteksi, iç kısımda yer alan açık alanın ise medullar piramit kısmı temsil ettiğini görürüz.  Bu arada medullar piramit üzerinde yer alan 8-10 civarında şeritsi yapıların ise RNA piramidi olduğunu fark ederiz. Bu arada hazır piramitten söz etmişken hani şu meşhur tarihi Mısır piramitleri var ya, işte bu söz konusu piramitlerden daha şahika eser yapı satır aralarında da belirttiğimiz üzere böbrek yapımızda zaten dizayn edilmiş durumda. Nitekim böbreklerde konuşlanmış her piramidin yan taraflarında renal lob olarak belirtilen şeritler yer aldığı gibi her piramidin yapısında papillaya doğru yönelik ışınsal ve kahverengi çizgilerde yer alır. Tabii ki bu çizgiler idrar tüplerinin kıvrımsız parçaları ve kan damarlarından başkası değildir. Dahası her papillanın tepesinde uçları kalikse (küçük odacıklara)  açılan 20-25 kadar küçük delikler bulunur. Bu delikler mevcut silli demetlerin bulunduğu çubukçuklar (kanallar) olması hasebiyle rahatlıkla idrar kalikse gönderilebiliyor. Çubukçukların bir kısmı idrar oluşumunda bir kısmı da kanın süzülmesiyle ilgili bölgeleri içerir. Ki; bunlar Tıp dilinde nefron olarak bilinir.  Nitekim böbreklere kan getiren damara böbrek atar damarı denirken böbrekten çıkarak süzülmüş ve temizlenmiş haldeki kanı taşıyan damara da götürücü atardamar denmekte. İyi ki de nefronlar var da bu sayede kandan alınan atık maddeler idrar şeklinde vücuttan uzaklaştırılabiliyor. İşte bu noktada böbrekler günde 150 litre bir kanı iki saatte ustalıkla süzebilecek şekilde donatılmış bir organımız olarak adından söz ettirmiş olur. Hem nasıl adından söz ettirmesin ki, böbreklerin morfolojik olarak incelediğimizde dışta bir zar, altında kabuk kısım ve kabuğun altında kabuğa dik yan yana uzanmış halde tıpkı bir yumak ipliğini andıran incecik boruları bağrında taşıyan nefron kanallarıyla donatıldığını görürüz. Söz konusu nefron kanallar 1-3 milyon sayıda olup adeta bir metropol kentin başından sonuna bir ağ şebekesi gibi saran kanalizasyon kanallarını donatacak işlev üstlenmiş durumdadırlar. Böylece kıvrık kuyruklu ve koca kafalı solucanı andırır yapıda donatılmış nefron yapı, böbreğin en gözde ünitesi olarak dikkat çeker de. Hatta bu söz konusu ünite sırf bunla dikkat çekmez kendine özgü donanımıyla havuzcuğa açılaraktan süzme işlemlerini üstlenmesiyle de dikkat çeker. Ayrıca böbreğin kabuk kısmında yer yer kümelenerek kılcallaşan atar ve toplardamarlardan oluşan iki işleyen sistem daha vardır ki; bunlar böbreklerin iç ve dış üriner sistemi olarak iki alt başlıkta kategorize edilirler:

     Glomerulus kılcal üriner sistem  

     Adından da anlaşıldığı üzere adına uygun davranıp kılcal sistem içerisinde dağılmış durumda glomerulus bir kılcal bir üriner sistemdir bu.  İşte böylesi bir üriner sistem sayesinde doku arası sıvılarla birlikte fazla su ve suda erimiş maddelerin tubulerden kılcal damarlara kolayca giriş ve çıkışlar sağlanmış olur. Yani vücuttaki sıvı filtre edilip osmoz ve difüzyon yoluyla giriş ve çıkış işlemleri yürütülmüş olur. Öyle ki böbreğe gelen kanın % 85’i yüzeysel nefronlardan geçerek böbreğin etrafında ki peritübüller kılcal damar yoluyla taşıma işlemi (permeaz sistemiyle) gerçekleşir.  Hatta bu sistemin 30-40 çeşidi olduğundan bahsedilip hücre içerisinde oksidatif metabolizmayla ortaya çıkan enerjinin bir bölümü bu tür işler için kullanıldığı gözlemlenmiştir. Bu demektir ki ihtiyaç olan maddeler ulaşılması gereken yerlere bu enerji sayesinde taşınarak özel servis yapılmakta.

      Renal Medulla üriner sistem

      Böbrek korteksin (kabuğun) 1/3’i iç nefronlar, 2/3’si ise dış nefronlardan meydana gelmiştir. İç nefronlar renal medulla olarak adlandırılır. Söz konusu iç ve dış yapı total böbreğin %15’lik bir bölümünü oluşturur.  Nefronlardan geriye kalan %85’lik bölüm ise korteks sahası dolaşımın dışında kaldığından dolayı bu kısımdan kan geçmemektedir. Neyse ki bu durumda jukstamedullar nefron ve renal medulla devreye girip kanın geçmesi noktasında bir nebze olsun geçiş sağlanmakta. Fakat akut böbrek yetmezliği durumlarında bu jukstamedullar sistemin artık bu noktada aciz kalıp masküler damarın idrarı yukarı doğru tam olarak süzemediği gözlemlenmiştir.

                                                     İdrar süzüm işlemleri

     Nefron başlangıçta ince duvarlı huninin geniş kısmı gibi olup bu ince duvarlara Bowman kapsülü denmektedir. Daha sonra söz konusu kapsül kıvrımlı tüp sistemi şekline dönüşür. Belli ki bu kapsül içerisine usta bir el tarafından glomerulus adı verilen ince ve narin kapiller yumaklar yerleştirilmiş. İşte bu yerleştirilmiş kapiller yumak ve onu çevreleyen huninin kapsülü diyebileceğimiz yarım ay şeklinde küremsi yapı ile birlikte malpigi cisimciğini oluştururlar. Bu cismin sıradan bir cisim olmadığı vaskular ve idrar kutbu diye çift kutuplu olmasından anlaşılır. Nitekim vasküler kutup; afferent lenfatik damarların girip çıktığı kutup olarak adından söz ettirirken idrar kutbu ise bağırsak çeperinden kana geçen suyun miktarını tespit edebilen bir uç kutbu olarak adından söz ettirir.  Böylece idrar kutbun belirleyici özelliği sayesinde su miktarının azalması durumlarında hücrelerin kurumasının önüne geçilirken suyun fazlalığında ise hücrelerin turgorlaşıp (şişip) boğulmalarının önü alınmış olunur. Zira su fazlalığı ister istemez idrar olarak dışarıya atılmasını gerektirecektir. Yani bu iş başlangıçta nefronun renal malpighi cisimciği ile başlayan ve aynı zamanda kolektör tüplerinin başlangıcına kadar devam eden idrar tübüller denilen bir sistem içerisinde gerçekleşir.  Anlaşılan bu sistem mevcut sıvının %99’unu süzüp idrar üretmekte, daha sonra üretilen idrar dışarıya tahliyesi için böbrek parankiması üzerinden idrar boşaltım yoluna aktarılır. Böylece boşaltım yolları düz kas avantajı veya kasılıp büzülme refleksleri sayesinde boşaltım işlemleri rayına oturmuş olur.

        Özetle nefronu takip eden süzme işlemleri ile ilgili kısımları 6 ana başlıkta toparlayabiliriz. Bunlar:

-Malpighi cisimciği (Böbrek yumacığı),

-Tubulus contortus (proksimalis- yumak biçiminde),

-Tubulus rectus proximalis,  

-Henle kulpu.

      -Tubulus rectus distalis.

      -Tubulus contortus distalis (yumak üst tüpleri).

      Bu arada idrar oluştuğunda böbrekte şu işlemler gerçekleşir. Bunlar sırasıyla:

      - Filtrasyon,

-Reabsorbsiyon (geri emilim),

      -Eksraksiyon ve sekrasyon (salgılama) gibi işlemleri kapsar. İşte görüyorsunuz idrar deyip geçmemeli, birçok filtrasyon, reabsorbsiyon, eksraksiyon ve sekrasyon gibi süzme aşamalarından geçtikten sonra ancak vücuttan tahliyesi söz konusu olabiliyor. Madem öyle bakalım neymiş bu safhalar bir görmüş olalım:

     Filtrasyon

      Filtrasyonu kan plazmasının böbreklerin glomerulus (kılcal damar yumağı) süzme membranından kalbin oluşturduğu hidrostatik basınç farkı sayesinde gerçekleştirdiği süzülme işlemi olarak tarif edilir.  Kelimenin tam anlamıyla süzülme kanın filtre edilmesi demektir. Filtre edilecek sıvı akışkanlık çoğu kez hidrostatik basınçla sağlanmakta.  Öyle ki membran zarının iki tarafı arasındaki hidrostatik basınç farkının böbreklerde ultrafiltrasyon işlemlerinde önemli etken unsur olarak kendini gösterir. Nitekim şekilli eleman olmayan proteinsiz ve lipoitsiz yapılar ancak bir ince filtrasyon işlemleriyle geçişi sağlanmakta. Şayet idrarı süzen filtreler hidrostatik basınçla düzenli bir şekilde çalışamaz hale gelirse kandaki üre miktarının çoğalmasıyla birlikte üremi hastalığının nüksetmesi an meselesidir diyebiliriz. Zira üremi ileri ki safhalarda öldürücü hastalık olarak çıkmakta.

Reabsorbsiyon (geri emilim)

      Reabsorbsiyon tubulus kanalında ki sıvıdan bir maddenin peritübüler sıvıya geri emilim olarak geçmesi olarak tarif edilir.

Ekstraksiyon ve sekresyon

Ekstraksiyon ve sekresyon işlemleri tamamen kan ve peritübüler kılcallar içerisindeki sıvıdaki bir maddenin tubulus boşluklarına nakli işlemidir. Bu işlemlerin bir kısmı zarsız ortamda birbirleriyle kavuşması şeklinde tarif edilen basit difüzyonla gerçekleşir. Böylece yoğunluğu yüksek olandan düşük olana doğru hareket edilmesi sonucunda götürülme işlemleriyle birlikte denge sağlanmış olur. Bu noktada ister istemez difüzyonla geçiş yapamayanların hali nice olur sorusu akla gelecektir. Hiç kuşkusuz böyle bir durumda basit difüzyonun tersi aktif taşınma diye bilinen düşük yoğunluktan yüksek yoğunluğa geçiş olayları diyebileceğimiz çözüm yolu devreye girecektir. Bu tür geçişlerde özellikle hücre metabolizması işlemleri sonucu doğan enerji kullanılır. Kaldı ki dokuların tümüne yarayacak olan 1000 ml’den fazla kanın böbrekten geçmek zorundadır. İşte bu ve buna benzer böylesi mükemmel geçiş sistemleri sayesinde normal vücut metabolizmasına sahip bir insan için kanın bütün plazması tazelenmek üzere 27 dakikada bir glomerüler filtrasyon miktarı ayarlanıp böbreklerden süzülme işlemi tamamlanmış olur. Nitekim iki böbreğin dakikada süzdüğü kan miktarı 1 litreyi bulabiliyor.  Bunun anlamı vücuttaki kanın tamamının yaklaşık her 5 dakikada bir süzülmesi demektir. Tabiî bu iş sıradan bir süzülme işlemi olarak kalmayıp bu arada böbreğe akıp gelen kan içerisinde var olan tuz, üre, ürik asit vs. türü maddeler nefron boruların üst kısımlarında kesecikler üzerinde kümelenen kılcal damarlar vasıtasıyla süzülüp havuzcukta idrar halinde toplanmakta. Derken idrar kanalları vasıtasıyla idrar kesesine geçen sıvının birikmesiyle birlikte idrarı dışarı atma ihtiyacı duyup işte bu uyarıya binaen böbrekten süzülüp gelen idrarı vücudumuzdan dışarı ataraktan rahatlanmış olunur. Şayet yarım litre idrarı rahatça depolayabilen idrar torbası (mesane) olmasaydı ara vermeksizin süzülen idrarın yine devamlı suretle vücuttan dışarı atılması gerekecekti ki, böyle yaşamak elbette işkence olacaktı.

         Baştan itibaren anlatmaya çalıştığımız yaklaşık 1 milyon kadarcık minicik süzgeçler, belli ki ilahi bir güç tarafından boş yere konumlandırılmamış. Bilakis belli bir plan dâhilinde kanın süzüm faaliyetleri yürütüldüğü gibi bu arada böbreği asıl en çok uğraştıran et, yumurta gibi hayvansal gıdalara ait proteinlerin sindirilmesi sonucu ortaya çıkan maddelerin geçişi ve tahliye işlemleri de yürütülmüş olmakta. Hele bilhassa süzüm işlemleri esnasında kanımız temizlenirken,  kontrollü bir şekilde yapıldığı gözlerden kaçmaz da.   Nasıl mı? Mesela kandaki hücre elementleri, lipitler ve molekül ağırlığı büyük proteinler kalbur elekli zarlar tarafından kontrole tabii tutularaktan glomerul filtrasyondan geçilmesine izin verilmemesi bunun en bariz göstergesidir. Şayet bu artıklar gerektiği kadar kontrol edilmeyip geçmelerine izin verilseydi,  oluşan üre kana karışıp üremi hastalığının (üre zehirlenmesi)  nüksetmesine meydan verilecekti. Hakeza kandaki ürenin normalden az bulunması da bir başka felaket kaynağı olup bu durumda ister istemez karaciğer hastalığı oluşacaktı. Anlaşılan filtrasyon maddelerin filtrasyonla glomerülere geçmesinin sebebi, atılması lazım gelen ürik asit, NPN (BUN-azotlu madde), fenoller ve krezollerin boşaltılmasını sağlamak içindir. Bu yüzden en iyi çözüm diyebileceğimiz mesaneden fazla ürenin boşaltılması esas alınmıştır. Nitekim çok tatlı yediğimizde vücudumuz bir yandan kan şekerinin artmasına paralel arta kalan fazlalık böbrek vasıtasıyla üre halinde boşaltırken, diğer yandan aşırı tuzlu yemeğe bağlı olarak kana geçen tuzun fazlası da yine aynı yöntemle tahliye edilip denge ayarı gerçekleşmiş olmaktadır. Böylece bu olayla birlikte hem hipergliseminin önüne geçilmeye çalışılır, hem de tansiyonun yükselmemesi için seferber olunur.

  Böbrekte ekstra edilen (boşaltılan)  diğer maddeler ise K (Potasyum); Amino asitler, Ca, NH3, Mg, Sitrik asit, Üre, Oksaloasit, Laktik asit, Pürinler, 1-2 lökosit, ürik asit, bazı boya maddeleridir. Anlaşılan böbrekte böylesine intizam içinde donatılmış işleyen bir sistem olmasaydı hayat dengemiz altüst olacaktı.

                                                  Anjiotensin oluşum etkisi

Böbreklerden kan geçişi sırasında kanın boşalttığı maddelerin bir uyum içerisinde yürümesi renin enzimi etkisiyle gerçekleşir. Dahası bu enzim sayesinde kanın süzülmesini kolaylaştıracak şekilde böbrek içi kanalların daralması veya genişlemesi sağlanmakta. Öyle ki,  özel bir grup hücre tarafından salgılanan renin enzimi   anjiyotensinojen (AGT) molekülünü parçalaması sonucunda yapısını değiştirip amino asitli anjiyotensin-1 maddesini oluşturmakta. Derken bu madde birkaç saniye içerisinde akciğerden Anjiyotensinn-2’ye dönüşüp kanın süzülmesinde asıl etken unsur olur. Fakat bu etkinlik dozunu aştığında su kaybına sebep olup ölüme kadar götürebiliyor. Nitekim akut böbrek yetmezliğinde anjiyotensin-2’yi parçalayan enzimlerin salgılanmaması üre zehirlenmesine (ani komalar) yol açtığı bir vaka. Dolayısıyla tedavide renin enzimi ihtiva eden ilaçlar kullanılarak bu tür olası risklerin önüne geçilmeye çalışılır. Renin enzimi kanda kaldığı sürece etkisi iki şekilde olmaktadır:

-Kılcal arterlerde( kılcal atardamarlar) kan basıncını artırmakta,

-Kan basıncının artması ile birlikte böbrek üstü bezinde aldesteron salgılaması sağlanmakta. Böylece aldestron hormonu böbreklerde fazla tuz ve su tutunmasına yardım edip kan basıncının dengede kalması sağlanır.

                                                        Kalın bağırsak (Rektum)

     Bilindiği üzere ince bağırsağın iç yüzeyinde bulunan ince uzantılar villus olarak addedilip aynı zamanda bu bir mukoza kıvrımıdır. Dahası rektumun son kısmı hariç diğer bölümler villus yapıdadır. Nitekim bağırsaklardan kesit alındığında kalın bağırsak mukozasının düzgün olduğu görülecektir. Dolayısıyla kalın bağırsakta absorbe işlemi ince bağırsaklardaki gibi aktif olmayacaktır, sadece burada su emilimi vuku bulmakta. Daha çok rektum kalsiyum ve magnezyum gibi madensel tuzların atılma işleminin gerçekleştiği bölüm olarak da işlev görür. Hatta bu işlem rektum iç kısmındaki mukusun bağırsak yüzeyini kayganlaştırması sayesinde gerçekleşmekte. Yine ayrıca bağırsağın sonuna doğru gittikçe dışkı artıkları bu sümüksü mukus sıvısı sayesinde dışarı atılabiliyor.

        Kalın bağırsağın son kısmında kanala açılan kısmın 2 cm yukarısında membran ile deri arasında bir geçiş zonu bulunur. Bilhassa bu son kısımlarda kıl, ter ve yağ bezleri ile venöz pleksus denilen büyük ven plakaları sıralanmakta. Ayrıca bu kısımda bağ dokusu denen lamina propria tabakası vardır ki, şayet bu tabaka içerisinde anormal ven genişlemesi durum nüksederse hemoroide (kanamaya) neden olabiliyor. 

         Velhasıl-ı kelam öyle anlaşılıyor ki boşaltım sistemin biyolojik hayatın bir gerçeği, nitekim tatlı sularda yaşayan tek hücreli organizmalarda boşaltım kontraktil kofullar görev yaparken,  yassı ve yuvarlak solucanlarda protonefridiumlar (alev hücreleri) görev yapmakta. Hakeza halkalı solucanlarda bir çift nefridiumlar görev yaparken tüm omurgalı hayvanlarda ise böbrekler bu görevi üstlenip böylece bu sayede besinlerin bir kısmı depo edilirken diğer arta kalanlarında süzüm işlemlerin ardından tahliye edildiği işleyişine şahit olmaktayız.

            Vesselam.

https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer

 

11 Mart 2023 Cumartesi

Hayy'dan Hu'ya Yaratılış Mucizesi


Hayy'dan Hu'ya Yaratılış Mucizesi

  •  
Bir kısım bilim adamları ateizmin etkisi altında kalarak yaratılan her varlığı tesadüfi bir eser olarak görüp iki yüzyılı aşkındır pozitivist felsefe davası gütmekteler maalesef. Güya ellerine tutuşturulmuş içi boş pozitivist felsefi reçetelerle insanların yaratılış mucizesine olan inancını sarsıp inkâr noktasına getireceklerini sanıyorlar. Oysaki her şeyden önce sınırlarına hayallerin bile yetişemeyeceği uçsuz bucaksız bir âlemde yaşıyoruz. Dolayısıyla böylesi uçsuz bucaksız bir âlem içerisinde yaratılış mucizesini insanların nazar-ı dikkatinden göz ardı edilip inkâr etme noktasına nasıl getirilebilir ki? Düşünsenize içinde konumlandığımız Samanyolu Galaksisi bile yüz milyar rakamlı gibi bir sayıya tekabül ederken en az bunun iki misli kadarda galaksi âlemin hudutları içerisinde aydınlık güneşimiz gibi iki yüz milyar rakamlı bir sayıda yıldızlar topluluğunun varlığı söz konusudur. Şimdi sınırlarına insan hayallerinin yetişemeyeceği böylesi mükemmel varoluş ve yaratılış mucizesi karşısında görmezden gelinip inkâr edivermek ne mümkündür. Bir kere her şeyden önce insan olarak bizatihi kendi ruhi ve bedeni varlığımız küçük bir âlemdir, hatta bu noktada insan için büyük âlem diyen âlimler de var. Her ne kadar pozitivist felsefi akımlara kapılan bir kısım aklı evvel bilim adamları yoktan varoluşu inkâr etseler de bu hususta Elmalı Hamdi Yazır’ın “Ma’dûmun kendi kendine vücuda gelmesi, zâtî yok olanın bizatihi var olması imkânsızdır” anlamında dile getirdiği; olmayan bir şey kendiliğinden var olamayacağı gibi hiçbir şey de kendi kendine ademden vücut (yokluktan varlığa) bulamaz gerçeğini değiştiremeyecektir.
Evet, dile getirilen bu ifadede yokluk ademi temsil eden bir kavram olarak anlam kazanırken, varlık da vücudu temsil eden bir kavram olarak anlam kazanmakta. Dolayısıyla Sezai Karakoç’un “Yoktan da vardan da öte bir vardır / Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır” şiirinde yerini bulan ilahi mucizenin üzerine söz söyleme cüretinde bulunmaya yeltenen bir takım pozitivist, felsefi ve materyalist akımların ileri sürdükleri afaki hipotezler bilimsel çalışmalara asla kaynak teşkil edecek tezler olmayacaktır. Baksanıza adamlar yüzlerine taktıkları ‘Pozitivist Bilim’ maskesi altında sinsice önümüze koydukları yaratılışı inkâr eden içi boş suni reçetelerle insanları ruh köklerinden uzaklaştırıp maddenin kölesi yapma peşindelerdir. Her ne kadar etiketleri ve rozetleri cüsselerinden büyük bu tip sözde bilim adamlarının ikide bir ruh köklerimizle oynamaları canımızı sıksa da yine de oturup başımıza karalar bağlamak yerine asıl bu noktada bize düşen onların kirli emellerini boşa çıkartacak kendi varoluş kaynağımız yaratılış mucizesi tezlerimizi ortaya koymak olmalıdır. Hem kaldı ki bilimsel çalışmalara dayanak teşkil edecek tezler ortaya koyalım ki; bizden sonraki kuşaklar içi boş teorik suni hipotezlere kurban edilmesin. Hele ki günümüzde adından sıkça sözü edilen uzay ve fen bilimleriyle iştigal eden Teknofest gençliği adına bunu yapmaya mecburuz da. Zira böylesi teknolojik donanımı haiz gençliğe ne pozitivist bir akım ne evrimci bir akım ne de materyalist bir akım rehber olabilir. Şu iyi bilinmelidir ki; insanın ete kemiğe bürünmesinden hareketle onu sırf maddi varlık olarak görmek evrimcilerin tam da arzuladıkları hayvan mertebesine indirgeyici akla ziyan bir bakış açısıdır. Bu yüzden bizim bakış açımızda yer alan Yüce Allah’ın yarattığı her varlıkta tecelli eden mucize-i rabbaniyeler doğrudan bizim için yaratılış mucizesine olan inancımızı pekiştirmeye yettiği gibi inancımız gereği Âdem'den (a.s) bugüne insanı hep “Allah’ın mukaddes emaneti eşref-i mahlûkat bir varlık” olarak görmemize de yetmiştir. Evrimciler gibi biz asla ve kat’a insanı maymun gibi bir mahlûk olarak görmedik, görmeyiz de.
Unutmayalım ki insanı hayvan mertebesine ve maddi bir varlığa indirgeyen Darwinizm, pozitivizm, materyalizm ve Ateizm taraftarı akımlar fen bilgisi derslerinde yaratılış mucizesinden bahsedilmesinin bilime aykırı olduğundan dem vurmaktalar habire. Oysaki bilimin uğraşı alanı olan cemadat, nebatat, hayvanat ve insanat kendi içinde başlı başına birer laboratuvar âlemler olup, bu söz konusu laboratuvar âlemlerinden neye elimizi atsak her bir fiil failine, eser ustasına, sanat sanatkârına nisbetle Yüce Allah’ın yaratılış mucizesine işaret etmekte. İşte fen bilgisi derslerine bu yönden bakıldığında yaratılış mucizesi dediğimizde bilimle hiçbir şekilde tezat teşkil etmeyip tam aksine Allah’ın ilim sıfatının tecellisi bir bilim dalı olduğu görülecektir. Bu nedenledir ki fen bilgisi derslerinde işlenen her bir konunun Allah’ın yaratılış mucizesine ayna teşkil etmesi hasebiyle Hayy’dan Hu’ya Allah demekten kendimizi alamayız da. Düşünsenize 30 yıl öncesinde kendisi ateist olup ancak 56 yaşına geldiğinde insan DNA’sının şifrelerini çözüp bilim dünyasına adını yazdıran Dr. Francis Collins’in “Laboratuvarda çalışırken Allah’ın varlığını hissettim” haykırışıyla ateizmden yaratılış mucizesi çizgisine gelmesi Allah’ın ilim sıfatının bilim üzerinde tecellisinden maksadımızın ne olduğu noktasında meramımızı açıklık getirmeye yetmiştir. Her ne kadar yaratılış mucizesinin ilk anlarına şahit olmasak da ilk insanın topraktan vücuda geldiğini, kâinatta her var oluşun tesadüfi oluşuma geçit vermeyecek şekilde yaradılış gayesine uygun olarak yaratıldığını biliyor olmamız ve Yüce Allah’ın sıfatlarının yarattıkları üzerinde tecelli ettiğini görüyor olmamız bizim için iman etmemize kâfi sebeptir zaten. Zira Yüce Allah (c.c) “Onları, ilk defa yaratıp inşa eden diriltecektir. O (Allah ki) her türlü yaratmayı hakkıyla bilendir” (Yasin, 79) ayeti celilesi mucibince tıpkı yeryüzü sathını yağmurlarla diriltip envai türlü bitkilerle hayy kıldığı (diri, canlı tutup) gibi ilk insanı da topraktan yaratıp ruh üfleyerek hayy kılmıştır. Madem öyle, bize bu noktada Yüce Yaradan’a hamdü senâ eyleyip yaradılış gayemize uygun Hu nefesimizle zikir eyleyerekten anmak düşer.
Gizle

Yayın Tarihi:07.08.2023
ISBN:9789754492996
Dil:TÜRKÇE
Sayfa Sayısı:844
Cilt Tipi:Karton Kapak
Kağıt Cinsi:Kitap Kağıdı
Boyut:20 x 28 cm

https://www.kitapyurdu.com/kitap/hayydan-huya-yaratilis-mucizesi/655974.html&filter_name=selim+gurbuzer

10 Mart 2023 Cuma

BİYOLOJİK ECZACILARIMIZ


                                   BİYOLOJİK ECZACILARIMIZ  

             SELİM GÜRBÜZER

            Sindirim sistemi ağızla başlayıp mide ve bağırsakta son bulan bir sistemdir. Şöyle ki; besinler ağızdan başlamak üzere etten bir boru içerisinde mekanik ve kimyasal değişikliğe uğrayıp takriben 9 metrelik bir güzergâh boyunca yolculuğunu devam ettirir. Derken insan bağırsağında emilen moleküller çeşitli iletim araçları vasıtasıyla görev alanlarına göç etmiş olurlar. Tabii bu sıradan göç değil, öyle ki öncesinde pinositoz yoluyla parçalanan moleküller protein ve amino asit gibi yapı taşı halinde membrana sarılı olarak kılcal damarlara taşınırlar, sonrasında da malum gittiği yerlerde ecza işlemine tabii tutulurlar. Hiç kuşkusuz bu gidilen yerlerde en önemli ecza işlemcimiz vücudumuzun kimya fabrikası diye bilinen karaciğerden başkası değildir elbet.  Karaciğer eczacısına konuk olan moleküller en ince ayrıntısına kadar adeta ince elenip sık dokunaraktan hem yakım işlemleri gerçekleşir hem de yıkım enkazı diyebileceğimiz safranın bağırsağa atılım işlemleri gerçekleşir.

          Peki, sindirim organları dünyasında durum vaziyet bu iken hücre âlemi içerisinde sindirim işlemleri nasıl bir yapı üzerine kuruludur?  Hiç kuşkusuz bu âlemin içinde de tıpkı organeller arasında gerçekleşen bir benzer yapının aynısı söz konusudur. Zira endoplazmik retikulum tarafından imal edilip sitoplâzmaya sindirilmesine yönelik içerisi besinle dolu hazır paketlenmiş halde gelen besin kofulu türünden konuklar lizozomlarca karşılanırlar.  Gelen konuk paketler cinsine göre değişiklik gösterip, şayet besin kofulu fagositoz sonucu oluşmuşsa fagositositik vezikül olarak muamele görür,  pinositoz sonucu meydana gelmişse pinositoz kesecikler olarak muamele görür. Böylece bu isimlerle faaliyetlerini yürütürler. Değim yerindeyse her iki vezikülde hücrenin bir nevi midesi ve bağırsağı hükmünde bir kimlikle faaliyette bulunurlar. İşte bu noktada lizozomlara sadece veziküllere dokunmak düşer, böylece bir dokunuşla membran delinip kendilerine gösterilen muameleden maksat hâsıl olur da.  Hatta bu arada lizozom bünyesinde yer alan enzimlerce vezikül maddeleri parçalanıp ayrıştırma işlemleri de ihmal edilmez. Nitekim tüm yapılan işlemlerin ardından sitoplâzmaya geçmesi uygun görülenler sindirim ürünleri olarak geçirilir, uygun olmayanlar ise hücrenin uygun olan kısmından vezikül halde dışarı atılmış olunur. Ve tahliyesi gerçekleşen bu ürünlere boşaltım kofulu denmektedir. Görüldüğü üzere canlının en küçük birimi olan hücre âleminde üç hareket birden gerçekleşmekte olup bu hareketler üç aşamalı diyebileceğimiz sindirme, rezorbe (emilme) ve boşaltım şeklinde tezahür etmektedir. Ve bu üç sacayağı üzerine kurulu vezikül paketleme sistemi adeta sindirim bezlerinin adeta bir kopyası şeklinde eczacı bir duruş sergilemiş olurlar.

          Lizozomlar çeşit çeşit olup her birinin iç kısmı enzim içeren sıvılarla yüklüdür. Nasıl ki safra kesesinin delinmesiyle vücuda yayılan zehir tehlike arz ediyorsa aynen öyle de lizozom membranın açık vermesiyle de içerisindeki enzim içeren sıvıların sitoplâzmaya yayılma riski söz konusu olabiliyor. Yani bu riskle birlikte sitoplâzmanın hidrolitik parçalanmasının akabinde hücrenin intiharına yol açılabiliyor.  

         Her neyse sonuçta hücre âlemi içerisinde sindirim işlemleri böyleyken, kim bilir boşaltım işlemleri nasıldır. Şimdilik sadece şu kadarını söyleyebiliriz ki; hiç kuşkusuz boşaltım işlemi de kontraktil kofullar (kasılabilen kofullar) vasıtasıyla gerçekleştirilir. Bilindiği üzere suyun aşırısı da zararlı azı da. Dolayısıyla suyun dengede tutulması için kofullar tıpkı bir hücreli amip, öglena ve terliksi hayvanlarda olduğu gibi stoplazmaya giren fazla suyu depolayıp belirli bir hacme ulaştığında ani kasılma hareketleriyle pompalayarak hücre dışına tahliye işlemlerini gerçekleştirmiş olur.

       Hâsılı öyle anlaşılıyor ki; sindirim hadisesi sadece organ düzeyinde değil mikro düzeyde gerçekleşen bir biyolojik eczacılık programıdır.  Nitekim angström milimetrenin yüz binde bir olması hasebiyle daha çok enerji meseleleriyle ilgili mikro düzeyde bir birim olup, bu birim sayesinde mikro âlem ölçülmeye çalışılır da. Madem öyle, bize bu noktada  “Ne mutlu bu ölçümler eşliğinde biyolojik ecza programının idrakine varanlara” demek düşer.   

                                                           Karaciğer

          Tabii hücre yapısı içerisinde işlem gören mikro düzeyde birimlerin en önemli makro düzeyde işlendiği organellerin başında karaciğer gelmektedir. Malumunuz altın, gümüş ve bakır gibi birtakım maddeler tabiatta saf halde bulunurken saf halde bulunmayıp fakat bir kısım kimyasal maddelerle reaksiyona girmek suretiyle bileşik halde bulunan madenlerin varlığı da söz konusudur.  Ancak saf halde ya da bileşik halde hiç fark etmez sonuçta bunlarında işlenmesi icab eder. Zira işlenmezse hiçbir anlam ifade etmez.   

         Peki, tabiatta maden olur da vücudumuzda olmaz mı? Elbette olur. Nasıl ki her hangi bir madeni saf olarak elde etmek için birçok işlemler gerektirip yatağından çıkarıldığında arta kalan kil ve taş gibi maddeler ayıklanması icab ediyorsa, aynen öylede karaciğer organımızda buna benzer işlemlerin alasını yapan bir eczacımızdır.  Bu yüzden karaciğer organımızı yaratan Allah’a ne kadar şükretsek azdır. Çünkü söz konusu bu eczacımız bizim idrakimizin dışında bizden habersiz vücudun ihtiyacı olan tüm cevherleri adeta bir kuyumcu gibi işleyip üretmek için canhıraş bir şekilde çalışmakta. Tabii tüm bu işlemleri yaparken de yalnız değildir, dalak, öd ve böbreklerde yardımcı eczacı elemanlar olarak takviye edilmişlerdir. Nitekim takviye kuvvet olarak öd safrayı belirli bir sistem içerisinde işlerlik kazanmasına aracı olduğu gibi böbreklerde idrarı süzüp mesane yoluyla dışarı atılmasına aracı olmakta.  

        Evet, baş eczacımız karaciğer kırmızımsı kahverengi renkte olup, aynı zamanda karın boşluğunun sağ üst kısmında veya diyaframın sağ alt yanında yer alan vücudumuzda mevcut salgı bezlerin en büyüğü olarak dikkat çekmektedir. Ayrıca dört parçadan meydana gelen karaciğer cidarı ince bir zarla kaplıdır, Karaciğerin mikroskobik incelemesine baktığımızda milyonlarca lopcuklardan meydana geldiği ve her bir lopcukların aralarında dokularla bağlantılı kanalların varlığı görülür. Belli ki tüm bu donanımlar süs için donatılmış değillerdir, bilakis belli bir gayeye yönelik için donatılmıştır. Yine de bu demek değildir ki hiçbir şeye muhtaç değillerdir,  bikere karaciğer hücreleri sürekli faal durumda oldukları için bir noktadan sonra bol kana ihtiyaç gösterip bu yüzden çok yaygın damar ağıyla donatılmışlardır.  Beslenmeleri içinde mide, ince bağırsak ve dalaktan gelen toplardamarlar ağı ve aorttan (büyük atardamar) ayrılan bir atardamar kolu da bu iş için tahsis edilmiş durumda. Öyle ki, ince bağırsakta emilerek kan yoluyla gelen besinler maden tuzları veya vitaminler karaciğer tarafından depo edilip ihtiyaç anında vücuda yarayışlı hale getirilerek gerekli bölgelere sevk edilmekteler. Tabii yarayışlı hale getirmek derken besinlerin rafine edilme işlemlerini kast ediyoruz. Nitekim glikojene dönüştürülmüş şeker, yağ asitleri ve amino asitler vücut tarafından kullanılmaya hazır halde karaciğerde bekletilir. Yetmedi bu arada rafine işlemleri ve yürüttüğü bir takım faaliyetler esnasında açığa çıkan artık maddelerin zararlı hale gelmelerinin önüne geçmek için de sarı renkli acımsı öd sıvısını salgılamanın yanı sıra safra kesesi sayesinde safra salgısını çıkarıp safra kanalı vasıtasıyla 12 parmak bağırsağına dökülme işlemleri de gerçekleşmiş olur. Hatta safra kesesi bununla da yetinmeyip bağırsakları nemli tutmasıyla birlikte emilmeyi kolaylaştırıp yağların sindirilmesine yardımcı olduğu gibi ayrıca karaciğer tarafından süzülen zehri bağırsak yoluyla dışarı atılmasını da sağlar, Malum salgılanan safranın bir kısmı ise safra kesesinde depo edilir. Ancak şu da var ki safra hastalarının ameliyatla safra kesesi alınmadığı durumlarda hazım problemleri yaşadıklarından birçok yiyeceği yiyemedikleri gözlemlenmiştir.

         Kan şekerinin denge ayarı vazifesi daha çok karaciğerin sorumluluk alanına girmektedir. Dolayısıyla beyindeki şeker dengesini ayarlama merkezinin talimatlarına göre çalışan böbrek üstü bezi ve pankreas salgıları,  bir noktada karaciğerin glikoz üretme faaliyetini de idare etmektedirler. Bu mekanizmanın düzenli çalışmaması halinde karaciğer fazla şeker imal edeceğinden şeker hastalığının meydana gelmesi her an kaçınılmaz bir hal alabiliyor.

         Karaciğer bedenimizin istemediği proteinleri üre haline dönüştürerek böbreğe havale eder, böylece böbrek tarafından süzülerek gelen sıvı mesane aracılığıyla idrar şeklinde vücuttan dışarı atılması sağlanır. Zaten bu kurulu eczane sistemi olmasaydı zehirli maddelerin vücudumuzu istila etmesiyle birlikte yaşama imkânımız kalmayacaktı. Kaba artıklarda malum gaita şeklinde anüs yoluyla tahliye olmaktadır.

           Şu bir gerçek 7/24 saat hiç durmaksızın çalışan ecza fabrikamızın çarklarına bir haller gelse halimiz nice olurdu.  Yine de fazla endişelenmeye gerek yok diyebiliriz, olası arızalar karşısında karaciğere kendi kendini tamir etme özelliği de söz konusudur. Düşünsenize ameliyatla karaciğerin bir kısmı alınsa bile geriye kalan diğer hücreler hızlı bir şekilde çoğalarak eksik kısmı tamamlayabiliyor. Hatta karaciğer 64 parçaya bölünüp 63’ü alınsa kalan tek parçadaki hücreler çok seri bir şekilde çalışarak tam bir karaciğer oluşumunu yeniden inşa etmiş olmaktalar. Tabii karaciğerin mahareti burada bitmiyor. Dahası var. Mesela kansızlığı önleyen B12 vitamini ve zaman zaman akyuvar imal etmek için vardır.

           Öyle anlaşılıyor ki; karaciğer bir ömür boyu bizim bile haberimiz olmadan takriben 400’ü aşkın faaliyetiyle tüm ecza fabrikalarına taş çıkartırcasına görevini hiç bir şekilde aksatmaksızın tüm faaliyetlerini yürüten en güzide eczanemizdir

                       Plazma Proteinleri

     Tabii hücre yapısı içerisinde ecza işlemcisi diyebileceğimiz bir diğer mikro düzeyde birimlerden biri de proteinlerdir.  Bilindiği üzere hücre yapısı büyük ölçüde protein özellik göstermektedir. Nitekim kaslarda  % 30,  karaciğerde % 20-30, alyuvarlarda % 30 civarında protein bulunmaktadır. Hatta canlıların üremesi, gelişmesi ve bir takım genetik karakterlerin kuşaktan kuşağa aktarılması gibi faaliyetler protein içerikli maddeler sayesinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla proteinsiz hayat düşünülemez.  Yani proteinler hayati öneme arz eden enzimler dâhil tüm antikorlara kadar birçok yapıda yerini almaktadır.  Hatta şeker, tuz gibi moleküller ile kıyasladığımızda proteinlerin dev yapılı ve karmaşık moleküller olduğu görülecektir.  Öyle ki; molekül ağırlığı milyon rakamları bulan protein moleküllerin yanı sıra, molekül ağırlığı 6000 olan iki peptit zincirden meydana gelmiş insülin hormonu gibi proteinlerde mevcuttur. Zira bu zincirlerin birinci sacayağı 21, ikinci sacayağı ise 30 amino asit ihtiva edip toplamda 51 aminoasitle birlikte insülin molekülünü meydana getirirler. Anlaşılan o ki proteinin bulunmadığı alan gözükmemektedir. Aynı zamanda karbon, hidrojen, oksijen ve azot içeren en basit protein molekülün bile hiçbir tesadüfe meydan vermeyecek şekilde belli bir düzen içerisinde sahne almaktadır.  En iyimser tahminle bir insülin proteinin bir kereciğine de olsa tesadüfen meydana gelme ihtimali için gerekli 20 rakamını 51 ile çarptığımızda bu iş için değil bir evren ömrü, birkaç milyar kat ömrünün yetmeyeceği bir sonuca ulaşırız. Öyle ki;  İngiliz Biyokimyacısı Frederick Sanger 1945 yılında peptit zincirindeki amino asitlerin diziliş sırrını çözme adına başlattığı çalışma 1953 yılında tamamlanıp, gelinen nokta itibariyle sadece en basit protein molekülü diyebileceğimiz insülin hormonu keşfedilebilmiştir.

    Şu da bir gerçek ab-ı hayatımıza renk katan kanın ekseriyeti plazmadan meydana gelmekle beraber serum kısmını da dâhil ettiğimizde ortaya çıkan akışkan sıvıya kan denmektedir. Zaten tariften de kanın yapısını oluşturan eritrosit, lökosit ve trombosit denilen şekilli ecza elemanları narin yapılı bir incecik sıvı olan plazma içerisinde adeta tekne gezintisi yaparaktan hayatlarını bu şekilde sürdürdükleri anlaşılıyor. Hatta bu gezintinin son derece mükemmel olması için sıvının akışkanlığı, hatta miktarı gibi tüm ayarlamalar önceden düşünülmüş bile.  Bu ayarlamaları yapan organımız hiç kuşkusuz böbreklerden başkası değildir.  Oldu ya kan aşırı derecede sulandı, bu durumda böbreklerimiz ne güne duruyor, hemen suyun fazlasını süzmesiyle birlikte işleyen sistemin dengesi sağlanmış olurr. Kanımızdaki bir diğer en önemli ecza elemanı da hemoglobin proteinidir.  Nitekim hemoglobin insülin gibi basit bir protein olmayıp, bilakis 574 amino asitin belli bir nizam içerisinde bir araya gelmesiyle oluşan ve aynı zamanda molekül ağırlığı 68 bin olan bir ecza elemandır. Gelinen nokta itibariyle hemoglobinin yüzü aşkın cinslerinin olduğu tespit edilmiştir. Sanırım yukarıda insülinin tesadüfen meydana gelemeyeceğini gösteren ihtimal hesabından sonra hemoglobin molekülünün meydana gelme ihtimalini hesaplamaya kalkıştığımızda yine dudak uçurtacak rakamlarla karşılaşacağımız muhakkak.  Çünkü biri basit protein, diğeri ise son derece kompleks proteindir. Son derece karmaşık protein şuradan belli ki; hemoglobin proteini oksijeni akciğerlerden alarak vücudumuzun tüm hücrelerine transfer işlemi gerçekleştirebiliyor. Üstelik Yüce Allah (c.c) önemli görevler ifa eden söz konusu bu molekülü kana kırmızı rengi veren alyuvarların içerisine konumlandırmakla tefekkür etmemizi murad etmiştir. Bir insan kanı düşünün ki kanın tamamında 25 trilyon civarında alyuvar bulunmaktadır. Bu demektir ki insan vücudunda ortalama 100 trilyon hücre var demektir. Bilmem bu rakam tefekkür dünyamızda ne gibi etki yapar, isterseniz bunu da siz düşünün.

            Her vücut kendine özgü protein molekülün varlığına ihtiyaç hisseder. Dolayısıyla dışardan herhangi bir yabancı madde girdiğinde vücut alarm verip derhal tepkisini ortaya koyabiliyor. Oldu ya bir insana başka bir canlının serumu vermeye kalkışıldığında o insan ya koma haline girecek, ya da derhal ölümüne neden olacaktır.  

         Plazma proteinleri kanın akıcı nitelikte olmasından dolayı;

      -Fibronojen,

      -Serum,

      -Fibrin,

      -Plazma,

     -Pıhtı vs. türü kategorilerde ecza bileşenleri olarak sahne alırlar.

     Malumunuz 1900 yılında Avustralyalı bir bilim adamı insanların kan grup faktörünü A, B, AB ve 0 grupları şeklinde tasnif ettikten sonra, ayrıca insan alyuvarlarında A ve B maddesi diye iki çeşit özel ecza proteinin varlığını ortaya koymuştur. Böylece bir insanın alyuvarlarında sadece A antijeni etken madde bulunan insan A grubu, sadece B antijeni etken madde bulunan B grubu, her iki antijen etken maddeden bulunan AB grubu, hiç etken faktör bulunmayan ise 0 (sıfır) grubu adını almış oldu. Aynı zamanda bu söz konusu maddeler keşfedilmekle kalmayıp bu sefer dikkatler dört kan grubu üzerine çevrilerek bunlara ait kan plazmaları diyebileceğimiz eczalar mercek altına alınıverdi. Yapılan birtakım analiz çalışmalar sonucu adına alfa ve beta denen iki çökeltici özel maddenin kendine yabancı olan kanın alyuvarlarını aglütinasyona uğrattığı tespit edilmiştir. Yani; A grubu insanın plazmasında beta çökeltici madde, B grubu bulunanlarda ise alfa çökeltici madde olduğu gün gibi ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla bu durumda A grubuna sahip bir insana B grubu kan verildiğinde beta çökeltici maddenin devreye girmesiyle birlikte verilen kanın alyuvarlarını çökeltebileceği tescillenmiş oldu.  Dahası çökeltmekle kalmayıp damar tıkanıklığı sonucu insanın ölümüne neden olacağı belirlenmiştir. AB grubuna sahip insanların plazmalarında ise çökeltici maddelerin hiç biri bulunmadığından, bu gruptakilere her gruptan kan alma şansı doğmuştur. Ancak aynı şeyi 0 gruptakiler için söyleyemeyiz. Çünkü bu gruptakilerin plazmasında her iki çökeltide mevcut olduğundan, kendisi dâhil her gruba kanını vermektedir.  İşte toplum ilişkilerinde sıkça gördüğümüz “Al gülüm ver gülüm” denen olayın esprisi AB ve 0 grubunun gizeminde mevcut zaten. Bir başka ifadeyle plazma AB veya 0 olunca alanda memnun, veren de memnun olmuş oluyor.  Zira plazma öyle emir almış ki emrin gereğini yerine getiriyor. Bu yüzden AB grubu genel alıcı,  0 grubu ise genel verici diye isimlendirilmiştir.

      Anlaşılan o ki; Vücudun 1/11 veya 1/12’ini kan ihtiva etmektedir. Bu yüzden kan yaratılış misyonu gereği akıcı bir ecza doku olup,  kendisine belli başlı eczacılık görevler yüklenmiştir.  Şöyle ki bu görevler:

     -Bağırsakta emilen ve lenfa kanallarına ulaşan gıdaları karaciğere ve dokulara ulaştırmak,

     -Solunum gazlarını nakletmek,

     -Metabolitik artıkları  (üre- NH3)  alıp dışarı atılması için çeşitli organlara göndermek,

     -Hormon, enzim ve vitamin gibi maddeleri taşımak,

-Vücut ısısını sabit tutmak,

-Organların pH değerini ayarlamak,

-Su dengesini sağlamak,

-Kanamaları önlemek,

-Birtakım enfeksiyonlara karşı korunmayı temin etmek tarzında sıralanır.

 -Enfeksiyonlara karşı korunma ise; 

 -Lökosit ve monositler vasıtasıyla karşı koyma veya antitoksin ve antikorların savunması şeklinde tezahür etmektedir.

    Vesselam.

 https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&filter_name=selim+g%C3%BCrb%C3%BCzer