EĞİTİMDE NERDEYİZ
SELİM GÜRBÜZER
Biz mi çocuğun öğretmeni yoksa çocuk mu bizim
öğretmenimiz sorusu hep sorula gelmiştir. Aslında araştırıldığında gelinen
nokta itibariyle hepimiz çocukların öğrencisiyiz gibi gözüküyor. Bilhassa
çağımız bilgi çağı olması hasebiyle çocuğun geleceğine karar veren biz değil, çocuklar
karar vermekteler. Öyle ki; teknolojik gelişmelerde büyüklere taş çıkartacak
kadar adapte olurluğunu gösteren yarının büyükleri bu çocuklar iyi ki de
aramıza katılmışlar. Otoritemiz sarsılır
olsa da ortada kabullenmemiz gereken durum söz konusudur. Madem biz eskiler çağın geldiği noktayı
okuyamıyoruz, hiç olmazsa çocukların çağı okuma iradelerine saygı duyup onları
yüreklendirmek gerekir. Belli ki eski
kuşak zihniyet alışkanlıklarını yenileyip değiştiremiyor, ama çocuklar öyle
değil her yeniliğe merak salıyorlar bile. Dolayısıyla büyüklerin çocukların bu
merakını gidermek için taleplerine kayıtsız kalmamalıdır. Zaten geleceğe ayak
uydurmak için buna mecburuz da.
Peygamberimiz (s.a.v) dünyaya gelen
her insanın İslam fıtratı üzerine doğduğunu,
sonradan ebeveynleri onu Mecusi, Yahudi veya Hıristiyan yaptığını beyan
etmişlerdir. Bu hadisi şeriften aynı zamanda fıtri kazanımların eğitim yoluyla
değişebileceğinin mesajını da alıyoruz.
Anlaşılan insanın dünyaya adım atmasıyla birlikte başlayan eğitim mezara
kadar devam eden bir süreci bağrında taşımaktadır. Anne kucağında bir bebek daha henüz hiç bir program
yüklenmemiş bilgisayar hard diski gibi bir beyne sahiptir. İşte bu noktada ilk
eğitim yüklenmesi aile yuvasında start alıp sırasıyla çevre, okul, üniversite
gibi aracı kanallarla devam etmektedir. Dolayısıyla bu süreçte karşılaştığımız
her tür araç eğitim kurumu konumdadır.
Kaldı ki eşyanın bile kendi has bir öğreti bir dili var. Bu yüzden
eşyanın tabiatına vakıf olabilmek adına laboratuvarlar kurulmuştur. Derken
insanoğlu deneme yanılma yöntemiyle birçok şeyi öğrenebiliyor da.
Malum sonradan kazanılan öğretiler
aktarılmış bilgilendirmelerle sınırlıdır.
İşte eğitim ve öğretim arasındaki fark bu noktada ayrışır. Biri ömür
boyu devam eder, diğeri de belirli mekânla sınırlı kalan bir öğrenme şeklidir.
Öyle ki öğretim için tarih boyunca gerek düşünce okulları, gerek Manastırlar, gerek Sinagoglar, gerekse
Medreseler seferber olmuşlardır. Nitekim
bu yönde çaba sarf eden Antik Yunan’ın eğitmenleri filozoflar ve
sofistlerdi. Roma'da eğitim geneli
kapsamasa da seçkin azınlığın tekelinde yürüyen bir mekanizmaydı. Uzak Doğu’nun eğitmeni olarak ta Konfiçyüs ve
Buda karşımıza çıkar. Hakeza eğitim Yahudiler de Hahamlar kontrolünde,
İsevilerde ise papazlar eşliğinde yürütülür. Peki ya İslamiyet’te nasıl
derseniz, malum İslamiyet’in doğuşuyla birlikte ilk eğitim Suffe ehlinin
merkezinde cereyan etmiştir. Nasıl
cereyan etmesin ki tüm Peygamberler hem rehber hem de eğitmendir.
Her ne kadar kilise bilimi horlayıp giyotine
vermişse de sonunda kazanan eğitim olmuştur. Şöyle ki, batıda uzun süre
kilisenin kontrolünde cereyan eden eğitim birtakım sıkıntılara yol açıp yeni
arayışa itmiştir. Özellikle Katolikliğin ortaya koyduğu katı kurallar
Hıristiyanlıkta reforma sebep olmuş,
böylece Martın Luther gibi reformistler vasıtasıyla laik eğitim süreç gerçekleşip
eğitim kiliseden devlet kontrolüne kaymıştır.
İslamiyet çağlar üstü bir konumda olması hasebiyle reforma gerek yoktu. Zaten
dinimiz bilimsel gerçeklere ters düşmeyen en son kâmil bir dindir. Kaldı ki her
mümin ilim nerede olursa alın diye teşvik edilir de.
Selçukluda Nizamül Mülk’ün kurmuş olduğu
Nizamiye Medresesi günümüzün üniversite niteliğinde bir eğitim yuvasıydı. Keza
Osmanlıda ki Süleymaniye, Selimiye, Fatih medreseleri de öyledir. Hatta Enderun da böyledir. İster adına medrese ister Enderun diyelim sonuçta
bu eğitim ocaklarından mezun olanlar üç kıtada cihangir devletin oluşumuna katkıda
bulunacak idareciler yetiştirebilmişlerdir.
Bu arada dillere destan Ahilik ocağımızda öteden beri boş durmamış o da
alanında ehil meslek erbabı yetiştirmiş ocak olarak dikkat çekmiştir. Düşünsenize ahiliğin üzerinden asırlar
geçmesine rağmen bugün bile ahiliğin konuşuluyor olması ne derece mühim bir
mesleki organizasyon olduğunu ortaya koymasına yeter artar da.
Eğitimde batıya yönelişimiz ise 1773
tarihi itibariyle başlamış, 1856 Islahat fermanıyla da Anayasa da yerini
almıştır. Nitekim bugün Mekteb-i Sultan diye adından söz ettiren şu meşhur
Galatasaray Lisesi o yıllarda Fransa’dan esinlenerek kurulmuştur. İşte o gün
bugündür bu lise eğitim sistemimizin bir parçası olarak yoluna devam
etmektedir.
Cumhuriyet
dönemine geldiğimizde ise eğitim yönünden dünya sıralamasında pekte iyi bir
konumda olduğumuz söylenemez. Bugün
olmuş hala eğitim modelleri üzerinde tartışmaların devam etmesi bunu teyit
ediyor. Bir türlü kalıcı bir eğitim modeli oturtturamadık. Nasıl oturtturulsun
ki, baksanıza Osmanlı’daki Mahalli Sibyan Okulları Cumhuriyetle birlikte isim
değişikliğine uğrayıp 5 yıl süreli ilkokul adını almıştır. Bu da yetmez deyip ilkokullarımız beş yıldan
sekiz yıla çıkartıp taşımalı eğitim manzaralarına şahit olduk. Derken eğitimde
fırsat eşitliğinin tam aksine daha baştan kazananların belli olduğu bir eğitim
modelinin içerisinde kendimizi bulduk. Düşünsenize
Türkiye genelinde ilköğretimde okuyan yaklaşık 10 milyon çocuğun 3 milyonu orta
öğretimde okur durumda, bu 3 milyon genç
insanında ancak 1 milyonu üniversitede okuma fırsatı bulabilmektedir. Hadi bundan
vazgeçtik üniversiteyi kazanan öğrencilerinde düşünen ve düşündüğünü uygulayan
analitik zekâlardan çok stadyum amigolarını aratmayacak tek tipte kuşaklar
olarak mezun edildiğine şahit olduk.
Neyse ki Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi bir nebze olsun sular
duruluverdi. Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığına seçilmeden önceki YÖK ortada
mevcut rakamları görmezden gelip hükumetin yeni üniversitelerin açılması
yolunda ki iradeyi engelleme yoluna gidip gençlerin geleceğini kararttığı
herkesin malumu. Onlar farkında olmasalar da milletimiz her şeyin farkındaydı.
Üstelik Türkiye insanının onda biri ancak üniversitede okuma şansını elde
ederken diğerleri heba edilmekteydi. O yıllarda YÖK bilimsel üs olarak
fonksiyon icra etmesi gerekirken,
ideolojik reflekslerle hareket etmekteydi. Türkiye’de her defasında
YÖK’ün uygulamaları eleştirilmesine rağmen bu konuda adım atılamıyordu. Çünkü karşımızda
kapalı toplumlarda uygulanan baskıcı sistemlere rahmet okutturacak sözde
akademik kurul vardı. Oysa gençler kol kola okul kantinlerinde, bahçelerinde
beraber güle eğlene gezdikleri halde bir zamanlar YÖK genç kızlar için özel
ikna odaları kurup beyinlerini yıkama uygulamalarına başvurması iğrenç bir
trajik olaydı.
Bakalım eğitimde bunca yaşanan
arayıştan sonra 4+4+4 sistemi yeni bir ufuk açacak mı, açarsa ne ala, açmazsa
bu konu daha çok su götürür gibi. Yinede büsbütün ümidimizi yitirmiş
sayılmayız. Sanki eğitimde bütçeden büyük pay ayrılması, kara tahtaların yerini
akıllı tahtaların alacağı, katsayı adaletsizliğin giderilmesi, komünist Demirperde
ülkelerinden kalan her sabah çocuklara andın nakarat halde söyletilmesine son
verilmesi, çocukların daha çocukluğunu yaşamadan test yarışına koşturma amaçlı
dershanelerin ıslah edilip okullaştırmaya yönelik dönüştürme çabaları gibi daha
birçok girişimler eğitimde insanımıza nefes aldıracak gözüküyor.
Velhasıl; çağdaş eğitim insanın şekliyle
uğraşmaz, direk beyni ile ilgilenir. İnsanımız, yapılan bu muameleyi hak
etmiyordu. Zira bizim insanımız necip bir milletin neslinden geliyor, biz
ceddimizden hürriyet ortamında eğitimin verimli olabileceğini öğrenmiş
kuşaklarız. İnşallah bu vahim manzaraları bir daha yaşamayız.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder