7 Ocak 2026 Çarşamba

ANADOLU ALEVİLİĞİNİN DOĞUŞU VE ERDEBİL ŞEYHİ


 ANADOLU ALEVİLİĞİNİN DOĞUŞU VE ERDEBİL ŞEYHİ

SELİM GÜRBÜZER
Moğol kasırgasının ardından Türkistan’ın (Maveraünnehir) yeniden hayat bulmasında en büyük pay sahibi hiç kuşkusuz Emir Timur’a ait bir şandır. O Harezmî ve Altınordu devletlerine karşı açtığı mücadelelerde büyük zafer kazanmışlığı bir yana hem saltanatlarına son vermiş hem de yönetimi boyunca bir dizi reformlara imza atmış bir emirdir. Şayet onda bir eksiklik aranacaksa da, belki Osmanlıya karşı bir dizi kıyasıya yaptığı savaşlar eleştirilebilir. Ankara savaşı bunun en tipik örneğini teşkil eder zaten. Maalesef Türk’ün Türk’le imtihanı diyebileceğimiz tarihin bu iki umut kaleleri güçlerini birleşecekleri yerde birbirlerini hırpalamayı yeğlemişlerdir. Kaldı ki Timur’un Anadolu’yu istilasını fırsat bilen küffar ehli, hemen ortaya çıkan boşluktan istifade mal bulmuş mağribi gibisine Selanik ve bir takım yerler Müslümanların elinden çıkmış olur. Bu yüzden Osmanlı kaynaklarında Timur; “fitne zuhur” sıfatı ile anılmıştır hep. Osmanlı besbelli ki, “Fitne insan öldürmekten daha şiddetli bir kötülüktür (küfürdür)” (El-fitnetü eşeddü min el-katli-Bakara-191) ayetinin mana ve ruhundan hareketle böyle bir tanımlamada bulunmayı yeğlemiştir. Ancak şu da var ki; Timur’un dışa karşı yaptığı seferlerde Osmanlıya karşı tutumunu hariç tuttuğumuzda son derece gözü kara olduğunu, içe karşı ise son derece mütevazı bir karakter abidesi örneğini sergilediğini görürüz. Yani o dışa karşı çetin, kendi içinde ise merhamet abidesidir. Bakınız bir defasında meşhur tarihçi İbn-i Haldun’la baş başa otağında buluştuklarında bir takım kaynak bilgilere dayanaraktan Timur’un yüzüne karşı övgüler yağdırmıştır. Ancak bu övgüler karşısında Timur islimini bozmaksızın kendi alçak gönüllüğüne yakışır bir şekilde; “Ben sadece Moğol Hanların vekiliyim” diye cevap vermesi mütevazı yönünü ortaya koymasına ziyadesiyle yetmiştir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; Timur’un sülalesi Çağataylardan Barlaslara (Moğollara) dayandırılsa da sonuçta ailesiyle birlikte Türkleşmiş olduklarından, Türk emiri olarak yâd edilmiştir hep.
Timur aynı zamanda dindar bir kişiliğe sahip olmanın ötesinde her yaptığı seferlerde davasına meşruiyet kazandırmak adına ulemanın fetvasını almayı ihmal etmeyecek kadar da zarif ruh iklimine sahip bir emirdir. Keza aynı halet-i ruhiye hassasiyeti gönül sultanlarına duyduğu büyük hürmetin göstergesi olarak yaptıkları inşa faaliyetleri içinde geçerlidir. Öyle ki o, toplumun önem verdiği manevi önderler için türbeler inşa etmenin ötesinde mezarlarına ziyaretlerde bulunmayı da ihmal etmeyen bir emirdir. Nitekim Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.lerinin mezarını vakıf müessesesi adı altında türbe haline getirip korumaya almıştır. Hem nasıl korumaya almasın ki, baksanıza kıymet verdiği Meşâyih-i Kirâmın manevi himmetleri ve ulemanın desteği ona çok büyük motivasyon ve manevi güç katmış olsa gerek ki, bir anda medreselerin gün yüzüne çıkmasına vesile olup ilim fen ve sanatta büyük atılımlar gerçekleştirebilmiştir. Zaten onun bu maddi ve manevi hamleleri sayesinde yetmiş yıllık komünizmle idare edilen Rusya’nın çökmesinin ardından onun inşa ettirdiği evliya-i izam merkatları halen ayakta durur halde günümüze ışık saçmakta bile.
Timur’un hayatında net iki dönem görülür; birincisi Müslümanları kasıp kavuran Moğol kasırgasına karşı verdiği mücadele dönemi, diğeri ise bir dizi savaşlar sonucu ardından bıraktığı ikinci imparatorluk dönemidir. İşte, o ikinci altın dönemin zirvesine ulaştığı noktada bile bu kadarı da bana yeter demeyip gözünü Çin’e dikmiş dikmesine ama bu uğurda ömrü kifayet etmeyip ansızın gelen bir ölümle ebedi âleme göç eylemiştir.
Anlaşılan o ki, şayet Osmanlı, önüne engel olarak çıkan şarktaki Türk Devlet oluşumlarıyla, Timur gailesiyle, Akkoyunlu ve Safevi İran’ın arka taarruzlarının yanı sıra Hıristiyan devletlerinin kendisine karşı oluşturdukları ittifak oluşumlarıyla karşılaşmasaydı, belki de Avrupa’nın tamamını fethedebilir konuma erişebilirdi. Hakeza Timur’un Yıldırım'ı mağlup etmesi de Osmanlının hedeflerini altüst edecek cinsten büyük sarsıntıydı. Üstelik Timur kazandığı bu savaşın ardından Anadolu’dan aldığı 300 bin esiri İran’a götürüp Erdebil Şeyhine teslim edecektir.
Erdebil Şeyhi-Şah İsmail ve Anadolu Aleviliğinin Doğuşu
Erdebil Tekkesi Şeyhinin gerçek adı Ali’dir. Erdebil Şeyhi'nin Timur’dan bir isteği olup esirlerin kendisine verilmesini talep eder. Bu istek karşılık bulur da. İşte serbest bırakılan bu esirler o günden bugüne Anadolu Alevi adıyla anılmışlardır hep. Aslında esirler Erdebil Tekkesine gelmeden önce Ehlisünnet itikadı üzerine yaşayan neferlerdi. Besbelli ki, Erdebil Şeyhi’nin kendine göre bir amacı vardı. Yani Timur’un verdiği Türkmen esirlerinden yararlanıp irşat postundan saltanat tahtına, oradan da şahlığa geçmek arzusunu taşıyordu. Ama Erdebil Şeyhi amacına ulaşamadan bu dünyadan göç edip yerine oğlu Şeyh Cüneyd posta oturur. Şeyh Cüneyd’de tıpkı babası gibi hayatı boyunca aynı emelleri yüreğinde taşır taşımasına ama evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Nitekim kafasında tasarladığı gizli emellerini fark etmekte gecikmeyen İran hükümdarı Cihan Şah'ın hışmına uğrayıp İran’dan sürgün edilecektir. Derken Anadolu’ya ve Suriye’ye gitmek zorunda kalıp oralarda Türkmenler arasında yeni müridler edinmek için uğraş verecektir. Ancak Şirvanşahlar ile yapılan savaşta öldürülünce yerine oğlu Şeyh Haydar posta oturup o da Şahlık davasında bulunacaktır. Tabii o da babası gibi kınında durmayıp bu hedef doğrultusunda harekete geçince Akkoyunlularca öldürülüp cesedi sonradan gelenlere ibreti alem olsun diye Tebriz’e getirilerek ahaliye teşhir edilecektir. Bu arada Şeyh Haydar’ın oğulları Ali, İbrahim, daha kundak bebek çağında ki İsmail ve anneleriyle birlikte hapsedileceklerdir. Bu durumda müritler ister istemez büyük oğullarından Ali etrafında halka oluşturacaklardır. Ancak bu durum Akkoyunluların dikkatinden kaçmayıp babasının ölüm akıbeti onun içinde hazin sonu olur. Artık Şeyh Haydar’ın ardından bu davayı gerçekleştirecek geriye tek bir kişi kala kalır ki; o kişi hiç şüphe yoktur ki küçük oğlu Şah İsmail'den başkası değildi. Dolayısıyla onun başına herhangi bir halel gelmemesi için ilk etapta korunmaya alınması gerekirdi. Nitekim bir zamanlar Şeyh Haydar tarafından tarikatın simgesi olarak on iki dilimli kızıl renkli başlık giydirilmeleriyle tanınan müritler tarafından Gilan’a kaçırılarak, kendisi gözden uzak bir şekilde saklı tutulacaktır. Ta ki Akkoyunlu şehzadeleri arasında taht kavgaları kızışmaya başlar, işte o zaman Türkmen aşiretleri onu gizli tutulduğu yerden açığa çıkarmış olacaklardır. Düşünsenize Şah İsmail bir bakıyorsun daha 13 yaşında saklı tutulduğu yerden Akkoyunlularla savaşmayı göze alacak derecede cesur yürek olarak ortaya çıkacaktır. Böylece onun gözü karalığı ve cesurluğu bir anda şeyhlikten saltanat postuna oturup Safevi Devletini kurmasıyla birlikte Şahlığını da tescillemiş olacaktır. Derken Şahlık unvanını elde eden Şah İsmail’in yanı sıra en büyük oğlu Şah Tahmâsb Safevi Devletinin kurucu hükümdarları olarak tarihe adını yazdırmış olurlar.
Evet, baba oğul kurucu hükümdarlar olmasına ilkler ama ancak şu da var ki, her ikisi de Şahlıklarını Sünni kesime karşı zulüm yapmakta kullanmışlardır. Hatta zulüm yapmakta hızlarını alamayıp İmamı Azam gibi büyük zatların türbelerini yıkacak kadar gözü kara icraat sergilemişlerdir. Onların bu tutumları Osmanlı'nın harekete geçmesine tetikleyip en nihayetinde hevesleri kursaklarında bırakılacak şekilde bertaraf edileceklerdir.
Devam edecek
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/anadolu_aleviliginin_dogusu_ve_erdebil_seyhi-7922.html

6 Ocak 2026 Salı

SELÇUKLUYU HANÇERLEYEN ALEVİLER DEĞİL BÂTİNĺLERDİR


 SELÇUKLUYU HANÇERLEYEN ALEVİLER DEĞİL BÂTİNĺLERDİR

SELİM GÜRBÜZER
Tuğrul Bey, Selçukluyu kuvvetlendirip Anadolu yolunu açıp seferleriyle ilgi odağı olan hakanımızdır. Bu konumda böylesi üstün özelliklere sahip Selçuklu hakanımız, elbette ki Abbasi Halifesinin yardım isteğine kayıtsız kalmayacağı muhakkak. Nitekim gereğini yapıp hem Hilafeti Şiî Büveyhîler'in elinden almak hem de Râfızîler’in şerrinden kurtarmak amacıyla harekete geçecektir. Derken tarihler 1055 yılını gösterdiğinde işgal altındaki Bağdat'ta Şii Büveyhîler'in (Fatımîler) saldırısına son verip bu sayede Ümmet-i Muhammed’in Sünni halifelik müessesesi üzerindeki Şii baskısı bertaraf edilmiş olunur. Tabii ümmetin halifesi bu yapılan iyiliği karşılıksız bırakmayacaktır, hemen Tuğrul Bey’i Doğu ve Batı’nın hükümdarı olduğunu bir mektupla bildirir bile. Hatta onu İslam’ın dirilticisi, Sultanü’l Müslim’in (Müslümanların Sultanı) ve Kasım Emir’ül Müminin (her hususta Halifenin ortağı) unvanıyla taltif eylediği gibi dünya hakanı da ilan edip böylece Tuğrul Bey’in şahsında Türkler çok büyük bir itibar kazanmış olur. Derken Tuğrul Bey bundan böyle XI. yüzyılda İslam dünyasının lideri konumuna yükselmenin yanı sıra Bağdat’ta halifenin kızıyla evlenme şerefine de nail olur. Hem kaldı ki hakanlarımızın onuruna ne yapılsa hakkıdır. Zira hakanlarımız kendilerini hep ‘İslam’ın hadimi’ (İslam’ın hizmetkârı) olarak görmüşlerdir. Zaten aksi durumda kendilerini konumlandırmış olsalardı İslam âleminin lideri konumuna yükselemezdiler.
Alparslan
Malumunuz Alparslan’ın babası Çağrı Bey’dir. Tuğrul Bey’in oğlu olmadığı için ister istemez Sultanlık yolu Alparslan’a açılmış olur. İyi ki de Sultanlık yolu ona açılmış oldu, bu sayede Selçuklu onun döneminde adını tarihin altın sayfalarına yazdırmış olacaktır. Öyle ki, Alparslan devletin başına geçer geçmez hemen ilk işi kendisiyle uyumlu ve sürekli kendisine rehber kaynağı olacak düzeyde bilge vezir tayin etmek olur. Hiç kuşkusuz tayin edeceği bu bilge vezir Nizamülmülk’ten başkası değildi elbet. Gerçekten de Nizamülmülk’ün vezir olarak tayin edilmesi yerinde bir karardı. Zira Nizamülmülk daha işin başında açtığı medreseyle adından söz ettirdiği gibi o geleceğe de ışık saçan bir bilge şahsiyet olarak adından söz ettirmiştir hep. Anlaşılan o ki Selçuklunun gelişim evresinde hakanlarımızın çok büyük katkı payı olduğu gibi onlara ışık kaynağı olacak düzeyde bilge vezirlerimizin icraatlarının da çok büyük katkı payı vardır.
Hiç şüphe yoktur ki, Alparslan’da kendinden önceki Selçuklu hakanları gibi içte ki ve dışta ki düşmanlara karşı mücadele vermekten geri durmayacaktır. Dahası o, içte Fatımilere karşı mücadele verirken dışta da Bizanslılara karşı iki büyük seferler düzenleyerekten dikkatleri üzerine çekecektir. Keza onun en dikkat çeken bir yönü daha vardı ki; o da yediden yetmişe hemen herkesin bildiği kısa süren saltanat süresi (1063 -1072) boyunca Selçukluya en parlak dönemi yaşatmış olmasıdır. Bu demek oluyordu ki, kısa süren saltanat dönemi boyunca etrafında ne kadar irili ufaklı emir, melik, yabgu türünden idareci varsa hemen hepsini Selçuklu tabiiyetine almayı başarmış hakanımızdır O. Hatta tabiiyetine aldığı Karahanlı hakanı da buna dâhildir. Hani dedik ya, icabında o, bununla da yetinmez içte Fatımilere, dışta da Bizanslılara karşı giriştiği seferleriyle de Selçukluya güç kazandırmış liderimizdir. İşte bu noktada onun kıymeti şundan besbellidir ki, Alparslan ordusuyla Fırat nehrini geçerken, Buharalı Ebu Cafer Muhammed onun hakkında şu iltifatta bulunur da:
-Efendimiz! Nimetinden dolayı Allah’a hamd ederim. Zira köleler müstesna, bu nehri eski zamanlarda geçen yoktur, şu an İslam devrinde bir Türk Hakanı olarak ilk defa siz geçiyorsunuz.
Tabii ki Alparslan’da kendisine yapılan bu iltifat karşısında ellerini açıp Allah’a şükreyleyecektir. Zira bu kutlu yolda övünmek yok, tevazuu hal üzere olmak vardır. Kaldı ki O, Romanos Diogenes’i (Romen Diyojen’i) iki yüz bin kişilik ordusuyla Malazgirt meydanında hezimete uğrattığında da son derece âlicenap bir davranış sergileyerekten ona esir muamelesi yapmayacaktır. Derken kazandığı bu Malazgirt zaferiyle Anadolu artık bizim kalıcı vatan toprağımız olur. Ve bundan sonrası merhale için bayrağı oğlu Melikşah devralacaktır. Artık Alparslan bu dünyadan göç eyleyip ruhunu Allah’a teslim eder. Ancak ne var ki ölümü bir ecnebi tarafından değil, içeriden Şiî bâtîni hançeriyle vuku bulmuştur. Onun içeriden gizli bir el tarafından bir trajik hadiseyle katledilip hayata veda etmesi elbette ki içler acısı hazin bir durumdur. Düşünsenize Malazgirt’te Doğu Roma’yı dize getirip ve Romen Diojen’i ayağına kapanmaya mahkûm eden böylesi bir yiğit hakanı, iç bünyemizi saran Şiî bâtîni hançeriyle katledilebiliyor. Kelimenin tam anlamıyla bu elim olay Selçukluyu can evinden vurmuştur. Dikkat ettiyseniz işin içinde Bizans hançeriyle katledilmek denen bir hadise yoktur, bilakis Bâtıni hançeriyle şehit edilmesi hadisesi vardır. Belki de Selçuklu için tek teselli kaynağı olacak durum Alparslan’ın birçok evladı arasında devleti daha önceden veliaht tayin ettiği oğlu Melikşah’a teslim etmişliğinin yanı sıra ardından Nizamülmülk gibi tecrübeli bir atabey devlet adamını bırakmış olmasıdır. Hem nasıl ki, Osmanlının ilk dönemlerinde şehzadelerin yardımcısı konumunda bir lalası vardıysa aynen öyle de Selçuklularda da buna benzer görevi ifa eden atabeyler vardı. Malumunuz adına şehzade eğitmenleri denen atabeyler Oğuz beylerinden bilgi küpü civanlardan seçilebileceği gibi köleler arasından da seçilebiliyordu. Nitekim köleler arasından da bilgeliği ile dikkatleri üzerine çeken İranlı Nizamülmülk’ün seçilmiş atabeylerden olması bunun en bariz örneğini teşkil eder. Derken Melikşah ve Nizamülmülk ikilisi devletin idaresinde kafa kafaya verip onca zamandır yaşanan elim acıları unutturacak icraatlar sergileyerek tarihe damgalarını vurmuş olurlar.
Melikşah-Muhammed Tapar
Gerek Melikşah’ın gerekse veziri azam Nizamülmülk’ün beraberce yürüttükleri o üstün siyasi performans sayesinde Selçuklu kısa zamanda ilim, kültür, ziraat ve ticari hayatta çok ileri noktalara taşımışlardır. Anlaşılan o ki, Nizamülmülk’ün Melikşah’a vezir-i azam olmanın ötesinde hem can dost olmuş, hem de ışık kaynağı. Hatta o, ışık kaynağı olurken aktaracağı görüşleri tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktan çekinmez de. Nitekim günlerden bir gün Sultan Melikşah’a:
-İsmaillilerin amacı İslamiyet’i ve devletimizi yıkmak olup tarihi süreç içerisinde bunlar kadar sahtekâr ve tehlikeli bir zümre mevcut değildir. Onlar bir gün davul sesleri ile şehirleri işgal ettikleri ve mümtaz insanları kuyulara attıkları zaman benim sözlerimin ne anlama geldiği anlaşılacaktır deyip çok önceden ilerisine yönelik gerekli uyarılarda bulunabilmiştir. İşte özü ve sözü bir olan böylesi bilge bir vezirin başarılarına tahammül edemeyenler onu Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesine yerleştirmiş olduğu efsunlanmış Haşhaşî fedaileri kanalıyla Bağdat’ta sinsice zehirletilerek şehit edilir.
Gerçekten de Melikşah’ın ölümünü müteakip dışta Haçlılar, içte ise Bâtınilerin çıkardığı tüm kaotik kargaşalıklar İslam dünyasını dehşete düşürdüğü gibi uzun bir süre Selçukluya baş yoldurtacak hazin hadiseleri de beraberinde getirmiştir. Şöyle ki, yürekleri dağlayan bu elim ölüm hadisesiyle birlikte başlayan saltanat kavgalarının ortaya koyduğu tabloda; bilhassa Sultan Berkyaruk zamanında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Türkmen ve Atabeglilerden oluşan beyliklerin türediğine şahit oluruz. Aslında atabeyler ilk öncesinde köle çocuğuydular. Ama gün gelir devlet içinde güç devşirmeye kalkışınca, bir bakıyorsun Şam, Musul, el-Cezire ve Erbil atabeylikleri isimi altında bağımsız devletçikler kurduklarını ibretle şahit oluruz. Hatta onca bölünmüşlüklere ilaveten birde Selçuklu Türkiye'sini de üzerine kattığımızda ortaya çok başlı Selçuklu Sultanlarının idare ettiği bir tabloyla karşı karşıya kaldığımızı görürüz. Neyse ki bu bölük pörçük parçalanmışlık hali çok uzun sürmeyip saltanat çekişmelerinin son halkasında en son yarış Tutuş ve Berkyaruk arasında kalacak bir mücadeleye sahne alacaktır. Ve başa baş geçen bu kıyasıya yarışta birçok emir Berkyaruk’ın safında yer alarak tarafını belirlemiş olur. Derken Tutuş’un ölümünün ardından Berkyaruk’un adına Bağdat’ta hutbe irad edilmiş olur.
Peki, Berkyaruk ölünce durum vaziyet ne oldu derseniz, malum bu seferde oğlu Melikşah ve Muhammed Tapar arasında kafa kafaya kıyasıya geçen saltanat mücadelesi nüks edecektir. En nihayetinde birbiri arasında geçen mücadelede kazanan Muhammed Tapar olup idari mekanizmanın başına geçer de. Artık o bundan böyle Selçuklu Sultanıdır. Bu arada ortada ki karışıklıklardan istifade eden küffar, I. Haçlı seferini müteakip Suriye’de bir dizi Haçlı Devletleri oluşturmaya kalkışırlar. Elbette ki, Sultan Muhammed Tapar bu oluşumları görmezden gelemezdi. Derhal harekete geçip Haçlı zihniyetiyle kurulan devletçiklerin heveslerini kursaklarında bırakmak için bir yandan sefer hazırlıklarına koyulurken diğer yandan da Bâtınilere haddini bildirmek için mücadele edecektir. Nitekim bu tür girişimler kısmen de olsa meyvesini verip Bâtınîliğin merkezi Alamut Kalesini kuşatıp çok sayıda birçok Bâtınî fedai öldürülür de. Amma velâkin bu fitne odağını kökünden kaldırmaya ömrü kifayet etmeyecektir. Bu iş Moğollara kalacaktır. Bu yüzden tarihçiler Hülâgû'nun bir yıkıcı hükümdar olduğu kadar, bir kurtarıcı hükümdar olarak da bir görev ifa ettiğini dile getirirler. Çünkü Hülâgû istilası olmasaydı fitne odağı Alamut Kalesi içerisinde yuvalanan Bâtınîlik İslam dünyasını her an bütünüyle kuşatabilirdi. Bu kale ancak Moğol- Hülâgû kasırgasıyla düşebilmiştir. Hiç kuşkusuz bu mühim bir hadisedir, ama yinede Bâtınilik tam manasıyla tarih sahnesinden silinmiş sayılmazdı. Öyle ki, Şah İsmail vasıtasıyla ileride İslam dünyasına en etkili öldürücü darbe vurulmuş olunacaktır. Dahası Bâtınîlik taktikleri her daim Sünni âlemini derinden yaralayan bir baş ağrımız olmaya devam edecektir hep. Bu arada şunu unutmayalım ki; Alevilik ile Bâtınîlik aynı akımlar değildir. Dolayısıyla Selçukluyu arkadan hançerleyen Aleviler değil, Bâtınîlerdir.
Öyle ya da böyle, bir şekilde Selçuklu kendi içinde iki büyük devlet çıkarmış olsa da sonuçta tarihte çok büyük rol üstlenmişlerdir. Bu ikisi arasında en belirgin fark Türkiye Selçuklularının Büyük Selçuklulardan bir asır daha fazla tarih sahnesinde yer almasıdır. Malumunuz Alâeddin Keykubad’ın vefatının ardından İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev'in Kösedağ'da (1243) Moğollara teslimiyle birlikte aslında Selçuklu ömrünü tamamlamış oluyordu. Neyse ki; Horasan Erenlerinin aşıladığı gaza ruhu Moğol kasırgasından hicret edip Anadolu sınır uçlarına yerleşen Türkmen boyları üzerinde etkisini göstermeye yetmiştir. Derken Türkmen boyları Ertuğrul Gazinin açtığı sancağın altında toplanıp Osmanlının doğuşuna vesile olacaklardır. Böyle bir girişimin etkisi kısa zamanda Moğol yaralarını sarmaya yeter artar da.
Artık tarih sahnesinde, Osmanlı vardır. Ve Osmanlının tarih sahnesine attığı bu ilk adımla birlikte Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsü altı asrı kapsayacak bir ulu çınara dönüşür de. Bugün bile o ulu çınarın kolları gönüllerde halen yaşıyor, ebed müddet yaşayacak da.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/selcukluyu_hancerleyen_aleviler_degil_btinlerdir_-7908.html Devam edecek

3 Ocak 2026 Cumartesi

HASAN SABBAH’I ALEVİLİKLE İLİŞKİLENDİRMEK AKLA ZİYAN BİR TUTUMDUR


 

HASAN SABBAH’I ALEVİLİKLE İLİŞKİLENDİRMEK AKLA ZİYAN BİR TUTUMDUR

         SELİM GÜRBÜZER

         Şiâ’nın hem Kur’an-ı Kerimden sonra en sahih kitap olarak kabul ettiği El-Kâfi adlı eserde geçen On İki İmam konusu, hem de kimi Şia gruplarının İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin ismini de kullanaraktan ileri sürdükleri  'imamet' konusu sanki imanın şart bir rüknüymüş gibi sunulabiliyor. İşte ileri sürülen bu türden iddialar göre;   güya Yüce Allah (c.c) Kur’an’ın gizli manalarını Hz. Ali  (k.v) aracılığıyla  (Cafer ilmi) On İki İmam ve Mehdiye bildirmişte, sonraki imamlarda bu ilme vakıf olmaları hasebiyle de İslam’ın hüccet imamları olarak addedilmişlerdir. Derken bu türden iddialar inanç hale gelip zaman içerisinde dalga dalga yayılış kaydeder de. Nitekim Şiâ ekolünde imamlara yanılmaz sulta imamlar gözüyle bakılması bu hüccet görüşler doğrultusunda şekillenmesini beraberinde getirmiştir.  Hakeza yine bu kitapta   Mehdi kaim olunca ortaya çıkacak..”  tarzında  ifadelere de yer verilir.  Oysaki İslam’da imamın yanılmazlığına ya da hüccet imam oluşuna dair herhangi bir şart koşucu iman etme akidesi yoktur. İslam’da sadece Peygamberler Allah tarafından ismet sıfatıyla vahyin elçileri olarak gönderildiklerine dair iman etme şartı vardır.  Kaldı ki İslam’da dört büyük halife de ashabın toplu kararı (icma'sı) diyebileceğimiz seçimle iş başına gelmiş olduklarından onlarda asla yanılmaz imamlık kültü olgusuyla halife olmuş değillerdir.         

         Ancak gel gör ki; Şiâ’nın Sebiler ve aşırı (ğulât) fırkalardan Gulat-ı Şiâ gibi uç akımlar hâşâ Hz. Ali’ye ulûhiyet isnad edecek kadar aşırıya kaçmışlardır. Diğer Şii gruplarıda üç aşağı beş yukarı şu kanaattedirler;  Hz. Ali’nin imamlığı veya halifeliği Allah tarafından vahiyle belirlenip güya Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer bunu gizleyip halifeliği gasp etmişlerdir.  Hani zırva tevil götürmez ya, aynen öyle de bu tür ipe sapa gelmez ileri sürülen zırva görüşler Sünni siyaset ekolüyle taban tabana zıt görüşlerdir. Üstellik bu zırva teviller ayan beyan bir şekilde “İmamı Allah tayin ediyor” noktasına taşınacak kadar tırmanış kaydedip en nihayetinde   'İmamlar masumdur'  ya da   İmamlar yanılmaz öncülerdir” kültü inanç sistemi hale gelir de. Oysaki Allah ve Resulünün hakikatleri dışında her şey tartışılmaya muhtaç konulardır.

         Bu arada unutulmaması gereken husus; Şia ekolü ile Aleviliğin birbiriyle birbirinin bire bir aynı özdeş ekol olmadığıdır. Her ne kadar her iki ekolde Hz. Ali’ye bağlılık noktasında aynı ortak paydada birlikte gibi gözükse de uygulamada ciddi anlamda meşrebi ve mezhebi farklılıklar söz konusudur. Örnek mi?  Mesela Şiâ ekolünde mollalar baştacı imam olarak kabul görürken Alevilikte dedeler baş tacı öncü olarak kabul görürler.   Hakeza mekân olarak da birincisi medreseyi mesken tutarken diğeri dergâhı mesken tutmakta,  birinde kitabi oluş esasken diğerinde sazlı sözlü cem olmak esastır.  Peki,  her bir ekolün kendi içinde çeşitliliği söz konusu mu? Evet, her iki ekolünde kendi içinde çeşitliliği söz konusudur. Tıpkı bu durum Alevilik çatısı altında Hz. Ali'yi (k.v) samimi sevenler noktasında kimilerinin Hasbi Alevi oluşu söz konusu iken, kimilerinin de siyasi tarafgirlik noktasında simgesel Ali’siz Alevi oluşları söz konusudur.  Nitekim Hz. Ali'yi sevme noktasında karar kılanlar Ehl-i Beyt sevgisiyle aşırı siyasi mülahazalara kaçmadan Kur’an ve sünnet çizgisine en yakın taife olarak dikkat çekmişlerdir.

          Peki ya Şia akımının bayraktarlığını yapanlara ne demeli? Malum onlarda işi siyasete dökmüşlerdir.  Aşırılıkta sınır tanımayan bu söz konusu siyaset davası güden Şii taraftarlar ise şeriat çizgisinden ayrılıp ölçüyü kaçırdıkları o kadar net gün gibi ortada duruyor ki; kendi aralarında bile:

        -Hariciler,

          -Münafık ve Yahudi dönmeleri,

          -Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin taraftarları,

          -İran’daki Şiiler,

          -İran’da Mecusi dininin ruhanileri” vs. türünden değişik isimler altında fırkalara ayrılmışlardır. Zaten aşırı siyasi taraftar gruplar öteden beri bölük pörçük yığınları andırmışlardır hep. 

           Evet, Alevilikte hasbi taraftarlar Hz. Ali’ye olan derin sevgi ve Ehl-i beyt’e olan büyük bağlılıklarıyla ocaklarıyla, tekkeleriyle ve cemevleriyle birlikte bu günlere gelebilmişlerdir. Bu noktada Ehl-i sünnet kesimle ayrılık ve gayrilikleri yoktur diyebiliriz. Ancak Aleviliğin yanlış yorumlanmasından kaynaklanan kendilerinin din mi, mezhep mi, tarikat mı gibi hangi kategoride olduklarını izah edememek türünden birtakım sıkıntıları söz konusudur. Öyle ya, Alevilik;   halen gelinen noktada bir mezhep midir yoksa bir kültür kodu mudur ya da tarikat mıdır gibi sorular hala kamuoyu önünde tartışılır durumdadır.   Dışardan objektif gözlemimize dayanarak bakıldığında aslında Alevilik ne bir mezhep, ne de bir fırkadır, daha çok sazlı sözlü tasavvufi ekole benzer bir tarikattır diyebiliriz pekâlâ. 

        Hz. Ali’yi sevmek güzeldir elbet, ama sevmenin de bir ölçüsü olmalı. Öyle ki sevmede aşırılığa kaçıldığı gibi bir takım fitne unsurları için istismar alanı olabiliyor.  Nitekim İbn-i Sebe Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri üzerinden istismar edip kendi siyasi emelleri doğrultusunda kullanabilmiştir,  İbn-i Meymun fitnesi ise malum Caferi Sadık ve oğlu İsmail üzerinden kendine istismar alanı bulmuştur. Hiç kuşkusuz içlerinde fitne odağı ve en tahripkâr olan grup İsmailiyye (Bâtıni) grubudur. Hele siyasi mülahazalarla fitne odakları kendilerine istismar alanı bulup dal budak salmaya bir görsün,  hemen bu tarafgirlik dürtüsü zaman içerisinde radikalleşip başta İran fitnesi olmak üzere yirmiden fazla Şii grupların türemesine yol açabiliyor. Bunlar sırasıyla:

     “-Sebeiyye,

      -Kamiliyye,

      -Ulyaniyye,

      -Muğariyye,

      -Hatabiyye,

      -Mensuriyye,

      -Numaniyye,

      -Yunusiyye,

       -Nasriyye,

       -Cenahiyye,

       -Gurabiyye,

       -Zekariyye,

       -Zerramiyye,

       -Mufavvize,

       -Bedaiyye,

       -Benaniyye,

       -Salihiyye,

        -Süleymaniyye,

      - Carudiyye,

       -İmamiyye

        -İsmailiyye” vs. diye bilinen fırkalardır.

                                                  Hasan Sabbah

        Öyle ya, madem fitne başı İbn-i Sebe’den bahsediverdik, o halde diğer fitne başı Şii mezhebine bağlı İsmaililiğin alt kolu olan Haşhaşî tarikatının lideri Hasan Sabbah’tan bahsetmemek olmaz.  Zira bu malum şahıs,  Asya’da ilk fitne kazanı kaynatıp,  anarşizmin piri olarak da tarihe geçmiş biridir. O anarşistliğin reisliğini yapmakla kalmamış intihar timi oluşturarak tarikatını müesseseleştirmişte. Öyle ki Selçuklu döneminin fitne elebaşısı Hasan Sabbah, Alamut kalesinde efsunladığı Haşhaşî fedaileriyle İslam âlemini kana bulamak davası gütmüştür hep. Ancak karşısında bu amacının gerçekleşmesi yönünde tek engel olarak gördüğü Selçuklu vardı. İşte bu yüzden Bâtıniler Alamut kalesini Selçukluya karşı karargâh olarak kullanmışlardır hep. Ve bu kale'de tam 33 yıl konuşlanan Hasan Sabbah’ın efsunladığı Haşhaşî fedailer o günün şartlarında adeta ölümüne yemin ederek intihar timleri oluşturup habire etrafa korku salmışlardı.  Hadi etrafa habire sırf korku salsalar pek üzerinde durmayız,  ancak işin çığırından çıkarıp Selçuklunun o meşhur bilge veziri Nizam-ül Mülk'ü şehit edecek kadar gözü kara eylemlerde bulunmuşlardır. İşte devletin kılcal damarlarına kadar sızıp ihanet içerisinde bulunmak böyle bir şeydir.  Hem kaldı ki Hasan Sabbah fitne elebaşısı Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad eden aşırı Gulat fırkasının en ateşli müntesibidir de.  Dolayısıyla böylesi gözü dönmüş müntesipten başka bir şeyde beklenmezdi zaten. Derken gün gelir müntesiplikten Haşhaşî elebaşısı konumuna yükselir,  hemen ilk işi Alamut kalesinde oluşturduğu intikam timi Haşhaşî müritleri üzerinden o sinsi dessas planlarını gerçekleştirmek için çaba sarf edecektir. Neyse ki asrın en büyük âlimlerinden İmamı Gazali Hz.leri,  Selçuklu döneminde doğa geliverir de, bu sayede onun ilmi ışığında İslam dünyası fitne fücur akımların algı operasyonlarından bir nebze de olsun korunabilmiştir. Nitekim İmam-ı Gazali Hz.leri Selçuklunun İslam siyaseti ve nizamına hizmet eden ilmiyle amil bir zat orak adından söz ettirmiştir hep.  Hem kaldı ki Gazali,  fitne odaklarından sırf müfrit Şiiler ve Bâtınilere karşı mücadele vermekle yetinmemiş aynı zamanda pek çok konularda Müslümanların kafasını karıştıracak imanı yönden şüphe girdabının içine düşmüş feylesof tayfalarına karşıda mücadele edip onları ilmiyle tezlerini çürütüp alt etmiş bir zattır. Dahası O,   Müslümanların gözünde ilmi irşadıyla Hüccetü’l İslam âlimi olmayı hak etmiş bir zattır.

        Evet, tarihi olaylar derinlemesine iyi analiz edildiğinde görülecektir ki, Selçuklunun İslam’ın çizdiği ölçüler çerçevesinde izlediği siyaset ve nizam anlayışında kesinlikle ayrılığa ve gayrılığa yer yoktur. Zaten Türk’ler Alevi şeyhi, Sünni şeyhi, seyyid ya da seyyid olmayan ayırmaksızın onların kurdukları tekke ve zaviyelere hürmet gösterip onlar adına habire vakıflar inşa etmiş necip bir millettir. Nitekim Şii âlim Abdülcelil Kazvini; “Cihana hâkim Türkler sayesinde hürriyet ve himaye gördüklerini, Rafızî ve Mülhitlerin bertaraf edildiğini, bütün fenalıkların onların uğurlu kılıçları ile yok edildiğini” tafsilatıyla anlatmaktan kendini alamamıştır. Türklerin tek tahammül edemediği bir husus vardı ki; o da fitne odaklarının ortalığı algı operasyonlarıyla karıştırıp devletine ve milletine ihanet içerisinde bulunanlara tahammülsüzlüğüdür. Maalesef Emeviler’de Selçuklu hoşgörü anlayışını göremiyoruz. Ki; Emeviler izledikleri aşırı ırkçı siyasetleri yüzünden tarih sahnesinde çekildiğinde yerine Abbasiler hükümran devlet olacaktır. Ancak ne var ki, Abbasi Halifeliği de mezhep ve sınıflar arası uçurumları yatıştırmayacaktır. Bu dönemde daha çok dini mülahazalarla birbirinin kuyusunu kazma türünden mücadeleler baş gösterecektir. Derken Selçuklu döneminde müfrit Şii ve Hasan Sabbah türü militan hareketler baş ağrıtırken, Osmanlı döneminde daha çok hoşgörü ortamı göze çarpacaktır.

          Hâsılı, Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad eden İsmaililiğin alt kolu Haşhaşî tarikatının elebaşısı Hasan Sabbah’ı Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad etmeyen Hasbi Alevilikle ilişkilendirmek akla ziyan bir tutum olacaktır.

                                                                                                                    Devam edecek    

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hasan_sabbahi_alevilikle_iliskilendirmek_akla_ziyan_bir_tutumdur_-7895.html    

        

30 Aralık 2025 Salı

SIFFİN VE KERBELA GÖLGESİNDE ALEVİLİK


 SIFFİN VE KERBELA GÖLGESİNDE ALEVİLİK

SELİM GÜRBÜZER
Hz. Ali (k.v), Cemel vakasından sonra Ümmet-i Muhammed’in birliği ve dirliğini sağlamak maksadıyla Suriye’ye yöneldiğinde ilk uğrak yeri Basra istikametidir. Malum Basra’da işleri hal yoluna koyduktan sonra bu kez Kufe istikametine doğru yönelip Şam’a yakın bir yerde konaklar. Hiç kuşkusuz buraya konaklama öylesine sıradan bir konaklama değildi, bilakis burada konaklamakla Muaviye’ye ince bir göndermeyle 'sıra sana da geldi' mesajı verilmiş olunur. Ancak ne var ki, Hz. Muaviye bu mesajı görmezden gelip her zaman ki gibi Hz. Ali (k.v)’e biat etmeyecektir. Hatta kendisiyle istişare edilmesi yönünde taleplere kayıtsız kalıp tüm müzakere yollarını kapatmayı yeğler. İster istemez bu hal vaziyet içerisinde Cemel vakasından bir yıl sonra kılıçlar kınından çıkıp her iki ordu da Sıffin ovasında karşı karşıya gelmiş olur. Aslında bu karşı karşıya geliş bir anlamda Emeviliğin Haşimiliğe olan başkaldırışı bir karşılamadır. Ve o an gelip çattığında her iki tarafta Sıffin ovasında ne için savaştıklarının bilincinde olmaksızın göğüs göğüsse girişilen bu muharebede tarihe çok büyük kayıpların yaşandığı bir vaka olarak geçecektir. Böylelikle Resulullah (s.a.v)’in daha hayatta iken söylediği; “Ya Ali ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine çarpışacaksın” diye beyan buyurduğu mucizevî hadis-i şerifin sırrı Sıffin ovasında zahiren vuku bulmuş olur. İşte bu nedenledir ki İslam âlimlerin kahır ekseriyeti Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında kıyasıya geçen bu mücadelenin arka planında yatan ana nedeninin ictihada dayalı bir mücadele olduğunda hemfikir olmuşlardır.
Evet, Sıffın vakası büyük kayıpların yaşandığı bir savaş olmanın ötesinde aynı zamanda Haricilerin Hz. Ali'nin saflarından kopmasını da beraber getiren bir savaştır. Düşünsenize Sıffin vakasına kadar halifeye olan sadakatlerinde kusur eylemeyen Hariciler, savaş meydanında o anda hakemlik meselesinde ihtilafa düşüp Hz. Ali (k.v) ile yollarını o anda ayırabiliyorlar. Hani sırf yollarını ayırsalar bir nebze olsun hadi neyse deriz, ancak bir bakıyorsun muhalif kanatta olurlar. Yetmedi Kur’an’da geçen; “Hüküm Allah’ındır” ayetini Hz. Ali (k.v)’e karşı kalkan olarak kullanacak kadar had hudut bilmez olabiliyorlar. Hz. Ali (k.v) ise haddi hududu aşan bu ifadeler karşısında:
-“Dile getirdiğiniz bu sözlerle aslında emirlik Allah’ındır demek istiyorsunuz. Oysa emirlik olmalı ki, onun vasıtasıyla bütün işler görülebilsin..” diye beyan buyurmakla ayet-i celilenin hakiki manasını yüzlerine karşı ortaya koymuş olur.
Malumunuz Hariciler aynı zamanda iyi Kurrâ ehlidirler, yani Kur’an’ı iyi hıfz etmiş okuyuculardı, ama neye yarardı ki. Bir kere Kur’an’ı hıfz etmiş olarak iyi okumak, ayetlerin mana ve ruhuna vakıf olmak manasına gelmezdi ki. Zaten değil midir ki, onlar Kur'an'ın mana ve ruhundan uzak okuyucular olarak adlarından söz ettirdiler, bu yüzden sırf hıfz etmenin gurur okşayıcılığıyla karşılarına çıkan her kim olursa olsun kâfir ilan etmeyi kendilerine vazife edinmişlerdir hep. Hakeza Haricilere bir bakıyorsun Hz. Ali (k.v)’in safından niye ayrıldıklarını kendilerine sorulduğunda; verdikleri bilgi kıtlığı cevapla; 'Sıffin vakasında hakeme başvurmayı' gerekçe olarak göstereceklerdir. Oysa Hz. Ali (k.v) başlangıçta Kur’an sahifelerinin mızraklara takılmasının bir tuzak olduğunu defalarca telkin etmişliğine rağmen onlar inadım inat Hz. Ali (k.v)’i hakem tayin hususunda kabul etmeye mecbur kılacaklardır. Böylece had hudud bilmezlikleri ve cehaletleri yüzünden tarihin seyri kanlı yılların yaşanmasına evirilecek hadiselere yelken açılmıştır.
Evet, bu tarihi evrilmenin başlangıcında öyle anlaşılıyor ki, Hz. Ali (k.v) hilafet ictihadıyla, Hz. Muaviye'nin de saltanat içtihadıyla giriştikleri bu mücadelenin yanı sıra birde bunun üstüne üstük bedevi (Harici) kılıçlarına maruz kalınan bir süreç yaşanmıştır. Hiç kuşkusuz Haricilerde bir zamanlar İslam’a samimi ve candan bağlı topluluklardı. Ancak ne var ki sırf samimiyet bir yere kadardır, bilgi sahibi olmakta gerekiyordu. Hatta bugün bile geldiğimiz noktada yaşadığımız kanlı kavgaların perde arkasında besbelli ki koyu cehaletten kaynaklanan bilinçsizlik yatmaktadır.
Kelimenin tam anlamıyla Sıffın vakası Hz. Ali (k.v.)’in hilafet içtihadıyla harekete geçip Hz. Muaviye’nin ise saltanat içtihadıyla karşı karşıya geldiği bir savaştır. Asla iddia edildiği üzere sırf imamlığı elde etmeye yönelik yapılan bir mücadele değildi. Dahası Hz. Ali (k.v)’ın Hz. Osman (r.anh)’ı katledenlerin hemen teslim etmenin yanlış olacağı içtihadında bulunması, Hz. Muaviye’nin ise bir an evvel katillerin cezasının verilmesi gerektiği ictihadın da bulunmasının neticesinde aralarında birtakım olayların vuku bulmasına yol açan bir hadisenin adıdır dersek yeridir.
Fitne odakları Sıffin vakasından bekledikleri neticeden pek tatmin etmemiş olsalar gerek ki, fitne başı Abdullah bin Sebe, savaş sonrası bu kez yeni bir planı devreye koymak için kolları sıvayacaktır. Bu sefer ki senaryoda Ehl-i beyt muhabbetini istismara yönelik bir eylem planı yapmak vardır. Nitekim yürürlüğe konulan plan gereği İbn-i Sebe tarafından kışkırtılan bir grup Hz. Ali’nin huzuruna çıka gelip:
-“Sen Rabbimizsin, ilahımızsın..” deme cüretini gösterebilmişlerdir. Tabii Hz. Ali (k.v) bu durum karşısında İbn-i Sebe’nin ordu içinde taraftarlarının çokluğundan hareketle fitnenin önüne geçmek maksadıyla onu öldürmek yerine, sadece Medayin’e sürmekle yetinmiştir. Ancak İbn-i Sebe sürgün gittiği yerlerde de boş durmayacaktır. Hatta vaktiyle Hz. Ali (k.v)’den kaçan birtakım Harici gruplarıyla ve reisleri Şureyh b. Evfa ile de görüşmeleri ihmal etmez. Zaten her ne oluyorsa bu görüşmelerden sonra Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Hz. Amr İbnü'l As hakkında suikast tertibi kararı da alınır bile. Derken Muharrem ayının on yedinci günü üç suikastçı yola çıkarıldığında takdiri ilahi bu ya; Hz. Muaviye ve Hz. Amr İbnü'l As bu suikast girişiminden kıl payı kurtulmuş olurken, Hz. Ali (k.v) ise İbn-i Mülcem isimli suikastçının zehirli kılıcına maruz kalıp hasta yatağa düşecektir. Zehirli kılıca maruz kalması da gayet tabiidir. Çünkü hilafet müessesinin gereği yanında Hz. Muaviye‘nin saltanat tarzı yaver türünden koruması yoktu. Derken hasta yatağında kendisine;
-“Hz. Hasan’a biat edelim mi?” sualini sorduklarında cevaben şöyle der:
-“Size bunu ne tavsiye ederim, ne de yapmayın derim.”
Aslında bu sözlerle aynı zamanda hilafetin seçimle olabileceği imasında bulunmuş olur.
Hz. Ali (k.v), Allah Resulünün beyan buyurduğu veçhiyle tenzilin tevili mücadelesinde şehit düşüp Hakka yürümüştür. Ancak ahrete irtihalinin ardından fitne güruhu yine boş durmayıp, bu kez Hicretin 39. yılında (Miladi 660) hac mevsiminde İbn-i Sebe’nin telkinleri doğrultusunda bir grup Haricinin aldığı kararla naaşına hulul, yani Allah’ın varlığa tecellisi anlamında ‘ulûhiyet’ sıfatı isnat edilecektir. Düşünsenize “Her nefis ölümü tadacaktır” ilahi emrin hilafına mevta olmuş bedene Yüce Allah’ın sıfatlarının tümünün intikal edip birleşmesi anlamında hulul isnat edilerek Müberra Dinimize aykırılıkta ölçü tanınmayacaktır. Böylece ulûhiyet isnad edilmekle Şiiliğin tohumları ekilmiş olur.
Peki ya Muaviye? O da malum, Hz. Ali’nin şehit olmasının ardından o’na olan husumetini mescitlerde Hz. Ali’ye reddiyeyle başlayan hutbelerle karşıt tutumunu sürdürecektir. İşte Hz. Hasan, Muaviye’nin bu inadım inat tutumu karşısında tıpkı babası gibi ümmetin birlik ve dirlik hassasiyeti bir karakter haleti ruhiye içerisinde halifeliği Muaviye’ye devredecektir. Böylece temel amacının nefsi hesaplaşma olmadığı, hatta temel amacının Hz. Osman (r.a)’ın katillerinin kanı kanla yıkama davası olmadığı, asıl temel amacının birlik ve dirlik için hilafetin baki kalması davası olduğunun mesajını vermiş olur. Ve verdiği bu anlamlı ince bir mesajla tüm ihtilafların bitmesi noktasında bir tavır ortaya koymuş olur. Zaten hilafeti devretmekle Allah Resulü (s.a.v) hayatta iken; “Benden sonra halifelik otuz senedir ondan sonrası mülktür” diye beyan buyurduğu mülk (saltanat) dönemlerinin eşiğine gelinmiş olunur da. Nitekim Tarihçi Corci Zeydan bu hususta Hilafetin babadan oğula geçiş sürecinin Hz. Muaviye tarafından başlatıldığını, esasen İslam'da hilafetin seçime dayalı bir makam olduğunu dile getirmekle hadis-i şerifin tecellisini teyit etmiş olur. Zira Allah Resulünden sonra dünyevi liderliğe ashabın reyi ile sırasıyla Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali seçilerek halife olmuşlardı.
Hâsılı kelam; Allah Resulü (s.a.v)’in ; “Ey Ali ben Kur’an'ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine mücadele edeceksin” diye beyan buyurduğu devir bu şekilde tamamlanmış olur.
Kerbala
Fitne olayının zirveye ulaştığı noktada diyebileceğimiz bir diğer hadise ise hiç kuşkusuz Kerbelâ vakasıdır. Aslında vuku bulan bu hadise ictihadi meseleden kaynaklı olmayıp, doğrudan Emevi ırkçılığına karşı gösterilen bir tepkinin sonucu ortaya çıkan bir vakıadır. Yani vakıanın temelinde din ve milliyet çatışması söz konusudur. Nitekim Said Nursî Hz.leri bu mevzuda şöyle der: “Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Emeviler’e karşı mücadeleleri ise din ve devlet muharebesi idi. Yani Emeviler Devlet-i İslâmiye’yi Arap milliyeti üzerine istinad ettirip Rabıta-ı İslâmiyet’i, Rabıta-ı milletten geri bıraktıklarından iki cihetle zarar verdiler... Rabıta-i diniyye yerine Rabıta-i millet ikame edilemez; edilirse adalet edilmez, hakkaniyet gider” (a.g.e. Sh.55).
Gerçekten de Said Nursi Hz.lerinin dile getirdiği beyanlarından da anlaşıldığı üzere asabiyetçiliğin veya ırkçılığın zarar boyutu Müslümanlar arasında o kadar onarılmaz yaralar açtı ki netice malum, Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt, Yezid zulmüne maruz kalıp şehit olmuşlardır. Öyle ki, yürekleri dağlayan bu elim hadise Müslümanlar arasında ciddi boyutta ayrılıklara yol açmıştır. Hatta tarihi süreç içerisinde gelinen noktada bile halen Sünni-Şii ayırımı yapılaraktan tarafların birbirine karşı ön yargıya dayalı suçlamaları hız kesmiş sayılmaz da. Oysa hiçbir Sünni aile bugüne kadar Kerbala hadisesinde Yezid zulmünden yana bir tavır sergilediği görülmediği gibi hiçbir Sünni aile çocuklarına asla ‘Yezid’ ismi de vermiş değildir. Bilakis Ehl-i beyte olan sevgine binaen Sünni aileler çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin sıkça verilen isimler arasındadır. Bu demektir ki bizim Ehl-i beyte olan muhabbet noktasında Alevilerle herhangi bir ayrı gayrılığımız yoktur. Yeter ki, birbirimize ön yargıyla yaklaşmaksızın tanış olmaya çalışalım, bak o zaman Hünkâr Hac-ı Bektaş Veli’nin “Bir olalım, İri olalım, Diri olalım” diye dile getirdiği söz yerini bulup anlam kazanır da. Hem kaldı ki İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah kılığında aramızda dolaşan tahrikçi unsurların oyununu bozmak için birlik beraberlik içerisinde bulunmaya mecbur olduğumuz gibi kardeş olmak varken birbirimizin kuyusunu kazmak niye?
Hâsılı kelam Bediüzzaman Said Nursî Hz.leri Kerbelâ Vakası hakkında aşağıdaki satırlarda şu tespitte bulunmakla aslında meramımızı şöyle dile getirmiştir:
-“Kader nokta-i nazarında feci akıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın cem’i gayet müşkildir, onun için onları dünyadan küstürdü, dünyaya karşı alâkaları kalmasın, onların elleri muvakkafat ve sûri bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimi bir saltanat-ı maneviyyeye tayin edildiler. Adı valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.” (a.g.e. sh.55)
Devam edecek
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/siffin_ve_kerbela_golgesinde_alevilik-7887.html

29 Aralık 2025 Pazartesi

ALEVİLİK BAĞLAMINDA CEMEL VAKAS


 
ALEVİLİK BAĞLAMINDA CEMEL VAKASI

SELİM GÜRBÜZER
Evet, Hz. Ali (k.v) dördüncü halife, yani son halifedir. Aslında dört halife sonrası halifelik değil mülktür, yani saltanattır. Her neyse, Hz. Ali (k.v) dönemine baktığımızda halifelik dönemi çok çetin geçecektir. Dahası kendisini çok meşakkatli ve uzun mücadeleli yıllar bekliyordu. Düşünsenize daha işe başlar başlamaz içlerinde Talha (r.a) ve Zübeyir (r.anh.)’ın da bulunduğu bir heyet Halifenin huzuruna geldiklerinde önce Yüce Allah'ın ahkâmını tatbik için biat ettiklerini hatırlatıp akabinde Hz. Osman (r.anh.)’ın kanını helal sayanların cezalarının verilmesini talep edeceklerdir. Keza Şam’da Hz. Muaviye (r.anh.)’da aynı taleb üzere hareket edecektir. Hz. Ali (k.v) ise tüm bu taleplerin aksine mevcut kaotik ortamda hemen ceza yoluna gitmenin yangına körükle gitmek olacağını, hele bir ortalık sakinleşsin gereği ne ise o yapılır fikrindedir. Aslında ortaya koyduğu fikrinde haksızda sayılmazdı. Düşünün ki; fitne almış başını gidiyor, bu durumda Hz. Aişe (r.anh.) annemiz, Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Talha (r.a) ise ısrarla üstüne basa basa Hz. Ali (k.v)’den tüm isyancıların öldürülmesi yönünde bir tavır sergileyeceklerdir. Tabii ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v) her zaman ki gibi metanetini koruyup yine aynı kararlılıkla sular durulana kadar beklemenin ümmetin birliği ve dirliği için yararlı olacağını belirttir. Ve huzurda ki heyete en son şu hükmü hatırlataraktan şöyle dile getirir:
- “Bir kişinin hatasıyla grubun bütününün sorumlu tutulamaz.”
Evet, bu hüküm sıradan bir hüküm değildi, bilakis her çağın idrakini çağlar üstü aşan akıl dolusu bir hükümdür bu. Belki de bu hüküm en yüce makamdan dile getirilmeseydi günümüzün vazgeçilmez hukuk kuralı hale gelen ‘suçların şahsiliği’ prensibinden bihaber olacaktık. İşte Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Talha (r.a) bu müthiş çağları aşan idrak anlayışı ile ortaya konan bu hukuki kuralı üzerine hüküm beyan etmenin abesle iştigal olacağının farkına varmış olsalar gerek ki, o an da:
“-Eğer Ali birlik ve beraberlikten yana ise o zaman aramızda mesele yoktur “ demekten kendilerini alamayıp huzurdan öyle ayrılacaklardır. Onlar huzurdan ayrıla dursunlar, bu arada Hz. Ali (k.v)’de birlik ve dirlik adına halifelik otoritesini hâkim kılmak için tez elden Şam ve Kufe şehirlerine mektuplar gönderip kendisinin Resulullah (s.a.v)’in halifesi olduğunu tasdik etmelerini bildirecektir. Zira devlet otoritesinin en ufak ihmalkârlığa gelmeyeceği malum. Ancak ne var ki Hz. Ali (k.v)’in onca üzerinde hassasiyet gösterip, onca titizlikle işleri hal yoluna koyma yönünde çaba sarf etmesine rağmen her defasında elçiler vasıtasıyla gönderilen mektuplar karşılık bulmayacaktır. Sadece içlerinden bir tanesinden karşılık bulur ki, o da Muaviye’den gelen tek cümlelik mektuptur. Ve bu gelen mektup ise hiçte iç açıcı değildi. Çünkü mektubun daha ilk girişinde halifeliği hiçe sayan; “Muaviye b. Ebu Süfyan’dan Ali b. Ebi Talib’e” diye başlayan bir hitap vardı ki, Hz. Ali’nin moralini ziyadesiyle bozmaya yetmiştir.
İşte bu moral bozukluğu yetmemişçesine birde bunun üstüne üstük bir zamanlar İslam adına aynı emeller uğruna beraberce mücadele verdikleri iki dava arkadaşı çıka gelmez mi? Güya umre izni için çıka geldiklerini dile getireceklerdir. Derken hoşbeş sohbetin ardından Talha (r.a) ve Zübeyir (r.a) zihin dünyalarında geçen ‘Bir daha Medine’ye hiç dönmeme’ düşüncelerini dile getirmeksizin vedalaşıp huzurdan öyle ayrılacaklardır. Hz. Ali (k.v) ise onların tam aksine içten pazarlık yapmaksızın tüm samimiyetiyle onları dostça uğurlayacaktır. Gerçektende dost sandığı arkadaşları Mekke’ye vardıklarında umrelerini yapar yapmaz Hz. Ayşe (r.anh.) annemizle buluşup Hz. Ali’ye isteksiz beyat sözü verdiklerini dile getirmekten imtina etmeyeceklerdir. Böylece kafalarına koydukları asıl niyetlerini izhar etmiş olurlar. Tabii bu tür görüşmeler sıradan görüşmeler değildi, her bir görüşme Hz. Aişe annemiz etrafında gitgide hatırı sayılır grup oluşturmaya yetip eylem kararı aşamasına gelindiğinde “Herkim ki Osman’ın katillerinden intikamını almak istiyorsa Basra’ya doğru sefere gelsin” çağrısı yapılır da. Anlaşılan o ki, şu fani dünyada sahabe arasında bile olsa kalıcı dostluk ve kalıcı arkadaşlık olmayabiliyor. Nitekim yapılan çağrı üzerine Hz. Aişe annemiz ve ordusu çoktan yola koyulur bile. Derken; Hayber yakınlarında Evtas denilen yerde konakladıklarında Said b. As (r.a);
- Ey Müminlerin annesi nereye böyle diye sorduğunda,
Hz. Aişe annemiz cevaben:
- Osman’ı şehit edenleri cezalandırmak için Basra’ya gidiyorum der.
Said b. As (r.a) ise:
-Osman’ın katillerini uzaklarda aramana gerek yok, yanı başındakilere bakman kâfidir der.
Aslında Said b. As (r.a) sarf ettiği bu sözlerle Zübeyr (r.a) ve Talha (r.a)’ ı kastedip, onların derdi Hz. Osman (r.a)’ın kanını dökenlerle değil bilakis hilafeti Hz. Ali (k.v)’e kaptırmanın derdine düştüklerini ima etmiş oluyordu. Fakat Hz. Aişe annemiz imada olsa o an hiç bir şeyi duymak niyetinde değildi, o daha çok güttüğü davaya odaklanıp yoluna devam ederde. Neyse ki Aişe annemiz Have’b denilen yere geldiğinde köpek ulumalarına duyarsız kalmaz, o an köpek havlamaları karşısında duraklayıp bir zamanlar Resulullah (s.a.v)’in hanımlarına; “Bana öyle geliyor ki sizden birine Have’b köpekleri uluyacak” diye dile getirdiği sözler aklına düşüverir. Derken gönlünden geri dön duygusu ağır basar da. Amma velâkin o an Abdullah b. Zübeyr (r.a)’in ortaya attığı imdat çığlıkları bu duyguları bertaraf etmeye ziyadesiyle yetecektir. Öyle ki ağzından çıkan “Ali b. Ebi Talib geldi! Çabucak Basra’ya yetişin, neydik edip kendinizi kurtarmaya bakın” şeklinde attığı avaz avaz çığlıklar yerini bulup Basra’ya yakın Hufeyr denilen yerde soluğu alırlar. Yine de Hz. Ali (k.v), Allah’tan ümit kesilmez düşüncesiyle son kez bir girişimde daha bulunup, bu hususta Ka’ka b. Amr vasıtasıyla muharebe öncesi bir dizi müzakereleri ihmal etmeyecektir. Her ne kadar bu son hamleler barış umutlarını bir nebze olsun yeşertse de fitne kazanı bu ya, yine kaynaması bir türlü dinmeyip bu kez ilginç bir gelişme yaşanacaktır. Şöyle ki; İbn-i Sebe şeytanca kurguladığı planın devreye girmesiyle birlikte her iki ordunun da çadırlarına yerleştirdiği adamlar kanalıyla ansızın baskınlar tertipleyerekten uykularından ayılanlar bir anda neye uğradıklarının şaşkınlığıyla sağa sola saldıracaklardır. Böylece uyku sersemliğinin vermiş olduğu panikle karşı tarafın hışmına uğradık zannıyla kılıçlarını kınından çıkardıklarında Cemel hadisesi vuku bulmuş olur.
İşte tarihlerin kaydettiği yaklaşık on bin insanın ölümüne yol açan, bir o kadar da yaralanmasına sebep olan muharebe budur. Cemel vakasından zaferle çıkılmıştı çıkılmasına ama sıra ganimetlere gelmişti ki Hz. Ali (k.v) kendine yakışan müdahalesini yapıp arkadaşlarına:
-“Müminlerin annesi Aişe ganimetlerden kime isabet edecek?” sorusunu yöneltir. Böylece bu anlam yüklü sual karşısında ganimet istekleri kendiliğinden düşmüş olur. Ganimet isteklerinin suya düşmesi de son derece gayet tabii bir durum. Sonuçta muhaberenin kazananı da, kaybedeni de Müslüman’dı. Dolayısıyla Emirü'l Müminin bu yerinde çıkışıyla söz konusu ganimetlerin pay edilmesi ise, bu sadece gayrimüslimlerden alınır hükmünü hatırlatmışta oldu.
Hâsılı kelam; Cemel vakası, hem galibi hem de mağlubunun pişman olduğu bir vakaydı. Çünkü Hz. Osman döneminde isyan boyutunda devam eden mücadelenin Hz. Ali (k.v) dönemiyle iç savaşa dönüşmesi yürekleri yakmıştır hep. Üstelik bu savaşta iki güzide sahabe Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Talha (r.a)’da şehit düşmüşlerdir. İşte bu gerçekler ışığında Bediüzzaman Said-i Nursi Hz.leri: “Cemel Vakası denilen hadise Hz. Ali (k.v) ile Hz. Talha (r.a), Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Aişe-i Sıddıka arasında olan muharebe; adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir...” (Mektubat, 15. Mektup Sh.53 1986 İst.) diye beyan ettiği tespitiyle Cemel vakasının gerçek ruhunu ortaya koymuş olur. Hatta Üstat satır aralarında İslâm ulemasının şu müthiş akıl dolusu sözlerine de yer verip: “Sahabelerin muharebesinde kıyl-û kâl etme. Çünkü hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i cennettirler” (a.g.e. sh.53) diye notta düşer. Zaten hiç bir Ehl-i Sünnet uleması kalkıp da Hz. Ali (k.v.) hata yapmıştır dememiş, demez de. Çünkü Resulullah (s.a.v)'in: “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz” diye beyan buyurduğu ölçü vardır ortada. Devam edecek
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/alevilik_baglaminda_cemel_vakasi-7877.html

26 Aralık 2025 Cuma

ALEVİLİĞE GİRİŞ


 

ALEVİLİĞE GİRİŞ

         SELİM GÜRBÜZER

         Allah Resulünün ister dini,  ister ruhani, ister siyasi,  ister devlet başkanlığı görevi olsun fark etmez, sonuçta yüklendiği görevlerin hepsini kendinde toplayan ve âlemlere rahmet olarak gönderilen en son elçidir. Malum İslam’ın ilk doğuşunda Resul-i Ekrem (s.a.v)’in dilinden sadır olan o güzel sözler,  gerekse ortaya koyduğu uygulamaların yakından müşahede edip ilk elden takip etme imkânı vardı. Ta ki, İslam halkası genişlemeye yüz tuttu, işte o zaman bu imkânın kendiliğinden kalkmasıyla birlikte karşılaşılan bir takım meselelerin altından nasıl kalkılacağı noktasında ictihad kapısına ihtiyaç duyulmuştur. Bu nedenledir ki Allah Resulünün dar-ı bekaya irtihalinin arkasından halifelik konusunun da izaha muhtaç bir konu olması gayet tabiidir.  İlginçtir ilk halifenin seçimle işbaşına gelmesine herhangi bir itiraz gelmezken,  iş kimin halife seçileceği söz konusu olduğunda kabile ruhunu ön plana çıkarmaya yönelik çabalar mesele teşkil edecektir. Hiç kuşkusuz bu meselede, kabilevi refleksin karşıt odağında Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) vardır. Öyle ki Allah Resulünün vefatının şokunu daha atlatmadan Hazrec kabilesinden birkaç insan ‘kim halife olacak’ konusu yerine, ‘halife hangi kabileden olacak’ derdine düşeceklerdir. Ve halifelik konusunda dert davaları Ensar’dan mı yoksa Muhacirden mi olsun eksenine kaydırılıp bu doğrultuda hasta yatağında yatmakta olan Sa’d’ın kapısı çalınıp kendisinden apar topar halife olması istenir de. Neyse ki Sa’d’ı hasta yatağından kaldırıp; ‘İşte, Rasulüllah’ın halifesi Sa’d…’ diyecekleri esnada Hz. Ömer (r.a) devreye girer de bu mesele fazla alev almadan hal yoluna koyulmuş olur. Gerçektende Hz. Ömer (r.a)’ın yerinde müdahalesiyle:

         - “Ey. Ebû Bekir!  Sen ki Allah Resulüne içimizde en yakın bulunmuşsun,  o halde halifeliğe sen layıksın, bu görev sana uygun düşer” deyip biat etmesiyle birlikte tüm kabilevi istek ve hevesler boşa çıkartılmış olur. 

           İşte Hz. Ömer (r.a)’ın herkesin gözü önünde Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ın elinden tutup biat etmek suretiyle birlik ve dirliğin sağlanmasında önemli bir iş çıkarmıştır.  Gerçekten de Hz. Ömer (r.a)’ın bu hamlesi Muhacir, Ensar ve diğer kabilelerinde itaat etmelerinin de kapısını aralayıp böylece bu süreç tamamlanmış olur. 

            Evet,  Peygamberimiz (s.a.v)’in ahreti intikalinin ardından gündeme gelen halifelik hususu bir şekilde hal yoluna koyulmasına koyulurda peki ya şu mezhep ve meşrep farklılıklarıyla doğan ihtilafların farklı mecralara çekilmesi gibi durumlar nasıl hal yoluna koyulacaktı? Bilindiği üzere mezhep zehap (zan, sanı) kökünden türeyen bir kavramdır. Bir başka ifadeyle mezhep şer’i meselelerde ictihad farklılığından doğan fıkhı yorumlama biçimidir, dolayısıyla itikatla alakalı bir kavram değildir. Zaten mezhep imamlarının kendi aralarındaki görüş ayrılıkları itikadi kaynaklı olamaz, olsa olsa sadece ibadet, muamelat vs. konulara ait farklı değerlendirmelerin açılımı bir zenginlik olabilir. Dikkat edin zenginlik dedik,  çünkü İslam’da müctehid konumunda bir âlim ictihadında hata yaptığında bir sevap, isabet ettiğinde ise iki sevap vardır, ayrıca ümmetin ihtilafında rahmet vardır düsturu esastır. İşte bu temel düsturlar ortada iken her nedense kimi insanların zihninde mezhep denilince; ayrımcılık veya bölünme anlaşılıyor. Oysa mezhep ictihad farklılığından doğan yol demektir.  Madem her ortaya çıkan yeni bir durum farklı yoruma muhtaç, o halde ictihad gerektiren konularda fikir beyan etmek ayrılık gayrilik olarak algılanmamalı, tam aksine meseleye İslam toplumunun düşünceye ipotek koymamanın delili olarak görmeli. Zira bu durum İslam ümmetinin fikri zenginliğini ortaya koyan bir gelişmedir.  

           Anlaşılan o ki, Allah Resulü vefat ettiğinde İslam toplumunun idarecisinin kim olacağı konusu gündeme gelmiş, akabinde Ensar ve Muhacir topluluklarının bir araya gelip istişare sonucu Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) halife seçilmiştir. İşte bu noktada kimi Sünni ulema ve kimi tarihçilerin zihninde tereddütler hâsıl olmuş olsa gerek ki, Hz. Ali (k.v)’in bu istişare ve müzakereler esnasında hilafet için kendisinin seçilmesini umduğunu belirtirler. Acaba öyle mi? Şu bir gerçek; Hz. Ali (k.v) bu konuda hiçbir mesele çıkarmaksızın geçte olsa seçilen halifeye biat etmiş ilim hikmet kapısıdır. O’nun geç biat etmesi Hz. Ebû Bekir Sıddîk’ın halifeliğini asla red manasına değil, sadece Allah Resulü vefat ettiğinde, o hengâmede hilafet meselesi kendisinden habersiz şekilde görüşüldüğü zannıyla gecikilmiş bir biattır. Bir başka nedense Peygamberimizin vefatının akabinde hemen beyat ettiği zaman Hz. Fatıma annemizin incineceği ihtimalini göz önünde bulundurup bu konuda altı ay sessiz kalmayı uygun görmüştür. Her neyse erken ya da geç,  sonuçta Hz. Ali (k.v), Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a)’ın yanına varıp:

    -“Bu göreve layık olan sensin, ama Allah Resulü’nün daha henüz vücudu ortada iken halifelik görüşmelerinin bana haber verilmediği için kırılıp geciktirmiştim, yarın mescitte herkesin huzurunda beyat edeceğim” demiş ya, bu yetmez mi? Ve gerçekten de sözünün eri olduğunu gösterirde. Kaldı ki, ilim hikmet kapısı bunla da kalmaz, gerek Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) döneminde olsun gerekse Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Osman (r.a) dönemlerinde olsun hiç fark etmez her üç halifenin de yâr ve yardımcısı olmuştur. Bilhassa ihtilafların doruk noktaya ulaştığı Hz. Osman (r.a) döneminde bile o’na bir an olsun destek olmaktan geri durmamıştır.  Ama gel gör ki, o’nun bu desteği; Halife etrafında yuvalanan Emevi dayanışma ağını kırmaya yetmemiştir. Üstelik o’nun bu samimi girişimleri hep yanlış algılanıp güya Hz. Osman’a karşıt bir tavır olarak gösterilmiştir. Yine de her şeye rağmen O; ‘iyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir’ düşüncesiyle Hz. Osman (r.a)’ı şehit olması anına kadar ümmetin birliği ve dirliği adına hareket etmesini bilmiştir.       

          Aslında yaşanan gelişmelere soğukkanlı olarak baktığımızda Peygamberimizin dar-ı bekaya irtihalinin ardından ilk başta halifenin Kureyş’ten olması birlik ve dirlik adına yerinde bir karar olduğu fark edilir. Şayet halife Kureyş’in dışında başka bir kabileden olsaydı tarihin seyri belkide bir başka yörüngeye kayıp bir takım istenmeyen önü alınmaz olaylara sahne olacaktı. Bu yüzden Araplar için Kureyş ne ise,  Türkler içinde Oğuz boyu o derece kıymet değer ifade eder.  Çünkü her iki kabilede kendi tarihi seyri akışında kendi boylarını müsbet anlamda geleceğe taşıyacak medeniyet mayası oluşturup mühim rol üstlenmişlerdir. Zaten ulvi gayeler üzerine kurulu maya tuttuktan sonra kabileciliğin pek kıymet-i harbiyesi kalmaz da. Anlaşılan o ki,  Allah’ın Habib-i her türlü kabileciliğin İslam’a aykırı olduğunu beyan etmesinin arka planında yatan etken unsurda buydu, yani ilerisinde sırf kan bağına göre teşkilatlanmış bir Müslüman topluluğa geçit vermemek içindi.  

          Peki ya Yahudiler? Malum onlarda hemen her devirde fitne oluşturmaya meyilli hazır topluluklardır. Şöyle ki, Hz. Muhammed'in (s.a.v) yüzüne karşı açık açık; “Cebrail bizim düşmanımızdır. Şayet sana gelen Mikail olsaydı iman ederdik” demekten imtina etmemişlerdir. İşte bu sapkın düşünceler içerisinde, güya Kur’an Hz. Ali'ye gönderilmişte, Cebrail (a.s) onu Hz. Muhammed (s.a.v)’e getirmiş diye tevil etmişlerdir. Hani zırva tevil götürmez derler ya, aynen öyle de bu tür iddiaların temelinde; öteden beri Yahudilerin Cebrail’e karşı kin, nefret ve düşmanlık beslemelerinin dışa yansıması öç alma gayreti söz konusudur. Oysa gerçek şu ki; Hz. Ömer (r.a)’ın teklifiyle Kur’an ayetleri Hz. Ebu Bekir’e arz edilip kitap haline getirilip adına Mushaf denmiştir. Üstelik Mushaf ashap arasında iyi yetişmiş hafızların gözetimi altında ve Sahabe-i Kiramın şahitliği ile gerçekleşmiştir. Kaldı ki hali hazırda Hz. Ali (k.v)’in kendi eliyle yazıp kaydettiği Kur’an’da Hz. Peygambere indirilen Kuran’ın aynısıdır. Dolayısıyla daha nasıl oluyor da bu tür zırvalara başvuruluyor doğrusu şaşmamak elde değil.  Hatta geldiğimiz noktada bile günümüz Ümmet-i Muhammed’in okuduğu Kur’an, Hz. Osman’dan bize ulaşan Kur’an’ın aynısıdır. Tabii mesele burada bitmez, devamında bir başka iddia ise; Kur’an'da ki ayetler aslında mevcut ayetlerden fazlaymış da,  Hz. Osman zamanında bazı ayetler çıkarılıp şimdiki hale dönüştürülmüş güya. Onlar öyle iddia ede dursunlar, illa bir farktan söz edilecekse şu an okuduğumuz Mushaf’ın Hz. Ebu Bekir döneminden tek farkı tertip üzerine yazılmış olmasıdır, bunun dışında ne bir kelam eksikliği ne de fazlalığı söz konusudur.

          Kelimenin tam anlamıyla şunu diyebiliriz ki;  Kur’an Hz. Ebu Bekir döneminde Mushaf haline getirilmekle kalmamış bunun yanı sıra herhangi bir ihtilafa açık kapı bırakmayacak şekilde Mushaf heyeti oluşturmak suretiyle o güne kadar değişik lehçelerde yazılı olan Kur’an nüshaları ashabın şahitliğinde yakılmış bile. Derken kaynağına uygun sadece Hz. Hafsa’nın evin duvarında asılı duran Kur’an’dan altı adet İslam merkezlerine gönderilmek suretiyle çoğaltılıp günümüze kadar tahrif edilmeden gelen tek kutsal kitapla müşerref olmuş olduk.  Evet, dünyada tek tahrif olmayan kutsal kitapla müşerref olmasına oldukta, yine de fitne bu ya, acaba nerden bir kafa karışıklığı oluştururuz hesabıyla hiç boş durmamakta. Tabii bu durumda fitne boş durmayınca ister istemez bu cin fikirlerin arka planında Yahudilerin olabileceği akla takılıyor. Dün nasıl ki pek çok fitne hareketlerin altından Yahudi parmağı çıktıysa bugünde aynı parmağın izlerini Filistin’de, Mısırda, Irakta,  Suriye’de Türkiye’de bariz bir şekilde görüyoruz pekâlâ. Müslümanların bölük parça olması bunun teyit ediyor zaten.                                         

                                             Hz. Osman’ın Şehadeti

            İslam toplumunda hem müspet hem de menfi anlamda ilklerimiz var. İşte hiç arzu etmediğimiz bir ilkimiz var ki,  o da hiç şüphesiz Hz. Osman'ın (r.a) hilafeti döneminde yaşanan İbn-i Sebe fitne hadisesidir. Malum İbn-i Sebe, eski Yemenli Haham başı olup görünüşte Müslüman, ama gerçekte tam dört başı mamur bir fitne komitecisidir.  Medine’ye geldiğinde yaptığı ilk iş gayet istismara açık “Haşimilik ve Emevilik” konusunu kaşımak olmuştur. Hatta bu arada Hz. Osman (r.a)  ve hilafetliği hakkında bir sürü ipe sapa gelmez dedikodu listesi hazırlamayı da ihmal etmez. Sinsilik bu ya, daha da ileri gidip kendince fitne üssü olarak kullanacağı bir takım merkezlere mektuplar göndermek suretiyle Hz. Osman’ın hal edilmesi senaryosunu adım adım yürürlüğe koyar da.  Derken bu mektuplar semeresini verdiğinde isyancılar Medine’ye baskın yapıp Halife Hz. Osman (r.a)’ı evinde Kur’an okurken şehit edeceklerdir.

           Ne yazık ki gözü dönmüş isyancıların işledikleri canice yürek burkan bu hadise ileri ki dönemler içinde kötü örnek teşkil edip daha pek çok fitne hareketlerin fitilini ateşleyici etken unsur olur. Öyle ki bundan sonraki aşamada Emevilerle Haşimileri birbirine düşürecek planı hayata geçirmek vardır. Hatta yürürlüğe konulacak planın bu aşamasında Hz. Osman (r.a)’ın kanının davasını gütmek vardır. Nasıl mı?  Önce Hz. Osman (r,a)’ı Hz. Ali'nin (k.v)  öldürttüğü şaibesi yayılacak, sonrasında Emevilerin bam teline dokunaraktan kışkırtılmaları sağlanacak. Ne de olsa Kureyş’in en önemli iki kolu Haşimi ve Emevi koludur. Öyle ya,  Hz. Ali (k.v)  Kureyş’in Haşimi kolundan olduğuna göre o’nun halife olması hilafetin Emevilerin elinden çıkması demekti. Böyle bir durumda hem Emevilik davası güdülmeli hem Hz. Ali (k.v)  hem de diğer sahabenin önde gelen isimlerin halifeliği konu edilmeli ki birbirlerine düşürülecek sinsi plan gerçekleşsin. Ancak evdeki hesap bazen çarşıya uymaz ya, aynen öyle de ilk başta düşündükleri gibi durum ortaya çıkmaz.  Çünkü Hz. Osman’ın şehit olmasının akabinde Basralılar Talha b. Zübeyir’i, Kufeliler Zubeyr b. Avvam’ı, Mısırlılar da Hz. Ali’yi halife olma konusunda ikna edemezler. Hatta Sa’d b. Vakkas ve Abdullah b. Ömer’e de halifelik teklifiyle gittiklerinde yine netice alamazlar. İsyancılar baktılar işler sarpa saracak bu kez sağa sola ültimatomlar yağdırarak; “şayet yarına kadar ashabın ileri gelenlerinden herhangi biri halife çıkmazsa boyunlarını vuracağız” tehdidini savururlar. Neyse ki Ensar-Muhacir grubundan bir topluluk zar zor Hz. Ali (k.v)’i ikna etme çabaları neticelenirde ertesi gün mescitte beyat hadisesi gerçekleşir.  Böylece Hz. Ali (k.v) üç büyük halifenin dördüncüsü olur.  

            Evet, ilim hikmet kapısı Hz. Ali (k.v) hilafete geçti geçmesine ama sular durulmayacaktır, hatta sular daha da bir kabarır hal alır. İşte suların kabardığının ilk işaret taşları diyebileceğimiz;

         - Cemel Vakası,

            - Sıffın Vakası,

            -Kerbela Vakası” meramımızı anlatmaya yeter artar da. Madem öyle tarihi kaynaklara bakıp Müslümanları derinden yaralayan bu üç olay nasıl vuku bulmuş bir göz atalım. 

                                                                                                                    Devam edecek,        

https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/alevilige_giris-7868.html                             

24 Aralık 2025 Çarşamba

ŞİÁ DOKTRİNİ


 ŞİÁ DOKTRİNİ

SELİM GÜRBÜZER
İmâmiyye Şiâsı doktrininde hakkında on birinci imam olarak addedilen Hasan el-Askerî’nin bir cariyeden doğduğuna inanılan oğlu Muhammed’i yakınlarından birkaç kişiye gösterip kendisinden sonra Allah’ın Hücceti ve on ikinci imamı olacağını müjdelemiş güya. Yetmedi İmâmiye Şiâsı doktrinince, güya Askeri’nin vefatıyla birlikte gaybete karışan oğluna atfen söylenilen:
-Sahibu’z-zamân,
-el-Huccet,
-el-Kâim,
-el-Mehdî,
-el-Muntazar,
-Mehdil-enâm,
-Halef türü unvanları kendinde toplamış özelliği ile beklenen (intizar) mehdi imam olarak döneceğidir. Dolayısıyla on ikinci imam ve mehdi olarak çıkacağı güne dek inzivaya çekilip gaybete karışmış imama biat etmenin görünen imama biat etmekten daha evla olduğu tezini ileri sürmüş olurlar. Her ne kadar o zahiren görünmese de onunla zahirde onunla iletişimini sağlayacak olan adına İmâmiye Şiâsı doktrinince “sefir, naib, vekil” denen dört aracı sefirler kanalıyla gaipten gelen duyuruların ve öğütlerinin yerine getirilmesi gereken ortam ve şartlar sağlanmış olacaktır.
Peki, İmâmiye Şiâsı doktrinince on ikinci imam Muhammed ile irtibata geçtiğine inanılan dört sefir (elçi) kimlerdir derseniz, bunlar beklenen mehdiyi dünya gözüyle görmüş:
-Osman b. Said el-Amirî,
-Muhammed b. Osman b. Said el-Amirî,
-Hüseyin b. Ruh en-Nevbahtî,
-Ali b. Muhammed es-Semarrî olarak adından söz ettiren dört sefirlerden (vekiller) başkası değildir elbet. Şu da var ki, Şiâ inancı gereği gaybete karışmış 12. imamın zuhur edeceği güne dek bekleme dönemi olarak tanımlanan gün için ileri sürülen intizar (bekleyiş) doktrini, Şiâ toplumunun başsız kalışına bir nebze olsun umut veren bir reçete olsa da bu durum nereye kadar bir tez olarak devam ettirilebilirdi ki. İşte bu noktada önce nîyabet-i âmme (genel nâiblik) doktrini, sonra da Humeyni tarafından ortaya atılan velayet-i fakih doktrini asırlar boyunca intizar (bekleyiş) doktrinine umut bağlayan Şiâ toplumu için vaziyeti idare eder cinsten çözüm reçetesi olarak Hızır misali imdatlarına yetişir de. Böylece bu yeni doktrinin gereğini yerine getirecek imamın hem masum olduğu akidesi hem de Allah’ın tayin ettiği Hüccet imam olduğu akidesi toplum nezdinde kabul görür de.
Anlaşılan o ki, İmâmiye Şiâsınca tarihler 328/940 yıllarını gösterdiğinde adına büyük gizlilik denen Gaybet-i Kübra dönemi start alıp bu süreçte dördüncü sefir Ali b. Muhammed es-Semarrî’nin bu dünyadan göç etmesiyle birlikte harekata öncülük edecek isim yönünden büyük bir boşluk doğmuş oluşur. Hani Aristoteles “Tabiat boşluk kabul etmez” demiş ya, aynen öyle de bunun üzerine Şiâ uleması bu boşluğu dolduracak çaba içerisine girecektir. Derken epey bir zaman lidersiz kalan Şiâ toplumu, Şiâ fakihlerinin Gaybet’in kıyamete kadar süreceği hususunda hem fikir oluşlarıyla birlikte 4/10. asrın son çeyreğinden itibaren başsız bırakılmayacak bir şekilde velayet-i fakihlerin temsili öncülüğünde bu söz konusu boşluk doldurulmuş olur. Her ne kadar Şiî fakihleri imamla doğrudan irtibata geçecek ferasete sahip mertebede olmasalar da ortadaki boşluğu dolduracak ilmi ehliyete haiz zat olmaları hasebiyle Şiâ toplumuna öncülük edecek “nîyabet-i âmmesi-imamın genel temsilcisi” hüccet âlimler olarak adlarından söz ettireceklerdir. Bu yüzden İmâmiyye Şiâ doktrininde hüccet imamın ilim ehli ve adil olması şarttır hükmü temel kural olarak kabul görür. Yani Hz. Hüseyin’in (neslinden gelmesi şart değildir. Öyle ki, 4/10. asrın sonuna dek ilminden ve adil oluşlarından hiçbir şekilde kuşku duyulmaksızın Şia toplumunca baş tacı edilen Şiâ uleması kendi dönemlerinde yaşadıkları süreç boyunca gaybete karıştığına inandıkları on ikinci imamdan gelen, adına “ahbârı” denen hadis ve haberleri toplayıp kayıt altına almakla Şiâ doktrininin temellerini atmış olacaklardır. Ancak dikkat ettiyseniz burada kayıt alınan Allah Resulünün hadisleri değil, bilakis rehber olarak gördükleri beklenen mehdi imamının hadisleridir. Maalesef temellerini attıkları Şiâ doktrinince çerçevesi belirlenen imamet davası nübüvvetin devamı bir dava olarak görülüp Peygamberimizin sünneti imamların ahbârına eş değer olarak aynı kefeye konmakta. Oysa vahiy Peygamberlere, ilham ise ilmi ile amil olmuş Ehlullah’a verilmiş bir lütuftur. Vahiy kesinlik ifade eden bir kelam, ilham içinse doğruluğuna yüzde yüz kesinkes denilemez bir kavramdır. Her kim ki bana vahiy geliyor diyorsa, biliniz ki o insanın aklından zoru var demektir. Bu tür sapkın ifadelerle kendini bilge ehliymiş gibi sunanlar, hiç kuşkusuz foyaları er geç ortaya çıkabiliyor. Hani çekirge bir sıçrar, iki sıçrar sonunda yakalanıp kala kalır derler ya, aynen öylede bu tip sapkınların maskelerinin düştüğüne bizatihi tarihin sayfaları şahittir. Kaldı ki gerçekler ne kadar saklanırsa saklanılsın güneşin balçıkla sıvanamayacağı muhakkak, sahtelik ise malum her halükarda kendi sahteliğini bir şekilde ele veriyor zaten.
Her neyse asıl konumuza dönersek Şia toplumu gaybet hadisesi sonrası Küleynî ve Şeyh Sadûk’un öncülüğünde bir grup ulemayı Şiâ imamlarının haberlerini aktaran ehlü’l-hadis, muhaddis, ashâb’ul hadis ve ashâb’ul ahbâr sıfatlara haiz ulemalar olarak gördükleri içindir her birine “ahbârı” denmiştir. Hakeza Tûsi’nin de içinde bulunduğu bir kısım ulema ise ahbarîlerin tam aksine gelenekselliği sorgulayaraktan gerek fıkıh, gerek kelam, gerekse birçok dini konularda aklı ölçü alıp ictihadı esas aldıkları içindir kendilerine “usûlî” denmiştir. Sonuçta adına ne denirse densin gaybetten sonra iki asır gecikmeli de olsa gelinen noktada İmâmiyye Şiâsı sırf imamların ahbârına dayalı mezhep olmaktan çıkıp ahbârı ve usûlî yol takip eden âlimlerin oluşturdukları iki başlıklı Şiâ akımına dönüşmüştür. Birinci başlıkta yer alan ahbârilik, Safeviler döneminde Muhammed Emin Estarabadi elinde sistemleşirken, ikinci başlıkta yer alan usûlîlik ise her asrın getireceği şartları göz önüne alaraktan ictihadın zorunluluk olduğundan hareketle yaşadıkları dönemlerin meşhur Muhakkık Hillî, Allâme Hillî, Behbehânî ve Şeyh Murtazâ Ensârî gibi âlimlerin elinde sistemleşen bir akım olur.
Şu da var ki; Büveyhîler dönemi hariç, İmâmiye Şiâsı Gaybet-i Kübra’nın başladığı 4/10. asırdan İran’ın resmi mezhebi olduğu 10/16. asra kadar fazla dal budak salamadığı da apayrı bir gerçekliktir. Dahası İmâmiyye Şiâsının ilk ciddi anlamda Büveyhîler döneminde gelişim kaydettiği şundan besbelli ki, Şiâ doktrinine temel kaynak teşkil edecek eserlerin neredeyse tamamının tedvini bu devirde telif edilmiştir. Ta ki, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in Bağdat’ı çıkarma yaptığı yıllara gelinir, işte o zaman İmâmiyye Şiâsı için bunalım dönemi vuku bulup pek gelişim kayd edemeyeceklerdir. Öyle ki umutlarının tükendiği noktada Selçuklular için tehdit unsuru olan Moğol kasırgasını kendileri için yeniden dirilişlerine vesile olacak kurtuluş kapısı olarak göreceklerdir. Böylece Moğol-İlhanlı döneminde yaşadıkları 72 yıl süren bunalımlı süreçte Nasîruddin Tusî, Muhakkık Hillî, Allâme Hillî gibi âlimler diriliş hazırlıkları için yazılı eserler vermeye koyulacaklardır. Derken ilerisinde Safeviler Devletinin kurulmasıyla birlikte İmâmiye Şiâsı resmi hüviyete kavuşup milli veçheye bürünmenin yansıra İran’ı Şiîleştirme çabaları kendileri açısından olumlu sonuç verecektir. Ancak Safevîlerin yıkılışı sonrası İran’da Avşarlılar hanedanının kurucusu Nadir Şah’ın Sünnilik ile Şii ekolünü birbirine yakınlaştırma girişimleri ve İmâmiyye-Caferiyye ekolüne beşinci mezhep statüsü verme çabaları olumlu sonuç vermeyecektir. Ayrıca bu dönemlerde ulemanın gerek iç siyaset arenasında gerekse dış siyaset arenasında üst perdeden edindiği konumunu ancak Kaçarlar devrine kadar devam ettirebilecektir. Zira Şiî uleması Kaçarlar döneminde devlet içinde nüfuzunu kullanaraktan paralel devlet olma yolunda güç devşirici molla kültü üzerine edindikleri konumlarını Safeviler döneminde de karşılık bulması yönündeki talepleri devlet erkânınca kabul görmeyecektir. Tabii kabul görmeyince de devlet içinde güç devşirici konumlarını yitirmiş olurlar.
Malumunuz Akkoyunlular, Karahanlılar ve Safevîler İran coğrafyasında Türk devletleri olarak sahne almışlardır. Bunlar arasında Şiîlik refleksiyle Osmanlı’ya rakip olarak ortaya çıkan tek devlet sadece Safeviler olmuştur. İşte bu noktada rakip oluşları daha çok mezhebi ve siyasi refleks kaynaklı bir rakip oluştur. Düşünsenize Şah İsmail, Ehl-i Beyt sevgisiyle kurduğu devletini Şiiliğe tebdil eyleyip yukarıda da belirttiğimiz gibi mezhebine resmi hüviyet kazandırabilmiştir. Tabii bu durum Osmanlı padişahlarının gözünden kaçmaz. Ancak Beyazıt Han ilk etapta meseleye savaş yoluyla halletmeye pek niyetli gözükmez. Ama Yavuz Sultan Selim böyle düşünmez, ta şehzadelik döneminden beri Trabzon valisi iken bu meseleyi kafasına takıp bir an evvel hadlerini bildirmeyi gaye edinmiştir hep. Nitekim şehzadelikten hükümdarlığa geçtiğinde, yani tarihler 1514’ü gösterdiğinde Çaldıranda Şah İsmail’i hezimete uğratarak haddini bildirmiş olur. Böylece Şah İsmail’in Şahlık ve Şeyhlik imajı büyük yara alır. Hatta Çaldıran zaferiyle birlikte İran’la olan sınırlarımız çizilir de.
Şiâ uleması her ne kadar daha önceden oluşturdukları mollabaşı ve şeyhülislamlık türünden müesseselerle kendilerini karizmatik konumda konumlandırsalar da Safevîlerin yıkılışıyla birlikte merkezi konumlarından hızla güç kaybına uğrayacaklardır. Yine de her şeye rağmen 12. İmamı temsil eden umumi Merceiyyet (dini liderlik) makamına yükseldiklerine dair ileri sürdükleri fikriyatlarıyla da Şiâ toplumunun hafızasında yükselen kült değer olarak kazanım elde edeceklerdir. Öyle ki ulema bu devirde sadece iç siyaset arenasında değil dış siyaset arenasında yaptıkları algı yönetimiyle de ayakta tutunma içerisine girdikleri görülür. Hatta bu durumu Şiâ mollalarının güç kaybına uğramanın telaşıyla habire içte ve dışta yaptıkları algı operasyonlarından, Irak ve İran’da ki monarşi rejimlerine verdikleri desteklerden çok daha iyi anlayabiliyoruz da zaten.
Şiâ uleması monarşi rejimlerine destek veredursunlar bu arada Pehlevîlerin kendi lehlerine gelişen şartların getirmiş olduğu Reuters imtiyazı (1872), Tütün boykotu (1892) ve Meşrutiyet Harekâtlarının (1905-1906) nüksettiği sisli havalardan istifadeyle 1925 yılında Kaçar Hanedanlığına son verip, Şah Rıza Pehlevî’inin ak devrim olarak nitelediği dönemlere adım atılmış olunur. Şah Rıza Pehlevi’nin modernleşmeye yönelik politikalarına baktığımızda hiç kuşkusuz ‘yiğidi öldür hakkını yeme’ babından diyebileceğimiz tarihe kayda değer icraatlar olarak geçer. Ancak ne var ki, Şah’ın halkın taleplerine karşı kayıtsız kalışı, demokratik yolları tıkama gibi baskıcı uygulamaları tüm yaptığı kayda değer faaliyetlerini gölgede bırakmaya ziyadesiyle yetmiştir. Oysa antidemokratik uygulamaları sürdürmek bir yere kadardır, sonrasında tıkanacağı malum. Nitekim Şah, kitlelerin talepleri karşısında kulağını tıkadıkça tepkilerde o derece bin misli artış kaydetmekteydi, arttıkça da bir noktadan sonra geri adım atmak zorunda kalacaktır. Bu söz konusu geri adım hürriyetin ucunu gösterecek türden uygulamalar olarak kendini gösterdiğinden, bu tür pozisyon alışlar kitlelerin ağzına sus payı denen bir parmak bal çalmak türünden duygu sömürüsüne dayalı bir kandırmaca oyunu olarak karşılık bulup Şah’ın yıkılabileceğinin fikrini akıllara düşürüverir de. Zaten akıllara düşüverince de bir yandan Liberal Cumhuriyetçiler, bir yandan Sosyal demokratlar, bir yandan Meşrutiyetçiler, bir yandan da Komünist Tudehçi’lerin Şah’a karşı başkaldırış dirençleri daha da kavileşir. Ancak bu kavileşenler arasında asıl ön plana çıkacak olan gurup hiç kuşkusuz mollalar olacaktır. Üstelik bu dönemde yapılan toprak reformu Şii ulemasını rahatsız edip bu kez mollaların lehine oluşan ortamı beraberinde getirir. Öyle ki, Fars ve Aramı kültürüne özgü yarı-tanrı inancının molla kült üzerinde etkisini gösterip 12 İmam’ı temsil ettiğine inanılan Humeyni’yi tek devrim lideri olarak sahne aldırır. Tarihler 1979 yılını gösterdiğinde Humeyni liderliğinde İran-İslam Cumhuriyeti dönemine girilmiş olunur. Ve yeni kurulan İran İslam Cumhuriyetinin mezhebi 3 Aralık 1979 tarihinde yapılan Anayasa referandumuyla isnaaşeriyye olarak kabul görür. Derken bu noktadan sonra Humeyni hüccet, Humeyni tek devrim muhafızı masum imam olarak baş tacı edilir. Zaten aksini iddia eden bir kişinin kâfirlikle suçlanıp cezalandırılmasına ziyadesiyle yetecektir. Çünkü Şiâ akımı, yarı tanrı kült geleneğinden beslenip insana ulûhiyet gömleği giydirme üzerine kurulu doktriner bir inançtır. Nitekim mollalara atfen söylenilen 'İmam masum’, ‘Mehdi Muhtazar’, ‘12 İmam önderi’, ‘Ayetullah’, ‘Velayet-i Fakih’ gibi methiyeler eşliğinde Şiâ inancının bir gereği olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla isteseler de bu söz konusu sapkın doktriner inançtan vazgeçemezler.
Hâsıl-ı kelam gelinen noktada İran geleneksel kollektif merceiyyet çizgisinden tüm gelmiş geçmiş imamların tümünün yetkilerini kendinde topladığına inanılan İmam Humeyni fakihinin tekelci merceiyyet çizgisi bir yola evrilmiş olunur. Ancak bu durum yetkileri tek elde tutulmasını ön gören söz konusu tekelci doktriner yapılanmaya karşıt tavır sergileyen geleneksel taklidi yol üzere hareket eden diğer merci-i taklid ulemasının tepkisine yol açar. Nitekim Büyük Mercii İmam olarak addedilen Humeyni’nin ölümünden sonra tepki çeken bu duruma çözüm olarak Anayasal düzenleme getirilir. Ve Anayasanın 110. maddesi hükmünce Şiâ toplumuna öncülük edecek makama Áyetullah Ali Hüseyin Hamaneî getirilirken, Cumhurbaşkanlığı’na da sırasıyla Ali Ekber Hâşimî Rafsancanâ, Muhammed Hâtemî, Muhammed Ahmedî Nejâd, Hasan Ruhani, İbrahim Reisi, Muhammed Muhbir ve Mesud Pezeşkiyan seçilmiş olarak gelmiş olurlar.
Ayrıca İmâmiyye Şiâsında akaid, fıkıh, ibadet ve muamelat ile alakalı dikkat çeken konularından bir kaçına baktığımızda şu hususlar yer alır:
-Tevhîd konusu Tevhîd-i zât, Tevhîd-i sıfât, Tevhîd-i Fiîl ve Tevhîd-i İbadet olarak konu edilir,
-Nübüvvet konusu ehl-i sünnet akaidi ile hemen hemen aynı düşünce çerçevesinde hem fikir olunarak konu edilir.
-İmâmet konusu ise peygamberlerden gelen nübüvvet nurunun Hz. Ali’ye intikal edip bu nurun on iki imam üzerinden devam ettiği şeklinde konu edilir. Dolayısıyla nübüvvet nurunu kendinde toplayan Şîa imamının peygamberler gibi masum olduklarına hükmedilir.
-Kabir konusu kabre defnedilen mevtaya Rabbin kim? Nebin kim? soruları ve cevapları hariç, hem “imamın kim” sorusu hem de mevtanın “İmamım Ali’dir” diye vereceği cevap ibaresi ehlisünnet akaidi ile mutabık olunmayacak şeklinde konu edilir. Çünkü İmâmiyye Şiâsında imamın kimdir sorusuna verilecek cevapta İmamım Ali”dir diyenlerin kurtuluşa ereceği akidesi temel düstur olarak konu edilir.
-Caferiyye fıkhının öğretilerinden hareketle abdest konusu ayaklar yıkanmayıp su ile mesh edilir şeklinde konu edilir.
-Hakeza Caferiyye fıkhının öğretilerinden hareketle nikâh konusu normal nikâhın yansıra geçici nikâh denen Mut’a nikâhın da caiz olduğu konu edilir.
-Beş vakit namaz konusu cem-i takdim ve cem-i tehir gibi üç vakitte birleştirilerek kılınır şeklindedir. Yani sabah namazı kendi vaktinde, öğle ile ikindi, akşam ile yatsı ikisi birleştirilerek eda edilir şeklinde konu edilir. Bu hükme sefer hali de dâhidir elbet.
-Namaz kılarken secde mahalline alın toprak mamulü sert bir madde üzerine değdirmek suretiyle konularak secde edilir.
-Teravih namazının cemaatle kılınmasına cevaz yoktur şeklinde konu edilir.
-Ramazan ayında oruç tutmak, hac mevsiminde haccetmek, zenginse zekât vermesi farzdır hükmünde diğer mezhep imamlarıyla da mutabık olunarak konu edilir.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/si_doktrini_-7861.html