HÜCREDEN ALLAH’A
SELİM
GÜRBÜZER
Evrimciler canlı oluşumunun tesadüfi
bir eser olarak ortaya çıkan bir hücre oluşumuyla start aldığını söyleye
dursunlar, oysa ki hücrenin bizatihi kendi varlığı evrimciler için ciddi bir
problem teşkil etmektedir. Onlara göre
cansız maddeler ya kimyasal reaksiyonlara girerek ya da şimşek çakması gibi
olağan üstü tabiat olayların etkisiyle ortaya çıkan bir takım karışımların
sonucunda hücre meydana gelmiş güya.
Oysa bu güne kadar cansız maddelerin canlıyı meydana getirecek herhangi bir
bilimsel deney gerçekleştirilememiştir. Her ne kadar Alman bilgini Ernst
Haeckell; “Bana su, kimyasal madde ve kâfi
derecede zaman verilirse insan yaratabilirim” anlamında maksadını aşan
sözler sarf etse de bugünkü bilimsel çalışmaların ortaya koyduğu gerçekler bu tür
maksadı aşan çıkışların kuru bir gürültüden öteye geçemeyecek çıkışlar olmaktan
başka bir anlam ifade etmeyecektir. Bikere canlı cansız varlıkların yaratılışından
bugüne tabiata ve insana yön verme bakımdan tabiat insanı değil, bilakis insan
tabiatı yönlendirip peşine takıp sürükleye gelmiştir hep. Öyle ki insanoğlu tabiatı
işleyerek kendine ekonomik alan oluşturduğu gibi ekonominin temelinde yatan pek
çok maddi elemanları avucunda tutarak adeta onunla istediği şekilde oyun
oynamasını bilmiştir. Yani öyle anlaşılıyor ki; oyun kurucu maddi elemanlar ve
eşyanın tabiatı değil, bizatihi insandır. Nitekim maddi elemanların oyun kuramadığı
şundan besbellidir ki canlılığın yapı taşları sayılan karbon, fosfor, azot,
potasyum gibi elementleri bir araya getirdiğimizde ortaya yeni bir canlı türü
ortaya çıkmayacağı gibi beklenin tam aksine atıl durumda çöp yığınlarını
andıran üst üste birikmiş atom bileşenleri kümesi bir durum ortaya çıkacaktır.
Malumunuz maddenin en küçük temel birimi atomdur.
Atomun yapısı incelendikçe bırakın atomun dış yüzünü atomun kendi içinde bile elektron, proton ve nötron denen
en küçük temel yapıların varlığı tespit edilmiştir. Nitekim bu temel yapının
merkezinde bulunan proton ve nötron taneciklerine nükleon denip, bu söz
konusu tanecikler birbirlerine sıkı sıkıya bağlı durumdalardır. Öyle ki, bu
sıkı sıkıya bağlılık Mevlevi dervişlerini aratmayacak bir şekilde elektronların
nükleon etrafında say yaptığı pervane oluş bağlılığıdır. Bir başka ifadeyle atomun tüm elemanlarıyla
birlikte kendi hal lisanıyla manevi zikir halkasını oluşturduğu bir pervane
oluştur bu. Şayet atomu zahiri yönüyle ele alırsak hakkında maddenin temelini
oluşturan bir yapıdır deriz, yok eğer manevi yönüyle ele alırsak hakkında ister
istemez zerreden küreye halka oluşturup kendi hal lisanıyla ‘Allah’ diyen bir yapıdır deriz.
Peki, atomların işi gücü yok, sadece
zikretmek midir işi gücü? Elbette ki kurulu halkasında zikir eylemenin yanı
sıra “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış” düsturunca
hareket eden bir döngü âlem iş gücüdür bu. Hele birkaç dervişane atom bir araya
gelmeye bir görsün, bir bakmışsın
birlikten kuvvet doğar misali bin bir türlü mamul madde (kimyasal madde)
üretebiliyorlar da. Sadece kimyasal madde mi üretirler, hiç kuşkusuz canlı
üretiminde de başı çeken en temel aktif elemandırlar. Yani bu demektir ki
canlının en küçük temel birimi olan hücre yapısının oluşumunda bile birinci
derecede etken unsur atom ve atom bileşenlerinin varlığını görüyoruz. Öyle ya, mademki
yaratılışta hamurumuz hammadde toprakla yoğrulmuş, o halde hücrenin temellerini
de atomların oluşturması son derece gayet tabii bir durumdur. Çünkü toprak tüm
element ve mineralleri bağrında taşıyan biricik toprak anamızdır. Dolayısıyla
bizim madde ile olan gönül bağımız materyalistler gibi sırf elle tutulur, gözle
görebileceğimiz türden ruhsuz varlıklar olarak değil, bilakis yoktan da vardan da öte Yaratıcı bir
var tarafından maddeye ruh üflenmesiyle alakalı gönül yanması bağ bir tutkudur
bu. İşte ateistlere bu noktada bizim itirazımız maddenin bu görünen yüzüne bu
denli niye değer verdiklerine değil, tam
aksine bizim itirazımız madde ve hücrenin yaratılışını inkâr edip kendi kendine
tesadüfen meydana geldiğini iddia etmelerinedir. Oysaki vücut sarayımızda
gözlemlediğimiz son derece mükemmel donatılmış hücre yapımızın tesadüfen
oluştuğunu iddia etmek doğrusu körü körüne akla ziyan bir tutumdur. Hani eskiden günümüzde ki gibi son derece
ileri düzeyde laboratuvar teknik ve cihazlar olmadığından hücrenin tüm
ayrıntılarına vakıf olunamamasını bir derece anlayabiliyoruz. Nitekim bu
yüzdendir ki o yıllarda hücreye basit bir protoplazma gözüyle bakılmıştır hep. Ama şimdi gelinen noktada elektron mikroskopların
keşfiyle birlikte hücrenin içerisinde ne var ne yok ayırt edebilecek bir
dünyada yaşıyoruz artık. İşte böylesi
bir gelişmişlik içerisinde bile hala hücre oluşumuna tesadüfi eser gözüyle
bakılıyorsa pes doğrusu. Baksanıza artık günümüz dünyasında bilimsel çalışmalar
hız kazandıkça ve vücut sarayımızı oluşturan hücre içerisinde kodlanmış daha
nice bilmediğimiz hücre elamanları birbiri ardınca gün yüzüne çıktıkça yaratılış
mucizesi karşısında “Allah” demekten
kendimizi alamayacağımız muhakkak. Hele
hücrenin içerisinde ki sır perdeleri aralandıkça bizler bu noktada adeta amino
asit, protein ve kromozomlarla hemhal olup en son perdede DNA ve RNA molekülleriyle
ünsiyet kurmuş oluruz da. Böylece bu ünsiyet bağıyla birlikte canlının
temellerini oluşturan hücreler bu kez günümüzün son derece gelişmiş teknolojik
cihazlarıyla adeta taramadan geçirilip didik didik etmek suretiyle GEN dünyasıyla
gerçek anlamda tanışıvermiş oluruz. Yetmedi, Gen dünyasını da taramadan geçirip
didik didik ettiğimizde genlerin belirli bir plan dâhilinde kısa tekrarlı
dizilimleriyle birlikte Deoksiriboz Nükleik Asidi (DNA’yı) nasıl oluşturduğu gerçeği ile de yüzleşmiş oluruz.
İşte sizde görüyorsunuz ya, hücre
elemanlarının her birini didik didik edip her defasında ortaya çıkan en ince
esrarlı ayrıntılar karşısında bizler “Allah” demekten kendimizi alamazken,
yaratılış gerçeğini inkâr eden evrimciler ise tam aksine ateizme kol kanat gerip
evrim ideolojisini insanlara kurtuluş reçetesi olarak göstermekten imtina
etmezler hep. Belli ki böylesi bir zihniyetin gerçekler karşısında görmedim,
duymadım şeklinde aklından zoru vardır.
Her neyse birileri kıt aklıyla hücrenin
tesadüfi eseri ortaya çıkmasından dem vura dursun bizim açımızdan hücre deyince
şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki; insan yumurtasının döllenmesinin
akabinde tek bir hücreye dönüştüğünü, ardından hücrenin bölünerekten çoğalmış hücreleriyle
dokuları ve organları oluşturduğu, doku ve organlarında tüm vücudu oluşturan en
temel mükemmel yaratılış eserinin adıdır. Dolayısıyla sadece isim olarak hücre
deyip basite almamak gerekir. Zaten istesek de basite alamayız, hele hücrenin yapısını derinlemesine incelediğimiz
de hücrenin birinci halkasını çekirdek oluştururken, ikinci halkasını
çekirdeğin içerisinde bulunan kromozomların oluşturduğunu gözlemleriz. Üçüncü
halkasını da malum kromozomların kutup kısımlarında yer alan heliks şeklinde
nükleik asit merdivenleri oluşturur ki, bu halka hepimizin yakından tanıdığı Deoxyribose
Nücleic Acid (DNA) molekülünden başkası değildir elbet. Derken, DNA’ların bir
araya gelmesiyle kromozomların oluştuğu, kromozomlardan sonra çekirdek ve en nihayetinde
çekirdekle birlikte cümbür cemaat hücrenin ana can damarlarını oluşturan bir
yapıyla yüzleşmiş oluruz. Yetmedi
hücrenin daha da derinliklerine indiğimizde elementlerin birtakım vücut
organlarının hücre yapılarında birtakım görevlerde bulundukları, bazılarında hiç bulunmadıkları, bazılarında
ise asıl canlıya hayatiyet kazandıran atomlar, element ve kompleks kimyevi
bileşikler şeklinde üçlü sacayağı oluşturduklarını gözlemlemiş oluruz. Hatta bu
söz konusu bileşikleri iki grup altında mercek altına alıp gözlemleyeceğimiz
verilere baktığımızda insan vücudunun Yaratıcı güç tarafından karbon, oksijen,
hidrojen ve azot olmak üzere dört ana temel madde üzerine bina edildiğini müşahede
etmiş bile oluruz. Hele bu söz konusu elementler arasında nevi şahsına münhasır
nitelikte diyebileceğimiz dikkat çeken gözde bir element vardır ki; o da
hepimizin yakından tanıdığı hem kendisiyle hem de diğer elementlerle kardeşlik
bağı kurma kabiliyette ve atom numarası 6 olan kimyasal elementin ta kendisi karbon
atomudur bu. Öyle ki karbon atomu bağ kuracağı bir yapıyla hemen ünsiyet kurmakla
mahir bir elementtir. Hatta azot, hidrojen ve oksijen gibi en temel elementlerde
buna dâhil olup onlarla da ortak güçlü bir bağ oluşturma kabiliyetine haiz
uzman elemanlardır. Ne diyelim, sizde görüyorsunuz ya kendinize dost örnek mi
arıyorsunuz, işte atom dünyasının kendi aralarında
kurdukları dostluk bağlar bunun en çarpıcı örneklerini teşkil edip önümüzde
sergilenmiş durumda zaten.
Evet, atom dünyasının dost kalbi olan
karbonun sırf atom olmanın ötesinde aynı zamanda Rabbü’l Âleminin canlı âleme
ikram ettiği son derece hayati öneme haiz ametal kimyasal bir elementtir. Bilindiği üzere elementler:
-Temel
elementler (O2, H2,
N, K, Na),
-İz elementler (K, Mn, I,
Al, Zn, Si, Bor, Flor vs.) olarak
iki ana başlık altında tasnif edilirken, bileşikler ise:
-Organik
bileşikler
-Anorganik bileşikler (Mesela H2O en mühim anorganik
bileşik olup tampon, eritici, ısıyı muhafaza ve buzun alttaki ısıyı sabit tutan)
olarak iki ana başlık altında tasnif edilir. Malumunuz bileşikler yüksek sıcaklıklarda
parçalara ayrılması hasebiyle madde ile sıcaklık arasında doğrudan bir ilişkisi
söz konusudur. Nitekim aşırı sıcaklıkta bileşikleri
bir arada tutan kuvvetler belli bir noktadan sonra herhangi bir fonksiyon icra
edemez hale gelebiliyor. Hele sıcaklık değerleri sınırı aşmaya bir görsün, mesela
bu söz konusu sınır 500 - 600 arası santigrat derece bir sıcaklık sınırını aşan
bir sınırsa vay o canlının haline, artık
bu noktadan sonra ne mümkündür ki o canlı hayatta sağ salim kalabilsin. Zira
yüksek sıcaklıkta proteinler bozularak birçok biyolojik olayların kontrol dışında
kalmasına yol açmaktadır. Hiç kuşkusuz had hudut ilkesi soğukluk içinde geçerlilik
arz eden bir kuraldır. Ancak bir takım istisnai kabilden kural dışı bazı
örneklerde vardır ki, mesela basil bakteri sporlarının -200 santigrat derece
civarlarında aylarca yaşayabildiği gözlemlenmiştir. Neyse ki meseleyi genel
kurallar çerçevesinde düşündüğümüzde şu bir gerçek çok aşırı sıcaklıklarda hiçbir
atom aktivasyon enerjisi gösteremediği gibi kimyasal reaksiyon oluşturamadığı
ya da bunun tam tersi aşırı termal soğukluğun
-50 veya -100 santigrat derecelerde seyrettiği bumbuz ortamlarda aktivasyon
enerjisi oluşturmayacakları bilinen bir gerçeklik kurallar bütünüdür. Aktivasyon olmayınca da ne atomlara
birbirleriyle karşılaşması mümkün hale gelir ne de reaksiyon oluşturmaları
mümkündür. Öyle ki atomlar arası ilişkilerde
bir bakıyorsun hem aşırı sıcaklık hem de aşırı donma durumlarında tüm
reaksiyonlar durma noktasına gelebiliyor.
Her neyse konumuz bağlamından koparmadan
kaldığımız yerden devam edecek olursak malum organik bileşikler de kendi
aralarında:
-Nükleik asitler,
-Nükleik asit haricinde kalan bileşikler,
-Karbonhidrat ve karbonhidrat türevleri,
-Lipit ve lipit türevleri şeklinde alt gruplar olarak tasnif
edilirler.
Bilhassa sıraladığımız alt grupların ikinci sırasında yer alan
nükleik asit haricinde kalan bileşikler genel itibariyle hücrelerin onarılması
ve gelişmesinde önemli yapı taşı olup bunlar da yapılarına göre “protein
ve protein türevleri” şeklinde
tasnif edilirler. Proteinler malum hücre
yapılarına katılma, fonksiyonel
görev üstlenme ve enerji
oluşturma yönünde aktif rol oynayan moleküllerdir.
İşte yukarda sıraladığımız gerek atom bazında gerekse bileşik bazında
molekül, element ve bileşik türünden akla gelen her ne karışım varsa hepsini
devasa büyüklükte buhar kazanlar içerisine atıp canlı oluşumuna yönelik elde ne
var ne yok tüm metotlar devreye sokulsa da asla ve kat’a bir canlı modeli
ortaya konulamayacaktır. Hem siz kim canlı yaratmak kim, sizin haddinize mi düşmüş canlı yaratmak,
bikere sil baştan canlı yaratmak fiili yaratıcı güce has bir keyfiyettir. Maalesef
yaratmak fiilinin Allah’a mahsus sıfat olduğu bu güruha defalarca
söylenilmesine rağmen huylu huyundan vazgeçmez misali hadlerini aşıp bugüne dek
hep yaratıcılığa soyunmuş pozisyon almışlardır. Hiç boşa heves etmesinler, değil insan
yaratmak, en küçük bakteri ve virüsü
bile yoktan var edip yaratmaya güç yetiremeyeceklerdir. Hem nasıl güç yetirebilsinler ki, baksanıza maddenin en küçük temel birimi
atomlar bile Yüce Allah’ın “Ol” emri
olmaksızın yerinden kıpırdayamaz haldedirler. Zira her kıpırdayış “Ol” deyince oluverip kıpırdamakta, bunun
dışında kendi kendine oluvermek zaten eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. Dolayısıyla
bir şeyi yaratmak kulun bileceği ve yapacağı bir iş değil, tamamen halikın ezeli ilmiyle bileceği ve
yaratacağı bir iştir. İşte görüyorsunuz mikro âlemin hem element bazında
konumu var hem bileşik bazında özel yeri vardır. Öyle ki canlının en küçük
temel birimi olarak addedilen hücrenin element bazında incelendiğimizde
kimyasal yapısını oksijen, hidrojen,
karbon, azot, kükürt ve potasyum
gibi atomlardan oluşan “temel elementler” ile mangan, iyot, alüminyum, çinko ve silisyum gibi atomların
oluşturduğu “iz elementler” dünyasının
varlığını müşahede etmiş oluruz. Hakeza hücreleri bileşikler yönünde
incelendiğimizde ise bu kez organik ve inorganik bileşiklerden oluşan bir dünya
ile yüzleşmiş oluruz. Örnek mi? İşte susuzluğumuzu gidermek için içtiğimiz su inorganik
bileşikler dünyasının en önemli göze çarpan ab-ı hayat elemanı olarak örnek teşkil
ederken, nükleik asit ile nükleik asitlerin dışında kalan protein, protein
türevleri, karbonhidrat ve karbonhidrat türevleri, lipit ve lipit türevleri ise
organik bileşiklerin en gözde örneğini teşkil ederler.
Malumunuz canlı organizmaların en
önemli temel bileşenlerinden proteinler analiz edildiğinde gerek hücre
içerisinde fonksiyonel oluşlarıyla gerekse enerji oluşturmalarıyla hayati derecede
öneme haiz bileşikler olarak konumlandıkları görülecektir. Peki, tüm bunlar iyi hoşta, böylesi hayati öneme haiz proteinlerin arka
planda yatan birinci derecede en temel itici güç nedir derseniz, hiç kuşkusuz
20 harfli bir alfabe ile yazılmış, nitrojen,
karbon ve oksijenden oluşmuş, ayrıca dipeptit, tripeptit, polipeptit gibi değişken yan zincir
guruplarından müteşekkil amino asitlerden başkası değildir elbet. Tabii
buradaki alfabetik harf ifadesinden kastımız proteinlerin fibröz (lifler)
ve globüler (küresel) şeklinde
iki farklı yapı taşına veya alt tipe ayrılan yazılım programının ta kendisi bir
misyon üstlenmeleridir. Nitekim fibrin yapıdaki proteinlerin omuz verdikleri
misyona bir bakıyorsun hücreyi dayanıklı kılacak zarların oluşumunda yapı taşı görevi
ifa ettiklerini pekâlâ görebiliyoruz. Hatta
bu söz konusu yapı proteinlerinin dayanıklılık özelliğini sosyal hayatta
ayakkabıcı sektöründe kösele olarak kullanılan hayvan derisinin lifsel protein
dayanıklılığında da bu özelliğini gayet net bir şekilde görebilmekteyiz.
Globüler proteinler ise malumunuz enzimatik proteinler olarak misyon
üstlenirler. Ve bu tip proteinler lifli olmadığı için, yani küre şeklinde
olmaları hasebiyle yapı malzemesi olarak kullanılmazlar, ancak globüler protein
moleküllerinin hücrenin sıvı ortamında daha yüzer ve daha reaksiyon
oluşturabilecek özelliğinden dolayı laboratuvar ortamında çok rahatlıkla kimyasal
deneylerde kullanılabilmekte. Ezcümle protein dünyasından anlaşılan o dur ki; yapı bakımdan proteinler; alfa amino asitler veya
bunun türevlerini kapsarken bileşik proteinler de bir basit proteinin diğer bir
madde ile enzime bağlı prostetik grup halinde birleşmesiyle ortaya çıkan bileşikleri
kapsayan bir yapıdır. Enzimler de malum genellikle
kısa veya globüler tipte protein molekülleri kapsamında ortaya çıkan bir yapıdır.
Şu bir gerçek; organik bileşiklerden
nükleon protein teşekkül ederken, nükleik asit veya bir birkaç proteinin birleşmesiyle de “DNA ve RNA nükleik asitler” oluşumu teşekkül etmekte. Şöyle ki prostetik grup
olarak bilinen nükleik asitler bir nükleon protein bir baz ile beş karbonlu
pentoz bileşiklerindeki bir nükleotide tekabül edip, bir nükleotide karşılık
gelen fosfat grubu ile birleştiğinde nükleotid yapıya bürünmüş bir halde ortaya
çıkmış olurlar. Derken bir yandan nükleotidlerin kondenzasyon
polimerizasyonuyla “nükleik
asit” oluşumu vuku bulurken, diğer yandan oluşan nükleik asitin proteinle birleşmesiyle de “nükleon protein” oluşumu vuku bulmuş olur.
Evet, proteinler
aminoasit adı verilen küçük moleküllerin kendine özgü bir tertip üzere
dizilmesiyle meydana gelen dev moleküler yapılar olup, esas itibariyle daha
dikkat çeken yanı ise canlı hücrelerin temel yapı taşını oluşturmasıdır. Dolayısıyla bu yapı taşlarına ait tek bir
amino asidin eksikliği veya zincir halkasına takılan fazladan amino asit
eklenmesi gibi durumlarda canlıya ait hücre programının sekteye uğramasına
ziyadesiyle yetip bir anda protein sentezinin tercümesini anlamsız kılması an
meselesidir diyebiliriz. Hakeza zincirde bir amino asidin yer değiştirmesiyle
de protein sentezini anlamsız kılar. İşte bu noktada proteinlerin temel yapı taşı
hükmünde olan amino asitler protein yapımında anlamsızlık girdabına düşmemek
için başlangıçta duruş pozisyonunu tesadüfi olarak belirlemeyip, tam aksine
protein sentezi işlemlerinde ne gerektiriyorsa gerektiği kadarıyla duruş
sergilerler. Zaten gerek maddi âlemde
gerekse canlı âlemde tesadüfler denen bir zincirin varlığına hiçbir zaman denk
gelinmemiştir, olsa olsa tevafuk denen
zincirin varlığı söz konusu olmuştur. Bu hususlarda mesela en basitinden 50 amino
asitlik bir proteinin tesadüfen meydana gelme ihtimali 1/1065 oranında
bir rakama tekabül etmektedir ki bunun anlamı 1 rakamının yanına 65 sıfır
eklediğimizde çıkan rakamı da artık siz hesap edin, böylece bu
hesaplamalarınızla tesadüfen bir şeyin imkânsızlığını bizatihi görmüş
olursunuz. Madem öyle şimdi tamda bu
noktada evrimcilere ve ateistlere sormak gerekir, tesadüf bunun neresinde? Hadi soru sormaktan vazgeçtik diyelim, ayrıca
onların uykularını kaçıracak bir bilinen gerçek daha vardır ki, o da 20 çeşit amino
grup asitten her birinin ‘sol elli’ olması gerektiği gerçeğidir. Belki de bu
gerçekle karşılaştıklarında sol elde nerden çıktı diyebilirler. Onlar gerçekler karşısında şaşa dursunlar,
bilindiği üzere kimyasal bakımdan bir amino asitin sağ elli ve sol elli iki
cinsi söz konusudur. Aralarında en bariz fark ise zıt yönlü olmalarıdır. Dahası
en basitten en karmaşığa kadar seyreden pek çok biyokimyasal olayların protein
yapısına sol elli aminoasitler iştirak etmektedir. Değil pek çok biyokimyasal
reaksiyonlarda, biyokimyasal reaksiyonların bir tanesinde bile sağ elli amino asidin
dâhil olması demek proteinin hiçbir fonksiyon icra edemeyeceği anlamına
gelmektedir. Anlaşılan o dur ki; proteinler
asla amino asitlerin tesadüfen bir araya gelmesiyle oluşmuş değillerdir,
bilakis 20 çeşit amino asitten her birinin sol-elli olması dolayısıyla protein teşekkül
etmektedir. Kaldı ki canlının gelişmesinde bir tek protein molekülünün hiçbir
kıymeti harbiyesi yoktur. Baksanıza en küçük bakteri olarak bilinen Mycoplasma
Hominis H 39’da bile 600 çeşit protein olduğu belirlenmiştir. O halde hücreyi
bir bütün olarak görmek mecburiyetimiz var. Çünkü hücre sadece proteinlerden
ibaret olmayıp, bunun yanı sıra nükleik asitler, karbonhidratlar, lipitler,
vitaminler, iyonlar vs. birçok kimyasal maddelerin belli oranlarda iştirakiyle
hücre yapısına takviye kuvvet olarak renk katmaktalardır.
Proteinler; fibriler ve globüler (küresel) protein olmak üzere iki şekilde
bulunurlar. Fibril yapıdaki proteinler çekme ve gerilme olaylarına karşı
dayanıklılığı temsil edip özellikle bu anlamda hücre zarlarını meydana getirmekle
mahirlerdir. Bu nedenle fibriler proteinler yapı proteini olarak adından söz
ettirirler hep. Nitekim hayvan derisi (kösele)
dayanıklılık açısından lifsel proteinlerin tipik misalini teşkil eder.
Globuler
proteinler ise enzimatik proteinlerdir. Dahası bunlar zincir halde veya dümdüz
lifler halinde görünüm arz etmeyip daha çok başka moleküllerin sentezinde iş
gören montaj ve demontaja yarayan aletleri andırır görünümü sergileyen
yapıdadırlar. Dahası bu yapısıyla katalizör görevi yaptıkları anlaşılıp, bu
yüzden enzim bakımdan kısa, moleküller bakımdan da globuler (nispeten
küre) tip protein olarak bilinirler.
Yapı bakımdan proteinler “basit protein ve bileşik proteinler” diye de tasnif edilip, aynı zamanda bunlar asit
ve asit türevlerini de kapsayan bileşiklerdir. Malum bileşik proteinler bir
basit proteinin diğer bir madde ile prostatik grup halinde birleşmesiyle ortaya
çıkar. Dolayısıyla proteinlerdeki prostatik gruplar çok çeşitlilik arz eder.
Örneğin:
-Nükleoproteinlerde
prostatik grup nükleik asitlerdir,
-Gluko ve
mukoproteinlerde prostatik grup karbonhidratlardır,
-Fosfoproteinlerde prostatik grup fosforik
asittir,
-Lipoproteinler de
yağ asitleridir,
-Kromoproteinlerden hemoglobin ise demirli
porfisik kompleks prostatik grup olarak iş görür.
Bu arada şunu belirtmekte yine fayda var,
malum materyalistler her şeyde olduğu
gibi protein sentezinin de tesadüf eseri meydana geldiğinden dem vurmaktalar
habire. Oysa proteinlerin tesadüfen
meydana gelmesi imkânsız gibi bir şeydir.
Çünkü bu konuda Evrimci biyolog Frank B. Salisbury şakınlığını gizleyemeyip
şöyle der: “Orta büyüklükteki bir
protein molekülü, yaklaşık 300 amino asit içerebilir. Bunu kontrol eden DNA
zincirinde ise yaklaşık 1000 nükleotid bulunacaktır. Bir DNA zincirinde dört çeşit
bulunduğu hatırlanırsa, 1000
nükleotidlik bir dizi 41000 farklı şekilde olabilecektir. Küçük bir
logaritma hesabıyla bu rakam ise, aklın kavrama sınırının ötesindedir” (Bkz. Frank
B. Salisbury “Doubts about The Modern synhetic Theory of Evolution” s 336). Dahası bu ifadelerden anlaşılan o dur ki ortaya
farklı bir şekilde çıkabilecek 4 üstü bin (1000) sayıda bir dizilim, küçük bir logaritma hesabı sonucunda 10 üzeri
620 sayı demektir bu. Yani 1’in yanında 12 tane sıfır 1 trilyonu ifade
ederken, 620 tane sıfırlı bir rakam ise gerçekten
de aklın kavranması mümkün olmayan bir sayıdır dersek yeridir.
İşte yukarıda sözünü ettiğimiz hücre
içindeki tüm bu olan bitenler ve aklın sınırlarını zorlayan rakamlar bize
gösteriyor ki; hiçbir şey rastgele ve tesadüfen oluşmuyor, hemen her şey belli
bir plan dâhilinde zincirlemesine gerçekleşen bir tür protein tercüme faaliyeti
olarak cereyan etmekte. Böylece mikro düzeyde gerçekleştiğini sandığımız
hadisenin, aslında büyük bir âlemi dolduracak harikulade işleyiş olduğu
anlaşılıyor. Zaten olan biteni
anladığımızda mükemmel yaratılmış mikro ve makro âlem karşısında “Amenna ve
saddakna” demekten kendimizi alamamış oluruz. Böylece bu sayede Yüce Allah’ın
azametini ruhumuzun derinlerinde hissedip kurtuluşu İslam’da aramış oluruz.
Vesselam.
https://www.enpolitik.com/yazar/selim-gurbuzer/hucreden-allaha-5862-kose-yazisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder