9 Ocak 2026 Cuma
CEMEVİ ASLA CAMİİNİN ALTERNATİFİ MABET DEĞİLDİR
CEMEVİ ASLA CAMİİNİN ALTERNATİFİ MABET DEĞİLDİR
SELİM GÜRBÜZER
Alevilik, İslâm’ın değişik yorumu olmakla beraber Aleviliğin de kendi içerisinde hem hasbi (samimi) yorumu, hem de siyasi yorumu vardır. Elbette ki, bizim hasbi olan Alevilerle bir meselemiz olamaz. Bizim meselemiz siyasi maksatlı kullanılır hale gelmiş Alevilikledir. Maalesef siyasi taraftarlarca Alevi vatandaşlarımızın iyi niyetleri istismar edilip birçok sol tandanslı fraksiyonların sloganlarına kurban edilebiliyorlar. Bu durum Aleviliğin radikal hareket alanına kaydırılmasının yanı sıra ayrıca Alevi-Sünni çatışmasına yol açacak tezgâhın bir provası olarak karşımıza çıkabiliyor.
Hz. Ali (k.v)’i sevme noktasında elbette ki hiç bir Ehl-i Sünnet mensubu bir Müslümanın itirazı olamaz. Ancak sevmenin de bir ölçüsü olduğunu bilmemiz icap eder. Malumunuz Hıristiyanlar Hz. İsa (a.s)’ı sevme noktasında aşırıya kaçıp, haşa “İsa Allah’ın oğludur” demişlerdi. O halde şimdi sormak gerekir; bu ifrat değilse, peki ya nedir? Düşünsenize Hz. İsa (a.s)’a atfen yapılan teslis inancında olduğu gibi bir başka yönden atıf yapılarak ilmin kapısı Hz. Ali (k.v.)’e de bir şekilde ulûhiyet isnat edilen bir noktaya gelinmişse, elbette ki bu durumda Müslümanlar arasında bunun bir fitne sebebi olacağı muhakkak. Anlaşılan o ki, İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah türü fitne mümessili önderler düne mahsus değil, her devirde karşımıza çıkabiliyor. Zaten bu tür fitne odaklarının işi gücü Müslümanlar arasında, birliği ve dirliği yok etmektir. Nitekim Hz. Osman (r.a.) zamanında fitne tohumları ekilip Hz. Ali (k.v.) devrinde ise alev alması bu durumu teyit ediyor zaten. Gerçi Hz. Ali (k.v) zamanında Müslümanlar arasında yapılan savaşların bir kısmı içtihadı farklılıktan doğan vakalar olsa da fitne unsurlarının içtihadı farklılıktan doğan hadiseleri kendi çirkin gizli emelleri doğrultusunda kullanıp tarihin her devrinde boş durmayacakları malum.
Öyle ya, mademki Ehl-i Beyt sevgisi sadece Aleviliğe mahsus olmayıp Sünnilere de has bir duygu seli, o halde durduk yere birbirimize ayrı gayri gözle bakmak niye? Hem mademki Ehl-i sünnet itikadında Ehl-i Beyt nesli kurtuluş gemisi olarak addediliyor, o halde başka limanlara yelken açmak niye? Nitekim bu tür soruların cevabının Cafer-i Sadık Hazretlerinin bizatihi Nakşibendi Hacegân silsilesinin Gönül Sultanları halkasında yer alması hasebiyle aslında Alevilerle Sünnilerin aynı muhabbet ikliminde beslendiğini göstermeye yeter artar da. Malumunuz İmam-ı Azam Ebu Hanife mezhep imamızdır. O aynı zamanda Cafer-i Sadık Hazretlerinden feyiz almışlığı söz konusu olup onun hakkında: “Şayet son iki yılımda Cafer-i Sadık Hz.lerini görmeseydim Numan helâk olurdu” demekten kendini alamamıştır. Anlaşılan o ki Horasan Erenlerinin mensup oldukları Tarikat-ı Aliye silsilesinden dal budak salmış birçok kollar aynı zamanda bizi Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli ve Hacı Bayram-ı Veli gibi Gönül Sultanlarıyla da buluşturmakta.
Evet, Anadolu’nun İslamlaşmasında Horasan erenlerinin büyük katkı payı olduğunu yediden yetmişe hemen herkesin kabul ettiği bilinen bir gerçekliktir. İşte buluştuğumuz bu ortak paydada önemli olan muhabbet duyduğumuz Gönül Sultanlarını amacından saptırmaksızın onları doğru anlayabilmektir. Onların ağzından sadır olmayan sözleri sanki onlar söylemiş gibi isnat etmek haksızlık olacaktır. Hem kaldı ki muhabbet duyduğumuz Gönül Sultanlarının bulunduğu dönemlerde yaptıkları irşatları, ortaya koydukları yazılı ve sözlü eserleri ortada duruyor zaten, dolayısıyla gerçekleri özünden saptırmaya hiçte gerek yoktur.
Peki, şu birtakım kendini bilmez bir takım aklı evveller Alevilik konusu gündeme geldiğinde sıkça maksatlı olarak dile getirdikleri “Aleviler rejimin emniyet supabıdır” tarzı beyanlarına ne demeli? Besbelli ki bu sözde akil adamların derdi üzüm yemek değil bağcı dövmektir, bu yüzden bu tür sözde akil adamların rejim muhafızlığına soyunaraktan Sünnileri dışlayıp Alevileri devlete güvence sigortası göstererekten yeni bir ayrılık tohumlarının ekilmesine yönelik çaba içerisine girdikleri muhakkak. Oysa din-devlet ilişkilerinde tarafgir devlet anlayışı sadece totaliter rejimlere has bir durumdur. Malumunuz “devlet birey için vardır” ilkesini temel esas alan devlet anlayışında ise bütün dini oluşumlara karşı eşit mesafede devletin hakemliği ve hadimliği (hizmetkârlığı) söz konusudur. Zaten Hadim devlet anlayışında sivil toplum teşekküllerinin hepsine eşit bir şekilde hakemlik rolüyle hizmetkâr olmak gerçeği vardır. Hatta sadece hadim olmakta yetmez ülke sınırları içinde değişik isimler altında teşkilatlanmış sivil toplum unsurlarını bölücülük olarak algılamayıp hepimiz aynı kilimin desenleriyiz çerçevesinde zenginlik olarak görmeyi de gerektirir. Bakınız Şeyh Edebali ne de güzel ifade etmiş: “Oğul insanı yaşat ki devlet yaşasın” diye. Madem öyle, toplumu idare edecek yöneticiler Şeyh Edebali’nin nasihatini baş tacı edinerekten farklılıkları bölücülük değil zenginlik olarak görüp her bir sivil toplum unsurları arasında ayırım gözetmeksizin eşit bir şekilde teşkilatlanmalarına ön ayak olmalı ki devletimiz de ebed-müddet ilelebet yaşayabilsin. Dahası devlet nezdinde bu ülkenin güvence sigortası sadece Aleviler değil, Sünnilerde bu ülkenin güvence sigortasıdır demeyi de gerektirir. Dolayısıyla devleti idare edenlerin Sivil toplum unsurlarından birini övüp, diğerlerini yok saymak gibi bir tutum içerisine girmesi ciddi manada kutuplaşma ye ve bölücülüğe alan açmak olacaktır. Nitekim Devlet h sivil toplum unsurları arasında hakemlik rolünü eşit bir şekilde göstermesi gerekir ki din-devlet ilişkilerinde hakkaniyet ölçüsü adil bir şekilde gerçekleşmiş olsun.
Malumunuz her dinde olduğu gibi, İslâmiyet dairesi içerisinde de çeşitlilik mevcuttur. Ancak bizim çeşitliliğimizin diğerlerinden farkı İslami daire içerisinde zenginlik oluşturmamızdır. İşte bu zenginliğin ilk ayağını içtihat çalışmaları oluşturur. Nitekim içtihat farklılığı zenginliğinden dolayı mezhepler doğmuştur. Hakeza Allah’ı zikretmede ve nefsi terbiye etme hususunda değişik usullerin tatbikiyle ortaya çıkan tarikatlarda meşrebi yönden zenginliğimiz olarak günümüze kadar gelmişlerdir. Tabii bu arada zenginliğimize gölge düşürecek nitelikte Ehl-i Sünnet yolunun dışında kendini konumlandıran batıl mezhep ve batıl tarikatların varlığı da söz konusudur. Onlar ehlisünnet çizginin dışında kendilerini konumlandıra dursunlar, oysaki ölçümüz Kur’an ve Sünnet olduğu müddetçe hiçbir batıl akımın Müberra dinimize gölge düşürmeye güçleri yetmeyecektir. Kelimenin tam anlamıyla Kur’an ahkâmına ve Sünnet-i Seniyye çizgisinde yürüyen her türlü mezhep ve meşrepteki ekolleri İslâm’ın hizmetkârı teşekküller olarak görürüz. Bunun dışında ortaya çıkan her türlü fitne odaklı ve ehlisünnet dışı fırkaları ise Firak-ı Dalle (sapık kol) ekoller olarak niteleriz.
İşte ölçümüzün Kur’an ve Sünnet olduğu gerçeğine rağmen, her defasında bitmek tükenmek bilmeyen Alevi ekolü sanki dinmiş gibi iki de bir önümüze konulup ayrılık tohumları olarak servis edilmekte. Oysaki Alevilik bir üst kimlik değil, alt kimliktir. Alevilik aslında İslam’ın çatısı altında bir meşrebi yol olarak yorumlanması gerekirken, sanki başlı başına bir dinmiş gibi lanse edilmekte habire. Malum camiiler, sinagoglar, kiliseler ibadet yapmak için varlardır. Dergâh ve cem evleri gibi teşekküller ise kendi müntesiplerinin semah ve zikir yapmaları için vardır. Dolayısıyla ne dergâh, ne de cemevi camiinin alternatifi mekânlar değillerdir. Bunlar bir tür manevi sivil toplum ocaklarıdırlar. İşte tüm mesele, cemevini camiinin karşısına alternatif olarak koyulmaya çalışılmasından kaynaklanmakta. Dinimiz İslâmiyet olduğuna göre, mabedi elbette ki camiidir. Asla zikir, semah ve cem yapılan dergâh ve cemevleri caminin rolünü üstlenmiş mabetler değillerdir, olsa olsa camiye renk katacak gül bahçeleridirler. Bu demek oluyor ki, tehlike cemevlerinde değil, asıl tehlike cemevlerinin camiye karşı alternatif olarak sunulma temayülüdür. Şayet Alevilik alt bir kimlik ve meşrep olarak değil de Hıristiyanlık veya Yahudilik gibi din olarak ortaya çıksaydı, o zaman cemevini de tıpkı bir kilise, bir havra gibi mabet kategorisinde yorumlayabilirdik.
Bir kere her şeyden önce gerek din adına, gerek mezhep adına, gerekse meşrep adına ortaya çıkan her sivil toplum kuruluşunun, kendi kullandıkları kavramların tanımlamasını, gayesini, metodunu ve uygulamasını belirtmediği sürece üzerinde tartışılması kaçınılmazdır. O halde herhangi bir sivil toplum kuruluşunun kuruluş gayesini, usulünü, uygulamasını ve kullandığı kavramların tanımlayıp ortaya koymasında her daim fayda vardır. Aksi takdirde mezheple meşrep, meşreple mezhep, dinle mezhep ve dinle meşrep sapla saman birbirine karışır misali tam kaotik bir ortam oluşacaktır. Nasıl ki bir kilim üzerinde değişik desenler mevcut olduğundan hiç bir desen tek başına 'kilim' adıyla anılıp etiketlenmiyorsa aynen öyle de mezhepler ve meşreplerde tek başına İslam’ı temsil eden etiketlenmiş teşekküller değillerdir. Ta ki etiket unsurlar bütünün içerisinde cem olduğunda ancak o zaman adıyla sanıyla bir anlam ifade edip anılabiliyorlar. Hakeza kilimde değişik renk tonu ve değişik türden işlenmiş nakış desenlerin bir araya gelmesiyle bütüncül ismiyle bir anlam ifade etmekte. Nitekim dini bütünlükte öyledir. Zira Din kilimi içerisinde çeşitli yol, mezhep ve meşrepler vardır. Mezhep ve meşrep kilime işlenen desen misali tek başına dini temsil edemez, sadece dinin zengin unsurları olarak telakki edilirler.
Hiç kuşkusuz yeryüzünü mescit olarak addedip her temiz mekânda Allah’a ibadet etmeyi kulluk vazifesi biliriz. Nitekim tarihi süreç içerisinde göçebelikten yerleşikliğe geçişte her bir dine mensup insanların ibadet yapmak için camii, kilise ve havra isimleri altında mabetler inşa etmişlerdir. Hakeza tarihi süreç içerisinde İslami daire içerisinde meşrebi yönden tekkeler inşa edilirken, ilmi bakımından ise medreseler inşa edilmiştir. O halde bu gerçeklerden hareketle cemevini caminin üstünde bir konuma veya karşısına oturtmak gayreti içerisinde olan her türden girişimi abesle iştigal buluruz. İşte bu saydığımız dergâh, cemevi ve camii gibi ilim, irfan ve ibadet mekânları asla birbirlerinin hukukuna tecavüz için inşa edilmiş değillerdir. Tam aksine İslami çatı altında kendi mezhebi ve meşrebi ihtisas alanında ilim, irfan ve zikir meclisi oluşturmak için inşa edilmişlerdir.
Şu bir gerçek medreseler, dergâhlar ve cemevleri birbirinden farklı fonksiyon icra eden ocaklar olarak dikkatleri üzerine çekmekteler. Hiç şüphe yoktur ki bu söz konusu ilim, irfan ve ibadet ocaklarını bir arada tutacak en üst düzeyde ibadet mekânı camii’dir. Aynı zamanda yeryüzünde konumlanmış tüm camiiler minaresiyle, vaaz kürsüsüyle ve minberiyle birlikte değişik mezhep ve meşrep mensuplarını aynı safta toplayan mabetlerimizdir. Öyle ki, minareler tevhidi simgeleyen elifimiz, minberlerimiz kürsümüz, mihraplarımız ise bizi ötelere taşıyan miracımızdırlar. Hele hele bir de mübarek cuma günümüz vardır ki, o da Müslümanların cümlesini haftada camilerimizde cem eyleyen birliğimizin ve dirliğimizin göstergesi meşalelerimizdir. Malumunuz cuma olduğunda ister medresede ilim tahsil eden talebe olsun, ister tekkede zikreden mürid olsun, ister cemevinde semah eyleyen alevi olsun hiç fark etmez, sonuçta mümin olan her Allah’ın kulu camiye koşup cem olmak mecburiyetindedir. Zira cuma; ismiyle müsemma toplanmak (cem) demektir.
İşte yukarıda zikrettiğimiz tüm bu örnekleri vermekten maksadımız hiç şüphe yoktur ki cemevi gibi manevi sivil toplum ocaklarının camii gibi umumu kuşatan mabede alternatif ibadet yeri gösterilme çabalarının yanlışlığını ortaya koymak içindir.
Unutmayalım ki; Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun dile getirdiği “Hepimiz aynı kilimin desenleriyiz” sözü kulağımıza küpe olacak şiarımız olmalıdır.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/cemevi_asla_camiinin_alternatifi_mabet_degildir_-7942.html
Devam edecek
8 Ocak 2026 Perşembe
YAVUZ’UN KIRK BİN ALEVİYİ KATLETTİĞİ YALANI
YAVUZ’UN KIRK BİN ALEVİYİ KATLETTİĞİ YALANI SELİM GÜRBÜZER
Yavuz Sultan Selim’in ilk önce neden batıya değil de doğuya doğru sefer düzenlediğini gelinen noktada şimdi daha da iyi anlıyoruz. Öyle ya, doğuyu emniyete almadan batıya yönelmek hiç yoktan koca imparatorluğu maceraya sürüklemek olurdu. Yavuz Sultan Selim zaten arkaya sağlama alma adına gereğini yapar da. Ancak Anadolu’nun değişik yörelerinde bir kısım Alevi kardeşlerimiz Yavuz’un bu stratejisini dini ve mezhebi maksatlı olarak algıladıklarından ona pekiyi gözle bakmazlar. Oysaki o yaptığı hamlelerle Türk İslam Âlemini büyük bir badireden kurtarmıştır.
Bakınız Koçi Bey, Osmanlı’nın düşüşüne neden olan unsurlardan birinin mezhep imamımız İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezarına bile tahammül edilemeyişine, bir diğer neden olan unsurun ise Celali eşkıyalarının isyanlarıyla başlayan bazı vilayetlerin viran hale gelmesine bağlamakta. Aslında Koçi Bey tespitinde pekte haksız sayılmazdı. Zira Anadolu’da Turhal civarında Bozoklu ve kendisini Mehdi ilan eden Şeyh Celâl adında bir tımarlı sipahinin Şah Veli payesiyle etrafına topladığı adamlarla Osmanlı idaresine karşı başkaldırıp Anadolu’yu tehdit eden unsur hale gelebiliyor. Tabii Osmanlının böylesi bir tehdit unsuru görmezden gelmesi düşünülmezdi. Nitekim 1519 yılında Anadolu’da yuvalanan Celali hareketlerinin bastırılmasının akabinde kesik başı Yavuz'a gönderilir de. Böylece Yavuz döneminde başlayan ve I. Ahmed dönemin kadar devam eden Celâlî isyanlarıyla ilişkili görülen tüm tehdit unsurlarının ortadan kaldırıldıktan sonra da Kanuni’nin adalet devri devreye girecektir. Amma velâkin Celâlî isyanları sonlansa da tarihi süreç içerisinde vuku bulan her ayaklanma ‘Celali isyanı’ olarak nitelendirilirken her asilik yapan insana da ‘Celâlî’ eşkıyası denilecektir. Oysa Anadolu’da patlak veren her başkaldırış hareketlerine Celâlî isyanı demek akla ziyan bir tutumdur. Aslında Anadolu evlatlarının, Alevi ve Sünni Türkmenlerin birlikte gerçekleştirdikleri bu türden başkaldırışlarını gaflet ve hıyanet içerisine düşmüş vezirlerin yanlış icraatlarına karşı gösterilen bir tür milli refleks ya da kıyama kalkma duruşu olarak yorumlamak daha doğru olurdu.
Evet, ister adına Celâlî harekâtı densin isterse bir başka hareket hiç fark etmez, bu noktada asıl üzerinde durulması gereken husus toplumun alt tabanında yer alan farklı mezhep ve farklı meşrep inanç kültürüne sahip toplulukların bir araya gelip ortak hareket edilebilmeleri çok önem arz eden bir husustur. Öyle ki bu tip toplumsal tabandan gelen hareketlerin başını daha çok Alevi eğilimli Türkmenler çekmekle beraber, bu türden kazan kaldırma hareketleri aynı zamanda çevreyle merkez arasında uyumsuzlukların varlığına işaret teşkil eden bir durumu da ortaya koymakta. Hele ki devlet yönetiminde devşirmelerin yüksek mevkilere gelmeleri Türkmenlerin çok ağırlarına gitmiş olsa gerek ki, çevre ile merkez arasında bir takım gerilimlere yol açacak başkaldırışlarda bulunabilmişlerdir. Nitekim tarihi süreç içerisinde kazan kaldırma türünden başkaldırma hareketlerinin genel eğilimine baktığımızda bir yandan devşirme kökenli Yeniçerilerin kazan kaldırdığını diğer yandan da Türkmenlerin sipahi kolunun başkaldırdıklarını görmekteyiz.
Malumunuz Şah İsmail mezhep taassubuyla giriştiği doğu seferlerinde hemen hemen tüm savaşları kazanmanın ötesinde kendince bir yandan Anadolu’nun her tarafına hâkim olmayı diğer yandan da Rumeli taraflarına damadını padişah yapmayı hedefliyordu. Öyle ki Şah İsmail Tokat’ı ele geçirip kendi adına hutbe okuttuğu, buradan da Kütahya önlerine kadar ilerleyip Bursa’yı tehdit eder konuma geldiği bilinen bir vaka. Hatta bu arada Osmanlı şehzadesi yeğeni, şehzade Ahmed’in oğlu Murad Şiiliği kabullenip Çorum, Amasya ve Tokat’ı işgal etmenin ardından firar eyleyip soluğu İran’da ki Şah İsmail’in Safevi sarayına sığınmakta alır. Hadi kendi öz yurdundan firar etmesi neyse de soluğu sarayda aldığı Şah İsmail’in kızıyla evlenmesi açıkçası yürekleri burkan işin tuzu biberi bir durumu gözler önüne serer. Yavuz Sultan Selim, hiç kuşkusuz bu durumda Şah İsmail’in Şiilik emelleri uğruna kızını Osmanlı şehzade yeğenine verdiği damadından başlayarak Osmanlıyı Şii devletine dönüştürecek her attığı adıma ve hamlesine daha fazla göz yumup seyirci kalamazdı. Hemen tez elden Şah İsmail’in kafasına koyduğu tüm emellerine geçit vermeyecek bir şekilde Çaldıran seferiyle tüm heveslerini boşa çıkaracaktır. Böylece Osmanlı ile Safevî Devleti arasında ki sınırlar belirgin bir şekilde çizilmiş olur. Sadece çizilen coğrafi sınırlar değildi elbet, hiç kuşkusuz maddi sınırların yanı sıra Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleriyle irtibata geçmesini önleyecek manevi sınırlarda belirlenip çizilmiş olur. Yani kelimenin tam anlamıyla, Çaldıran seferi sayesinde Erdebil Tekkesinin Anadolu yakasında kalan Alevilerle olan irtibat bağlarının kesilmesi anlamına gelen bir sınır çizgisinin belirlemesidir bu. Aynı zamanda Yavuz’un Çaldıran seferinden sonra çizilen sınırların bizim tarafımızda kalan kısmındaki Sünni Kürtlerle de iyi münasebetler kurduğu bilinen bir gerçekliktir. Dahası Yavuzun Bitlisli İdris Bey’in katkı vermesiyle birlikte buralarda tek anlaşabildiği topluluk Sünni Kürtlerdi, asla Alevi Kürtler değildi. Malum buraları mesken tutan Alevi-Şiî Kürt topluluklar ise daha çok Şah İsmail’in beşinci kolu unsurlarından diyebileceğimiz doğal müttefiki topluluklar olarak konuşlanmışlardı. Dolayısıyla Erdebil Tekkesinin Anadolu yakasında kalan Alevi-Şiî Kürt topluluklar buralarda birlikte yaşadıkları Sünni insanların Ehlibeyte gerektiği kadar muhabbet beslemediği önyargısına kapılmışlardır. Üstelik bu söz konusu ön yargıya kapılma algısı Alevi Türkmen toplulukların üzerine de sıçrayıp zaman içerisinde bir bakıyorsun cami ve eğitim yuvalarından uzak kaldıkları bir tabloyu da ortaya koyar. İşte bu uzak kalış hali neticesinde medresede öğretilen bilgilerden yoksun kalan Aleviler, sadece babadan oğula ve nesilden nesile geçen kulaktan dolma bilgilerle kültürel varlıklarını devam ettirmiş olacaklardır. Ayrıca kulaktan dolma bilgilerin her devrin zaman diliminde değişikliklere uğrandığı da hesaba katıldığında Yavuz’un, kızılbaşlık propagandasıyla Şah’ın lehine casusluk yaptıkları sabit olan beşinci kol faaliyeti unsurlara yönelik başlattığı kovuşturma hadisesi manipüle edilerek güya 40 bin Alevi’yi katlettiği şeklinde lanse edilen bir kara propagandanın etkisiyle Sünni kesime öteki gözüyle bakacaklardır. Oysaki ortada Şah İsmail yanlısı 40 bin kızılbaşın sorgulanıp bunlardan sadece suçu sabit görülenlerin idam ve hapse mahkûm edilmişliğinin göstergesi olarak evrak kayıt gerçeği vardır. Yetmedi Sadrazam Kamil Paşa’nın bu hususta; katledilenlerin haricindekileri müebbet hapse mahkûm edildiğine dair tarihe not düşmüşlüğü söz konusudur. Hatta tarihçi Mustafa Akdağ’da 40 bin efsanesini gerçekçi bulmadığı gibi tarihçi Hammer de bu rakamın abartılı olduğuna dair Sadedin ve Solakzade’nin 40 bin nüfus hakkında “Kimi maktul oldu, kimi de mahpus” şeklinde dile getirdikleri tarihi notları referans kaynak olarak gösterir. Ve bu hususta Halil İnalcık Hocamız da evrak defterine yazılanların hepsinin idam edilmediğini dile getiren günümüz tarihçilerimizdendir. Hakeza Osmanlı tarihçilerinden Heath Lowry 28 Haziran 2009 yılında Habertürk TV’ye çıktığı Teketek programında söylediklerine baktığımızda sadece casusluk yapanların cezalandırıldığına dair yorumda bulunmuşlardır. Hâsılı Fransız tarihçi Jean-Louis Bacque-Grammont’da hepsinin öldürüldüğüne dair zerre miskal delil olmadığına dair tespitlerde bulunmuşlardır.
Malumunuz Yavuz’un ikinci seferi Memluklere karşı olmuştur. Memlukler öteden beri Osmanlıya karşı Şah İsmail’le birlikte diş bilemişlerdir. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim bir darbeyle Şah İsmail’i saf dışı bıraktıktan sonra ilk iş; yıldırım hızıyla Mısır ordularını Mercidabık ve Ridaniye’de hezimete uğratmak olur. Böylece Memluk devleti sona erip hilafet Osmanlı’ya devr olunur. İşte bir taşla iki kuş vurmak buna denilir. Zira Yavuz, hem Şah İsmail’in gizli emellerini boşa çıkarmış olur hem de Ayasofya’da yapılan bir merasimle Abbasilerden mukaddes emanetleri devr almakla saltanat ve hilafeti birleştirip İslam’ın hilafet şartlarını da yerine getirmiş olur. Hiç kuşkusuz Yavuz’un bu başarısı Sünni âlemde sevinçle karşılanmıştır.
Ehl-i Beyt
Çaldıran zaferi neticesinde İran’la Osmanlı devleti arasında kesin hudutların çizilmesiyle birlikte Anadolu yakasında kalan Alevi kültürüyle yoğrulmuş insanlar her nedense bu zafere pek sevinmemişlerdir. Bu insanlar o gün bugündür Sünni Müslümanların Ehli Beyt’e soğuk baktıkları duygusuna kapılmışlardır. Oysa Ehl-i Beyt’e Allah için muhabbet etmek dinimizce vaciptir. Hatta İmamı Şafii'ye göre de farzdır. Zira Sünni Müslümanların bu konuda sıkıntısı yok, asıl sıkıntı bazı aklı evvel sığ zihinlerde. Bakınız Said Nursi Hz.leri; “Al-i Beyt’ten vazifei risaletçe, muradı, Sünnet-i Seniye'sidir. Sünneti Seniyeye irtibatı terk eden hakiki Al-i Beyt’ten olmadığı gibi Al-i Beyt’e hakiki dost da olamaz” diye beyan buyurmakla gerçekleri gözler önüne sermiştir. Nitekim Allah Resulü (s.a.v); “Sizlere iki şey bırakıyorum, Onlara temessük etseniz necat (kurtuluş) bulursunuz. Birisi kitabullah diğeri Al-i Beytimdir” diye beyan buyurmuşlardır. Hakeza İmam-ı Şer’ani Hz.leri de; “Bir beldede Seyyid olduğunu duysam o beldeye girmekten hayâ duyarım” deyip Al-i Beyte olan muhabbetini ortaya koymuştur.
Malumunuz Aleviler ile Sünniler arasına ekilmek istenen bir başka fitne tohumu da Yezid meselesidir. İlla Sünni kesime Yezidi denilmek isteniliyorsa da, şu iyi bilinmelidir ki; tarihte Yezidin işlediği cinayetler nedeniyle hiçbir Sünni Müslüman sorumlu tutulamaz. Çünkü Kuran’da; hiç kimse bir başkasının hatasından, günahından ve cinayetinden dolayı sorumlu tutulamaz diye beyan buyurulan kesin hüküm vardır. Hem kaldı ki, ehlisünnet çizgisini kendine düstur edinen hiç bin Sünni Müslüman şimdiye kadar doğan çocuğuna Yezid ismi verdiği görülmemiştir. Sünni Müslümanlar tam aksine tarihten günümüze çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin isimlerini sıkça verdikleri görülmüştür. Bu demektir ki, Sünni Müslümanlar asla Alevi düşmanı değillerdir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v); “Ehli Beytim Nuh’un gemisi gibidir. Onlara tabii olan selamet bulur, olmayan helak olur” diye beyan buyurmuşlardır.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/yavuzun_kirk_bin_aleviyi_katlettigi_yalani-7933.html
Devam edecek
7 Ocak 2026 Çarşamba
ANADOLU ALEVİLİĞİNİN DOĞUŞU VE ERDEBİL ŞEYHİ
ANADOLU ALEVİLİĞİNİN DOĞUŞU VE ERDEBİL ŞEYHİ SELİM GÜRBÜZER
Moğol kasırgasının ardından Türkistan’ın (Maveraünnehir) yeniden hayat bulmasında en büyük pay sahibi hiç kuşkusuz Emir Timur’a ait bir şandır. O Harezmî ve Altınordu devletlerine karşı açtığı mücadelelerde büyük zafer kazanmışlığı bir yana hem saltanatlarına son vermiş hem de yönetimi boyunca bir dizi reformlara imza atmış bir emirdir. Şayet onda bir eksiklik aranacaksa da, belki Osmanlıya karşı bir dizi kıyasıya yaptığı savaşlar eleştirilebilir. Ankara savaşı bunun en tipik örneğini teşkil eder zaten. Maalesef Türk’ün Türk’le imtihanı diyebileceğimiz tarihin bu iki umut kaleleri güçlerini birleşecekleri yerde birbirlerini hırpalamayı yeğlemişlerdir. Kaldı ki Timur’un Anadolu’yu istilasını fırsat bilen küffar ehli, hemen ortaya çıkan boşluktan istifade mal bulmuş mağribi gibisine Selanik ve bir takım yerler Müslümanların elinden çıkmış olur. Bu yüzden Osmanlı kaynaklarında Timur; “fitne zuhur” sıfatı ile anılmıştır hep. Osmanlı besbelli ki, “Fitne insan öldürmekten daha şiddetli bir kötülüktür (küfürdür)” (El-fitnetü eşeddü min el-katli-Bakara-191) ayetinin mana ve ruhundan hareketle böyle bir tanımlamada bulunmayı yeğlemiştir. Ancak şu da var ki; Timur’un dışa karşı yaptığı seferlerde Osmanlıya karşı tutumunu hariç tuttuğumuzda son derece gözü kara olduğunu, içe karşı ise son derece mütevazı bir karakter abidesi örneğini sergilediğini görürüz. Yani o dışa karşı çetin, kendi içinde ise merhamet abidesidir. Bakınız bir defasında meşhur tarihçi İbn-i Haldun’la baş başa otağında buluştuklarında bir takım kaynak bilgilere dayanaraktan Timur’un yüzüne karşı övgüler yağdırmıştır. Ancak bu övgüler karşısında Timur islimini bozmaksızın kendi alçak gönüllüğüne yakışır bir şekilde; “Ben sadece Moğol Hanların vekiliyim” diye cevap vermesi mütevazı yönünü ortaya koymasına ziyadesiyle yetmiştir. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; Timur’un sülalesi Çağataylardan Barlaslara (Moğollara) dayandırılsa da sonuçta ailesiyle birlikte Türkleşmiş olduklarından, Türk emiri olarak yâd edilmiştir hep.
Timur aynı zamanda dindar bir kişiliğe sahip olmanın ötesinde her yaptığı seferlerde davasına meşruiyet kazandırmak adına ulemanın fetvasını almayı ihmal etmeyecek kadar da zarif ruh iklimine sahip bir emirdir. Keza aynı halet-i ruhiye hassasiyeti gönül sultanlarına duyduğu büyük hürmetin göstergesi olarak yaptıkları inşa faaliyetleri içinde geçerlidir. Öyle ki o, toplumun önem verdiği manevi önderler için türbeler inşa etmenin ötesinde mezarlarına ziyaretlerde bulunmayı da ihmal etmeyen bir emirdir. Nitekim Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi Hz.lerinin mezarını vakıf müessesesi adı altında türbe haline getirip korumaya almıştır. Hem nasıl korumaya almasın ki, baksanıza kıymet verdiği Meşâyih-i Kirâmın manevi himmetleri ve ulemanın desteği ona çok büyük motivasyon ve manevi güç katmış olsa gerek ki, bir anda medreselerin gün yüzüne çıkmasına vesile olup ilim fen ve sanatta büyük atılımlar gerçekleştirebilmiştir. Zaten onun bu maddi ve manevi hamleleri sayesinde yetmiş yıllık komünizmle idare edilen Rusya’nın çökmesinin ardından onun inşa ettirdiği evliya-i izam merkatları halen ayakta durur halde günümüze ışık saçmakta bile.
Timur’un hayatında net iki dönem görülür; birincisi Müslümanları kasıp kavuran Moğol kasırgasına karşı verdiği mücadele dönemi, diğeri ise bir dizi savaşlar sonucu ardından bıraktığı ikinci imparatorluk dönemidir. İşte, o ikinci altın dönemin zirvesine ulaştığı noktada bile bu kadarı da bana yeter demeyip gözünü Çin’e dikmiş dikmesine ama bu uğurda ömrü kifayet etmeyip ansızın gelen bir ölümle ebedi âleme göç eylemiştir.
Anlaşılan o ki, şayet Osmanlı, önüne engel olarak çıkan şarktaki Türk Devlet oluşumlarıyla, Timur gailesiyle, Akkoyunlu ve Safevi İran’ın arka taarruzlarının yanı sıra Hıristiyan devletlerinin kendisine karşı oluşturdukları ittifak oluşumlarıyla karşılaşmasaydı, belki de Avrupa’nın tamamını fethedebilir konuma erişebilirdi. Hakeza Timur’un Yıldırım'ı mağlup etmesi de Osmanlının hedeflerini altüst edecek cinsten büyük sarsıntıydı. Üstelik Timur kazandığı bu savaşın ardından Anadolu’dan aldığı 300 bin esiri İran’a götürüp Erdebil Şeyhine teslim edecektir.
Erdebil Şeyhi-Şah İsmail ve Anadolu Aleviliğinin Doğuşu
Erdebil Tekkesi Şeyhinin gerçek adı Ali’dir. Erdebil Şeyhi'nin Timur’dan bir isteği olup esirlerin kendisine verilmesini talep eder. Bu istek karşılık bulur da. İşte serbest bırakılan bu esirler o günden bugüne Anadolu Alevi adıyla anılmışlardır hep. Aslında esirler Erdebil Tekkesine gelmeden önce Ehlisünnet itikadı üzerine yaşayan neferlerdi. Besbelli ki, Erdebil Şeyhi’nin kendine göre bir amacı vardı. Yani Timur’un verdiği Türkmen esirlerinden yararlanıp irşat postundan saltanat tahtına, oradan da şahlığa geçmek arzusunu taşıyordu. Ama Erdebil Şeyhi amacına ulaşamadan bu dünyadan göç edip yerine oğlu Şeyh Cüneyd posta oturur. Şeyh Cüneyd’de tıpkı babası gibi hayatı boyunca aynı emelleri yüreğinde taşır taşımasına ama evdeki hesap çarşıya uymayacaktır. Nitekim kafasında tasarladığı gizli emellerini fark etmekte gecikmeyen İran hükümdarı Cihan Şah'ın hışmına uğrayıp İran’dan sürgün edilecektir. Derken Anadolu’ya ve Suriye’ye gitmek zorunda kalıp oralarda Türkmenler arasında yeni müridler edinmek için uğraş verecektir. Ancak Şirvanşahlar ile yapılan savaşta öldürülünce yerine oğlu Şeyh Haydar posta oturup o da Şahlık davasında bulunacaktır. Tabii o da babası gibi kınında durmayıp bu hedef doğrultusunda harekete geçince Akkoyunlularca öldürülüp cesedi sonradan gelenlere ibreti alem olsun diye Tebriz’e getirilerek ahaliye teşhir edilecektir. Bu arada Şeyh Haydar’ın oğulları Ali, İbrahim, daha kundak bebek çağında ki İsmail ve anneleriyle birlikte hapsedileceklerdir. Bu durumda müritler ister istemez büyük oğullarından Ali etrafında halka oluşturacaklardır. Ancak bu durum Akkoyunluların dikkatinden kaçmayıp babasının ölüm akıbeti onun içinde hazin sonu olur. Artık Şeyh Haydar’ın ardından bu davayı gerçekleştirecek geriye tek bir kişi kala kalır ki; o kişi hiç şüphe yoktur ki küçük oğlu Şah İsmail'den başkası değildi. Dolayısıyla onun başına herhangi bir halel gelmemesi için ilk etapta korunmaya alınması gerekirdi. Nitekim bir zamanlar Şeyh Haydar tarafından tarikatın simgesi olarak on iki dilimli kızıl renkli başlık giydirilmeleriyle tanınan müritler tarafından Gilan’a kaçırılarak, kendisi gözden uzak bir şekilde saklı tutulacaktır. Ta ki Akkoyunlu şehzadeleri arasında taht kavgaları kızışmaya başlar, işte o zaman Türkmen aşiretleri onu gizli tutulduğu yerden açığa çıkarmış olacaklardır. Düşünsenize Şah İsmail bir bakıyorsun daha 13 yaşında saklı tutulduğu yerden Akkoyunlularla savaşmayı göze alacak derecede cesur yürek olarak ortaya çıkacaktır. Böylece onun gözü karalığı ve cesurluğu bir anda şeyhlikten saltanat postuna oturup Safevi Devletini kurmasıyla birlikte Şahlığını da tescillemiş olacaktır. Derken Şahlık unvanını elde eden Şah İsmail’in yanı sıra en büyük oğlu Şah Tahmâsb Safevi Devletinin kurucu hükümdarları olarak tarihe adını yazdırmış olurlar.
Evet, baba oğul kurucu hükümdarlar olmasına ilkler ama ancak şu da var ki, her ikisi de Şahlıklarını Sünni kesime karşı zulüm yapmakta kullanmışlardır. Hatta zulüm yapmakta hızlarını alamayıp İmamı Azam gibi büyük zatların türbelerini yıkacak kadar gözü kara icraat sergilemişlerdir. Onların bu tutumları Osmanlı'nın harekete geçmesine tetikleyip en nihayetinde hevesleri kursaklarında bırakılacak şekilde bertaraf edileceklerdir.
Devam edecek
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/anadolu_aleviliginin_dogusu_ve_erdebil_seyhi-7922.html
6 Ocak 2026 Salı
SELÇUKLUYU HANÇERLEYEN ALEVİLER DEĞİL BÂTİNĺLERDİR
SELÇUKLUYU HANÇERLEYEN ALEVİLER DEĞİL BÂTİNĺLERDİR SELİM GÜRBÜZER
Tuğrul Bey, Selçukluyu kuvvetlendirip Anadolu yolunu açıp seferleriyle ilgi odağı olan hakanımızdır. Bu konumda böylesi üstün özelliklere sahip Selçuklu hakanımız, elbette ki Abbasi Halifesinin yardım isteğine kayıtsız kalmayacağı muhakkak. Nitekim gereğini yapıp hem Hilafeti Şiî Büveyhîler'in elinden almak hem de Râfızîler’in şerrinden kurtarmak amacıyla harekete geçecektir. Derken tarihler 1055 yılını gösterdiğinde işgal altındaki Bağdat'ta Şii Büveyhîler'in (Fatımîler) saldırısına son verip bu sayede Ümmet-i Muhammed’in Sünni halifelik müessesesi üzerindeki Şii baskısı bertaraf edilmiş olunur. Tabii ümmetin halifesi bu yapılan iyiliği karşılıksız bırakmayacaktır, hemen Tuğrul Bey’i Doğu ve Batı’nın hükümdarı olduğunu bir mektupla bildirir bile. Hatta onu İslam’ın dirilticisi, Sultanü’l Müslim’in (Müslümanların Sultanı) ve Kasım Emir’ül Müminin (her hususta Halifenin ortağı) unvanıyla taltif eylediği gibi dünya hakanı da ilan edip böylece Tuğrul Bey’in şahsında Türkler çok büyük bir itibar kazanmış olur. Derken Tuğrul Bey bundan böyle XI. yüzyılda İslam dünyasının lideri konumuna yükselmenin yanı sıra Bağdat’ta halifenin kızıyla evlenme şerefine de nail olur. Hem kaldı ki hakanlarımızın onuruna ne yapılsa hakkıdır. Zira hakanlarımız kendilerini hep ‘İslam’ın hadimi’ (İslam’ın hizmetkârı) olarak görmüşlerdir. Zaten aksi durumda kendilerini konumlandırmış olsalardı İslam âleminin lideri konumuna yükselemezdiler.
Alparslan
Malumunuz Alparslan’ın babası Çağrı Bey’dir. Tuğrul Bey’in oğlu olmadığı için ister istemez Sultanlık yolu Alparslan’a açılmış olur. İyi ki de Sultanlık yolu ona açılmış oldu, bu sayede Selçuklu onun döneminde adını tarihin altın sayfalarına yazdırmış olacaktır. Öyle ki, Alparslan devletin başına geçer geçmez hemen ilk işi kendisiyle uyumlu ve sürekli kendisine rehber kaynağı olacak düzeyde bilge vezir tayin etmek olur. Hiç kuşkusuz tayin edeceği bu bilge vezir Nizamülmülk’ten başkası değildi elbet. Gerçekten de Nizamülmülk’ün vezir olarak tayin edilmesi yerinde bir karardı. Zira Nizamülmülk daha işin başında açtığı medreseyle adından söz ettirdiği gibi o geleceğe de ışık saçan bir bilge şahsiyet olarak adından söz ettirmiştir hep. Anlaşılan o ki Selçuklunun gelişim evresinde hakanlarımızın çok büyük katkı payı olduğu gibi onlara ışık kaynağı olacak düzeyde bilge vezirlerimizin icraatlarının da çok büyük katkı payı vardır.
Hiç şüphe yoktur ki, Alparslan’da kendinden önceki Selçuklu hakanları gibi içte ki ve dışta ki düşmanlara karşı mücadele vermekten geri durmayacaktır. Dahası o, içte Fatımilere karşı mücadele verirken dışta da Bizanslılara karşı iki büyük seferler düzenleyerekten dikkatleri üzerine çekecektir. Keza onun en dikkat çeken bir yönü daha vardı ki; o da yediden yetmişe hemen herkesin bildiği kısa süren saltanat süresi (1063 -1072) boyunca Selçukluya en parlak dönemi yaşatmış olmasıdır. Bu demek oluyordu ki, kısa süren saltanat dönemi boyunca etrafında ne kadar irili ufaklı emir, melik, yabgu türünden idareci varsa hemen hepsini Selçuklu tabiiyetine almayı başarmış hakanımızdır O. Hatta tabiiyetine aldığı Karahanlı hakanı da buna dâhildir. Hani dedik ya, icabında o, bununla da yetinmez içte Fatımilere, dışta da Bizanslılara karşı giriştiği seferleriyle de Selçukluya güç kazandırmış liderimizdir. İşte bu noktada onun kıymeti şundan besbellidir ki, Alparslan ordusuyla Fırat nehrini geçerken, Buharalı Ebu Cafer Muhammed onun hakkında şu iltifatta bulunur da:
-Efendimiz! Nimetinden dolayı Allah’a hamd ederim. Zira köleler müstesna, bu nehri eski zamanlarda geçen yoktur, şu an İslam devrinde bir Türk Hakanı olarak ilk defa siz geçiyorsunuz.
Tabii ki Alparslan’da kendisine yapılan bu iltifat karşısında ellerini açıp Allah’a şükreyleyecektir. Zira bu kutlu yolda övünmek yok, tevazuu hal üzere olmak vardır. Kaldı ki O, Romanos Diogenes’i (Romen Diyojen’i) iki yüz bin kişilik ordusuyla Malazgirt meydanında hezimete uğrattığında da son derece âlicenap bir davranış sergileyerekten ona esir muamelesi yapmayacaktır. Derken kazandığı bu Malazgirt zaferiyle Anadolu artık bizim kalıcı vatan toprağımız olur. Ve bundan sonrası merhale için bayrağı oğlu Melikşah devralacaktır. Artık Alparslan bu dünyadan göç eyleyip ruhunu Allah’a teslim eder. Ancak ne var ki ölümü bir ecnebi tarafından değil, içeriden Şiî bâtîni hançeriyle vuku bulmuştur. Onun içeriden gizli bir el tarafından bir trajik hadiseyle katledilip hayata veda etmesi elbette ki içler acısı hazin bir durumdur. Düşünsenize Malazgirt’te Doğu Roma’yı dize getirip ve Romen Diojen’i ayağına kapanmaya mahkûm eden böylesi bir yiğit hakanı, iç bünyemizi saran Şiî bâtîni hançeriyle katledilebiliyor. Kelimenin tam anlamıyla bu elim olay Selçukluyu can evinden vurmuştur. Dikkat ettiyseniz işin içinde Bizans hançeriyle katledilmek denen bir hadise yoktur, bilakis Bâtıni hançeriyle şehit edilmesi hadisesi vardır. Belki de Selçuklu için tek teselli kaynağı olacak durum Alparslan’ın birçok evladı arasında devleti daha önceden veliaht tayin ettiği oğlu Melikşah’a teslim etmişliğinin yanı sıra ardından Nizamülmülk gibi tecrübeli bir atabey devlet adamını bırakmış olmasıdır. Hem nasıl ki, Osmanlının ilk dönemlerinde şehzadelerin yardımcısı konumunda bir lalası vardıysa aynen öyle de Selçuklularda da buna benzer görevi ifa eden atabeyler vardı. Malumunuz adına şehzade eğitmenleri denen atabeyler Oğuz beylerinden bilgi küpü civanlardan seçilebileceği gibi köleler arasından da seçilebiliyordu. Nitekim köleler arasından da bilgeliği ile dikkatleri üzerine çeken İranlı Nizamülmülk’ün seçilmiş atabeylerden olması bunun en bariz örneğini teşkil eder. Derken Melikşah ve Nizamülmülk ikilisi devletin idaresinde kafa kafaya verip onca zamandır yaşanan elim acıları unutturacak icraatlar sergileyerek tarihe damgalarını vurmuş olurlar.
Melikşah-Muhammed Tapar
Gerek Melikşah’ın gerekse veziri azam Nizamülmülk’ün beraberce yürüttükleri o üstün siyasi performans sayesinde Selçuklu kısa zamanda ilim, kültür, ziraat ve ticari hayatta çok ileri noktalara taşımışlardır. Anlaşılan o ki, Nizamülmülk’ün Melikşah’a vezir-i azam olmanın ötesinde hem can dost olmuş, hem de ışık kaynağı. Hatta o, ışık kaynağı olurken aktaracağı görüşleri tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktan çekinmez de. Nitekim günlerden bir gün Sultan Melikşah’a:
-İsmaillilerin amacı İslamiyet’i ve devletimizi yıkmak olup tarihi süreç içerisinde bunlar kadar sahtekâr ve tehlikeli bir zümre mevcut değildir. Onlar bir gün davul sesleri ile şehirleri işgal ettikleri ve mümtaz insanları kuyulara attıkları zaman benim sözlerimin ne anlama geldiği anlaşılacaktır deyip çok önceden ilerisine yönelik gerekli uyarılarda bulunabilmiştir. İşte özü ve sözü bir olan böylesi bilge bir vezirin başarılarına tahammül edemeyenler onu Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesine yerleştirmiş olduğu efsunlanmış Haşhaşî fedaileri kanalıyla Bağdat’ta sinsice zehirletilerek şehit edilir.
Gerçekten de Melikşah’ın ölümünü müteakip dışta Haçlılar, içte ise Bâtınilerin çıkardığı tüm kaotik kargaşalıklar İslam dünyasını dehşete düşürdüğü gibi uzun bir süre Selçukluya baş yoldurtacak hazin hadiseleri de beraberinde getirmiştir. Şöyle ki, yürekleri dağlayan bu elim ölüm hadisesiyle birlikte başlayan saltanat kavgalarının ortaya koyduğu tabloda; bilhassa Sultan Berkyaruk zamanında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde Türkmen ve Atabeglilerden oluşan beyliklerin türediğine şahit oluruz. Aslında atabeyler ilk öncesinde köle çocuğuydular. Ama gün gelir devlet içinde güç devşirmeye kalkışınca, bir bakıyorsun Şam, Musul, el-Cezire ve Erbil atabeylikleri isimi altında bağımsız devletçikler kurduklarını ibretle şahit oluruz. Hatta onca bölünmüşlüklere ilaveten birde Selçuklu Türkiye'sini de üzerine kattığımızda ortaya çok başlı Selçuklu Sultanlarının idare ettiği bir tabloyla karşı karşıya kaldığımızı görürüz. Neyse ki bu bölük pörçük parçalanmışlık hali çok uzun sürmeyip saltanat çekişmelerinin son halkasında en son yarış Tutuş ve Berkyaruk arasında kalacak bir mücadeleye sahne alacaktır. Ve başa baş geçen bu kıyasıya yarışta birçok emir Berkyaruk’ın safında yer alarak tarafını belirlemiş olur. Derken Tutuş’un ölümünün ardından Berkyaruk’un adına Bağdat’ta hutbe irad edilmiş olur.
Peki, Berkyaruk ölünce durum vaziyet ne oldu derseniz, malum bu seferde oğlu Melikşah ve Muhammed Tapar arasında kafa kafaya kıyasıya geçen saltanat mücadelesi nüks edecektir. En nihayetinde birbiri arasında geçen mücadelede kazanan Muhammed Tapar olup idari mekanizmanın başına geçer de. Artık o bundan böyle Selçuklu Sultanıdır. Bu arada ortada ki karışıklıklardan istifade eden küffar, I. Haçlı seferini müteakip Suriye’de bir dizi Haçlı Devletleri oluşturmaya kalkışırlar. Elbette ki, Sultan Muhammed Tapar bu oluşumları görmezden gelemezdi. Derhal harekete geçip Haçlı zihniyetiyle kurulan devletçiklerin heveslerini kursaklarında bırakmak için bir yandan sefer hazırlıklarına koyulurken diğer yandan da Bâtınilere haddini bildirmek için mücadele edecektir. Nitekim bu tür girişimler kısmen de olsa meyvesini verip Bâtınîliğin merkezi Alamut Kalesini kuşatıp çok sayıda birçok Bâtınî fedai öldürülür de. Amma velâkin bu fitne odağını kökünden kaldırmaya ömrü kifayet etmeyecektir. Bu iş Moğollara kalacaktır. Bu yüzden tarihçiler Hülâgû'nun bir yıkıcı hükümdar olduğu kadar, bir kurtarıcı hükümdar olarak da bir görev ifa ettiğini dile getirirler. Çünkü Hülâgû istilası olmasaydı fitne odağı Alamut Kalesi içerisinde yuvalanan Bâtınîlik İslam dünyasını her an bütünüyle kuşatabilirdi. Bu kale ancak Moğol- Hülâgû kasırgasıyla düşebilmiştir. Hiç kuşkusuz bu mühim bir hadisedir, ama yinede Bâtınilik tam manasıyla tarih sahnesinden silinmiş sayılmazdı. Öyle ki, Şah İsmail vasıtasıyla ileride İslam dünyasına en etkili öldürücü darbe vurulmuş olunacaktır. Dahası Bâtınîlik taktikleri her daim Sünni âlemini derinden yaralayan bir baş ağrımız olmaya devam edecektir hep. Bu arada şunu unutmayalım ki; Alevilik ile Bâtınîlik aynı akımlar değildir. Dolayısıyla Selçukluyu arkadan hançerleyen Aleviler değil, Bâtınîlerdir.
Öyle ya da böyle, bir şekilde Selçuklu kendi içinde iki büyük devlet çıkarmış olsa da sonuçta tarihte çok büyük rol üstlenmişlerdir. Bu ikisi arasında en belirgin fark Türkiye Selçuklularının Büyük Selçuklulardan bir asır daha fazla tarih sahnesinde yer almasıdır. Malumunuz Alâeddin Keykubad’ın vefatının ardından İkinci Gıyaseddin Keyhüsrev'in Kösedağ'da (1243) Moğollara teslimiyle birlikte aslında Selçuklu ömrünü tamamlamış oluyordu. Neyse ki; Horasan Erenlerinin aşıladığı gaza ruhu Moğol kasırgasından hicret edip Anadolu sınır uçlarına yerleşen Türkmen boyları üzerinde etkisini göstermeye yetmiştir. Derken Türkmen boyları Ertuğrul Gazinin açtığı sancağın altında toplanıp Osmanlının doğuşuna vesile olacaklardır. Böyle bir girişimin etkisi kısa zamanda Moğol yaralarını sarmaya yeter artar da.
Artık tarih sahnesinde, Osmanlı vardır. Ve Osmanlının tarih sahnesine attığı bu ilk adımla birlikte Îlây-ı Kelîmetullah için Nizam-ı âlem ülküsü altı asrı kapsayacak bir ulu çınara dönüşür de. Bugün bile o ulu çınarın kolları gönüllerde halen yaşıyor, ebed müddet yaşayacak da.
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/selcukluyu_hancerleyen_aleviler_degil_btinlerdir_-7908.html Devam edecek
3 Ocak 2026 Cumartesi
HASAN SABBAH’I ALEVİLİKLE İLİŞKİLENDİRMEK AKLA ZİYAN BİR TUTUMDUR
HASAN SABBAH’I ALEVİLİKLE İLİŞKİLENDİRMEK
AKLA ZİYAN BİR TUTUMDUR
SELİM GÜRBÜZER
Şiâ’nın hem Kur’an-ı
Kerimden sonra en sahih kitap olarak kabul ettiği El-Kâfi adlı eserde geçen On
İki İmam konusu, hem de kimi Şia gruplarının İmam Ca’fer-i Sâdık Hz.lerinin ismini
de kullanaraktan ileri sürdükleri 'imamet' konusu sanki imanın şart bir rüknüymüş
gibi sunulabiliyor. İşte ileri sürülen bu türden iddialar göre; güya Yüce
Allah (c.c) Kur’an’ın gizli manalarını Hz. Ali (k.v) aracılığıyla (Cafer ilmi) On İki İmam ve Mehdiye bildirmişte,
sonraki imamlarda bu ilme vakıf olmaları hasebiyle de İslam’ın hüccet imamları olarak
addedilmişlerdir. Derken bu türden iddialar inanç hale gelip zaman içerisinde dalga
dalga yayılış kaydeder de. Nitekim Şiâ ekolünde imamlara yanılmaz sulta imamlar
gözüyle bakılması bu hüccet görüşler doğrultusunda şekillenmesini beraberinde
getirmiştir. Hakeza yine bu kitapta “Mehdi kaim olunca ortaya çıkacak..” tarzında
ifadelere de yer verilir. Oysaki
İslam’da imamın yanılmazlığına ya da hüccet imam oluşuna dair herhangi bir şart
koşucu iman etme akidesi yoktur. İslam’da sadece Peygamberler Allah tarafından ismet
sıfatıyla vahyin elçileri olarak gönderildiklerine dair iman etme şartı vardır.
Kaldı ki İslam’da dört büyük halife de
ashabın toplu kararı (icma'sı) diyebileceğimiz seçimle iş başına gelmiş olduklarından
onlarda asla yanılmaz imamlık kültü olgusuyla halife olmuş değillerdir.
Ancak gel gör ki; Şiâ’nın Sebiler ve aşırı
(ğulât) fırkalardan Gulat-ı Şiâ gibi uç akımlar hâşâ Hz. Ali’ye ulûhiyet isnad edecek
kadar aşırıya kaçmışlardır. Diğer Şii gruplarıda üç aşağı beş yukarı şu kanaattedirler;
Hz. Ali’nin imamlığı veya halifeliği
Allah tarafından vahiyle belirlenip güya Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer bunu
gizleyip halifeliği gasp etmişlerdir. Hani zırva tevil götürmez ya, aynen öyle de bu
tür ipe sapa gelmez ileri sürülen zırva görüşler Sünni siyaset ekolüyle taban
tabana zıt görüşlerdir. Üstellik bu zırva teviller ayan beyan bir şekilde “İmamı Allah tayin ediyor” noktasına
taşınacak kadar tırmanış kaydedip en nihayetinde 'İmamlar masumdur' ya da “İmamlar
yanılmaz öncülerdir” kültü inanç sistemi hale gelir de. Oysaki Allah ve
Resulünün hakikatleri dışında her şey tartışılmaya muhtaç konulardır.
Bu arada unutulmaması
gereken husus; Şia ekolü ile Aleviliğin birbiriyle birbirinin bire bir aynı
özdeş ekol olmadığıdır. Her ne kadar her iki ekolde Hz. Ali’ye bağlılık
noktasında aynı ortak paydada birlikte gibi gözükse de uygulamada ciddi anlamda
meşrebi ve mezhebi farklılıklar söz konusudur. Örnek mi? Mesela Şiâ ekolünde mollalar baştacı imam
olarak kabul görürken Alevilikte dedeler baş tacı öncü olarak kabul görürler. Hakeza
mekân olarak da birincisi medreseyi mesken tutarken diğeri dergâhı mesken
tutmakta, birinde kitabi oluş esasken diğerinde
sazlı sözlü cem olmak esastır. Peki, her bir ekolün kendi içinde çeşitliliği söz
konusu mu? Evet, her iki ekolünde kendi içinde çeşitliliği söz konusudur. Tıpkı
bu durum Alevilik çatısı altında Hz. Ali'yi (k.v) samimi sevenler noktasında
kimilerinin Hasbi Alevi oluşu söz konusu iken, kimilerinin de siyasi tarafgirlik
noktasında simgesel Ali’siz Alevi oluşları söz konusudur. Nitekim Hz. Ali'yi sevme noktasında karar
kılanlar Ehl-i Beyt sevgisiyle aşırı siyasi mülahazalara kaçmadan Kur’an ve
sünnet çizgisine en yakın taife olarak dikkat çekmişlerdir.
Peki ya Şia akımının bayraktarlığını
yapanlara ne demeli? Malum onlarda işi siyasete dökmüşlerdir. Aşırılıkta sınır tanımayan bu söz konusu siyaset
davası güden Şii taraftarlar ise şeriat çizgisinden ayrılıp ölçüyü kaçırdıkları
o kadar net gün gibi ortada duruyor ki; kendi aralarında bile:
“
-Hariciler,
-Münafık ve Yahudi
dönmeleri,
-Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin taraftarları,
-İran’daki Şiiler,
-İran’da
Mecusi dininin ruhanileri” vs. türünden değişik isimler altında fırkalara
ayrılmışlardır. Zaten aşırı siyasi taraftar gruplar öteden beri bölük pörçük
yığınları andırmışlardır hep.
Evet, Alevilikte hasbi taraftarlar Hz.
Ali’ye olan derin sevgi ve Ehl-i beyt’e olan büyük bağlılıklarıyla ocaklarıyla,
tekkeleriyle ve cemevleriyle birlikte bu günlere gelebilmişlerdir. Bu noktada Ehl-i
sünnet kesimle ayrılık ve gayrilikleri yoktur diyebiliriz. Ancak Aleviliğin
yanlış yorumlanmasından kaynaklanan kendilerinin din mi, mezhep mi, tarikat mı
gibi hangi kategoride olduklarını izah edememek türünden birtakım sıkıntıları söz
konusudur. Öyle ya, Alevilik; halen gelinen noktada bir mezhep midir yoksa
bir kültür kodu mudur ya da tarikat mıdır gibi sorular hala kamuoyu önünde
tartışılır durumdadır. Dışardan objektif gözlemimize dayanarak
bakıldığında aslında Alevilik ne bir mezhep, ne de bir fırkadır, daha çok sazlı
sözlü tasavvufi ekole benzer bir tarikattır diyebiliriz pekâlâ.
Hz.
Ali’yi sevmek güzeldir elbet, ama sevmenin de bir ölçüsü olmalı. Öyle ki
sevmede aşırılığa kaçıldığı gibi bir takım fitne unsurları için istismar alanı
olabiliyor. Nitekim İbn-i Sebe Hz. Ali, Hz.
Hasan ve Hz. Hüseyin isimleri üzerinden istismar edip kendi siyasi emelleri
doğrultusunda kullanabilmiştir, İbn-i
Meymun fitnesi ise malum Caferi Sadık ve oğlu İsmail üzerinden kendine istismar
alanı bulmuştur. Hiç kuşkusuz içlerinde fitne odağı ve en tahripkâr olan grup İsmailiyye
(Bâtıni) grubudur. Hele siyasi mülahazalarla fitne odakları kendilerine
istismar alanı bulup dal budak salmaya bir görsün, hemen bu tarafgirlik dürtüsü zaman içerisinde radikalleşip
başta İran fitnesi olmak üzere yirmiden fazla Şii grupların türemesine yol
açabiliyor. Bunlar sırasıyla:
“-Sebeiyye,
-Kamiliyye,
-Ulyaniyye,
-Muğariyye,
-Hatabiyye,
-Mensuriyye,
-Numaniyye,
-Yunusiyye,
-Nasriyye,
-Cenahiyye,
-Gurabiyye,
-Zekariyye,
-Zerramiyye,
-Mufavvize,
-Bedaiyye,
-Benaniyye,
-Salihiyye,
-Süleymaniyye,
- Carudiyye,
-İmamiyye
-İsmailiyye”
vs. diye bilinen fırkalardır.
Hasan Sabbah
Öyle ya, madem fitne başı İbn-i Sebe’den bahsediverdik,
o halde diğer fitne başı Şii mezhebine bağlı İsmaililiğin alt kolu olan Haşhaşî
tarikatının lideri Hasan Sabbah’tan bahsetmemek olmaz. Zira bu malum şahıs, Asya’da ilk fitne kazanı kaynatıp, anarşizmin piri olarak da tarihe geçmiş
biridir. O anarşistliğin reisliğini yapmakla kalmamış intihar timi oluşturarak
tarikatını müesseseleştirmişte. Öyle ki Selçuklu döneminin fitne elebaşısı Hasan
Sabbah, Alamut kalesinde efsunladığı Haşhaşî fedaileriyle İslam âlemini kana
bulamak davası gütmüştür hep. Ancak karşısında bu amacının gerçekleşmesi
yönünde tek engel olarak gördüğü Selçuklu vardı. İşte bu yüzden Bâtıniler
Alamut kalesini Selçukluya karşı karargâh olarak kullanmışlardır hep. Ve bu
kale'de tam 33 yıl konuşlanan Hasan Sabbah’ın efsunladığı Haşhaşî fedailer o
günün şartlarında adeta ölümüne yemin ederek intihar timleri oluşturup habire
etrafa korku salmışlardı. Hadi etrafa
habire sırf korku salsalar pek üzerinde durmayız, ancak işin çığırından çıkarıp Selçuklunun o meşhur
bilge veziri Nizam-ül Mülk'ü şehit edecek kadar gözü kara eylemlerde
bulunmuşlardır. İşte devletin kılcal damarlarına kadar sızıp ihanet içerisinde
bulunmak böyle bir şeydir. Hem kaldı ki
Hasan Sabbah fitne elebaşısı Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad eden aşırı Gulat
fırkasının en ateşli müntesibidir de. Dolayısıyla
böylesi gözü dönmüş müntesipten başka bir şeyde beklenmezdi zaten. Derken gün
gelir müntesiplikten Haşhaşî elebaşısı konumuna yükselir, hemen ilk işi Alamut kalesinde oluşturduğu intikam
timi Haşhaşî müritleri üzerinden o sinsi dessas planlarını gerçekleştirmek için
çaba sarf edecektir. Neyse ki asrın en büyük âlimlerinden İmamı Gazali Hz.leri, Selçuklu döneminde doğa geliverir de, bu
sayede onun ilmi ışığında İslam dünyası fitne fücur akımların algı
operasyonlarından bir nebze de olsun korunabilmiştir. Nitekim İmam-ı Gazali
Hz.leri Selçuklunun İslam siyaseti ve nizamına hizmet eden ilmiyle amil bir zat
orak adından söz ettirmiştir hep. Hem
kaldı ki Gazali, fitne odaklarından sırf
müfrit Şiiler ve Bâtınilere karşı mücadele vermekle yetinmemiş aynı zamanda pek
çok konularda Müslümanların kafasını karıştıracak imanı yönden şüphe girdabının
içine düşmüş feylesof tayfalarına karşıda mücadele edip onları ilmiyle
tezlerini çürütüp alt etmiş bir zattır. Dahası O, Müslümanların gözünde ilmi irşadıyla
Hüccetü’l İslam âlimi olmayı hak etmiş bir zattır.
Evet, tarihi olaylar derinlemesine iyi analiz edildiğinde
görülecektir ki, Selçuklunun İslam’ın çizdiği ölçüler çerçevesinde izlediği siyaset
ve nizam anlayışında kesinlikle ayrılığa ve gayrılığa yer yoktur. Zaten
Türk’ler Alevi şeyhi, Sünni şeyhi, seyyid ya da seyyid olmayan ayırmaksızın onların
kurdukları tekke ve zaviyelere hürmet gösterip onlar adına habire vakıflar inşa
etmiş necip bir millettir. Nitekim Şii âlim Abdülcelil Kazvini; “Cihana hâkim Türkler sayesinde hürriyet ve
himaye gördüklerini, Rafızî ve Mülhitlerin bertaraf edildiğini, bütün
fenalıkların onların uğurlu kılıçları ile yok edildiğini” tafsilatıyla
anlatmaktan kendini alamamıştır. Türklerin tek tahammül edemediği bir husus vardı
ki; o da fitne odaklarının ortalığı algı operasyonlarıyla karıştırıp devletine
ve milletine ihanet içerisinde bulunanlara tahammülsüzlüğüdür. Maalesef Emeviler’de
Selçuklu hoşgörü anlayışını göremiyoruz. Ki; Emeviler izledikleri aşırı ırkçı
siyasetleri yüzünden tarih sahnesinde çekildiğinde yerine Abbasiler hükümran
devlet olacaktır. Ancak ne var ki, Abbasi Halifeliği de mezhep ve sınıflar
arası uçurumları yatıştırmayacaktır. Bu dönemde daha çok dini mülahazalarla
birbirinin kuyusunu kazma türünden mücadeleler baş gösterecektir. Derken
Selçuklu döneminde müfrit Şii ve Hasan Sabbah türü militan hareketler baş
ağrıtırken, Osmanlı döneminde daha çok hoşgörü ortamı göze çarpacaktır.
Hâsılı, Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet
isnad eden İsmaililiğin alt kolu Haşhaşî tarikatının elebaşısı Hasan Sabbah’ı
Hz. Ali (k.v)’e ulûhiyet isnad etmeyen Hasbi Alevilikle ilişkilendirmek akla
ziyan bir tutum olacaktır.
Devam edecek
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/hasan_sabbahi_alevilikle_iliskilendirmek_akla_ziyan_bir_tutumdur_-7895.html
30 Aralık 2025 Salı
SIFFİN VE KERBELA GÖLGESİNDE ALEVİLİK
SIFFİN VE KERBELA GÖLGESİNDE ALEVİLİK SELİM GÜRBÜZER
Hz. Ali (k.v), Cemel vakasından sonra Ümmet-i Muhammed’in birliği ve dirliğini sağlamak maksadıyla Suriye’ye yöneldiğinde ilk uğrak yeri Basra istikametidir. Malum Basra’da işleri hal yoluna koyduktan sonra bu kez Kufe istikametine doğru yönelip Şam’a yakın bir yerde konaklar. Hiç kuşkusuz buraya konaklama öylesine sıradan bir konaklama değildi, bilakis burada konaklamakla Muaviye’ye ince bir göndermeyle 'sıra sana da geldi' mesajı verilmiş olunur. Ancak ne var ki, Hz. Muaviye bu mesajı görmezden gelip her zaman ki gibi Hz. Ali (k.v)’e biat etmeyecektir. Hatta kendisiyle istişare edilmesi yönünde taleplere kayıtsız kalıp tüm müzakere yollarını kapatmayı yeğler. İster istemez bu hal vaziyet içerisinde Cemel vakasından bir yıl sonra kılıçlar kınından çıkıp her iki ordu da Sıffin ovasında karşı karşıya gelmiş olur. Aslında bu karşı karşıya geliş bir anlamda Emeviliğin Haşimiliğe olan başkaldırışı bir karşılamadır. Ve o an gelip çattığında her iki tarafta Sıffin ovasında ne için savaştıklarının bilincinde olmaksızın göğüs göğüsse girişilen bu muharebede tarihe çok büyük kayıpların yaşandığı bir vaka olarak geçecektir. Böylelikle Resulullah (s.a.v)’in daha hayatta iken söylediği; “Ya Ali ben Kur’an’ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine çarpışacaksın” diye beyan buyurduğu mucizevî hadis-i şerifin sırrı Sıffin ovasında zahiren vuku bulmuş olur. İşte bu nedenledir ki İslam âlimlerin kahır ekseriyeti Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında kıyasıya geçen bu mücadelenin arka planında yatan ana nedeninin ictihada dayalı bir mücadele olduğunda hemfikir olmuşlardır.
Evet, Sıffın vakası büyük kayıpların yaşandığı bir savaş olmanın ötesinde aynı zamanda Haricilerin Hz. Ali'nin saflarından kopmasını da beraber getiren bir savaştır. Düşünsenize Sıffin vakasına kadar halifeye olan sadakatlerinde kusur eylemeyen Hariciler, savaş meydanında o anda hakemlik meselesinde ihtilafa düşüp Hz. Ali (k.v) ile yollarını o anda ayırabiliyorlar. Hani sırf yollarını ayırsalar bir nebze olsun hadi neyse deriz, ancak bir bakıyorsun muhalif kanatta olurlar. Yetmedi Kur’an’da geçen; “Hüküm Allah’ındır” ayetini Hz. Ali (k.v)’e karşı kalkan olarak kullanacak kadar had hudut bilmez olabiliyorlar. Hz. Ali (k.v) ise haddi hududu aşan bu ifadeler karşısında:
-“Dile getirdiğiniz bu sözlerle aslında emirlik Allah’ındır demek istiyorsunuz. Oysa emirlik olmalı ki, onun vasıtasıyla bütün işler görülebilsin..” diye beyan buyurmakla ayet-i celilenin hakiki manasını yüzlerine karşı ortaya koymuş olur.
Malumunuz Hariciler aynı zamanda iyi Kurrâ ehlidirler, yani Kur’an’ı iyi hıfz etmiş okuyuculardı, ama neye yarardı ki. Bir kere Kur’an’ı hıfz etmiş olarak iyi okumak, ayetlerin mana ve ruhuna vakıf olmak manasına gelmezdi ki. Zaten değil midir ki, onlar Kur'an'ın mana ve ruhundan uzak okuyucular olarak adlarından söz ettirdiler, bu yüzden sırf hıfz etmenin gurur okşayıcılığıyla karşılarına çıkan her kim olursa olsun kâfir ilan etmeyi kendilerine vazife edinmişlerdir hep. Hakeza Haricilere bir bakıyorsun Hz. Ali (k.v)’in safından niye ayrıldıklarını kendilerine sorulduğunda; verdikleri bilgi kıtlığı cevapla; 'Sıffin vakasında hakeme başvurmayı' gerekçe olarak göstereceklerdir. Oysa Hz. Ali (k.v) başlangıçta Kur’an sahifelerinin mızraklara takılmasının bir tuzak olduğunu defalarca telkin etmişliğine rağmen onlar inadım inat Hz. Ali (k.v)’i hakem tayin hususunda kabul etmeye mecbur kılacaklardır. Böylece had hudud bilmezlikleri ve cehaletleri yüzünden tarihin seyri kanlı yılların yaşanmasına evirilecek hadiselere yelken açılmıştır.
Evet, bu tarihi evrilmenin başlangıcında öyle anlaşılıyor ki, Hz. Ali (k.v) hilafet ictihadıyla, Hz. Muaviye'nin de saltanat içtihadıyla giriştikleri bu mücadelenin yanı sıra birde bunun üstüne üstük bedevi (Harici) kılıçlarına maruz kalınan bir süreç yaşanmıştır. Hiç kuşkusuz Haricilerde bir zamanlar İslam’a samimi ve candan bağlı topluluklardı. Ancak ne var ki sırf samimiyet bir yere kadardır, bilgi sahibi olmakta gerekiyordu. Hatta bugün bile geldiğimiz noktada yaşadığımız kanlı kavgaların perde arkasında besbelli ki koyu cehaletten kaynaklanan bilinçsizlik yatmaktadır.
Kelimenin tam anlamıyla Sıffın vakası Hz. Ali (k.v.)’in hilafet içtihadıyla harekete geçip Hz. Muaviye’nin ise saltanat içtihadıyla karşı karşıya geldiği bir savaştır. Asla iddia edildiği üzere sırf imamlığı elde etmeye yönelik yapılan bir mücadele değildi. Dahası Hz. Ali (k.v)’ın Hz. Osman (r.anh)’ı katledenlerin hemen teslim etmenin yanlış olacağı içtihadında bulunması, Hz. Muaviye’nin ise bir an evvel katillerin cezasının verilmesi gerektiği ictihadın da bulunmasının neticesinde aralarında birtakım olayların vuku bulmasına yol açan bir hadisenin adıdır dersek yeridir.
Fitne odakları Sıffin vakasından bekledikleri neticeden pek tatmin etmemiş olsalar gerek ki, fitne başı Abdullah bin Sebe, savaş sonrası bu kez yeni bir planı devreye koymak için kolları sıvayacaktır. Bu sefer ki senaryoda Ehl-i beyt muhabbetini istismara yönelik bir eylem planı yapmak vardır. Nitekim yürürlüğe konulan plan gereği İbn-i Sebe tarafından kışkırtılan bir grup Hz. Ali’nin huzuruna çıka gelip:
-“Sen Rabbimizsin, ilahımızsın..” deme cüretini gösterebilmişlerdir. Tabii Hz. Ali (k.v) bu durum karşısında İbn-i Sebe’nin ordu içinde taraftarlarının çokluğundan hareketle fitnenin önüne geçmek maksadıyla onu öldürmek yerine, sadece Medayin’e sürmekle yetinmiştir. Ancak İbn-i Sebe sürgün gittiği yerlerde de boş durmayacaktır. Hatta vaktiyle Hz. Ali (k.v)’den kaçan birtakım Harici gruplarıyla ve reisleri Şureyh b. Evfa ile de görüşmeleri ihmal etmez. Zaten her ne oluyorsa bu görüşmelerden sonra Hz. Ali, Hz. Muaviye ve Hz. Amr İbnü'l As hakkında suikast tertibi kararı da alınır bile. Derken Muharrem ayının on yedinci günü üç suikastçı yola çıkarıldığında takdiri ilahi bu ya; Hz. Muaviye ve Hz. Amr İbnü'l As bu suikast girişiminden kıl payı kurtulmuş olurken, Hz. Ali (k.v) ise İbn-i Mülcem isimli suikastçının zehirli kılıcına maruz kalıp hasta yatağa düşecektir. Zehirli kılıca maruz kalması da gayet tabiidir. Çünkü hilafet müessesinin gereği yanında Hz. Muaviye‘nin saltanat tarzı yaver türünden koruması yoktu. Derken hasta yatağında kendisine;
-“Hz. Hasan’a biat edelim mi?” sualini sorduklarında cevaben şöyle der:
-“Size bunu ne tavsiye ederim, ne de yapmayın derim.”
Aslında bu sözlerle aynı zamanda hilafetin seçimle olabileceği imasında bulunmuş olur.
Hz. Ali (k.v), Allah Resulünün beyan buyurduğu veçhiyle tenzilin tevili mücadelesinde şehit düşüp Hakka yürümüştür. Ancak ahrete irtihalinin ardından fitne güruhu yine boş durmayıp, bu kez Hicretin 39. yılında (Miladi 660) hac mevsiminde İbn-i Sebe’nin telkinleri doğrultusunda bir grup Haricinin aldığı kararla naaşına hulul, yani Allah’ın varlığa tecellisi anlamında ‘ulûhiyet’ sıfatı isnat edilecektir. Düşünsenize “Her nefis ölümü tadacaktır” ilahi emrin hilafına mevta olmuş bedene Yüce Allah’ın sıfatlarının tümünün intikal edip birleşmesi anlamında hulul isnat edilerek Müberra Dinimize aykırılıkta ölçü tanınmayacaktır. Böylece ulûhiyet isnad edilmekle Şiiliğin tohumları ekilmiş olur.
Peki ya Muaviye? O da malum, Hz. Ali’nin şehit olmasının ardından o’na olan husumetini mescitlerde Hz. Ali’ye reddiyeyle başlayan hutbelerle karşıt tutumunu sürdürecektir. İşte Hz. Hasan, Muaviye’nin bu inadım inat tutumu karşısında tıpkı babası gibi ümmetin birlik ve dirlik hassasiyeti bir karakter haleti ruhiye içerisinde halifeliği Muaviye’ye devredecektir. Böylece temel amacının nefsi hesaplaşma olmadığı, hatta temel amacının Hz. Osman (r.a)’ın katillerinin kanı kanla yıkama davası olmadığı, asıl temel amacının birlik ve dirlik için hilafetin baki kalması davası olduğunun mesajını vermiş olur. Ve verdiği bu anlamlı ince bir mesajla tüm ihtilafların bitmesi noktasında bir tavır ortaya koymuş olur. Zaten hilafeti devretmekle Allah Resulü (s.a.v) hayatta iken; “Benden sonra halifelik otuz senedir ondan sonrası mülktür” diye beyan buyurduğu mülk (saltanat) dönemlerinin eşiğine gelinmiş olunur da. Nitekim Tarihçi Corci Zeydan bu hususta Hilafetin babadan oğula geçiş sürecinin Hz. Muaviye tarafından başlatıldığını, esasen İslam'da hilafetin seçime dayalı bir makam olduğunu dile getirmekle hadis-i şerifin tecellisini teyit etmiş olur. Zira Allah Resulünden sonra dünyevi liderliğe ashabın reyi ile sırasıyla Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali seçilerek halife olmuşlardı.
Hâsılı kelam; Allah Resulü (s.a.v)’in ; “Ey Ali ben Kur’an'ın tenzili üzerine, sen ise tevili üzerine mücadele edeceksin” diye beyan buyurduğu devir bu şekilde tamamlanmış olur.
Kerbala
Fitne olayının zirveye ulaştığı noktada diyebileceğimiz bir diğer hadise ise hiç kuşkusuz Kerbelâ vakasıdır. Aslında vuku bulan bu hadise ictihadi meseleden kaynaklı olmayıp, doğrudan Emevi ırkçılığına karşı gösterilen bir tepkinin sonucu ortaya çıkan bir vakıadır. Yani vakıanın temelinde din ve milliyet çatışması söz konusudur. Nitekim Said Nursî Hz.leri bu mevzuda şöyle der: “Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Emeviler’e karşı mücadeleleri ise din ve devlet muharebesi idi. Yani Emeviler Devlet-i İslâmiye’yi Arap milliyeti üzerine istinad ettirip Rabıta-ı İslâmiyet’i, Rabıta-ı milletten geri bıraktıklarından iki cihetle zarar verdiler... Rabıta-i diniyye yerine Rabıta-i millet ikame edilemez; edilirse adalet edilmez, hakkaniyet gider” (a.g.e. Sh.55).
Gerçekten de Said Nursi Hz.lerinin dile getirdiği beyanlarından da anlaşıldığı üzere asabiyetçiliğin veya ırkçılığın zarar boyutu Müslümanlar arasında o kadar onarılmaz yaralar açtı ki netice malum, Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt, Yezid zulmüne maruz kalıp şehit olmuşlardır. Öyle ki, yürekleri dağlayan bu elim hadise Müslümanlar arasında ciddi boyutta ayrılıklara yol açmıştır. Hatta tarihi süreç içerisinde gelinen noktada bile halen Sünni-Şii ayırımı yapılaraktan tarafların birbirine karşı ön yargıya dayalı suçlamaları hız kesmiş sayılmaz da. Oysa hiçbir Sünni aile bugüne kadar Kerbala hadisesinde Yezid zulmünden yana bir tavır sergilediği görülmediği gibi hiçbir Sünni aile çocuklarına asla ‘Yezid’ ismi de vermiş değildir. Bilakis Ehl-i beyte olan sevgine binaen Sünni aileler çocuklarına Ali, Hasan, Hüseyin sıkça verilen isimler arasındadır. Bu demektir ki bizim Ehl-i beyte olan muhabbet noktasında Alevilerle herhangi bir ayrı gayrılığımız yoktur. Yeter ki, birbirimize ön yargıyla yaklaşmaksızın tanış olmaya çalışalım, bak o zaman Hünkâr Hac-ı Bektaş Veli’nin “Bir olalım, İri olalım, Diri olalım” diye dile getirdiği söz yerini bulup anlam kazanır da. Hem kaldı ki İbn-i Sebe ve Hasan Sabbah kılığında aramızda dolaşan tahrikçi unsurların oyununu bozmak için birlik beraberlik içerisinde bulunmaya mecbur olduğumuz gibi kardeş olmak varken birbirimizin kuyusunu kazmak niye?
Hâsılı kelam Bediüzzaman Said Nursî Hz.leri Kerbelâ Vakası hakkında aşağıdaki satırlarda şu tespitte bulunmakla aslında meramımızı şöyle dile getirmiştir:
-“Kader nokta-i nazarında feci akıbetin hikmeti ise: Hasan ve Hüseyin ve onların hanedanları ve nesilleri, manevi bir saltanata namzet idiler. Dünya saltanatı ile manevi saltanatın cem’i gayet müşkildir, onun için onları dünyadan küstürdü, dünyaya karşı alâkaları kalmasın, onların elleri muvakkafat ve sûri bir saltanattan çekildi; fakat parlak ve daimi bir saltanat-ı maneviyyeye tayin edildiler. Adı valiler yerine, evliya aktablarına merci oldular.” (a.g.e. sh.55)
Devam edecek
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/siffin_ve_kerbela_golgesinde_alevilik-7887.html
29 Aralık 2025 Pazartesi
ALEVİLİK BAĞLAMINDA CEMEL VAKAS
ALEVİLİK BAĞLAMINDA CEMEL VAKASI SELİM GÜRBÜZER
Evet, Hz. Ali (k.v) dördüncü halife, yani son halifedir. Aslında dört halife sonrası halifelik değil mülktür, yani saltanattır. Her neyse, Hz. Ali (k.v) dönemine baktığımızda halifelik dönemi çok çetin geçecektir. Dahası kendisini çok meşakkatli ve uzun mücadeleli yıllar bekliyordu. Düşünsenize daha işe başlar başlamaz içlerinde Talha (r.a) ve Zübeyir (r.anh.)’ın da bulunduğu bir heyet Halifenin huzuruna geldiklerinde önce Yüce Allah'ın ahkâmını tatbik için biat ettiklerini hatırlatıp akabinde Hz. Osman (r.anh.)’ın kanını helal sayanların cezalarının verilmesini talep edeceklerdir. Keza Şam’da Hz. Muaviye (r.anh.)’da aynı taleb üzere hareket edecektir. Hz. Ali (k.v) ise tüm bu taleplerin aksine mevcut kaotik ortamda hemen ceza yoluna gitmenin yangına körükle gitmek olacağını, hele bir ortalık sakinleşsin gereği ne ise o yapılır fikrindedir. Aslında ortaya koyduğu fikrinde haksızda sayılmazdı. Düşünün ki; fitne almış başını gidiyor, bu durumda Hz. Aişe (r.anh.) annemiz, Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Talha (r.a) ise ısrarla üstüne basa basa Hz. Ali (k.v)’den tüm isyancıların öldürülmesi yönünde bir tavır sergileyeceklerdir. Tabii ilim ve hikmet kapısı Hz. Ali (k.v) her zaman ki gibi metanetini koruyup yine aynı kararlılıkla sular durulana kadar beklemenin ümmetin birliği ve dirliği için yararlı olacağını belirttir. Ve huzurda ki heyete en son şu hükmü hatırlataraktan şöyle dile getirir:
- “Bir kişinin hatasıyla grubun bütününün sorumlu tutulamaz.”
Evet, bu hüküm sıradan bir hüküm değildi, bilakis her çağın idrakini çağlar üstü aşan akıl dolusu bir hükümdür bu. Belki de bu hüküm en yüce makamdan dile getirilmeseydi günümüzün vazgeçilmez hukuk kuralı hale gelen ‘suçların şahsiliği’ prensibinden bihaber olacaktık. İşte Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Talha (r.a) bu müthiş çağları aşan idrak anlayışı ile ortaya konan bu hukuki kuralı üzerine hüküm beyan etmenin abesle iştigal olacağının farkına varmış olsalar gerek ki, o an da:
“-Eğer Ali birlik ve beraberlikten yana ise o zaman aramızda mesele yoktur “ demekten kendilerini alamayıp huzurdan öyle ayrılacaklardır. Onlar huzurdan ayrıla dursunlar, bu arada Hz. Ali (k.v)’de birlik ve dirlik adına halifelik otoritesini hâkim kılmak için tez elden Şam ve Kufe şehirlerine mektuplar gönderip kendisinin Resulullah (s.a.v)’in halifesi olduğunu tasdik etmelerini bildirecektir. Zira devlet otoritesinin en ufak ihmalkârlığa gelmeyeceği malum. Ancak ne var ki Hz. Ali (k.v)’in onca üzerinde hassasiyet gösterip, onca titizlikle işleri hal yoluna koyma yönünde çaba sarf etmesine rağmen her defasında elçiler vasıtasıyla gönderilen mektuplar karşılık bulmayacaktır. Sadece içlerinden bir tanesinden karşılık bulur ki, o da Muaviye’den gelen tek cümlelik mektuptur. Ve bu gelen mektup ise hiçte iç açıcı değildi. Çünkü mektubun daha ilk girişinde halifeliği hiçe sayan; “Muaviye b. Ebu Süfyan’dan Ali b. Ebi Talib’e” diye başlayan bir hitap vardı ki, Hz. Ali’nin moralini ziyadesiyle bozmaya yetmiştir.
İşte bu moral bozukluğu yetmemişçesine birde bunun üstüne üstük bir zamanlar İslam adına aynı emeller uğruna beraberce mücadele verdikleri iki dava arkadaşı çıka gelmez mi? Güya umre izni için çıka geldiklerini dile getireceklerdir. Derken hoşbeş sohbetin ardından Talha (r.a) ve Zübeyir (r.a) zihin dünyalarında geçen ‘Bir daha Medine’ye hiç dönmeme’ düşüncelerini dile getirmeksizin vedalaşıp huzurdan öyle ayrılacaklardır. Hz. Ali (k.v) ise onların tam aksine içten pazarlık yapmaksızın tüm samimiyetiyle onları dostça uğurlayacaktır. Gerçektende dost sandığı arkadaşları Mekke’ye vardıklarında umrelerini yapar yapmaz Hz. Ayşe (r.anh.) annemizle buluşup Hz. Ali’ye isteksiz beyat sözü verdiklerini dile getirmekten imtina etmeyeceklerdir. Böylece kafalarına koydukları asıl niyetlerini izhar etmiş olurlar. Tabii bu tür görüşmeler sıradan görüşmeler değildi, her bir görüşme Hz. Aişe annemiz etrafında gitgide hatırı sayılır grup oluşturmaya yetip eylem kararı aşamasına gelindiğinde “Herkim ki Osman’ın katillerinden intikamını almak istiyorsa Basra’ya doğru sefere gelsin” çağrısı yapılır da. Anlaşılan o ki, şu fani dünyada sahabe arasında bile olsa kalıcı dostluk ve kalıcı arkadaşlık olmayabiliyor. Nitekim yapılan çağrı üzerine Hz. Aişe annemiz ve ordusu çoktan yola koyulur bile. Derken; Hayber yakınlarında Evtas denilen yerde konakladıklarında Said b. As (r.a);
- Ey Müminlerin annesi nereye böyle diye sorduğunda,
Hz. Aişe annemiz cevaben:
- Osman’ı şehit edenleri cezalandırmak için Basra’ya gidiyorum der.
Said b. As (r.a) ise:
-Osman’ın katillerini uzaklarda aramana gerek yok, yanı başındakilere bakman kâfidir der.
Aslında Said b. As (r.a) sarf ettiği bu sözlerle Zübeyr (r.a) ve Talha (r.a)’ ı kastedip, onların derdi Hz. Osman (r.a)’ın kanını dökenlerle değil bilakis hilafeti Hz. Ali (k.v)’e kaptırmanın derdine düştüklerini ima etmiş oluyordu. Fakat Hz. Aişe annemiz imada olsa o an hiç bir şeyi duymak niyetinde değildi, o daha çok güttüğü davaya odaklanıp yoluna devam ederde. Neyse ki Aişe annemiz Have’b denilen yere geldiğinde köpek ulumalarına duyarsız kalmaz, o an köpek havlamaları karşısında duraklayıp bir zamanlar Resulullah (s.a.v)’in hanımlarına; “Bana öyle geliyor ki sizden birine Have’b köpekleri uluyacak” diye dile getirdiği sözler aklına düşüverir. Derken gönlünden geri dön duygusu ağır basar da. Amma velâkin o an Abdullah b. Zübeyr (r.a)’in ortaya attığı imdat çığlıkları bu duyguları bertaraf etmeye ziyadesiyle yetecektir. Öyle ki ağzından çıkan “Ali b. Ebi Talib geldi! Çabucak Basra’ya yetişin, neydik edip kendinizi kurtarmaya bakın” şeklinde attığı avaz avaz çığlıklar yerini bulup Basra’ya yakın Hufeyr denilen yerde soluğu alırlar. Yine de Hz. Ali (k.v), Allah’tan ümit kesilmez düşüncesiyle son kez bir girişimde daha bulunup, bu hususta Ka’ka b. Amr vasıtasıyla muharebe öncesi bir dizi müzakereleri ihmal etmeyecektir. Her ne kadar bu son hamleler barış umutlarını bir nebze olsun yeşertse de fitne kazanı bu ya, yine kaynaması bir türlü dinmeyip bu kez ilginç bir gelişme yaşanacaktır. Şöyle ki; İbn-i Sebe şeytanca kurguladığı planın devreye girmesiyle birlikte her iki ordunun da çadırlarına yerleştirdiği adamlar kanalıyla ansızın baskınlar tertipleyerekten uykularından ayılanlar bir anda neye uğradıklarının şaşkınlığıyla sağa sola saldıracaklardır. Böylece uyku sersemliğinin vermiş olduğu panikle karşı tarafın hışmına uğradık zannıyla kılıçlarını kınından çıkardıklarında Cemel hadisesi vuku bulmuş olur.
İşte tarihlerin kaydettiği yaklaşık on bin insanın ölümüne yol açan, bir o kadar da yaralanmasına sebep olan muharebe budur. Cemel vakasından zaferle çıkılmıştı çıkılmasına ama sıra ganimetlere gelmişti ki Hz. Ali (k.v) kendine yakışan müdahalesini yapıp arkadaşlarına:
-“Müminlerin annesi Aişe ganimetlerden kime isabet edecek?” sorusunu yöneltir. Böylece bu anlam yüklü sual karşısında ganimet istekleri kendiliğinden düşmüş olur. Ganimet isteklerinin suya düşmesi de son derece gayet tabii bir durum. Sonuçta muhaberenin kazananı da, kaybedeni de Müslüman’dı. Dolayısıyla Emirü'l Müminin bu yerinde çıkışıyla söz konusu ganimetlerin pay edilmesi ise, bu sadece gayrimüslimlerden alınır hükmünü hatırlatmışta oldu.
Hâsılı kelam; Cemel vakası, hem galibi hem de mağlubunun pişman olduğu bir vakaydı. Çünkü Hz. Osman döneminde isyan boyutunda devam eden mücadelenin Hz. Ali (k.v) dönemiyle iç savaşa dönüşmesi yürekleri yakmıştır hep. Üstelik bu savaşta iki güzide sahabe Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Talha (r.a)’da şehit düşmüşlerdir. İşte bu gerçekler ışığında Bediüzzaman Said-i Nursi Hz.leri: “Cemel Vakası denilen hadise Hz. Ali (k.v) ile Hz. Talha (r.a), Hz. Zübeyir (r.a) ve Hz. Aişe-i Sıddıka arasında olan muharebe; adalet-i mahza ile adalet-i izafiyenin mücadelesidir...” (Mektubat, 15. Mektup Sh.53 1986 İst.) diye beyan ettiği tespitiyle Cemel vakasının gerçek ruhunu ortaya koymuş olur. Hatta Üstat satır aralarında İslâm ulemasının şu müthiş akıl dolusu sözlerine de yer verip: “Sahabelerin muharebesinde kıyl-û kâl etme. Çünkü hem katil ve hem maktul ikisi de ehl-i cennettirler” (a.g.e. sh.53) diye notta düşer. Zaten hiç bir Ehl-i Sünnet uleması kalkıp da Hz. Ali (k.v.) hata yapmıştır dememiş, demez de. Çünkü Resulullah (s.a.v)'in: “Benim ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız kurtulursunuz” diye beyan buyurduğu ölçü vardır ortada. Devam edecek
https://www.enpolitik.com/kose-yazilari/alevilik_baglaminda_cemel_vakasi-7877.html


