2 Ocak 2017 Pazartesi

DEMOKRASİ VE İTAAT




                        DEMOKRASİ VE İTAAT
                       SELİM  GÜRBÜZER

            Batının geçmişine baktığımızda sicili pekte parlak gözükmüyor, o sıralar hatta şu sıralar hak ve hukuk düzeninden anladığı kuvvettir. Keza kuvveti de vahşet üzerine kuruludur. O kadar vahşette ileri gittiler ki, insanları acımasızca gladyatör aslanlara parçalatmaktan yüksünmemişlerdir. Kelimenin tam anlamıyla batı kendi dindaş ve soydaşlarına adalet ve hürriyeti bile çok görmüşlerdir. Bu yüzden Roger Graudy; “Batının getirdiği hal çareleri iflas etmiştir” demekten kendini alamamış ve: “İslâm haksızın kolunu indirecek tek kuvvettir” beyanında bulunmuştur. Gerçekten de tarih bu gerçeği doğruluyor da.  Nitekim bizim kuvvetimiz; İlay’ı kelimetullah için Nizam-ı âlem üzerine neşvünema bulmuştur.
         Malum, demokrasi kavramının yüzlerce tarifi ve bir o kadar da değişik uygulamalarının olduğunu bilmeyen yoktur. Buna rağmen kendi kültür kodlarımızda mevcut olan demokratik zihniyet anlayışını görmemezlikten gelinip habire kökü dışarıda statükocu görüşlere merak salınıyor. Her nedense bazı çevreler, demokratik haklar, sosyal demokrat, demokratik katılım gibi kavramları ortaya koymasına koyarlar da, iş ciddi boyut kazandığında bir anda U dönüşü yapabiliyorlar. Bakmayın siz onların çağdaşlıktan dem vurmalarına, onlar oldubitti demokrasi kavramından ürkmüşlerdir hep, daha çok derin güçlere sırtını dayamayı tercih etmişlerdir. Kaldı ki;  onların nezdinde halk, sadece seçimden seçime hatırlanan yığınlar olarak görülür.
         Dikkat edin, İngiltere, Hollanda, Danimarka ve İsveç’te “Taçlı Demokrasi”, Almanya, Fransa ve İtalya’da ise “Taçsız Demokrasi” vardır. Madem öyle,  Türkiye'de de bize özgü köklerimizle barışık demokrasi anlayışı ortaya koyabiliriz pekâlâ, neden olmasın ki? Bir bakarsın yeri geldiğinde hukukun üstünlüğünden dem vururuz, ama üstünlüğü savunulan hangi hukuk diye hiç sorup araştıranımız yok gibi.  Üstelik 100 seneyi aşkındır anayasa meselesiyle meşgulüz. Bir türlü anayasa tartışmalarını sona erdiremedik, hadi bundan vazgeçtik, daha henüz halkın vicdanıyla örtüşen sivil bir anayasamız bile yoktur. Elbette ki bu bir utanç tablosudur. Baksanıza hala rötuş yapılmış 12 Eylül anayasasıyla yolumuza devam ediyoruz.
            Bilindiği üzere 1924 Anayasası bütün kuvvetleri TBMM’de toplamıştı. Tabiî ki 1924 Anayasası’nı hazırlayanlar ilk başta ‘kuvvetlerin birleştirilmesi’ prensibini esas almıştılar, böyle yapmaya da mecburdular. Çünkü ortada İstiklâl Savaşı şartlarının önümüze koyduğu tablo vardı. 1961 Anayasasında ise ‘kuvvetler ayrılığı’ prensibi hâkim olmuştur. Yani, yasama, yürütme, yargı bağımsızlığı esas alınmıştır. Keza 12 Eylül Anayasası da bu ölçüyü rehber almıştır. Türkiye'de son zamanlarda 28 Şubat post modern darbeden palazlanmış bir takım zinde çevreler avaz avaz yargı siyasallaşmış deseler de, gerçek hiçte öğle değil. Gerçek olan; yargının eskisi kadar siyasete müdahale edemeyişinin getirdiği bir telaşla yapılan propaganda türünden bir sesleniş vardır.  Kaldı ki yargının gerçek anlamda bağımsızlığından söz edebilmek için evvela yargı erkinin tarafsız olması gerekir. Bu da yetmez halkın hür iradesiyle işbaşına gelmiş iktidarlara aba altından sopa gösterme hevesini tekrarlanmaması gerekir.  Dahası herkes haddini hududunu bilmeli ki, yeniden kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı militer güçlerden brifing alan yargı tablosu ortaya çıkmasın. Malum, kuvvetler ayrılığı prensibinin gereği; Anayasa, seçim kurulu, devlet başkanı, yargı ve hükumet demokrasinin şekli müesseseleri olarak dizayn edilirken diğer ayağını da halk oluşturur. Ancak halkın sesini duyurabilmesi için sivil toplum modeli çerçevesinde örgütlenmesi icab etmektedir.  İşte böyle bir yapılanma karşısında ister istemez idare edenler kendilerine çeki düzen verip adil olmak zorunda kalacaktır. Zaten böylesi idareye kavuşan halkta adalet karşısında itaatkâr olacaktır. Demek ki;  demokrasi dış yönüyle şekillenmesi yetmez,  muhteva da (öz) önemlidir. İç güzel olunca elbette ki dışta güzel olacaktır.
           Anlaşılan; ‘Kuvvetler ayrılığı’ prensibi otoritenin kötüye kullanılmasını önlemek için vardır, ‘kuvvetlerin birleştirilmesi’ kaidesi de hürriyet ve hakların istismar edilmesini önlemek için vardır. Belli ki;  ihtiyaca binaen biri otokrasiye karşı diğeri de anarşiye karşı emniyet sübabı olarak düşünülmüştür. Nitekim meşrutiyet fikri kuvvetler ayrılığı prensibine dayanarak tan ortaya çıkmıştır. Hatta Tanzimat’ın kaynağında da bu fikir yatar. Kelimenin tam anlamıyla kuvvetler ayrılığı prensibi otorite buhranı dönemlerinde gündeme gelmiş bir düşüncedir.
            Malum olduğu üzere Montesquieu’nin kuvvetlerin ayrılığıyla ilgili fikirleri siyaset dünyasında çok büyük yankı bulmuş ilkelerdir. Ancak bu ilke XVII. asırda monarşi otoritesini yıkmak için ortaya atılmıştı. O sıralar demokrasi hak getire,  daha çok Hitler öncülüğünde Führerci anlayış hâkimdi. Neyse ki Avrupa’yı kasıp kavuran uzun süren çalkantıların akabinde Führerci oluşumlara engel olmak adına kuvvetler ayrılığı prensibi siyaset dünyasında yerini alabilmiştir. Şef’e tapınma ya da lidere tapınma sadece Hitler üzerinde gerçekleşmiş değildi,  bütün totaliter ideolojilerin vazgeçilmez tutkusundan doğmuştur.
         Otokrasi ve demokrasi taban tabana zıt ikili kavramlardır. Zira demokrasi gücünü halk iradesinden, otokrasi ise tarihin iradesinden güç alır. Sonuçta güç nerden alınırsa alınsın mühim olan adalettir. İşte bu yüzden Kur’an’ı Kerim; “Bu makamda nusret ve hâkimiyet hak olan Allah’ındır!” hükmünü ortaya koymuş ve hiç bir makamın Allah’ın mülküne tahakküm kurmasına izin veremeyeceğini bildirmiştir. İster otokrasi kanalıyla isterse demokratik yollardan iktidara gelinsin, Ulu’l Emr (idareci) sadece hükümleri icraya memur vasıtadır, gaye değildir. Zaten günümüz dünyasında gerçek anlamda demokrasi, yani tam demokrasi örneği yoktur. Aslına bakılırsa çoğunluğun azınlığı idare etmesi fıtri nizama aykırıdır. İslâm’da yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya karşılıklı oto kontrol söz konusudur. İdare edenlerle idare edilenler adeta fıtri nizam gereği birbirini karşılıklı denetleyecek pozisyon alırlar.  Dahası İslam, bir tür otokontrol sistemine dayanan bir yönetim modelini ortaya koymuştur. Bakın, Hz. Ömer (r.a.)’in; şayet doğruluktan ayrılırsam sözüne karşılık arkadaşları; “Ya Ömer seni kılıcımızla düzeltiriz” ifadeleri asrısaadette karşılıklı oto kontrolün olduğunun tipik misalinin gösterir.
       İslâm’da idare edenler umum-u efkârın kontrolü altında olduğu gibi, umum-u efkâr da (kamuoyuca) kanunlara riayet etmekle mükelleftir. Günümüz dünyası daha henüz mükemmel bir demokrasiye kavuşmuş değil, asrısaadet hayatın gerisindedir hala. Gerçekten de ashabın hayatında karşılıklı otokontrole dayanan mükemmel bir nizamın varlığını görmek mümkün. Nitekim böylesi bir modelde çoğunluğun azınlığı idare etmesi söz konusu değildir. Hem çoğunluğun, hem de azınlığın katılımını sağlayacak gerçek demokratik anlayış esastır. Maalesef günümüzde liberalizm; sırf idare edilenlerin, otokrasi ise sırf idare edenlerin lehine tavır almaktadır.  İslam öyle değil, toplumu oluşturan bütün kesimleri kucaklayan bir anlayışı ortaya koyar. Tabii insanlık bu anlayıştan epey uzak kalalı parayı putlaştıran toplumlar kapitalizmin boyunduruğunda, emeği ve kolektivizmi tabulaştıranlar komünistlerin hükümranlığı altında, devleti ilahlaştıran toplumlarda faşizmin pençesi altında helak olmuşlardır. Şayet kendilerini seçkin diye kendini tanımlayan bir avuç elit tabaka, ideolojilerin peşinden koşturacağına halkın peşinden koştursalardı belki de böyle hazin manzaralarla karşılaşmayacaktık. Ne zaman ki halkla kaynaşırlar, o zaman gerçek demokrasi ortaya çıkabilir diye umuyoruz.
           İnsanlık bugün şu üç başrolde oynayan aktörlere kurban edilmektedir:
            - Para babası,
            - Politikacı,
            - Anarşist.
            Toplumları ilim, tefekkür ve demokratik anlayış yönetmiyor,  bu üçlü aktör idare ediyor dersek yeridir. Böylesi bir idari mekanizmayla ülke halkları sürekli aldatılmış oluyor. Madem öyle, ne aldatan, ne de aldatan olmamak kaydıyla tabandan tavana, tavandan tabana dönüşümlü bir yapılanmaya geçmemiz gerekiyor. Aksi takdirde, aydınların aydınlatamadığı toplumu şarlatanlar aydınlatacaktır, bu kaçınılmaz.
            Gerçek demokratik yapılanmada devletin ideolojisi olmaz, ama ideolojik yapılanmalara fırsat verilir. Çünkü toplum içindeki farklılıkları zenginlik olarak görmek demokrasinin gereğidir. Devleti belli bir ideolojinin hizmetinde koşturması adil olmadığı gibi demokratikte değildir, olsa olsa bunun adı faşizanlık olur. Devletin farklı fikirler karşısında “hakem” olmasının yanı sıra vatandaşın sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda düzenlediği organizasyonlara destek verip halkın hizmetine koşup hadimlik rolü üstlenmesi şarttır. Dolayısıyla devlet eşit şart ve imkânlarda yarışan insanlara fırsat verip saygı duymakla gerçek demokratik işlevini yerine getirmiş olacaktır.
        Ehl-i sünnet âlimleri, devlet reislerinin adil, idari, siyasi ve askeri konulara vakıf aynı zamanda muktedir (iktidar sahibi), dirayetli kimselerden seçilmesi gerektiği üzerinde ittifak etmişlerdir. Ayrıca böyle liyakat sahibi devlet reislerine itaatin bi’l ittifak vacip olduğunu beyan etmişlerdir. Evet, itaat etmek başka, isyan etmek başkadır. Tarihi geçmişimize baktığımızda ulemamız hakikati daima itaat içinde aramıştır, isyanı hiç bir şekilde tasvip etmemiştir. Kaldı ki itaat içinde bile zulmü giderecek değişik fırsat imkânı (demokratik yollar), uygun şartlar ve meşru yollar bulunabiliyor. Nitekim Resûlullah (s.a.v.) bu manada; “Her kim emirin yapmış olduğu bir şeyi kötü görürse sabretsin (isyanla hareket etmesin). Çünkü her kim sultana (itaatten) bir arşın ayrılırsa, cahiliye ölümü ile ölür” buyurmuşlardır. Zaten bizim kültürümüz İslamın bu engin hoşgörü anlayışıyla yoğrulduğundan şükür, sabır ve iman gibi değerler medeniyet hamlemizin ana ruhunu oluşturmuştur. Buna rağmen zaman zaman bünyemize sirayet eden fitne virüsüyle değer aşınmasına uğramışız da.
        Bakın isyanların getirdiği ağır mesuliyet gerektiren bedeller şu örneklerde gizli. Nasıl mı?  Şöyle ki;
      -Şayet Endülüs şehzadeleri ülkelerini bölerekten baş çekmeselerdi,  bugün belki de Avrupa ve Fransa’dan söz edilmeyecekti.
      -Osmanlı’da iç kargaşalıklar olmasaydı, muhtemelen bugün Ortadoğu kaynayan kazan olmayacaktı.
       -Sahabe arasında içtihattan tevellüt eden ihtilaflar olmasaydı, belki de tarih Haçlı Seferleri’ne şahit olamayacaktı,  ya da yeryüzünde bir tek kilise bile kalmayacaktı.
            İşte sıraladığımız bu gerekçelerden de anlaşıldığı üzere itaat çok önem arz ediyor. Ancak İslâm, sultana itaati emretmekle beraber itaati kayda ve şarta bağlamamıştır.  İtaat ancak “Allah’ın emirlerine uyduğu müddetçe, yani isyanı gerektirmeyen meseleler için” söz konusudur. Rasulullah (s.a.v.); “Emirlerinizi hem neşeli hem kederli zamanlarınızda, hatta emirleriniz kendi nefislerini sizin nefisleriniz üzerine tercih etseler dahi onları dinleyecek ve itaat edeceksiniz. Ancak emirlerinizin açık bir küfrünü görmeniz ve onların küfrü hakkında Allah’ın kitabında kuvvetli delil olması halinde, onları dinlemeyeceksiniz” diye buyurmaktadır. İmam Nevevi bu hadisi şerifi söylerken şöyle der; “Yöneticilerle yönetim işleri hususunda münakaşa etmeyiniz. Ancak onlardan sarih küfür ve kesin bir münker görürseniz, bunu inkâr ediniz. Yani kabul etmeyiniz ve hakikati münasip bir dil ile söyleyiniz. Fasık ve zalim olsalar bile, onlara karşı ayaklanmak ve onlarla savaşmak tüm ulemanın İcma'sı ile haramdır.” Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.); “Cihadın en faziletlisi zalim sultana karşı hak kelamı söylemektir” hadisi şerifiyle meseleyi vuzuha kavuşturmuştur.
            Peygamberimiz (s.a.v.); “Allah’a isyan olan şeyde kula itaat edilmez. İtaat ancak maruftadır” buyurmuştur. Bu hadisi şerif şu olay üzerine varid olmuştur. Rasulullah (s.a.v)  bir orduyu yola çıkardığında başlarına da Ensar’dan birini komutan tayin edip itaat etmelerini tembih eder.  Kervan yola koyulup ilerlediğinde askerlere sinirlenen komutan, odun toplattırır ve büyük bir ateş yakmalarını söyler. Odunlar toplanıp yakılınca, askerlere kendilerini ateşe atmalarını emreder.
         Askerler şaşkın halde:
            “—Biz, Hz. Peygambere kendimizi ateşten korumak için tabii olduk. Bir de üstüne üstük ateşe mi gireceğiz” deyip emre uymazlar. Tabii durum vaziyet sefer dönüşünde Rasulullah’a (s.a.v) bildirilince Peygamberimiz askerlerin bu tavrının doğru olduğunu dile getirmiştir. Bu ve buna benzer misalleri Peygamberimizin varisi hükmünde âlimlerin yaşantısında da görmek mümkün. Bakın, İmam-ı Azam, Halife Mansur tarafından nice zulüm, işkencelere maruz kalıp hapishaneye girmesine rağmen halkı isyana teşvik etmemiş ve bir tek olsun huruç (başkaldırış) fetvası vermemiştir. Bilakis atıldığı hapishanede şehit düşmüştür. Niye derseniz, çünkü İmam-ı Azam, devlet erkânının zulümlerine destek ve alet olmak endişesiyle kadılık teklifini kabul etmemişti. Keza yine Halife Mu’tasım Billâh da İmam-ı Hanbelî’ye, Kuran’ın mahlûk (yaratık) olduğuna dair fetva vermeye zorlamış, tabii ki o büyük imam itaat etmemiş, isyana teşvik edici beyanda bulunmamıştır. Buna rağmen o da şehit edilmiştir. Yakın tarihimize baktığımızda ise Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri 28 sene hapis hayatı yaşamış, sürgün ve çilelere maruz kalmış, bununla beraber ne kendisi, ne de talebeleri isyana başvurmuşlardır. O hukuki yollardan müdafaa yolunu tercih etmiştir.  Bu da yetmez Said Nursi Hz.leri: “Risaleyi Nur talebeleri asayişin manevi bekçileridir” deyip nizam ve asayişi savunmuştur hep. Öyle de olması gerekirdi. Çünkü nizam ve asayişin zıddı anarşidir.  Zaten anarşi ve isyan ajandasında hukuk, kaide ve kurala yer yoktur, isyan bayrağı çekmek vardır. Başıboşluk, isyan ve başkaldırış anarşizmin ruhunu oluşturur.  Hele çok şükür ki; bizim kültürümüzde anarşizme prim verilmez. Şöyle ki; Elmalı Hamdi; “Gayri Müslimlerin idaresi altında yaşayan Müslümanların bile devlete isyan etmelerinin vacip olmadığını” beyan etmişlerdir.
            Fetevayı Hindiye eserinde ise bu hususlarda, yani nizamın sağlanmasında; “Emr-i Bi’l Marufu;  umera (devlet yöneticisi) elle, ulema (âlimler) dille, avam-ı nas (halkın genel seviyesi) kalple ifa eder” ifadeleri vardır. Zira Rasulullah (s.a.v.);  “Bir yerde kötülük gördüğünüzde elinizle, gücünüz yetmiyorsa diliniz ile buna da gücünüz yetmiyorsa kalbinizle buğz ediniz. Zira bu imanın en zayıf derecesidir” beyanları Fetevayı Hindiyye’deki açıklamaları teyit eder. Hadiste geçen “...imanın zayıf derecesi” hükmünü İmam-ı Nevevi; “Sevabın noksaniyeti” olarak tefsir etmiştir.
            Velhasıl; herhangi bir hadisi şerif ve ayeti kerimenin çıplak manasına bakıp ta anlamı işte budur diyemeyiz. Ayet ve hadislerin gerçek anlamlarını, neye işaret ettiğini anlamak için sahasında uzman, âlim ve içtihat şartlarına haiz ehil kimseler olmalı ki, ne manaya geldikleri anlaşılabilsin. Bu yüzden âlime başvurup ışık feneri edinmek gerekir.
                 Vesselam.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder