KUL DEVŞİRME SİSTEMİ
SELİM GÜRBÜZER
Fethedilen topraklardan himayemiz altına giren
gayrimüslim çocuklarını sarayda eğitmek suretiyle devlet kademelerinde görev
almalarına ve pek çok hizmet alanlarında topluma kazandırılmaya yönelik
sistemin adıdır kul devşirme sistemi. İşte bu yüzden kul devşirme sistemini Nizam-ı
âlem’e giden yolda destek donanım olarak görürüz. Ne var ki, XX. yüzyıl tarihçilerimizin birçoğu
kul devşirme sistemine önyargılı bakışla yaklaştıkları içindir Osmanlının yıkılış
sebebini bile buna dayandırmışlardır. Tabi
hal vaziyet böyle olunca tarihe bakışımız kâh yerme kâh övme ekseninde
seyretmektedir. Övme ya da yerme hiç
fark etmez, sonuçta her iki durumda da tarihe
tek kutuptan bakmak olur ki, bu tip bakışın hiçbir kimseye yarar getirmediği
gayet net açık ortada. Yok, eğer tarihi hadiselerin arka planına inip sebep-netice
ilişkisi çerçevesinde değerlendirmelerde bulunulmuş olsaydı, elbette ki asıl
derdimizin bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olduğu anlaşılacaktı. Tam aksine
hamasetle meseleleri hal yoluna koyacağımızı sanmışız. Oysa hamasetle nereye
kadar varabiliriz ki. Zaten hamasete kaçtıkça da kul devşirme sistemine neden bir
türlü akıl sır erdiremediğimiz kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor da.
Bilhassa yirminci asrın başlarında ulus devlet
söylemlerin baskın hale gelmesiyle birlikte ister istemez kul ve devşirme
sistemi hususunda maksadını aşan hamaset söylemlerde o derece artış kaydedecektir.
Derken Osmanlı arşivlerinde kayıtlı olan kul devşirme sistem üzerinde ilmi ve objektif
bilgi dokümanları gümbürtüye gidip yerini hamaset içeren değerlendirmelere bırakacaktır.
Şayet arşivlerimizi hakkıyla tarasaydık şemsiyemiz altına aldığımız gayrimüslim
çocukların Osmanlı sarayında belli bir eğitimden geçerek devletin en tepe noktalarına
nasıl yükseldiklerinin sırrına vakıf olabilirdik pekâlâ. Yani kul devşirme
sisteminin Nizam-ı âlem’e giden yolda en önemli stratejik bir hamle uygulaması
olduğunu fark etmiş olacaktık. Hadi bu stratejik deruniliği fark edemedik
diyelim, peki ya Osmanlının düşüş gerekçesini devşirmeciliğe dayandırmaya ne
demeli. Sanki düşüşümüzü devşirmelere dayandırdıkta
ne oldu, başımız göğe mi erdi? Daha da
ilginç olan Fuat Köprülü, İsmail Hamdi Danişment, Ziya Gökalp ve Nihal Atsız gibi
anlı şanlı kalemlerimiz bile bu koroya dâhil olup Osmanlının kul devşirme sistemine
reddiye döşemişlerdir. Aslında kul devşirme sisteminin Osmanlıyı çöküşe götüren
tek yegâne sebep olarak sunmakla kendi kendimizi aciz duruma sokmuş olduk,
doğrusu bu durum kanımıza dokunmakta da. Nasıl dokunmasın ki, güya kul devşirme sistemi içerisinden yetişen
bir avuç devlet erkânının koskoca Devlet-i Aliyye’yi çökerttiği çok rahatlıkla
fütursuzca söylenebiliyor. Hatta bu hususta bir bakıyorsun işi çığırtkanlığa
döküp meseleyi damarlarımızda dolaşan kana kadar taşıyanlar olabiliyor. Aman
Allah’ım devşirme kanı nasıl bir kansa güya günü geldiğinde bir anda hainlik
damarı çatlayıverdiğinde devleti içten içe çökertecek harekete dönüşebiliyormuş.
Dilin kemiği yok ya, yine bir bakmışsın tarihten bugüne yaşadığımız tüm
olumsuzlukların baş müsebbibi olarak devşirmeler gösterilebiliyor. Gerçekten
öylemidir dersiniz, oysa buna kargalar bile güler. Bikere kul devşirme sistemine
analitik bir gözle bakıp kritiğini iyi analiz edilmiş olsaydı devşirmelerin tıpkı
bizim gibi Türkçe konuşan, Türk gibi düşünen, Türk gibi refleks gösteren
insanlar olduğunu görecektik. Elbette ki sistem içerisinde birkaç sinsi hain çıkmış
olabilir, ama bu demek değildir ki tüm
devşirmeler hain unsurlardır. Hani “istisnalar kaideyi bozmaz” diyorduk, şimdi birden bire ne oldu da birkaç istisna
kabilden örneklerden hareketle asrın en akıl dolu projesi diyebileceğimiz böylesi
kul devşirme sistemini karalanabiliniyor.
El insaf, bari bize deyin ki elimizde devşirmeler hakkında öyle belgeler
var ki, bulundukları dönemlerde Boşnaklık, Sırplık, Hırvatlık vs. çatısı
altında örgütlenip devlete başkaldırmışlar. Hiç kuşkusuz böyle bir belge
sunamayacaklardır. Yoksa şunu mu
diyeceklerdir; devşirmeler Osmanlının yükselişinde tehlike teşkil etmiyordu ama
Osmanlı düşüşe geçince tehlikeli oldular. Şu iyi bilinmeli ki, Osmanlı
yükselişten düşüşe geçmesiyle birlikte sadece kul devşirme sistemi değil hemen
hemen tüm müesseseler güven kaybına uğramıştır. Hele bir devlet düşüşe geçmeye
dursun, bu düşüşle birlikte sistemi ayakta tutan tüm unsurların dejenerasyona uğrayıp
güven kaybına uğraması gayet tabii durumdur.
Hele birde buna tüm dünyada Fransız ihtilali müteakip dalga dalga
yayılan menfi milliyetçi rüzgârlarının toprağımıza sıçradığını düşündüğümüzde
çöküşümüz kaçınılmaz hal alırda. İşte bu güvensizlik ortamında imparatorluk
geleneğimiz içerisinde Türkçülük cereyanı yeni bir akım olarak doğar da. Ancak
bu yeni doğan akım tüm etnik unsurları bağrına basacak misyondan uzak akım
olarak dikkat çeker. Keza kul devşirme sistemine bakışı da birleştiricilikten
uzak bakış olacaktır. Ne diyelim, bu tür
ötekileştirici bakışlar çoğaldıkça tarihte devşirme kökenli her kim vezir
olmuşsa o’nu çok rahatlıkla hainlik kategorisine sokabiliyoruz. Örnek mi? İşte devşirme
kökenli Sokulu Mehmet Paşa gibi vezirlere yapılan haksız ithamlar bunun
teyididir. Oysa Veli Mahmut Paşa, Gedik
Ahmet Paşa, Arnavut devşirmesi Köprülü
ailesinden gelen paşalar gibi tüm devşirme vezirler kul sistemi içinde
yetişmiş, ama kendini Türk veya Osmanlı gibi hissedip devlete öyle hizmet
etmişlerdir. Dolayısıyla sırf bir devlet adamının etnik kökenine bakaraktan soy
sop faslı çerçevesinde hainlikle suçlamak objektif tarih anlayışıyla asla bağdaşmaz.
Belki içlerinde alçak, pısırık ve hiçbir kıymet değer ifade etmeyen devlet
adamı çıkmış olabilir, ama bu genele şamil kabul olmamalıydı. Her nedense birilerini
kimliklerine dayanaraktan ajan kışkırtıcı görme marifetmiş gibi bir tutum içerisine
girebiliyoruz. Oysa böyle bir tutum içerisine girmek acziyetin ifadesi bir
eğilimdir. Asıl er yiğit odur ki; tarihi
hadiseleri değerlendirirken eteğindeki tüm taşları sebep-netice çerçevesinde
ortaya döküp objektif veriler koyabilendir. Zira objektif veri ortaya
koyabilmek çok büyük çaba, çok büyük emek ve yorgunluk ister. Ama gel gör ki
her zaman olduğu gibi kolay olana kaçıyoruz hep. Üstelik adına da tarihçilik diyoruz.
Nasıl
ki günümüzde her aile evlatlarını en iyi okullarda okutmak çabası içerisine
girip gerektiğinde Avrupa da öğrenim görmesi için her türlü imkânlarını
seferber ediyorsa, aynen öylede Osmanlı döneminde de batı insanı, bizim o muhteşem medeniyetimizin cazibesine kapılıp
o dönemlerimizin üniversite hükmünde saraylarımıza girmek için can atmışlardır.
Çünkü saraylarımız saray olmanın ötesinde üniversite hükmünde külliyelerdi.
İşte bu yüzdendir ki Osmanlı sarayları batılının iştahını kabartıyordu. Zira
saraylarda kul devşirme sistemi çerçevesinde yetişip mezun olanlar subaşı,
sancak beyi ve beylerbeyi vs. görevlere gelebiliyordular. Derken bu sistemle
birlikte cihangir devlet olmuşuz da. Eğer böyle bir sistem olmasaydı farklı inanç
ve etnik kökene sahip insanları 600 yıl bir arada tutmamız mümkün olmayacaktı. Yani,
Cihangir Devlet aklı işi ta baştan sağlama
alarak bağrında taşıdığı unsurları dinine milliyetine bakmaksızın bu geniş
coğrafyada bir arada nasıl yaşanabileceğinin formülünü kul ve devşirme
sistemiyle çözüme kavuşturmasını bilmiştir.
Ne zaman ki cihan devletimiz XX. asrın
başlarında nükseden ulus devlet anlayışı söylemlerin etkisiyle tek tipe bürünür
işte o zaman kul devşirme sistemine de farklı gözle bakar hale geliriz de. Sadece devlet mi, elbette ki buna pek kıymetli
tarihçilerimizde buna dâhildir. Yine de biz kıymet değer tarihçilerimizin bu husustaki
ön yargılı yaklaşımlarına rağmen diğer konularla alakalı yayınladıkları eserlerine
gölge düşürmeyeceği kanaatindeyiz. Bu
yüzden hüsnü niyetimizi korumak arzusundayız. Zira bu hususta sadece tarihçilerimiz
yanılmış değil neredeyse tüm insanlık yanılmıştır. Sonuçta hakikat er geç gün
yüzüne çıkabiliyor. Çıkınca da malum, kazanan ön yargılı yaklaşımlar değil, objektif tarih anlayışı ve insanlığın
sağduyusu kazanmış oluyor.
Şu bir gerçek kul devşirme sistemi kendi
mantık silsilesi içerisinde iyi düşünülmüş bir model olmanın ötesinde, kesretten vahdete giden yolun ta kendisi de.
Şayet dert dava çokluk içinde birlik olmaksa, işte bunu en iyi şekilde uygulayıcısı
olan Osmanlı karşımızda duruyor ya, bu
yetmez mi? Hem de tarihin yapraklarını şöyle çevirdiğimizde Osmanlının deha
aklını devşirme sisteminin içerisinde tüm heybetiyle kodlu olduğunu görecek
şekilde yetecektir. Ecdadımız öyle akıl dolusu bir sistem kurmuşlar ki, zayıf
insanları yetiştirmek suretiyle güç oluşturulabiliyor. Besbelli ki kul devşirme
sistemi akıl gücümüzün göstergesi bir sistemdir. Nasıl akıl göstergemiz olmasın
ki, bikere kul taifesi deyince köle akla
gelir ki, işte biz bu köle taifesinden devletin yararına yönetici kazandırabiliyoruz.
Bakmayın siz öyle köle insanların zayıf görünmelerine, bikere eğitilmeleri hür insana
nazaran çok daha kolaydır. Eğitim
hususunda hür insana hükmetmek zor ama köle insan öyle değil, hemen emre amade
olacak şekilde kendini biçimlendirir. Adı üzerinde köle, fırsat sunulduğunda konumuna
konum katmak için çok çaba sarf ederekten her alanda bilinçlenecekleri muhakkak.
Nitekim Mimar Sinan gibi niceleri bu kul taifesinden çıkmışlardır. Yani, kul-devşirme
sistemi içerisinden nice sanatkâr, nice dehalar,
hatta sadrazamların çıkması bir kölenin neler yapabileceğinin bariz
göstergeleridir. Kelimenin tam anlamıyla
böylesi müthiş sistem için başlı başına bir medeniyet projesi dersek yeridir. Bakın,
Moltke ne diyor ‘Türkler kölelikte dahi garbın idrakinden çok daha ileri düzeydedir.’
Evet, Moltke’nin tespiti yerinde
bir tespit. İcabında bu tespit ‘abd-kul’
olmadan efendi olunamaz şeklinde de yorumlanabilir. Zira Osmanlı padişahları kendilerini
efendi görmedikleri içindir Allah’a köle reayanın hizmetkârıdırlar. Nitekim her
cuma selamlıkta askere ‘Gururlanma
padişahım senden büyük Allah var’ tempo tutturmakla halka hizmetkâr olduklarını
duyurusunu yapmaktalar. İşte bu
yüzden ‘abd’ olmadan efendi olunamaz
diyoruz.
Malumunuz Yüce Müberra Dinimizde; ‘Kölelerinize yediklerinizden yedirin,
giydiklerinizden giydiriniz demiş ve bir günah işlerseniz günahınıza kefaret
için köle azad ediniz’ düsturu
esastır. İşte bu düstur sayesinde İslam’ın
ışığında Devlet-i Aliyye uygulamalarımız toplumun en aşağı tabakasında
bulunması gereken köle için bile en yukarı mevkilere kadar yükselebilmesine
imkân verecek şekilde tezahür etmiştir. Hani ikide bir eğitimde fırsat ve imkân
eşitliğinden söz ederiz ya, bunu asırlar
öncesinde ecdadımız sistemini kurarak uygulamış ta. Nasıl mı? İşte kurduğu sistem sayesinde bir
bakıyorsun Mısırlı Ali Paşa kul sistemiyle sadrazam, Abaza olan Koca Hüsrev
Paşanın yetiştirdiği otuz üç köle paşa olabiliyor. Hatta kölelerden sekizi
müşavirliğe yükselmiş bile Tabii bitmedi, bu ve buna benzer daha nice örnekler
verilebilir pekâlâ.
Klasik
döneminin ürettiği kul devşirme sistemi günümüz dünyası eğitim bakımdan modern karşılığı
kolejler dersek yeridir. Şayet meselelere ön yargılı yaklaşacaksak saray
eğitimi o devrin şartlarında neyse bugünde kolejler aynı kategoride
değerlendirmeliydi. Öyle ya bir kısım Türk aydınları Osmanlının yıkılış sebeplerini
tek kaynağa bağlayaraktan, yani bütün kabahati dönme ve devşirmelerin
omuzlarına yüklerken, yine aynı mülahazalarla bir kısım çevrelerinde Türkiye’de
pek çok kolejlerin ajan okulları olarak faaliyet gösterdiklerini yazıp çizdiklerinde
neden sus pus olduklarını bir değil bin düşünmelerinde fayda var elbet.
Aslında
köleliğin kaynağı biz değiliz, çok eski kavimlere dayanır, yani bu çarpık
düzeni kucağımızda bulduk ama bize sadece ıslah etmek düştü. Düşünsenize bir
zamanlar İsrail oğulları tarafından savaşlarda ele geçen esirler işkenceyle öldürülmeye
maruz kalırlardı. Mısırlılar da köleyi maddi servetlerini artırmakta vasıta
olarak kullanırlardı. Hakeza İran’da toprak sahipleri halkı köle gibi
görürlerdi. Yunanlılarda ise değil köleler, filozoflar bile insanlık dışı zulümler altında
inlerdi hep. Nasıl mı? İşte Aristo’nun
şu sözlerinde kölenin tarifini görmek mümkün: “Ruhlu bir alet, canlı bir eşyadır. ”
Evet, bu sözler hiç tartışmasız Yunanın
köleye bakışını ortaya koyacak niteliktedir.
Dahası gerek Yunan olsun ve gerekse Roma olsun hiç fark etmez kölelik
sistemini çok katı ve son derece acımasız şekilde yürütmüşlerdir. Yunanlılar
sadece savaştan elde edilen esirlerden kurulu kölelik sistemiyle yetinseler pek
üzerinde durmayız, ama o kadar aç
gözlüler ki ayrıca sahil memleketlere baskınlar yaparaktan da sömürgeye dayalı
köle ticari ağı kurmuşlar bile. Sonuç olarak batıda kölenin hukuku yoktu
diyebiliriz. Başka daha ne diyelim, işte görüyorsunuz vahşi batı bu ya, bilhassa
Hz. İsa (a.s) sonrası öldürülünceye kadar her türlü işkenceye maruz kalan
köleliğin yanı sıra esir pazarında alınıp satılan, aynı zamanda bir çeşit köle alışverişine
dayalı bir sistem adım adım hayatın içinde tatbik edilirde.
Peki
ya Türkler ve Araplar? Malum, Türkler İslam
öncesi göçer-konar yapısının gereği kölelik sistemi görülmez. Araplarda ise kabileler arası savaşlarda ele geçen
esirler erkekse köle, kadınsa cariye adı altında en ağır işlerde çalıştırılırdı.
Neyse ki İslamiyet’in bir güneş misali Mekke semalarında doğmasıyla birlikte kölelik
müessesi hızla düzene kavuşarak insanlığın rahat nefes almasını beraberinde
getirecektir. Zira İslam dini savaşın dışında herhangi bir insanı alıkoyma,
kullanma, satmaya ve satın almaya dayalı sistemi tâ baştan men etmiştir. Şayet
savaş esirleri Müslümanlığı kabul ederse hem cizye alınmaz, hem de köle
muamelesi yapılmaz, sadece köle olarak kalır. Yok, eğer savaş esirleri Müslümanlığı
kabul etmezlerse cizye ödemeye mecbur tutulur, ödeme durumu olmayanlar ise köle
yapılırdı. Savaş dışında kelime-i tevhidi ikrar eden köle, köle değil bilakis
hür insandır artık. Ne diyelim, işte köleyi sultanla eşit kılan tek din İslam
budur.
İşin özü batıda kölenin hukuku söz konusu
değildir. İyi ki İslam dini bir güneş gibi insanlığın üzerine doğdu da toplumların
iliklerine kadar işlemiş olan kölelik sistemi ıslah edilerek kölelere hukuk
tayin edilir. Kaldı ki İslam’la birlikte ebedül ebed ölene kadar illa köle olarak
kalma şartı yoktur, bilakis belli
şartlar dâhilinde azad edilmesi söz konusudur. Ayrıca dinimizde köle
sahiplerine yediklerinizden, giydiklerinizden, içtiklerinizden veriniz hükmünün
yanı sıra eğitim ve öğretim imkânlarının aynısını kölelerinde yararlanmasını
getiren bir dizi kurallar da ön görmüştür. İşte bu nedenle Rasulullah (s.a.v)
vahyin ışığında; “Kölelere karşı iyi
davranmak bereket, kötülük yapmak ise şeamettir” beyan buyurmasının yanı
sıra “Emriniz altında bulunanlara kötü
davranan Cennete giremez” diye uyarı yapmayı da ihmal etmemiştir. Hele İslam dini cihan sathına yayıldıkça daha
ileri aşamalar da tıpkı Resulullah (s.a.v)’in kölesi Zeyd bin Harise’yi hiçbir
bedel karşılığı olmaksızın azad ettiği gibi Allah için köle azad etmeye de
teşvik etmiştir. Nitekim İslam tarihinde mevalinin (azatlıların) ilim sahibi, kumandan ve yönetici (devlet adamı) konumuna geldiği gerçeği
batı dünyasıyla aramızdaki farkı ortaya koymaya yeter artar da. Zaten bize
de bu yakışırdı. Bir başka ifadeyle bize insanı köle yapmak değil, tam aksine köleyi hürriyetine (azad etmeye) kavuşturmak, mevki, makam ve
ilim sahibi yapmak yakışır dı, zaten öyle de oldu. Dolayısıyla ne Amerika’nın siyahîlere
yaptığı zulüm, ne İngiltere’nin köle ticareti, ne de Fransa’nın 1685 tarihli ayrımcı
siyahî kanunu asla bizim tarzımız olamaz, yaraşmazda.
Velhasıl; İslam dini tek evrensel hakikatler kaynağıdır.
Bu böyle biline.
Vesselam.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder