17 Aralık 2025 Çarşamba

BAHÁĺLER


 

BAHÁĺLER

         SELİM GÜRBÜZER

         Nasıl ki Ahmedîlik akımı Hint kıtasında Sünni İslam ekol anlayışı ekseninde ‘mehdiye-kurtarıcı’ söylemiyle neşet bulmuşsa, birbirinin devamı isimlerle sentezlenmiş “Bâbîlik-Bahâîlik” akımı da Şirazlı Mirza Ali Muhammed Bab’ın öncülüğünde İran’da Şiîlik ekseninde kurulan tasavvufi meşrebte İmâmiyye Şîa’sının mehdiye-kurtarıcı söylemiyle neşet bulmuştur. 

        Şu da bir gerçek mehdiliğin en üst perdeden güçlü bir şekilde vurgulandığı mezhep Şiî’liktir.  Nitekim Şîa akımının başucu niteliğinde diyebileceğimiz Küleynî tarafından kaleme alınan gerek “el-Kâfi”  adlı kitapta geçen 12 imam konusu olsun gerekse İmam Ca’fer-i Sâdık (r.a)’ın ismini kullanılaraktan ortaya atılan  'imamet' konusu olsun her iki durumda da bir bakıyorsun sanki imanın temel rüknüymüş gibi sunulmakta.  Ortaya konulan teze baktığımızda Yüce Allah (c.c) tarafından güya Kur’an’ın gizli manalarını ilmin kapısı Hz. Ali  (k.v) aracılığıyla  (Cafer ilmi) 12 imam ve Mehdiye bildirildiğini, sonraki imamlarında bu ilme vakıf olmaları hasebiyle İslam’ın delili olarak, yani “hüccet imamlar” olarak tanımlandıklarını görürüz. Derken ehlisünnet dışı bu sapkın inanış dünyanın hemen hemen tüm coğrafyalarına hızla yayılır da.

        Evet, Şia inancında imamlara yanılmaz ruhbanlar gözüyle bakılması aynı zamanda hüccet sıfatıyla nitelendirilmelerini de beraberinde getirmiştir. Hatta yine bu kitapta   Mehdilik hususunda   Mehdi (a.r) kaim olunca ortaya çıkacak..”  türünden   ifadelere de  yer verilip,  güya  on ikinci  İmam Muhammed b. Hasan’ın    insanların gözü önünde  kendini gizli  (gaip) tuttuğu da ifade edilmiştir. Böylece bu ifadeler müntesiplerince dillendirile dillendire gaib mehdi beklentisi imametin esas rüknü haline gelir.  İşte bu noktada 18. Asırda Şirazlı Mirza Muhammed Bab,  Bâbîliğin kurucu öncüsü olarak da adını duyurmuş olur. İşte onun başlattığı Bâbîlik akımı aslında İmâmiyye Şîası ekolünün bir yansıması olarak 18. Yüzyılın ikinci yarısına gelindiğinde Şeyh postuna oturma meşrebine dayalı “Bâbîlik ve Bahâîlik” akımı şeklinde birbirinin devamı isimlerle sistemleşen fırak-ı dalle harekâtından başkası değildir. Dahası 12. imamın sonuncusu olarak adından söz ettiğimiz ve kendisine kurtarıcı gözüyle bakılan İmam Muhammed b. Hasan’ın, ‘Gaybet-i Kübra’ diye ifade edilen büyük gizlilik dönemi için beklenen gaib imam olduğu ekolü üzerine kurulu bir akımdır dersek yeridir.  Öyle ki,  onun bir gün mutlaka saklanıp gizlendiği yerden döneceği beklentisi içerisinde bulunan müntesiplerine umut ışığı olarak posta oturun Şeyh Ahmed el-Ahsaî, Şeyhiyye ekolünün kurucu sıfatıyla  “Bâbîlik-Bahâîlik” akımını dikkatleri üzerine çekecek derecede adından söz ettirir de.  

       Ne diyelim kendisi Şeyhiyye ekolünün kurucu öncüsü olmanın gurur okşayıcılığıyla kendini dev aynasında görerekten bir anda Muhammed (s.a.v)’in nurunun kendinden önceki peygamberlerde cüzi miktarda tecelli edip, sonrasında bu nurun kendisine intikal ettiğini ve kendinden sonra da 12 İmamda tecelli ettiğini dillendirecektir. Hatta bu arada ileriye yönelik umutları yeşertmek adına da kendince söz konusu ettiği bu nur-i tecelli hakikatin bin yıl gizli kaldıktan sonra kendisinde ve kendisinden sonraki şeyhlik postuna oturacak olan müridi Seyyid Kazım Reştî’de tecelli edeceğinin umudunu bağlılarına aşılamayı da ihmal etmez.  İşte bu noktada Şeyh Ahmed el-Ahsaî’ye göre; imamlar Allah’ın zatı bilgisine açılan bâbları (kapıları)  olup onlardan sonra bu bilginin merkezinde kemâle ermiş kâmil bir Şiî olarak bizatihi kendisiyle birlikte müridi Kazım Reştî olduğunu demeye getirir. İşte bu ifadelerden de anlaşılan o ki, kemale ermiş kâmil Şii bir kimse, imamlarla insanlar arasında bir aracı fonksiyon görmenin yanı sıra aynı zamanda günah ve hatalardan da arınmış olmakta. Oysaki İslam’da imamın hüccet ve masum olduğu türünden bâb sıfatı diye bir şey yoktur, sadece bu noktada peygamberlerin ismet sıfatıyla masumiyeti söz konusu olup peygamberler aynı zamanda Allah tarafından vahyin elçisi olarak vazifelendirilmiş bâblarıdırlar (kapılarıdırlar).

        Şeyh Ahmed-el-Ahsaî’nin ölümünden sonra şeyhlik postunu Seyyid Kazım Reştî devr alır. Onun ölümüyle de ardından halife bırakmadığı için bu yolun müntesiplerince gaip imamla alakalı beklenti daha da zirve yapar. Kaldı ki Kâzım Reşti hayatta iken kendisinin ölmeden beklenen mehdinin zuhur etmeyeceğini,  hatta kendinden sonra müritlerine beklenen imamı aramaya koyulmalarını öğütlemiştir.  Zaten müritleri de bu öğüt üzerine hareket edeceklerdir.

        Evet, öyle anlaşılıyor ki; Bâbîlik akımı Şeyhiyye ekolünün temelleri üzerine gelişimini Şeyh Ahmed el-Ahsaî ve Kâzım Reşti üzerinden faaliyetlerini yürütüp her ikisi de bu yolda kendilerini mehdiye açılan harekâtın bâb’ları (kapıları) olarak görmüşlerdir.  Hakeza Mirza Ali Muhammed, Şeyhiyye ekolünün tarikat bağlılarından ve aynı zamanda Kazım Reştî’nin en gözde müritlerinden olması hasebiyle Bâbîlik akımının kurucu önderi olarak adını duyuracaktır. Öyle ki Mirza Ali Muhammed, Şeyhi Kâzım Reşti’nin müritlerine öldükten sonra beklenen mehdiyi aramaya koyulmaları yönünde vasiyet ettiği öğüdünü kurduğu Bâbîlik harekâtının daha başlangıç aşamasında çok iyi kullanıp kendini Mehdi ilan ettiği gibi yine kendini peygamber konumunda görüp kendi yazdığı “El Beyan  adlı kitabını da kutsal kitap ilan eder.  Öyle ya, Sen misin kutsal kitap ilan eden, Tebriz’de Şah Nasiruddin’in huzurunda karşılıklı yapılan hararetli münazara kendi sonunu getirecek malumun ilanı bir münazara olur.  Derken huzurda âlimlerle yapılan karşılıklı münazarada gerçek yüzünün ortaya çıkmasıyla birlikte bir anda soluğu hapishanede alıp, en nihayetinde ise kurşuna dizilerek öldürülür de. Nitekim öldürülmesine binaen Mirza taraftarları onun öldürülmesinden baş müsebbip olarak Nasuriddin’i mesul tutarlar. Hatta bu yüzden 1852 yılında Şah’a karşı suikast girişiminde de bulunacaklardır ama bu girişim akamete uğrayıp fiyaskoyla neticelenir.  

        Mirza taraftarları Şah’ı mesul tutup suikast teşebbüsüne kalkışa dursunlar,  söz konusu kaotik ortamda ‘Bâbîlik-Bahâîlik’ akımının pek çok bağlısı sürgün cezasına çarptırılacaklardır. Üstelik tutuklananlar arasında hareketin önemli isimlerinden Mirzanın talebesi Subhi Ezel Mirza Yahya ve Bahâîliğin kurucu konumunda kardeşi Mirza Hüseyin Ali‘de vardır. Tabii bu durumda İngilizler ve Rusların işe el atmalarıyla birlikte son anda öldürülmekten kurtulup Bağdat’a sürgün edilmiş olurlar. Hiç kuşkusuz Mirza Hüseyin Ali sürgün edildiği Bağdat bölgesinde de bos durmayıp buralardaki bir takım dini gruplarla da temasa geçecektir. Ancak sürgün yıllarında Mirza Ali Muhammed’in vekilliği konusunda iki kardeş arasında anlaşmazlık nüksedince bu durumda Mirza Hüseyin Ali, ister istemez Bağdat’tan gizlice kaçıp Süleymaniye dağında 2 sene uzlet hayatı yaşayacaktır. Mirza Hüseyin 2 yıl uzlete çekiliş denen çile hayatının akabinde Bağdat’a döndüğünde büyük ilgi ve alaka görüp 1863 tarihi itibariyle de Bahâîliğin oluşum temellerini atar. Öyle ki bu ilgi alaka karşısında Bağ-ı Rıdvan denen meskûn bir mahalde Bâb Mirza Ali Muhammed’in  Allah’ın zahir eyleyeceği zat” diye muştuladığı şahsın bizatihi kendisi olduğunu beyan ederek Bâbî taraftarlarının kendisine biat etmelerinin çağrısını yapar. Ancak Mirza Hüseyin’in Bağdat’ta ki bu türden iddialı çıkışları kendi müntesiplerince Allah’ın yüceliği, güzelliği, rahmeti manasına “Bahâullah” unvanıyla büyük övgüye mazhar zatı muhterem olarak karşılık bulur bulmasına ama halkın kahır ekseriyeti ve âlimler nezdinde bu durum şikâyet konusu olup kendisinin önce İstanbul’a akabinde Edirne’ye sürgün edilmesine yol açacaktır. Ne de olsa taraftarları ona Bahâullah gözüyle bakmakta,  dolayısıyla sürgün edilse ne,  edilmese ne.  Nitekim sürgün edildiği yerde de kınında durmayıp aralarında Osmanlı Devleti de dâhil pek çok ülkenin hükümet yöneticilerine davet mektuplar göndererek o anan kadar ‘Bâbîlik’ ismiyle faaliyetlerini yürüten bu sapkın akım bundan böyle kendi ismiyle müsemma ‘Bahâilik’ ismiyle faaliyetlerini sürdürecektir. Ama nereye kadar sürdürebilirdi ki,  yapılan davet mektuplar birçok ülkede, hele bilhassa Osmanlı yönetiminin tepkisine yol açıp Mirza Yahya ve mensupları Kıbrıs’a,  Mirza Hüseyin ve mensupları da Akka’ya sürgün edilirler.  Tarihler 1892 yılını gösterdiğinde ise Mirza Hüseyin bu dünyadan göç ederken kardeşi Mirza Yahya’da 1902 tarihi itibariyle bu dünyadan göç eylemiş olur.  

        Mirza Hüseyin, ardından halef bıraktığı Abdulbahâ lakabıyla bilinen Abbas Efendi Bahâîlik bayrağını devralır.  Halefi de hiç kuşkusuz bayrağı devr alır almaz sırasıyla Mısır, Avrupa ve Amerika’da kendince irşad faaliyetlerini yürütüp bu arada İsrail’in Hayfa kenti de bu kapsamda Bahâîliğin üssü konumunda merkez olarak belirlenir.  Hele ki, I. Dünya savaşı sonrası oluşan siyasi konjonktür Bahâilerin lehlerine işleyince Bahâîlik akımı kabına sığmaz bir şekilde git gide faaliyet alanını genişletir bile.  Abbas Efendinin 1921’de bu dünyadan göç etmesiyle de Bahâîlik bayrağını bu kez ilk torunu Şevki Efendi devr alır. İlginçtir Şevki Efendi’nin bayrağı devr aldığında bir bakıyorsun çiçeği burnunda 20 yaşında delikanlılık çağında Amerika Bahâîlerinden bir hanımla evlenmesi bu harekâtın daha da önünü açıp Amerika’da yayılmasını da beraberinde getirecektir.  Düşünsenize şu Amerika’da ne varsa dünden bugüne sıkışan her ne akım öncüsü varsa tıpkı Pensilvanya’ya demir atan FETÖ elebaşının baş tacı edildiği gibi Şevki Efendi’de baş tacı edilecektir.  Şevki Efendinin FETÖ elebaşından medeni durumu cihetiyle farkı evli olmasıdır, ortak noktaları ise her ikisinin de çocuğunun olmamasıdır. Dolayısıyla onun hayatta iken çocuğu olmaması hasebiyle tedbir amaçlı kendinden sonra harekâtın akamete uğramamasına yönelik kendince baş himayeciler olarak nitelediği 27 kişilik nakib heyetine işi havale edecektir.  Nitekim tarihler 1957 yılını gösterdiğinde bu dünyadan göç ettiğinde İsrail’in Hayfa kenti Kermil Dağı üzerine inşa edilmiş Yüce Adalet Evi  (Unıversal House of Justice) adıyla kurulan idari binalar Bahâi ruhani nakiplerin kontrolünde İslam’la olan bağlarını tamamen kopararak tüm dünyada faaliyetlerini sürdürmüş olacaklardır.  Öyle ki, Dünya Bahâîleri olarak İslam’la hiçbir şekilde bağlarının olmaksızın yeni bir din anlayışı çerçevesinde her yıl geleceğe yönelik alacakları kararlarla masum addettikleri Yüce Adalet Evine gönderecekleri 9 kişilik üst düzey idarecilerini kendi bulunduğu yerlerde ya da yaşadıkları ülkelerinde seçimle belirleyerek bu akımın varlığını sürdüreceklerdir.

        Hâsılı Bâbîlik ve Bahâîlik akımı Mirza Ali’nin elinde:

        -Kendisinin güya birinci aşamada beklenen imama açılan bâb (kapı) olduğu,

        -İkinci aşamada Mehdi olduğu,

       -Üçüncü aşamada ise Mehdinin peygamber olması gerektiği vurgusuyla ortaya koyduğu  “el-Beyan” eseriyle İslam dairesi dışına çıkıp böylece kendisinin peygamber olduğu iddia edecek derecede sapkın mezhebi hüviyette bir akım olduğu anlaşılır. Öyle ki peygamberlik iddiasıyla ortaya koyduğu eserini yeni dinin esasları olarak takdim edip insanoğlunun bir harfinin bile bir benzerini yazmaktan aciz kalacağı ileri sürecek derecede kitabını kutsal addedecektir. Her bir harfin kıymet değer olduğunu, hele bilhassa bu noktada 19 sayısı daha da bir kutsiyet rakam olarak önem kazanır.  Ayrıca kutsiyet izafe ettiği kitabını ortaya koymakla da Kur’an ayetlerinin nesh edilmiş olduğunu demeye getirip güya İslam dininin bir hükmü kalmadığını vurgusuyla bundan böyle Yeni Dinin esaslarının bağlayıcı hüküm olduğunu beyan edecektir. Bu arada yeni dinin hükümlerini kendince belirlediği herhangi bir kaynağa dayanak teşkil etmek için ise ilave kaynakları eklemeyi de ihmal etmez.  Malum vakta ki bir zamanda Bahâullah Mirza Hüseyin Ali’nin yazdığı “el-ĺkan ve el-Akdes” isimli eserlerini vahyin tecellisi referans eserler olarak eklemler.  Hatta yetmedi yine vakta ki bir zamanda Mirza Hüseyin Ali’nin Arapça ve farsça vahyolunun 19 sureden ibaret Kelimat-ı Meknûne’sine ilave olarak Tarazat, Kelimat-ı Firdevsiyye vs. türünden risalelerini de eklemleyerek Bahailik akımına kendince Yeni Din hüviyeti bir kutsiyet kazandırmış olur. Nitekim en son tahlilde bu sapkın akımın gelinen noktada öğretilerine baktığımızda şu temel ilkeleri görürüz:

      -Dünyanın son bulması ve kıyamet kopmasının söz konusu olmadığını,

      -Cennet ve cehennem sembolik olup cennet Allah’a yolculuğu,  cehennemde yokluğa gitmeyi simgeler,

     -Peygamberler hem beşeri hem de ruhani vasıftadırlar.  Dolayısıyla beşeri vasıflarıyla yeme, içme, uyuma vs. hallere haizdirler, ruhani özellikleriyle de bir anlamda ruhaniyet kesb ettiklerinden onlarla kelam etmek Allah ile kelam eylemek demektir. Âdem’den itibaren bütün peygamberler, Allah’ın zuhuru olan Bahâullah’ın gelişine hazırlık ve onun geleceğini muştulamak için gönderilmişlerdir. Bahâullah’tan sonrada peygamber gelecektir, ancak bu onun zuhurundan 1000 yıl sonra gerçekleşecektir.   

    -Namaz ferden sabah, öğle ve akşam olmak üzere günde üç kez Allah’ı yâd etmektir, İbadet kıbleleri ise Bahâullah’ın kabrinin olduğu Akka şehridir.

    -Oruç, 19 ay olan a’lâ ayında 19 gün olarak perhiz şeklinde tutmaktır.

     -Hac, sadece erkeklere mahsus bir vecibe olup, bu vecibeden maksat Bâb Mirza Ali’nin Şiraz’daki evinin veya Bahâullah’ın Bağdad’da kaldığı evin ziyaret edilmesidir.

     -Zekât malların beşte birinin verilmesi gereken vergidir.  

      -Cihad asla caiz değildir. (Bkz. Fığlalı, 1991, S.467)

       Velhasıl-ı kelam; Dünyanın yedi kıtasında kurulan Meşriku’l-Envar ismiyle inşa edilmiş dokuz cepheli yapılar Bahâîlerin ana mabetleriyle, sosyal organizasyonlarının yanı sıra Amerika’da 2 yılda bir Bahâî World (Bahai Dünyası) adıyla yayınlanan yıllıklarıyla kendilerini sürekle gündemde tutmaktalar da.

         Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/bahler-7831.html

           

           

 

         

11 Aralık 2025 Perşembe

NUSAYRĺLER


NUSAYRĺLER

       SELİM GÜRBÜZER

       Nusayrîlik akımının kurucusu Muhammed b. Nusayr en-Nemirî’dir. Bilindiği üzere 9. yüzyılda kurucusunun adına atfen kurulan bu akım, 20. yüzyılın çeyreğinden itibaren de “el-Alevîyyûn” ismiyle anılır olmaya başlar.  Ayrıca Anadolu Aleviliğinden nüans farklılığına işaret olsun diye de adına Nusayrî Alevilik,  Akdeniz Aleviliği ve Hatay bölgesi Aleviliği denildiği gibi mensuplarına da bu bölgenin insanlarının çiftçilikle uğraşmalarına nisbeten Fellâh denmektedir.                                            

       Nusayrîlik akımı aslında Alevilik çatısı altında İslâm’ın değişik bir yorumu olmakla birlikte Hz. Ali (k.v)’i sevme noktasında İslam’ın öngördüğü ölçünün dışında aşırıya kaçtıkları da malum. Nasıl ki Hıristiyanlar Hz. İsa (a.s)’ı sevme noktasında “İsa Allah’ın oğludur demek suretiyle ölçüyü kaçırmışlarsa, Nusayrîlik akımı da ilmin kapısı Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnat etmekle de bir başka açıdan ölçüyü kaçırmışlardır. Değim yerindeyse bu akımın temel kodlarında Sabiîlik, Musevilik ve Hırîstiyanlıktan harmanlanarak üzerlerine sirayet etmiş bir takım sapkın inanç ve anlayışların etkisi vardır. Nitekim bu akımın kurucusu Ebû Şuayb Muhammed b. Nusayr en-Nemirî, kökleri çok eskilere dayanan geleneksel düşünce hüviyetine bürünmüş sistemlerin tesirinde kalaraktan tamamen İslam akaidi ile taban tabana zıt  “hülul- ittihad- tenasüh”  üçlüsü kavramlarla etrafında marjinal düzeyde Nusayrî halkası da oluşturabilmiş bir öncüdür.

      Hele bir insan etrafında ki marjinal yapılardan halkasını kurmaya bir görsün, bir bakmışsın Şiîlerce 10. İmam olarak kabul gören Ali en-Nakî döneminde bizatihi bu imamın önderliğinde ona ulûhiyet isnad etmenin yanı sıra kendisinin de onun tarafından gönderilen bir peygamber olduğunu ilan edip tenasüh inancını etrafına yaymayı bir vazife olarak da telakki eder. Hakeza yetmedi Şiîlerce 11. İmam olarak addedilen Hasan Askerî döneminde de onun  “bâb”ı olduğu iddiasında bulunmanın yanı sıra onun bu dünyadan göç etmesinin ardından yine Şiîlerce 12.  İmam olarak addedilen Muhammed Mehdi’nin gaybete intikal ettiğine inanılıyor olmasından hareketle kendisinin de onun sefiri (elçisi)  olduğunu etrafına telkin eder.  Derken Muhammed b. Nusayr en-Nemirî’nin vefatının ardından Nusayrîlik akımının başına Muhammed el-Cünbülânî geçip o da kendi ismiyle müsemma Cünbülânî tarikatının kurucu şeyhi olarak Nusayrîlik akımına tasavvufi içerik katmış olur. Öyle ki, posta oturduğunda tarikat faaliyetlerini etrafıyla sınırlı tutmayıp çıktığı gezi seyahatleriyle de konakladığı yerlerde takip ettiği yolun esaslarını yaymayı kendine vazife görür. Nitekim dava uğruna gittiği Mısır’da Ebû Abdullah Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî’yi de etkileyip tarikat halkasına girmesini de sağlar. Muhammed el-Cünbülânî’nin ölümün ardından da Nusayrîlik akımının başına bu kez Mısır’da etkisi altına aldığı Hasîbî posta oturur. Böylece Hasîbî üstlendiği bu akıma ivme kazandırma adına sığındığı Büveyhî hanedanlığını desteğini alaraktan kaleme aldığı “el-Hidâyetü’l-Kübra ve el-Mâide” isimli kitaplarıyla şeyhinden devr aldığı bu harekâtı belli bir çerçeveye oturtup sistemleştirmesiyle birlikte adından ikinci kurucusu olarak da söz ettirir.  Hatta yazdığı bu iki eseri Büveyhî hükümdarı Seyfüddevle’ye ithaf edip bu arada Nusayrîlik akımının ana kaynak başucu kitabı diyebileceğimiz  “Kitâbu’l- Mecmû”  adlı eserini de yazmakla da kendini karizmatik bir öncü olarak lanse etmiş olur.

       Öyle ya, madem Nusayrîlik akımını yazdığı eserleriyle sistemleşmesini gerçekleştirebilmiş bir akım hale getirir, o halde bundan böyle üstlendiği harekâtın misyonunu sınırlarının dışına da çıkarıp Irak ve Suriye’nin bazı bölgelerine fırka fırka yayabilirdi pekâlâ. Nitekim o da öyle yapıp buralarda küçük gruplar halinde hiçte azımsanmayacak çapta taraftar kitlesine ulaşır bile.  Böylece bu akımın ikinci kurucusu gözüyle bakılan Abdullah Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî’in vefatının ardından Bağdat ve Halep bu akımın iki ana üs merkez yerleşkesi konumunda rol oynayacak konuma gelir. Öyle ki, Bağdat merkez üssünde Seyyid Ali el-Cisti bu sapkın akımın ilk birinci yürütücü kolunun piri olarak posta otururken, Halep üssünde ise Muhammed b. Ali el-Cillî bu akımın ikinci yürütücü kolunun piri olarak posta oturur. Ancak ilk merkez üssü konumunda rol oynayan Bağdat merkez üssü, Moğol hükümdarı Hülagu’nun hışmına uğrayıp yerle yeksan edilirken, ikinci merkez üssü Halep ise Cillî’den sonra posta oturun Ebû Said Meymûn b. Kasım et-Taberânî döneminde bugünkü Suriye’nin on ilinden biri olarak bilinen Lazkiye’ye taşınır. Tabii Halep üssünün taşınmasıyla birlikte Taberânî mesken tuttuğu Lazkiye’de fırka içinde nükseden bir takım meseleleri yerinde çözecektir.  Derken başta mahalli hanedan hüviyetinde faaliyet içerisinde bulunan Tenûhîler fırkası olmak üzere oraların dağlık bölgelerinde mesken tutmuş birçok fırkaların iç çekişmelerine son verip birlik ve beraberlik içerisinde yekvücut olmaları yönünde hem fikir hale gelmelerini sağlayacaktır.

           Şu da var ki, Taberânî bu söz konusu fırkaların hem fikir olmalarını sağlasa ne,  bir kere davasını güttükleri bu harekâtın temel akideleri Abdullah Hüseyin b. Hamdân el-Hasîbî tarafından on altı sureden müteşekkil düzenlenen Kitabü-l Mecmu’ya dayanan bir ekolün savunucuları olarak varlıklarını sürdüreceklerdir. Hele bilhassa bu kitabın on birinci suresinin satır aralarında geçen şu ifadelere baktığımızda gerçek yüzlerini ortaya koymaya ziyadesiyle yetmiştir. Bakınız Hamdân el-Hasîbî satır aralarında ne diyor:   Ben şehadet ederim ki Ali b. Ebî Talib’ten den başka ilah, Muhammed Mahmûd’dan başka hicâb, Selmân-ı Fârisî’den başka bâb yoktur.

        İşte satır aralarından geçen bu ifadelerde yerini bulan “Ayın, Mim ve Sin” harfleri ise harekâtın sembolize edilmiş üç temel sütununu oluşturur. Nitekim Hz. Ali (k.v)’i sembolize eden Ayın harfine  ‘mânâ’ anlamı yüklenirken, Muhammed ismini sembolize eden Mim harfine de   ‘hicâb’ anlamı yüklenir. Hakeza Selmân-ı Fârisî’yi sembolize eden Sin harfi de ‘bâb’ olarak anlam kazandırılır.  Böylece bu üçlü sembolik sütunlar üzerine oturtulan Nusayrîlik akımının inanç esasları yine aynı surenin satır aralarında geçen şu ifadelerle çatısı oluşturulur da: “Ben Nusayrî dininden, Cündubî görüşünden, Cünbülânî tarikatından, Hasîbî mezhebinden, Cillî görüşünden, Meymûnî fıkhından olduğuna şehadet ederim.”

         Evet, kitabın on birinci suresinin satır aralarında çatısı oluşturulan ifadelerden anlaşıldığı üzere bu akımın öğretilerinde yaratılış mucizesi,  (hâşâ) Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet olarak isnat edilerek sembolize edilmekte. Güttükleri davalarında Hz. Ali (k.v)’in nurundan Hz. Muhammed (s.a.v)’in nuru yaratılırken, Hz. Muhammed (s.a.v)’in nurundan ise Selmân-ı Fârisî’nin nuru yaratılmış güya.  Böylelikle Selmân-ı Fârisî’nin nurundan da sırasıyla Mikdâd b. Esved, Ebû Zer el-Gîfarî, Abdullah b. Revâhâ, Osman b. Maz’ûn ve Kanber Kâdân’dan müteşekkil silsile halkasından beş yetim yaratılıp ve en nihayetinde beş yetimin tüm âlemi yarattığı şeklinde sapkın bir inanç sistemi oluştururlar.

         Düşünsenize oluşturdukları bu sapkın sistemde; (hâşâ)  Allah (c.c)  nâsutî (beşeri) kalıba girmek suretiyle tecelli edip Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad edilebiliyor.  Dahası bu sapkın inanca göre Allah (c.c) daha yaratılış öncesinde Ádem (a.s), Nuh (a.s), Yakûb (a.s), Musa (a.s), Süleyman (a.s) ve İsa (a.s) dönemlerinde altı defa beşer olarak zuhur etmiş.  Yedincisinde ise (hâşâ) Allah Resulü (s.a.v) devrinde Hz. Ali (k.v)’in kalıbında beşer olarak zuhur etmiş. Bir başka ifadeyle Kur’an’da adı geçen peygamberlerin dönemlerinde sırasıyla Hâbil, Şît, Yûsuf, Yûşa, Ásef, Bâtıra (petrus) ve Ali isimleriyle Allah’ın nuru ete kemiğe bürünüp hulûl olayı gerçekleşmiş güya.  Yani bu sapkın inanca göre;  Hz. Ali (k.v) bu durumda    “zâhiren imam, bâtınen ulûhiyet” isnad edilen bir ilahtır.

          Malumunuz Hz. Ali (k.v)’in şehit edilmesiyle birlikte onlara göre hulûl olayı nasıl zuhur etmiş derseniz,  bu akımın taraftarlarına sunulan değişik türden birbirinden farklı olarak ileri sürdükleri görüşlerden birkaçına baktığımızda bunlardan:

        -Hayderiye akımının öğretilerinde güya Hz. Ali (k.v)  mânâ âleminde göğe yükseltilip Ali, Muhammedin temsil eden güneş üzerinde oturmakta, 

       -Kâlâzâler’e göre de ay Ali’nin makamı olurken güneş Muhammed,  gök ise Selmân’dır. (bkz. Fığlalı, S.183-184)

        Peki, Nusayrîlik akımında peygamber inancı, tenasüh ve ahiret, ibadet ve bayramlara bakış ilkeleri hangi mecrada ilerliyor derseniz özetle maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

        -Nusayrîlik akımında Allah’ın ilk sudûru isim olarak zuhur etmiştir, dolayısıyla mânâ sudûrun ötesinde olup,   dolayısıyla peygamberler bu noktada metafizik ötesini dillendiren vazifeli   “nâtık” şahsiyetler olarak nitelenir.

         -Nusayrîlik akımında peygamberler Allah’ın nâsutî (beşeri) kalıba büründüğü birer aracı bedenleri ya da bu bedenleri haberler veren birer elçiler olarak görülüp peygamber halkasının en sonuncusu Allah Resulü (s.a.v) ise bu meyanda tüm peygamberlerin geneline şamil külli elçi olarak nitelenir.

         -Nusayrîlik akımında Arşın üstü âlemlerin Rabbi olurken, arşın taşıyanlar ise sekiz kutsal melek olmakta. Ayrıca vaktaki bir zamanda melek vasfında yaratılmış beş yetimin her biride gök mertebelerini temsilcileridirler. Nitekim gök mertebelerinin melekleri olarak inandıkları beş yetimden Mikdâd b. Esved, Zuhal yıldızının meleği olarak nitelenen Mikail’i temsilen yeryüzünde ki karşılığı olarak kabul görülür.  Hakeza Hasan (a.s)  ve Hüseyin (a.s)  her ne kadar Ehl-i Beytin gülfidanları olarak yâd edilseler de Nusayrîlik akidesine göre aslında onlarda birer temiz melek olarak addedilir hep.

         -Nusayrîlik akımında tenasüh, günümüzde reenkarnasyon kavramına karşılık gelen sapkın bir anlayışın devamı olarak güya ölümden sonra ruh bedenden ayrılmasıyla birlikte başka bir bedene girmek suretiyle yeniden dünyaya geleceği yönünde tezahür eder. Ölüm sonrası yeni bedene giren ruh konakladığı şahsın inanç ve yaşayışına göre değişkenlik gösterebiliyor.  Eğer konakladığı bedende kişi müminse yedi değişim evresinden geçiş yapıp rableri katında mükâfatlandırılıp yıldızlar arasında konuşlandırılır. Eğer kişi inkârı ve kötülüğü tercih edenlerdense bu kişiler fıtratındaki mayasına göre köpek, deve, katır, koyun şeklinde doğuverirler.  Hatta çok çirkin daha da cibilliyeti bozuk kötü kimselerdense mayasına uygun ya necis hayvanların ya da bir takım haşerelerin bedenlerine girmek suretiyle yeniden doğuş denen reenkarnasyonları vuku bulur.  Yok, eğer kişi kâfir kimselerdense bu kişilerde hayvan olarak dünyaya gelmekle birlikte bu hayvani özellikleri kâfir bedenlerde reenkarnasyonu devri daim edip en nihayetinde Mehdinin zuhuruyla da insan şekline dönüştürülmek suretiyle öldürülmesi vuku bulur yönünde görüş bildirirler.

         -Nusayrîlik akımında dini hiyerarşi yapılanması Büyük şeyhlik, şeyhlik, naiplik ve neciplik şeklindedir.  İşte bu hiyerarşi yapılanma ağında yer alanların her biri Hz. Ali (k.v)’in yeryüzündeki gölgesi olarak kabul görürler. Ayrıca bunların atalarının melek olması hasebiyle şeylik müessesesinin babadan oğula geçen bir posta oturma silsilesi olup bu silsilede yer alan her bir şeyhin Hz. Ali (k.v)’in yeryüzünde gölgeleri olarak kabul görür. 

         -Nusayrîlik akımında ibadet  “batınî namaz” olarak anlam bulur.  Nasıl mı?   Dinin direği hükmünde namaza bakışları Ali’ye açılan kalbin niyazı bir ibadettir. Dolayısıyla bu tür bakış açısıyla namaz için temel şart olarak camiye gitmeye gerek duymadıkları gibi herhangi bir mekânda bir yere yönelip namaz rükûunlarını eda etmeye de ihtiyaç duymazlar. Nusayrîlik inancında namaza karşılık gelebilecek denklikte beş temel şart esas olup bunlar dua esnasında konuşmamak, gülmemek, gizliliğe riayet etmek, Abbasi rengi olması hasebiyle siyah takke takmamak ve kalben “Muhammed, Fâtır (Fatma), Hasan, Hüseyin ve Muhassın”ın bilincine vakıf olmak kâfidir.  Anlaşılan Nusayrîlere göre beş seçkin şahsiyetlerin bilincinde olmakla namaz eda edilmiş ya da kılınmış sayılmakta.

       -Nusayrîlik akımında oruç, Allah Resulünün babası Abdullah’ın sessizliği manasınadır.

       -Nusayrîlik akımında zekât, Selmân-ı Fârisî’ye ve Şeyhe tasadduk olarak verilecek para manasına bir akidedir.

       -Nusayrîlik akımında değim yerindeyse sır küpü olmak esastır. Nitekim sırra ermek için ergen erkeklerin sır talimi için din amcası dedikleri Nusayrîliğin bilincine vakıf dedelerin dizinin dibinde eğitimlerinin ilk başlangıcında  “kuddas”larla Kitabü’l-Mecmu” ezberletilerek rahle-i tedrisatından geçmeleri sağlanır.

         -Nusayrîlik akımında haccın her menasiki fırkanın kutsal pir-i fani olarak addedilen zatları sembolize eden ziyaret manasınadır.

        -Nusayrîlik akımında yâd edilecek bayramlar sırasıyla:

         “*Ramazan ve Kurban bayramı,

         *Allah Resulünün zilhicce ayında Hz. Ali (k.v)’i imam tayin ettiğini inanılan gün için yâd edilen Ğadîr bayramı, 

         *Hz. Ali (k.v)’in Zilhiccenin 29. hicret gecesi Allah Resulünün yatağında uyuduğu güne binaen yâd edilen Firâş bayramı,

         * Nevruz bayramı,

         *Mihrican bayramı,

        * İsa (a.s)’ın doğumu bayramı vs.”.dir.

        Vesselam.

 https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/nusayrler-7819.html

           

         


4 Aralık 2025 Perşembe

YEZİDİLER


 

YEZİDİLER

       SELİM GÜRBÜZER

       Yezidilîk akımının kökeni ve isimlendirilmesi hakkında birçok araştırmalardan çıkan sonuçlardan bir kaçına baktığımızda:

       -Haricîler’in İbâdiyye fırkasından ayrılan bir kolun Yezid b. Ebi Uneys’e tarafgir bir grup olmasına binaen verilen bir isimlendirme olduğu,

      -Kökenlerinin İran’ın Yezid şehrinden gelmelerine nispeten verilen bir isimlendirme olduğu,

      -Muaviye’nin oğlu Yezid’e son derece gösterdikleri hürmete binaen verilen isimlendirme olduğu,

      -Ağırlıklı kabul gören araştırmaların ortaya koyduğu bir teze göre de Farsçada melek anlamına gelen “İzed”  ya da ilah anlamına gelen   “Yezdan” ibaresinin mana ve ruhuna uygun tevil edilmiş isimlendirme olduğunu görürüz.

       Peki, ismiyle müsemma bu akımın kuruluşunu kim gerçekleştirdi derseniz yine üzerinde ağırlıklı kabul gören araştırmalardan mutabık kalınan tez sahiplerinin ortaya koyduğu verilere baktığımızda Yezidilîk fırkasını Şeyh Adî b. Müsafir’in kurduğudur. Bu şahsın kuruluş öncesinde Abdülkadir-i Geylânî, Ebû Necib Sühreverdi, Ahmed Rifaî gibi büyük tarikat şeyhleriyle birebir irtibata geçip onların feyiz ve bereketiyle 1130’larda Musul’un Lâleş’e gelerek kendini uzlet hayatına adadığını,   buralarda tekkesini kurduğu da rivayet edilir.    Hatta kaleme aldığı “İtikâdu Ehli’s-Sünne ve’l-Cemâa ve Kitab fîhi Zikru Ádâbi’n-Nefs” gibi tasavvufi meşrebiyle yazdığı eserlerle etrafında halka oluşturup tasavvufi çizgide bir yol takip ettiği de rivayet edilen tezler arasındadır.

        İşte yukarıda belirttiğimiz üzerinde mutabık kalınmış bu söz konusu tezlerin tam aksine bir kısım araştırmacıların ileri sürdükleri rivayet edilen bir başka aykırı tezlerden birincisine göre de:

        -Yezidilîk fırkasını kuruluşunda katkı payı olduğu söylenen bu şahsın aslında Şeyh Adî b. Müsafir isminde zat olmayıp tam aksine Mustafa Nuri Adî isminde Nastûri bir keşiş olduğudur. Ve bu keşişin Müslüman olmasıyla birlikte Lâleş manastırında İslam ile Nastûriliği sentezleyip dini bir akım oluşturduğu ve Yezidilerin kutsal addettikleri “Kitabü’l-Cilve ve Mushaf-ı Reş’i”  başlıkları altında yazdığı eserleriyle fikriyatını sistemleştirdiğidir. Her ne kadar kendisi Moğollar tarafından 1224 tarihi itibariyle idam edilip öldürülmüş olsa da ardından bıraktığı fikirlerin bir şekilde günümüze dek tüm unsurlarıyla birlikte varlığını sürdürdüğü de bilinen bir gerçekliktir.

       Bir diğer dikkat çeken yaygın aykırı görüş olarak ileri sürülen ikinci teze göre ise:

       -Yezidilîk fırkasının Şeyh Adî b. Müsafir’in kurduğu tarikatın ölümünden sonra müritlerince devam ettirilip ancak Şeyh Hasan b. Adî döneminde kuruluş gayesinden git gide uzaklaşarak aşırılığa kaçan sapkın bir akıma dönüştüğüdür.

        Gelinen noktada ise malum Yezidilîk fırkasının mensuplarına göre Şeyh Adî b. Müsafir hayatında hiçbir şekilde evlenmeyip soyunu dört kardeşi üzerinden sürdürdüğüdür. Bir diğer Yezidi görüşe göre de Sahr adında bir erkek kardeşinin olduğu ve bu kardeşinden Ebi’l Berekât adında evladı dünyaya gelip ondan da “Musa ve Adî” isminde doğan çocuklar kanalıyla soyunu sopunu devam ettirdiğidir. Böylece Musa’nın soyundan gelenler Sünni ekol bir çizgide yol takip ederken,  Adîn’in Hasan ve Şerafeddin adında dünyaya gelen çocukları arasından sadece Yezidilerin daha seçkin bilge önder olarak gördükleri Hasan kanalıyla da günümüzde değişik isimler altında kollara ayrılmış Yezidilîk akımıyla da örtüşen ehlisünnet dışı bir yol takip edeceklerdir. Nitekim Hasan’ın Ebû Bekir isminde evladının soyundan gelenler Kataniler ekolünün takipçileri olarak,  diğer evladı Şemseddin’in soyundan gelenler Şemsaniler ekolünün takipçileri olarak,   diğer evladı Şerafeddin’in torunu Alaaddinden gelenler ise Adanîler ekolünün takipçileri olarak günümüzde varlıklarını sürdürmüş olacaklardır. 

        Derken yukarıda sıraladığımız görüşlerden ağırlıklı kabul gören tezlerden hareketle en nihayetinde şunu diyebiliriz ki; bu akımın mensupları kendilerini kimi zaman “Ezdî”  kimi zaman da  “Ezdî” kimliği ile tanımlamaktalar da zaten.  Ancak Yezidilîk akımının mensupları her ne kadar Şiî unsurlarının dışında kendilerini Ezdî ya da Ezdî olarak tanımlasalar da beslendikleri Nasturîlik, Sabiîlik, Zerdüştîlik vs. türü eklektik inanç sistemlerinin öğretilerinden üzerlerine sirayet eden harmanlanmış tipik sırrî karakteristik yapısıyla günümüze dek varlıklarını sürdürdükleri gerçeğini değiştiremeyecektir. Nitekim dışardan esinlenmiş eklektik bu sapkın akımın en son tahlilde geldiği noktada:

       -Allah ve şeytan (Melek Tavus) biçiminde düalist özelliği Zerdüştîlikten esinlenerek aldıkları,

     -Tenasüh inancını Sabiîlikten esinlenerek aldıkları,

     -Güneş, ay ve yıldızlara yönelip tapma şeklinde tazimde bulunmayı Mecusilikten esinlenerek aldıkları,

     -Melek Tavus olarak niteledikleri horoz simgesiyle özdeşleştikleri putlara hürmeti Paganizmden esinlenerek aldıkları,

    -İçki içmeyi hiçbir şekilde sakınca görmeyip Hristiyanlıktan esinlenerek aldıkları gerçeğini örtbas edemeyeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla bu sapkın akımın öğretilerinin İslami kaynaklarla tamamen taban tabana zıt öğretiler olduğunu, kökleri dış kaynaklara dayalı bir akım olduğunu bizatihi kendi hayatlarında yaşadıkları uygulamalarında bunu görmek pekâlâ mümkün.  

      Öyle anlaşılıyor ki,  kökleri çok eskilere dayanan bu akımın dış kaynaklı öğretilerinin dışında İslam’dan esinlenerek aldıkları öğretilerden geriye sadece çocukların sünnet edilmesi, namaz, oruç ve zekât gibi temel akidelerle ilgili tevil edilmiş şekliyle ete kemiğe bürünmüş bir takım gelenek ve göreneklerin kalıntı izleri kalmıştır.  Bu yüzden bir kısım araştırmacılar bu noktada Yezidilîk akımının Asurlu, İranlı, Hıristiyan ve İslami unsurlarıyla harmanlanmış bir Maniheizm akımına dayalı bir fırka olduğu noktasında hem fikirdirler de.

      Hakeza bu akımın mensuplarının kapalı toplum olarak hayatlarını sürdürmeleri, aynı zamanda kapalı kutu bir halde Yezidi inançlarını gizlemeleri dolayısıyla temel akideleri konusunda haklarında tam manasıyla bilgi edinilmemesini beraberinde getirmiştir. Düşünsenize böylesi kapalı kutu özelliğe haiz Yezidi toplumu ilk olarak Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz döneminde 1872 yılında kendilerine has özel inançlarının olduğundan dem vuraraktan askerlikten muaf olmalarına gerekçe olarak gösterebilmişlerdir. Neyse ki 19. Yüzyılın sonlarına doğru Yezidilîk akımınca kutsal addedilen “Kitabü’l Cilve ve Mushaf-ı Reş” adlı kitaplara bilim dünyasının bir şekilde erişmesi sayesinde Yezidiler hakkında pandora’nın kutusu açılıp böylece edinilen bilgilerin ifşa edilmesi neticesinde sır küpü olmaktan çıkmış olacaklardır.  İşte erişilen bu iki kaynak kitaptan ve sahada edinilen bilgilere dayanarak ifşa olmuş bu akımın temel öğretilerine baktığımızda İslam’ın kelime-i şehadetini  Lâ ilâhe illallah Emin Cebrail Habibullah (Allah’tan başka ilah yoktur, Cebrail Allah’ın sevdiğidir)” olarak tevil ettiklerini görüyoruz. Hiç kuşkusuz kelime-i şehadet içerisine ilave ettikleri Emin Cebrail’den maksat Yezidilîk akımının horoz sembollerinden şeytan vasfında addedilen Melek Tavus’tur.  Temel akidelerine göre Melek Tavus, güya Allah’ın elçi meleği olduğunu,  Şeyh Adî’nin Allah’ın meleği ve Yezidilerin mürşidi olduğunu, Sultan Yezidinin Allah’ın meleği, dünyayı aydınlatan nur ve insanlığın kurtuluş umudu olduğudur. Yezidilîk akımının yaratılış hadisesine bakışı da güya Melek Tavus’un bütün yaratılmışlardan önce var olduğu şeklinde bir bakış açısıdır. Bu bakış açısına göre Melek Tavus, Abd Tavus’u (Şeyh Adi’yi),  sevdiği Yezidi kullarını dosdoğru tariki müstakime sevk etmek gayesiyle gönderdiğidir.  Öyle ki, Melek Tavus hak ve hakikati önce şifahi emirlerle bildirip, sonra da Yezidi olmayanların okumaması şartıyla Kitabül Cilve aracılığıyla bildirdiğidir güya.

          Peki, Mushaf-ı Reş kitapta yaratılış hadisesi nasıl anlatılmakta?  Hiç kuşkusuz Kitabül Cilve adlı kitapta yazılanlardan farklı bir yaratılış hadisesi ortaya konulup kitapta geçen ifadelere göre; güya Allah yaratılışın başlangıcında beyaz bir inci halk edip Enfer adlı kendi yarattığı bir kuşun üstüne koyup 40 bin yıl onun üzerinde istiva ettiğidir.  Sonra ilk olarak Pazar gününü halk edip bugüne has 7 meleğin en büyüğü olan Azrail’i (muhtemelen Cebrail)  yarattı.  Ki, bu Melek Tavus’tur.  Pazartesi günü Melek Derdail’i halk etti. Ki; bu halk edilen Şeyh Hasan’dır. Salı günü Melek İsrafil’i halk etti. Ki; bu halk edilen Şeyh Şems’tir. Çarşamba günü Melek Mikail’i halk etti. Ki;  bu halk edilen Ebû Bekir’dir, Perşembe günü Melek Cebrail’i (muhtemelen Azrail) halk etti. Ki; bu halk edilen Seccacüddin’dir. Cuma günü Şemnali halk etti. Ki; bu halk edilen Nâsuriddin’dir. Cumartesi günü Melek Nurail’i halk etti. Ki; bu halk edilen Şeyh Fahreddin’dir. Allah 7 yıl beklemenin akabinde Melek Tavus’u yarattığı tüm meleklerin başı yaptı. Sonrasında Allah yedi kat göğü, yeri,  güneşi ve ayı halk edip bu halk ettiklerini hırkasının yakasına koyunca o an melekler inciden çıkıverdi. Allah inciye öyle bir gür seda ile seslendi ki, inci bu gür seda sesten adeta titreyip dört parçaya ayrılıverdi.  Derken bu inciden akarsular, denizler teşekkül edip dünya yuvarlak oluverir. Ve Allah o esnada Cebrail’i bir kuş şeklinde halk edip salıverince o da incinin parçalarından güneş, ay, yıldızlar, bitkiler ve arşı yaratıverdi. Allah’ta bir gemi halk ederek içinde bin yıl seyahat etti. Sonra gelip Lâleş’e istiva etti.

        Peki ya, Yezidilîk akımında tenasüh oruç, zekât, helal haram, velayet ve bayramlara bakışları hangi ilkeler doğrultusunda ilerliyor derseniz özetle maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

          -Yezidilîk akımında tenasühü, yani bugünkü ifadeyle reenkarnasyonu inkâr etmezler, yani ölen bir kimse iyiliğine ve kötülüğüne göre muameleye tabii tutulup iyilerden biriyse başka bir insana, kötülerden biriyse cezasını çekmek üzere domuz, eşek, köpek gibi hayvan türlerinin suretine bürünür. Büründüğü hayvanların cesetlerinde bir müddet cezasını çekip arındıktan sonra iyi insan suretine bürünür. Bu bir anlamda kötüler için cehennem bu dünyada çeşitli hayvan bedenlerinde ceza çekmek olurken,  iyiler için Cennet ise semada bir yere uçma olarak mükâfatlandırma manasınadır.

        -Yezidilîk akımında oruç havas ehli ve avam olarak tasnif edilip, burada havastan maksat Yezidi din âlimleri olup havastan kasıt ise Yezidi halkın geneli avam manasınadır. Dolayısıyla din âlimlerine özel kılınan oruçtan maksat 20 günü Aralıkta, 20 günü Temmuzda, 3 günü Lâleş’te Şeyh Adî türbesinde, 80 güne tamamlanmak üzere tutulan oruç ise türbe ziyareti dönüşü tutulan oruçtur.  Avam için tasnif edilen oruçtan maksat ise Yezidilerin genelini Aralık ayının başından itibaren tutması gereken üç günlük oruçtur.

        -Yezidilîkte zekât müritlerin alın teriyle elde ettikleri gelirlerinin %10’unun şeyhlere, %5’ini pirlere, %2,5’ini kendilerini es fakir olarak addeden o günkü şartlarda toplumun aydın gözüyle baktıkları aydın kesime verilmesidir.

       -Yezidilîkte bitkilerden marul, bakla ve lahana,  hayvanlardan ise balık, geyik ve horoz eti türünden gıdalardan yemek haramdır. Hele ki hayvanattan Melek Tavus’un sembolü gözüyle baktıkları horozun yenilmesine asla müsaade edilmez. Hakeza giysi olarak da koyu mavi renkte elbise giymek, helaya girmek ve hamamda banyo yapmakta haramdır. Ayrıca bir insanın ağzından çıkması muhtemel  “şeytan ve mel'un” türü ibarelerinin telaffuz edilmesine asla müsaade edilmez.

       -Yezidilîkte Melek Tavus’un yeryüzüne inip idaresi altına aldığı yönünde inandıkları Nisan ayının ilk Çarşamba gününden ay sonuna kadar devam eden günler bayram olarak yâd edilir. Hakeza 28 Eylül ila 3 Ekim arası günlerde günahlarının affedileceklerine inandıkları Cemai Bayramını, Yezid b. Muaviye’nin doğduğu günün anısına kutlanan Yezid Bayramını, hem Şeyh Adî’nin 3 Ağustosta tuttuğu oruca binaen kutlanan Şeyh Adî Bayramını hem de doğum gününün anısına kutlanan Bülende Bayramını yâd etmeyi de ihmal etmezler.

        -Yezidilîkte hiyerarşik yapılanma müritler ve ruhanilerden üzerine kurulu olup bu yapılanma içerisinde müritler genellikle çiftçilikle uğraşan kesimi oluştururken, ruhani kesimi de dini ve dünyevi yönden en üst seviyede ki erkân gözüyle bakılan Mirler denen Emirler,  Şeyhler, Pirler,  Fakirler, Kavallar ve Köçekleri oluşturur.

           Vesselam.

         https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/yezidiler-7814.html

7 Ekim 2025 Salı

SELİM GÜRBÜZER ANKARA'DA BAŞBURT TANITIM GÜNLERİ



Enpolitik köşe yazarlarımızdan Selim Gürbüzer 22. Ankara Kitap Fuarı'nda kitaplarını okurlarıyla buluşturacak. Selim Gürbüzer'in kitap İmza günü 04 Ekim Cumartesi günü ATO Congresium Türkiye Yazarlar Birliği standında gerçekleşecek.

Yazmış olduğu makaleler ve bilimsel denemeleriyle dikkatleri çeken ve güçlü bir okuyucu kitlesine Enpolitik köşe yazarlarımızdan Selim Gürbüzer şu ana kadar Enpolitik Haber sitemizde yayınlanan tüm makalelerini beş ana başlık altında toplayarak kitaplaştırdı. Gürbüzer'in okurlarıyla buluşacağı kitap imza günü 04 EKİM Cumartesi günü ATO Congresium Türkiye Yazarlar Birliği standında gerçekleşecek. Ayrıca Yazarımız Ankara'da Bayburt Tanıtım Günleri 16- 17-18-19 Ekim'de Ankara'da Başkent Millet Bahçesi Fuar Alanı Kazım Karabekir Caddesi Altındağ/ANKARA adresinde okurlarıyla buluşup kitaplarını imzalayacaktır.

Kitap Tanıtım ve imza günüyle ilgili düşünce dile getiren Yazar Selim Gürbüzer şunları söyledi; "KDY yayınlarından yayınlanan kitaplarımı 22. Ankara Kitap Fuarı'nda ve Ankara'da Bayburt Tanıtım günlerinde okuyucularımla buluşturacak olmaktan hem mutluluk duyuyorum hem de bunun tatlı bir heyecanını yaşıyorum. Bu vesileyle tüm Ankaralıları ve kitapseverleri kitaplarımla buluşmaya davet ediyorum.
https://www.enpolitik.com/haber/yazarimiz_selim_gurbuzer_okurlariyla_22_ankara_kitap_fuarinda_bulusuyor-352577.html

20 Mayıs 2025 Salı


 EVET, EVRİMCİLER İÇİN BİR HAYALİM VAR-9

MAYMUN ATA HAYALİ
SELİM GÜRBÜZER
Bir hayalim var;
İşte daha ne diyelim bu ve buna benzer sorular eşliğinde günümüz insanından hiçte farkı olmayan homo (insan) sınıfına dâhil tüm üyelerin (ırkların), kendilerine adamlık taslayan evrimcilerin Hasan Sağındık’ın seslendirdiği aşağıdaki klipi şu şekilde uyarlayarak koro halinde yüzlerine karşı söylemelerini hayal ediyorum:
ADAMLAR (Maymun adamlar)
Müzik: Hasan Sağındık
Yorum: Selim Gürbüzer
(adamlar-“adamlar”_1998)
Maymun adamlar bilirim sönük
Maymun adamlar bilirim çürük
Maymun adamlar bilirim rozetleri
Yüreklerinden büyük
Maymun adamlar bilirim yamuk
Maymun adamlar bilirim maskara
Maymun adamlar bilirim ki elleri
Eldivenlerinden kara
Ah Darwin Ah! bu ayaklar nasıl ayak
Hadi yorgana sığdı diyelim mezara nasıl sığacak
“İçi boş bir evrim masalları
Binaenaleyh okullarımızda çocukların
Başında habire boza pişirdik
Fosilleri ortaya çıkarmak farz değildir
Nitekim hayali maymun atası resimler yapmak lazım
İnsanlık, vicdan, insan hakları boş ver ağam boş ver bunları
Çağdaşlığın ölçüsü maymun olmak yani
Bol maymunlu programlar
Maymundan da aşağı sözde bilim adamları
Tükür ağam tükür. Sözde bilim dünyasında bütün soytarılar”
Maymun adamlar bilirim coşkun
Maymun adamlar bilirim durgun
Maymun adamlar bilirim adları
Boylarından uzun
Maymun adamlar bilirim iri
Maymun adamlar bilirim ufak
Maymun adamlar bilirim ki
Sözleri eserlerinden parlak
Ah Darwin Ah şakirtler!
Bu ayaklar nasıl ayak
Yorgana sığdı diyelim mezara nasıl sığacak
“Oportünist ve pragmatist yaklaşımlar
Ali babanın çiftliğine dönen maymun yaratıkları
Maymun çiftliğin malı deniz, yemeyen…
Cici maymun, tombul maymun, seni yerim maymun
Benim maymununum işini bilir
Önce öv sonra maymununu maymunluktan çıkar
Ve gümlet
Gerçek bilime rot balans ayarı,
Darwin geldi ey öğrenciler
Bu yapılan sapına kadar bilimi katletmek,
Bırakın ağam bu ayakları
Bırakın insan insanlığıyla övünsün
Maymunda maymunluğuyla kalsın…
Nitekim Yüce Allah (c.c); “Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır” (Araf, 179) diye beyan buyurmakla tüm hakikati ortaya koymakta zaten.

24 Mart 2024 Pazar

MEDİNE’DEN BUHARA’YA


 

                 MEDİNE’DEN BUHARA’YA

                                    Güneş Balçıkla Sıvanamaz

         SELİM GÜRBÜZER

     Bundan 30 yıl önce Gündüz Gazetesinde ve yakın dönemlerde ise hem Bayburt Postası, hem EnPolitik internet sitesinde yayınlanan makalelerimi güncelleyip 2023 yılı içerisinde Medine’den Buhara’ya adlı ikinci eserimi Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık’tan okuyucuyla nihayet buluşturabildim. Yayınlanan bu eserim 512 sayfa hacimli olup 8 bölümden oluşmakta.  Söz konusu Bölümler:

      -Saadat-ı Kiram,

     -Yazarlar Ne Dedi?  

     -Tasavvufi Sohbetler,

    -Medine’den Buhara’ya Giden Yolda Sofinin Dünyası,

    - Medine’den Buhara’ya Giden Yolda 11 Usul

    - Medine’den Buhara’ya, Buhara’dan Ahiret Yurduna vs.başlıklar altında incelenip içerisinde 73 ayrı başlıkta yazı bulunuyor.

        Kitabın önsözünde şu ifadelere yer verdim:

         “Allah Teâlâ’ya (c.c) hamd-u senalar, sadatların önderi ve mürşidi olan Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)’e selat ve selam olsun. Yüce Allah (c.c) sadatların himmet ve feyizlerini üzerimizden eksik etmesin.

     Eser incelendiğinde Resulüllah (s.a.v)’den başlayan bu kutlu yolun, Gönül Sultanlarının hayatta iken dile getirdikleri o müthiş nübüvvet nuru sohbetlerin yanısıra sünnet-i seniyye üzere yaşayış biçimlerinden ilginç kareler ve Medine’den Buhara’ya uzanan son halkasındaki Seyda Hz.lerinin genişçe hayat serüveninden bir dizi hatıratın yer aldığı görülecektir. Tabii ki, Sadatları hakkıyle anlatmanın imkânsız olduğunun idrakiyle, karınca kararınca ne ortaya koyabilirsek, o nisbette de manevi tasarruf ve sohbet şemsiyelerinin altında istifade edebileceğimiz düşüncesiyle bu eseri kaleme aldık diyebilirim. 

       Eserin hazırlanmasına koyulduğumu yıllarda bizatihi evlatlarıyla yaptığım istişare neticesinde Seyda Hz.leriyle ilgili şimdiye kadar hakkında ne yazılmış, ne söylenmiş ve her ne varsa hepsini bir bütün olarak derleyip toparlayarak bir kitap haline gelmesini tavsiye etmişlerdir. Bizde âcizane tavsiyelerini görev olarak telakki edip başım gözüm üstüne diyerekten yola koyulmuş olduk. Bu arada kendileriyle bu hususta birkaç kez görüştüğüm Seyyid Taceddin Erol’ün de kitabın hazırlanmasında katkıları ve ilave edilmesi gereken konuları söyleyerekten Seyda Hz.lerinin anısına kaynağında yaptığım röportajlarda gerekli ortamı hazırlayıp röportaj yapmamı sağlayıp her türlü desteği vermekten bizden esirgemediler. Ayrıca eserde geçen bir takım tasavvufi kavramların ve hatıratların yanlış anlamasına meydan vermemek için de tasavvufi sohbetler başlığı altında ayrıca bir bölüm ayıraraktan açıklık getirmeyide ihmal etmemiş olduk. Şayet gözden kaçan hatalarım olduysa da okuyuculardan şimdiden kusurlarımın hoş görmelerini dilerim. 

       Medine’den Buhara’ya gelen manevi atmosferin son halkasında yer alan Seyda Hz.lerini anlatmada hakkıyle ifa etmeye gücümün yetmeyeceğinin şuuruyla, Allah’ın (c.c) lütfu ve hidayeti, Resulüllah (s.a.v)’in selat-u selam-ı,  Sadat-ı Kiram’ın ve Seyda Hz,lerinin himmet ve feyizleri Medine’den Buhara’ya uzanan halkanın sevdalılarının üzerine olsun dileğiyle,  Allah tüm Ümmet-i Muhammedin yâr ve yardımcısı olsun.”   

       Kitabın kapak tanıtımı bölümünde ise şu ifadelere yer verdim:                    

       Hiç kuşkusuz Resulullah (s.a.v)’in Nebevi nuru yüzü suyu hürmetine tüm âlemler yaratılmıştır. İşte Rasulullah (s.a.v)’in Gül kokulu nübüvvet nuru, Hz. İsmail’in evlendiği Hale’den oğlu Kaydar’a geçer. Ancak  Kaydar bir sene içerisinde yüz kadar kadını nikâhladığı halde hiçbirinden çocuk olmaz. Allah Teâlâ melek vasıtasıyla buyurdu ki: “Ey Kaydar! Eğer nezr edip kurban kesersen bu iş sana bildirilir.  Bunun üzerine Kaydar emrin gereğini yerine getirip çok sayıda koç kurban eder. Kurban mükellefiyetinden maksat hâsıl olunca bu kez gaipten bir nida daha işitir: “Ey Kaydar! Filan ağaç altında uyuyuver, rüyada ne görürsen onu yap.”  O da denileni yapıp rüyasında Arap asıllı Gadire Hanım gösterilip onu nikâhına al emri talimatı verilir. Böylece nur Gadire’ye intikal etmiş olur.

         Kaydar bir yolculuğun ardında Kenan iline vardığında Yakup (a.s) ile karşılaşır. Ve o Yüce Peygamber der ki; “Sana müjdeler olsun ki dün gece Gadire oğlunu doğurdu. Zira gördüm ki, gök kapıları açılmış. Bu durum alından alına konaklayan Habibin nurun bir alametidir...  İşte bu sözleri işittikten sonra hanımının yanına vardığında, ilk işi oğlunu kucaklamak olur. Oğlunun adı Haml idi. Haml’de Saide isminde birini nikâh eyler. Derken o nikâhtan Nebt doğar.  Ve Habib-i Ekrem (s.a.v)’in nuru Nebt’ten Adnan’a devr olunur.

         Adnan’ın alnından parlayan nuru şerif ise Maad’a geçer,  Maad’dan Nizar’a devr olunur.  Nizar’dan da Nebevi nur sırasıyla Mudar’a, İlyas’a, Müdrike’ye devr olunur. Derken Müdrike’den de sırasıyla Huzeyme’ye, Huzeyme'den Kinane’ye, Kinane’den Nadr’a geçer.

          Nadr’dan sonra ise nur sırasıyla:

         -Malik,

         - Fihr (Kureyş),

         -Galib,

        - Lüeyy,

         -Ka'b,

         -Mürre,

        - Kilab,

         -Kusay,

         -Abd-i Menaf (Muğire)’e geçerek devrolunur.

       Bu arada Mugire’nin iki oğlu daha olur. Ki; bu oğullardan biri Haşim’dir.  Zira Nevfel ve Muttalib Resulullah (s.a.v)’in soy şeceresinde yer alan Haşim oğullarından gelmiştir.

         Haşim herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Hem nasıl sevilmesin ki,  bikere her şeyden önce Habibin nuru her daim alnında parlıyordu.  Nitekim Rum Kayseri Yusufi güzellikteki bu parlayan yüzden dolayı kızını Haşim’e teklif eder, fakat kabul etmez.  Nasip bu ya, bir gün rüyasında kendisine bildirilen Selma Binti Ömer’le evlenmesi emr olununca, onunla nikâh kıyacaktır. Derken, Haşim ticaret maksadıyla Şam’a gidip, akabinde Gazze’de vefat eder etmesine ama sonuçta Selma’dan doğacak olan, yani ilerisinde Nübüvet Nur’un dedesi olacak Abdülmuttalib’i arkasında bırakması böylesi bir ölüme can kurban dersek yeridir.  Evet, O;  Rasulullah (s.a.v)’in dedesidir. Haşim’in vefatından sonra Mekke halkı Abdülmuttalibi (asıl adı Şeybe) şehre reis seçip,  Mekke’nin anahtarlarını ona teslim eder de. Sıra teslim sırası ona gelmişti ki, teslim edilecek elbette anahtar değildi, teslim olunacak Habibin nurudur. Nitekim o nur ilerisinde Abdullah'a devr olunur.  O’ndan da malum o nur asıl sahibine devr olunur. Şu da var ki Peygamberimiz (s.a.v) bu dünyadan göç etti etmesine ama o nur’a layık olanların alınlarında kıyamete kadar devam edecektir, buna inancımız tamdır. Sanmayın ki başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere sırasıyla Ashab-ı kiram, Evliyalar bu dünyadan göç ettiler diye mensub oldukları kaynaklarda bir anda kesiliverdi. Yok, öyle bir şey,  tam aksine İmam-ı Gazali Hz.lerinin de beyan buyurduğu veçhiyle  Diriyken tevessül olunan, feyiz alınan zata, öldükten sonra da tevessül edilerek feyiz alınır  (Mişkat)  şekliyle her devirde Allah Resulünün izini iz süren Allah dostları kanalıyla kıyamete dek bu söz konusu kaynak silsilesi hiç tükenmeyecektir.  Hatta kıyamet sonrası da tevessül hadisesi mahşer günü ilahi huzurda da apaçık bir şekilde yaşanacaktır. Bakınız, Muhammed Hadimi Hz.leri bu hususta ne buyuruyor: “Peygamberler ve evliya zatlar dar-ı bekaya intikal ettikten sonra da onlar vasıtasıyla Allah Teâlâ’ya yalvararak dua etmeye, tevessül ve istiğase etmek denir. Ki, onlar ölünce de mucizeleri ve kerametleri devam eder” (Berika).  İşte bu sözlerden de anlaşılan o ki; Allah’ın hazinesi boldur.  Öyle ya,  peygamberlik kapısı kapandı diye tevessül ortadan kalkacak değil ya, bu kez onun izini iz süren evliyalar ne güne duruyor,  hiç kuşkusuz Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşuna vesile olmak için devreye girip tevessül yolunu devam ettirecekleri muhakkak. Nitekim Mürşidi kâmillerin her devirde var oluşları insanları Allah'a yönlendirmek içindir. Yani Allah dostları, taliplilerine Allah-u Teâlâ’ya nasıl kul olunacağını, nasıl ibadette bulunacaklarını talim ettirerek vuslata ermelerine vesile olmak için vardır.”

     Medine’den Buhara’ya adlı kitabın yayınlanmasından 5 ay sonra Abdulbaki Hz.eri Hakka Yürüdü:

      Evet, ilginçtir bu kitabın yayınlanmasından 5 ay sonrada Seyda Hz.lerinin kardeşi ve aynı zamanda halifesi Abdulbaki Hz.leri vefat edip Hakka yürüdü.  Neyse ki Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni Hz.lerinin ahirete intikalinden tam 30 yıl öncesinde Gündüz Gazetesinde hayatta iken kendi hayat hikâyesini yazıp yayınlamıştık zaten. Hele şükür ki 30 yıl sonra Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni Hz.lerinin vefatından 5 ay öncesinde yayınlanan Medine’den Buhara’ya adlı eseri okuyucuyla buluşturmak en nihayetinde nasip olabildi.  Öyle ki yukarıda önsözde de belirttiğim üzere Seyyid Taceddin Erol’ün de kitabın hazırlanmasında katkıları ve ilave edilmesi gereken konuları söyleyerekten Seyda Hz.lerinin anısına kaynağında yaptığım röportajlarda gerekli ortamı hazırlayıp divanda Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni Hz.lerinin huzuruna çıkmama vesile olmuşlardır. Derken Gavs-ı Sani Hz.leriyle divanda yaptığım görüşmem neticesinde O’nun izni doğrultusunda büyük evladını işaret ederek Muhammed Saki Hz.leriyle röportaj yapmak nasip oldu. İyiki de o röportajı yapmışız, bu sayede hem Seyda Hz.lerinin vefatının arkasında hatıralarını tazelemiş olduk hem de ardından irşad postuna oturan Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni Hz.lerinin hayatını öğrenmiş olduk. Öyle ya, bir mürşid-i kâmil kendinden bahsetmeyeceğine göre, evladı Seyyid Muhammed Saki Hz.lerine havale ederek böylece Gavsı Sani (k.s)’ın hayatını bu vesileyle öğrenip kaleme alma şerefine nail olduk.

      İşte Medine’den Buhara’ya uzanan manevi atmosferin son halkasında yer alan Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni Hz.leri hakkında yapılan röportajdan edindiğim bilgiler ışığında her ne kadar hayatını anlatmada hakkıyle ifa edemeyeceğimi bilsem de yinede tarihe not düşmek babından 12 Temmuz 2023 Çarşamba günü hasta yattığı İstanbul Pendik Emsey Hastanesinde saat 14.10’da ahirete irtihal edip Menzilde babası Gavs- Bilvanisi ve kardeşi Sultan Seyda Hz.lerinin yanına defnedilerek Hakka yürüyen Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni Hz.lerinin hayat hikâyesini bir kez daha okumakta fayda vardır elbet:             

         Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni (k.s)                                            

       Bilvanis, Siyanüs, Taruni, Havil, Dilbe, Nurşin, Kasrik ve Gadir köylerinden soluklayıp Menzil köyünü mesken tutunan Gavs-Bilvanisi  Hz.leri ve oğulları bu köye geldikleri günden bugüne, hatta kıyamete dek sürecek bir irşad faaliyeti içerisinde bulundukları artık bir sır değil elbet. Hiç şüphe yoktur ki “Allah sırlarını takdis etsinsırrın gereği olarak gelişlerindeki temel gaye ve hedef Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin Kasr-ı Arifan’da başlattığı Tarikat-ı Nakşibendiyye nisbetini Menzil’de daha da uç noktalara taşımak olmuştur. Nitekim bu temel gaye ve hedef doğrultusunda    köy köy, diyar diyar hicret etmeyi de göze almışlardır. Öyle ki, hicretlerinin en son evresi Menzil köyünde durakladıklarında   babaları Gavs-ı Bilvanisi Seyyid Abdulhakim El-Hüseyni Hz. leri burası için   “İkinci Buhara“ demekten kendini alamaz da.

       Gerçektende Menzil’de duraklamak bir bambaşka hissiyattır. Çünkü Medine’yi de hatırlatan en son durak olacaktır burası. Meğer   köy köy, diyar diyar dolaşmak   iş olsun babından sıradan bir göç değilmiş, bilakis Şahı Nakşibend (k.s)‘ın nisbetini yeniden ihya ediş hicretidir bu.  İyiki de Gavs-ı Blivanisi (k.s) buralardan; oğulları Sultan Muhammed Raşid Seyda (k.s) ve Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki (k.s) ile birlikte hicret etmişlerdir. Zira bu sayede Kasr-i Arifan ruhu Gavs-ı Bilvanisi Hz. leri ve oğulları eliyle yeniden dirilişe geçmiş oldu. Hem nasıl dirilişe geçmiş olmasın ki, bikere bu hamurun mayasını   çok yıllar öncesinden elden ele Şeyh Abdurrahman-ı Tahi (k.s), Şeyh Fethullah (k.s), Şeyh Muhammed Diyauddin (k.s) ve  Şeyh Ahmed-el Haznevi (k.s) eliyle yoğrulmuş, sonrasında yoğrulan bu hamurun kıvam haline gelme işi ise  başta babaları Gavs-ı Blivanisi Hz.leri olmak üzere evlatlarına düşecektir. Gerçekten de bu anlamda Menzil ikinci Buhara olmayı çoktan hak etmiştir bile. Malumunuz her iki oğul da Gavs-ı Bilvanisi Hz.lerinin göz bebeğidirler. Baba Gavs (k.s) dar-ı bekaya göç ettiğinde nöbeti Sultan  Seyyid Muhammed Raşid Seyda Hz.leri devr alacaktır. Seyda Hz.lerinden  sonrada  kardeşi Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulaki Hz. leri nöbeti  devr alır. Aslında Abdulbaki Hz.leri kardeş olmanın ötesinde pazara kadar  değil mezara kadar  tam manasıyla teslimiyet örneği sergileyerek yar ve yardımcısı olmuştur.  O‘nu bilenler bilir zaten. Hele O‘nu bilhassa eski sofilere bir sorun tâ Seyda Hz.leri  zamanından  beri  iki büklüm bir vaziyette  arkasından peşi sıra   izini iz süren yükünü hafifleten can yoldaş ikili  olduğunu söyleyeceklerdir. Öyle ki irşad halkasının her geçen gün büyümesiyle birlikte kalabalıktan dolayı meramını dile getiremeyenler ona koşuyorlardı. Çünkü Seyda Hz.lerine ulaşmak zor olabiliyordu, bu yüzden  sofiler  sıkıştıklarında hep ona  müşkülünü sorarlardı. Allah var, O‘da sofileri hiç kırmaksızın gönüllerini hoş tutup Seyda Hz.lerinin omuzundaki yükü hafifletmeye çalışırdı. Oldu ya, sofilerle hemhal olduğu o esnada Seyda Hz.leri   çıka geliverdi,  değim yerindeyse o an  tası tarağı toplayıp  iki büklüm bir  halde derhal  adaba geçerdi. Öyle ki, o an gök çökse, yer yarılsa bile hiç islimini bozmayacak şekilde adap duruşunda bulunurdu hep. Zaten biri çıkıp Seyyid Abdulbaki denince ilk akla ne gelir diye sual etse, hiç kuşkusuz sofilerin ağzından çıkacak ilk söz; “Adabın kendisi zattırcevabı olacaktır. Böylesi bir cevaba   şaşmamakta gerekir. Zira Seyda Hz.lerinin döneminden beri  sofiler   O‘nu  hep  böyle gördüler, hep böyle bildiler. Hele O‘nun   tıpkı ölü teneşirinde ölü yıkayıcısının elinde teslim olur gibi duruşu var ya, elbette ki Menzil’in İkinci Gavs’ı Sanisi olmasına ziyadesiyle ona yetip artmıştır  bile. Tabii ki böylesi bir mertebeye erişmek ansızın vuku bulmadı, tâ çocukluk çağına uzanan çile bülbülüm çile diyebileceğimiz büyük bir gayretin ve çabanın neticesi bir mertebedir bu.  Öyle ya, nasıl ki bülbül âşığı temsil ederken, gül de ister istemez mâşuku temsil edecektir.  O halde bülbül gülün dikenine rağmen çileye razı olup aşkla bağlı kalırda Oğul Gavs bağlı kalmaz mı? Hem de “Allah için bu kapıda ne kadar çile çekilirse o kadar ecir alınır halis niyetle yapılan bir bağlılık olarak onun üzerinde miras nişan olarak kalır. Düşünsenize çocukluk çağında verem hastalığına yakalanıp zayıf ve bitap bir hale düşer de. Olsun yine de Oğul Gavs-ı Sani (k.s) dergahın hizmetinden bir an olsun geri durmayacaktır. Aslında bu zayıf ve bitap düşüş hali O‘nun ilerisinde manevi heybet bir hale bürüneceğinin ilk işaret taşıydı. Nitekim ileri ki yıllarda üzerinde heybet hali daha da belirgin hale gelmesi bunun bariz bir göstergesi olarak tezahür eder.  Babası Gavs-ı Bilvanisi (k.s) pekala biliyordu ki, bu yol çile üzerine kurulu, bu yüzden oğlunu bu hal vaziyette bile Siirt ve Van’a ilim tahsili için   göndermekten imtina etmeyecektir. Oğul Gavs gittiği yere sadece ilim tahsili için mi gider, bunun yanısıra   tevbe vermek içinde gider elbet. Öyle ya, madem babası vazifelendirmiş o halde gereğini yapmak gerekirdi. O da hiç yorulmak nedir bilmeksizin gereğini yapar da. Ancak Yusufiye çilesi de beraberinde gelecektir. Gelmeside gayet tabiidir, çünkü etrafında halka genişledikçe birilerinin uykusu kaçacaktır. Neymiş efendim, yöre halkı içki alışkanlıklarını terkediyormuş da, yok şuymuş da, yok buymuş da eften püften sudan bahanelerle durumdan vazife çıkarıp şikayet edeceklerdir.  Derken iki-üç günlük tevkifin ardından otuz günü bulan bir tutukluluk hadisesinin ortasında bulur kendini. Tabii ki bu tutukluluk hali hiç arzu edilmeyen bir durumdu. Yani sofilerin canını sıkıcak bir durumdu. Bu noktada sofiler çok endişeliydiler, bundan dolayı herkesi Baba Gavs (k.s) duyduğunda üzülecek endişesi sarar.  Tabii, Molla Ahmed ilk etapta durum vaziyeti Gavs’a haber vermeye cesaret edemez, sadece haberi dayısı Seyyid Sıtkı’ya duyurmakla yetinecektir.

         Peki iyi hoşta, Dayı Sıtkı‘ya durum vaziyet bildirildiğinde ne oldu derseniz, bu durumda hiç kuşkusuz Gavs üzülecek diye haber vermemek doğru olmazdı, doğru olanda haber vermekti elbet. Madem öyle bundan sonrasınıda istersiniz hep birlikte Dayı Sıtkı‘nın anlatımından dinleyelim. Nasıl mı? Menzil’de Seyda Hz. lerinin anısı için gittiğim Gavs-ı Sani (k.s)‘ın oğlu  Sultan Seyyid Muhammed Saki Hz.leriyle yaptığım röportajın ardından  bir ara  Seyyid Dayı Sıtkı‘nın dükkanına girdiğimde bizatihi  kendisine sorduğumda ancak  bu kısmı  öğrenebilmiş  oldum. Sağ olsunlar kendileri de lütfedip Molla Ahmed’den aldığı haberi Gavs’a nasıl aktardığını bana şöyle anlattılar:

          “Tabii ben Molla Ahmed’den aldığım bu haberi Gavs Hz.lerine söyleyince  üzüleceğini sanmıştım,  beklediğimin tam  aksine  bir  baktım yüzü çiçek gibi açıldı. Öyle içi ferahladı ki, dönüp bana şöyle dedi:

         -Bundan daha ne büyük nimet olabilirdi ki?  Kaldı ki bu kutlu yolda İmam-ı Rabbani, Şahı Nakşibend, Abdulkadir Geylani, Şah-ı Hazne gibi nice Sadatlar çile çekmişler, Abdülbaki çekmiş çok mu, zaten bu hadiseyle birlikte Sadatlara mutabaat yapmış oldu. Nasıl ki başkaları suç işlediğinde tevkif edilip ceza yiyorsa, Oğlum da Allah yolunda tevkif edilip nezaret altına alınmış. Dolayısıyla ne kadar şükretsek o kadar azdır.”

         Evet; Yöre halkının git gide kötü alışkanlıklarını terk etmesinden rahatsızlık duyanlar, hemen 25 muhtardan topladıkları imzayla durum vaziyeti Yüzbaşı’ya intikal ettireceklerdir. Tabii Yüzbaşı da boş durmayacaktır, o da meseleyi huduttaki bir başka komutana intikal ettirip en nihayetinde gözaltına alınır. Şikayet ettilerde ne oldu, otuz gün sonra serbest bırakıldığında pişmanlık duyacaklardır. Üstelik şikayet edenlerin bir kısmıda hakikati gördüklerinde    bu yola da girecektir. Tabii baktılar ki bu toy yaşta gencecik talebeye ne kadar çile çektirsek, Allah’da kat be kat bin misliyle daha da feyz ve bereketini artırıyor. En iyisimi yol yakınken tevbe etmekte fayda var deyip onlarda hatme halkasına oturacaklardır. Şu bir gerçek hiç bir şey yapanın yanına kâr kalmıyor. Şayet ortada bir kâr menfeat varsa, o da hiç şüphesiz Allah yolunda çile çekenlere has manevi şirket hükmünde hatme halkasına katılmanın kâr sermayesi vardır. Nitekim 30 günlük Yusufiye çilesinin ardından   heybesine doldurduğu manevi sermaye ile birkte dönüş yine Menzil’edir. Ama   yine de O, dönem dönem ilim tahsili için oralara gidip gelmeyi ihmal etmeyecektir.  Çile bu yolun azıkıdır çünkü. Pes etmek doğru olmazdı elbet.  Başta da dedik ya, bu yolda ne kadar çile, o kadar ecir vardır.

          Öyle anlaşılıyor ki, Gavs-ı Sani Abdulbaki Hz.lerinin  çocukluktan  halifelik dönemine  kadar olgunlaşmasında  baba Gavs Hz.leri, Molla Derviş ve  pekçok   medrese hocalarının yanısıra  kardeşi Sultan Seyda Hz.lerinin de çok büyük  emeği ve desteği sözkonusudur.  Onlar destek verir de meyve vermez mi? Hem de öyle meyve verir ki kalemle, kitapla izah edilemeyecek derecede meyve verecektir. Seyda Hz.leri nasıl ki  babası Gavs Hz.lerinin emrinde  koşturup Gönüller Sultanı olduysa, Seyyid Abdulbaki Hz.leride  kardeşi  Sultan Seyyid Muhammed Raşid Seyda Hz.lerinin emrinde  koşturup babalarının  İkinci Buhara diye andığı Menzili Şerifin İkinci Gavs-ı Sanisi olacaktır. Dahası Sultan Seyda Hz.lerinin irşat döneminde gösterdiği  o müthiş teslimiyetiyle  birlikte  Menzil-i Şerif  artık kabına sığmaz bir  çehreye bürünecektir.

         Düşünsenize Gavs-ı Sani Hz.leri genç yaşlarda hastalığından dolayı çok zayıf ve cüssesiz bir fiziki görünüme sahipmiş.  Ta ki, Gavs-ı Bilvanisi Hz.leri  oğlunu  tedavi için Ankara’ya  gönderir, işte  o gün bugündür  heybet hali üzerinden hiç kalkmayıp tıpkı babası gibi   üzerine heybet hali hakim olur. Hakeza yüz siması da aynı hal alır. Bu nedenle Gavs-ı Bilvanisi’yi dünya gözüyle görmeyipde merak eden varsa oğlu Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki (k.s)’e bakmaları kâfidir dersek maksadımızı  pek aşmış sayılmayız. Gerçekten de bu yüz benzerliğini, bugün olmuş halen hayatta yaşayan Gavs-ı Bilvanisi (k.s)‘in sofilerine sorduğmuzda onlarda tıpkı babasının bir kopyası olduğu şeklinde tarif etmekteler. Peki, sadece fiziki yüz benzerliği mi, elbette ki bunun yanısıra ahlaki benzerliğinden tutunda bir dizi yaşanmış çileler, hastalıklar ve sabır yürüyüşleri de buna dahildir. Ne mutlu böylesi bir oğula ki babasının izini iz sürüp Sultan Seyda Hz.lerinin  has bahçesinde  olgunlaşaraktan   en nihayetinde sofilerin  hem yoldaşı,  hem baştacı, hem de Oğul Gavs’ı Sanisi olur.

        Düşünün ki o daha çocukluğunu yaşamadan hayatında iki şeyi aziz bilerek kemale erecektir. Birincisi Kur’an ve hadis ışığında yol alarak, ikincisi de canından aziz bildiği babası Gavs-ı Bilvanisi ve kardeşi Sultan Seyda Muhammed Raşid Hz.lerinin  izini iz sürerek  ilerlemeyi düstur edinip  yol alacaktır. O’na da o yakışırdı zaten. Bu öyle bir izini iz sürüyüşüdir ki, önce babasının izini iz sürerken kendinden geçer, sonra da kardeşinin izini iz sürerken kendinden geçme hali iz sürmedir bu. Nasıl mı?  Canından aziz bildiği   babası Gavs-ı Bilvanisi Hz.leri vefat ettiğinde  adeta şok haline girip markada kapandığında  kendinden geçerek ilk hali tezahür eder.  Dile kolay, Gavs-ı Bilvanisi Hz.leri hayatta iken ona  öylesine candan  sıdk ile bağlıydı ki, bir anda onun yokluğu ona çok  ağır gelecektir.  Öyle bir şok haline girmektir ki bu, yıllardır dergah hizmetlerine beraber koştuğu kardeşi Seyda Hz.lerini o an  unutacak derecede bir şok hali geçirmesine ziyadesiyle yetmiştir. Düşünsenize Seyda Hz.leri babasının vefatınınn akabinde irşada  başlamış, hatta  aradan  yirmibir gün geçmiş, O halen şok halinden çıkıpda  kardeşine biat edememişti. İşte kendinden geçme hali diyebileceğimiz bu şok hali Seyda Hz.lerine beyatını geciktirmesine sebebiyet teşkil eder.  Tabii Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin bu haline taaccüb edenlerde  olmuş.  Neyse ki, Sultan Seyda Hz.leri  taziyelerin yirmi birinci gününde markad’a gidip  Kur’an okuduğu esnada kardeşi de  murakabe halde  oradaymış zaten. İşte o an   orada ne oluyorsa o oluyor ve kardeşine hitaben:

        “-Ya Abdulbaki otur...” der demez tevbe almasıyla beyat alması aynı anda vuku bulur. Hatta bu hususta Gavs (k.s.)‘ın maneviyatta Seyda Hz. lerine üç sefer:

         “-Muhammed Raşid, kardeşin Seyyid Abdulbaki’ye dikkat et. O’nu sana teslim ettim” beyan buyurması üzerine beyat ettiği de rivayet edilir. Böylece Sultan Seyda Hz.leri kardeşi Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki’ye hitaben “Otur” deyip emanet yerini bulunca artık o şok hali bir anda kendiliğinden kalkıvermiş olur. Böylece beyatıyla birlikte bundan böyle aralarındaki bağ Ebu Bekir-i Sıddıki bir teslimiyete dönüşecektir. Derken, Seyda Hz.leri ilerisinde kardeşinin halifeliğini Molla Abdulbaki ile beraber verecektir.  Her ne kadar Gavs-ı Bilvanisi Hz.leri hayatteyken en büyük yardımcısı Seyda Hz.leri  olsa da  büsbütünde destek verirken  yanlızda sayılmazdı.  Zira o yıllarda yine yanında en büyük yardımcısı kardeşi Gavs-ı Sani Seyyid Abdulbaki Hz.leri   hep var olmuştur. Hakeza Sultan Seyda Hz.leri  babası Gavs Hz.lerinden  sonra irşada başladığında, yine yanında  en büyük yardımcısı olarak kardeşi  olmuştur. Babası Gavs döneminden tek fark, sadece dergah hizmetlerinde Mürşit-Halife ikilisi şeklinde yürüyor olmasıdır. Üstelikte tüm bunları yaparkende sırt kısmında nükseden dayanılmaz derecede bel ağrılarına rağmen kendini hizmete dayarak yardımcı olmuştur.  Her ne kadar Gavs-ı Sani Abdulbaki Hz.leri sırt ağrılarını Şeyhi Sultan Seyda Hz.lerine belli etmemeye çalışsada, nereye kadar gizleyebilirdi ki,  bir şekilde sırt ağrıları çektiği gözlerden kaçmayacaktır. Ta ki Seyda Hz.leri emir buyurur,  işte o zaman el mahkûm Ankara’da ameliyat olmaya razı olup böylece ağrıları dindirilmiş olur.   

       Vakta ki, Seyda Hz.leri de bu dünyadan göç ettiğinde bütün yük üzerine binip Menzil’in işleri daha da bir yoğunluk kazanacaktır. Bir yandan camii ve medrese inşaatı, diğer yandan markad inşaatı, imar faaliyetleri, diğer yandan vakıf faaliyetleri bunun en büyük göstergeleri olur. Menzil artık gelen misafirleri maddeten kaldıramadığı içindir büyük çapta inşaat ve imar faaliyetlerine hız verir. Tabii bu işlere tam koyulmadan önce ilk iş Türkî Cumhuriyetlerini ziyaret etmek olacaktır. Yani, buralarda Sadatların kabr-i şeriflerini ve bulunduğu mekânları ziyaret edecektir. Sonrasında ise Umre ziyaretiyle Allah’ın beyti Kâbe’ye, Gül Nebinin Mescid-i Nebevisine yüz sürecektir. Malumolduğu üzere tüm bu ziyaretlerin akabinde dönüş yine Menzil’edir. Besbelli ki bu sıradan bir dönüş değildi,  bilakis baba Gavs’ın ve kardeşi Sultan Seyda (k.s.)’ın temellerini attığı Menzil’i daha da mamur hale getirmek için bir dönüştür bu. Nitekim de Menzil’e daha ayağını basar basmaz tez elden ilk iş markad ve camii inşaatına hız vermek olur. Bu arada sene içerisinde fırsat bulduğunda ise mürşidi Sultan Seyda Hz.lerine mutabaat edip Afyon ve Pursaklar’ı ziyaret edecektir. Daha ileri ki yıllarda da Umre ve Hac ziyaretlerinde bulunacaklardır. Derken o çok yoğun tempo içerisinde yürüttüğü irşad faaliyetleri arasında geriye dönüp baktığımızda baba Gavs-ı Blivanisi ve kardeşi Seyda Hz.lerinden devr aldığı Tarikat-ı Nakşibendiyye nisbetini kat be kat daha da artırdığı görülecektir. Elbette ki görünen köy kılavuz istemez, bütün yaptıkları her şey ortadaydı zaten. Baksanıza Seyda Hz.leri dönemindeki gibi tek tek, ya da on kişiye birden elle tövbe vererek kalabalık bir türlü dizginlenemiyordu. Yüzlerce,  hatta binlerce kalabalığın yükü ancak sarık şeklindeki bez şeritle kaldırılabiliyordu. Kaldı ki tek tek ya da onar onar verilmeye kalkışılsa ne namaza, ne hatmeye, ne sohbete ne de hizmete vakit yeterdi. Hem kaldı ki şeritle tövbe verdiği halde yükü yine halen hafiflemiş sayılmazdı, zar zor namaz vaktine yetiştirebiliyordu. Vefatına yakın zamanlarda ise malum şeritte omuzlarındaki yükü kaldıramayınca yüksek bir yerden seslenerek şeritsiz toplu halde tevbe verilmeye başlanmıştır. Şu da var ki, Allah’a tam teslimiyet olmasa bu denli yükü omuzlarında taşıması asla mümkün olamazdı. İşte bu nedenledir ki Nakşibendî Sadatları için Allah’a tam teslimiyet ve tam tevekkül olmazsa olmaz şart hükmünde bir temel dusturdur.

          Peki, onca çileler ne için yaşanmıştı derseniz, şüphesiz Allah’ın rızasını kazanmak içindi. Buna inancımız tam da. Düşünsenize camii hınca hınç dopdoluluktan nefessizlikten dayanılmaz bir halde olduğu halde, o yine de her şart ve ahvalda durmak yok yola devam deyip bir yandan namaz kıldırmakta, bir yandan Hatme-i Hacegan yaptırmakta, diğer yandanda tevbe vermekteydi. Gerçekten de şöyle etraftan bir baktığımızda gerek imar faaliyetleri, gerek ameli faaliyetler, gerekse kültürel faaliyetler olsun hiç fark etmez,  her üç faaliyetinde bir arada yürütülüyor olmasına bir türlü insan akıl sır erdiremiyor. Üstelik tüm bunları sırtında nükseden dayanılmaz bel ağrıları çekmesine rağmen yürütmekteydi. Şayet biz o halde olsak, ne yapacağımız besbelli, ahlanmaktan sızlanmaktan inlemekten geri durmayıp ayan beyan ahu figanımız ortaya dökülecekti. Dahası yeri göğü inleteceğimiz her halimizden besbelli olacaktı. Ama sözkonusu Allah dostları olunca, öyle olmuyor. İşte görüyorsunuz bunun en bariz örneğini tüm sofilerin gözü önünde cerayan ederek şahit olduk. Üstüne üstük şahit olduğumuz dayanılmaz ağrısını Gavs-ı Sani Abdülbaki Hz.lerinde şimdiye dek en ufak ne uflanma ve puflanma hali, ne hayıflanma hali, ne de sızlanma hali olarak bize yansıtmadı. Zaten yansıtmaz da. Zira O’nun öyle narin, öyle zarif bir ruh seciyesine sahip bir mizacı vardı ki, dayanılmaz bel ağrılarını bile dile getirmeyi kendine hayâ edinecek bir karakter abidesidir O.  Sofiler onun bel ağrıları çektiğini ancak sırtını çeviremediği anlarına şahit olduklarında ya da camiye tekerlekli sandalye ile teşriflerinde farkedip hissedebiliyorlardı. Bunun dışında en son gelen aşamada ise   bel ağrıları öyle    nükseder görünür bir hal alır ki, artık   saklayamaz da. Mecburen namaz vakitlerin pek çoğunu oğlu Sultan Seyyid Muhammed Saki Hz.leri  kıldırmak durumda kalır.

        Öyle anlaşılıyor ki, Ehl-i Beyt Gül nesli   ne kadar çile çekse Yüce Allah’da ona göre   ecirlerini daha da   artırıp manevi makam almalarına vesile kılmakta, buna asla şüphe duymayız. Çünkü biz biliyoruz ki, dünyada en çok çile çekenler Peygamberlerdir, dolayısıyla bu çileden Peygamber varislerine de pay edilip istifade etmeleri gayet tabii bir durumdur.

         Evet, Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki El-Hüseyni Hz.leri için  en son şunu diyebiliriz ki;  O Tarikat-ı Nakşibendiyye nisbetini Seyda Hz.lerinden devr aldığından vefatına dek camii,  medrese, markad,  tuvalet ve çeşme inşaatı gibi pekçok  imar faaliyetlerine hız vermenin yanısıra vakıflaşma, dergi, kitap, televizyon radyo yayını  gibi bir dizi  kültürel  faaliyetlere mührünü vurmakla dikkat çeken Gavs-ı Sanimizdir. Hakeza tevbe almak için gelenlere artık elle değil sarıkvari bir şeritle ve en son demlerinde sesle tövbe veriyor olmanın yanısıra sofilerin eksiklklerinin giderilmesi noktasında da sohbetciler tayin ediyor olması gibi pekçok ameli faaliyetleriyle dikkat çeken bir Hadimül hizmetkâr Gönül Sultanı olarak biliriz. Burada cümlenin sonuna dikkat ettiyseniz hizmetkâr dedik. Niye acaba derseniz, her şey gayet açık, çünkü Menzil’de bilhasssa bu dönemde kazanlarla daha çok çorba kaynatılıyor olması, daha çok buğdayın değirmende öğütülüyor olması, daha çok ekmeğin fırına verilip kızartılıyor olması, çok sayıda musluklardan su akıtılıyor olması gibi bir dizi hizmet alanlarının genişlemesi gibi olağan üstü gayretler hizmetkarlığının en belirgin zişanı zaten.  İşte bu yüzden hizmet nimettir buyurmaktalar.   Ve bu hizmetlerinin ardından halife olarak bıraktığı pırıl pırıl üç evladının yürüteceği irşad faaliyetleriylede Nakşibendi nisbeti daha da bir ivme kazanıp ümmetin hizmetine ram olunacaktır.

         Hasılı kelam, Gavsı Sani Abdulbaki Hz. lerinin makamı âlî ve ruhu şad olsun, ardından bıraktığı halifelerinin ve halife evlatlarının da irşad faliyetlerinde Yüce Allah (c.c) yâr ve yardımcıları olsun.       

      Bu arada pek çok okur Selim Gürbüzer kimdir diye merak etmekte. Aslında kendimden bahsetmeyi sevmem, yine de okuyucumun merakını gidermek adına kısaca özgeçmişimi şöyle özetleyebilirim:

     Özgeçmiş:

    Selim Gürbüzer, 1965 yılında Bayburt’ta doğdu, evli ve biri kız, biri erkek 2 çocuk babasıdır. İlköğretimini Bayburt Yüzbaşı Şehit Agâh İlkokulu, Orta öğretimini Bayburt Ortaokulu, Lise öğretimini Bayburt Lisesinde tamamladıktan sonra Erzurum’da Atatürk Üniversitesi Biyoloji bölümünü bitirdi. Meslek hayatında bir yandan kamuda görev yaparken diğer yandan da büyük bir gayret ve özveri göstererekten Anadolu Üniversitesinin iki yıllık ön lisans fakültelerinden sırasıyla; AÖF Medya İletişim, AÖF Radyo Tv, AÖF İlahiyat, AÖF Veteriner Sağlık ve AÖF Tarım Teknolojilerinden mezun olmayı başarabilmiştir. Bayburt’ta öğrencilik yıllarında Hoca Ali Matbaasında rahmetli Osman okutmuş ve oğullarının yanında Bayburt Postası gazetesinde çalışarak gazetecilik ruhunu kazanmıştır. Üniversite hayatının akabinde sırasıyla İstanbul, Balıkesir ve Ankara’da Milli Eğitim Sağlık Eğitim Merkezlerinde ve Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesinde biyolog olarak görev yapmanın yanı sıra Gündüz Gazetesi, Alperen Dergisi, Nizam-ı âlem dergilerinde ve EnPolitik sitesinde araştırma incelemeleri yazıları yayınlanmıştır. Ayrıca 2022 yılı sonunda KDY yayınlarından “Güneş Doğudan Doğar” ile 2023 yılı içerisinde ise sırasıyla “Medine’den Buhara’ya”, “Ölürüm Türkiye’m”, “Masonlar Marksistler Kapitalistler ve Biz” adlı yayınlanmış kitapların yanısıra en son yayınlanan “Hayy’dan Hu’ya Yaratılış Mucizesi” adlı eseri yayınlanmıştır. Şu an genç yaşta çalıştığı Bayburt postası Gazetesinde ve EnPolitik internet sitesinde yazılarını sürdürüp   makalelerini yayınlamaya devam etmektedir.

   Selim Gürbüzer’in Medine’den Buhara’ya adlı eserine ulaşmak isteyenler aşağıdaki şu linkten temin edebilirler:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/medineden-buharaya/640880.html&manufacturer_id=255252

 

Yayın Tarihi:

13.02.2023

ISBN:

9786254209864

Dil:

TÜRKÇE

Sayfa Sayısı:

512

Cilt Tipi:

Karton Kapak

Kağıt Cinsi:

Kitap Kağıdı

Boyut:

15.5 x 23.5 cm

 Vesselam.