ÖLMEK İÇİN DOĞUNUZ
SELİM GÜRBÜZER
Bayburtlu Abdulvehhab Işık ağabeyimden
bana yadigâr kalan İbrahim İnan’ın sohbet kasetini yıllar sonra makale haline
getirmekle umarım sohbet halkasına önemli not düşmüşüzdür. İşte bu duygu ve
düşünceler eşliğinde inşallah sohbete kaldığımız yerden devam edelim:
Evet, Sadat-ı
Nakşibendiyye nisbeti Derviş Muhammed Semerkandî (k.s)’den Hace Muhammed
Emkenekî (k.s)’e devrolunur. O’da Muhammed Bâkî-Billâh (k.s)’a devreder.
Muhammed
Bâkî-billâh (k.s) zahirde Hace Muhammed Emkenekî (k.s)’in halifesi olsa da, aslında Şah-ı Nakşibend’in ruhaniyetinde
terbiye olmuş bir zattır. Yani üveys’tir. Her ne kadar Hace Muhammed Emkenekî (k.s.)’ in
sofileri ona bu denli ihtimam gösterilmesine itiraz edecek gibi olmuşsalar da Hace
Muhammed Emkenekî (k.s) hadimi kanalıyla onun hakkını şöyle teslim edecektir:
"-Sofilere söyleyin hiç boşa telaşlanmasınlar.
Baksanıza bu zatı zaten buraya terbiye edip öyle göndermişler. Bize ise sadece
kontrol vazifesi düştü."
Bu
arada belirtmekte fayda var Muhammed Bâkî-billâh (k.s) için kırk yaşına
girmek çok büyük önem arz eder elbet. Çünkü
bu yaşta Allah Resulüne Peygamberlik gelmiştir. Madem öyle izini iz sürmek
gerekirdi. Nitekim o da bu yaşta Allah
Resulünün risaletini kutlarcasına İmâm-ı Rabbânî (k.s)’e halifelik verecektir.
Hatta yürütmüş olduğu irşadı bırakıp tüm sofileri ve aile efradını İmâm-ı Rabbânî
(k.s)’nin terbiyesine havale eder. Yetmedi sohbetlerine devam eder olmuş bile. Ve
onun hakkında şöyle der: " O öyle bir güneştir ki bizim gibi binlerce
yıldızı örter." Gerçektende İmam-ı Rabbani zamanın müceddidi elfisanisi
olur da.
İmâm-ı Rabbânî (k.s) tutunduğu halkanın
sorumluğunu yüklendiğinde şöyle der: "Bize bildirildiğine göre Mehdi (a.r.)
bizim bu tarikattan gelecek ve bizim marifetlerimizi okuyup kabul edecek. Yine
bize bildirildiğine göre Mehdi Aleyhirrahme dönemine kadar, onun gibi bir zat
daha gelmez." Nitekim bu hususta Gavs-ı Bilvânisî (k.s)’de İmâm-ı Rabbânî
(k.s) hakkında söylenilmiş bir sohbeti şöyle nakleder;
" İmâm-ı Rabbânî 'ye bir müridi
demiş ki;
“Mehdi misin?”
İmâm-ı Rabbânî de cevaben demiş ki:
"Ben de öyle sanmıştım, amma velâkin
ben Mehdi değilim. Çünkü ben yüzün başını geçtim, Mehdi (a.r) ise yüzün başını
geçmeyecek."
İşte Seyda (k.s) bu nedenledir ki babası Gavs-ı
Bilvânisî (k.s)’in naklettiği bu sohbetten hareketle kanaatini şöyle belirtir;
"Gerçi ayet değil, hadis değil amma İmâm-ı
Rabbânî’'nin sözüdür bu."
Peki ya İmam-ı Rabbani (k.s) sonrası durum
nasıldır? Malum, Nakşibendî Tarikat-ı nisbeti İmâm-ı Rabbânî (k.s.)’den sonra Gavs-i
Sani (k.s)’e gelen şecerede iki kanaldan birden yoluna devam edecektir. Öyle ki
bu iki kanalın bir halkasında Muhammed Ma’sûm (k.s), diğer halkasında ise Mevlana Muhammed Seyfeddin
(k.s) vardır. İşte bu iki kanalın
birleşen halkasında Nakşibendî nisbeti dal budak saldığında feyzi bereketi
etrafı sararda. Hiç kuşkusuz bunda Mevlana Muhammed Seyfeddin (k.s)’in ikinci
mürşidi olan, yani Muhammed Ma’sûm (k.s)’ın çok büyük payı vardır. Derken bu
zincirin halkasında yer alan Mevlana Muhammed Seyfeddin (k.s) her iki kanaldan
geleni nisbeti kendinde topladıktan sonra Tarikat-ı Nakşibendî’ye nisbetini,
Gavs-ı Sani Hazretleri'ne gelen şecerede Seyyid Nur Muhammed Bedâûnî’ye (k.s) devredecektir.
O’da Mirza Mazhar Cân-ı Cânân (k.s)’a devreder. Mirza Mazhar Cân-ı Cânân ise Seyyid
Abdullah Dihlevi’ye (k.s) devreder.
İşte görüyorsunuz Nakşibendî tarikatı nisbeti
kesintiye uğramaksızın silsile yoluyla devrini sürdürebiliyor, yani bu demektir ki her devirde bu yolun ehil
gönül sultanları var oldukça bu nisbet, bu şecere kıyamete kadar devam
edecekte. Zaten her devirde işin ehline devir teslim olmalı ki nöbet değişimi gerçekleşebilsin.
Madem öyle sıradaki nöbet değişiminde kim var bir görelim.
Evet, Silsileyi şerifin
basamaklarına baktığımızda bu kez nöbeti devr alacak isim Seyyid Abdullah Dehlevi
(k.s)’den başkası değil elbet. Hiç
kuşkusuz bu ismi andığımızda, ister istemez Mevlana Halid-i Bağdâdî (k.s) gibi
büyük bir mürşit akla gelmektedir. Bağdat adıyla o kadar özdeşleşmişler ki, Abdullah
Dehlevi ismi anılınca hemen Mevlana Bağdadiyi hatırlatabiliyoruz. Nasıl hatırlanmasın
ki, bakın Mevlana Halid Seyyid Abdullah Dehlevi (k.s)’ın yanına geldiğinde ilk iş
olarak ona tuvalet temizliği görevi vermiş. Belki de şunu diyebilirsiniz; madem
Mevlana Halid-i Bağdâdî (k.s) üç tarikattan icazet almış bir âlim, o halde nasıl
olurda tuvalet temizliği reva görülür. Yetmedi şunu da diyebilirsiniz Seyyid
Abdullah Dehlevi (k.s)’in yanına geldiğinde Kadiri Tarikatı halifesidir, yani
Mustafa el-Kürdi gibi bir büyük Kadiri Meşayıhın halifesiymiş, o halde buda
neyin nesi oluyor. Daha da yetmedi şer’i
ilimlerin en üst zirvesine çıkmış çok büyük zahiri âlime bu yapılır mı da diyebilirsiniz.
Evet, doğrudur, işte bu denli hem zahiri hem de bâtıni donanımlı böylesi bir
âlim zata ilk iş olarak tuvalet temizliği verilmiştir. Oysa gözden kaçırılan
bir husus var ki, tasavvuf yolunda bir insan âlimde olsa tuvalet temizliği verilebiliyor.
Üstelik bu görevinin üzerinden daha on ay küsur gün geçmeden bir bakıyorsun Seyyid
Abdullah Dihlevi (k.s) Mevlana Halid Bağdâdî (k.s)’e halifelik verip
taçlandıracaktır, peki buna ne demeli. O halde siz siz olun tuvalet temizliği
deyip geçmeyelim. Belli ki tuvalet temizliği boşa verilmemiş bir görev. Öyle ki
onu halifelikle taltif edip uğurlayacağı sırada atın yularından tutup biraz çekmişte.
Tabii bu durumu etraftan görenler:
"- Böyle büyük bir mürşid, nasıl
olurda müridine hizmet eder" deyip garipseyeceklerdir.
Bunun
üzerine Seyyid Abdullah Dihlevi (k.s) şöyle der:
"-Şayet biz ona bu kadarını da
yapmasaydık, o bizim buradaki tüm nisbeti alıp götürecekti."
Gerçekten
de Mevlana Halid-i Bağdâdî (k.s) zamanın Kutbul irşadı ve Müceddidi olur da. Bir
başka ifadeyle yüz yılın, yani hicri 12. asrın Müceddidi büyük bir zattır o. Hele o’nun bir Müceddide yakışır söylediği bir
kelam vardır ki, dil ancak bu kadar şâdân olur. Ve şöyle der: "Allah'ın
bir meleği vardır. Her gün şöyle haykırır:
"Ölmek için doğunuz, yıkılmak için bina yapınız."
Evet, müthiş bir ifadedir. Dahası canı canan
için her dem çarpan gönülleri ‘Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi’ diri
tutmaya yönelik kelamdır bu. Ki; Sadatlar dergâhta iş kalmadığında evleri yıkıp
yeniden yaptıkları da bir vaka. Niye derseniz? Hizmet aksamasın diye elbet.
Mevlana
Halid-i Bağdâdî (k.s) Gavsı Sani Hazretleri'ne gelen şecerede tekrar iki
kanaldan Silsile-i Şerife’nin halkasına dâhil olup, bu kez altın silsilenin halkasını Seyyid
Abdullah (k.s) ve Seyyid Taha (k.s) sırtlayacaktır.
Malumunuz, Seyyid Taha (k.s), bu yolu Seyyid Abdullah
(k.s)'dan devr almıştır. Seyyid Taha (k.s) ise zamanın kutbul irşadı büyük bir zat
olup, Gavsı Sani Hazretleri'ne gelen şecerede nisbeti Gavs-ı Hizani (Seyyid Sıbgatullahi
Arvasi) (k.s)’e ulaştırır.
Seyda
(k.s), Gavs-ı Hizani ile ilgili bir sohbet buyururken şöyle der: "Malum, Gavs-ı Hizani (k.s)’in oğlu büyük âlimdi
ve babasından cemaate vaaz vermek için izin istemişti. Gerçekten de cemaate
vaaz etmeye başladığında ne kadar ayet, hadis varsa ortaya koyup sıralar da. Ancak
buna rağmen milletin kılı kıpırdamaz. O sırada ezan okunur ve ezanın akabinde Gavs-ı
Hizani: ‘Haydi! Kalkın kamet getirin,
namaz kılalım’ der demez bütün cemaat
yerlere dökülür. Tabiî ki bu kıpırdanış aşk ve muhabbetten, yani feyzin bereket
ve nispetinden kendinden geçme halidir. Demek oluyor ki iş, lafın zahirinde
değil, manevi tasarrufta."
Gavs-ı Bilvanisî (k.s) ise buna benzer
ifadeleri Şah-ı Hazne (Ahmed Haznevî) için şöyle der;
"Biz Şah-ı Hazne (k.s)’ın sohbet
meclisindeyken çoğu sohbetleri, anlayamazdık, ama sohbetin sonunda fark ederdik
ki, kendimizde bazı gelişmeler ve düzelmeler olurdu. Bir müddet sonra anlardık
ki, iş lafın zahirinde değil manevi tasarrufta."
Nitekim Şah-ı Hazne (k.s)’ın bir gün dergâhı
çok kalabalık halde dolup taşmıştı. Üstelik tövbe edecek adamlar da çokmuş. O
sırada birçok sofi; Şah-ı Hazne'nin nasıl olsa bugün ziyaretçisi çok, tevbe
alacakta çok. Bu durumda bugün sohbet etmez deyip çekip gitmişler. Tabii gece
geç vakittir, Şah-ı Hazne (k.s) tövbe vermeyi bitirip dergâhtan ayrılıyor.
Evine doğru yol alırken divanın penceresinden şöyle eğilip içeri bakmış, birde ne görsün mollaların kimisi sigara
sarıyor, kimisi de sigara tellendiriyordu, yani her biri bir âlemde. Şah-ı Hazne (k.s) başını
içeri uzattığında der ki:
" -Oysa ben Hazretin müritlerini nazar
sahibi bilirdim."
Seyda (k.s)’de öyle der: "Şeyh Halid-i Olekî, zamanının en büyük
âlimlerindendi, övünmek gibi olmasın
amma, kibirlenmek gibi olmasın amma, kendime nefis yapmayayım amma, hadiste
ilmi İbn-i Hacer kadardır. Kendisi öyle bir zattır ki, Gavs-ı Hizânî (k.s) ata binerken sırtını ona binek taşı yaparmış.
Eğer iş lafın zahirinde olsaydı Gavs-ı Hizânî’nin ilmi pek o kadar yoktu. Onların yanında cahil sayılırdı."
Malum Molla Halidi Olekî Hz.leri aynı zamanda Doksan Üç harbi kahramanlarından
şehit düşmüş bir zattır.
Derken Gavs-ı Hizânî (k.s), bu Tarikat-ı Nakşibendî’ye nisbetini Şeyh Abdurrahman-i
Tahi (k.s)'e devreder.
Bakınız Seyda-i Tahi (k.s) ile Gavs-ı
Hizânî (k.s)’ın buluşması da çok ilginç bir durum. Çünkü buluştuğu zat Kadiri
halifesi bir şeyhtir. Düşünsenize daha ilk buluşmalarında keşfi de açık olduğu
için Gavs-ı Hizânî (k.s)’de ne görüyorsa şöyle der:
"-Nihayet ül Tarikat-ül Kadiriyye,
bidayetül Tarikatül Nakşibendiyye." Yani, "Kadiri Tarikatı'nın sonu,
Nakşibendî Tarikatının başıdır." Öyle ya, cehri zikir dilden başlar kalbe iner, Hafi
zikirde ise direk kalbten başlayan zikirdir. Kalpten ise letaiflere
dağılmakta.
Gavs (k.s)’de şöyle der: "Bir Nakşî’nin
bir günlük ameli, Kadiri'nin seksen yıllık amelini kapatır."
Dolayısıyla Şah-ı Nakşibend (k.s)’de buna benzer bir
ifadelerde bulunup şöyle der; "Benim elime geçen ilk marifet, Beyazıd-ı
Bestami'nin eline geçen en son marifet olmazsa, bu tarikat bana haram olsun."
Seyda-i Tahi (k.s) zamanın kutbul irşatlığına teklif edilen
büyük bir zattır. Ve rivayet edilen bir nakle göre Said Nursi o’nu şu sözlerle över:
“-Onunla dokuz yaşımda görüşmekle
şereflendim. O’nun zamanında pek büyük veli, büyük makamlar aldı. Öyle bir zat
düşünün ki velilere makam aldıran bir zattır. Kim bilir kendi makamı nasıldır?"
Nitekim İsmail Çetin Hoca ‘Özleşme
Yolu’ adlı eserinde Abdurrahman Tahi (k.s) hakkında bahisle şöyle der “ İşte
onun bu hizmeti ve sadakati sayesinde Cenab-ı Hak Teâlâ (c.c) birçok
insanları delaletten çıkarıp, hidayete erdirmiştir. Hamdolsun şimdi de
Türkiye’de bulunan ulema onun zamanında yetişenlerin semeresidir. Ez cümle
Bediüzzaman o medresenin bir örneğidir.” (Bkz. Özleşme Yolu: s: 17, 66, 170, 190)
Gerçekten de nasıl böylesi bir övgüye mazhar
olmasın ki, bakın bir gün Seyda-i Tahi (k.s),
Gavs-ı Hizânî (k.s), sofiler ve oğulları hava açık kırda bayırda bir yolda
giderlerken, bir tarafı sarp kayalık olan yere geldiklerinde büyük bir kaya parçası
ansızın aşağıya doğru paldır küldür yuvarlanıveriyor. Tabii can derdi, sofiler o
an tüymüş. Üstelik Seyyid Sıbğatullah Gavs-ı Hizânî' (k.s)’in oğulları da buna
dâhil. Fakat Seyda-i Tahi (k.s) bundan istisnadır. Seyda-i Tahi bakmış ki, koca bir kaya parçası Gavs-ı
Hizânî (k.s)’in üstüne geliyor, o an şöyle düşünmüş: "Belki bu kayayı
durduramam amma, hiç olmazsa yavaşlatıp Gavs-ı Hizânî (k.s)’ın zarar görmesini
önlerim. Gerçektende bu düşünceler eşliğinde pat diye kendini kayanın önüne
atmış da. Tabiî Gavs-ı Hizânî (k.s) büyük bir zat, Allah’ın izniyle bir nazarla
kayayı durdurduğunda şöyle demiş:
"-Bakın, öz çocuklarımız bile bizi
bırakıp kaçtılar. Amma Seyda-i Tahi öyle değil, bizi kendi öz canından daha aziz bildi. Elbette
ki o bize öz çocuklarımızdan daha yakındır."
Hakeza Said Nursi Hz.leri onun
hakkında şöyle der:
“Ben sekiz- dokuz yaşında iken, bütün
nahiyemizde ve etrafında ahali Nakşî tarikatında ve oraca meşhur Gavs-ı Hizan
namıyla bir zattan istimdat ederken, ben akrabama ve umum ahaliye muhalif
olarak ‘Ya Gavs-ı Geylani’ derdim. Çocukluk itibariyle elimden bir ceviz gibi
ehemmiyetsiz bir şey kaybolsa, ‘Ya Şeyh! Sana bir Fatiha, sen benim bu şeyimi
buldur.’ Acibdir ve yemin ediyorum ki, bin defa böyle Hazret-i Şeyh, himmet ve
duasıyla imdadına yetişmiş. Onun için bütün hayatımda umumiyetle Fatiha ve
ezkâr ne kadar okumuş isem, Zat-ı Risaletten (a.s.m.) sonra Şeyh-i Geylani’ye
hediye ediliyordu. Ben üç dört cihetle Nakşî iken, Kadiri meşrebi ve muhabbeti
bende ihtiyarsız hükmediyordu. Fakat tarikatla iştigale ilmin meşguliyeti mani
oluyordu.” (Bkz. Sikke-i Tasdik-i Gaybi. Sekizinci Lem’a s.143).
(Konunun devamı :
Şeyh odur ki yolun başından sonunu göre başlığıyla devam edecek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder