KALP MUCİZESİ
SELİM GÜRBÜZER
İnsanoğlunda kalple ilgili ilk emareler
anne karnında daha dört santimlik iken tezahür etmeye başlar. Hatta kalp
başlangıçta içi boş bölmeler haldeyken sonradan bölmeler arasında açılıp
kapanan kapakçıklar da teşekkül eder. Derken vücuda damarlar yoluyla kanı
pompalayacak donanıma erişir. Kalp
olgunlaşıp erişe dursun, besbelli ki damar ağı kalpten önce yaratılmış
gözüküyor. Öyle ya önce şebeke ağı tüm vücuda döşenmeli ki, kanın pompalanma
işlemleri yerli yerinde devreye girebilsin. Tabii bu da kâfi gelmeyebilir,
hemen ardından kirli kanın filtre edilmesi ve artık maddelerin atılma işlemi
için kalpten böbreğe açılan bölümlerinde bu iş için devreye girmesi gerekir ki
dolaşım sistemi tam tekmil işler hale gelebilsin. En nihayetinde ise akciğer
organımız olarak sahne alacaktır. Anlaşılan o ki, ilk aşamada akciğerin tam manasıyla işler hale
gelene dek anne karnında embriyo halde çocuğun vücut dolaşımında biriken kirli
kanı mevcut bölmeler filtreleyip temiz hale getirmekte. Böylece embriyoyu oluşturan tüm hücreler mevcut
bölmelerin minicik keselerine dolacak olan oksijen sayesinde hayat bulmuş olur.
Neyse ki anne karnında dokuz aylık bir sürecin ardından dünyaya gelen bebek doğrudan
hava akımıyla temas eder etmez akciğerleri biranda aktif hale gelip böylece
keseciklere gerek kalmamış olur. Şayet akciğerden yoksun bir halde dünyaya
gelmiş olsaydık damarlarımızda her an her salise hiç duraksamaksızın dolaşan kanımız
filtresiz dolanımını sürdürmenin neticesinde hayatımız oksijensizlikten kararıp
ölümle burun buruna gelmiş olurduk. Her
ne kadar anne karnında dolaşım ağımız anne karnında başka, dünyada bir bambaşka
işlese de sonuçta her iki durumda da kalbin önderliğinde her şey yoluna
girmekte. Nitekim embriyo halde bir
çocuğun kalbi emme tulumba idmanı anne karnında başlayıp, dünya hayatıyla
birlikte mükemmellik kazanan bir yaratılış mucizesi olarak karşımıza çıkmakta. Düşünsenize
ta anne karnındayken tüm fizibilite çalışmalar, tüm ön hazırlıklar ne zaman ki tamamlanıp
tüm üniteler devreye girecek hale gelir işte o zaman dokuz aylık bir sürecin ardından
dünyaya mükemmel dolaşım bir şebeke sistemi ağıyla donatılmış bir şekilde adım atılmış
olunur. Öyle ki dünyaya gelindiğinde kalbin önderliğinde devreye sokulan bu
mükemmel donanımının en ufacık emme tulumba sisteminde ki basınç mekanizmasını sekteye
uğratacak en ufak bir arızi bir durum görülmez de.
Evet, vücudumuzun sol memenin altından
motor gücü olarak konumlanmış kalbimiz ab-ı hayat su misali kanı dokulara ve
organlara pompalamakla mükellef bir merkezi organ olduğu anlaşılmakta. Nitekim
dolaşıma sokulan kan, kalbin kasılıp gevşemesi sayesinde kapalı bir devre
içerisinde damarlar vasıtasıyla tüm vücudumuz hayat bulmakta. Öyle ki kalbin önderliğinde emme basma tulumba
diyebileceğimiz bir sistemle birlikte bir yandan kanın çıkışının hemen ardından
kalp kapakçıkları otomatik sistem dâhilinde kapanabildiği gibi bir yandan da kanın
dokulardan kalbe dönüşünde de otomatik sistem dâhilinde açılabiliyor da. Böylece
bu otomatik açılıp kapanan emme basma tulumba sistemi sayesinde kalp matematik
program dâhilinde dakikada bir 60 ila 80 aralığında bir hız ritmiyle atmış
olur. Bunun anlamı yılda 40 milyon defa
atım demektir. Belli ki kalp atımlarıyla birlikte ne kadar koşacağımız, ne
kadar yürüyeceğimiz gibi daha pek çok yapılacak olan nice aktiviteler en ince
ayrıntısına kadar hesap edilmiş durumdadır. Kalp aynı zamanda organizma için
gerekli gaz maddelerini taşıttıran, arter sistemiyle kanı dokulara sevk ettiren,
dokular arasındaki madde alışverişi emme basma mekanizmasıyla sağlayan bir sistemin
adıdır. Bu öyle mükemmel donatılmış bir sistemdir ki, adına uygun bir şekilde
davranıp insanoğlunun kendi eliyle yaptığı tulumbalara taş çıkartacak derecede
hem de etten donatılmış bir güç kaynağın adı bir sistemdir. Baksanıza venöz (toplardamarlar) üzerinde düşük basınç
oluşturmasından tutunda artık maddelerin venözlere geçmesini sağlamak ve
emme-basma tulumba misali bir dizi titreşim hareketiyle kirli kanı kendisine
çekme gibi pek çok faaliyetleri üstlenmiş bir donanımızdır.
Peki, emme basma tulumba sistemi venözlere
sadece kanın aktarılması için mi devreye sokulmakta? Elbette ki sadece bu iş
için değil yine aynı metotla tüm damarlarda dolaşan kana da enjektör pistonunda
olduğu gibi basınç uygulanmanın yanı sıra her nefes alışımızda havayla temas
sağlanıp akciğere pompalanma işlemlerinin gerçekleşmesi içinde devreye girmekte.
Hatta işin içinde kalp ve akciğer arasında gerçekleşen küçük kan dolaşımın
gereği olarak akciğere gelen kanın temizlenmenin yanı sıra kalbe dönüşü
sağlanıp yeniden aort atar damar kanalıyla arter sistemine göndermek de vardır.
Böylece kalp vücutta dolaşan kanı tekrar kendisinde (kalpte) toplanması
için emme basma tulumba sisteminin yaptığı vakumlama ve pompalama gibi tüm işlevleri kendisine bağlı ünitelerin işlerlik kazanmasıyla birlikte bir bütün
olarak yerine getirmiş olur. Aslında
otomatik olarak işleyen bu mükemmel donanımlı vakumlama veya emme basma tulumba
sistemlerinin yürüttüğü işlevlerinin önemini dört madde halinde şöyle de
özetleyebiliriz:
-Gaz (O2), besin maddeleri ve
vitamin gibi faydalı katı maddeler kalbin pompalamasıyla birlikte arter
sistemini takiben kılcal damarlardan dolaştırılıp dokulara iletilir. Böylece
kan dokularla temasını kılcal damar ağıyla sağlamış olur. Aksi halde kılcal
damar ağı vasıtasıyla kanımız vücudun tüm noktalarına iletilmeseydi hayatımız
son bulacaktı. Hatta Allah korusun, beynimiz 10 saniye kansız kala kalsa
bitkisel hayata dönmemiz an meselesi olacaktı diyebiliriz.
-Atardamarların doku aralarına dağılarak
oluşturdukları kılcal damar ağı bir zaman sonra tekrar birleşir birleşmesine
ama bu noktadan sonra kılcallarda dolaşan kanın dokularla içli dışlı olmanın
neticesinde artık kan kirlenmiş hale gelmekte. Böylece dokulara zarar verecek
seviyeye gelmiş olan katı ve sıvı artıkların bir damar şebekesi içerisinde
taşınması icap edecektir. Neyse ki bu işin üstesinden gelen toplardamar ağının
devreye girmesiyle birlikte bu mesele halledilmiş olur. Nitekim kalbin ven
basıncını düşürmesi sayesinde kirli kan kolayca toplardamar sistemine (venöz)
geçip yeniden kalbe dönüş gerçekleşir.
Hatta toplardamarlar çok ince duvarlı olduklarından akan kanın geriye
kaçmaması için aksi istikamete açılan kapakçıklar emre amade vaziyette tetikte
bekler. Derken vücuda zararlı olan bu kirli kan geriye tepmeyecek şekilde
akciğerde CO2 olarak dışarı atılıp yerine oksijen alınarak
tekrar kalp tarafından özel bir basınç sistemi uygulamasıyla vücudumuzu kuşatan
yaklaşık 60 milyar sayıda hücre yapılarına sevk edilirler. İşte bu özel basınç
sistemine fizikte hemodinamik sistem denmektedir. Öyle ki; hemodinamik sistemin
iyi işleyebilmesi için damar cidarların pürüzsüz olmasının yanı sıra kapalı
devre sisteminin tam takır çalışır halde olmasını gerektirmekte.
-Kalp akciğerden dönen temizlenmiş kanı
tekrar arter sistemine aktararak vücut dolaşımının devamını sağlar. Yani
böbreklere giden kan, bünyesinde var olan zararlı maddeleri orada süzdürse de
dolaşım sonlanmaz, yine dolaşım boylu boyunca bir su misali yatağında akıp
gitmeye devam eder.
-Organizmanın değişik ortam ve
şartlarda atım sayısı, kan hacmi (atım hacmi) veya kalp debisini
ayarlamak (azaltma veya çoğaltma) ve bu yolla gerekli ihtiyacı
karşılayacak dolaşım düzenini kurmak kalbe has bir özelliktir. Fakat kalbinde gücü bir yere kadar gücü vardır, dolayısıyla takviye destek olarak onunla
birlikte diğer unsurlarında sağlıklı olması icap eder. Mesela kan seviyesinin
yükselmesi veya düşmesi vücuttaki dolaşım sistemin bütünüyle negatif yönden
etkilenmesi demektir. Dolayısıyla bu durumda uyumluluk çok büyük önem arz
etmektedir.
İşte yukarıda madde madde sıraladığımız
kalbin asıl biricik görevi kan metabolizmasının yanı sıra solunum ve boşaltım
sistemini birlikte dengede tutmak veya bir düzen içerisinde yürütme olduğu
sonucu ortaya çıkmakta. Zira kalbin bu işleri yapabilmesi için geniş adaptasyon
kabiliyetine haiz mükemmel bir damar ağının yanı sıra kusursuz bir şekilde
işleyen kalp kaslarının teçhiz edilmesine, aynı zamanda bu yapının ileri
derecede fonksiyonel olmasına ihtiyacı vardır. Ama nasıl? Şöyle ki, damarları canlandıran vazomotor sinirlerin maharetiyle
elbet. Bir başka ifadeyle damarları çepeçevre saran kas tabakasını oluşturan
kas lifleri elektromotor kuvvet diyebileceğimiz aracılar ağı sinir sistemine
doğrudan bağlanarak iç ve dış tesirlerin etki derecesine göre genişleyip
daralabiliyor. Derken kalbin motor konumunda olması hasebiyle gerektiğinde kendini
yavaşlatan gerektiğinde ise hızlandıran bir sistem olarak karşımıza çıkmakta. Ve
bu sistem hepimizin sıkça duyduğu otonom sinir sisteminden başkası değildir.
Dahası bu sistem sempatik ve vagus sistem adı altında faaliyetlerini
yürütmektedir. Zira sempatik sistem heyecan, korku, öfke durumlarında kalp
ritmini hızlandırırken, diğeri de üzüntü ve psikolojik problemlerin yaşandığı
durumlara bağlı olarak kalbi yavaşlatıcı ve sakinleştirmektedir. Mesela
enfeksiyon durumlarında damarlar genişleyebilirken uyku gibi relaks durumlarda
daralabiliyor. Bu demek oluyor ki vücutta tüm mevcut kaslar beyinden gelen bir
sinir (vagus) başkanlığında parasempatik
sinir sistemi (yavaşlatıcı sinir
sistemi) start alıp bu sistemin ikinci ayağı olan sempatik (hızlandırıcı
sistem) ve omurga çevresinde var olan kendine özgü gangliyonlar tarafından
uyarılmaktadır. Fakat kalp kasları bundan istisnadır. Çünkü ilahi kudret kalbin
hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymadan bile kalp içerisinde halk ettiği minicik sinir
düğümler kanalıyla kasların ritmik hareketini otomatik olarak ayarlamıştır.
Sadece kalp bu iki sistemin (sempatik ve parasempatik) hipotalamus
vasıtasıyla gönderdiği mesajlardan etkilenir, dolayısıyla bunların kalbe
doğrudan bir katkısı yoktur. Hatta kalbe
yansıyan bir takım dış etkenler maddi ve manevi nedenlere bağlı olarak bir anda
iç bünyemizin sözcülüğüne dönüşebiliyor. Hakeza ateşli hastalıklarda kalbin
fazla çalışması, heyecanlı anlarda çarpması ve neşeli durumlarda stresten uzak
huzurlu olmamız gibi davranış biçimlerimizin her biri içimizin fotoğrafını
ortaya koyan unsurlardır. Öyle ki kalp birtakım maddi ve manevi sebeplerden
dolayı ortaya çıkan sonuçlar bakımdan zararlı veya kazançlı çıksa da her
halükarda formundan yine de herhangi bir şey kayba uğramaz. Belli ki sol memenin altında yer alan gönül
aynamız damar ve sinirlerle donatılarak iyi bir şekilde korunmaya alınmıştır.
Korunması da gerekir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v); “İnsanda bir et parçası (kalp) vardır, o
iyi olursa bütün vücut iyi olur” diye buyurmakta. O halde kalbimiz hem manen hem de madden iyi
beslemek gerekir. Aksi halde ruhi ve asabi faktörler damarları kuşatan
sinirlere menfi yönden tesir edip damar hastalıklarına yol açacaktır.
Kalbin tepe tarafından bulunan ön
yarısı ventrikülün kaide kısmının arka yarısı atomlardan meydana gelmiştir.
Kalp her insanın kendi yumruğu büyüklükte olup, ağırlığı erkekte 325 gr,
kadında 275 gram kadardır. Hacmi belirli ölçüde değişip genellikle ortalama 14-15
cm uzunluğunda, 12-13 cm genişliğinde ve 6-8 cm kalınlığındadır. Yine de kalp
boyutları kan emilimi sırasında (inspirasyon) veya pompalama (ekspirasyon) esnasında değişebiliyor. Zira
kalp kanı emerken kasılıp, bu kasılma esnasında kalbin yanlarında bulunan
perikard (kalp zarı) ve pleura (akciğer zarı) ise ona komşuluk eder. Kalbin
arkasında bulunan özofagus ise sola kaymıştır. Bu arada kalbin yukarıda ve arkada
akciğerlerden ve kalpten çıkan damarlar bir ağ meydana getirirler. Ayrıca kalp
thorax’ın (akciğer-göğüs) oluşturduğu boşlukta konumlanmıştır. Bazı insanlarda
kalp nadiren de olsa 2/3 si sağ tarafta bulunabiliyor. Mesela astenik tip
denilen uzun boylu ve dar göğüslü kimselerde kalp daha dik durumdadır. Piknik
tiplerde (kısa boylu ve geniş vücutlu) ise malum diğerlerine göre kalp
daha yatık durumdadır. Her neyse ister yatık ister dik olsun sonuçta kalp
yumruk büyüklüğünde olmanın ötesinde kendisine bağlı damarlar ve elektronik
sistemiyle bütünlük arz etmektedir. Nitekim bir insanın kalbini sökmeye
kalkıştığımızda vücuda dağılan en ince parçalara kadar neredeyse tüm vücuda
müdahale etmiş sayılırız. Anlaşılan kalbe bağlı kan damarlarını birbirine ilave
ettiğimizde 150.000 kilometrelik yol mesafelik bir durum söz konusudur. Ki, bunun anlamı kılcal damarları da uç uca
eklediğimizde dünyayı dört tur yapmak demektir. Buradan hareketle kalbi yumruk
büyüklüğünde et parçası diye tarif edip işin içinden biranda sıyrılamıyoruz.
Bilakis kalp kâinatın özü mesabesinde bir âlem olduğunu fark ederiz.
Bilindiği üzere kalbe ait faaliyetlerin
tespiti veya teşhisinde 4 metot vardır, bunlar:
-Dinlenme yöntemi,
-Perkolasyon yöntemi,
-Radyografik yöntemi,
-Elektrokardiyografi yöntemi diye tasnif
edilir.
Dinlenme yöntemi
Kalp aslında kendinde var olan gücün
onda bir oranında faaliyetini sürdürmektedir. Belli ki, geriye kalan dokuzunu
olağan üstü durumlar için bir köşede bekletilmektedir. Özellikle olağan üstü
durumlardan doğan arızalar neticesinde kalp kasları dermansız kalınca ister
istemez vücuda ne kan gönderilebiliyor ne de geri emilmesi sağlanabiliyor. Ki,
bu durum kalp yetmezliği olarak tarif edilir. Yani kalp damarlarının
esnekliğini yitirmesi, kalp damarlarının daralması ve kalp dokusunun gıdadan
yoksun kalmasına bağlı damar sertliğinin bir neticesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu yüzden enerjimizi iktisatlı kullanmak çok
önem arz etmektedir. O halde güç tazelemek için dinlenmekte gerekir. Zira
dinlenme devresinde kalbin sesleri normal ritimde seyredip, daha çok valvuler denen
kalp kapaklarının kapanması hastalıklarında nükseden bu sesler birinci ve
ikinci kalp sesleri olarak isim alırlar. Hatta bu sesler eşliğinde kalp
kapakların veya ostiumların durumları hakkında bilgi edinilir. Normal olmayan ritimlerin
alışkanlık olarak fazla dinlenmesi halinde hekimlerin hastalığın tanımını teşhis
etmede yanıltabiliyor.
Aslında bileğimizdeki atar damar
üzerine elimizi koyarak kalbin ne kadar çarptığını belirleyebiliriz. Çünkü kalp
isteğimiz dışında ve sürekli olarak çalışan bir organımızdır. Hatta bu
organımız bize zarar vermeyecek şekilde çalışırken dinlenir de. Özellikle her
kasılıp gevşemesinden sonra yarım saniyelik bir mola da verir. Nitekim
uyanıkken dakikada zaman zaman 80 ritme çıkan kalp atışlarımız, uykuda iken 50–55 dakikaya kadar düşüp, ama
asla faaliyetini tamamen durdurmazlar. Zaten kalbin durması ölüm demektir. Beyin ise kalpten farklı olarak ancak uyku
moduna geçtiğinde dinlenerek kendi iç ayarını yapma şansını elde edebiliyor.
Sonuçta kalpte bir can sayılır, onun da elbet dinlenmeye hakkı var. Dile kolay her
atışta 1/10 litre kan pompalamakta olup bunun anlamı bir günde 10.000 litre
kanı vücuda transfer etmek demektir. Bu
aynı zamanda bir insan ömür sürecinde takriben 250.000 ton litre kanın vücudun
en ücra köşelerine kadar ulaştırma işlemi demektir. Neredeyse bu hizmet 6000
nüfuslu bir beldenin bir yıllık su şebekesinin faaliyetine denk düşmektedir
dersek yeridir.
Perkolasyon yöntemi
Perkolasyon ile kalbin büyüklüğü hakkında bilgi sahibi olabiliriz. İçerisi kanla dolu olduğu için parmakla
kalbin bulunduğu göğüs boşluğuna vurulursa mat bir ses verir. Bu sesi anlamak
için önce içi hava dolu organımız akciğerimizin bulunduğu kısma vurgu uygulamalı
ki titremeli bir ses alınabilsin. Nitekim perikard (kalp torbası)’ın
iltihaplanması durumunda sürtünme olayı gerçekleşeceğinden ister istemez doktor
bu sürtünmeden kaynaklanan sesleri çok kolay duyabilecektir.
Elektrokardiyografi yöntemi (EKG)
Bilindiği üzere kalp kasılma refleksi
elektrik akımının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Şöyle ki; kalp hücrelerinin iç yüzeyleri negatif, dış
yüzeyleri ise pozitif yüklü olup bu bir anlamda kalp hücrelerinin pil veya şarj
görevi yaptığına işaret teşkil eder. Dolayısıyla hücre zarında herhangi bir
kısa devre hadisesi yaşandığında ister istemez elektrik yükleri yer değiştirip
iç yüzeyler pozitif, dış yüzeyler negatif hale dönüşmüş olur. İşte bu tip
dönüşümler kalbin bütünüyle kasılmasını beraberinde getirir ki bu olay
depolarizasyon olarak anlam kazanır. Kasılma işlemleri tamamlandığında ise
hücreler tekrar kendi orijinal yük moduna geçmiş olurlar. Ayrıca kalbin kasılmasıyla ilgili kendine özgü
bir şarj sisteminin varlığı da söz konusudur. Yani bu demektir ki kalbin sağ
kulakçığında birinci pil olarak konumlanan sinüs düğümü hücre toplulukları kalbin
kasılmasına katkı sağlayıp böylece ilk elden verilen sinyaller eşliğinde kasılıp
gevşemeler vuku bulmakta. Hatta bu arada sinüs düğümünden iletilen elektrik
sinyaller sayesinde kalb damarlarının tıkanıp tıkanmadığının ipuçlarını EKG ile
teşhis edilebiliyor. Ki, bunun hekimlikteki pratik adı kalp elektrosu (EKG-
elektro kardiyografi ) olup, kalp hastalıklarının teşhisinde en güvenilir
bir metotların başında gelmektedir. Bu metot daha çok damar tıkanıkları ve kalp
beslenmesi yetersizliğinden kaynaklanan hastalıkların teşhisinde %100 doğruluk derecesinde diyebileceğimiz
kalp elektro kardiyografini ekran veya kâğıt üzerinde dökümünü verip böylece
kalp ameliyatları bu veriler ışığında gerçekleşmektedir. Hazır kalp
ameliyatlarından söz etmişken bunun birde manevi operasyonundan söz etmek de
gerekir. Malumunuz, Allah Resulü Taif dönüşü semadaki melekler, dağ, taş,
toprak, kâinat ve vicdan sahibi her insan Allah Resulüne yapılan muameleden
incinmişti. Her şeyden öte Kâinatın efendisi Habib-i Ekrem Efendimiz (s.a.v)
üzülmüştü. Öyle ki dönüşte üzüntüden hane-i saadetine gitmemek durumunda kalıp
Kâbe’nin Hatim denen kısmında yatıp uyumuştu.
Yani yorgun ve bitap düşmüştü. Dile kolay acımasız eller tarafından
taşlanmıştı. Üstelik kan revan içinde kalmıştı. Neyse ki uykudayken Allah-ü Teâla,
Cebrail’i göndererek Habibi’nin yorgunluğunu üzerinden alacak seyahat için
uyandırılır. Hatta yola koyulmadan önce Cibril Emin, Efendimiz (s.a.v)’in
göğsünü yarıp zemzemle yıkanır da. Sonrası malum, Burak adı verilen bir binekle Kudüs’e varılır
ardından Miraç hadisesi gerçekleşir. İşte
Miraç öncesi göğsün yarılıp kalbin çıkması hadisesi bir mucizenin ötesinde,
sanki gelecekte kalp ameliyatının yapılacağına işaret bir durumda söz
konusudur. Kelimenin tam anlamıyla zemzemle yıkamanın manevi manası olabileceğini
düşündürdüğü gibi günümüze ışık tutacak ameliyat öncesi hastayı narkozla
bayıltılma işlemlerini ve de ameliyat sonrası enfeksiyon riskine karşı pansuman
tekniklerini ilham olan maddi manasını da düşündürmektedir elbet.
Kalp
tabakaları
Kalp duvarı üç tabakadan teşekkül edip
dıştan içeriye doğru sırasıyla perikardium, myokardium ve endokardium olarak
tasnif edilirler.
Epikardium (perikardium-kalp duvarının dış katmanı)
Esasen kalp perikard denilen adeta bir gelinlik içerisinde narin
ve zarif bir zar içerisinde durmaktadır.
Bu zarın diğer organlardan farkı etrafına temas etmeden gayet kolayca
kalp çarpıntısını gerçekleştiriyor olmasıdır. Çünkü epikardiumun dış yüzü bir
sıra mezotel hücrelerden oluşmuş gevşek
mezoderm tabakasıyla döşelidir. Ve döşeli olan bu iki zar
arasında akışkan bir sıvı vardır ki, işte o sıvı kalbin kendisinin ürettiği
sıvıdan başkası değildir. Şayet bu sıvı fazlaca salınırsa iki zar arasında
basınç yapacağından dolayıdır kalbin yorgun düşmesine neden olacaktır. Yok,
eğer bu sıvı az miktarda salınırsa kalbin sefillere uğrayıp viran olacağı
muhakkak. Dolayısıyla kalbi yaratan ilahi irade-i güç en ince ayrıntı
noktalarına kadar hataya meydan vermeyecek bir programla donatmıştır. Bu arada
pericardium tabakası miyokardiyum tabakasına kan damarları, sinir ve kalbin yüzeyinde
yağın depolandığı alan subepikardiyal vasıtasıyla bağlanarak vücuda yayılır.
Öte yandan diğer dallarıyla kalbin göğüs boşluğunda tespitini sağlar. Bilhassa
kalbe koruyuculuk misyon üstlenmiş epitel hücrelerinden oluşmuş perikard (kalp
zarı), belli ki kalbin an sürekli
çalışır halde olması için adeta etten duvar olup zırh olmayı görev bilmiştir
hep. Nitekim kediler ve memelilerde epikardium tabakası çıkarıldığında kalpte
büyüme görülmüştür. Esasen perikardiumu içten örtülmesini sağlayan mezotel
karakterde kollagen lifler, elastik lifler, fibroplastlar ve makrofajlardan
yapılmış bir bağ dokusudur. Zira kalp zarı iltihaplarında makrofajlar (monositler)
tabii bağışıklık yapan koruyucu unsurlar olarak rol üstlenmişlerdir.
Miyokardiyum (kalp kası-yürek
kası)
Miyokardiyum kalp duvarının en kalını bir
tabakası olup dış ve iç yüzlüdür. Dış yüz perikard, iç yüz ise endokard ile
örtülüdür. Perikard ve endokard hücreleri birbirlerine sıkı bir şekilde
kenetlenmiş durumdalardır. Miyokard ise kalbin esas fonksiyonu ile ilgili kas
tabakasıdır. Kalp içerisinde ki ses ritminin teşekkülüne, kapakçıların açılıp kapanması esnasında
meydana gelen titreşimlere, kalp boyunca yayılan titreşimlere ve dinlenme
sırasında kalbin genel durumu hakkındaki bilgiye halk dilinde kalp kası denen miyokard
sayesinde erişiriz.
Miyokard arasındaki boşluklarda özel intracellular
sıvıdan arda kalan artık maddeler büyük oranda miyozin bulundurarak
depolanırlar. Her kapalı boşlukta lokal enerji kaynağı olan miyozinin
parçalanmasıyla bolca ATP sentez edilir. Bu ağ şeklindeki kas liflerinin
(miyozin) birleşme bölgelerinde (diskus interkalaris) bir ritmik halinde sistol
(gevşeme) ve diastolun (kasılma) gerçekleşmesini destekler.
Endokardium (kalp iç
zarı)
Endokardium atrium ventrikülün içini
döşeyen parlak ince bir membrandır. Özellikle sol atriumda daha kalın,
ventriküllerde ise daha incedir. Kulakçıklardaki odacıklar diye bilinen atrium içerisindeyken
beyaz renkte görünürken ventrikül içerisinde incemsi olduğundan kalp kasının
renginde, yani kırmızı renk görünümdedir. Bu arada unutmayalım ki damarlarla birlikte
kalbi birlikte ilişkilendirdiğimizde endokardiumun 3 lamina (tabaka) oluşumu üzerine kurulu olduğunu görürüz.
Bunlar:
-Endotel
tabaka,
-Subendothelial
tabaka,
-Subendokardiyal tabaka olarak
addedilirler.
Kalp Hastalıkları
Damarları sadece etten yapılmış birer boru
olarak düşünürsek yanılırız. Bilakis son derece mükemmel damar iç kısmının
gayet pürüzsüz bir şekilde akışkan bir endotel tabakası ile kaplı olduğu,
ortasının kas liflerinin oluşturduğu kas tabakası içerdiğini, en dışının ise
damara adeta can veren damarcıklar ve sinirlerin yer aldığını idrak etmiş
oluruz. Tabii sırf idrak etmek yetmez,
böylesi mükemmel donanımlı kusursuz boru hattının işleyişine halel
getirmemek için beslenmemizden tutunda moral ve motivasyonumuza kadar ne
yapılacaksa gereğini yerine getirmek gerekir.
Allah korusun damarlarımız bir tıkanmaya görsün, bu durumda ister istemez merkezi organımız
kalbi doğrudan doğruya olumsuz etkileyecektir. Bu arada şunu da unutmamak
gerekir ki vücudumuzun hemen her karesi damar ağıyla donatılmış olmasına rağmen
kalp kapakçıkları bundan istisnadır. Ancak damar yoktur diye sakın ola ki kendi
kendimize gözden kaçmış veya unutulmuş demiş olmayalım, çünkü unutmak beşere has
bir sıfattır, dolayısıyla yaratılış
mucizesinin gereği şayet kapakçıklarda damar ağı olsaydı her açılıp
kapanmalarında aşınmaya uğrayıp sık sık arızalanmaları çok kolay olacaktı. İşte görüyorsunuz buna meydan vermemek için ta
yaratılış kodlarımızda gerçek anlamda değme teknik sinyalizasyon sistemlerine
taş çıkartacak otomatik açılır ve kapanan mucizevi koruyucu kapakçıklar bu
şekilde halk edilip kodlanmıştır. Öyle ya, gerçekten de inceden inceye
düşündüğümüzde kapakçıkların her halükarda elastiki ve dayanıklı yapıda olması
gerekir ki koruyuculuk vazifesini görebilsin. Ancak bu demek değildir ki, orijinal
yaratılışındaki mükemmeliyetini hiç aksatmadan ilelebet devam ettirecektir, yok
öyle bir şey elbet, icabında zaman
içerisinde bir şekilde kapakçıkların enfeksiyona uğraması neticesinde özellikle
mafsal ağrıları ve kalp romatizması gibi kendini hissettiren birçok kalp kapakçığı
türünden hastalıklar gün yüzüne çıkabiliyor.
Hatta streptokok bakteri türevleri de kalp kapakçığı arızalarına neden
olmakta. Hele kalp kapakçıkları ciddi manada hasar görmüşse hasta için artık
açık kalp ameliyatı kaçınılmazdır. Netice itibariyle kapakçıkların romatizma
geçirmesi kalp yetmezliklerine kadar götürebiliyor. Zaten kalp yetmezliği ile
birlikte kalbin pompalama fonksiyonunu yitireceğinden ister istemez bu durum akciğerlerde,
kanda ve bacaklarda sıvı birikerekten ödem oluşturup birtakım şişkinliklere yol
açabiliyor. Madem öyle, her ne kadar
başlangıçta kalp kapakçıkları orijinalinde etten duvar olarak yaratılmış
olsalar da sonuçta her fani gibi kapakçıklar içinde çöküş alın yazısıdır. Zira kalp kasları da ya hep ya hiç kanuna
tabiidirler. Yani kalp kasları diyastol
ve sistol dengesi içerisinde çalıştığı sürece kalp çalışır, yok eğer dengesini
yitirip çalışmazsa kalp ve kalbe bağlı tüm üniteler hükmünü yitirip
faaliyetleri duracak demektir bu. Bir başka ifadeyle kalp kasılıp gevşedikçe
ona paralel olarak tıpkı göz kapaklarımızın açılıp kapanmasında olduğu gibi
kapakçıklarda açılıp kapanmaktadır, dolayısıyla açılıp kapanmaların son bulması
kalp ritminin altüst olması anlamına gelip,
aynı zamanda adım adım hayata veda etmek olacaktır.
Aortun çıkış yerinde koroner adı verilen iki
küçük damarın bir takım nedenlerle tıkanması halinde göğüs anjini nüksedebiliyor iken,
sıkışması durumunda ise kalp spazmı (enfarktüs) meydana gelmektedir.
Yani bu demektir ki damarların büzüşmesiyle açığa çıkan kalp hastalıkları kalp spazmı olarak karşılık bulmakta. Öyle
ki kalp spazmı geçirenlerde ansızın yere çakılmalar, terleme, yorgunluk tarif
edilemez derecede can çekilmesine benzer krizi tetikleyen birtakım arızi haller
vuku bulmakta. Bilindiği üzere damarın büzüşmesine bağlı olarak daralmanın
aşırı boyutlara taşınması veya tıkanma sonucunda kalp enfarktüsü denen kriz bir
durum oluşur ki, Allah korusun ölümle karşı karşıya kalmak riski doğabiliyor. Bilhassa
bu tür kriz geçiren hastalar için hiç kuşkusuz moral en iyi tedavi yöntemidir.
Çünkü en ufak üzüntüyü kalp kaldıramamaktadır.
Bilindiği üzere kalbe ait özel damar
sistemi içerisinde kalp hücrelerine kan servis eden iki adet damara koroner
damar denmektedir. Bu sistem herhangi bir kalp damarının kiriz geçirmesi
durumunda emniyet supabı görevi yapmaktadır. Dolayısıyla koroner sisteme rağmen
damar sertliği insanlara özgü bir hastalık olup özellikle atardamarlarda
rastlanan bir arızadır. Damarların
içerisinde irili ufaklı kabarcıkların (aterom plakları) görülmesi damar
sertliğine işarettir zaten. Yani aterom plakçıkların içerisinde kolesterin
maddesinin birikmesiyle birlikte pıhtılaşmaya yol açmaktadır. Bu durum aynı zamanda damarın beslendiği doku
bölgesinin oksijensiz kalması demektir ki, daha çok kendisini kalp yetmezliği
veya nefes darlıkları şeklinde gösterip, ileri aşamalarda felç olmaya kadar
götürebiliyor. Dolayısıyla damar hastalıklarında gerektiğinde damarın
yenilenmesini bile gerektirebilir. Hem nasıl ki elektrik sinyal taşımacılığının
göz bebeği olan sinüs düğümünün arızalanmasıyla birlikte yedek olarak A-V
düğümü devreye giriyorsa, aynen öyle de ayağımıza yedek olarak konulan safen
ven denilen bacağımızın en büyük yüzeysel toplardamarları da adeta bu günler
için muhafaza altına alınmıştır. Sanki lüzumu halinde bunu alın ihtiyacınızı
görün denilmiş. Şayet damar tıkanmadığı
halde damar eklenirse kaş yapım derken göz çıkarma durumu ortaya
çıkabilir. Hatta kişiyi ölümün eşiğine
bile getirme söz konusu olacaktır. Gerçek anlamda tıkanmış damara damar
eklendiğinde ise hiç kuşkusuz ameliyat başarılı olacaktır.
Tansiyona bağlı kalp arızaları kan
basıncı hastalıkları olarak nitelendiği gibi ruhsal bozukluklarda öyledir. Özellikle kalp nevrozu denilen hastalıkların
sinirlerle doğrudan ilgisi var diyebiliriz. Nitekim kan basıncının düşmesiyle
birlikte ani kalp şoku tezahür edebiliyor. Kalp hastalıkları her ne sebeple
olursa olsun üzüntüden uzak kalmakta fayda var. Bu yüzden Müslüman ülkeler bu
yönden şanslı sayılırlar. Çünkü beş vakit abdest alarak damarlara jimnastik
etki yaptırmanın yanı sıra tevekkül hali de onları iri ve diri
tutmaktadır. Hem nasıl iri ve duru
tutmasın ki, bikere maneviyatın doğrudan kalple an köprü bağı vardır.
Dolayısıyla kalbe sadece et parçası gözüyle bakamayız. Nitekim “Müminin ferasetinden sakınınız! Çünkü o Allah’ın
nuruyla bakar” (Tirmizi, Tefsir’ul Kur’an,16, Suyâtîel Camu’ssağir,1, 24)
hadis-i şerifi bunu doğruluyor zaten. Feraset aynı zamanda bir gönül
yanmasıdır. Gönlü sevgi ile dolu olanlar kalben huzur doludurlar. Huzursuzluk
kalpteki ritim bozukluklarını tetikleyip ekstra sistol denilen kalp
duraklamasına neden olması an meselesidir diyebiliriz. Halk dilinde malum buna çarpıntı
denmekte. Özellikle böbrek rahatsızları, ateşli hastalıklar, akciğer
hastalıkları ve kronik bronşit çarpıntıya yol açabilecek etken unsurlardır.
Velhasıl-ı kelam; kalp kanımızı sağ
kulakçık, sağ karıncık, sol kulakçık ve sol karıncık diye anılan dört odacıklı bir
yapı içerisinde atar, toplar ve kılcal damarlar yoluyla vücudun en ücra
noktalarına kadar dolaşımını yaptıran mükemmel şahika eserin ta kendisi motor
gücümüzdür.
Vesselam.
https://www.kitapyurdu.com/kitap/gunes-dogudan-dogar/636405.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder