3 Ocak 2017 Salı

DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ



                       DEMOKRASİ KÜLTÜRÜ

                                                                             SELİM  GÜRBÜZER

             Demokrasi kavramından anladığımız, ferdi hürriyetlerin sağlanması, halk iradesinin baş tacı edilmesi, idari mekanizmanın herhangi bir sultanın hegemonyası altına girmemesi yönünde katılımcılığı şiar edinen bir araç olmasıdır.   
         İnsan hakları, milli iradenin tecellisi, her tür sulta hâkimiyetine son vermek gibi unsurlar demokrasi kültürünün gereğidir zaten. Ancak demokrasi kültürünü vasıtalar bütünü olarak algılamamız gerekirken, maalesef üstlendiği rolün dışında abartıp gayeleştiriyoruz. Dahası bir yönetim biçiminin ötesinde insanüstü veçhe vermeye kalkışıyoruz. Böylece demokrasi kavramına gölge düşürüyoruz habire.  Oysa her alanda olduğu gibi demokrasinin de kendi içinde zaafları var, bu gayet tabii bir durumdur.  Elbette ki insanoğlu, demokrasi aracına ulaşabilmek adına çok çetin mücadelelerden geçip bugünlere geldi, bu yadsınamaz. Bilindiği üzere kilise sultaları, monarşiler ve feodalite düzenleri derken, en son demokrasiyle yüzleşilmiştir. İyi ki de yüzlenilmiş, sonuçta mutlak anlamda olmasa da beşeriyetin geçirmiş olduğu yönetim biçimleri arasında en iyi bir model gibi durmaktadır. Keza diğer yönetim biçimleri arasında da en gözde model olarak dikkat çekmektedir.
            Aslında demokrasi kültürü toplumun her kesimine sirayet etmeli ki, bu vasıta kullanıldığında halk nezdinde dayatma tarzında algılanmasın. Madem öyle, demokratikleşmeye giden yolda kullanılacak enstrümanların işleyişini sağlayacak gerekli zemini oluşturmak gerekir, bunu mecburuz da. Çünkü en iyi kavramlar bazen karşımıza silah olarak çıkabiliyor. Demek ki; bütün mesele demokrasi kültürünün yerleşip yerleşmemesinde düğümleniyor.
            Şayet bir ülkede halk iradesi ikinci plana itiliyorsa orada demokrasi kültüründen söz edemeyiz Orada olsa olsa menfaat odaklarının yönetimden pay almak için yarıştıkları bir yapılanmadan söz edilebiliriz ancak. Bir takım zinde güçlerin halk iradesi karşısında pişkin tavır sergilemelerinin yegane sebebi demokrasi kültürünün olmayışı ve sivil inisiyatif mekanizmalarının yeteri seviyelerde olmamasından kaynaklanmaktadır. Düşünsenize eşyayı ayakta tutan sacayağıdır. Aynen öyle de demokratik yapılanmanın sacayaklarından biri de hiç kuşkusuz sivil toplum ayağıdır. Ne var ki;  böylesine mühim bir sacayağının bizim ülkemizde tam takır işler halde olduğundan bahsedemeyiz. Hatta bir takım manevralarla, sivil inisiyatif oluşumlar engellenip bertaraf edilebiliyor.
             Bu arada dikkat etmemiz gereken husus;  dışardan batı tipi demokrasi ithal ederken kendi yerel değerlerimizi ihmal etmemek gerektiğidir. Malum, sosyolojik hadiseler yerel değerlerden bağımsız değildir.  Dolayısıyla toplum kültürü dışlanarak tan demokratikleşme yönünde adımlar atmak abesle işgal olacaktır. Dahası evrensel değerler yerel değerlerle barışıklığı ölçüsünce anlam kazanır. 
             Aydınlarımızın çoğu halktan kopuk demokrasi senfonisi çaldıkları için halk onları pek inandırıcı bulmuyor. Nasıl inandırıcı bulsun ki,  halka göbeğini kaşıyan gözüyle bakılıyor. Belli ki halka tepeden bakmak çağdaşlık sanılıyor. Aydın hep kendi bildik çalgısını çalıyor, toplumun sesine kulak vermemekte kararlılıklarını sürdürüyor da. Oysa halkla iletişim sağlamayan hiç bir sistem uzun süre ayakta kalamaz, çökmeye de mahkûmdur.
            Demokrasi kültürü, hem idareci nezdinde, hem aydın zaviyesinde, hem de halk içinde yaygınlaşıp dal budak salması lazım. Aksi takdirde demokrasi bir söylem olmaktan öteye geçemeyecektir. Zaten bizim gibi yarı gelişmiş ülkelerde demokrasinin kendisi değil, sadece lafı vardır.
            Kültürsüzlük zemini üzerine hangi sistem inşa edilmeye çalışılırsa çalışılsın başarı şansı yakalaması mümkün değildir. O halde demokrasinin doğru bir zemine oturtturulması gerekir. Gönül ister ki;  bir an evvel ileri demokrasi seviyesine erişebilelim. Hatta çağlar üzerinden sıçrayıp kendi Rönesans'ımızı kurabilelim,  böyle bir düzeni kim istemez ki?
            Bu güne kadar halkın tercihlerini göz ardı eden bir takım zinde güçler, kendi sığ sulta anlayışlarını demokrasi diye yutturmaya çalışmışlardır. Toplum gerçeklerinden bihaber bildik malum çevreler zaman zaman demokrasi havariliğine bile soyunmuşlardır. Fakat köprünün altından epey sular akıp durulduktan sonra gerçek niyetleri ortaya çıkınca başka kılıf arar oldular. Bu sefer laikliği vazgeçilmez prensip olarak ilan etmişlerdir. Hoş doğrusu laikliği de doğru anlasalar gam yemeyiz, tanımlanmayan veya tarif edilmeyen laiklik ilkesiyle vurun kahpeye rolünü üstlenmişlerdir. Bu da yetmez cari laiklik anlayışıyla toplumu laik-anti laik diye iki kampa bölmeye çalışmışlardır. Bir başka ifadeyle amacı, tarifi ve metodolojisi ortaya konulmaksızın ileri sürülen bu kavramla toplumu balyozlamışlardır. Evet, yediden yetmişe cümle âlem bilir ki balyozcular; amacı, tarifi ve metodolojisi net bir şekilde ortaya konan kavramlardan hoşlanmazlar, belirsizlik her zaman işlerine gelmiştir. Onlar belirsizlikten hoşlana dursunlar, yeter artık söz milletindir diyen bu toprakların sağduyu insanları demokrasi, laiklik gibi kavramların tarifini ve içeriğini ortaya koymak için çoktan işe koyuldular bile. Zaten bir an evvel işe koyulmalı ki; bulanık sular durulup parlak yarınlar kurulabilsin. Aksi tutum sergilemek, istismarcı çevrelerin ekmeğine yağ sürmek olurdu. O halde toplumu belirsizlikten kurtarmak gerekiyor. Anlaşılan toplumlar çoğu kez rengi ve biçimi belli olmayan kavramlara kurban edilmek suretiyle cezalandırılıyor. Tarih bunu doğruluyor da. Şayet demokrasi kültürünün yerleşmesini istiyorsak, önce kullanılan kavramların adı, sanı, biçimi, gayesi,  toplumca kabulü, metodu ve uygulaması ortaya koymalıdır.
                   KUL HAKKI ACABA DEMOKRASİ Mİ?

            Bizim kültürümüzde yerini alan “Kul hakkı” bilinci demokratik kültürü de aşan bir nasstır. Hakeza komşusu açken tok yatan bizden değildir hadisi şerifte buyrulan hassasiyette öyledir. Bundan da öte ilahi buyrukta ferman edilen; “Benim huzuruma kul hakkıyla gelmeyin de, neyle gelirseniz gelin” hitabı bugünkü demokrasinin çok üstünde bir anlayıştır. Toplum fertlerinin kendi aralarındaki ilişkilerinin hakkaniyet ölçüleri çerçevesinde yürümesini tanzim edip bu konuda eşitlik, adalet dersi veren tek din İslâmiyet’tir. Bizim demokratikleşme uygulamalarından beklentimizde budur zaten. Dahası kimsenin kimseye kul olmadığı, bütün suni putlardan uzak, adalette yarışın olduğu ve üstünlüğü takvada arayan anlayış kabulümüzdür. Bakın bütün yolsuzlukların, rüşvetin ve şaibelerin arkasında yatan asıl sebep  “Kul hakkı” bilincinin yokluğudur. Şayet kul hakkı insan hakları çerçevesinde değerlendirilip evrensel değerlerin vazgeçilmez şartı olarak kabul görürse biliniz ki;  hemen hemen her toplumda demokrasi kültürü hız kazanacaktır.
              Dine karşı alerjisi olan zihniyetler kendi kişisel ego ve menfaatlerini ön plana alarak tan saltanatlarını devam ettirmek istiyorlar. Yani demokrasiden anladıkları şey kendi iç vehimleridir. Maalesef halk iradesi ve menfaatini hiçe sayan bu zihniyetler, askeri vesayet sisteminden güç alarak epey zaman ülkemiz üzerinde boza pişirmişlerdir. Ne zaman ki; 28 Şubat Postmodern darbe akamete uğradı,  işte o zaman bu leş kargalarının işleri kesat gitmesiyle birlikte maskeleri düşüp soluğu Silivri'de almışlardır.
           Bu gün yeniden insanlık   “dine dönüş”  eğilimin içerisine girmiş gözüküyor. Sanki kaybettiği değerleri tekrar yakalayabilmenin cehdi var beşeriyette. Bu konuda ümit varız. Kaldı ki,  bir zaman Sovyetler Birliği gibi dinden uzaklaşan toplumlar da dine yöneliyor.     Elbette ki bu gidişata Türkiye kayıtsız kalamaz, bizimde bu eğilimden payımızı alacağız gün gibi aşikâr. Belki de inanç üzerine kurulacak demokrasi dünyanın kurtuluşu olacak. Gerçekten de insanlık şimdiye kadar hep sahte mabutların boyunduruğu altında inim inim inleyerek bugünlere geldi, sancı çekmeye de devam ediyor hala. Bir türlü iki yakası bir araya gelip parlak ufuklara, aydınlık yarınlara yönelme fırsatına erişememiştir.
            Günümüz aydınların birçoğu dünyadaki bu gelişmeleri görmezden gelip, meseleyi akıl çerçevesinde çözeceklerini sanıyorlar. Batı’da kilise sükûnet buldu da ne oldu ki, bu ülkelerde intiharlar, homoseksüellik, uyuşturuculuk gibi sapkınlıklar diz boyudur. Rönesans'ın sağladığı salt beyin fırtınasıyla maddi sütunlarını inşa ettiler, ama bu arada ruh dünyalarını kaybettiler. Neyse ki, bunun farkına varan Avrupa, yeniden hızla dine yönelip adım adım ruhunun susuzluğunu giderecek akıl üstü ilahi soluğa koşuyorlar.
            Peki ya biz? Maalesef bizde inanç değerlerinden yoksun sırf kaba saba kuru akıl yoluyla meseleleri çözeceğimizin hülyasındayız. Oysa akıl hikmet kazanınca işe yarıyor. Hikmet kazanmak içinde inanca ihtiyaç var. Hikmeti olmayan akıl bir yere kadar yol arkadaşıdır. Şöyle ki; aklın varacağı son menzil maddenin görünen yüzünün son noktasıdır, yani varamayacağı veya ulaşamayacağı mekânlar da söz konusu. İşte kültürümüzün en güzel yönü hikmeti ön plana alan akıl harcıyla yoğrulmuş olmasıdır.  Biz biliyoruz ki; inançsız akıl, şüphe girdabından kurtulamaz.  Anlaşılan imanla taçlanan akıl hem cesaret kaynağı, hem de kurtuluş kaynağı, gerektiğinde dünyaya da meydan okuyabilecek bir meşale olabiliyor.
        İnancı hesaba katmaksızın yola çıkan birtakım aklı evvel aydın çevreler, şunu iyi bilsinler ki; hiçbir zaman insanlığın özlediği hayatı sunamayacaklardır. Bir kere din olgusunu hiçe saymışlar, nasıl bir yol izleyip de medeniyet kurabilirler ki? Unutmayalım ki, medeniyetler para ile değil inançla kurulur. Şayet romantizm ve aşk yoksa medeniyet de yok demektir. Onun için mevzuumuzun gereği diyoruz ki, demokrasi kültürünü oluştururken din faktörünü görmezden gelemeyiz. Ruhu olmayan her adım cesaretsizlik doğurduğu gibi demokratikleşmeyi de soluk kılar. Zira toplum, inançlarıyla ayakta kalabiliyor. Toplum inançlar ağı ile örülü adeta.  Bu gerçeklerden hareketle; “Hakk nerede biz orada” ve “Halkın sesi Hakk’ın sesidir” söylemini doğru buluyoruz. Bu yüzden toplumdan bihaber her türlü dayatmayı demokrasiye vurulan en büyük darbe olarak nitelendiriyoruz.
            Milletin teveccühünü ve kabulünü kazanmış her türlü sosyolojik bakış, demokrasi kültürünü geliştirir. Demokratikleşme yolunda bunca uğraşımıza bir nokta koymak istiyorsak,  demokrasi kültürünü yeşertmek gerekiyor.
            Halkına endekslenmiş, yerel ve evrensel değerlerin uyum içinde olduğu ortamlar hayır hah kitleler olacağı muhakkak.  Hâsılı kelam illa da “demokrasi kültürü” diyoruz.
             Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder