1 Ocak 2017 Pazar

EĞİTİMDE NERDEYİZ



EĞİTİMDE NERDEYİZ
SELİM GÜRBÜZER

           Biz mi çocuğun öğretmeni yoksa çocuk mu bizim öğretmenimiz sorusu hep sorula gelmiştir. Aslında araştırıldığında gelinen nokta itibariyle hepimiz çocukların öğrencisiyiz gibi gözüküyor. Bilhassa çağımız bilgi çağı olması hasebiyle çocuğun geleceğine karar veren biz değil, çocuklar karar vermekteler. Öyle ki; teknolojik gelişmelerde büyüklere taş çıkartacak kadar adapte olurluğunu gösteren yarının büyükleri bu çocuklar iyi ki de aramıza katılmışlar.  Otoritemiz sarsılır olsa da ortada kabullenmemiz gereken durum söz konusudur.  Madem biz eskiler çağın geldiği noktayı okuyamıyoruz, hiç olmazsa çocukların çağı okuma iradelerine saygı duyup onları yüreklendirmek gerekir.  Belli ki eski kuşak zihniyet alışkanlıklarını yenileyip değiştiremiyor, ama çocuklar öyle değil her yeniliğe merak salıyorlar bile. Dolayısıyla büyüklerin çocukların bu merakını gidermek için taleplerine kayıtsız kalmamalıdır. Zaten geleceğe ayak uydurmak için buna mecburuz da.
         Peygamberimiz (s.a.v) dünyaya gelen her insanın İslam fıtratı üzerine doğduğunu,  sonradan ebeveynleri onu Mecusi, Yahudi veya Hıristiyan yaptığını beyan etmişlerdir. Bu hadisi şeriften aynı zamanda fıtri kazanımların eğitim yoluyla değişebileceğinin mesajını da alıyoruz.  Anlaşılan insanın dünyaya adım atmasıyla birlikte başlayan eğitim mezara kadar devam eden bir süreci bağrında taşımaktadır.  Anne kucağında bir bebek daha henüz hiç bir program yüklenmemiş bilgisayar hard diski gibi bir beyne sahiptir. İşte bu noktada ilk eğitim yüklenmesi aile yuvasında start alıp sırasıyla çevre, okul, üniversite gibi aracı kanallarla devam etmektedir. Dolayısıyla bu süreçte karşılaştığımız her tür araç eğitim kurumu konumdadır.  Kaldı ki eşyanın bile kendi has bir öğreti bir dili var. Bu yüzden eşyanın tabiatına vakıf olabilmek adına laboratuvarlar kurulmuştur. Derken insanoğlu deneme yanılma yöntemiyle birçok şeyi öğrenebiliyor da.
         Malum sonradan kazanılan öğretiler aktarılmış bilgilendirmelerle sınırlıdır.  İşte eğitim ve öğretim arasındaki fark bu noktada ayrışır. Biri ömür boyu devam eder, diğeri de belirli mekânla sınırlı kalan bir öğrenme şeklidir. Öyle ki öğretim için tarih boyunca gerek düşünce okulları,  gerek Manastırlar, gerek Sinagoglar, gerekse Medreseler seferber olmuşlardır.  Nitekim bu yönde çaba sarf eden Antik Yunan’ın eğitmenleri filozoflar ve sofistlerdi.  Roma'da eğitim geneli kapsamasa da seçkin azınlığın tekelinde yürüyen bir mekanizmaydı.  Uzak Doğu’nun eğitmeni olarak ta Konfiçyüs ve Buda karşımıza çıkar. Hakeza eğitim Yahudiler de Hahamlar kontrolünde, İsevilerde ise papazlar eşliğinde yürütülür. Peki ya İslamiyet’te nasıl derseniz, malum İslamiyet’in doğuşuyla birlikte ilk eğitim Suffe ehlinin merkezinde cereyan etmiştir.  Nasıl cereyan etmesin ki tüm Peygamberler hem rehber hem de eğitmendir.       
        Her ne kadar kilise bilimi horlayıp giyotine vermişse de sonunda kazanan eğitim olmuştur. Şöyle ki, batıda uzun süre kilisenin kontrolünde cereyan eden eğitim birtakım sıkıntılara yol açıp yeni arayışa itmiştir. Özellikle Katolikliğin ortaya koyduğu katı kurallar Hıristiyanlıkta reforma sebep olmuş,  böylece Martın Luther gibi reformistler vasıtasıyla laik eğitim süreç gerçekleşip eğitim kiliseden devlet kontrolüne kaymıştır.  İslamiyet çağlar üstü bir konumda olması hasebiyle reforma gerek yoktu. Zaten dinimiz bilimsel gerçeklere ters düşmeyen en son kâmil bir dindir. Kaldı ki her mümin ilim nerede olursa alın diye teşvik edilir de. 
       Selçukluda Nizamül Mülk’ün kurmuş olduğu Nizamiye Medresesi günümüzün üniversite niteliğinde bir eğitim yuvasıydı. Keza Osmanlıda ki Süleymaniye, Selimiye, Fatih medreseleri de öyledir.  Hatta Enderun da böyledir.  İster adına medrese ister Enderun diyelim sonuçta bu eğitim ocaklarından mezun olanlar üç kıtada cihangir devletin oluşumuna katkıda bulunacak idareciler yetiştirebilmişlerdir.  Bu arada dillere destan Ahilik ocağımızda öteden beri boş durmamış o da alanında ehil meslek erbabı yetiştirmiş ocak olarak dikkat çekmiştir.  Düşünsenize ahiliğin üzerinden asırlar geçmesine rağmen bugün bile ahiliğin konuşuluyor olması ne derece mühim bir mesleki organizasyon olduğunu ortaya koymasına yeter artar da. 
         Eğitimde batıya yönelişimiz ise 1773 tarihi itibariyle başlamış, 1856 Islahat fermanıyla da Anayasa da yerini almıştır. Nitekim bugün Mekteb-i Sultan diye adından söz ettiren şu meşhur Galatasaray Lisesi o yıllarda Fransa’dan esinlenerek kurulmuştur. İşte o gün bugündür bu lise eğitim sistemimizin bir parçası olarak yoluna devam etmektedir.
       Cumhuriyet dönemine geldiğimizde ise eğitim yönünden dünya sıralamasında pekte iyi bir konumda olduğumuz söylenemez.  Bugün olmuş hala eğitim modelleri üzerinde tartışmaların devam etmesi bunu teyit ediyor. Bir türlü kalıcı bir eğitim modeli oturtturamadık. Nasıl oturtturulsun ki, baksanıza Osmanlı’daki Mahalli Sibyan Okulları Cumhuriyetle birlikte isim değişikliğine uğrayıp 5 yıl süreli ilkokul adını almıştır.  Bu da yetmez deyip ilkokullarımız beş yıldan sekiz yıla çıkartıp taşımalı eğitim manzaralarına şahit olduk. Derken eğitimde fırsat eşitliğinin tam aksine daha baştan kazananların belli olduğu bir eğitim modelinin içerisinde kendimizi bulduk.  Düşünsenize Türkiye genelinde ilköğretimde okuyan yaklaşık 10 milyon çocuğun 3 milyonu orta öğretimde okur durumda,  bu 3 milyon genç insanında ancak 1 milyonu üniversitede okuma fırsatı bulabilmektedir. Hadi bundan vazgeçtik üniversiteyi kazanan öğrencilerinde düşünen ve düşündüğünü uygulayan analitik zekâlardan çok stadyum amigolarını aratmayacak tek tipte kuşaklar olarak mezun edildiğine şahit olduk.  Neyse ki Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi bir nebze olsun sular duruluverdi. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına seçilmeden önceki YÖK ortada mevcut rakamları görmezden gelip hükumetin yeni üniversitelerin açılması yolunda ki iradeyi engelleme yoluna gidip gençlerin geleceğini kararttığı herkesin malumu. Onlar farkında olmasalar da milletimiz her şeyin farkındaydı. Üstelik Türkiye insanının onda biri ancak üniversitede okuma şansını elde ederken diğerleri heba edilmekteydi. O yıllarda YÖK bilimsel üs olarak fonksiyon icra etmesi gerekirken,  ideolojik reflekslerle hareket etmekteydi. Türkiye’de her defasında YÖK’ün uygulamaları eleştirilmesine rağmen bu konuda adım atılamıyordu. Çünkü karşımızda kapalı toplumlarda uygulanan baskıcı sistemlere rahmet okutturacak sözde akademik kurul vardı. Oysa gençler kol kola okul kantinlerinde, bahçelerinde beraber güle eğlene gezdikleri halde bir zamanlar YÖK genç kızlar için özel ikna odaları kurup beyinlerini yıkama uygulamalarına başvurması iğrenç bir trajik olaydı.
          Bakalım eğitimde bunca yaşanan arayıştan sonra 4+4+4 sistemi yeni bir ufuk açacak mı, açarsa ne ala, açmazsa bu konu daha çok su götürür gibi. Yinede büsbütün ümidimizi yitirmiş sayılmayız. Sanki eğitimde bütçeden büyük pay ayrılması, kara tahtaların yerini akıllı tahtaların alacağı, katsayı adaletsizliğin giderilmesi, komünist Demirperde ülkelerinden kalan her sabah çocuklara andın nakarat halde söyletilmesine son verilmesi, çocukların daha çocukluğunu yaşamadan test yarışına koşturma amaçlı dershanelerin ıslah edilip okullaştırmaya yönelik dönüştürme çabaları gibi daha birçok girişimler eğitimde insanımıza nefes aldıracak gözüküyor.
         Velhasıl; çağdaş eğitim insanın şekliyle uğraşmaz, direk beyni ile ilgilenir. İnsanımız, yapılan bu muameleyi hak etmiyordu. Zira bizim insanımız necip bir milletin neslinden geliyor, biz ceddimizden hürriyet ortamında eğitimin verimli olabileceğini öğrenmiş kuşaklarız. İnşallah bu vahim manzaraları bir daha yaşamayız.

         Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder