DEMOKRASİ
KÜLTÜRÜ
SELİM GÜRBÜZER
Demokrasi kavramından anladığımız, ferdi
hürriyetlerin sağlanması, halk iradesinin baş tacı edilmesi, idari mekanizmanın
herhangi bir sultanın hegemonyası altına girmemesi yönünde katılımcılığı şiar
edinen bir araç olmasıdır.
İnsan hakları, milli iradenin
tecellisi, her tür sulta hâkimiyetine son vermek gibi unsurlar demokrasi
kültürünün gereğidir zaten. Ancak demokrasi kültürünü vasıtalar bütünü olarak
algılamamız gerekirken, maalesef üstlendiği rolün dışında abartıp
gayeleştiriyoruz. Dahası bir yönetim biçiminin ötesinde insanüstü veçhe vermeye
kalkışıyoruz. Böylece demokrasi kavramına gölge düşürüyoruz habire. Oysa her alanda olduğu gibi demokrasinin de
kendi içinde zaafları var, bu gayet tabii bir durumdur. Elbette ki insanoğlu, demokrasi aracına ulaşabilmek
adına çok çetin mücadelelerden geçip bugünlere geldi, bu yadsınamaz. Bilindiği
üzere kilise sultaları, monarşiler ve feodalite düzenleri derken, en son
demokrasiyle yüzleşilmiştir. İyi ki de yüzlenilmiş, sonuçta mutlak anlamda
olmasa da beşeriyetin geçirmiş olduğu yönetim biçimleri arasında en iyi bir
model gibi durmaktadır. Keza diğer yönetim biçimleri arasında da en gözde model
olarak dikkat çekmektedir.
Aslında demokrasi kültürü toplumun
her kesimine sirayet etmeli ki, bu vasıta kullanıldığında halk nezdinde dayatma
tarzında algılanmasın. Madem öyle, demokratikleşmeye giden yolda kullanılacak
enstrümanların işleyişini sağlayacak gerekli zemini oluşturmak gerekir, bunu
mecburuz da. Çünkü en iyi kavramlar bazen karşımıza silah olarak çıkabiliyor.
Demek ki; bütün mesele demokrasi kültürünün yerleşip yerleşmemesinde
düğümleniyor.
Şayet bir ülkede halk iradesi ikinci
plana itiliyorsa orada demokrasi kültüründen söz edemeyiz Orada olsa olsa
menfaat odaklarının yönetimden pay almak için yarıştıkları bir yapılanmadan söz
edilebiliriz ancak. Bir takım zinde güçlerin halk iradesi karşısında pişkin
tavır sergilemelerinin yegane sebebi demokrasi kültürünün olmayışı ve sivil
inisiyatif mekanizmalarının yeteri seviyelerde olmamasından kaynaklanmaktadır.
Düşünsenize eşyayı ayakta tutan sacayağıdır. Aynen öyle de demokratik yapılanmanın
sacayaklarından biri de hiç kuşkusuz sivil toplum ayağıdır. Ne var ki; böylesine mühim bir sacayağının bizim
ülkemizde tam takır işler halde olduğundan bahsedemeyiz. Hatta bir takım
manevralarla, sivil inisiyatif oluşumlar engellenip bertaraf edilebiliyor.
Bu arada dikkat etmemiz gereken husus; dışardan batı tipi demokrasi ithal ederken
kendi yerel değerlerimizi ihmal etmemek gerektiğidir. Malum, sosyolojik
hadiseler yerel değerlerden bağımsız değildir.
Dolayısıyla toplum kültürü dışlanarak tan demokratikleşme yönünde
adımlar atmak abesle işgal olacaktır. Dahası evrensel değerler yerel değerlerle
barışıklığı ölçüsünce anlam kazanır.
Aydınlarımızın çoğu halktan kopuk demokrasi
senfonisi çaldıkları için halk onları pek inandırıcı bulmuyor. Nasıl inandırıcı
bulsun ki, halka göbeğini kaşıyan
gözüyle bakılıyor. Belli ki halka tepeden bakmak çağdaşlık sanılıyor. Aydın hep
kendi bildik çalgısını çalıyor, toplumun sesine kulak vermemekte
kararlılıklarını sürdürüyor da. Oysa halkla iletişim sağlamayan hiç bir sistem
uzun süre ayakta kalamaz, çökmeye de mahkûmdur.
Demokrasi kültürü, hem idareci
nezdinde, hem aydın zaviyesinde, hem de halk içinde yaygınlaşıp dal budak
salması lazım. Aksi takdirde demokrasi bir söylem olmaktan öteye
geçemeyecektir. Zaten bizim gibi yarı gelişmiş ülkelerde demokrasinin kendisi
değil, sadece lafı vardır.
Kültürsüzlük zemini üzerine hangi
sistem inşa edilmeye çalışılırsa çalışılsın başarı şansı yakalaması mümkün
değildir. O halde demokrasinin doğru bir zemine oturtturulması gerekir. Gönül ister
ki; bir an evvel ileri demokrasi
seviyesine erişebilelim. Hatta çağlar üzerinden sıçrayıp kendi Rönesans'ımızı
kurabilelim, böyle bir düzeni kim
istemez ki?
Bu güne kadar halkın tercihlerini
göz ardı eden bir takım zinde güçler, kendi sığ sulta anlayışlarını demokrasi
diye yutturmaya çalışmışlardır. Toplum gerçeklerinden bihaber bildik malum
çevreler zaman zaman demokrasi havariliğine bile soyunmuşlardır. Fakat köprünün
altından epey sular akıp durulduktan sonra gerçek niyetleri ortaya çıkınca başka
kılıf arar oldular. Bu sefer laikliği vazgeçilmez prensip olarak ilan
etmişlerdir. Hoş doğrusu laikliği de doğru anlasalar gam yemeyiz, tanımlanmayan
veya tarif edilmeyen laiklik ilkesiyle vurun kahpeye rolünü üstlenmişlerdir. Bu
da yetmez cari laiklik anlayışıyla toplumu laik-anti laik diye iki kampa
bölmeye çalışmışlardır. Bir başka ifadeyle amacı, tarifi ve metodolojisi ortaya
konulmaksızın ileri sürülen bu kavramla toplumu balyozlamışlardır. Evet,
yediden yetmişe cümle âlem bilir ki balyozcular; amacı, tarifi ve metodolojisi
net bir şekilde ortaya konan kavramlardan hoşlanmazlar, belirsizlik her zaman
işlerine gelmiştir. Onlar belirsizlikten hoşlana dursunlar, yeter artık söz milletindir
diyen bu toprakların sağduyu insanları demokrasi, laiklik gibi kavramların
tarifini ve içeriğini ortaya koymak için çoktan işe koyuldular bile. Zaten bir
an evvel işe koyulmalı ki; bulanık sular durulup parlak yarınlar kurulabilsin.
Aksi tutum sergilemek, istismarcı çevrelerin ekmeğine yağ sürmek olurdu. O
halde toplumu belirsizlikten kurtarmak gerekiyor. Anlaşılan toplumlar çoğu kez
rengi ve biçimi belli olmayan kavramlara kurban edilmek suretiyle
cezalandırılıyor. Tarih bunu doğruluyor da. Şayet demokrasi kültürünün
yerleşmesini istiyorsak, önce kullanılan kavramların adı, sanı, biçimi,
gayesi, toplumca kabulü, metodu ve
uygulaması ortaya koymalıdır.
KUL HAKKI ACABA DEMOKRASİ
Mİ?
Bizim
kültürümüzde yerini alan “Kul hakkı” bilinci demokratik kültürü de aşan
bir nasstır. Hakeza komşusu açken tok yatan bizden değildir hadisi şerifte
buyrulan hassasiyette öyledir. Bundan da öte ilahi buyrukta ferman edilen; “Benim
huzuruma kul hakkıyla gelmeyin de, neyle gelirseniz gelin” hitabı bugünkü
demokrasinin çok üstünde bir anlayıştır. Toplum fertlerinin kendi aralarındaki
ilişkilerinin hakkaniyet ölçüleri çerçevesinde yürümesini tanzim edip bu konuda
eşitlik, adalet dersi veren tek din İslâmiyet’tir. Bizim demokratikleşme
uygulamalarından beklentimizde budur zaten. Dahası kimsenin kimseye kul
olmadığı, bütün suni putlardan uzak, adalette yarışın olduğu ve üstünlüğü
takvada arayan anlayış kabulümüzdür. Bakın bütün yolsuzlukların, rüşvetin ve
şaibelerin arkasında yatan asıl sebep “Kul
hakkı” bilincinin yokluğudur. Şayet kul hakkı insan hakları
çerçevesinde değerlendirilip evrensel değerlerin vazgeçilmez şartı olarak kabul
görürse biliniz ki; hemen hemen her
toplumda demokrasi kültürü hız kazanacaktır.
Dine karşı alerjisi olan zihniyetler kendi
kişisel ego ve menfaatlerini ön plana alarak tan saltanatlarını devam ettirmek
istiyorlar. Yani demokrasiden anladıkları şey kendi iç vehimleridir. Maalesef
halk iradesi ve menfaatini hiçe sayan bu zihniyetler, askeri vesayet
sisteminden güç alarak epey zaman ülkemiz üzerinde boza pişirmişlerdir. Ne
zaman ki; 28 Şubat Postmodern darbe akamete uğradı, işte o zaman bu leş kargalarının işleri kesat
gitmesiyle birlikte maskeleri düşüp soluğu Silivri'de almışlardır.
Bu gün yeniden
insanlık “dine dönüş” eğilimin içerisine girmiş gözüküyor. Sanki
kaybettiği değerleri tekrar yakalayabilmenin cehdi var beşeriyette. Bu konuda
ümit varız. Kaldı ki, bir zaman
Sovyetler Birliği gibi dinden uzaklaşan toplumlar da dine yöneliyor. Elbette ki bu gidişata Türkiye kayıtsız
kalamaz, bizimde bu eğilimden payımızı alacağız gün gibi aşikâr. Belki de inanç
üzerine kurulacak demokrasi dünyanın kurtuluşu olacak. Gerçekten de insanlık
şimdiye kadar hep sahte mabutların boyunduruğu altında inim inim inleyerek
bugünlere geldi, sancı çekmeye de devam ediyor hala. Bir türlü iki yakası bir
araya gelip parlak ufuklara, aydınlık yarınlara yönelme fırsatına
erişememiştir.
Günümüz
aydınların birçoğu dünyadaki bu gelişmeleri görmezden gelip, meseleyi akıl
çerçevesinde çözeceklerini sanıyorlar. Batı’da kilise sükûnet buldu da ne oldu
ki, bu ülkelerde intiharlar, homoseksüellik, uyuşturuculuk gibi sapkınlıklar
diz boyudur. Rönesans'ın sağladığı salt beyin fırtınasıyla maddi sütunlarını
inşa ettiler, ama bu arada ruh dünyalarını kaybettiler. Neyse ki, bunun farkına
varan Avrupa, yeniden hızla dine yönelip adım adım ruhunun susuzluğunu
giderecek akıl üstü ilahi soluğa koşuyorlar.
Peki ya biz? Maalesef
bizde inanç değerlerinden yoksun sırf kaba saba kuru akıl yoluyla meseleleri çözeceğimizin
hülyasındayız. Oysa akıl hikmet kazanınca işe yarıyor. Hikmet kazanmak içinde
inanca ihtiyaç var. Hikmeti olmayan akıl bir yere kadar yol arkadaşıdır. Şöyle
ki; aklın varacağı son menzil maddenin görünen yüzünün son noktasıdır, yani
varamayacağı veya ulaşamayacağı mekânlar da söz konusu. İşte kültürümüzün en
güzel yönü hikmeti ön plana alan akıl harcıyla yoğrulmuş olmasıdır. Biz biliyoruz ki; inançsız akıl, şüphe
girdabından kurtulamaz. Anlaşılan imanla
taçlanan akıl hem cesaret kaynağı, hem de kurtuluş kaynağı, gerektiğinde
dünyaya da meydan okuyabilecek bir meşale olabiliyor.
İnancı hesaba
katmaksızın yola çıkan birtakım aklı evvel aydın çevreler, şunu iyi bilsinler
ki; hiçbir zaman insanlığın özlediği hayatı sunamayacaklardır. Bir kere din
olgusunu hiçe saymışlar, nasıl bir yol izleyip de medeniyet kurabilirler ki?
Unutmayalım ki, medeniyetler para ile değil inançla kurulur. Şayet romantizm ve
aşk yoksa medeniyet de yok demektir. Onun için mevzuumuzun gereği diyoruz ki,
demokrasi kültürünü oluştururken din faktörünü görmezden gelemeyiz. Ruhu
olmayan her adım cesaretsizlik doğurduğu gibi demokratikleşmeyi de soluk kılar.
Zira toplum, inançlarıyla ayakta kalabiliyor. Toplum inançlar ağı ile örülü
adeta. Bu gerçeklerden hareketle; “Hakk nerede biz orada” ve “Halkın
sesi Hakk’ın sesidir” söylemini doğru buluyoruz. Bu yüzden toplumdan
bihaber her türlü dayatmayı demokrasiye vurulan en büyük darbe olarak
nitelendiriyoruz.
Milletin
teveccühünü ve kabulünü kazanmış her türlü sosyolojik bakış, demokrasi
kültürünü geliştirir. Demokratikleşme yolunda bunca uğraşımıza bir nokta koymak
istiyorsak, demokrasi kültürünü
yeşertmek gerekiyor.
Halkına
endekslenmiş, yerel ve evrensel değerlerin uyum içinde olduğu ortamlar hayır
hah kitleler olacağı muhakkak. Hâsılı
kelam illa da “demokrasi kültürü” diyoruz.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder