KAN DOLAŞIMI MUCİZESİ
SELİM
GÜRBÜZER
Malumunuz
cenin anne karnında bir iki aylık dönemine girdiğinde dolaşım sistemiyle ilgili
ilk emareler daha on dokuz günlükken oluşmaya başlayıp, bu arada cenin
teşekkülü yaklaşık yarım santimken bile kendi öz kan dolaşımına kavuşmuş olur. Belli
ki dolaşım sistemi cenin için son derece hayati öneme haiz bir yapı olarak
damar ve kalpten önce teşekkül etmiş gözüküyor. Baksanıza kirli kanın atılma
işlemleri de bir iki aylık aşamada başlamış gözüküp bu süreç içerisinde anneyle
bebek arasında donatılmış damar ağları üzerinden plasentayla kontak kurulur da.
Böylece bu sayede besin oksijen ve diğer maddelerin alışverişinde kirlenen kan
anne karnında özel muameleye tabii tutularaktan temizlenip ve özellikli bu durum
doğuma kadar sürer de. Derken dünyaya gelen bebek dışarda temiz havayla
doğrudan temasa geçer geçmez akciğerler biranda işlerlik kazanmaya da başlar. Kelimenin
tam anlamıyla dolaşım denen hadise anne karnında başlayan ve dünya hayatıyla
birlikte gelişim kaydeden mucizevi dolaşım şebekesinin ta kendisi bir sistemin
adıdır dersek yeridir.
Düşünsenize vücudumuz da on bin
kilometreyi bulan uzunlukta bir dolaşım şebekesi hattıyla donatılmış bir halde
dünyaya gelmişiz, belli ki bu söz konusu
dolaşım hattının var oluş nedeni daha çok vücut şehrine kan nakli ve
taşımacılık işlemlerini koordineli bir şekilde dağıtımını yürütmek için kurulan
bir şebeke ağıdır bu. Öyle ki dolaşıma giren kanın bu şebekenin başından
itibaren pompalanmasından tutunda dağıtımına kadar bir dizi süreçlerden süzüle
süzüle vücudun hemen her zerre karesine kadar ulaşamadığı tek bir nokta yoktur
diyebiliriz. Malumunuz vücuttaki kan dolaşım sisteminin karargâh merkezi kalp
olması hasebiyle göğüs boşluğunun sol tarafında tıpkı kendini otomatiğe
bağlamış bir şebeke sistemi gibi çalışıp ve bu sayede dakikada 70 defa ataraktan
mucizevi bir şekilde kan pompalanması gerçekleşmiş olur. Dahası kalp hakkında morfolojik olarak sert
bir kasla birbirinden ayrılan iki bölümden meydana gelen etten yapılmış emme
basma tulumba diyebileceğimiz toplam dört gözenekli odacıklardan donatılmış
merkezi santral şebekesidir dersek yeridir. İşte bu morfolojik tanımdan da
anlaşıldığı üzere kalp kası diğer kas hücreleri gibi yan yana dizilerek meydana
gelen bir doku parçası değildir, tam aksine tek başına da manevra yapabilen
sert doku yapısından ibaret bir organımızdır. İşte bu yapı içerisinde kanın
pompalanması kalp kasının otomatik olarak kasılma ve gevşeme manevraları
eşliğinde damarlardan tüm vücuda yayılabiliyor. Ayrıca kalbin her iki yakasında
altlı üstlü, sağlı sollu iki odacık daha
vardır. Malumunuz kanın toplandığı kısma yani üsteki odacığa atrium (kulakçık)
denirken, kanın pompalanmasını sağlayan
kısma yani alttaki odacığa ise ventrikül (karıncık) denmektedir. Yetmedi
bu odacıklar arasında yukarıdan aşağıya doğru açılıp kapanan mükemmel yapıda
donatılmış kapakçıklar da vardır. İyi ki
de bu kapakçıklar var da, bu sayede temiz ve kirli kan birbirine karışmayıp kalbin
sağ cenahı daha çok vücuttan gelen oksijen bakımdan fakir kirli kanın dolaşımı
için, sol cenahı da daha çok akciğerlerden gelen oksijence zengin temiz kanın dolaşımı
için donatılmış durumda. Belli ki insanoğlu bu söz konusu kalp kapakçıklarından
ilham olmuş olsa gerek ki her hidroelektrik santrali inşasında baraj kapakları yapmayı
ihmal etmemiş gözüküyor. İyi ki de ihmal edilmemiş, baksanıza muhtemel sel
baskınların ardından su taşkınların yol açacağı durumlarda bu kapaklar can
simidi görevi yapmaktadır adeta. Hem nasıl ki barajlarda biriken su arıtma tesislerinden
donatılmış su boruları eşliğinde evimizin musluklarından temiz içecek hale gelebiliyorsa
aynen vücutta ki şebeke sisteminde yer alan kanın tüm dokularda dolaşımını tamamlayıp
kıvrım kıvrım akan bir su misali sağ kulakçıktan kalbe döndüğünde yeniden
akciğere pompalanmak suretiyle temiz berrak akar hale gelmekte. Ta ki, buradan devri daimini sürdürme
aşamasında sağ kulakçıkla sağ karıncık arasındaki kapakçık kapalı kalıp kulakçık
tamamen kanla dolar hale gelir, işte o zaman kapak açılıp buradan sağ karıncığa
geçiş yapmış olur. Derken kanın doğal akışı içerisinde sağ kulakçıktan sağ
karıncığa pompalanan kirli kan sağ karıncıktan çıkış yapan akciğer atardamarına
(pulmoner arter damara) pompalanıp iletilmesi neticesinde kalpten çıkış yapan
kirlenmiş kanın akış seyri akciğere gelerek buradan ilerleyerekten kılcallara
(kılcal borulara) kaymış olur. Ve bu esnada karbondioksit kandan
arındırılırken oksijende akciğer alveollerinden kana nakledilmiş olur. Yani bu
demektir ki akciğer alveollerinde konaklayan kan tıpkı barajlarda su arıtma
tesislerinin gördüğü muameleye benzer işleme tabii tutularaktan kandaki karbondioksiti dışarı atılıp
yerine oksijen alınmak suretiyle arınma işlemi gerçekleştirilmiş olur. Derken akciğerde
temizlenmiş olan kan akciğer toplardamarı (pulmoner ven) vasıtasıyla önce
kalbin sol kulakçığına, sonra kalbin sol karıncığına geçip nihayetinde en büyük
damar (aort damar) kapağının
ayaklarında ki papiller kasın incecik perdelerinin (teller) titreşimi
marifetiyle vücuda dağılmış olur. İşte bu noktada kalp atışı denilen olay, sağlı
sollu kulakçık ve karıncıkların ardı sıra dolup boşalmaları esnasında kasılmalar
ve itilmeler neticesinde vuku bulmakta. Allah korusun kan akışı sırasında emme basma-tulumba
kuvvetler topluluğu arasındaki vuku bulan kasılma ve gevşeme ritminde herhangi
bir aksama olsa buna paralel olarak ister istemez kan dolaşımı akışkanlığını
yitirip kalp krizinin yaşanması an meselesidir diyebiliriz. Malumunuz yetişkin bir insanın kalbi, kan dolaşımdaki kanın normal akışı içerisinde
mükemmel uyumluluğu sayesinde ancak dakikada 70 ila 80 defa atıp ritim kazanıp
ve bu otomatik olarak koordinasyon merkezlerinin birinci ritmi aortun tabanında,
ikincisi kulakçık duvarında, üçüncüsü de karıncık uzantıların ağ demetinde yer
alaraktan yankı bulup devam eder. Seyrinde devam eden bu ritim sistol ve
diyastol evrelerini kapsayan bir kalp döngüsü içerisinde her kalp atımında
tekrarlanıp durur da. Üstelik bu kalp atımı sinir sisteminden bağımsız olarak
kendine özgü uyarı iletim sistemi ya da aklımıza gelebilecek bir diğer fiziki
ve ruhi faaliyetler eşliğinde kendi kalp kasının sahip olduğu özel uyarı
merkezlerinden yankılanan elektromanyetik dalgalar eşliğinde bu iş cereyan
ettiği düşünülmektedir. Bilim adamları düşüne dursunlar sonuçta günlük hayatta
kurulan tesislerde olduğu gibi kalbi baraj ya da kalbi hidroelektrik santrali sayesinde
vücuttaki kan dolaşımı kalp kasının ritim kazanması denen hadisede sistol
(kasılma) ve diastol (gevşeme)
evrelerini içeren bir kap döngüsü ile her kalp atımında ritmik olarak
tekrarlanması bu şekilde gerçekleşmiş olur.
Öyle anlaşılıyor ki, kan damarlarını
vücut şehrin su kanalları olarak işlev görmekte. Ama şunu da unutmamak gerekir ki; bu damarlar
ne bir plastik boruyla, ne de elektrik kablosuyla karıştırmamak gerekir,
insanlığın kendi elleriyle ürettiği borularla asla kıyas götürmez bir şekilde yaratılış
mayamızda var olan tamamen kendine özgü mükemmel donatılmış borulardır.
Dolayısıyla herhangi bir kan damarından enine kesit alıp incelediğimizde, damar
sisteminin de kalp gibi iç içe dokulardan örülü üç tabakadan meydana geldiği
görülecektir. Nitekim en içte bir sıcacık epitel tabakası, onun üstünde damarın
asıl kalınlığını meydana getiren kas tabakası yer alır ki, işte bu iki tabakanın kasılıp gevşemesiyle
birlikte kanın akış şiddeti ayarlanmış olur. Fakat kan damarlarında mevcut
esnekliğin kaybolması halinde damar sertliği meydana gelir ki, bu durum ister
istemez birtakım kalp hastalıklarına yol açacaktır. Ayrıca damar sisteminin tedrici
olarak aktivitesini yitirmesi ihtiyarlığın bariz alametleri olarak görülebiliyor.
Aslında dolaşım sistemi sadece bugün
değil, geçmişte birçok bilim adamlarının ilgisini çeken bir husustur. Bakınız Aristo;
kanın karaciğerde teşekkül ettiğini, oradan kalbe gidip damarlar yoluyla vücuda
yayıldığı şeklinde görüş bildirirken, Erasistratus
da toplardamarlarla atar damarların farkını ortaya koyan bir isim olarak; “Ana damarlar bir çeşit hava veya ruh
taşımaktadır” şeklinde görüş bildirmiştir.
Galen de tam aksine;
“Arterler hava değil kan taşımaktadır, dolayısıyla kan merkezi karaciğerdir” şeklinde
başka boyuttan bakarak bir görüş bildirmiştir. Hakeza William Harvey ise bugünün bilgilerine yakın bir yaklaşımla kan
dolaşımının kalp çırpınışları eşliğinde kalbin sol tarafından arterler
vasıtasıyla vücudun en uç bölgelerine yayıldığını, böylece toplardamarlar yoluyla
sağ tarafa dönüş yaptığından söz etmiştir. Hatta Harvey görüş bildirmekle kalmayıp
kalbin bir saat içerisinde dört bin defa çarptığını, vücuttaki topyekûn kan
miktarından daha fazlasını pompaladığını göstermeye çalışmış çalışmasına ama o
yıllarda mikroskoptan yoksun olması hasebiyle maalesef kendisi de ömrü
yetmediği için kanın atar damar ve toplardamar ağının geçtiği kılcal damarları
görememiştir. Olsun yine de böyle kanalların olabileceğini düşünmesi ileriki
yıllarda pek çok bilim adamına ufuk penceresi açmasına yetmiştir. Nitekim
Marcello Malpighi bu düğümü William Harvey’in ölümünden birkaç yıl sonra
kurbağalarla yaptığı deneyler sonucunda kılcal damarlar ağının varlığını
ispatlayarak bu meseleyi bir çırpıda halledivermiştir.
İşte gelinen noktada bu tür
çalışmalar sayesinde kalbin sol karıncığından çıkan temiz kanın bütün vücudu
dolaştıktan sonra kirlenmiş halde kalbin sağ kulakçığa dönme süreci büyük kan dolaşımı olarak addedilirken,
kalbin sağ karıncığından çıkan kirli kanın akciğerde temizlenip kalbin sol
kulakçığına gelmesiyle tamamlanan süreç ise küçük kan dolaşımı olarak
addedilir. Öyle ki kalbin sol karıncığından büyük atardamara (aort)
geçmesinin akabinde atardamarlar tarafından pompalanan kan, vücudun kılcal damarlara kadar yayılıp,
oralarda gerekli oksijen ve gıda alışveriş işlemlerinin tamamlanmasıyla
birlikte kirlenmiş halde toplardamara geçmekle dolaşımını sürdürmekte. Akabinde
toplardamarlar boyunca ilerleyen kan önce kalbin sağ kulakçığına sonra sağ
kulakçıktan sağ karıncığa geçiş yaparaktan tekrar kalbe dönmüş olunur. Bu arada
kalpte boş durmayıp kirlenmiş kanı temizlenmesi için ilgili atardamar kanalıyla
akciğere pompalayarak devridaimini sürdürmüş olur. Derken akciğere pompalanan
kan oksijenle pırıl pırıl temizlenmiş halde önce kalbin sol kulakçığına sonra
sol karıncığa aktarılıp böylece kan sıvısı vücudumuzun en ücralarında her
salise ölene dek dolaşımda varlığını sürdürmüş olur. Anlaşılan; ne kalpsiz kan ne de kansız kalp
birbirinden ayrı bağımsız bir sistem olarak düşünülemez, tam aksine et tırnaktan ayrılmaz misali birlikte
kan deveranını yürütmüş olurlar. Madem kalp
ve kan el ele gönül gönülle verip ortaya mükemmel bir dolaşım sistemi koymuş
durumdalar, o halde bakalım ortaya koydukları belli başlı görevleri neymiş bir
görelim. Gerçekten de bu belli başlı görevlerine şöyle bir göz gezdirdiğimizde:
-Kılcal
damarlar vasıtasıyla tüm doku hücrelerine gerekli olan besin maddeleri,
madenleri ve hormonları ulaştırmak,
-Besinlerin
yavaş yanma denilen bir olayla yakılması sonucunda enerjiye dönüştürülmesini
sağlayacak olan oksijeni hücrelere ulaştırmak.
-Hücrelerde biriken CO2 (karbondioksit)
ve artıkları hem böbreklere hem de akciğerlere nakletmek.
-Vücuda
hariçten girip hastalığa yol açan mikroplara karşı savunma hattı oluşturmak,
-Vücudun
iç kısımlarındaki fazla sıcaklığı yüzeye taşıyarak normal vücut sıcaklığı
korumasını sağlamak gibi bir dizi faaliyetlerde bulunduklarını görürüz.
Kan damarlarında mevcut esnekliğin kaybolması
halinde damar sertliği meydana gelir ki bu durum daha çok yaşlılarda görülür.
Hatta bu tip arızi durumlar damar duvarlarında yağ ve aşırı derecede kalsiyum birikmesi neticesinde ortaya
çıkar.
Belli
ki kalbin kanı pompalaması boşuna bir iş değilmiş, işte sizde görüyorsunuz ya, kalbin aort
damarından pompalan kan bel kemiği boyunca vücutta kılcal damarlar aracılığıyla
bütün dokulara ulaşılması sonucunda kandaki oksijenin doku ve organlardaki
hücrelere kadar taşınmasının yanı sıra besin alışverişi de gerçekleşmiş olur.
Tabii ki bu gaz alışverişi öylesine sıradan al gülüm ver gülüm cinsinden bir
ahbap çavuş ilişkisi değildir, bilakis atar ve toplardamarlar arasında yer alan
her bir kılcal damar çeperinden süzülmek suretiyle kandaki besin ve oksijen
ihtiyaç miktarınca dokulara adil bir şekilde pay edilerek gerçekleştirilen bir
alışveriş sistemi ilişkisidir bu. Üstüne üstük kılcal damarlar marifetiyle kan
ve doku arasında gerçekleşen madde alışverişi esnasında doku hücrelerinde
biriken artık maddeler ve karbondioksit çöpe atılıp israf edilmez de. Tam aksine kılcal damarlarla dokular arasında
filtrasyon ve difüzyon gibi madde taşınması mekanizmaları şeklinde ağlar
oluşturulup tıpkı tıbbi atık olarak akciğerde solunum yoluyla temizlenmesi için
tekrardan kalbe dönüşleri sağlanır. Böylece sıfır atık sisteminden maksat hâsıl
olmuş olur da. Tabii bizde bu arada tıbbi atık sıfır atık derken atardamarların
besin ve oksijen taşımasına karşılık toplardamarların da artık madde ve
karbondioksit taşınma işlemlerini günümüz taşımacılık sektörüne taş çıkartacak derecede
nakliyecilik işlemlerini de başarılı bir şekilde yürüttüklerini de idrak etmiş
oluruz. Kelimenin tam anlamıyla böylesi mükemmel donatılmış taşımacılık sisteminde
atardamarlar oksijen bakımdan zengin temiz kanın nakliyesini gerçekleştirirken
toplardamarlarda karbondioksit bakımdan kirlenmiş kanın nakliyesini
gerçekleştirmiş olur. .
Malumunuz yukarıda da belirttiğimiz üzere
kalple akciğerler arasında cereyan eden apayrı bir dolaşım sistemi daha vardır
ki, hepinizin bildiği gibi bu dolaşım
sistemi küçük kan dolaşımı olarak
adından söz ettirir hep. İyi ki de küçük
kan dolaşımı sistemi var da bu sayede kanı toplardamar yoluyla kalbe gelen
kirli kan akciğerlerde temizlenip tekrar kalbe dönmüş olmakta. Bakmayın siz öyle
onun adının başına konan küçük ibaresine,
adı küçük ama gel gör ki kan dolaşımını 18 saniyelik kısa bir zaman
dilimi bir sürede bu işi gerçekleştiriliyor olması boyundan çok büyük işler
çıkarması hasebiyle aslında cürmünün üstünde büyüklüğünü göstermeye yetmiştir. Hakeza
kanın kalpten beyine ve beyinden tekrar kalbe dönüşünün 8 saniyede gerçekleşiyor
olması ve yine kanın vücudun tamamında 23 saniyelik kısa bir sürede deveranının
tamamlıyor olması da hacimce küçük görünse de muhtevası büyük türden kayda
değer mucizevi işlerdir.
Birde meseleye mucizevi hadiseler yönüyle
değil de sistem arızaları yönüyle baktığımızda mesela aortun (atardamarın)
çıkış yerinde koroner adı verilen küçük bir atardamar daha vardır ki, bu damar
herhangi bir sebeple tıkanması halinde göğüs anjinine (ağırsına) neden olurken, sıkışması halinde ise kalp
spazmı ya da kan pıhtılaşmasına neden olacaktır. Hatta sık sık tekrarlanan kalp
enfarktüsü de ölüme yol açabiliyor.
Bilindiği üzere kan damarlarda dolaşırken damar çeperlerine muayyen
aralıklarla uygulanan basınç hadisesi Tıp dilinde tansiyon olarak karşılık bulur.
Normalinde bir insanda kan basıncı 12 ila 14 mm cıva basıncı arasında
olması gerekir ki tansiyon dengesi sağlanabilsin. Nitekim Yüce Allah yaratılış
kodlarımıza tansiyon dengemizi bu sınırlar içerisinde kodlamıştır. Kelimenin
tam anlamıyla yaratılış kodlarımızdaki tansiyonumuz, Yaratıcı güç tarafından ayarlanmış
göstergelerdir. Dolayısıyla dünyaya gelip gelişme çağlarında kan basıncının
normalin üzerine çıkması durumunda damarların büzüşmesine neden olan birtakım
olaylara kapı aralanması kaçınılmaz bir hal alacaktır. Yani damarların iç
çeperinin sertleşmesiyle birlikte hipertansiyon (yüksek tansiyon)
oluşacaktır. Daha doğrusu genel anlamda tansiyonu tanımlayacak olursak kalpten
dokuya basınç yapıldığında büyük tansiyon olarak tanılanırken dokudan kalbe basınç yapıldığında da küçük tansiyon olarak tanımlanır. Elbette ki birinci tanımdan da
anlaşılan o ki, kalbin en çok yorulmasına neden olan yüksek tansiyon, kanın
doku vasıtasıyla yaptığı basınç türüdür. İkinci tanımdan da anlaşılan o ki
şayet böbrekler kanı iyi filtre edemiyorsa, damarlar büzüşmüşse küçük tansiyonun
yükselmesi kaçınılmaz olacaktır. Dolayısıyla büyük tansiyonun yüksek olması
fazla kafaya takılacak durum olmasa da, asıl düşündüren küçük tansiyonun 100
mmHg sınırını geçmesi olayı olup, bu vücut için kırmızı alarm demek olacaktır. Ve
bu kırmızı alarmdan en çok etkilenecek olan da böbrek ve damarlarımız olacaktır.
Her ne sebeple olursa olsun sonuçta yüksek tansiyon böbrek ve damarları yiyip
bitiren bir hastalıktır. Tansiyonun normalin altına düşmesi halinde ise
damarların genişlemesine paralel hipotansiyon (düşük tansiyon) nüksedecektir.
Hipotansiyon ister istemez kalbin hızlı atmasıyla birlikte kalp kasının gücünü
kaybetmesine neden olup çarpıntıya yol açacaktır. Dolayısıyla yetişkinlerde 120
mmHg basınca denk düşen tansiyon normal olarak kabul görür. Şayet bir insanın
tansiyonu normalin dışında seyrederse yemek yerken bile stres oluşturup mide
damarlarının büzüşmesine yol açacaktır. Böylece
o insanın strese bağlı olarak karışışına ülser olarak çıkacaktır. Öyle
anlaşılıyor ki dolaşım sisteminin kısa bir süreliğine de olsa çalışmaması demek
hayatımızı bir anda karartan bir takım tabloya dönüşebiliyor. Madem öyle, hayatımızı fazla stresle karatmadan en iyisi mi
birazda işin moral ve motivasyon yönünden kalbimizin sesini duyup dinlemeye
çalışalım ki kararan hayatımız gül bahçesine dönüşebilsin. O halde işe atomdan
gezegene gezegenlerden insanlara indirgeyerek meseleye manevi boyut takabiliriz
pekâlâ. Şöyle ki, atomun merkezi
çekirdek, gezegenlerin merkezide güneştir. Zira gezegenler güneş etrafında dönerler.
İnsan vücudunun merkezi ise kalptir. Kalpte Allah adı zikirle mana kazanırsa
asıl o zaman vücut şehrimiz bir anlam kazanacaktır. Nitekim güneşin etrafında
dönen gezegenler misali semazenlerin de belli bir ahenk içerisinde dönüşleri de
ötelere akıp giden yolculuk bakımdan anlam kazanmakta. Böylece atomun çekirdeği
etrafında deveran olan elektronlar hem Mevlana’yı hatırlatıyor hem de
dervişlerin Mevla’ya giden yolda semah halkasını ispatlıyor. Sadece semah mı, elbette ki Hünkâr Hacı Bektaşi Velinin cem
halkası da öyle olup anlam yüklü bir deveran hadisesidir.
Kalp sayesinde göz, kulak gibi organlarımız
dünyada olan biteni görür, işitir ve
hisseder. Dikkat ederseniz bilhassa hisseder dedik, çünkü bazen öyle durumlar
olur ki hislerimiz galebe çaldığında gözyaşımıza sahip olamayız, bunun bir
sebebi olmalı elbet. Belli ki dökülen gözyaşımız kalp önderliğinde vuku bulun
hissi bir duygu salınımı olarak tezahür olurken, akıl melekemizde reseptörlerden
(bağlayıcılardan) aldığı bu hissi uyarıları beyin merkezinde yorumlayıp
değerlendirmekle ilgili organların nezdinde varlığını göstermekte. Yani
birincisinde hissetmek vardır ikincisinde akl etmek vardır. Ki, gönlümüzün dile
gelmesi kalp sayesinde gerçekleşmekte zaten. Hele Kur’an ayetlerini derinlemesine anlamaya
ceht ettiğimizde Yüce Allah'ın (c.c) insan kalbini muhatap kabul ettiği
görülecektir. Nitekim vahyi ancak kalp hissedip idrak etmekte. Böylece hem
kalben hem de dille ‘Amenna ve saddakna'
der ve Mevla’ya abd oluruz da. Bakın Dr. Haluk Nurbaki, Yüce Allah’ın Kuran’da “Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş, gözlerine bir perde inmiştir ve bunların
hakkı azim bir azaptır”(Bakara, 17) diye beyan buyurduğu ayet-i celileyi: Allah-ü Teâlâ;
sanat şaheserim olan bu kalbe imza attım. O’nu imanla ve sevgiyle
doldurmazsanız mühürlerim anlamına gelebilecek şekilde yorumlayarak mealen dile
getirmiştir. Gerçekten de Rabbü’l Âleminin (c.c) “Ben
yere göğe sığmam Mümin kulumun kalbine sığarım” diye beyan buyurduğu hadis-i kutsinin de bu manaya gelebileceğini
pekâlâ düşünebiliriz.
Vesselam.
https://www.bayburtpostasi.com.tr/edebiyat/selim-gurbuzer-in-ilk-kitabi-gunes-dogudan-dogar-h22102.html

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder