HALVETTE ŞÖHRET, ŞÖHRETTE İSE AFET
VARDIR
SELİM
GÜRBÜZER
Ah! Abdulvehhab Işık ağabeyim ah! Hem de ne
ah. Düşünüyorum da onun İbrahim İnan’ın
kendi haline uygun sohbet kasetini bana niçin hediye ettiğini şimdi daha iyi
anlıyorum. Madem anlayabildik, o halde her iki şahsiyetin de ruhu şad olsun
deyip öyle sohbete kaldığımız yerden devam edelim inşallah:
Evet, Abdûlhâlik-ı
Gücdûvani (k.s.), Nakşibendî Tarikat-ı nisbetini bir araya toplayan büyük bir
mürşid olmanın ötesinde bu tarikatın asli vazifesinin azimetle amel işleyip, ruhsatlardan
kaçınmak olduğunu etrafına yayan ve bu yolun usullerin manevi âlemde bir bir bizatihi
Şah-ı Nakşibend (k.s.)’e talim ettiren zattır o.. Derken bu Nakşibendî Tarikatı
nisbeti Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s.)’den Hâce Ârif-i Rîvgerî (k.s.)’e devr
olunur.
Hâce Ârif-i
Rîvgerî (k.s.)’den bu nisbet Hâce Mahmud İncîrî Fağnevî (k.s.)’e geçer. Hâce Mahmud İncîrî Fağnevî (k.s.)’den de Hâce
Ali Râmîtenî (k.s.)’e devr olunur. Devr olunduğundan da bu Tarikat-ı
Nakşibendiyye yolu Hâce Ali Râmîtenî’yle birlikte tekrar açık zikre geçilir. Ve
Hâce Ali Râmîtenî şöyle der: "En kolay yol bir Allah ehlinin gönlüne
girmektir."
Bir gün kendisine;
"-İman nedir?" sormuşlar.
Bunun üzerine şöyle cevap vermiş:
"-İmanın başı beklemek, sonu
beklemek, en nihayetinde ulaşmaktır."
Hâce Ali Râmîtenî Nakşibendî Tarikatının nisbetini
Muhammed Baba Semmâsî'ye devreder. Muhammed Baba Semmâsî (k.s)’de Şah-ı
Nakşibend’e devr eder. Öyle ki; Şahı Nakşibend (k.s) bu yolun nisbetini
sistemleştiren ilk mürşid-i kâmildir. Bir
gün Muhammed Baba Semmâsî (k.s) sofileriyle birlikte yürürken;
"-O
koku öyle fazlalaştı ki o çocuk doğsa gerek" demekten kendini alamaz. Derken kokunun geldiği
yerde ki eve varır. Kapıyı tak tak çaldığında çocuğun babası içeri buyur eder.
Tabii içeri giren büyük bir zattır, yani Muhammed Baba Semmâsî’dir. Ancak eve
girdiğinde bir Şeyh edasıyla değil çocuğun babasını ziyarete gelmiş gibi
davranır. Doğan çocuk Şah-ı Nakşibend (k.s.)’den başkası değildir. Hoşbeş
sohbetin ardından Şah-ı Nakşibend (k.s.) daha üç günlük çocukken kucağına alıp onu
tarikata kabul eder. Sonrasında dönüp yanındaki halifesi Emîr Külâl (k.s.)’e
şöyle der:
"- Bakın, bunun üzerindeki tüm hakkımı
yerine getir. Eğer bunda bir eksiklik görürsem, sana olan hakkımı helal etmem."
Tabii, bunlar aklın alamayacağı işler. Malum,
aklın karaya vuracağı durumlarda hem biz
kimiz ki. Bize ancak bu durumlarda “Allah
sırlarını takdis etsin” demek düşer, zaten başka ne diyebiliriz ki.
Muhammed Baba Semmâsî (k.s.)’den sonra Nakşibendî Tarikatı nisbeti Seyyid
Emir Külal (k.s.)’e devrolunur. Üstelik devretmeden önceki evrede Seyyid Emîr
Külâl (k.s.)’i tarikata alışı da bir acayip durum. Nasıl mı?
Bakın, Emîr Külâl (k.s) eskiden pehlivanlık
yaparmış. Bir gün güreş meydanında iken, seyredenlerden birisinin aklından şu
düşünce geçmiş:
"- İyi hoşta bu adam Seyyid, nasıl olur
da meydana çıkıp güreş eder?"
İşte
bu düşünceler eşliğinde güreşi izlerken o sırada gözlerine yenik düşüp uyku ile
uyanıklık arası diyebileceğimiz bir hale girer. Bu halde birde ne görsün;
mahşeri bir kalabalık, ana baba günü, herkes
bağırtı çağırtı derken sıratın köprüsünün başında bir pehlivan kaptığını
karşıya, kaptığını karşıya fırlatıyor. O
sırada kendiside zavallı, pejmürde halde;
"-Ne olur beni de karşıya at"
diye yalvarır. Tam o anda karşıya atılırken uyku ile uyanıklık arasında
diyebileceğimiz halde kendine geldiğinde o an Emîr Külâl (k.s) ile göz göze gelmiş.
İşte bu durumda Emîr Külâl (k.s) der ki;
"- İşte gördün mü? Biz aslında o günün
pehlivanıyız."
Yine bir gün Muhammed Baba Semmâsî (k.s)
sofileriyle yürürken Seyyid Emîr Külâl (k.s)
’in güreş yaptığı meydana gelmişler, başlamış güreşi seyretmeye.
O arada sofilerden birinin gönlünden şu
düşünce geçer:
" Olacak iş mi, koskoca Şeyh Hazretleri
nasıl olur da bir güreşi seyreder?"
Birazdan Muhammed Baba Semmâsî (k.s)
sofiye dönüp, şöyle der;
"-Aslında
güreşi seyretmiyorum. Bak şu ilerde duran büyük bir pehlivan var ya, işte o
pehlivanı kendime bend etmeye (çekmeye) çalışıyorum."
Gerçekten
de Seyyid Emîr Külâ (k.s) ile Muhammed Baba Semmâsî (k.s) göz göze gelmişler, her
ne oluyorsa o anda olmuş, artık Seyyid
Emîr Külâ (k.s) er meydanında zahiri pehlivanlığı
bırakıp hakiki pehlivanlık yoluna koyulur da.
Malum olduğu üzere Seyyid Emîr Külâl (k.s) Şah-ı
Nakşibend’i (k.s) yetiştiren zattır ama aslında
Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın mürşidi Abdûlhâlik-ı Gücdûvani (k.s)’dir. Yani o’nun
ruhaniyetinden terbiye olmuştur.
Şah-ı Nakşibend (k.s) der ki: "Allah'tan,
Hakka vasıl olmada en kestirme bir yol istedim. Allah’a çok şükürler olsun ki
isteğim oldu, vuslat deryasına ermede bizim tarikatımız, tarikatların en kestirme
yol olur da.’’
Birgün, Şah-ı Nakşibend (k.s);
"-Sizin tarikatta halvet (İnsanlardan uzaklaşmak uzlete çekilmek,
köşeye çekilmek) niye yok" diye sormuşlar.
Cevap vermiş;
"-Halvette şöhret vardır, şöhret ise afettir”
Gerçekten de sofilerden iki sofi
birleşip sohbet ettiği zaman onun feyzi bereketi çok olur. Hele sohbet
esnasında, sohbette bulunanlar birbirinde eridiğinde (fena) asıl o zaman sohbet
tam olur.
Ve
sözlerinin devamında ise şöyle der:
"-Biz en edna sofimizin bile evinin
saçaklarındaki sineklere kadar himmet ederiz."
Şah-ı
Nakşibend (k.s)’den bu Tarikat-ı Nakşibendî’ye nisbeti Alâeddin Attar (k.s)’a geçer.
O da büyük bir zattı. Ve Şah-ı Nakşibend (k.s) daha hayattayken irşada başlamıştı
bile. Şeyhinin izni doğrultusunda Alâeddin Attar (k.s) şöyle demiştir:
"-Eğer kapıcının incinmesi
olmasaydı, bütün cihan kapılarını ardına kadar açardım."
Alâeddin Attar (k.s)’dan bu Nakşibendî Tarikatı
nisbeti Ya’kub-i Çerhî’ye (k.s) devr olunur. Ya’kub-i Çerhî aslında Şah-ı
Nakşibend (k.s)’ın sofisidir, ama halifelik idmanını Alâeddin Attar'ın yanında
yapmıştır. Ya’kub-i Çerhî (k.s)’ın en çok üzerinde gayri ihtiyari zahir olan bir
hali vardı ki hayretler içerisinde kalmamak ne mümkün, öyle ki yüzü bir garip
şekilde değişik hal alırmış, hatta başka
insanların simasına girermiş. Bazen öyle olurmuş ki, hanımlar evde yabancı var
diye bağrışırlarmış.
Her neyse Nakşibendî Tarikatı nisbeti bu kez
Ya’kub-i Çerhî (k.s)’den Ubeydullah Ahrâr
(k.s)’a devrolunur.
Ubeydullah Ahrâr bir sohbetlerinde
bakınız ne diyor:
"-Uzakta çiftçinin biri çift
sürüyordu. Kendi kendime dedim ki;
"-Ey Nefis! Bak şu adam senden daha ağır
işlerle meşgul olduğu halde, bir an olsun Allah'tan gafil değil. Oysa sonradan
anladım ki, bu hal binlerce kişiden belki bir kişide varmış."
Keza İmâm-ı Rabbânî (k.s)’de öyle der;
"-Rıza ve ihlâs nimetiyle
şereflendirilenler binlerce kişiden belki bir kişidir."
Tabii İmâm-ı Rabbânî (k.s) bu sözü söylediğinde
üzerinden 400 yıl aşkın bir süre geçmiştir. Kim bilir şimdi günümüzde insanların
durumu nasıldır? Nitekim bu hususta günümüz
Sultanlarından Seyda Muhammed Raşit (k.s) "Şu anda Allah'a yüzünü çevirmeye çalışan, Allah'ı tanımaya çalışan,
doğru yola gitmeye çalışan binlerce kişiden belki bir kişi kalmış. O'nun da
ahireti perişan” deyip noktayı koymuşta.
Hatta
İmâm-ı Rabbânî (k.s) bir başka sohbetlerinde şöyle der; "Hindistan'a da
Peygamberler gelmiş, onların mezarlarında büyük nurlar görüyorum. Herbirinin
yerini istesem, şu anda gösterebilirim. Ama bu zamanın insanları böyle şeylere
inanmazlar." Malum bu sözü 400
seneyi aşkın öncesinde söylüyor. Düşün o zamanda öyleyse bu zamanda kim bilir
kaç kişi inanır. İşte bu gerçeklerden hareketle Manisa’da Allah rahmet eylesin
bir Allah dostu da şöyle der; "Şu anda velilerin paçalarından keramet aksa
bu millet inanmaz, hatta onlarla alay eder."
Ubeydullah
Ahrâr (k.s) gelen misafirlere bal ikram
etmiş. O sırada ziyarete gelen sofilerin yanında da ufak bir çocuk balı görünce
kendinden geçer ve başlamış bal kovanını parmaklamaya. Bu durumda Ubeydullah Ahrâr
dönmüş çocuğa demiş ki:
"-Evladım senin adın ne?"
Çocuk
demiş ki:
"- Bal"
Ubeydullah
Ahrâr (k.s) tebessüm edip:
"-Madem sen bu zahiri lezzette kendini ona
kaptırabiliyorsun. Bir gün senin o damağına lezzeti tattıracak biri çıkar elbet"
der.
Derken babasından o çocuğu evlatlık ister.
Gerçekten de o çocuk ileride Ubeydullah Ahrâr (k.s)’ın halifelerinden biri olur
da. Ve Ubeydullah Ahrar (k.s) irşad hayatının sonunda bu Tarikatı Nakşibendî’ye
nisbetini Gavs-ı Sani Hazretleri'ne gelen Şecerede Mevlânâ Muhammed Zâhid (k.s)'e
devreder. O'ndan da Mevlânâ Derviş Muhammed Semerkandî (k.s) devralır.
İşte görüyorsunuz Nakşibendî Tarikatı öyle bir
yoldur ki, bu yola önce girmek ya da
sonradan dâhil olmak arasında fark olmayabiliyor, hatta bu kadar amel yaptım veya şu kadar
hizmet ettim gibi sözlerinde pek ehemmiyeti olmayabiliyor. Kaldı ki bu kapıda öncelik
ve sonralık tam ayırıcı bir ölçütte değil. Baksanıza Hazreti Ömer (r.a.)
kırkıncı Müslüman, ama ikinci halife. Malumunuz, birinci halife Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk
(r.a), ikinci ise Hz. Ömer-ül Faruk’tur (r.a.)’dır. İşte bu sebeple Gönüller
Sultanı Seyda Muhammed Raşid (k.s) şöyle der: "Hiçbiriniz yaptığınız amel ve ibadete güvenmeyin. Hiçbiriniz şeytanın
yaptığı kadar amel yapamazsınız. Hiçbiriniz amellerinizin kuvvetiyle bir yere
ulaşmazsınız. Kurtuluş ancak Saadat-ı Kiramın himmet ve feyiz bereketindedir. "
(Konunun devamı :
Ölmek İçin Doğunuz başlığıyla devam edecek.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2812/halvette-sohret-sohrette-ise-afet-vardir.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder