ALLAH İÇİN YOL GÖSTERENLER
SELİM GÜRBÜZER
Allah
yolunda Rıza-i Bari için yol gösterenler; hiç şüphesiz enbiya, evliya ve
ulemadır. Bu yüzden Ebubekir Verrak (k.s) insanları:
— Âlimler (İlmi ile amil olan âlimler),
— Dervişler (İrşada talip olanlar),
— Emirler (İdareciler)'' diye tasnif etmiştir.
Bu üç tasnif güzel olmasına güzel elbet,
peki âlimler ve emirler bozulunca, halkın hali nice olur? Olacak olan besbelli;
milletin idarecilere karşı itaati bozulacağı muhakkak. Yahut sofiler (dervişler) bozulursa ahvali durum ne
olur acaba? Bu seferde olacak olan malum milletin ahlakı bozulacağı
kaçınılmazdır. Yani her iki durumda da âlimsiz ve sofisiz o ülkenin hali
viranedir dersek yeridir.
Yol göstericilerden enbiyanın hayatına
bakıldığında karşımıza irşad gerçeği çıkıyor hep. Zaten Allah Teâlâ’nın; ''Biz
muhakkak Nuh isminde bir peygamberi kendi kavmine irşad için gönderdik''
beyanı şeriflerindeki ilahi hüküm bunu teyit ediyor. Hangi peygamberin
kıssasını açarsak açalım,
bila istisnasız ''irşad'' gerçeği ile yüzleşiriz. Zira Enbiyalar ilahi
emri yüklenir yüklenmez, insanlara rehber olup irşat görevi üstlenmişlerdir. Belli
ki peygamberlerin esas vasfı irşat yapmaktır. Günümüzde ise sadece tebliğ
yapmak irşat sanılıyor. Oysa ''Âlimler peygamberlerin varisleri''
hükmünce, âlim irşad yapmakla görevlidir. Şayet Hud (a.s.) gibi irşat dairesi
oluşturulamıyorsa orada tebligat var demektir, asla orada irşad halkası söz
konusu değildir. Anlaşılan asıl tebliğ irşad etmektir. Nasıl ki müzik
aletlerinden ney’i üflemeyince musiki çıkmıyorsa, aynen öyle de bir din
yaşanmayıp sadece dille telaffuz etmekle, o din olmaktan çıkıp müzelik olmaktan
öte bir anlam ifade etmez. O halde dinin emir ve gereklerini hayatımızda tatbik
etmeli ki; dinin toplum üzerinde etkisi de beraberinde gelsin. İşte irşat
halkası oluşturmaktan amaç budur.
Enbiyaya varis olmak ancak ve ancak
hem zahiri ilme, hem de batın ilme sahip olmakla mümkün. Şayet bir insan zahir
ilme sahip olsa da batın ilim yoksa Peygambere varis olamaz, ya da batın ilme
sahip olup zahiri ilim yoksa yine varis
olamaz, mutlaka her ikisi bir arada olması lazım ki Peygambere varis
olunabilsin.
Mürşid-i Kamiller hem zahiri ilmi, hem
de batın ilmi tamamlamış zatlardır. Şöyle ki; İslam’ın bütününü kapsayan ana
başlıkta yer alan 12 ilmin (Sarf, nahiv,
fıkıh, kelam, hadis vs.) eğitimini
görüp icazet almak zahiri ilmi hak ediş demektir. Keza bir Mürşidi Kamil'in
kontrolü altında manen terbiye olmak ve tasavvuftaki bütün manevi mertebeleri
aşıp seyri süluku tamamlamak ise batın ilme hak ediş kapsamında
değerlendirilir.
Allah dostları, ilme çok önem
vermişlerdir. Üstelik her zaman ilim olan yerde bereket olduğunu
vurgulamışlardır. Nitekim bu konuda Seyda (k.s.)’ın; ''Bir ilim talebesini
binlerce sofiye değişmem'' sözü bu gayeye yöneliktir. Hakeza bazı âlimlerin
fıkıhsız bir yere varılamaz sözü de öyledir. O halde müminler olarak malımızı,
mülkümüzü, her şeyimizi ilme adamakta
fayda var.
Allah’a ulaşmada sırasıyla şu
basamaklardan geçmek gerekir; şeriat (İslamın
zahiri kaide ve kuralları), tarikat (İslam'ın
tatbiki ve uygulama yolu) marifet ve hakikat basamaklarıdır. Zira İbn-i
Abidin: ''İlimden maksat Allah'a ulaşmaktır'' diye beyan buyurmakta.
Demek ki; insanı Hakk'a götüren irşad
ilmiymiş. Zira İmam-ı Gazali bile tasavvufa meylettikten sonra; “Şu ana
kadar boşa ömrümü zay etmişim'' itirafında bulunabilmiştir.
Tasavvuf Yolu Yolların En
İyisidir
Bakın, İmam-ı Gazali bu yolu şöyle övmüştür:
''Şüphe götürmeyecek surette anladım ki, mutasavvıflar, Allah yolunu tutan
kimselerdir. Onların gidişi, gidişlerin en iyisidir. Yolları, yolların en
doğrusu. Ahlakları, ahlakların en temizidir. Onların dışlarındaki ve
içlerindeki bütün hareketleri ve durgunlukları, hep nübüvvet kandilinin
ışığından alınmıştır.''
Süfyan b. Üveyne, ''İlimsiz amel
Hıristiyanların, amelsiz ilim de Yahudilerin
Yoludur''
diyor. Ve ilave ediyor: ''Kim ilmi olduğu halde amel etmezse Yahudilere, kim
şeriatsız amel ederse o kişi Hıristiyanlara benzemiştir.''
Evet, ilim amelle taçlanınca kuvvet
buluyor. Nitekim amel olmadan yapılan
ilim, yayık yaymadan sütten yağ çıkarma beklentisinde bulunmak gibidir. Aliyyül
Havas bu konuda: ''İlim talibi, bir mürşide bağlanmadıkça kemale erişilemez.
Çünkü ilim ona, hakikate giden yolda perde olacaktır. İlimsiz amel davasında
bulunan sofiler de hüsrandadır. Çünkü işlediği yanlış ameli doğru yapıyorum
sanacaktır...'' diye fikir
serdetmiştir.
İnsan beşer şaşar, ama bilge insanın
aldanması çoğu kez amelsiz ilminin neticesidir.. Unutmamak gerekir ki; ilmi göz
ardı edip, sırf amel davasında bulunmakta yanlış. Çünkü kendi kendine yapılan
amel yanlış kapıları aralamaya yol açacaktır. Bakın, Hz. İsa (a.s.) “Ben ahmağa, kele,
köre, topala, kötürüme ismi azam okurdum onlar dirilirdi, ama cahile bir ismi
azam okusam fayda vermez, dirilmezdi” buyurmakla bu gerçeğe işaret
etmiştir. Anlaşılan; hem ilim, hem de amel bir arada bulunmalı ki hakikate
ulaşılabile. Resulullah (s.a.v.) “Ya Rab! Faydasız ilimden sana sığınırım”
(Müslim, Zikir, 73) dua ve niyazda
bulunduğu gibi, “Nefsini bilen Rabbini bilir” (Keşful Hafa, El Acluni 2/262) beyan buyurmakla da Salih amele
işaret etmiştir.
O halde Allah'tan gayri her şey
masivadır sözü kulağımıza küpe olmalı. Bilindiği üzere masiva, Allah’tan gayri
her şey demektir. Dolayısıyla masiva araçtır, gaye değildir. Bu yüzden Müminler
kendilerine Peygamberleri, Evliyaları ve Kâbe’yi Allah'ın (c.c.) sevgisine kapı
veya vesile bilmişlerdir. Dolayıyla bu gerçeklerden hareketle sofilerin
mürşitlere feyz kaynağı gözüyle bakmalarını yadırgamamak gerekir. Zira Seyyid
Abdülhakim el Hüseyni (k.s.); ''Yol tamamlanıncaya kadar bir kâmilin işareti
ile gitmek en kolay ve en tehlikesiz yoldur'' buyurmakla kâmil rehberin
önemine işaret etmiştir.
Ashab-ı Kiram, Peygamberimizin (s.a.v.)
meclisinde soluklamanın ötesinde bizatihi dünya gözüyle o’nu görme şerefine
nail olup, böylece bu şeref sayesinde her biri kutup olmuşlardır. Ebu Talip ise
sevgili yeğenini dünya gözüyle gördü görmesine ama iman etmediği için kurtuluşa
eremedi. Şu da bir gerçek Sahabeyi Güzin sadece Peygamber meclisini
soluklamakla kalmayıp, Peygambere olan bağlılıkta haddi hududu da aşmadılar.
Şöyle ki; onu Allah'a ulaşma yolunda bir vesile bildiler. Şayet onlar da
Hıristiyanlar gibi Hz. İsa’yı gayeleştirip ulûhiyet isnat etseydiler asla
gökteki yıldız olamazlardı. Zira Hz.
Ebubekir (r.a) İslami çerçeve içerisinde ölçüyü aşmadan Allah Resulü'ne
(s.a.v.) teslim olmakla sıddıkiyet
makamına erişti. Hz. Ömer (r.a.) kızının evinde Kur’an tilavetini dinlediğinde
ruhunda fırtınalar kopup soluğu Allah Resulünün yanında almakla adalet timsali
olmuştur. Hz. Osman (r.a) hayâ ve
edebiyle çift nur sahibi olup rikkat ve merhametin doruğuna ulaşmıştır. Keza
Hz. Ali (k.v.) ise Peygamber yatağında yatacak kadar cesaret örneği
sergilemekle hikmet kazanıp ilmin kapısı olmaya layık görülmüştür. Anlaşılan;
Peygamber gölgesi sahabenin her birinde ayrı meziyet ve değişik meşrepler
ortaya çıkarmış. Bu yüzden Allah-ü Teâlâ Kur'an da insanlar arasında ilim, güç,
zekâ ve akıl farklılıklarının olabileceğini beyan buyurup Habib’inin dilinden
de fiziki gücün üstünlük olmadığını, üstünlüğün ancak takvada olduğunu ilan
etmiştir.
Veliler Peygamber Varisleridir
Birçok Âlim; geçmiş asırlarda ne kadar
peygamber bulunduysa, bir o kadar velinin var olduğundan bahsediyorlar. Bu
yüzden ehlisünnet kaynaklarda kâmil mürşitlerin her asırda en az beş - on tane
bulunduğu zikredilir. Hatta Ahmet bin Hanbelî’den aktarılan bir hadisi şerifte
ise: ''Her asırda beni temsilen bir, Hz. İsa'yı temsilen üç, Hz. Musa'yı
temsilen yedi, Hz. İbrahim'i temsilen kırk dostlarım vardır. Onlar insanların
efendileridir'' diye zikredilmektedir. Kim bilir belki de son velinin
gelişi evrensel dirilişin işaret taşı teşkil edecektir. Yine ehlisünnet
âlimlerin beyanlarından hareketle Mehdi’nin (a.r.) vefatına kadar her asırda
Resulullah'ın (s.a.v.) varisi hükmünde;
— Kutuplar kutbu
(Kutbul aktab),
— Gavs-ül Azam,
— Sırrı Hilafet,
— Üçler,
— Yediler,
— Kırklar vs. gibi her daim aydınlatıcı sultanlar olacaktır.
Allah Resulü (s.a.v.) dar-ı ukbaya göç
edince, hayattayken kendisinde toplanan üç vazife ister istemez ümmeti
içerisinde pay edilmiştir. Peki, neydi o taksim edilen üç vazife? Bunların birincisi
ilim adamlarına, ikincisi evliyaya, üçüncüsü hâkim ve devlet adamlarına intikal
edip taksim edilen vazifelerdir. Malum olduğu üzere, Peygamberimiz (s.a.v.) söz
konusu o üç görevi de kendi şahsında toplamıştı:
“1- Devlet yetkisi önderliği,
2- Din ve ilim yetkisi önderliği,
3- Ruh önderliği yetkisi önderliği”
diye.
Evet, Allah Teâlâ Kur'an’da Davud
(a.s.)'a hem nübüvvet, hem de hilafet verdiğini beyan ediyor. O halde
Peygamberler Reisi Hz. Muhammed (s.a.v)’in bu üç görevi birlikte icra etmesi
gayet tabiidir.
Resulullah (s.a.v.)’den sonra
peygamberlik kapısının kapanmasıyla birlikte ruh önderliği yetkisi manevi
terbiye yoluyla Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'ye geçmiş, hatta
onlar zahiri halife de olup kendilerinden dört büyük halife olarak söz ettirmişlerdir. Belli
ki Allah Resulü hayatta iken seyri süluk idmanını her birinin meşrebine uygun
olanı öğretip öyle gönül dünyalarına nakşetmiştir. Tabii peygamber sevgisi
gönle nakş olununca beraberinde marifetullah hâsıl oluyor, evliya sevgisi de
peygamber sevgisine kapı oluyor. Nitekim Sahabeyi Kiram, peygambere olan
sevgisi sayesinde her birinde ayrı haller tezahür edip, her biri geleceğe ışık feneri olmuşlardır. Bu
yüzden Peygamberimiz (s.a.v.) ''Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine
uyarsanız felah bulursunuz'' diye övmüşte. Yine Allah Resulü (s.a.v.); ''Benim
ümmetimin âlimleri, Ben-i İsrail peygamberleri gibidir'' buyurmakla
kendisinin emaneti devr alıp açmış olduğu manevi sancağı öncelikle yol arkadaşları
Ashab-ı Kiram'a vermiş, sonra bayrağı Tabiin almış, Tabiin’den sonra da
Âlimlere intikal etmiştir. Demek ki; Peygamber (s.a.v.)'den sonra dini bakımdan
hilafet hiç şüphesiz Ehlullah'tır. Ki; onlar tasavvuf zevkini ve
ahlakını yaşadıklarından halife olabilmişlerdir. Anlaşılan manevi halifelikte
atama söz konusu değildir. Malum, dünya işlerini yürütmede liderlik (halifelik) ya liyakat ve kabiliyet
esasına göre ya da cumhuru yoldan veya başka yollardan da (saltanat vs.) tayin edilebiliyor.
Kelimenin tam anlamıyla Peygamberden sonra:
— Hilafeti manevi,
—Hilafeti zahiri sözkonusudur.
Velhasıl; Hilafeti manevi, manevi
silsileyi şerife yoluyla devam ede gelmiş, hilafeti zahiri ise saltanat, zaman
zaman seçim veya cumhuru yoldan gelmiş diyebiliriz.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2978/allah-icin-yol-gosterenler.html
ASIL DAVA
NEFSİ ISLAH ETMEKTİR
Âlemin nizamı manevi kanaldan ‘Kutbu’l
Gavsu’l Azam’ vasıtasıyla sağlanırken, dünyevi kanaldan da Müslümanların tasvib ettiği Halife
(İmam-başkan-lider) ya da saltanat yoluyla (Sultan veya padişah) yürütülmektedir.
Evet, kâinat bu iki kanaldan idare
ediliyor dersek yeridir. Bunlardan birincisi görünmeyen âlemle alakalı, diğeri
de görünen âlemle alakalıdır. Her ne kadar biz görünmeyen âlemin kutbu’l
aktabını fark edemesek de böylesi bir manevi önderin varlığı irşad yapıp
yapmadığı ölçüsünce anlaşılması mümkündür diyebiliriz. Şayet bir yerde irşat
yoksa anlayın ki orada şarlatanlar kol geziyordur, irşat varsa anlayın ki orada mürşidi
kâmillerin feyzi ve bereketi vardır. Zaten Mevlana Hz.leri, Hacı Bayramı Veli
Hz.leri ve Akşemseddin Hz.leri gibi irşat edici zatlar bunun en bariz
göstergesi. Nitekim onlar bugün bile beşeriyetin ilgi odağı olmaya devam ediyor
da. Şu bir gerçek; dünyevi liderliğe gelmiş bir insanda Resulullah’ın ruhani ve
manevi yönüne halef olma özelliğinin bulunması istisnai bir durumdur. Bu durum
ancak tarihi süreç içerisinde sadece Sultan Abdülhamit Han'da görülmüştür. Bilhassa o;
bir yandan liyakat ve kabiliyetiyle diplomatik deha sahibi bir şahsiyet
örneği sergilerken, öte yandan da halim ve selim tabiatı gereği düşmanlarının
idam cezasını bile sürgüne çevirecek kadar merhamet timsali bir Ulu Hakan
Velidir. Nitekim Seyyid Abdülhakim el Hüseyni'nin (k.s) “Sohbetler” adlı
kitabında Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)’in Ulu Hakan için sarf ettiği sözleri şöyle aktarır; ''Müceddidlik
bize geldiğinde kabul etmedim. Çünkü biz ancak birkaç köye etkili olurduk. Bu
nedenle müceddidliği Abdülhamit’e tebdil ettik.'' Ki; Şeyh Abdurrahman Tâhî
(k.s) çok büyük bir zattı. Hatta Said Nursi Hazretleri o'nu şöyle över: ''Ben
Seydayı Tahi'yi dokuz yaşımda tanıdım. O velilere makam aldıran zattır.'' Düşünebiliyor musunuz, velilere makam aldıran
zat, kim bilir kendi makamı nedir? Besbelli ki veliliğin ötesini aşan bir makam
söz konusudur. Bakınız Molla Derviş şöyle bir hatırayı dile getirir:
“Bediüzzaman Hz.leri henüz küçük bir talebi iken Nurşin köyüne birkaç kez
geldiği gibi bir defasında yine Nurşin’e gelmekte iken Seyda Hz.lerinin
dergâhından aniden kalkarak Nurşin köprüsüne doğru yürüdüğünü görürler. Bazı
halifeleri de Seyda’nın arkasına düşerler Görürler ki uzaktan çocuk geliyor.
Seyda Hz.leri o küçük çocuğa doğru yürüdüğünü görürler. Sonra Seyda o çocuğun
yanına gidip elinden tutup köye getirir. Beraber divana gelirler. Ve Seyda
emreder: ”Divanda kimse kalmasın.” Seyda Hz.leri küçük Said ile uzun müddet
yalnız kalırlar. Bazıları anahtar deliğinden bakmaya cesaret eder, görürler ki;
Seyda Hz.leri diz çökmüş, gözleri yumuk,
murakabe halinde… Küçük Said ise ayakta sapsarı kesilmiş elpençe durur
vaziyettedir. Sonra Seyda Hz.leri kapıları açar, talebeler divana gelirler.
Seyda Hz.leri cemaate der ki; Merak ettiğinizi biliyorum Meseleyi anlatayım:
Cenabı Hak bu çocuğa ilim merhalelerini tayyettirdiği gibi maneviyatı da öyle
tayy buyurmuştur” der (Bkz.Abdulkadir
Badıllı’nın Ulemanın Gözüyle Bediüzzaman makalesi). Kaldı ki Yazar, bu
hatırayı Hazret namıyla ma’ruf Şeyh Abrrahmanı Taği’nin oğlu Muhammed Ziyauddin
Efendinin yeğeni Şeyh Masum’dan da işitmiş biridir. .Zira İsmail Çetin Hoca
Özleşme Yolu adlı eserinde ”İşte Seyda-i Taği’nin hizmeti ve sadakatı sayesinde
Cenab-ı Hak Teâlâ Cella celaluhu birçok insanları dalaletten çıkarıp hidayete
erdirmiştir. Hamdolsun şimdide Türkiye’de bulunan ulema onun zamanında
yetişenlerin semeresidir. Ez cümle Bediüzzzman o medresenin nisbetinin
örneğidir” diyerek hakkını teslim etmiştir.
Resulullah (s.a.v.) ''Allah bu
ümmet için her yüzyılın başında dini ihtiyaç için müceddid gönderir'' diye
beyan buyurmuştur. Hz. Mevlana’da: ''Her asırda bir söz söyleyici, halkı
irşad edici vardır. Fakat evvelkilerinin sözü o zata yardım eder. Kendisinden
önceki kâmil insanların sözü nebilerde olabilir, velilerde olabilir. O kâmil
zatın (insanın) zatına yardım
eder'' der.
''Gönüller
Açan Kitap''
Muhammed Nuri Şemseddin (k.s.) Miftahül
Kulûb (Gönüller açan kitap) eserinde:
''Kamil Mürşidin en belirgin üç nişanesi:
- Her işi, sözü, amelleri, tavrı
Resulullah'ın gidişatı üzerine olması.
- Onu gördüğünüzde elem ve kederlerin bir anda yok olması.
- Devlet büyüğü de olsa onu gördüğünde
elini öpmesidir'' der.
İşte bu müthiş tespitten anlaşılan o ki;
Evliyaullah üzerinde tecelli eden pek çok güzellikler var olmasına var ama bu
güzelliklerin en çarpıcısını fark etmek içinde o üç alâmetin varlığını idrak
etmekten geçiyor. Yeter ki o üç nişaneyi görmesini bilelim, Yüce Allah bir
şekilde o zatla bizi buluşturacak vesile kapısını halk edecektir elbet. Zaten
beşeriyet ilmi ile amil olmuş zatları gördüğünde, onun saadet meclisinden hiç
ayrılmak istememesi bunu teyit eden bir durum. Ayrıca o’nu görenler sürekli hal
ve tavırlarına mest olup kendinden geçer bile.
Bakın, Allah (c.c) ''Bir kulu
sevdiğim zaman onun tutan eli, gören gözü, işiten kulağı ve konuşan dili
olurum'' diye beyan buyurmakta. Tabiî ki bu kutsi hadiste geçen; el, göz,
kulak ve dil mecazî manada kelamdır. Burada kast edilen el, ya da gözün irşad
fonksiyonu üstlenmesidir. Kaldı ki irşad edicilerin, aynı zamanda zahiri ilme
de vakıf olmaları gerekiyor. Zira Resulullah (s.a.v.)’in talimatları
doğrultusunda hareket edemeyen sözde irşad edicilerin taliplilerini dalalet
bataklığına sürükledikleri malum. Bu yüzden Gavs-ı Bilvanisi (k.s.) ''Bir
mürşid-i kâmil manevi âlemde en azından günde Peygamberle (s.a.v) 25 kez görüşmüyorsa, o insan Mürşid-i Kâmil
değildir, çıksın dağda eşkıyalık yapsa daha iyi, boş yere milletin imanına
girmesin'' buyurmuşlardır. Ki; bu tarif edilen özellik mürşidi kâmilde
bulunması gerekenin en asgarisidir, gerisini artık siz düşünün. Bu demektir ki
irşâd etmek, her yiğidin harcı değil. Nasıl ki şeriatın (İslam’ın zahiri kaide ve kuralları) en ince detaylarına kadar vakıf
molla mertebesinde âlimler varsa, Allah’a giden yolda da tarikat (Şeriatın uygulama yolu) rehberi ve ışık
feneri konumunda mürşid-i kâmiller vardır. Nitekim şeriat ilmi zahire hükmeder,
tarikat ise batına hükmeden bir ilimdir. Her kim ki her ikisini birleştirmesini
bilir, işte o insan marifetullah kapılarını aralayıp en nihai noktada vuslata
ermesi anbeandır diyebiliriz. Bu yüzden bir irşat edici irşada koyulmadan önce
zahir ilmi mollalardan (şeriat ilmine
vakıf uzmanlar, icazet ehli), batın ilmini de bağlı olduğu şeyhinden alması
gerekir ki irşad postuna oturabilsin.
İrşad Kutbu odur ki; müridi dünyanın
bir ucunda bile olsa oturduğu yerde taliplisini irşad edebilendir. Elbette ki
bu tespit; gerçek manada mürşide ait bir hususiyettir. Yeter ki; o mürşidin
müridi vızıldasın balda beraberinde gelecektir. Ki, kâmil mürşitler hali
olmayanı hal sahibi olmasına yardımcı oldukları gibi icabında hali ziyade
olanında halini dengeleyen zatlardır. Bu arada şunu da belirtmekte yarar var;
cümle meşâyih arasında zahir ilmi olmayan velilerde bulunabilir, ama mürşidin
her iki ilme de (zahir ve batın ilmine)
vakıf olanı makbuldür. Çünkü bir mürşidi kâmilde hem batın (manevi) ilim, hem de zahir (şeri) ilim bir bütün halde
olmalı ki irşat gerçekleşebilsin.
Bu arada zahir ve batını ilmini iyi
idrak edebilmek için şu kıssaya bakmakta fayda var deriz:
Bir gün İmam-ı Azam talebeleriyle
otururken İbrahim Ethem’in geçtiğini görür. Tabii, İmam-ı Azam onu görünce
derhal ayağa kalkıp ona hürmet ve tazimde bulunur. Fakat bu tutumu etrafındaki talebelerinin
taaccübüne gider. Talebeler sonunda dayanamaz İmam-ı Azam’a şöyle hitap da
bulunurlar:
-Aman Efendim sizin gibi bir âlim zat
nasıl olur da böyle meczup dervişe Efendim der.
İmam-ı Azam şöyle cevap verir:
-O Allah'ın zatıyla meşgul, biz ise
zahiri ilimlerin dedikodusuyla meşgulüz. İşte aramızdaki fark budur.
Anlaşılan zahir ve batın ilmin
arasında ki fark bu tipik misalde gizli.
Yine bir
başka dikkat çeken misalde Süfyan-ı Sevri ile Ebu Haşim Es-Sofi arasında
görülür. Her ikisi de aynı çağda yaşamış büyük zatlardandır. Ancak Süfyan-ı
Sevri çağdaşı için bakın ne diyor: ''Şayet Ebu Haşim Es-Sofi olmasaydı ben
Rabbani incelikleri anlayamazdım'' buyuruyor. Hatta İmam-ı Azam gibi bir
fıkıh âlimi Cafer-i Sadık Hz.lerine koşup
ondan iki yıl ders almış ve şu tarihi sözü dile getirmekten kendini
alamamıştır: ''Şu ahir ömrümün son iki
yılında onu görmeseydim Numan helak olurdu.'' (Bkz. İslam’da Fıkhı Mezhepler, Tarihi Muhammed Ebu Zehra Cilt 2
sahife:95)
Bilindiği üzere Marifetullah ilimi
mukaşefe ilmin (Ledün ilmi-batın ilmi)
ta kendisidir. Bu nedenle mukaşefe ilmi irşad ilmi kapsamında değerlendirilir.
Bir başka ifadeyle seyru suluk yolunda nurani Rabbaniye ile hemhal olmanın neticesinde
insanı ahlakı hamidiye sahibi kılan bir ilimdir. Marifetullah ilminden maksad
ise:
- Tezkiye-i nefs,
- Tasfiye-i kalb’tir.
Tüm bunlardan öte bu kutsi yolda
eşyanın hakikatini kavrayabilmek esastır. Bakınız Muhyiddin Arabî (k.s) eşyanın
hakikatinden bahsederken Allah adını zikretme yönünden cansız görünen taş,
toprak ve mineral cinsi maddelerin başı çektiğini, ardından nebatat âleminin (Bitki âlemi) geldiğini, en nihayetinde de insanın geldiğini beyan
etmiştir. Başka bir ifadeyle Allah (c.c.)
adını zikretme de sırasıyla:
-Cemadat (Taş, toprak, eşya, cansız madde),
- Nebatat (Bitki âlemi),
- Hayvanat (Hayvan âlemi ),
-Nevi Beşer (İnsanat) gelmektedir.
İşte Muhyiddin Arabî (k.s) bu
sıralamayı yaptıktan sonra Füsûsul Hikem adlı eserinde, en çok Allah adını
zikredenin ''Cemadat'' olduğunu belirtir. Çünkü ikinci sıradaki
nebatatta büyüme istidadı vardır. Mesela bitkilerde görülen ışığa yönelme (tropizm) işlevi bir anlamda meşguliyeti
tetikleyebiliyor. Keza üçüncü sırada ki hayvanatta bitkiye nazaran daha çok
meşguldür. İnsanda ise akıl, his, fikir gibi melekelerin yanı sıra birde
bunların üstüne vesvese, şüphe, nefsanî ve gazap gibi unsurlar eklendiğinde
ister istemez meşguliyeti daha da tavan yapıp marifetullah ve hakikat yolunda
perde olabiliyor, dolayısıyla insan zikir yönünden dördüncü derece bir konumda
bir duruş sergiler. Kelimenin tam anlamıyla yaratılan mahlûkat içerisinde alt
katmandan üst katmana doğru zikirde azalmalar olduğu gözlemlenmektedir. Yani
dünyanın alt tabakalarında mineraller, onun üstünde bitki, onun üstünde hayvan
ve en nihayetinde insan yer alacak şekilde konumlanmıştır. Bir başka gerçek
ise; yaşanılan hayatın gerisinde ''madde'', üstünde “ruh” âleminin varlığı söz
konusudur. Her yaratılan ister alt katmanda, isterse üst katmanda bulunsun
sonuçta her yaratılan bir noktadan sonra geriye doğru intibakla birlikte ölümlü
olmaya mahkûmdur. Anlaşılan hayatta var
olma isteği ve yaşama savaşı ileri doğru atılım gerektiriyor. Derken
insanoğlunun bu ileriye doğru atılım isteği Allah adını anmakta eşyanın
gerisinde kalmasına neden olabiliyor.
Görüldüğü üzere evrende cereyan her
hadise belli bir seyir içerisinde devran olmaktadır. İşte bu döngü içerisinde
cansızlıktan canlılığa doğru artış kaydeden her bir meşguliyet mutlak
sevgiliden alı koyabiliyor. Dahası meşguliyet çoğaldıkça Allah'ı anmakta gafil
kalınabiliyor. Üstelik dünyevi meşguliyetlerin çoğu gaflet türünden şeyler
olarak karşımıza çıkmakta. Yine de bu demek değildir ki yaratılmışlar arasında
eşrefi mahlûkat olarak ilan edilen insan zikri boş versin. Tam aksine insanoğlu
tüm bu dünya telaşı ve uğraşılara aldırış etmeksizin Allah’ın ipine sımsıkı
sarılıp zikreder ve şükrederse, ahseni takvim üzere bir konuma yükseleceği
muhakkak. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s) zaman zaman virdini artırmak isteyip de
seyru süluk idmanının bir adım ötesine geçemeyen sofilerine ‘Gafletle çekme’
demesi bu hususu doğrular niteliktedir.
Bilindiği üzere insanoğlunun diğer
yaratılmışlardan en bariz farkı hem ''melekiyet'' hem de ''hayvaniyet''
özelliğine sahip mahlûk olmasıdır. Şayet insanoğlu ruhunu sürekli Allah’a ayna
kılarsa ancak o zaman hakiki manada melekiyet kesb edecektir, yok eğer nefsinin
havasına kapılıp dediğim dedik derse hayvaniyet özelliğinin galebe çalması
kaçınılmazdır. Hele bir insan nefsinin kölesi olmaya dursun, maazallah hayvandan da aşağı ''Esfeli
Safiline'' mertebesine düşmesi an meselesi diyebiliriz. Eşrefi mahlûkat insan odur ki ruhunun sesine
kulak verip marifetullaha vasıl olandır. Yani insan öz cevheriyle buluşmalı ki
melekiyet kazanıp meleklerden üstün makama gelebilsin. Derken böyle bir insan
Ahsen-i Takvim mertebesinde seyreyleyip kâmil insan hüviyetine bürünecektir.
Madem öyle bize düşen tez elden üstünlüğü takvada aramak olmalı. Çünkü
Resulûllah (s.a.v.) ''Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil,
kalbinize ve amellerinize bakar'' (Et-taci/53) buyurarak bu gerçeğe işaret
etmiştir.
Dava
Evet, Dava nefsi ıslah etme davasıdır,
asla tebligat (lafı güzaf) değildir. Bu yüzden nefsi ıslah etmek büyük cihad
olarak nitelenir. Özümüzü arındırmak biricik davamız olmalıdır, Bakın, Yüce
Allah (c.c.) kullarına hitaben ''Kalbin ihyası için Peygamberlerin
kıssaları’ndan haberlerinden her çeşidini sana anlatıyoruz'' (Hud suresi 120 ayet) diye beyan
buyurmakta. Zaten hangi Peygamberin hayat kıssasına bakarsak bakalım ''İrşad''
gerçeğiyle yüzleşiriz. Anlaşılan irşad Peygamberlerden beşeriyete miras kalan
bir değerdir. İşte bu bilinçten hareketle hakiki âlimler hayatlarında hep irşad
olayını esastan düstur edinmişlerdir. Bakın şeytanda büyük âlimdi, ama
enaniyetinin kabarması sonucunda kendini huzurdan kovulmakta buldu. Zira
dergâhı ilahi'den kovulmasının nedeni irşad olgusunun mana ve ruhundan yoksun
halde ilmini sermaye bilmesinden ötürüdür. Maalesef İlahi buyruk karşısında,
kendi kendine tebligatta bulunmayı tercih etti, kıyas yaptı ve sonunda
lanetlenip helakine neden teşkil etti.
İrşad, aynı zamanda ''teslimiyeti''
de bağrında taşıyan bir değerdir. Zira
mürşid-i kâmiller teslimiyeti ölü teneşirinde, yani Gassal’ın (ölü yıkayıcısı) elinde meyyit gibi olmak
olarak tarif ederler. Şayet şeytan ilahi buyruk karşısında teslim olup tebligat
(kıyas) yapmasaydı kovulmayacaktı.
Bilakis o, taşkınlığını daha da ileri taşıyıp ''Âdem topraktan ben
ise ateşten yaratıldım, onun için secde etmem'' deyince sonunu hazırlamış
oldu. Derken ilahi huzurdan sonsuza kadar tard ediliverip kendisinin ebediyen
narı cehennemde kalmasını sağlamıştır. Derler ya ne oldum dememeli, ne olacağım demeli.
İrşad edici hata yapsa bile ilmiyle
hatasını çabucak telafi edebilir. İşte bundan dolayı İbrahim en-Nehai ''Âlimin
hatasını insanlara anlatmayın. Çünkü ilim sahibi bir kere yanılırsa akabinde
düzeltir'' buyurmakta. Asıl olan âlim hata yapsa da, yaptığı hatanın
burukluğu ile boyun büküp teslimiyet içinde Allah'tan korkmasıdır. Demek ki
İblisin büyük bir âlim olması veya meleklere hocalık yapması kurtuluşuna
yetmiyor. Nasıl yetsin ki, kendi reyiyle Allah’a karşı kıyas yapıp bilgisine
güvendi ve ilmini sermaye bildi, işte o an lanetlenenlerden oldu.
Sakın ola ki, kıt aklımıza güvenip
aldananlardan olmayalım, kıt akıl insanı her an yarı yolda yaya bırakabilir.
Sırf kuru akılla ancak beyinde mevcut bulunan bilgileri yorumlayabiliriz.
Üstelik yorumladığımız bilgilerde bize ait değil, zaten tüm bilgiler kalpte
kodlanmış da. Kalp merkez hükmünde olduğu içindir doğrudan doğruya bilgi üreten
karargâh konumundadır. İşte bu karargâhtan üretilene duygu seli denildiği gibi
''önsezi'' de denmekte. Mesela gözyaşı bezi bunun en tipik misali. Asla aklın
önderliğinde gözyaşı salgılanmaz, tam aksine kalbin kumandasında salgı
salınmakta. Toparlayacak olursak kalbin beyinde ki yazılmamış olanları
hissetmesine önsezi veya basiret dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Çünkü
kalbe ait en önemli sezi hissi melekedir. Nitekim iç sıkıntı, sevinç gibi
sübjektif vasıflar bu gerçeği doğrular nitelikte öğelerdir. Kaldı ki
Peygamberimiz (s.a.v)’in “Müminin
ferasetinden sakınınız” sözü her şeyi açıklamaya yeter artar da.
Yüce Allah’ı tek başına akla
yükleyerek kavranması imkânsız gibi bir şeydir. Akıl, burada sadece beş
duyumuzdan gelen verileri beynin kaydetmesi neticesinde doğan bilgileri
yorumlamakla vazifelidir.
Evet, Yaradanı sadece kalp sezebilir.
Bundan dolayı Kur'an doğrudan doğruya kalbe hitap etmektedir. Bakın, Yüce
Mevla’mız Kur’an’da katılaşmış kalpler için ne beyan buyuruyor: ''Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş
ve gözlerini perdelemiştir.'' Nitekim Dr. Haluk Nurbaki “Allah
kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir perde inmiştir ve
bunların hakkı azim bir azaptır” (Bakara suresi ayet:17) ayetini; Kalbin sol orikulası (Auricula) üzerinde ''Lafzai Celal'' yazılıdır. Dolayısıyla Allah Teâlâ; “Sanat şah eserim olan bu
kalbe imza attım. Onu imanla ve sevgiyle doldurmazsanız mühürlerim”
şeklinde yorumlamıştır. Keza Rabbül Âleminin; Yere göğe sığmam mümin kulumun
kalbine sığarım beyanı bu manaya işarettir.
Peygamberler, Sahabeler, ilmi ile amil
ulemalar ve evliyalar irşadı kalb ilmiyle gerçekleştirmişlerdir. Onlar akıl
melekiyetini vahye teslim etmişlerdir. Böylece vahye teslim olan akıl, “Akl-ı
selim” özellik kazanınca Peygamber kavlince “Bir elime ayı, diğer elime güneşi de verseniz bu davadan asla vazgeçmem”
diyecek seviyede meydan okuyabiliyor.
Mürşid'i kâmiller, kapısını çalan
insanlara zikir telkin edip kalpte ilahi zikrin kıvılcım almasına vesile olmak
için varlar. Böylece taliplilerine talim ettirdikleri zikirle irşat eri
yetiştirirler habire. İşte irşat budur.
Atomun keşfi üzerine Einstein'e şu
âlemin ötesindeki sırlarda artık anlaşılacak mı sorusu yöneltildiğinde, cevaben
şöyle demiştir;
''-Biz ancak maddenin sırlarını keşifle
meşgulüz. Onun ötesi ilmin ebediyen meçhulünde kalacaktır.''
İşte Albert Einstein'in ilmin ebediyen
meçhulünde kalacak dediği asıl ilim; fizik ötesi ilimdir. Çünkü pozitif
ilimler, makro (görünürde) veya mikro
alanla ilgili eşyaları kavramaya yöneliktir. Fizik ötesi âlem ise kalp ilmi
gerektiriyor. Ki; bu konuda Mürşid-i kâmiller fizik ötesi âlemle bağ kurma
lütfüne erişmiş âlimlerdir.
Velhasıl; akıl bir yere kadar dost. Aklın
da giremeyeceği sahalar var elbet. Her şeyi kuşatan şüphesiz vahiy’dir. Bu
yüzden İmam-ı Gazali; ''Gördüm ki akılla hiç bir şey olmaz! Her şey ruhta...
Her şey Peygamber kokusunda.. O'na sarıldım kurtuldum!'' der. Gazali, aklın
rehberliğini bir yere kadar kabul etmekle beraber, aklın da giremeyeceği alanların
varlığına işaret edip insanlığa ufuk açmıştır. Demek oluyor ki aklın
kavrayamadığı sahalara kalp ilmiyle (Ledün
ilmi) erişilmekte.
İRŞAD OLUNMADAN İRŞAD EDİLMEZ
Cemalullah
Hüccetül İslam
Bakın, Bilge
âlimler aklı:
- Eşyanın hakikatini bilen
akıl,
- İlmiyle amil kalp aklı,
- İdrak aklı (Hayır ve şerri ayırt edebilmek)
diye üç başlık altında ele almışlardır.
İşte bu üç başlık altında ele alınan
aklı her kim ki bir arada buluşturmayı başarırsa bilin ki o insan ''Akl-ı
Selim'' sahibi insan olmayı hak kazanmış demektir. Öyle anlaşılıyor ki, ''Akl-ı
Selim'' sahibi özellik kazanabilmek için birkaç fakülte bitirmek veya çok kitap
okumakla olmuyor. Tam aksine kalbi doğrudan Allah’a bağlayıp hikmet nurunu
kalpte yeşertmekle oluyor. Hele bir insan sırrı hikmet pırıltısını kalpte
yeşertmeye dursun bir bakmışsın içte ve dışta tüm sahte mabutlardan sıyrılıp
aklı hür, vicdanı hür ve fikri hür bir
insan hüviyetine bürüneceği muhakkak.
Derken böylesi aklıselim bir insan sahibine ilimden sonra 'tevbe' ve ‘istikamet’ yolu açılıp melekler o insanı kâmile son nefesinde
vuslata erdiğini müjdeler de. Anlaşılan o ki, akıl kemale ermeden vücut
sarayımızdan kalb-i selim çıkmıyor. İşte bu noktada Mürşid-i kâmiller gerçek
akl-ı selim sahibidirler dersek yeridir. Nitekim Muhammed Haşim-i Kişmi Hz.leri
''Mürşid-i Kâmil enbiyanın varisidir'' buyurmakla aslında aklı kemale
erdirmek cihetiyle irşada varistir demektedir.
Peki ya sofiler ve fakihler? Malum, Şeyh
Ebu'l Mevahib Muhammed eş Şazeli (k.s.) bu hususta ''Sofiler halleriyle görünürler, fakihler
sözleriyle görünürler'' der. Böylece işin hakikatini ortaya koymuş olur.
Nitekim sofilerde zahir olan bir takım safiyet hali mürşidinin irşad etmesinden
kaynaklanan bir durumdur. O halde ruhumuzu nefsimize galip kılmak için:
- Bir Mürşidi kâmile teslimiyet,
- Salih amel etmek (helal - haramı bilmek),
-Allah için zikr etmek
(Allah'ı anmak) gerekiyor. Zira Yunus
(a.s.) kıssasına baktığımızda, onu bizatihi balığın karnından çıkaran zikri
ilahidir. Şöyle ki; Yunus (a.s) balığın karnında “Allah’ım sen her şeyden
münezzehsin, ben gerçekten zalimlerden oldum! (Lailahe illa ente subhaneke
inni küntü minezzalimin)” diye içten bir yalvarış ve
yakarışla söylediği sözleri zikir haline getirmesiyle o zikir kurtuluşuna
vesile oldu. Hatta Allah Teâlâ bu zikrin hatırına tövbesini kabul etmiş oldu.
Balıkta emri ilahi gereği Yunus (a.s)’ı denizin kenarına bırakmak suretiyle
vazifesini icra eder de.
Allah dostlarının kıssalarına
baktığımızda ise zikir ehlinin pek çoğunun ilginç hallerine şahit oluyoruz.
İşte Eşrefi Rumi’nin Hacı Bayram-ı Veli'nin dergâhında tuvalet temizleyip
''irşad'' olması bunun tipik misali olarak karşımıza çıkar. Yine Mevlânâ
Hâlid-i Zülcenahayn (k.s.)’in, Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)’in tekkesinde su taşıyıp ''çift kanatlı hikmet'' ehli olması da öyledir. Hakeza Alâeddin Attâr
(k.s) ise Şah-ı Nakşibend (k.s.)’in manevi tasarrufu altında elma satarak
''nefsini tezkiye'' edip kurtuluşa ermesi de öyledir. Anlaşılan o ki; Allah
dostlarının hayatını incelendiğinde ''irşad'' gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Besbelli
ki teslimiyet olmadan, Salih amel olmadan, zikir ehli olmadan irşad
gerçekleşmiyor. Bu yüzden Şeyh Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) ''İrşad olmadan irşad edilemez'' deyip bu
gerçeğe işaret etmiştir.
Kur'an-ı Muciz'ül Beyanda ''Allah'a
vesile arayın'' (Maide 5/35)
diye beyan buyrulduğuna göre, bizim üzerimize düşen ilk görev irşad
olmak için vesile aramak olmalı. Buna mecburuz da. Çünkü Yüce Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de: ''Ey
iman edenler, Allah'tan korkun, sadıklarla beraber olun'' (Tevbe 9/19)
beyan-ı şeriflerinde geçen sadıklardan murad; Bahrül Hakaik tefsirinde
‘mürşitler’ olarak tefsir edilmekte. Hatta İmam-ı Rabbânî (k.s)’de bu manada
Mürşid-i kâmil'in önemini şu sözlerle müjdeler: ''Mürşid kendinden geçirir,
kendine getirir.''
Elbette ki, kendinden geçme ve kendine
gelme halini yaşayan bilir, yaşamayan ne bilsin ki. Yine de anladığımız kadarıyla; irşad hadisesi
müridin gönlünü ferini alacak derecede ötelere götüren bir iksir olmaktadır.
Kaldı ki bir noktada veliyi görmekte iman nurunun kemalatına işarettir. Bundan
dolayı bazı arifler şöyle der: ''Veli'yi gören de Veli gibidir.''
Cemalullah
Tarikat; kalbi aydınlatan yol demek,
şeriat; kalbin ve bedenin süsü demek, marifetse bu unsurların müşahedesi demek,
hakikat ise tüm bu unsurların melekiyet kazanması demektir. Hem nasıl ki;
şeriat öğretisinin rehberi âlimler (mollalar)
ise, tarikat idmanının rehberi de mürşid-i kâmil'lerdir. Şeriat zahir (dış) ilmi, tarikat ise batın (iç) ilmidir. Her kim ki ikisini
birleştirir hayatına tatbik ederse biliniz ki ''hakikat'' meyvesinden tatmış demektir. Nasıl mı? İşte
Resulûllah (s.a.v.)’in ''İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmektir''
beyanı şerifindeki ‘İhsan’ kavramı tasavvufi amelin tamda tatbiki
demektir. Nitekim Tasavvufta Cemalullah, yani Allah sevgisi esas olup, bu
sevgiden gaye ise; ''İlahi ente maksudi ve rıdaike matlubi'' dir. Yani;
Yarab! Maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmak düsturu tasavvufun özünü
oluşturmakta. Nitekim İsmail Çetin Hoca; ‘Edeple Varış Lütufla Dönüş’ adlı
eserinde Allah'a ulaşmak için;
-Müessirden esere,
- Eserden müessire denen iki metot takip
edildiğini ve cümle meşayihin ise umumiyetle ''Müessirden esere bir yol''
izlediğini beyan etmişlerdir. Hatta Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri birinci
metodu değil de ikinci metodu yani ''Eserden
müessire'' bir yol takip
etmesine rağmen, yaşadığı dönemde birçok meşayihle içli dışlı olması hasebiyle
onun üzerine de bu manevi tasarrufatın sindiği bir gerçek. Her ne kadar
Bediüzzaman manevi tasarruf iklimine tam doğrudan bağlanmadıysa da, zaman zaman karşılaştığı pek çok meşayıhın
tesirinde kaldığı muhakkak. Nitekim Said Nursi Hz.leri talebelerine okumayı
tavsiye ettiği ‘Cevşen-i kebir’ adlı
diye bilinen dua risalesi aslında Abdülkadir Geylani ve İmam-ı Rabbânî (k.s)
gibi birçok meşayihin Allah’a münacatta bulunduğu duaların yekûnundan ibaret
olması bunun bariz bir göstergesidir.
Zaten Said-i Nursi Hz.lerinin hayat
evrelerine bir göz attığımızda, ta küçük yaşlarda Hizan Şeyh'ine gittiğini,
orada biraz soluklayıp kendisi için ilk eğitim ocağı diyebileceğimiz kardeşi
Mehmed Efendi'nin Taği Medresesi'ne kapandığını, burayla da yetinmeyip Beyazıt
tarafında Şeyh Mehmed Celâli adında bir zatın irşad dairesine girip burada üç
ay kaldığını görürüz. Derken tekrar oradan Siirt’e yol alıp Molla Fethullah
Efendi'nin medresesine kapanışı gerçekleşir. Sonrasında sırasıyla Nurşin,
Hizan, kendi doğup büyüdüğü köyüne
dönüş, medrese hayatı ve Beyazıt'a yol alma derken engin bir arayışa koyuluşuna
şahit oluruz. İşte bu engin arayış
içerisinde bir ara Bitlis'te Şeyh Mehmed Küfrevi ile de yolu kesişip, ancak
kendisinden tek bir ders alabilmiştir. Tabii tüm bu koşuşturmalar bunlarla
sınırlı değil, dahası var. Şöyle ki;
sırasıyla Seyyid Nur, Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s), Şeyh Fehim gibi büyük zatlarla da buluşmuş,
hatta meclislerinde kalmış ama solukladığı mekânlarda bir şeyhe doğrudan
doğruya bağlanış nasip olmamıştır. Olsun doğrudan bağlanış olmasa da sonuçta
şunu anlıyoruz ki aslında Bediüzzaman'ı Bediüzzaman yapan yukarıda da
isimlerini andığımız şeyhlerin meclislerinde teneffüs ettiği manevi soluğun
tesirinden başkası değildir. Anlaşılan meclislerinde kısa aralıklarla aldığı
manevi soluklanmalar bir noktada eserden müessire bir yol izlemesine ışık
saçmıştır. Dedik ya, olsun önemi yok, pekâlâ eserden müessire metoduyla da kalp
kemal bulabiliyor. Birde şu var ki, Said Nursi Hazretleri; ''Zaman tarikat
zamanı değildir'' demekle bu noktaya işaret etmiştir. Asla bu söylem kimilerin
kasıtlı dillendirmek istediği tarikatı inkâr manasına değildir. Her ne
kadar iki metod başlangıçta biri birinden ayrıymış gibi görünse de nihayette
birleşirler. Ne var ki; derviş olmayan âlim, âlim olmayan sofi kavram
kargaşalığından dolayı bu gerçeği idrak etmekten aciz bir görünüm
sergiliyorlar. Netice itibariyle her iki metotta Allah'a ulaştırıcıdır
diyebiliriz. Bakın, Şeyh Ebu Medyan (k.s.); ''Tarikatı inkâr eden meclisler mürit için öldürücü zehirdir. Bu
zehirden korunmayan şeyhinden yararlanamaz'' diyor. O halde her iki
metottan hangisi izlenirse izlenilsin, tarafların birbirlerinin arkalarından
atıp tutmalarını doğru bulmuyoruz. Çünkü bu yolda Allah için çalışana destek
olmak esastır. Resulûllah (s.a.v.) ''Bir veliye ikram eden, bana ikram etmiş
olur. Bir veliye eza eden, bana eza etmiş olur'' buyurarak bu noktaya
işaret etmişte.
Tasavvufun, beşeriyete pek çok yönlerden
sayısız faydaları vardır. Hadi diyelim hiçbir faydası olmadığını varsayanlar
böyle düşünseler bile en azından, dergâhlarda
zikir halkası için bir araya gelmenin yansıması olan sosyalleşmeyi sağlaması
önemini izah etmeye yeter artar da. Şu bir gerçek; her bir dergahda kurulan zikir
halkasının “cemaat olunuz” hükmünün
icrasına yardımcı olduğu bir aşikâr. Sadece zikir halkası mı? Elbette ki bu halkanın yanı sıra ilmin
tatbikinin de icra edildiği aşikâr.
Çünkü her mezhepten ve her meşrebten pek çok insan aynı halkada kesrette
vahdet olmaktadır. Tüm bunlardan öte, yediden yetmişe her kesime aşkı ve
sevgiyi tattırıyorlar. Nitekim ''Habibim eğer sen olmasaydın bunca felekleri
yaratmazdım'' buyruğu sevgiye çağrıdır. İşte bu çağrıya uyan her bir aşk
sahibi ve sevgi ocağı insanlığı irşad mayasıyla mayalamakta. Zira hayatın sırrı
aşk üzerine kurulu, besbelli ki aşkın feri sönmedikçe dünyada zikrin hatırına
kendi rotasında seyredecektir. Aksi
takdirde kıyamet kaçınılmazdır.
''İnabe''
Evliya tövbesine ''İnabe'' denildiği
malum. İşte İmam-ı Gazali Hz.leri inabenin önemine vurgu yaparaktan şöyle der: ''Sen
tasavvuf ilminin bütün eserlerini yediden yetmişe okusan da, bir mürşidi-i
kâmil eli tutmadıkça sana hidayet kapısı açılmaz.'' Madem İmam-ı Gazali Hz.leri böyle beyan buyurmuş, o halde tez
elden tövbeyle ötelere yelken açmak gerekir Yelken açalım ki tövbe kapısı
kurtuluşumuza vesile olsun.
Tasavvufta her hayrın başında ve
sonunda 25, 33 ya da 75 kez estağfurullah demek esas olduğundan bu yola mürşid
elinden intisap edilirken bile tövbe ile birlikte beyat olunmakta. Böylece
tövbe eden salik nur dairesine girmiş olur. Yeter ki talipliler halis niyetle
nur halkasına dâhil olsun, huzura erenlerden olacaktır. İşte bu yüzden Peygamberimiz (s.a.v.) halis
niyetin ehemmiyetini şöyle dile getirmişlerdir: ''Siz kalplerinizi ve
niyetlerinizi değiştirmediğiniz müddetçe Allah'ın size olan muamelesi
değişmez.”. Keza bir seferinde ise şöyle buyurmuştur ''Ameller niyetlere
göredir.'
Evet, öyle anlaşılıyor ki, bu yolda
bir talipli halis niyetle tövbe edip yola girmekle Allah'ın azameti karşısında
kendisini bir hiç görüp huzura erebiliyor. Zaten kendi nefsini gören
isyandadır. İşte Hasan-ı Basri (r.anh)’ın; ''Kişi isyan sebebiyle gece
ibadetten mahrum kalır'' beyan buyurması buna işarettir. O halde bize bu
işaret doğrultusunda halis niyetle tevbe etmek düşer. Aksi takdirde nefsimizin
kölesi oluruz. Kaldı ki tevbe etmeyi nefsine yediremeyen bir kul, bilsin ki
Allah’a abd (köle) olmayı terk edip maazallah din istismarcılığına
soyunacaktır. İşte İmam-ı Rabbânî (k.s) bu nedenle Din istismarcılarla konuşmayı
yılan sokması bir tür zehirlenme olarak nitelediği gibi hangi fırkadan olursa olsun Allah'tan korkmayan ilim adamlarını da Din
hırsızları olarak addetmiştir. Demek oluyor ki; insan kendini burnu
kaf dağında üstün görmemeli, bilakis
kendini toprak görmeli ki tevbe halkasına tereddütsüz katılabile. Anlaşılan o ki, Allah’a abd olmakla kurtuluşa
erişebiliyor. Madem öyle, çokça istiğfar edip nübüvvet nurunu kalbe indirmek
gerekir. İndirelim ki, şeytanın kalbe vesvese vermesinin önüne geçilebilsin.
Bilindiği üzere şeytan da çok amel işlemesine rağmen, tevbe etmediği için
kurtulamadı. Bakın Seyda (k.s.) ''Hiç biriniz şeytanın yaptığı kadar amel yapamazsınız
ve hiçbiriniz amelinizin kuvvetiyle bir yere ulaşamazsınız. Ancak Saadatın (Allah’a köle olan Sadatların) himmetiyle
ulaşılabilirsiniz'' diyerek meselenin özünü ortaya koymuştur.
Her kim, istikamet üzere bir yolda
ilerlemek istiyorsa, Allah’ta fani olmuş bir Pir’in gölgesine girmeli. Bakınız
Ebu Talip yıllarca Peygamberimizi himaye etti, O’nu korudu, elinden geldiği
kadar amca şefkatini hiç esirgemedi. Nitekim bu yaptığı hizmetin karşılığında
üzerine Peygamber gölgesi düşer bile. Ama ne var ki Ebu Talib, kendi isteği ve
rızası doğrultusunda yeğenine teslim olmadığı için, o gölgeden faydalanamadı. O
halde Hace Ali Râmîtenî (k.s)’ın sözüne kulak vermeli. Bakın ne diyor: ''En
kolay yol bir Allah ehlinin gönlüne girmektir.'' İşte bu güzel sözden çıkan netice, mürşid-i
kâmiller’in gerçek manada ''İnsan-ı Kâmiller'' olduğu gerçeğidir. Bakın üç yüz
bin hadis ezberinde tutan Ebu Abdullah İsmail Herati Hazretleri de bu hususta
şöyle der: ''Ben Ebu Hasan Rekani'den önce şeriatı bildim, ama hakikati ondan
öğrendim.''
Hüccetül İslam
Peki, İmam-ı Gazali Hz.lerinin üzerine
Pirin gölgesi nasıl düştü derseniz, bunun cevabını bizatihi kendisi şöyle
açıklar: ''Şeyh aramak için Irak'ı terk ettim. Ama ne için terk ettiğimi
nice âlimler anlayamazdı. Çünkü benim bulunduğum ilmi müktesep insanların
nazarında son nokta idi. ''
Düşünebiliyor musunuz âlimler bile
Gazali'nin o engin ilminin ötesinde ilim olabileceğinin tasavvur edemedikleri
içindir onun eriştiği ilim seviyesini son mertebe olarak bilmişler. Zaten
Gazali’de bunu hissettiği içindir şeyh aramak için Irak'ı terk ettiğini
söylememiş. Öyle ya, söylese bir türlü söylemese bir türlü, çünkü dile getirse
hiç kimse ne demek istediğini anlayamazdı. Nasıl anlasın ki, tasavvuf haldir,
sözle (kal) anlatılacak gibi sarih
bir yol değil ki. Bu yüzden “Tarikat kal
değil hal’dir” sözü doğru bir tespittir. Nitekim Seyda Hz.leri Gavs-ı
Hizani’nin dilinden şöyle der: ''İş lafın zahirinde değil manevi
tasarruftadır.''
Anlaşılan tüm bu müthiş sözlerden
insanlığın alacağı nice dersler vardır. Kaldı ki bu yolu sistemleştiren Şah-ı
Nakşibend (k.s)’ın; ''Zahirimiz halkla, batınımız Hak'ladır'' beyanı da
altın değerde bir sözdür. Madem öyle ''Hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın
ölecekmiş gibi ahrete çalışmak'' düşer bize.
Mürşid-i Kâmiller, başta peygamberler
olmak üzere ashab ve tabiinden sonra beşeriyetin en dikkate şayan rehber
insanlar olup, bu manada onlara ''Gönül Sultanları'' gözüyle bakılması gayet
tabii bir durumdur. Hele bu zamanda manevi önderler yok denecek kadar az olsa
da, onları aramak ve bulmak bir vazife addedilmeli. İşte bu nedenle İmam-ı
Rabbani (k.s) ''Ne mutlu murad bir
mürşit bulana'' deyip hem mürşitleri kurtuluş rehberi olarak işaret etmiş
hem de ''Bu zamanda rıza ve ihlâs nimetiyle
şereflendirilenler binlerce kişiden belki bir kişidir'' diyerekten
insanlığı uyarmayı da bir vazife bilmiştir. Üstelik İmam-ı Rabbani (k.s) bu sözü dört yüz seneyi aşkın öncesi bir
zamanda dile getirmiş. Şimdi ise durum vaziyet daha da vahim bir hal aldığına
göre bizim için ''Murad olanı''
aramak, bulmaya çalışmak daha da birinci önceliğimizdir diyebiliriz. İnsan
yeter ki; can-ı gönülden aramaya
koyulsun, Allah muhakkak bir kapı açacaktır. Malum aramayınca Hızır yetişmez. O
halde daha ne duruyoruz enbiyanın ve evliyanın ervahıyla ünsiyet kurmaya
çalışalım ki kurtuluşumuz gerçekleşebilsin. Zaten Allah rızasını kazanmak için
onlarla hemhal olup himmet istediğimizde Allah katında geri çevrilmez de.
Burada tek şart murad olanı canı gönülden arayışa koyulmak olup, elbet gerisi
kendiliğinden gelecektir. Hakiki Ehlullah’ı (Allah dostlarını) arayıp
bulduğumuzda biliniz ki gönlümüz yumuşayıp felaha kavuşması an meselesidir.
Evet, işin özü aramak ve bulmakta
gizlidir. Bakın, Seyyid Eşrefi Rumi Hz.leri, hayatında on yedi Şeyhe hizmet
etmiş ve bu yaşadığı süreci şöyle dile getirmiştir: ''On yedi şeyhe hizmet
ettim. Bu on yedinin içerisinde ancak dördü Şeyhinel Kâmil Mükemmildi.''
Bir başka ifadeyle Öyle ya, Eşrefi Rumi Hz.leri 1469'da ahrete göç ettiğine
göre, yaklaşık bundan beş yüz sene önceki şeyhlerin on yedi tanesinden sadece
dördünün kâmil olduğuna kanaat getirmiş. Peki, günümüzde âlimlerin kaçı kâmil
acaba? O halde vuslata ermek için illa da murad olanı aramak, aramak, aramak
biricik derdimiz olmalı diyoruz. Dahası bu arayış içerisinde yollar dikenli
olsa da arayan elbet Mevla’sını bulur diyoruz.
Hâsılı kelam, Hasan-ı Basri (r.anh.)’ın
şu sözleri sanırım meramımızı anlatmaya yeter, artar da. Ve şöyle der: ''Evliyalar
olmasaydı dünya yok olurdu. Salih kimseler olmasaydı günahkârlar helak olurdu.
Âlimler olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu. Ahmaklar olmasaydı dünya
ma'mur olmazdı. Rüzgâr olmasaydı her yeri fena koku kaplardı.''
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3015/irsad-olunmadan-irsad-edilmez.html
MÜRŞİD ODUR Kİ İRŞAD EDE
İrşad, insanlara doğru yolu gösterip hidayetine
vesile olmaktır. Bundan daha öte içi dışına hâkim, dışı içine köle, özü gibi
sözü, sözü gibi özlü özünde insan yetiştirme çabasının adıdır irşad. İşte bu
ulvi çaba içerisinde irşad kütüğüne mührünü vuranlar ise halk nezdinde irşad
ediciler olarak anılır da.
Peki, bu irşad kütüğüne kimler mührünü
vurmuş denildiğinde, elbette ki ilk akla Mürşidi kâmiller gelmekte. Nasıl akla
gelmesin ki, bakın Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) irşad edicilerin vasfını ortaya koyarken ne
diyor: ''Öyle zevatlarla sohbet etki sözü dimağını (beynini), özü hem
kalbini hem de ruhunu tedavi etsin, hali de seni Allah'a kavuştursun.''
Evet, Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın işaret buyurduğu öyle donanımlı
zevatlarla ünsiyet kurmalı ki irşad olabilelim. Şayet kararan kalbimizi ve
ruhumuzu aydınlatmak diye bir derdimiz varsa buna mecburuz da. Sakın ola ki irşad edici de kim oluyor, benim
aklım aydınlanmama ziyadesiyle yeter deyip işi hafife almayalım. Unutmayalım ki
akıl bir yere kadar aydınlatıcı, onunda elbet aydınlatamayacağı sahalar var, bu
nedenle bizi aydınlık şafaklarla buluşturacak bir irşad edici kılavuz bulmak da
çok elzemdir. Dikkat edin irşad edici
kılavuz dedik, yani karga kılavuz demedik.
Malum kılavuzu karga olanların hali ortada, Bizim kast ettiğimiz
karanlık dünyamıza ışık saçacak kılavuzdur. Sadece ışık saçmak mı, ölüm döşeğinde, yani sekarat anımızda bile
imanımızı çalmak için fırsat kollayan şeytana bizi yem etmeyecek kılavuzdur bu.
İşte böylesi bir irşad ediciyi bulmak aynı zamanda gerçek dosta kavuşmak
demektir. Öyle ya, o hakiki bir dostsa hayatın her kademesinde nefesini
üzerimizde hissettirmeli. İcabında bu da yetmez, kabirde sorgu sual meleklerin
sorusunda yanı başımız da olup ahrette de bizi yalnız bırakmayacak dost
olmalı. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)’in
“Kişi sevdiği ile beraberdir (haşr
olunacak)” beyanı bunun teyididir. Zaten hakiki dost Ümmet-i Muhammed’in
hizmetine kendini adamış dosttur. Ki, onlar İslam’ın hâkimi değil İslam’ın
kölesi olmak için gecesini gündüzüne katıp her türlü çileyi göze alabilecek ruh
seciyesine sahip zatlardır. Asla sırça köşklerde, fildişi kulelerden insanlara
tepeden bakıp ahkâm kesenlerden değiller. Bilakis bin bir türlü ezaya ve cefaya
katlanabilecek ruhta irşad edicilerdir. İşte bu yüzden irşad etmek her
babayiğidin harcı değildir diyoruz. Elbette ki insan-ı kâmil gökten zembille
inmiyor, irşadıyla yanımızda var olmaktalar. Şayet bir insan Allah yolunda çile
çekmiyorsa, biliniz ki değil Ümmet-i Muhammed’e faydası, kendisine bile faydası
yoktur. Zira irşad yolu çile üzerine kuruludur. Çile aynı zamanda Peygambere
bile dost edip şefaatna nail olmasına vesile kılar da. Her kim ki Peygamber nuru
damlalarından damlanır, işte o zaman üzerine düşen o nur damlaları ölçüsünce
aydınlanacak demektir. Bunun dışında bir eli balda bir eli yağda olanın halkı
irşat etmesi hayaldir. O nur damlalarından dünde vardı bugünde var olacaktır.
Nitekim o nur damlaları alınlardan alınlara konup her devrin insanını kuşatır
da. İşte bize düşen tüm zaman ve
mekânları kuşatan o Nübüvvet nur damlaların bulunduğu halkalarda yer almaktır.
Yer alalım ki o nur damlaların feyiz ve bereketinden bizim üzerimize de
damlasın. Ancak bu mertebeye erişmek için birinci adımda nefsin tepesine basmak
gerekir ki, ikinci adım da Allah’a layık kul olunabile. Maalesef gel gör ki nur
halkalarında bulunmayıp da halkı aydınlattığını zannedenler var. Oysa habire
laf üretmekteler. Onlar laf ürete dursunlar, şu bir gerçek tahkiki aydınlanma
ve yakini aydınlanma ancak hak ve hakikate teslim olmakla elde edilebiliyor.
Besbelli ki Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) ''İrşad olmayan irşad edemez" derken
bu gerçeğe işaret etmiştir. Yani, ilk evvela hem tahkiki hem de yakini irşad
olmalı ki, insanlara yol gösterilebilsin. Bunun dışında ağzımızdan çıkan her
bir sözü hayatımıza tatbik etmediğimiz sürece kendimizi kandırmış oluruz.
Evet, aydınlatmanın sırrı önce yaşamak, sonra
yaşatmaktan geçiyor. Öyle yaşamalı ki mümini gören müminde dirilmeli. Aksi
takdirde kendimize bile faydamız olmaz. Kaldı ki insanlar laftan çok uygulamaya
ve yaşantıya itibar ediyor. Şurası muhakkak sathi konuşmaların ve heyecan varı
nutukların biri bin ettiği devirler artık çok gerilerde kaldı. İnsanlar daha
çok pratiğe yönelik özü ve sözü bir olan şahsiyetlere itibar etmekte.
Öyle zevatlar var ki, hiç konuşmadan
binlerce insanı bend edebiliyor. Öyleleri de var ki ciltler dolusu eserler
yazıp heyecan verici ve coşkulu konuşmalar yaptığı halde, camiden çıktığı zaman
etrafında ya birkaç kişi, ya da bir bastonu bir de kendisi kala kalıyor. Bu
durumda insanlar ne yapsın, yıllardır nice insanları dinleye dinleye bir hal
olmuş, nice etkili konuşmalara şahit olmuş ve bu konuşmalardan sadece bir veya
iki cümlenin tesirinde kalmış, ama sadece o anlık tesirden öte bir işe
yaramadığını geçte olsa fark etmiş durumda. Demek oluyor ki insanlara pazara
kadar değil mezara kadar örnek bir
yaşantı sergilemek gerekiyor.
Mürşid; irşad eden, doğru yolu
gösteren, gafletten uyandıran ve Peygamber (s.a.v.)’in varisi konumunda olan
kâmil zat demektir. İrşad ise 'değer' ihtiva eden bir kavram, asla 'kanun' ihtiva etmez. Her nedense
bugüne kadar bir takım yanlış algılamalardan olsa gerek birçok insan deney ve
laboratuar bulgularının mürşitlerce irşat edilmesini hep bekler olmuştur. Yani,
birçok insan bir türlü deney ve gözlemin mürşitlerce irşad edilemeyeceğine akıl
erdirememişlerdir. Oysa ilimle değer aynı şeyler değil. O halde her ikisini birbirine
karıştırmamak icap eder, mürşidin sadece ve sadece insanların hak yolunda irşad
etmek için misyon yüklendiklerini bilmekte fayda var. Zira deney ve ilim
keşfini mürşitlerden beklemek adetullah'a (sünnetullah)
ters düşen bir durumdur. Kaldı ki; İslâmiyet, ilim ve teknikte sebep ve netice
ilişkisini esas alır. Düşünsenize Allah (c.c.) her şeyi bir sebebe bağlamış.
Mesela Rabbül âleminin yağmur yağdırmak için bulutu vesile kılması bunun tipik
misalini teşkil eder. Bu yüzden dinimizde sebeplere başvurmak; 'Sünnetullah' olarak addedilir. Hâsılı
kelam deneyin mürşitlerce irşad edilmesini bekleyip durmak boşa bir çabadır.
Bir başka açmaz içerisinde bulunan
kesimde hiç şüphesiz batı batı diye tutturup kendinden geçenlerdir. Malumunuz
batıya göbekten bağlı olanlar irşad görevini pozitif dedikleri bilimden
beklediler hep. Oysa bilim tek başına mürşit değil ki irşad gücü olsun. Pozitif
bilim dedikleri şey daha çok vakıalarla, deney ve gözlemle ilgilenir. İrşad
kavramı daha çok 'değer' içeren bir ifade. Her ne kadar değer düşünce taşımasa da
sonuçta insan ruhunun aydınlamasında en etken unsurdur. Kaldı ki irşad edicinin
düşünceye ihtiyacı olmaz da. Nasıl olsun ki; bikere problemlerini halletmiş,
ruhunun susuzluğunu gidermiş, nefsini tezkiye etmiş ve kalbini tasfiye etmiş
bir kâmil insanın düşünce sarmalında ne işi olabilir ki? Hem bu hengâme ve
sarmal içerisinde düşün, düşün nereye kadar yol alınabilir ki, sonuçta
varılacak nokta huzursuz, çelişik ve karanlık bir dünyanın kollarında
debelenmekten başka bir işe yaramayacaktır. O halde bizim işimize yarayacak
olana talip olmalı. Keza felsefi hayatın sarmalına dalıp da kim ne bulmuş ki
bizde bulalım. Şöyle tarihten bugüne feylesoflar zincirine bir bakın, her bir zincirin halkasında konumlanan
feylesof taifesi bir öncekine reddiye döşemekle ömrünü heder ettiğini
görürsünüz. İşte felsefe dünyasının düştüğü bu girdaptan çıkamama hali bizi
ister istemez bu âlemden uzak kalmaya zorluyor. Madem öyle, ne yapmak gerekir
derseniz, yapılacak olan şey gayet basit,
neydip edip irşad edicilerin halkasında aydınlanmak olmalıdır. Varın bir
mürşidin irşad halkasında vuslatı arayın ki huzur bulasınız. Hele irşad
edicilerin eşiğine bir düşmeye göresiniz, huzura vardığınızda ağızlarından
dökülen inci tanesi her kelime ve her cümlenin düşünce içermediğini, bilakis
kalbimizi ve ruhumuzu aydınlatıp özümüzü tedavi ettiğini hissedersin. İşte bu
noktada “Mürşid o dur ki, irşad ede” sözü bizim için çok bir anlam ifade eder
de. Nasıl bir anlam ifade etmesin ki, irşad edici bize baktığında Allah için
nazar etmekte, konuştuğunda dilinden
dökülen her kelime ve her cümle bir ses olarak değil ruhumuzu kuşatan bir 'nur' olarak yankı bulmakta. Zira ruh
aşkla dirilir. İrşad ediciler yürekleri sevgi ve aşk dolu olduğu için ister
istemez insanlar onlara yöneliyor. Şu iyi bilinsin ki yüreğinde aşk ve sevgi
taşımayanların günümüz insana verecekleri hiçbir sermayesi yoktur. Dahası kişi
madde kalıbından kurtulup ruhlaşmadıkça pirüpak olamıyor.
Bakın
bir gün, Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s) evine sofiler ziyarete gelir. Sofiler büyük bir adab içinde Hazret Muhammed
Diyâeddin Nurşînî (k.s)’ın sohbet
etmesini beklerler. Fakat Hazret (k.s) sohbet etmez. Derken sofiler müsaade
isteyip oradan ayrılırlar. Bu duruma şahit olan Şeyh Muhammed Diyâeddin
Nurşînî (k.s)’ın hanımı:
-Aman Efendim, Sofiler, seni ziyarete
geldi, sen ise hiç oralı olmayıp ve hiçbir sohbette bulunmadın, senden
bekledikleri sadece birkaç kelamdı, maalesef hüzünlü bir şekilde ayrıldılar.
Bunun üzerine Hazret Muhammed Diyauddin
(k.s) şöyle der:
''-Bizim sükûtumuzdan alamayan,
sohbetimizden alamaz.''
Evet, bu veciz söz, sözün ötesinde bir nur
damlasıdır. Bu nur damlalarından insanoğlunun nice alacağı dersler var elbet.
Şayet insan canı gönülden irşad olmayı talep ederse, mürşidin huzurunda sükût
lisanında bile irşad olması an be andır. Yeter ki; o insan âlimin yanında
dilini, arifin yanında kalbine sahip olsun, bak o zaman kendinden geçip kendine
gelir de. Anlaşılan iş lafın zahirinde (şekli ve şemasında) değil, manevi
tasarrufta. Elbette ki; edebi zahiri sözler belirli noktaya kadar etkili
olmakta. Ama yaldızlı sözler bir süre sonra enerji olmaktan çıkıp lafı güzafa
dönüşebiliyor. Düşünsenize bir çocuk doğduğunda patates yiyemiyor, yani önce
süt içmekte. Ta ki dişleri çıkmaya başlar o zaman ancak patates yiyebilmekte.
İşte insan da bebek misali başlangıçta ninni sözlerle yol almakta, daha sonraki
aşamalarda artık yerini pratiğe
bırakmalıdır. Çünkü sözün, pratiğe ve uygulamaya geçmesi çocuğun emzik halden
çiğneme safhasına terfi etmesi demektir. Bakın Albert Einstein bile ruhunun
susuzluğunu giderecek ilacı şu sözlerle ifade eder: ''Tecrübe edebileceğimiz, en güzel ve en derin heyecan, mistik
duygudur. Bu heyecanı tatmayan ölü gibidir.'' İşte bu altın sözleri sarf eden böyle bir
bilim adamı birde İslâm tasavvufunu tatmış olsaydı kim bilir belki de mürşid-i
kâmillerin (Zat-ı Şahanelerinin)
yılmaz savunucu olurdu. Dahası onları öve öve sözünü bitiremezdi.
Bilindiği üzere zatında kâmil,
beşeriyeti irşad edebilecek kemalata ermiş mükemmil insana 'Arifibillah' denmekte. Madem kıyamete kadar Arifibillah zatlar olacak, o halde tasavvufa giren bir insanın
gayesi, kâmil insanın ahlakıyla ahlaklanmak olmalıdır. Kâmil insanın (irşad edicinin) gönlü Hakkın aynasıdır
çünkü. İşte bu nedenle Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri; ''İşte, mürşidin ruhu ve kalbi aynadır. Allah'tan gelen feyze makes (akseden) olur'' diyor. Yani mürşit sadece ilahi feyzi aksettirir manasına
bir tespittir bu. Hiç kuşkusuz feyz; Allah'ındır, mürşid arada sadece
kılavuzdur. Bir başka ifadeyle, Onlar Allah'tan gelen feyz-i nuraniyi müridin
ancak kaldırabileceği dereceye indirmekle vazifelidir. O açıdan evliyanın çok
kelam etmesine gerek yoktur. Evliyaullah sadece irşad elçisi ve terbiyecisidir,
asla gaye değildir. Hatta onlar için
Allah'ın (c.c) dünyada rahmet halkaları, darda kalan kimsesizlerin imdadına
yetişen Hızır’ları dersek yeridir. Nefis terbiye olmadan kemalet gerçekleşmiyor.
Şu bir gerçek; manevi tasarruftan yoksun her lafza nasihat günümüz insanına
tesir etmiyor. İlla ki kalplere nüfuz edip etkilemek gerekiyor. Zaten insanlara
lafla yaklaşılınca kaçıyor, tüm söylenenleri kuru gürültü ve stres olarak
algılamakta. Haklılar da. Hele günümüz dünyası söz konusu olunca lafların çoğu
sloganik olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Bu yüzden sloganlarla insanları
yönetmeye kalkışanlar, umduklarını bulamıyorlar. Demagojik lafların her biri;
içi boş ve göstermeliktir. Oysa dilden dökülen tane tane sözleri taçlandırmak
gerekir. Nasıl bir taç derseniz; elbette ki; ''İlimle, amelle taçlanan sözler'' diyoruz. Yaşamadan, uygulamadan
her söylenecek söz, hem kendimizi kandırmak, hem de başkalarını aldatmak olur.
Nasıl ki petrol uzmanları, kuyudan çıkardıkları ham maddeyi rafine edip pek çok
ürün elde ediyorsalar, pekâlâ irşad edicilerin elinde bir insanda hammadde
misali işlendikçe etrafa ışık saçabilecek hale gelebiliyor. Hele bir insanın
göğsünde kodlanmış nurani letaifler çalışmaya (ürün vermeye) görsün bak o zaman o vücut kolay kolay kararmaz da.
Çünkü o vücut zikirden dolayı manevi cevher olmakta. Kelimenin tam anlamıyla,
tabiatın işlenmesiyle 'üretim'
gerçekleşiyor, insanın âlemi emirle bağlantılı letaifleri işlendiğinde de ''irşad'' vuku bulmakta. Dahası her şey irşad olmakta
gizli. Hatta irşad edici bu dünyadan göç ettiğinde toprak dahi naçiz bedenini
çürütmekten imtina eder bile. Zira kâmil insanın kalbine melek hâkimdir. Hatta
irşad edicilerin kalbine melekler karargâh kurmuştur dersek maksadımızı aşmış
sayılmayız. Şeytan bu durumdan dolayı muzdariptir elbet. Neden mi? Gayet açık;
onlar Mutlak Dosta dost olmuşlardır, bu yüzden onlara Allah dostları denmiştir.
Dolayısıyla şeytan kolay kolay onların kalplerini bozamaz. Nasıl bozabilsin ki,
kâmil insanlar kalp uzmanlarıdır. Onun için derler ki, böyle zatlarla
karşılaşıldığında yüzlerine doğrudan doğruya bakmayın, zira mürşid-i kâmiller,
insanların bakışlarından kalplerini görürler, hatta ayıplarına vakıf olurlar.
Onların huzurunda edeben yüzüne bakmayıp (Göz
göze gelmemek), kalben bağlanmak en doğrusu. Nitekim Yunus Emre;
''İstersen
var bin Hac’ca
Hepsinden daha yüce
Bir gönüle girmektir'' demekle bu edebe işaret etmiştir. Yani bir başka ifadeyle ‘Bin defa hacca
gidip geleceğine, bir gönle girmeye bak mesajı vardır’ bu dizelerde.
Velhasıl;
Bir gönle ve kalbe girmekle irşad sarayına dalınır, bu böyle biline.
Hz. Mevlana, irşad edicilerin önemini
şöyle dile getirir: ''Mürşidim Hakk'ın
kapısıdır. Zira Hakk'a onunla vasıl oldum.''
İşte bu veciz sözden de anlaşıldığı
üzere Hakka vasıl olma da Mevlana’ya mürşidi rehber olmuştur. Hele işin ucunda
ruh söz konusu olunca rehber eşliğinde yola çıkılması gayet tabiidir. Çünkü iç
dünyamız ruhla bağlantılı olduğu için sonsuzluğa vurgundur. Bu yüzden sürekli ötelere
kanatlanmak isteyecektir. Dolayısıyla bu yönüyle Gönül Sultanlarının
rehberliğine ihtiyaç hâsıl olacaktır.
Peki ya dış dünyamız? Malum dış dünyamız bedenle ilişkili
olduğundan beşeri münasebetler ancak bir yere kadar sürdürülebilmekte. Keza beden
sağlığı da öyle olup ancak Tıp Doktorlarının rehberliğinde bir yere kadar zinde
tutulabilmekte. Bir noktadan sonra vade dolduğunda naçiz bedenimiz elbette ki
toprak olacaktır. Buradan şu sonuca
rahatlıkla varabiliyoruz; bedenimiz eninde sonunda toprak olmaya
mahkûmken, ruhumuz ise tam aksine
ebediyete kanatlanmak için vardır. Hele bir insan elden ayaktan düşmeye dursun
ister istemez bir gözü toprağa bakarken, diğer gözü de göç edeceği ebedi yurda bakacaktır.
Böylece insanoğlu ‘Dünya fani, ahret
baki’ gerçeği ile yüzleşmiş olur. Madem
öyle, ecel kapıya dayanmadan fani olana değil,
baki olana talip olmak gerekir.
Hem fani olandan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Baksanıza yaşadığımız
şu dünya sathında hangi tür nesne varsa bir bakıyorsun bize ancak bir yere
kadar fayda temin sağlayabiliyor, sonrası malum ecel kapıya dayandığında tüm
faydalandığımız kazanımları geride bırakıp kara toprağa sadece beyaz kefenimizi
götürebilmekteyiz. Dostlarımız ise sadece mezara kadar gelebilmekte, ondan ötesi bilgimizin dışında zaten. Neyse ki toprak zengin fakir ayırd etmeden herkese
eşit muamele etmekte. Yani zengini de fakiri de bir tutup yok etmekte.
Peki, yok olan veya çürüyen sadece
bedenler mi, elbet kıyamet günü
geldiğinde buna dünya ve dünya içindekilerde dâhil olacak. Ruh ise her daim
varlığını sonsuzluğa adayıp baki kalacaktır. Bir başka ifadeyle beden yaratılış
gereği toprağa meyilli iken ruh ise melekût âlemine meyillidir. İşte var olmak ve yok olmanın bu dünyada ve
öteki âlemde karşılığı nedir diye sual edildiğinde cevaben; beden ve ruhtur
dersek doğru cevaplandırmış sayılırız. Çünkü ruh bu dünyada sadece konuk olduğu
bedene soluk olmak için vardır, can bedenden çıktığında ise berzah âleminde
kendini beklemeye alacaktır. Ta ki sur üflenip kıyamet koptuğunda tekrar ait
olduğu bedene rücu edip birlikte dirilişe geçeceklerdir. Öyle anlaşılıyor ki,
beden tek başına bir anlam ifade etmiyor, ruh varsa beden var demektir, yoksa
bir hiçtir. Unutmayalım ki asıl maharet ruhtadır, o halde ha gayret deyip ruha
kuvvet vermek gerekir. Aksi halde ne dünyada ne de ahirette huzur buluruz.
Fethedilecek tek kale varsa o da kendimiz.
Bunun yolu da malum, ruhumuzu kuvvetlendirmekten geçiyor. Hele ruh kuvvet
bulmaya bir görsün 'Kesretten vahdete' yol
almak çok daha kolay olacaktır. Ama nasıl?
Hani bir yerden bir yere göç ettiğimizde mutlaka bir rehbere ihtiyaç
duyarız ya, aynen öyle de ruhu kuvvetlendirmek içinde mutlaka takviye güç
diyebileceğimiz ilmiyle amil olmuş rabbani âlimlerin kılavuzluğuna ihtiyaç vardır.
Buna mecburuz da. Çünkü yol bilenle ancak kat edilebiliyor. Kılavuzsuz yola çıkanın
çok önceden hangi risklerle karşılaşacağını kestirmesi çok zordur. Her an karşısına
haramiler çıkabilir. İşte bu noktada rabbani âlimler insanlığın ruhi susuzluğunu
giderecek ışık fenerleri olurken, haramilerde tam aksine ruh karartıcılar
olarak insanlığın karşısına çıkmakta.
Bilhassa ahiret yolculuğunda dikkat
edeceğimiz hususlardan olmazsa olmaz diyebileceğimiz şart tek başına yola
koyulmamaktır. Aksi halde çobansız sürüyü kurt kapacağı muhakkak. Mutlaka bir mürşid
rehberliğinde yola koyulmak gerekir ki,
yolda kurda kuşa yem olunmasın. Hani derler ya, danışan dağı aşmış,
danışmayan düz yolda şaşmış, aynen öylede pusulasız yola çıkanın şaşa kalacağı
muhakkak. İşte Yunus duymuştu ki Anadolu insanı akın akın habire
dergâhlara akıyor. Yunus’un elbette ki bu duyuma kayıtsız kalması düşünülemezdi.
Tabii Yunus sorup soruşturur sonunda Tekkenin yolunu bulur da. Ancak
dergahta kendisine “Buğday mı istersin, himmeti mi”
denildiğinde buğdayı tecih edecektir. Ta
ki bu tutumu buğdayı yüklenip ileride bir mağarada ruhuyla başbaşa kaldığı ana
dek sürecektir. Derken büyük bir pişmanlık duygu içerisinde tekrar dergahın
kapısına dayanacaktır. Şeyh bu kez “Himmet
vermek bizden geçmiştir, senin artık nasibin Sakarya illerinde Tabduk Emre’nin elindedir,
var git onun kapısına” diyecektir. Gerçekten de işaret edilen yeri bulduğunda “Senin dergâhına eğri odun yaraşamaz”
derecede gönlü Tabduk’la çağlayıp ruhunun susuzluğu giderilir de. Keza Mevlana’da arayışa koyulduğunda ‘hamdım, piştim, yandım’ diye
özetlenebilecek üç aşamada gönlü Şems-i Tebrizi ile çağlayıp böylece ruhunun
susuzluğu giderilmiş olur.
Peki, Yunus, Mevlana iyi hoşta, bu arada
günümüz insanının ruhi susuzluğu nasıl giderilebilir ki? Takdir edersiniz ki bu
soruya cevap vermek pekte kolay olmasa gerektir. Çünkü cevaptan çok günümüz
insanının her şeyden önce tasavvufa olan olumsuz ön yargılarının kırılmasının
yanı sıra birde ikna edilmesi gerekir. İşte bu ikisinden birinin
gerçekleşmediği müddetçe ruhun susuzluğunu gidermekten dem vurmak abesle
iştigal olacaktır. Düşünsenize tarihten bugüne Müslüman toplumların geçirdiği
onca tasavvufi engin birikime rağmen günümüzde bir bakıyorsun ‘ruhun susuzluğunu gidermekte neymiş’ denilip
tasavvufi hayatla alay edilebiliyor. Nitekim bir adam çıka gelip günümüz
insanına “falanca adam velidir” dese hemen
şüphe gözüyle bakılıp git işine denilecektir. Ya da bunun tam tersine biride çıka
gelip ‘falanca adam hırsız, üçkâğıtçı,
zalimdir’ dediğinde hemen sorgusuz sualsiz tasdik edilip beraber
çekiştireceklerdir. Aslında güler misin ağlar mısın bilinmez ama geldiğimiz
nokta bize tamda eksen kaymanın ne demek olduğunu gösteriyor. Öyle bir eksen
kaymasına uğramışız ki, değerlerimiz
altüst durumda. Baksanıza Ariflerin bir
zamanlar dillendirdiği “Her gördüğünü
Hızır bil, her geceyi Kadir bil” öğüdü
yerine şimdilerde “Her gördüğünü üçkâğıtçı
bil, her geceyi zifiri karanlık gör” şeklinde bir sapkın anlayışı öğüt edinir
olduk. Doğrusu bu durumumuza şaşmamak elde değil. Hadi bizim kendi içimizde ki çelişkilerimiz
neyse de ya elin adamı bize ders vermeye kalkıp da “Sizin ceddiniz eskiden
Allah, Peygamber, Sahabe ve Evliya sohbeti yapanları baş tacı yapardı, kıraathanelerini
ise okuma haneleri olarak bilirdi, sizler ise şimdi başka başka tellerden
çalıyorsunuz” diye hatırlatmada bulunursa asıl o zaman neydeyiz biz. Her halde
utancımızdan küplere binip şaşkın ördek oluruz gibi. Nasıl şaşkın ördek
olmayalım ki, gerçektende her halimiz gayet net ortada gözüküyor. Baksanıza
geleneksel çay ocaklarımızı bile kahvehane ismiyle değil ‘cafe‘ ismiyle anılmakta, üstelik birahane ve kumarhaneye dönüştürülmüş
bile.
İşte
bu tür nahoş manzaraları görünce ister istemez dedelerimizin bir zamanlar bize
anlattıkları “Hani nerede o eski yaren
meclislerinde ki o sohbet halkaları, hani nerede o eski çay ocaklarında “Doldur
sofi çay doldur, Allah dede çay doldur” tekerlemelerini daha çok mumla arar
olacağız demektir. Şimdi gel de böyle
bir ortamda ruhi susuzluğu giderecek kaynaklardan bahset, hiç kimsenin bizi kaale
almayacağı malum. Artık öyle bir
zamandayız ki günümüzde bir evliyanın paçasından keramet aksa, kimse buna inanmayacaktır.
İşte Cüneyd-i Bağdadi (k.s) bu gerçeği
ta kendi yaşadığı dönemden görmüş olsa gerek ki ''Kim
bu taifeden (Tarikat-ı âliyye’ye inanan) birine rastlarsa, söyleyin bana da dua etsin'' deme talebinde bulunmuştur.. Artık öyle bir
noktaya gelmişiz ki; bırakın bir mürşide
bağlanmaktan söz etmeyi, bu zamanda bir insan tarikata inanması bile keramettir
dersek yeridir. Birde bu insanın bu zamanda bir Evliyaullahı kabul ettiğini
düşünün o insanda artık bir takım melekelerin nuraniyet kesb edeceği muhakkak. Zira
Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) bu meyanda şöyle der: ''Biz
her geleni tarikata kabul ediyoruz. Aslında her gelen tarikata alınmaz. Ama
zaman o zaman değil, aynısını yapsak tarikatta bir kişi kalmaz. Her ne olursa
olsun yeter ki bu halkaya girsin, belki kurtulur.” Mesela Mahmud Efendi Hz.leri her geleni
tarikata almamakta, en azından sarık cübbe giyme gibi kaideler getirmekte, ama tarikata alanlarında hakkını teslim
etmekte. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s) hakkında söylediği şu söz çok meşhurdur, der
ki: “O bir okyanustur herkesi içine alır.”
Bu söylenilmiş sözü Gavs-ı Sani (k.s)’e aktardıklarında tebessümle şöyle
der: “O bir sarraftır sadece altınları alır.”
Keza Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri de;
''Zaman tarikat zamanı değil, iman
kurtarma zamanıdır'' derken bazılarının sandığı gibi tarikatı inkâr
manasına değil tamda yukarıda Gavs-ı Bilvanis (k.s)’ın işaret ettiği ümmetin
kurtuluşuna yönelik söylenilmiş bir sözdür bu.
Zira günümüz Mürşid-i Kamillerin irşad faaliyetleri de bu kanayan yaraya
neşter vurup bu doğrultuda iman kurtarmaya yönelik faaliyetlerdir. Kaldı
ki, Arif Sehreverdi ve Bayezîd-ı Bistâmî
(k.s) gibi zatlar bu hususta hükmünü şöyle ortaya koymuşlardır; ''Kim şeriatı tutup tarikatı bırakırsa fasık,
kim tarikatı tutup şeriatı bırakırsa zındıktır.''
Evet, kim ne derse desin şeriat ve
tarikat iç ve dış gibidir. Her kim 'Seyr-i
süluk' yolunda içi ve dışı bir olur,
bilniz ki o kişi marifet ve hakikat mertebelerine erişecek demektir. Şimdi
sormak gerekir, 'Seyr-i süluk' idmanı bugün
değilse peki ne zaman? Doğrusu şudur ki, bunun bizatihi idmanını veren zatlar 'Seyr-i süluk' yolunun kesintisiz bir
şekilde kıyamete kadar varlığını devam ettireceğini müjdelemişlerdir. Bir takım
aklı evveller söylemlerinde inat ede dursun,
yine de bize bu noktada onları uyarmak düşer. Tabii uyarma derken;
“Allah (c.c.) bir kulunu kendine düşman edecekse önce velisine düşman edermiş”
hatırlatmasını kast ediyoruz. Şüphesiz Allah’ın hazinesi boldur, her devirde Gavs’lar tükenmeyeceği gibi
Evliyaullah’da tükenmez. Dolayısıyla kıyamete kadar hep var olacaklardır. Yok,
şu kadar okudum, yok şu kadar kitap
yazdım, yok şunca ilmim var gibi sözler hep birer kibirlenme ve böbürlenmenin
varlığını gösteren alametlerdir. Oysa sözlerin biri bin parça olarak sunulduğu
bir ortamda okuduğunu ve yazdığını hayatına tatbik edemiyorsan tüm bunlar ne
işe yarar ki. Şu iyi bilinsin ki yaşanmayan her bir söz kurumuş meşe odunu
gibidir, yandığında çatırdayarak ses verir ama özünde aslında hiçbir şey yok
demektir. Bakınız Allah (c.c.) Süleyman (a.s)'a ilim verdi, ama ardından
hikmette verdi. Çünkü hikmeti olmayan ilim sahibi, şeytanın maskarası (oyuncağı) olmaktan asla kurutulamayacaktır. Hikmetle şereflenen akıl sahiplerinin hem dimağları
nurdur, hem de kalpleri. Şimdi gel de
böylesi Allah dostlarının eşiğini aşındırma. Nasıl ki parası olmayan bir evlat
babasına ya da çocuksa annesine koşuyorsa, bunalım içerisinde kıvranan insanlığın eninde
sonunda Allah dostlarının Mevlana’ca “Ne olursan ol yine gel” çağrısına icabet edeceklerine inancımız
tamdır elbet. Bakın Habeb-i Acemi’nin faizci olması hasebiyle çocuklar onu
gördüklerinde:
''-
Kaçın, kaçın ribahor (faiz yiyen) geliyor'' diye etrafa kaçarlarmış hep.
Ne zaman ki, faiz yiyen Habebi Acemi, Hasan-ı Basri'nin dergâhına yönelir, işte
o zaman kurtuluşa erenlerden olur. Şimdi daha anlıyoruz ki, meğer İmam-ı Gazali
Hz.lerinin ''Dünyanın halini enbiyanın
ve evliyanın sırrı ile anladım'' demesi boşa söylenilmiş bir söz değilmiş.
Düşünsenize İmam-ı Gazali gibi büyük bir ilim sahibi zat bile tasavvuf’a
girmeden önce tarikatı inkâr edip kabul etmeyenlerdenmiş. Ta ki ruhunda
fırtınalar esip Ebû Ali-i Fârmedi (k.s)'nin dizinin dibinde diz çöktüğünde
ancak o zaman tasavvufun lezzetini tadacaktır.
İşte veli tadını ruhunda hissetmek bu ya, bu tadı almadan öyle anlaşılıyor ki Nebi
tadını tam manasıyla yüreğimize işlemek pek kolay olmayabiliyor, belki sadece
dille hissettik deriz ama sonuçta bu his dilde kalıp kalbe inmeyecektir.
Dolayısıyla azdan çoğa tüm sevgi kademelerinden geçmek gerekir ki gerçek manada
Allah ve Peygamber sevgisini yüreğimizde hissedebilelim. Bu arada teşbihte hata olmasın, malumunuz
minarenin şerefesine tepeden atlanarak varılmaz, illa ki basamak basamak merdivenlerden
adımlayarak varılmakta. Aynen öyle de Allah’a ulaşmak içinde ilk önce fena-fil
ihvan, akabinde fena-fi’ş şeyh, sonra
fena-fi’r-resul, sonrasında ise fena-fillâh olmak gerekir. Zaten fena-fillâh makamına erişince de en
nihayetinde beka-billâh makamı da beraberinde gelecektir. Öyle anlaşılıyor ki,
mürşid-i kâmiller hak ve hakikat yolunda sadece kılavuz olmayıp aynı zamanda
basamaktırlar. Dikkat edin Hak dostları için basamak diyoruz, asla gaye
demiyoruz. Çünkü onlar gaye değil vasıtadırlar. İşte bu nedenle mürşid-i
kâmiller hak ve hakikat yolunda asla benlik davası gütmezler. Madem öyle, onların yolunu yol bilip bu kutsi yolda
paspas olmak gerekir. Paspas ya da eşik olmadan hakka vasıl olunmaz. İlla ki
hak ve hakikat kapısında eşik olmalı ki hem nefsimizi ıslah edebilelim hem
kalbimizi kirlerden arındırıp tasfiye edebilelim. Nitekim İmam-ı Gazali bu
hususta: ''Herkesin nefis ilmini
bilmesi, nefsini tezkiye etmesi farz-ı ayındır'' beyan buyurmakla bu
gerçeğe işaret etmiştir. Ancak gel gör ki, zamanımızda kendini bilge sanan pek
çok profesörlerimiz nefsi terbiyeyi bırakmış farzı kifaye ilmine odaklanmışlardır.
Elbette ki akademik eğitim vermek, vaaz-ı nasihatte bulunmak konferanslar
tertip etmek, paneller düzenlemek tebliğ
açısından kayda değer faaliyetlerdir, küçümsemiyoruz, ama nefis ilmini ihmal edip
sırf bunlarla ömür tüketiliyorsa tüm bu faaliyetlerin hiçbir kıymeti harbiyesi
yoktur. Bakınız Yüce Allah (c.c.) ''Ben
insanları bana ibadet etsinler diye yarattım'' diye beyan buyurmakta. Hâşâ
Allah'ın ibadete mi ihtiyacı var,
elbette ki yok, bilakis bizim
ihtiyacımız olduğu için bana ibadet edin buyurmakta. Bilindiği üzere kalp ilmi Yüce Allah’a hakiki
manada kul olmakla ve itaat etmekle elde edilebiliyor, bunun dışında fakülte
bitirmekle, doktora tamamlamakla kalp ilminin kazanılması. İmkânsızdır. Değil
bir doktora bin doktora bitirsek bile ilim meyve vermedikten sonra bitirilen o
doktoranın ne ehemmiyeti olabilir ki.
Sadece etiket sahibi oluruz, ama münevver olamayız. Zaten her etiket
sahibi münevver olsaydı ilk önce bir eli yağda bir eli balda şan şöhret sahibi
ünlüler olurdu. Oysa münevverlik şan şöhret kazanmakla elde edilemez, kaldı ki
şöhrette afet vardır. Mutlaka hem iç aydınlanmaya hem dış aydınlanmaya ihtiyaç
vardır. İhtiyaçlar tamamlandığında işte o zaman münevver olmayı hak ettin
demektir. Nitekim Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bu hususta “İrşad olmayan irşad
edemez” buyurmuşlardır. Bu demektir ki, gerçek manada aydınlanamayanlar
insanları aydınlatamaz demektir. Elbette
ki insanları aydınlatamayacaklardır, zira İmam-ı Şerani Hz.leri bu hususta
şöyle der: ''İnsanların çoğu ilim
ezberliyor, ama amel etmiyor.'' Tabii profesörlerimizin pek çoğu amel
etmeyince de hiç kusura bakmasınlar, Resullûllah
(s.a.v)’in beyan buyurduğu ''Kişi kendi ilmiyle amel etmedikçe âlim
olamaz'' gerçeği ile
yüzleşeceklerdir. Şayet gerçekten Zekri (r.a.)’ın ''Ehli tasavvuf ile birleşmeyen âlim katıksız ekmek gibidir'' beyan buyurduğu uyarıyı dikkate alsalardı hiç kuşkusuz hem kendilerini hem de etrafını
aydınlatmış olacaklardı.
Bakın, Davudi Tahi Hazretleri, bir
gün gayb âleminden;
''
Dünya fani, ahiret beka yurdu'' diye bir ses işittiğinde can evinden vurulur
adeta. Düşünsenize kendisi yirmi küsur yıl İmam-ı Azam'a talebelik edip ilim
tahsil görmüş biri olarak bir bakıyorsun o ana kadar kılı kıpırdamamış, ama
gaipten bir ses işittiğinde bu kez kendinden geçebiliyor. İlginçtir talebenin
başına gelen üstadı İmam-ı Azam’ın başına da gelecektir. Nasıl mı? Hiç kuşkusuz
o da Cafer-i Sadık Hz.lerini gördüğünde can evinden vurulacaktır. Ve tarihe
şöyle not düşecektir: ''Şayet onu son
iki yılımda görmeseydim Numan helak olurdu.'' (Bkz. İslam’da Fıkhı Mezhepler, Tarihi Muhammed Ebu Zehra Cilt 2
sahife:95)
İşte,
yukarıda verilen örneklerden hareketle diyebiliriz ki, insanoğlu dünyaya
geldiğinde ya irşad eden olmalı ya da irşad edicinin elinde aydınlanmalı ki
hayat bulabilsin. Üçüncü durumda asla olmamalı. Öyle ya, dünyaya gelmişsin ama
ne mürşit (aydınlatan) olabilmişsin ne de mürit (aydınlanan), bu demektir ki bu dünyaya boşa gelmişsin,
yani ortada bir hiçsin demektir. Ki, tabiat asla boşluk kabul etmez. Dedik ya, ya aydınlatan olmalı ya da
aydınlanan. Bu ikilinin dışında olunsa olunsa ancak ahmak olunur. Şu bir
gerçek; şayet aydınlanma diye bir
derdimiz ve davamız yoksa biliniz ki şu saray sandığımız dünya bahçesinde
otlayan develerden hiçbir farkımız kalmayacaktır. Bir adam düşünün ki güya Hac
farizasını yerine getirmek için Hacca gitmiş ama, bir bakıyorsun Kâbe etrafı onda
tavaf yaparken kendi kendine “şu halime
bakar mısınız herkes köyde ekin biçerken bende gelmiş burada avare avare habire
Kâbe duvarı etrafında dolanıyorum” diye hayıflansa elbette ki dünya sarayının
bahçesinde otlayan deveden farkı olmayacaktır. Şimdi gel de böylesi tiplere üçüncü
tip şahıslar denmesin, ne mümkün. Zaten elimizden bu tipler için Allah ıslah
etsin demekten başka bir şey gelmezde. Başka ne diyelim, işte görüyorsunuz bir insan irşad olmayınca
Kâbe’de tavaf yapsa da salih amel çıkmıyor. Keza irşad edicilikte öyle, yani “Şeyhinel kamilil mükemmil-Nefsini ıslah
etmiş zatında mükemmel'' sıfatına haiz olmadan irşad eden zat (aydınlatan)
olunamıyor. Bazıları da var ki tüm bu
hakikatleri ört bas etmek için İslam’ı sadece akıldan ibaret gösterip işi
sulandırmaya kalkışabiliyor. Şayet kast ettikleri akıl mantık yürütmeye yönelik
bir akılsa bilsinler ki daha ilk baştan davayı çoktan kaybetmiş oldular bile.
Oysa gözden kaçırdıkları bir husus şu ki, İslam’da kast edilen akıl içine ruh
üflenmiş akıldır. Ki; bu akıl akl-ı
selim olarak karşılık bulur. Elbette ki; falancanın veya bir filozofun aklı
değildir, bilakis vahye teslim olmuş akıldır
bu.
Bakınız Sahabenin ilahi idrak aklı, yani
akl-ı selim farları sürekli açık olduğu içindir Müberra Dinimiz dal budak salıp
cihanı sarabilmiştir. Çünkü Ashab-ı Kiram Allah Resulünün dizinin dibinde
soluklamakla akl-ı selimlik kazanmıştı.
Elbette ki dinimiz neşvü nema bulup dalga dalga cihana yayılacaktır.
İşte irşad budur.
Sahabeden sonra irşad misyonunu
Evliyaullah üstlenmiş olduğundan şimdi diz çökme sırası bizdedir. Buna mecburuz
da. Aksi takdirde ilahi idrakimiz kapalı kalır.
Böylece kendi kendimizi irşat dairesinden soyutlamış oluruz. Oysa ihlâs,
samimiyet ve büyük bir teslimiyetle irşad halkasına kendimizi atıvermiş olsak
bir anda karanlık dünyamız aydınlanıverecektir. Nasıl ki sahabe döneminde her
kim Peygamberimize peygamber gözüyle değil de Ebu Cehil varı Abdullah’ın yetimi
gözüyle baktığında irşad olamadıysa aynen günümüzde de her kim Gönül
Sultanlarına Allah’ın dostu gözüyle değil de başında sarık, sırtında cübbe
sıradan biriymiş gözüyle bakıyorsa biliniz ki o kişi ahiret yolunda irşad
olamayacaktır demektir. Bilindiği üzere Enbiya silsilesi Peygamberimiz (s.a.v)’in
Hatemü'l Enbiya olmasıyla birlikte son bulmuştur. Derken bu irşad meşalesi sırasıyla
Sahabeyi Kiram, Tabiin ve Evliya zinciri halkası yoluyla bugünlere
gelebilmiştir. Ve bu irşad zincirinin kıyamete dek devam edeceğine inancımız
tam da. Çünkü her ne kadar Peygamber kapısı kapansa da evliya kapısı her daim
açık olacaktır. Nitekim şöyle evliya halkalarına baktığımızda Abdülkadir
Geylani (k.s), Şah-ı Nakşibendî (k.s), Mevlânâ Hâlid-i Zülcenaheyn (k.s),
Ahmed’el Rufai (k.s), Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi (k.s) ve Hz. Mevlana gibi
büyük evliyaların varlığını görüyoruz. Varlıklarını nasıl görmeyelim ki, bikere
onlar ilmiyle amil kâmil insanlardır,
elbette ki varlıklarını hissettireceklerdir.
Şu da bir gerçek varlıklarını yok sayıp zahirlerine dokunan (aleyhlerinde bulunan, münkirlik yapan) helak olurken, varlıklarını var kabul edip gönüllerine
girmeye çalışanlarda hiç kuşku yoktur ki felah bulacaklardır. Nitekim Yüce
Allah (c.c) ''Benim dostlarıma savaş
açana savaş açarım'' buyurmakta (hadisi kutsi). Her ne kadar Allah
dostları, kınından çıkmayan kılıç gibi duruş sergileseler de maalesef bir kısım
sapkın insanlar (münkirler kınlarına
dokunmaktan geri duramadıkları içindir bir şekilde belasını bulup kendi kendisinin
mahvına sebep olabiliyor. Böylece kendi kazdıkları kuyuya kendileri
düşmekteler. O halde bize düşen Allah dostlarına dost olmaktır. Dost olalım
ki, belasını bulanlardan değil,
Mevlasını bulanlardan olalım
. Velhasıl, İmam-ı Rabbani (k.s) arayış içerisinde olan insanlığa ''Ne
mutlu murad bir mürşit bulabilene'' diye ümit aşılarken, İmam-ı Gazali Hz.leri de ''Dünya
halini enbiyanın ve evliyanın sırrı ile anladım (İhya-u ulumiddin 3. cilt sah. 500)” diyerekten ‘Ya Baki entel Baki’ huşusuyla ötelere yol almamızı teşvik
etmekte.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3174/dunya-fani-ahiret-baki.html
ŞERİAT, TARİKAT, MARİFET VE HAKİKAT
Yunus
ne güzel ifade etmiş şeriat ve tarikatı:
''Şeriat, tarikat yoldur varana
Hakikat meyvesi andan içeri''
İşte Yunus'un deyişlerinden de anlaşıldığı
üzere tarikat bir yoldur. Öyle ki; Allah'a ulaştıran bir yoldur. Ancak Allah'a
ulaşmada gerek şeriat olsun gerekse tarikat olsun gaye değil sadece vasıtadır.
Şayet vasıtalar gayeleştirilirse Allah'a ulaşmak bir yana küfre düşme tehlikesi
söz konusudur.
Bakınız, Allah Resulü (s.a.v.) İslam
nedir sorusuna ne buyurmuş:
-Namaz, Oruç, Zekât, Hac ve Kelimeyi
şehadet'' diye beyan buyurmuştur. İman nedir sualine ise:
-Allah’a, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere,
Ahrete ve Kadere (Hayır ve şerrin
Allah'ta geldiğine inanmak) iman etmek'' diye beyan buyurmuşlardır. Yine
Peygamberimize (s.a.v) ihsan nedir diye sual edildiğinde de:
-Allah’ı görüyormuşsun gibi ibadet
etmendir. Zira her ne kadar sen O'nu görmesen de, O seni muhakkak görür'' beyan
buyurarak tasavvufa işaret etmiştir. Anlaşılan o ki, tasavvuf ihsan
demektir.
Tekrar sual edildiğinde;
-Ya Resulullah madem öyle bize birazda kıyametten
bahset.
Allah Resulü (s.a.v.):
-Bu meselede sorulan, sorandan daha
âlim değil diye cevap verir.
Keza bu kez:
-O halde kıyamet alametleri nelerdir
diye sual tevdi edildiğinde ise;
Allah Resulü (s.a.v.):
-Cariyenin kendi sahibesini doğurması, yalın ayak, çıplak ve yoksul koyun
çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir diye
karşılık verir.
Derken sualleri soran gittikten sonra, Allah
Resulü yanında duran sahabeden Ömer İbnu'l Hattab'a dönerek:
-Ya Ömer! O sual soranın kim olduğunu
biliyor musun?
Hz. Ömer (r.a):
-Allah ve Resulü bilir der.
Allah Resulü bunun üzerine tebessümle:
-O Cibril’dir. Size dininizi
öğretmeye gelmiş buyurdular.
İşte yukarıda karşılıklı soru cevap ilişkisinden
çıkaracağımız ders şudur ki: her şey ''İman-İslâm-ihsan'' gerçeğinde
gizlidir.
Bir insan düşünün ki, şayet o insanda
iman ve İslâm olur da, ihsan olmazsa bu üçlü sacayağının eksik kalacağı
muhakkak. Nitekim İhsan sacayağının gereği
olarak öyle Allah'a ibadet edeceksin ki; O'nu görür gibi ibadet edebilesin. Ki;
bu hal binlerce insandan belki bir kişiye nasip olacak bir durumdur.
Peki ya İslam ve iman? Malum, İslam itaat ve
ibadet kapsamında değer kazanırken, iman ise hem nur hem de kuvvet kaynağı
olarak değer kazanacaktır.
Evet, Allah'a görür gibi amel etmek
tasavvufi hayatın ta kendisidir. Kelimenin tam anlamıyla; İslam-İman-İhsan
üçlü sacayağı Allah'a ulaşmak için sıçrama vasıtalarıdır. Zaten Cümle meşayih
İslam, İman ve İhsan ölçüsünce hareket etmişlerdir. Bilhassa tarikattan maksat
ise Allah’ın rızasını kazanmak ve O'na vasıl olmaktan başka bir şey değildir. Zira
Hünkâr Hacı Bektaşi Veli'nin işaret ettiği,
yani Allah'a (c.c.) vasıl olmada dört kapı sırasıyla şudur:
- Şeriat
- Tarikat
- Marifet
-Hakikat’tir.
Anlaşılan odur ki; bu söz konusu mertebeleri
aşmadan Allah Resulü'nün (s.a.v.) tarif ettiği ihsan (tasavvuf) mertebesini idrak etmek mümkün gözükmüyor. Onun için
Allah dostları tasavvuf ilminin kal (söz)
ilmi olmayıp hal (yaşayarak idrak
edebilecek) ilmi olduğunu beyan buyurmuşlardır. Madem öyle, şimdi tam da
tarikat hakkında hükmümüzü Allah'ı görür gibi ibadet etmenin adıdır dersek
yeridir. Ki, bunu ancak yaşayan bilir, yaşamayansa sadece kabuğu ile oyalamaktır
deriz. Nitekim bu durumu örneklendirdiğimizde tıpkı balı tadanla tatmayan
arasındaki fark gibi bir gerçekle yüzleşiriz.
Peki ya Şeriat? Malumunuz Şeriat'ın lügat manası dinin zahiri
(çıplak) manasını bünyesinde taşıyan kurallar manzumesi olup bu bir anlamda İslam'ın
zahiri hükmü manasına gelen bir kavramdır. Yani şeriat daha çok zahire hükmetmektedir.
Böylece bu tanımlardan hareketle dinin zahiri uygulama yönünü idrak etmiş
oluruz. Ancak dinimizin zahiri veçhesini kavrayabilmek için İslami ilimleri
tahsil etmemiz de gerekiyor. Çünkü İslam’ın on iki ilim başlık altında incelenen
tüm dallar şeriatın zahiri veçhesini oluşturmaktadır. Misal mi? İşte tefsir,
kıraat, hadis, fıkıh, kelam, mantık, siyer, sarf, nahiv, belagat ve mezhepler
tarihi gibi bir dizi ilimler şeriatın zahiri yönünü ortaya koyan tipik
göstergeleridir zaten.
Anlaşılan
o ki; Hakk'a giden yolda şeriat, tarikat, marifet ve hakikat basamaklarını ‘İslam-İman-ihlâs’
üçlü eksenine göre yaşadıkça aşılabiliyor. Her ulvi basamağı aşmak için de:
- İlmel yakin (Zahiri ilimler)
- Aynel yakin (Gözleme dayalı ilim)
- Hakkel yakin (Bizatihi hissedilen ve yaşanılan ilim) basamakların bir bir geçmek
gerekiyor. Mesela elmayı tarif etmek ilmel yakindir, elmayı gözlemlemek aynel
yakin, elmayı bizatihi ısırıp tadına varmak ise hakkel yakin halidir. Derken bütün
bu mertebeler İslam’ın ışığında yerli yerine oturur da. Zira Kur'an'ı Muciz'ül
Beyan ve Sünnet-i Seniye İslam'ın en temel iki kaynağıdır. Zaten kaynağını
Kur'an ve hadisten almayan her oluşum yıkılmaya mahkûmdur. Nitekim Hazreti
Mevlana’nın; ''Bir ayağımız sımsıkı şeriatta, bir ayağımızla dolaşırız
yetmiş iki milleti pergel gibi'' diye buyurması bu gerçeğe işarettir. Hiç
kuşkusuz her şeyin başında şeriat vardır. Şayet tüm bu kavramları bir arada
düşündüğümüzde şeriat İslam’ın dış gözü, tarikat ise iç gözü mesabesindedir.
Dış ve iç gözün birleşmesiyle de marifet doğar. Marifet meyvesinin kemale
ermesi sonucunda da Hakikat zuhur eder. İşte bundan dolayıdır ki, Arif
Sehreverdi ve Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) gibi büyük zatlar; “Kim şeriatı tutup
tarikatı bırakırsa fasık, kim de tarikatı tutup şeriatı bırakırsa zındıktır”
buyurmuşlardır. Malum İmam-ı Rabbani (k.s.)’de kendi döneminde yaşanan şeriat
ve tarikat tartışmalarına açıklık getirerek her iki kavramın etle tırnak misali
birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, bilakis iç ve dış yüzün bir bütün olduğunu
beyan etmişlerdir. Böylece kendi döneminde getirdiği bu müthiş açıklamalarla tarikat
ve şeriat çekişmelerine son vermiştir. Ki; İmam-ı Rabbani Hz.leri iki bin yılının (Hicri ikinci binin) müceddidi bir
âlimdir. Besbelli ki kendisine Müceddid-i El Fisâni denmesi boşa değilmiş. Kaldı ki, O aynı zamanda dine sokulmaya çalışılan bidatlara
geçit vermeyen zatta.
Şu bir
gerçek; ehlisünnet yolundan ilerleyen Tarikat-ı Âliyyeler ilhamını Kur'an ve
sünnetten almaktalar. Kur'an ışığında en mükemmel yaşayış örneğini hiç kuşkusuz
Allah Resulü göstermiştir. O'nun hayat tarzı Kur'an ahlakıydı. Bundan hareketle
Şah-ı Nakşibend (k.s.)'e:
-Sizin tarikatınız nedir '' diye
sorduklarında cevaben:
-Bizim yolumuz edeptir''
buyurmuşlardır.
Bir daha sorduklarında ise:
-Sünnetleri ihya etmek ve
bid'atlardan kaçınmaktır cevabını vermişlerdir. Hatta bu veciz sözlere
ilaveten;
''Her
kim ki bunu işler bizim tarikimizdendir'' diye buyurur da (Bkz. Edeble
Varış, Lütufla Dönüş. İsmail Çetin. S. 72).
Şu
da var ki; Allah Resulü (s.a.v.), Allah'ı görür gibi ibadet etme tatbikatını (İhsan-tasavvuf) başta Hz. Ebu Bekir-i
Sıddık (r.a) olmak üzere sırasıyla Hz. Öme (r.a), Hz. Osman (r.a) ve Hz. Ali (k.v)’in meşreblerine uygun
tatbikini öğretmişte. Dolayısıyla bu manada en büyük kılavuz (rehber-mürşid) Peygamberimiz (s.a.v.)
olmuştur. Hz. Ebu Bekir (r.a) meşrebi icabı, Allah'a ulaşmada hafi (gizli) zikri esas almıştır. Bu nedenle gizli
zikri tatbik eden tarikatlar Sıddık-ı Ekber (r.a.)’ı örnek almışlardır. Hz. Ali
(k.v)’de ise coşkunluk mizacı ağır bastığı içindir Allah Resulü ona da cehri (sesli) zikri telkin edip bu yönde
terbiye etmiştir. Sonrası malum cehri zikri uygulayan Kadiri, Rufaî gibi
tarikatlar da kendilerine Hz. Ali (k.v.)’i örnek alacaklardır. Her ne kadar Allah'a giden yollar görünürde
farklı güzergâhlarda boy gösterse de aslında varacakları noktada tevhid gerçeğinde
buluşmak vardır.
Malumunuz herhangi bir tarikatın tarikat
olabilmesi için, Peygamberimizden başlayarak günümüze kadar uzanan altın halkası,
yani dayanacağı silsile-i şerifesi
olması gerekir. Bu bir nöbet devri daimi gibi bir şeydir. Bu yüzden hak yolunda
ilerleyen bir tarikatın sürekli devri daimliğini sürdürebilecek meşayih halkasının
varlığını ortaya koyması icab eder. Yok eğer bir şeyh kendisinden sonra (teslim edeceği) şeyh bırakmamışsa, o
tarikatın nisbeti kesilmiş demektir. Nitekim pek çok tarikatlar tarihin belli
dönemlerine kadar nisbetlerini ve şecerelerini devam ettirebilmişler de. Fakat
daha sonraki evrelerde bir kısım tasavvufi yollar nisbetlerini devam
ettiremedikleri içindir silinip gitmişlerdir. İşte ehlisünnet bir tarikatın en
belirgin vasfı izlediği yolun devamının göstergesi diyebileceğimiz yaşayan bir
diri şeyhin varlığı ile anlaşılır. Yaşayan bir şeyhin hakiki mi, yoksa sahte mi
olduğunu anlamak için de, kendisinden önce el aldığı şeyhin silsilesi olup
olmadığına bakmalı, hatta daha da derinlemesine inip Hz. Ebu Bekir ve Hz.
Ali'ye uzanan silsileyi meşayih'in zincirinin varlığını görmek icap eder. Hatta
bunla da yetinmeyip yaşayan bir şeyhin Kur'an ve Sünnet-i Seniye'ye uygun yaşayıp
yaşamadığına hatta hem zahiri ilimleri hem de batını ilimleri bitirip
bitirmediğine bakmak gerekir. Aksi takdirde halifelik icazeti alması hayalden
öte bir anlam taşımaz. Mesela Mevlana Halid-i Zülcenaheyn (k.s.)’e gelen
halkada aşağı yukarı tüm Nakşibendî tarikatının kolları Mevlana Halid'de birleştikleri
bir hakikat. Yeter ki Nakşibendî tarikatının birçok kollarının halkasını
oluşturan zincirlerinde kopukluk olmasın bu halkanın her bir dalında dizili pek
çok tarikat kolunun yoluna devam edeceği aşikârdır. Şayet bir mürit intisap
ettiği şeyhi halife bırakmadan bu dünyadan göç ettiyse dünyanın sonu değil ya,
hemen başka bir kolun hayatta yaşayan diri bir mürşidine intisap etmesinde
fayda vardır. Çünkü şeyhsiz tarikat devam edemez, ısrarla devam ettirilmeye
çalışılırsa, o tarikat sembolik olmaktan öte bir anlam ifade etmez. Mutlaka
yeni bir kılavuza ihtiyaç vardır. Şeyhsiz yola çıkanın pek çok engellerle
karşılaşılacağı muhakkak. Dolayısıyla Allah'a giden yolda karşılaşacağı bir
takım hallerin rahmani mi yoksa şeytani mi olduğunu idrak etmesi çok zor
olacaktır. Yani sapla samanı karıştırmak an meselesi diyebiliriz. Şöyle ki;
kendine ayan olan bir takım haller zuhur ettiğinde, o hallerin rahmani
sanabilir, oysa o gördükleri birtakım şeyler pekâlâ şeytanın hileleri
neticesinde ortaya çıkan istidraç türü haller de olabilir. Dahası şeytan dinde
olmayan birtakım unsurları dinmiş gibi lanse edip imanını çalmaya çalışacaktır,
bu durum tehlikeli bir gidişatın işareti sayılacağı muhakkak.
Maalesef gel gör ki, bu gerçeklere
rağmen birkaç kişi bir araya gelip ''Biz
tarikatız '' diye ortaya çıkabiliyor.
Oysa sonradan ihdas edilen şeyhsiz tarikatların silsilesi olmadığı içindir,
dahası bidatlarla iç içe yaşama risklerini de beraber taşıdıklarından mevcut
hakiki Tarikat-ı âliyyelere de gölge düşürebiliyorlar. Düşünün ki iki çarşı
var: Çarşının biri bakırcılar ya da tenekeciler çarşısı, diğeri de sarraflar
çarşısı. Gayet tabii olarak bakırcı ve tenekeciler çarşısını ses yankıları
eşliğinde dolaşan bir insan, bunca kopan gürültüden hareketle ilk anda kendi
kendine:
“Bu kadar ses olduğuna göre buradaki
esnafın sermayeleri çoktur” diye yorumlayacaktır. Fakat daha sonrasında
anlayacaktır ki aslında bu tangur tungur seslerin sermayesizliğin bir işaretidir.
Peki, sarraflar çarşısında dolanan bir
insan ne düşünür derseniz, o da; ''Hiç bir ses yok ama er geç sermayelerinin (kazançları) çok'' olduğunu idrak edecektir.
İşte
medyatik şova dayalı sözde tarikat diye ortaya çıkan grup ve sahte şeyhlerin
durumu da tıpkı sermayesiz bakırcı ve tenekeci çarşısında ki esnafın durumuna
benzemektedir. Medyatik olmayan ve her türlü şovdan kaçınan, manevi tasarruf
ehli tarikat ve şeyhlerin durumu da sessiz sarraflar çarşısındaki sermayesi bol
kuyumcunun durumu gibidir.
Gerçek
şeyh, manevi tasarruf sahibidir. Aynı zamanda özü sözü bir olan, sükût lehçesinde
irşadı metot edinen zat demektir. Kelimenin tam anlamıyla hali ve yaşayışıyla
sünnet-i seniyye'den kıl payı da olsa asla taviz vermeyen gerçek mürşidi
kâmildir. İşte bu nedenledir ki Abdulhalık-ı Gucduvani (k.s.), nefesini boş
yere tüketmeme halini ''Huş-derdem'' diye tanımlamakta. Yani bu demektir
ki sahte şeyhlerin en dikkate şayan yönleri nefsini boş laflarla tüketmeleridir.
Hakiki şeyhler öyle değil, onlar mecbur kalmadıkça ya da kendilerine sual tevdi
edilmediği müddetçe konuşmazlar, sadece o müntesiplerine İslâmi daire içerisinde
nasıl yaşanılacağının tatbikatını göstermekle meşguldürler. Kaldı ki; çok
konuşanın aklı azalacağı gibi, dini de azalır. Manevi tasarruf sahibi zat'lar öyle
değiller, tam aksine ömürlerinden her geçen günü irşada adamakla geçirirler. İşte
bu yüzdendir ki insanlar sadece derdi Allah
rızasını kazanmak olan zatları baş tacı edinip beyat etmekteler. Nasıl ki;
Ashab-ı Kiram Allah Resulü'nün bir elime güneşi bir elime ayı verseniz asla bu
davadan vazgeçmem kararlılığı karşısında Akabe Beyatı yapmışsa, Mevlana’da Peygamber
kavlince Şems-i Tebriz'e, Yunus’da Tabduk'a, Akşemseddin’de Hacı Bayram-ı
Veli’ye aynı hissiyatla beyat etmişlerdir.
Evet, bir mürşide intisap beyatla oluyor. Ancak icazeti
olmayanın beyat vermesi bundan istisnadır. Mutlaka el verenin ehlisünnet bir silsile
halkasının olmasının yanı sıra o halkanın pirinden icazet alması da lazım
gelir.
Peki, şuna ne demeli? Ne zaman ki ekranlardan ya da gazete manşetlerinden
tarikat mevzusu gündeme gelse bir takım aklı evveller ön yargılı yapılan tartışmalar
bağlamında bir bakıyorsun sıratı müstakim üzere olan tarikatları toplum
nezdinde küçük düşürmeye çalışıp hedef saptırıldıkları da artık bir sır değil.
Oysa şeriat, tarikat gibi kavramların tarifini yapmadan gayesini ortaya
koymadan veya uygulamalarına bakmadan, hatta izlediği metotlarını tespit
etmeden hüküm vermek abesle iştigaldir. Hele hele tarikat kavramını Allah
Resulü'nün tarif ettiği ihsan çerçevesinde tarif ettiğimizde, işte o zaman
tarikat-ı âliyye’lerin izlediği usullerin doğru bir zeminde gelişme
kaydettiklerini göreceğimiz çok aşikâr. Yeter ki bağlı olunan tarikatın metodu
şeriata ve sünnete aykırı olmasın işte o zaman o tarikat baş tacı edilir de. Zaten
ta baştan gayesini ''İlahi ente maksudu ve Rıdaike Matlubu-Allah'ım maksadım sen istediğim senin rızanı
kazanmaktır” düsturuyla belirleyen, yetmedi vird çeken sofilerine (belirli sayıda Allah adını zikretmek)
her tesbih dönüm imametinin başında bu cümleyi tekrar ettirip her türlü riyadan
kaçma tedbiri alan mürşitlerin öğretileri var oldukça biliniz ki böylesi tarikatlar
kıyamete kadar var olacaktır. Buna inancımız tam da. Hele böylesi bir tarikatın gidişatı Kur'an ve
Sünnet üzere ise, bilhassa bid'atlardan uzak kalıyorsalar bu gibi tarikatlar haktır
deriz. Çünkü ehli tarik yolcuları şeriat, tarikat gibi ulvi kavramları Allah’a
giden yolda vasıta görmekteler, hiç bir zaman gayeleştirmezler. Hatta irfan
sahibi sofilerde gayet çok iyi biliyorlar ki, Allah’tan gayri her şey
masiva'dır. Yani, Allah'a gidilen yolda her türlü binek taşı sadece vasıtadır,
asla gaye olamaz. Bakın, Hıristiyanlar Allahtan gayri vasıtaları
gayeleştirdikleri içindir dejenerasyona uğrayıp teslis inancını türettiler. Hatta
Hz. İsa (a.s.)'a ulûhiyet isnat edilip (hâşâ) Allah'ın oğlu dediler. Yetmedi
bazı sapkın cereyanlar da buna benzer sapıklıklara düşüp kendilerini Mehdi ve Kâinat
imamı gördüler. Tabii bu duruma şaşmamak gerekir. Zira ilimden nasibi
olmayanlardan başka bir şey beklenemez zaten. Böyle yapmakla cehaletlerini
ortaya koymaktalar. Yetmedi birtakım insanlarıda kendi kirli emellerine alet
ederek fitne tohumu üretmekteler. Anlaşılan o ki; sahte şeyhler, sahte mehdiler
her devirde bir şekilde fitne guruhu olarak
karşımıza çıkabiliyor. Bize düşen bu tür sahtelere geçit vermemektir.
Her ne
kadar din baronları ve şarlatanlar cirit atsalar da, güneş balçıkla sıvanamaz.
Metodu ilim olan, tarifi ihsan olan, kabulü Kur'an ve sünnet olan, uygulaması
şeriat çerçevesinde olan, gayesi ''İlah-i ente maksudu ve rıdaike matlubu''
olan ehli sünnet bir tarikat-ı aliyye elbette ki haktır, hakikat çerçevesinde ebed müddet
kalacakta.
Allah (c.c.) kıyamete dek gerçek
anlamda Habibine varis olacak ister adına üçler diyelim, ister yediler diyelim
isterse kırklar diyelim hiç fark etmez her daim
ümmet içerisinde var edecektir. Malum, Peygamberlik kapısı Hz. Muhammed
(s.a.v.) ile son bulmuştur, ama evliya kapısı kapanmayıp kıyamete dek sürecekte.
Hiç kuşku yoktur ki, ilmi ile amil olmuş rabbani alimler her devirde irşad
göreviyle var olacaktır hep. Zaten Allah Resulü'nün yaşayışını düstur edinen ve
sünnete ittiba eden bir mürşit ancak Peygamberimize manevi yönden varis olabiliyor.
Yani, adına ister şeyh denilsin ister mürşit diye zikredilsin, yeter ki gidişatı
ve istikameti şeriat-ı garra üzerine olsun onun nübüvvet kaynaklı nefesi cümle
âlemi şenlendirir de. Şayet bir zat Kur’an ve sünnet üzerine değilse ona mürşit denilemez. Hatta
o kişi gökte de uçsa, deniz üzerinde
yürüse de, birtakım olağanüstü haller
gösterse de bunların hiçbirinin bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu tür halleri keramet değil, bilakis
şeytanın aldatmacası istidraç olarak niteleriz. İlla kerametten bahsedeceksek kerameti
ne nar ateşinde, ne sacda, ne de şurda burda aramamak gerekir, müminin
istikametinde aramak en doğrusu. İşte bu
nedenledir ki bir kısım ulema “Müminin
istikameti Velinin kerametidir” diye beyan buyurmuşlardır.. Kaldı ki,
gerçek Allah dostu keramet sevdasına kapılmaz, O'nun gayreti hep İslam üzerine
yaşamak ve çabası Allah içindir. Aslolan şeriat, tarikat ve marifet deryasında hakikate
ulaşabilmektir. Allah Resulü'nün hayatında görülmeyen uygulamaları yaşantı
haline getirerek amele dönüştürenler olağanüstü haller gösterseler de
istikamete erişemezler. Mürşidi Kamil belli bir kesime değil, umuma şamil
olmalıdır. Her kesimi kucaklayan mürşit gerçek manada irşad edicidir
ancak.
Bakınız Muhammed Nuri Şemseddin (k.s)’in
de belirttiği gibi Mürşid-i Kâmilin birçok alameti olmasına rağmen şu üç vasfın
yaşayışında görülen ancak hakiki Allah dostu sayılır diyor. Ve şöyle açıklar:
Birincisi: O'nun mübarek huzuruna
vardığın zaman, bütün gam ve kederlerin bir anda giderilip, içinde bir ferahlık
bir sevgi hâsıl olur.
İkincisi: O'nun
saadet getiren meclisinden hiç ayrılmak istemezsin. O'nun inciler gibi saçılan
sözleriyle özünde aydınlık zuhur edip sevgisi artar.
Üçüncüsü: O'nun hoş ziyaretine gelen büyüklerden, küçüklerden her kim olursa olsun,
hatta bu kişi padişah (Devlet
başkanı-devlet yöneticileri) dahi olsa elini öpmek zorunda kalır. Hayır
duasını dilemekle de mesrur olur. Çünkü bu büyük zatın bütünüyle tutum ve
davranışları Resulullah'ın gidişatına uygundur; Allah O'na salât ve selam
eylesin.
İşte anlatılan bu üç belirgin işaret,
hangi değeri yüksek zatta; gösterişe ve işitsinlere kaçmadan görülür ve
bilinirse hiç durmayasın. Hemen git, tam manasıyla teslim ol... (Bkz. Miftahül Kulûp. Akpınar Yayınevi - M.
Nuri Şemseddin - Hazırlayan Abdulkadir Akçiçek. S. 28)
Velhasıl; sözün özü şeriat bir ağacın tamamı;
tarikat kökü, marifet dalı, hakikat de meyvesi gibidir.
HÜRRİYETİN İLK KAPISI TEVBE
Tevbe, her kötülüğün kapatılmasına ve her iyiliğin açılmasına vesile olan kapıdır. Yeter ki içten bir yakarışla af dileyenlerden olalım mutlak hürriyete yelken açılırda. Çünkü tevbe ederek tüm sahte mabutlardan kurtuluş olacağından hürriyette beraberinde gelecektir.
Sadece günahlardan değil her hayrın başlangıcında ve sonunda tevbe etmekte gerekir. Madem öyle yapacağımız hayırlı bir işte olsa her fırsatta tevbe etmekte fayda var. Çünkü yapılan hayırlı ameli Allah’a karşı layığı veçhiyle yerine getiremediğimiz içinde tövbe etmek icab eder. İster günah işleyelim isterse hayırlı işlerde bulunalım her iki durumda da tevbe zırhımız içimizdeki ve dışımızdaki tüm sahte mabutlardan sıyrılmamıza vesile olup mutlak hürriyete giden yolda birinci basamağımız olur bile. Malum, beşer olmamız hasebiyle günahlardan arı değiliz. Kaldı ki günah işlemesek de yapacağımız hayırlı amellerimizi riyadan arındırmamız lazım gelir. Öyle ya, madem Yüce Allah (c.c) kullarına tevbe etmesi için böyle bir fırsat vermiş, o halde bize düşen nasıl ki bütün işlenen günahlardan tevbe etme ihtiyacını hissettiğimiz gibi her ifa edilen hayırlı amellerin başında ve sonunda da tövbe edip tam manasıyla arınmamız mecburidir. Aksi halde içimizde ve dışımızda ki Allah’tan gayrı tüm sahte mabutların boyunduruğundan kurtulamayız. Dolayısıyla tüm esaret zincirlerini kırıp tevbe zırhıyla gerçek manada mutlak hürriyete yol almalıyız. Her şeyden önce tevbe kulun Allah huzurunda layıkıyla ibadet edemedim kaygısının ifadesidir.
İnsan şu fani dünyada yaşadığı müddetçe günah ve sevap ikilemi içerisinde gidip gelmekte. Zaten istesek de bu iki ikilem etkisinden kurtulamayız. Zira insan ruhunu emdiren iki kuvvet vardır. Bunlardan hayra teşvik eden melek-i âlem birinci kuvvet olurken, şerri teşvik eden şeytani vesvese ise ikinci kuvvet olmaktadır. Malum melekler cemal sıfatına haizdirler, şeytanlarsa celâl sıfatına. İnsansa bu iki kuvvetin ortasında hem cemal, hem de celâl sıfatına haizdir. Şayet insanoğlu celal yönü ağır basarsa günahlarla iç içe olması an meselesidir, yok eğer cemal yönü ağır basarsa sevaplarla iç içe olacağı malum. Anlaşılan tüm kötülükler insan ruhunu esir edip köle yaparken, Allah için yapılacak her iyilikler de insan ruhunu hür kılıp emniyetimiz sağlanmakta.
Adem (a.s.) topraktan yaratıldığından yaratılış mayasına uygun Allah’ın hem cemal hem de celâl sıfatıyla kodlanmıştır. İşte bu iki yol ayırımının tecellisidir ki Habil’de merhamet ve iyilik, Kabil'de ise kin, nefret ve gazab olarak tezahür etmiştir. Yani cemal Habil'de, celâl Kabil'de zuhur etmiştir. Bu yüzden Kabil esaretin ve hürriyetsizliğin sembolü, Habil ise Allah’a abd olma manasına hürriyetin sembolü olarak karşımızda durur. Hele bir insan dünyaya doğa gelmeye dursun hemen şeytan ona bir dokunmadan boş durmaz da. İşte dünyaya gelen çocuğun bağırıp çığlık atması bundan dolayıdır. Hatta çocuklarda görülen acelecilik, heyecanda böyledir. Nitekim Hz. Mevlana şöyle der: ''İnsan ruhunu iki emdiren kuvvet var; biri melektir, diğeri de şeytandır.''Gerçekten de ruhumuzun aydınlanmasına yardımcı olan melek-i kuvvetle, ruhumuzu esir etmeye çalışan şeytanı kuvvetin arasında tercihimizi birincisinden yana kullanmak gerekir.
Melekler günahsız, masum, erkek ve dişiliği olmayan varlıklar olup her birinin emri ilahi gereği ayrı ayrı vazifeleri vardır. Keza melekler ne kadar masumsalar şeytanlar da bir o kadar asidirler. İnsanlar malum; hem nur hem de nar (ateş) yapıdadır. Bu yüzden insan nar ile nur arasında sürekli mekik dokumakta. Nitekim insanın iç dünyasına hayrı emdiren ‘Levvame ve mutmainne kuvvet’, şerri emdiren 'Nefsi emmare kuvvet' mevcuttur. Dolayısıyla helal ve haram bu emzirmelerden tezahür etmekte. Nefs-i emmare, sürekli kötülüğü teşvik eden nefistir. Nefs-i levvame ise nefsi emmarenin bir üst aşaması olup bu tip nefiste bazen kalbe itaat halleri, bazen de kalbe itaatsizlik halleri görülür. Şayet bir insan kötülüğe karşı yenik düşmeden nefsi levvamenin bir adım ötesine sıçramayı başarırsa biranda ‘Nefsi mutmainine’ mertebesine yükselebiliyor. Böylece bu nefis aşamasına gelen bir insan kalbi huzura ermiş pozisyona erişir. Demek oluyor ki; İnsanoğlu sürekli sevaplarla iştigal ederek nefsine çeki düzen vermesi mümkün. Yeter ki azmini yitirmesin, safi gayretinden dolayı şeytan kaçar da. Böylece uzun süren nefis ıslah çalışmaları netice verdiğinde iç dünyasında Sultan-ı ruhu galip kıldığında gerçek anlamda nefsin esaretinden sıyrılıp hürriyete kavuşmuş olacaktır.
İnsana değer kazandıran sadece akıl değil elbet, ona asıl değer katan içindeki kötülüğü emreden nefsi emmare kuvvetini yenip Allah'a kulluk yapması asıl değerdir. Meleklerde nefis olmadığı için sürekli itaat halindedirler. Madem öyle, ruh dünyamızı nefsin baskısından özgürlüğe kavuşturmak için:
- Allah’ın dostluğunu kazanmış kâmil zatlardan istifade etmek,
- Salih amel işlemek,
- Allah’ı zikretmek gerekiyor.
Kimi zaman günah işleme zafiyetinin kalbe galib gelmesine neden olan etken unsurlardan birikoyu bir cehalet bataklığına saplanmak, diğeri ise “Nasıl olsa günahım görülmez” gibi bir takım sapık kuruntulara kapılmaktır. İşte bu iki kuruntu bizi tövbe etmekten alıkoyacak tuzak olabiliyor.
Tuzaklara düşmemek için kontrol mekanizmalarımızı hayırdan yana kullanmamız elzemdir. İnsan, şayet tercihini günahlardan yana yoğunlaştırırsa şeytanın hâkimiyeti dairesine girmesi kaçınılmazdır, yok eğer tercihini helal dairesinde kullanırsa meleklerin kontrolü altına girmiş demektir Anlaşılan o ki; hayrın yardımcısı melekler, nefsin yardımcısı ise şeytan olmakta. Hayırdan yana tercihini kullananlar akl-ı selim özellik kazanır da. Malum, aklın da iki öğesi vardır; biri adalet, diğeri hürriyettir. Hakeza ıslah edilmemiş nefsin ise zulüm ve esaretten ibaret iki öğesi söz konusudur. O halde bize düşen vazife; hürriyete giden yola talip olmaktır.
İnsan'ın aslı cevherdir. Bu yüzden insan, madde yönüyle ''bayağılığa'', ruhu itibarıyla da 'yüceliğe' meyillidir. İnsan öldüğünde ise cesedi madde âlemine, ruhu mana âlemine rücu eder. Madem öyle ölmeden önce şu üç hususu yerine getirmek gerekiyor:
- Şeytana muhalefet,
- Nefsin istek ve arzularından uzak kalmak,
- Kötü arkadaşlardan uzak durmaktır.
İşte bu üç emniyet donanımına sahip olan bir insan bilsin ki şeytanın hile ve desiselerine, nefsinde istek ve arzularına boyun eğmeyecektir. Nasıl ki, hayra giden yolda sebepler varsa, günaha akan yolda da şeytan, nefis ve kötü arkadaş gibi pek çok sebepler vardır. Öyle anlaşılıyor ki hürriyetle hürriyetsizlik arası bir yol ayrımındayız. Ya Allah’a abd olup tevbe zırhıyla hürriyetimizi kazanacağız, ya da şeytanın hilelerine kapılıp köle olacağız. Şüphe yoktur ki kurtuluş Allah’a abd olmaktan geçmekte. Bakın Gavs-ı Sani (k.s) bir sohbetlerinde şöyle bir kıssa anlatır: “Her türden günahı işlemiş bir adam, yani Kuşun oğlu manasına İbn-i Asfur adında bir adam vardı. Bir gün sokakta çarşıya inerken birde ne görsün bir çocuk kuşa eziyet veriyor. Bu durumda niyet ediyor: Ya Rabbi! Bu çocuğa biraz para verip ikna ederek kuşu azad etmek üzere elinden alayım. Belki bu vesileyle Senin affına nail olayım, böylece kuşu kurtarır da. Birkaç gün veya birkaç saat sonra her neyse adam ölüyor. Adamın bir komşusu vardı. Evliya idi. Bu komşu birkaç gün sonra kabre gidiyor. Acaba bu komşu ne yapıyor diye. Kabrin başına varıyor, gözlerini kapatıyor 25 esteğfirullah çekiyor, murakabe halinde bakmış adam cennette adamı ismiyle çağırıyor. Sen bizim komşun idin, siz çok günah yapmıştınız. Haklısın, evet yapmıştım. Peki, madem siz ne yaptınız da Allah Teâlâ sizi bağışladı. Tabi adam bu sual karşısında yukarıdaki kuşu kurtarma hadisesini anlatmaktan kendini alamaz. Ve Allah Teâlâ bunun üzerine “Sen benim rızam için kuşu kurtardın, azad ettin (hürriyetine kavuşturdun) ben seni niye azat etmeyeyim ki” der.
Elbette ki beşer olmamız hasebiyle her an günah işleyebiliyoruz. Bu durumda tek güvence kaynağımız Allah’ın mağfiretine sığınmaktan başka çaremiz yoktur. Çünkü O sonsuz rahmet sahibidir, kulunu affetmeyi sever de. Bakın, Peygamberimiz (s.a.v.) bile Allah’ın Habibi olmasına rağmen tevbe etmeyi asla ihmal etmezdi. O halde bizim haydi haydi daha çok tövbe zırhı kuşanmamız icab eder.
Malumunuz tevbe üç çeşittir:
- İnsanın kendi kendine yaptığı tevbe,
- Camilerde hocaların cemaate topluca tevbe ettirmesi,
- Evliya elinden tevbe etmek (İnabe).
İnsan çoğu kez birincisinde kendi kendine tevbe ettiği halde her nedense bir türlü günahlardan kurtulamıyor. Keza ikincisinde camii hocaların belirli günlerde cemaate tevbe yaptırdığında da öyledir. Maalesef her iki durumda da günah işlemeye devam edip bir türlü düzelemiyor, acaba neden? Belli ki bir yerlerde eksikliklerimiz söz konusu. O halde daha etkili olan üçüncüsüne de başvurmak gerekir. Ki, bu üçüncü şık evliya elinden tevbe almaktan başka bir şey değildir elbet.
Evliya elinden alınan tövbeye ''Nasuh tevbesi'' dendiği gibi ''İnabe'' de denmekte. Ancak buradan hareketle her evliya elinden tevbe alanın Nasuh tövbesiyle müjdelendiği anlaşılmasın. Bundan maksadımız Allah dostları naz makamından olduklarından onların elinden alacağımız tevbenin etkisi daha tesirli olacağı manasınadır. Öyle ki geçmiş günahlara bir daha dönmeyecek derecede bir etkidir bu. Bakın fıkıh alanında büyük deha sahibi İmam-ı Azam Ebu Hanife bile Caferi Sadık Hz.lerine koşup onun nefesinden iki yıl istifade edip şu tarihi sözü itiraf etmiştir: ''Şayet son iki yılımda onu görmeseydim Numan helak olurdu.'' (Bkz. İslamda Fıkhi Mezhepler, Tarihi Muhammed Ebu Zehra Cilt 2 sahife:95)
Peki, sadece evliyaullahla ünsiyet kuran İmam-ı Azam Ebu Hanife mi? Elbette ki dahası var. Nitekim İmam-ı Gazali gibi büyük bir zatta ilim koşuşturmasının ardından geldiği nokta evliya kapısında diz çökmek olmuştur. Malum olduğu üzere İmam-ı Gazali Hz.leri önceleri tarikata muhalif bir âlimdi, daha sonrasında bir vesileyle tarikata girip ''Hüccetül İslâm'' olmuştur. Derken Ebû Ali-i Fârmedi Tursi (k.s.)’ın dizinin dibinde diz çöküp Mutlak hürriyeti tadmıştır.
Evet, bir insan ister âlim, ister sade bir Müslüman olsun hiç fark etmez her halükarda tevbe etmeye muhtaçtır. Ki, kul tevbe ettiğinde kendi acziyetinin bilincine varmanın ötesinde Yaradandan başka sığınacak bir dalın olmadığının farkına varacaktır. Böylece Yüce Allah’ın “Rahmetim gazabımı geçmiştir” müjdesine mazhar olur bile. Düşünsenize Allah’ın sonsuz rahmeti olmasa, kim bilir bizim halimiz nice olurdu, nefsin elinde bir oyuncak zebun, şeytanın hile tezgâhında ise yem olacağımız muhakkak. İşte tevbe kapısı nefsin elinde oyuncak bir zebun ve şeytana yem olmamamız için vardır. Yeter ki bin defada tevbemizi bozsak o tevbe kapısını son nefesimize kadar aşındırmış olalım kurtuluş gemisine binmemiz her an mümkün diyebiliriz elbet. Çünkü Rabbani âlimler tevbe kapısının ümitsizlik kapısı olmadığını, bilakis umut aşılayan kapı olduğunu vurgulamaktalar. O halde bize düşen Allah’dan umut kesilmez deyip naz makamında ki Allah dostlarının kapısını aşındırmak olmalıdır. Ne mutlu Allah’a canı gönülden yalvarıp da tevbe edenlere ki nefsin hevasından ve şeytanın vesvesesinden kurtulup da hürriyetini kazanmışlar. İşte bu nedenle tevbe, bütün günahlardan arındıran manevi bir güçtür diyoruz.
Bakın, Mevlana Hz.leri tüm insanlığı ''Ne olursan ol' yine gel” diyerek tevbe etmeye çağırmakla kalmıyor, aynı zamanda ''Bu dergâh ümitsizlik kapısı değil'' diyerekten de tüm insanlığa umut aşılayıp mutlak hürriyete çağırıyor da. İşte bu manada Gavs-ı Sani (k.s) “Bir kişinin hidayetine vesile olmanız yedi ceddinize yeter” buyurmakta. Nitekim bir kişinin hidayete vesile olmak o insanın hürriyetine kavuşması demektir. Hele bu insan bir de Nasuh tevbesi yaptığını düşünün değme keyfine, işte o zaman asıl hakiki hürriyetin tadına varmış olacaktır. Her ne kadar insanoğlu bunca dünya telaşı içerisinde Nasuh tövbesiyle şereflenemese de, bu şerefe ulaşabilmek için başlangıçta diliyle de olsa tevbe etmekten geri durmamalı. Olur ya, bir gün gelir dille yapılan o tevbe bir bakmışsın kalbe inmiş, kalptende tüm vücuda sirayet etmiş görürsün. O halde durmak yok yola devam deyip ilk adımımız tevbe etmek olsun. Şayet Hz. Mevlana’nın ''Bin defa da tövbeni bozsan yine gel'' davetindeki sırrı anlayabiliyorsak, biliniz ki o çağrıya icabet etmekle dildeki o tevbe Nasuh tevbesine dönüşecektir. Sakın ola ki tevbe kapısını defalarca aşındırmaktan usanılmasın, bu yolda ümitsizliğe asla yer yoktur. Çünkü şeytan yeise kapılandan değil gayret edenden kaçmakta. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v.) Allah'ın elçisi olduğu halde günde yetmiş kez tevbe etmekten geri durmuyordu. Keza Sahabeyi Kiramda Resulullah (s.a.v.)’’in izini iz bilip habire tevbe halkası oluşturuyordu Tabiun da sahabeden aldığı ilahi emaneti aynı kararlılıkla kendilerinden sonra gelecek gönül sultanlarının eline teslim etmiştir. Böylece kıyamete dek tevbe kapısının açık tutulmasına vesile olmuşlardır. Zaten Rabbani âlimler olduğu sürece tevbe kapısı hiç kapanmayacak da. Nasıl kapansın ki, bikere tevbe halkası her devirde misyonuna uygun davranıp silsileyi şerife kanalıyla yoluna devam etmekte de.
Nice hükümdarlar, nice insanlar Gönül Sultanlarının eşiğine yüz sürmekle 'Tevbe-i Nasuh'eylemiş oldular. Nitekim Mevlana'nın Mesnevisine konu olan Nasuh adında bir adamın son pişmanlıkla hakiki tevbe kapısını aralayıp affedilenlerden olması bunun bariz bir delilidir. İşte bu arınmadır ki Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u muhasara öncesinde Akşemseddin Hz.lerinin eşiğini niye sürekli olarak aşındırdığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Çünkü madden ve manen arınmadan İstanbul fethedilemezdi. Keza İmamı Azam Ebu Hanife’nin niye Caferi Sadık Hz.leri hakkında “Şayet son iki yılımda onu görmeseydim Numan helak olurdu” demesi de bir başka arınma örneğidir. Yine İmam-ı Şafii’nin de ruhunun susuzluğunu giderecek iksiri 'Şeyban-ı Râî’de bulup arınması da öyledir.
Evet, tüm bu arınma misallerini iyi idrak ettiğimizde biliniz ki Nasuh tevbesi bizim kapımızı da çalacak demektir. Yeter ki Allah’dan umudumuzu kesmeyelim gerisi gelir elbet. Yukarıda belirttik ya, Peygamberimiz bile Allah’ın Habibi ve elçisi olduğu halde tevbe etmekten geri kalmayıp bu hususta şöyle beyan buyurdular: ''Allah'a and olsun ki ben günde yetmiş defadan ziyade (İstiğfar) Allah'tan yarlığamasını talep edip tevbe ederim.' Madem öyle, ümmetine “Yâ Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha ben yapmayacağım” kararlılığıyla tevbe etmek düşer. Ümmet olarak kararlılık sergileyelim ki ümmetin her tevbe edişinde tüm sahte mabudlar tarumar olup Allah’a gidilen yolda gerçek hürriyete adım atılmış olsun. Aksi halde ümmetin boynuna geçirilmek istenen tüm prangalar ayak bağı olacağından hürriyetimize mani olacaktır. İlla ki ümmet olarak tevbe zırhı kuşanmak gerekir ki Allah’a abd olmakla hürriyetimize erişebilelim.
Velhasıl; tevbe etmek mutlak hürriyete giden yolda arınmaktır.
Vesselam.
İMAN HEM NUR
HEM KUVVET
Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri
iman hususunda bakın ne diyor:''İman hem nur, hem de kuvvettir. İman insanı
insan eder. İmanın dairesi kudsiyyesine giren cihana bile meydan okur.''
Ne mutlu iman nuruyla beslenen
gönüllere ki, yeri geldiğinde tüm cihandaki tağutlara karşı koyabiliyorlar. Niye
meydan okunmasın ki, iman sahibi bir insanın bu dünyada kaybedeceği fazla bir
şey yoktur ki, tüm dert davası ebedi saadete imanla göç etmektir zaten. Dolayısıyla bu kutsi yolda çile çekmeden göç
etmek onlara zül gelmektedir. Asıl bu noktada derin derin düşünecek varsa bir
eli yağda bir eli balda inanmayanlardüşünsün. Çünkü ecel kapıya dayandığında çok
şey kaybedeceklerdir. Öyle ya, nede olsa hiç ölmeyeceklermiş gibi sımsıkı sarıldıkları
dünyaya gözlerini kapadıklarında elde avuçta her ne varsa kendisiyle birlikte uçuverecektir.
Allah’a şükürler olsun ki inanmış insanlar öyle değil, dünyevi heveslilerin tam
aksine onlar baki olana sımsıkı sarılmakla ölüm şeb-i arus vuslat olabiliyor. Nasıl
şeb-i arus vuslat olmasın ki, hiç umulmadık anda bir bakıyorsun göğsü iman nuruyla
çarpan gönüller her şart ve ahvalde İlay-ı kelimetullah uğruna göğsünü siper edebiliyor
da. Nitekim 15 Temmuz darbe girişiminde FETÖ
İhanet Örgütüne karşı verilen direniş mücadelesinde bu durumu gördük bile. Aman Allah’ım ne de müthiş bir direnişti bu, üstelik hem karadan hem de havadan yağan
mermilere çıplak ellerle ölümüne karşı koyulan bir direnişti. İşte bu kutlu direniştir ki, bu sayede çilesiz
zafer elde edilemeyeceğini idrak ettik.
Öyle anlaşılıyor ki çile yolcularının tek dinlenebilecekleri durak ebedi
saadet yurdudur. Dahası bu sebeple dünya
fani, ahiret beka yurdu deriz de. Mümin olan zaten çok iyi bilir ki, fani olanda her türlü çileye göğüs germek
vardır, baki olanda ise gonca gül misali ebediyete uçmak vardır. Madem öyle, o halde bize canları pahasına
şehadet şerbeti içip de ebedi saadete kanatlananlara ‘Ruhları şad olsun’ demek
düşer.
Malumunuz
müminliğin alameti iman etmek olup, her müminde iman hep aynıdır. Farklı olan sadece
evsafıdır. Yani nitelik farkıdır. Nasıl ki değirmenden çıkan un her yerde un
olarak aynıysa, fakat aynı un nitelik bakımdan zenginin evine girdiğinde çuval
dolusu un olarak addedilirken fakirin evinde ise bir avuç un olarak addedilecektir.
İşte bu misalden hareketle iman hususunda ancak sadece evsaf (nitelik)
farklılığından söz edebiliriz. Nitekim bir mümin düşünün ki, dünyanın en
gelişmiş silahlarına karşı şairin dile getirdiği “Enginlere sığmam taşarım” şekliyle gözünü hiç kırpmadan göğsünü
siper ediyorsa, elbette ki böylesi bir
imana sahip mümin için Allah’ın aslanı Hz. Ali varı bir iman nitelemesinde
bulunulması gayet tabiidir. Keza bir başka müminde düşünün ki; Allah’a sorgusuz sualsiz tam teslimiyet
içerinde inanmış bir mümin, elbette ki
böylesi bir imana sahip mümin içinde Ebu Bekir-i Sıddık varı iman nitelemesinde
bulunulacaktır. Malumunuz Peygamberimiz (s.a.v) Miraca yükseldiğinde, müşrikler kendilerince sanki büyük bir koz
bulmuşçasına yana yana Ebu Bekir (r.a)’in yanına koşup:
“-Ya Ebu Bekir! Senin arkadaşın bu gece
Beytü’l Makdis’e gittiğini, orada namaz kılıp Mekke’ye döndüğünden dem vuruyor”
dediklerinde, müşriklerin yüzüne karşı:
“-Vallahi, O dediyse şeksiz şüphesiz doğrudur” şeklinde
verdiği cevapla tam bir teslimiyet örneği sergilemiştir.
Böylece imanda sebat edip teslim olmak neymiş müşriklere büyük bir ders vermiş
olur. İşte onun akıl almaz engin teslimiyetidir ki, Allah’ın Habibi gıyabında
beyan ettiği ‘Ebu Bekir’in imanı bütün
müminlerin imanlarının hepsi ile tartılsa Ebu Bekir’in imanı ağır gelir” hükmüyle
müjdelenir.
Şu da var ki, mümin olarak hangi tür iman evsafı
seciyesine sahip olursak olalım her halükarda Allah’a karşı iyi bir kul olmak
bilinciyle hareket etmemiz icab eder. Allah korusun kulluk noktasında icabımızı
yerine getiremezsek günlük hayatımızda ne helal bilir ne de haram biliriz.
Bakın bir adam Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a:
''- Ya.Ebû Bekir! Kendime kabir yaptıracağım, ne
dersiniz?'' diye sorduğunda,
Ebû Bekir-i Sıddîk
(r.anh):
''- Kendine kabir hazırlayacağına, sen
kendini kabre hazırlayacak amel işlesen daha iyi olur'' cevabını vermiştir.
Evet, Hz. Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın
beyan buyurduğu gibi kabre gerçek manada hazırlık Allah’a kul olmaktan geçmekte.
Bir insan düşünün ki; yaşadığı şu dünyada edindiğitüm mal, mülk, şan ve şöhretiyle
hava atmakta habire. Şayet bu insan yüreğinde zerre miskal iman taşımadan bu
dünyadan göç ettiyse tüm o yaşadıkları suni ihtişam ve şaşaanın kendisine hiçbir
faydası olmayacaktır. Üstelik işin
içinde ruz-i mahşerde onca malın helal yoldan mı haram yoldan mı kazanıldığının
hesabını vermekte var. Oysa dünyada iken
yüreğinde iman hassasiyeti taşısaydı hesap vermek kolay olacaktı. Zira iman hem
bu dünyada hem de ahirette insanı ‘Sultan’' eden bir cevherdir. Bakın Züleyha,
Yusuf (a.s)’ın sarsılmaz imanı duruşu karşısında ''Allah'a itaatle köleler sultan olur, Allah'a isyanla sultanlar köle
olur'' gerçeği ile yüzleşmiş bile.
Evet, Ne mutlu imanla göç edenlere
ki, şu geçici dünyanın aldatıcı
cazibesine kapılmaksızın son nefeslerinde kelime-i şehadet getirerekten
cennetteki makamını görüp öyle göç etmişler. Maalesef öyle insanlarda vardır ki
şu dünyanın aldatıcı cazibesine kapılıp isyankâr davranmanın bedeli olarak son
nefeslerinde cehennemdeki yerini görerek göç etmişlerdir. İşte bu gerçeklerden
hareketle Said Nursi Hz.leri ''Cennet ihsan-ı ilahiye, Cehennem adli
ilahiyedir'' demekten kendini alamaz da. Gerçekten de şayet kul istikamet
üzere yaşayıp imanla ruhunu teslim ettiğinde kendini melekler eşliğinde gök merdivenini
çıkar görür. Yeter ki kul hayat boyu imanını diri tutsun şeb-i arus vuslatı
hâsıl olurda. Aksi takdirde Resulûllah
(s.a.v.)’in beyan buyurduğu üzere “Elbiselerin eskidiği gibi imanda kalbimizde
eskir.” (Taberani Mucan el- Kabirde
rivayet etmiş).
Anlaşılan gerçek
anlamda tevhid, Allah'a kul olmayı
gerektiriyor. O halde ne duruyoruz
yapacağımız amel ve ibadetlerle imanımızı tazelemek zamanıdır. İman tazeleyelim
ki Allah’a itaatimiz tam olsun. Nitekim kalbimizi kirlerden tasfiye etmek ve
nefsimizi tezkiye etmemiz için buna mecburuz da.
Bakın,
İmam-ı Gazali Hz.leri; ''Herkesin nefis ilmini bilmesi, nefsini
tezkiye etmesi farzı ayındır'' buyurmakta. Madem öyle,
nefsini bilen Rabbini bilir hükmünce nefsimizi ıslah cihetine gidip
kelime-i şehadet getirerek bu dünyadan göç etmek gerekir.
Zaten son nefeste kelime-i şehadet
getirerekten göç etmek iman nurunun kemalatına işarettir. Tabii kemalat lafla olmuyor, illa ki iman yönünde sebat edip nefse çeki
düzen vermekle oluyor. Maalesef lafa
geldiğinde adeta yeri göğü inleterekten büyük davalardan söz edip aslan
kesiliriz ya, oysa işin aslına baktığımızda söylediklerimizle yaşadıklarımızın
birbirini tutmadığını görürüz. Kaldı ki hangi davayı güttüğümüzde tam belli
değil. Ortalık öyle bir keşmekeş bir hal almış durumda ki, ortalıkta ulvi davalar güdüldüğü gibi süfli
davalarda güdülebiliyor. Şayet güttüğümüz dava iman hakikatleri çerçevesinde nefse
çeki düzen vermekse elbette ki böylesi bir dava yücedir, yok eğer bunun tam
aksine nefse hizmet çerçevesinde kula kul ve maddenin kölesi olmaksa biliniz ki
o dava süfli davadır. Şu da var ki hangi davayı güdersek güdelim, sonuçta hal
üzere yaşıyorsak, o hal üzere göç edeceğimiz muhakkak. Yani şu dünyada ne
ekiyorsak, onu biçeceğiz demektir. Bakın Gavs-ı Bilvanisi (k.s) ne buyuruyor:
“-Öyle
ulvi dava sahibi insanlarla oturup kalkmalı ki; sözü dimağımızı, özü kalbimizi,
hali de bizi Allah'a kavuşturur olsun.”
Olur ya belki kendi kendimize ‘Hani nerede öyle insanlar’ diye iç
geçirebiliriz. Oysa ümit var olmakta her zaman fayda var. Dünyada kötüler varsa
iyiler de var elbet. Her şey neyi arayıp
aramadığımıza bağlı olarak seyretme. Malum arayan Mevla’sını da bulur, belasını
da. Hiç kuşkusuz tercihimiz birincisinden yanadır. Yeter ki; aradığımız insan
iman abidesi diyebileceğimiz nitelikte bir şahsiyet olsun, bir şekilde Allah-u Teâlâ bizim için sebepler
halk edip veli kuluyla buluşturur da. Zira Allah’ın hazinesi sonsuzdur, Salih
insanlar yeryüzünde eksilmediği müddetçe kıyamet kopmayacağına inancımız tam
da. Kaldı ki Allah nurumu tamamlayacağım diye vaad ediyor zaten, o halde bize
hakikat yolunda dost ve yardımcı olacak Salih zatları arayıp bulmak düşer.
Malum, son Peygamber'in gelişiyle birlikte peygamberlik kapısı
kapanmıştır, ama evliya kapısı öyle
değil. Yani yeryüzünde tek bir kişi Allah demediği ana dek evliya kapısı
kapanmayacaktır. Zaten yeryüzü sathında Allah diyen kalamayınca da dünyanın da
hayatta kalmasının hiçbir anlamı kalmayacaktır. İşte bu noktada kıyametin iman
etmeyenler üzerine kopması vaki olması kaçınılmazdır.
Kur'an-ı Muciz'ül Beyan'da, çoğu kez Müminlere
yönelik ''Ey iman edenler...'' hitabıyla başlayan ayetler arasında
bilhassa “Allah'tan korkun,
sadıklarla beraber olun'' (Tevbe 9/19)
ayetiyle daha bambaşka muhatap alınıp uyarılırız
da. Şayet muhatap kılındığımız bu çağrıya icabet edilirse ne ala, icabet edilmezse vay halimize, Allah korusun haramileri kendimize dost edinmiş
oluruz. Madem öyle neydik edip bizim Allah yolunda sadıklarla beraber olmamız
gerekir. Bakın, Sahabe-i Kiram Peygamber meclisinde soluk almakla kurutuluşa
erenlerden oldu, aynen öyle de en son
ümmet olarak bizlerde Evliya-i Kiramın meclisinde soluk almalı ki kurutuluşa
erebilelim. İşte bu nedenle Allah’ın veli kullarına Peygamber (s.a.v.)’in
varisi gözüyle bakarız da. Nasıl o gözle bakmayalım ki, bikere her şeyden önce evliyaullah insanlara
lafla dost olmayıp irşatlarıyla sadık dost olmaktalar. Hele bu dostluk ümmetin
imanını kurtarmaya yönelik dostluk olunca Mevlana’nın ‘Ne olursan ol yine gel’ çağrısıyla
Yunus’un ‘Yaradılanı sev Yaradandan ötürü’
çağrısı bir başka anlam kazanır da. Keza Evliyaullah’ın ''Her geceyi
kadir bil, her kulu Hızır bil''çağrısı da öyledir. Belli ki yapılan bu çağrılar boşa değil, dün olduğu gibi bugünde Ümmet-i Muhammed’in
kurtuluşuna yönelik geçerli çağrılardır. Nitekim Evliyaullah tarihine şöyle
baktığımızda, Mürşidi kâmiller her dönemde
insanlığa sevgi, merhamet ve sünnet-i seniyye üzerine yaşama arzusunu aşılamak
için irşad faaliyeti yürüttüklerini görürüz. Asla tarihten bu güne dek kin,
nefret ve fenalık aşılayan bir yol takip etmemişlerdir. Bu öyle bir aşılamadır
ki her insana hüsnü zanla, yani Hızırgözüyle bakmamızı gerektiren bir aşıdır
bu. Şöyle kendi kendimize düşündüğümüzde acaba önümüze çıkan her insana hüsnü
zanla baksak ne kaybederiz ki. Elbette ki bir şey kaybetmeyiz, bilakis Hızır çıktığında çok şey kazanırız da.
Bakınız Hasan-ı Basri (r.anh.) gibi
büyük bir Tabiin ulusu bile ''Benim zannımı Dicle kenarında bir anayla bir
oğul düzeltti'' diyor. Nasıl mı?
Hasan-ı Basri (r.a.) bir gün kırda
bayırda gezinirken ırmak kenarında ana oğul olduklarını fark edemeden güle oynar
hallerine dikkat kesilip gayrimeşru davranışlarda bulundukları zannına kapılır.
Neyse ki tam o sırada ırmak üzerinde geçenbir sandal devrildiğinde dikkat
kesildiği o gencin güle oynamayı bırakıp suya dalmasıyla birlikte
sandaldakilerin yardımına koşması bir anda işin şekli şemalını değiştirmeye
yetecektir. Öyle ki o genç sandaldakileri kurtarıp Hasan-ı Basri ile göz göze
geldiğinde şöyle der:
''- Ya Hasan-ı Basri! Raks yaptığım
sandığın kadın (elini omuzuna koyduğum
kadın) benim öz be öz annemdir, şarap içtiğimi sandığın içecekse ab-ı hayat
sudur”' İşte bu can alıcı sözler TabiinUlularından
Hasan-ı Basri Hz.lerinin zannını (ön
yargısını) bir anda hüsnü zanna çevirmeye ziyadesiyle yeter artar da. Bir başka
çarpıcı örnek ise Hz. Ömer (r.a.)’ın şu müthiş beyanlarında görüyoruz. Bakın
Allah’ın adalet kılıcı Hz Ömer (r.a) şöyle der:
''-Her
kim bir başka insanın ayıbını görür ya da ayıbını araştırırsa kendi ayıbını
ortaya koymuş olur.' Madem öyle, kınayanın kınamasına aldırmaksızın her olay
karşısında hüsnü zan bir duruş sergilemek gerekir. Tabii bu demek değildir ki ortada
herhangi nahoş bir durum veya haksızlık görüldüğünde göz yumulsun, tam aksine nahoş görülen mesele her neyse tam
açıklık kazanana kadar ihtiyatı elden bırakmamak manasına bir hüsnü zanlıktır
bu.
Öyle anlaşılıyor ki
tüm mesele özümüzü, sözümüzü ve kalbimizi arındırıp arındıramamakta gizli. O
halde bize düşen, özü özümüze, sözü sözümüze uygun duruş sergilemektir. Özümüzü
öz, sözümüzü namus bilelim ki bizi gören bizde dirilsin. Yeter ki samimi olalım
bunu başarabiliriz de. Hiç kuşkusuz elde
edilecek başarıları sadece dünya ile sınırlı tutmamak gerekir, son nefesimizde iman bileti almak içinde
gayret etmemiz gerekiyor. Nasıl ki okuldan mezun olmak için diploma almak
gerekiyorsa, aynen öyle de Yüce Allah’ın Mümin kullar için hazırladığı
cennetinegirmek içinde iman bileti şarttır. Şayet bu imtihan dünyasında imanla
göç ettiğimizde biliniz ki daha şimdiden cehennemin yedi kapısını kapatmış oluruz.
Hiç şüphesiz bunun dayanaklarından biri İlm-i Tevhid bir diğer dayanaksa Amel-i
Tevhiddir. Malum olduğu üzere kalben tasdik ve dille ikrar; ilmi tevhid olarak
karşılık bulurken, ilmin teoriden
pratiğe geçiş yapıp yaşantı haline dönüşmesi de Amel-i Tevhid olarak karşılık
bulur. Ancak bu arada şunu belirtmekte fayda var; Amel-i tevhidin gerçekleşmesi
için öncelikle sağlam bir itikadave zikreden
bir kalbe sahip olmak lazım gelir. Hatta lazımda ne söz, zaten şeriat üç sütun üzerine bina
edilmiştir. İşte bu üç sütun:
- İtikat,
- İbadet,
-Ahlâk ve muamelat’tan başkası değil elbet.Yetir ki insan dünyada iken bu üç sütuna tutunup şeriatı garra üzerine
yaşasın imanla göç edip kâmil iman hüviyeti kazanırda. İşte görüyorsunuz iman
her şeyin başı, iman olmadan amelin
hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Nitekim
Hz. Lokman (a.s) oğluna ilk evvela imanı öğütlemiş, sonrası malum sırasıyla
ibadetve insanlardan yüz çevirmemeyi öğütlemiştir.
Evet, bir kez daha söylemekte fayda
var bu kutlu yolun başlangıcında iman etmek vardır, nihayetinde ise yine imanla
çene kapamak vardır. Dolayısıyla çene kapayıncaya kadar imanda sebat etmek
şarttır. Buna mecburuz da. Bakın Peygamberlerin şöyle hayatına hemen hepsi
insanları imana davet için gelmişlerdir. Malum davete icabet edenler kurtuluşa ererken
icabet etmeyenlerse helak olmuşlardır. Düşünsenize Peygamber amcası Ebu Leheb
olmak, Hz. İbrahim’in babası Azer olmak, Hz. Lut’un karısı olmak ya da Hz.
Nuh'un oğlu Kenan olmak kurtuluşa yetmiyor, illaki davete icabet etmek
gerekiyor. Asl olan soy sop yakınlığı değil imanı yakınlıktır. Zira müminler kardeştir hükmü bunu
gerektirir. Keza inanıyorsanız üstünüz hükmüde öyledir. Asıl paha biçilemeyecek
değer iman'dır. Şayet bu değere maliksek ancak o zaman kurtuluş gemisine
binilebiliyor, bunun dışında akıbet tufandır.
Dolayısıyla Said Nursi Hz.lerinin ''Zaman iman kurtarmak zamanıdır” sözüyle Seyda (k.s)'ın rüyasında
gördüğü bir hadise üzerine söylediği ''Ya Resulüllah! Beni
bu ümmetine feda et” feryadını Resûlüllah (s.a.v.)’in ''Ahir zamanda iman kor ateş olacak, elde tutması
zor olacak'' hadisi şerifin sırrı çerçevesinde kayda değer
görüyoruz. O halde daha ne duruyoruz,
neydik edip iman kor ateşte olsa elde tutmak için çaba sarf etmek gerekir. Aksi
halde vay halimize maazallah imanımızdan oluruz. Bakın
ahir zamanda işin vahameti o kadar ciddi bir boyut kazanmış ki, Gavs-ı
Bilvanisi (k.s.):
''-Biz her geleni tarikata alıyoruz. Aslında her gelen tarikata alınmaz.
Ama zaman o zaman değil. Zaman artık imanı kurtarma zamanı olmuş. Eskiden
insanlar bir şeyhe intisap etmek için ya eşeksırtında, ya da bin bir çile ve
cefaya katlanaraktan kilometrelerce yoluyaya olarak kat edip ancak bir şeyhe
ulaşabiliyorlarmış. Ancak ulaşmaklada iş bitmiyor, hemen kul borcun var mı, kaza namazın var mı
gibi bir dizi sorular eşliğinde imtihanı geçtikten sonra dergâha kabul edilebiliyordu.
Şimdi biz aynısını yapsak tarikatta kimse kalmaz”demekten kendini alamaz da.
Gerçektende geldiğimiz
noktada dünyanın gidişatı bu istikamette seyrediyor. Oysa dünyanın başka
yüzleri de var. Nitekim Said Nursi Hz.leri dünyanın tüm
yüzlerini:
“- Allah-ü Azimüşşan'ın esma-i
ilahisine bakan yüz,
- Ahrete bakan yüz,
- Ehl-i dünyaya bakan yüz.''diye üç kategoride
tasnifler de.
Umulur ki bizler bu tasniften dünyanın
esma-i ilahiyesi ve ahirete bakan yüzüyle alakadar olup imanımızı bu yüzlerle
diri tutmaya çaba sarf etmiş olalım. Aksi takdirde tıpkı dünyanın diğer yüzü
gibi bizimde akıbetimiz fena olur. Malum İmam-ı Gazali Hz.leri ''Huzuru
ilahide dünya bile cehenneme atılır'' beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret
etmiştir. O halde Said Nursi Hz.lerininde beyan buyurduğu
gibi dünyada bize Allah’ı hatırlatacak şu üç unsuru tefekkür etmemiz icab eder:
-Ahrete bakan yüzünü
tefekkür etmek,
- Gelmiş geçmiş tüm Peygamberlerin
hayatlarını örnek alaraktan tefekkür etmek,
- En son Kelam-ı Kadim Kur’an’ı
Kerim üzerinde tefekkür etmek.
İşte bu üç ana eksen üzerinde tefekkür
edelim ki, gökten meleklervasıtasıyla
dünya üzerine inen Allah’ın mucizevî nimetlerinden ve rahmetinden istifade
edebilelim. Zaten Allah’ın rahmeti o kadar bol ki kulları bu nimetlerden
istifade etsin diye yüz altmış tane melek vazifelendirmiş bile. Mesela
bunlardan yedi tane melek sırf insanın gözünün korunmasıyla memurdur. Mesela yine öyle vazifeli melekler vardır ki
Allah’a inancı tam olan insanların alnında mevzi alıp gece gündüz okuyacakları
salâvatları Resûlüllah'a ulaştırmakla mükelleftir Anlaşılan o ki, sayısını
bilmediğimiz daha nice melekler vücudun hemen her azasında konuşlanıp Yüce
Allah tarafından eşrefimahlûkat ilan edilen insana hizmet için vazifeli.
Siz bakmayın öyle ateistlerin meleki âlemin
varlığını inkâr etmelerine. Bir gün ecel meleği kapıya dayandığında hak vehakikat
neymiş onlarda anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacak. Her neyse ateistler
yoktan var olmayı reddederekten sadece biyogenez teziyle oyalana dursunlar şunu
iyi bilsinler ki,Yüce Allah bizi yoktan var ettiği gibi vardan da yokedip ahrettetekrardan
bizi diriltmeye kadirdir. Buna inancımızşeksiz şüphesiz tamdır. Şayet ateistlerin dertdavaları yaratılış
sırrını çözmekse, tek yaratılış gerçeği
var, o da yoktan var olmak, vardan yok
olmak gerçeğidir. Bunun dışında yaratılışın sadece biyogenez kısmını görüp
abiyogenez kısmını görmemek yaratılış gerçeği ile akla ziyan taban tabana zıt bir
tutumdur. Hadi Allah’ainanmadıklarını anladık ta evrende cereyan eden bir dizi biyogenez
ve abiyogenez hadiselerinin birbiri ardına seyreylediğini görmezden gelmelerine
ne demeli. İleri sürdükleri tezleri hangi mantık kabına sığdırıyorlar doğrusu
anlamak mümkün değil. Sonuçta biz
biliyoruz ki biyoloji dersinde abiyogenez kavramıyla cansızlık ifade edilmeye
çalışılırken biyogenez kavramıyla da canlılık ifade edilmeye çalışılır. Zaten çalışılmasında
demiyoruz, bilakis böylesi çalışmaların Yüce Allah’ın azametini tefekkür etmemize
vesile olacağı gibi irfanımıza ışıktuta da diyoruz. Işık tuttuğu şundan belli, her iki kavramda yaratılış gerçeğini
haykırmaktadır. Hatta biz işi daha da ileri boyutlara taşıyıp her iki olgununda
meleklerin kontrolünde vardan yok, yoktan var oluş döngüsü içerisinde işlev
görüp seyri âlem eylediğine kanaat getiririz. Nasıl mı? Şayet Yüce Allah yarattığı bir varlığın
genetik kodlarını harekete geçmesini dilerse derhal vazifeli melek bu işi yapmakla
mükelleftir. Yok, eğer Yüce Allah yarattığı varlığın genetik kodlarını durağan
halde kalmasını dilerse bu kez vazifelimelek durağan olması yönünde vazife
yürütecektir. Teşbihte hata olmasın, burada durağanlıktan maksat cansızlık
manasına bir durağanlıktır. Ta ki bu durağan varlıklar diriliş emrine muhatap
kalır, işte o zaman cansızlıktan (abiyogenezden)
canlılığa (biyogeneze) geçiş söz konusu olacak demektir. Nitekim Yüce Allah Kur’an’da''O ölüden
diriyi, diriden ölüyü çıkarır'' beyan buyurmakla hem ''abiyogenez' hem de ''biyogenez''
gerçeğinivurguluyor. Ama gel gör ki ateistlere bu gerçeği anlatmakta güçlük
çekiyoruz. İnançsızlık bu ya, hep gözle
görebildiklerini ve elle tutabildiklerini gerçek sanmaktalar, maaleseffizik ötesi âlemden bihaberler.
Dikkat edin geçmişten günümüze uzanan tüm ileri sürdükleri tezler; ya kuru mantık örgüsüne dayalı hipotezler ya
da bir kısım feylesof taifesinin ellerine tutuşturdukları hiçbir bilimsel
değeri olmayan müsvedde tezler olarak karşımıza çıkmakta. İşte biz bu noktada
feylesof taifesine değil, itikadı
imamlarımıza kulak veririz. Madem öyle,
bakalım İmam Maturidi bu hususlarda ne diyor: ''Allah'a iman etmek yaratılış
gereğidir. Herkes aklıyla Allah'ı bulabilir.'' Keza İmam Eş’ari de şöyle der: ''Sırf akıl
ve fikir Allah'ı bilmede yetersizdir. İman din ile sabittir ve kavme Peygamber
göndermek esas olur.'' Tabii
Eşarilerin burada aklı göz ardı edişlerinde ''Zira biz bir kavme Resul
göndermedikçe azap etmeyiz'' ayeti celilerinden çıkardıkları mananın
ehemmiyeti çok büyük. Ancak burada Maturidilerin bu ayete ehemmiyet vermedikleri
anlamı çıkmasın. Çünkü Maturidiler ayette geçen ‘azap etmeyiz’ ifadesinin anlaşılamayan din hükümlerinin
yerine getirilmemesiyle alakalı bir hüküm olduğunu, dolayısıyla bu noktada Allah’ı
bilmeye yönelik akl etme çabasının terki anlamına gelmeyeceği bir anlam çıkarmışlardır.
Sonuçta ayete hangianlam yüklenirse
yüklensin şu bir gerçek her iki itikadı mezhebin imamının da iman hakikatleri
noktasında ortak bir paydada buluştukları gerçeğini değiştiremeyecektir. Kaldı ki,
kâinatta her şey değişir, tek değişmeyen hiç kuşkusuz iman hakikatleridir. Bu
yüzden bizim açımızdan ortak paydada buluşmak çok mühimdir, gerisi
teferruattır. Teferruata dalındığında ise imanın bir bütün olduğunu, asla parçalanamayacağını
idrak etmiş oluruz. İşte bu bütünlük inananları geleceğe taşıyıp hem nur hem
güç kaynağı olurken, inanmayanlar içinse gelecek planlarını altüst edecek kâbus
olmakta. Sonsuzluğa inanılmazsa elbette ki kâbus görmeleri gayet tabiidir.
Ancak sürekli gelecek kaygısıyla habire kâbus gördüklerinden bu arada etrafa
dehşet saçmayı da ihmal etmezler. Merhamet desen hak getire. Bakın şöyle
dünyanın geldiği noktaya merhamet olmayınca çok övündükleri medeniyet bir anda tek
dişi kalmış canavar olarak karşımıza çıkabiliyor. Neyse ki Ümmet-i Muhammed bu dehşet saçan canavar
karşısında direncini yitirmeyip gerektiğinde“zalimler için yaşasın cehennem” haykırışıyla
gereken cevabı verip iman abidesi duruş sergileyebiliyor. Örnek mi? İşte mahkeme salonunda şehit verdiğimiz
Mursi’nin şahadeti bunun en bariz örneği zaten. Yani kaybedecekler Mursiler
değil, Firavunlar kaybedecek elbet. Şu bir gerçek şu fani dünyada gerçek iman erleri
ve iman orduları var oldukça zulüm asla ilelebet payidar olamayacaktır. Eninde sonunda hak gelip batıl zayi
olacaktır. Tarih boyunca da böyle olmuştur zaten. Keza tarih boyunca zulmetmek
onlar için bir vasıf olmuş, mazluma umut zalime korku salmakta iman ehli için
bir vasıf olmuştur. Hatta Dr. Haluk Nurbaki bu hususta Bakara suresinin 17. Ayetiyle
zulmün vasfını şöyle yorum getirir: “Sanat şaheserim olan bu kalbe imza attım. Onu imanla
ve sevgiyle doldurmazsanız mühürlerim.” Hiç kuşkusuz mümin kalbinin vasfını
pek yorumlamaya gerek kalmadan şu hadis-i kudside zikredilen “Yere
göğe sığmam Mümin kulumun kalbine sığarım” beyanı her şeyi izah etmeye yeter artar da.
Evet, iman önce kalpte alev alıp sonra
dille dışa ikrar olarak yansıdıkça kuvve-i fiile dönüşmekte. Yeter ki kalp
katılaşmamış olsun iman nuru kendini büyük bir kuvvet olarakgösterip bunun dışa
yansıması olarak da Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu “Müminin
ferasetinden sakınınız” şekliyle tezahür edecektir. Yukarıda da belirttik ya bu kimi zaman “kükremiş
sel gibiyim bendimi çiğner aşarım, yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım” şeklinde
yansıyacağı gibi mazlumların feryadı yeri göğü inlettiğinde müminin yüreğini
gözyaşı seline bürüyecek şekilde de yansıyacaktır. Böyle yansımasıda gayet
tabiidir, çünkü iman nuruyla hep mahzun olduğu için istesede gözyaşına hâkim
olamaz.
Gerçektende mümin kulun kalbi iman nuru
ile mahzunlaşıp yumuşadıkça merhamet damarıda o ölçüde kabarmakta. Nasıl mı?
İşte sahabenin yaşantısı bunun en tipik misali.
Öyle ki; Sahabe- Kiram değil mazlumun ahı figanı, Kur’an ayetlerini
işittiğinde bile günlerce aylarca kendine gelemeyip ayılanlar bayılanlar,
ağlayanlar olurmuş. Besbelli ki, her nazil olan ayet sahabenin yaşantısına
tesir edip kalpleri de o ölçüde yumuşayabiliyor. Düşünsenize kız çocuklarının diri
diri toprağa gömülmesinde içi cız etmeyen Hattab oğlu Ömer, kız kardeşinin evine
paldır küldür dalıp okunan Kur’an’ı işittiğinde ‘bu ne tatlı kelamdır’ deyip
bir anda gönlü yumuşayabiliyor. Böylece bu yumuşama sayesinde ilerisinde merhamet
ve adalet timsali Halife Ömer olarak gönüllerde taht kurar bile. Ne diyelim,
işte görüyorsunuz gönül yanması denen mahzunluk halinin doğurduğu sonuç budur. Anlaşılan
o ki, gönül yanması olmadan hidayetteberaberinde gelmiyor. Bakın şöyle
ateistlerin hal ve ahvaline hayatta bir kez olsun gözyaşı döktüklerini
göremezsiniz. Nasıl döksünler ki, zaten yaptıklarının karşılığı olarak kalpleri
mühürlenmişhaldeler, isteselerde gözyaşı dökemezler. Hani hep deriz ya, ‘merhameti
olmayanın imanı olmaz’diye, aynen bunun gibi ateistlerin içine düştükleri durum
tamda bunu gösteriyor. Öyle ya merhamet alıp satılan bir nesne değil ki gözyaşı
döksünler, tamamen gönül mahalline bağlı olarak yansıyan kalbi bir melekedir. Onların
bağlanıp yaslandıkları mahal besbelli, yani akıl melekesidir.Ama unuttukları
bir şey var, tutunmaya çalıştıkları
akılda elle tutulan gözle görülen bir nesne değil, o da bir başka cihetten
melekedir. Meleke olmasına rağmen ne hikmetse kendilerine rehber olarak kabul
edebiliyorlar. Malum akıl melekesi daha
çok beş duyudan gelen verilerin beyinde harmanlanmasıyla varlığını
hissettirmekte. İşte bu noktada ateistler akli yönde hareket ettiklerinde onlar
için vicdan, merhamet hak getire. Hatta akıl karaya otursa da tüm bu insani
değerler kalbi mühürlenmiş bir materyalist için asla hiçbir anlam ifade etmeyecektir, onlar için varsa yoksa bir noktadan sonra
cüzdan biricik değerdir artık. Şu iyi
bilinsin ki Kur’an doğrudan kalbe hitap etmekte, akladeğil elbet.Bu yüzden
İmam-ı Gazali Hz.leri; akıl bir yere
kadar arkadaştır, onunda giremeyeceği sahalar var diyor. Ama gel gör ki maddeye
tapanlar aklını cüzdana bağladıkları içindir Yüce Allah (c.c) onlar hakkında hükmünü şöyle vermiştir: ''Allah
kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerini perdelemiş ve gözlerine perde
indirmiştir ve bunların hakkı azim bir azaptır'' (Bakara Suresi ayet 77)
Velhasıl; İman, hem nur hem kuvvettir.
Vesselam.
ZİKİR EN GÜZEL SERMAYE
Hiç şüphe yoktur ki kalbin manevi ilacı zikirdir. Madem öyle, Allah adını sıkça zikretmek gerek ki kalp huzura erebilsin. Şayet kalbimizi tüm günah kirlerinden temizlemek diye bir derdimiz varsa buna mecburuz da. Mecburiyetimiz Allah adına ihtiyacımız olduğu içindir elbet. Yeter ki ihtiyaç sayısınca (vukufi adedince) Lafzai Celal zikrini kalbte analım bak o zaman ruhi susuzluğumuzun giderileceği muhakkak. Aksi takdirde kalb zikirsizlikten ışık göremez hale gelip ruh penceremiz ise ayna olamayacaktır..
Düşünsenize zikirsiz kalbin halini, üzeri adeta siyah ziftle kaplanmış halde olması kaçınılmazdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) ''Kul günah işlediği zaman onun kalbinde siyah bir nokta olur'' buyurmuşlardır. Şu halde Lafzai Celal zikri ile kalbimizin üzerini kaplayan o siyah lekelerden oluşmuş zifiri tabakayı dağıtmak gerekir. Nitekim zikreden bir derviş kendi iradesiyle Allah’ın zikrine devam ettiğe sürece zikrin buharı kalbin üzerini kaplayan zifiri tabakayı tarumar edip en nihayetinde Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ''Kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzura erer'' müjdesine mazhar olacaktır.
Malumunuz beşer olmamız hasebiyle her an düşüp kalkan bir yapıya bürünebiliyoruz. Sadece düşüp kalkmayan Yüce Allah’tır. Dolayısıyla her düşüş kalkışımızda imdadımıza yetişecek tek ilaç zikirdir. Bu demektir ki kul ancak Allah'ı çokça zikrederek kalbini diri tutabilmekte. Derken iri ve diri olanın dünyaya bakışı dünyalık değil, uhrevi sermaye olarak değişiverecektir. O kişi nasıl uhrevi sermaye edinmesin ki, bikere ta baştan dünyalığa aldanmayıp kalbini Allah’ın zikriyle pirupak eylemiş konumdadır. İşte böylesi bir kalbe sahip bir insan artık etrafının kirlenmişliğinden kolay kolay etkilenmez de. Yeter ki Allah adını anmaya devam edilsin istikametten şaşmayacağı muhakkak. Hele böylesi bir insanın Allah adıyla kalbi zikirle dolup taştıkça gözünde tüten o tutku seli çağlayıp dilinden inci sözler dökülürde. Öyle anlaşılıyor ki Allah adını anmak insanı sultan edecek bir sermayedir. Resûlullah (s.a.v.)’in ''Kıyamet gününde kulların en büyük derecesi Allah'ı çokça ananlardır'' diye beyan buyurması bunun bir teyididir zaten. Kaldı ki, kâinatta canlı, cansız hemen her şey, kendi hal lisanıyla Allah'ı zikretmektedir. Madem öyle, insan neden bu âlemde zikir senfonisinden mahrum kalsın ki? Evliyaullah'ın da belirttiği üzere kâinatta her lafza zikir senfonisinde Allah adını anmakta en çok sırayla:
Birinci derecede cemadat (toprak, taş, cansız maddeler), ikinci derecede nebatat (Bitki âlemi), üçüncü derecede hayvanat, dördüncü derecede insan gelmektedir. Yani evrende cansızlıktan canlılığa, basit yapıdan daha mükemmel yapıya doğru gidildikçe o nisbette zikir derecesi sıralamasında düşüş eğilimi gösterebiliyor. Bilhassa her yaratılmış varlığın büyüme meyli ve gelişme seyri yükseldikçe kendini Allah’tan alıkoyan her ne engel varsa beraberinde gelebiliyor. İşte bu noktada insanın diğer yaratılan varlıkların ardından dördüncü sırada zikreden bir konumda geride kalması bu yüzdendir. Fakat insan şayet zikr etmek isterse bu dezavantajını avantaja çevirebilir. Şöyle ki; insan her şeyden önce ömür boyu yakasını bırakmayacak üç büyük düşmana (nefis, şeytan ve kötü arkadaşa) karşı adeta göğsünü siper edip Allah’ı zikretmekte gayret gösterirse bir anda yaratılmışların üstünde bir mevkie sıçrayabiliyor. Ki; bu mertebe ''Alayı İlliyyin'' makamı olarak karşılık bulur. Yok, eğer kul nefsin hevasına kapılıp, şeytanın oyunlarına alet olmuş ve kötü insanların kuşatması altına girmişse hayvandan da aşağı mertebeye inip bu durum ''Esfelin safilin'' olarak karşılık bulur. Anlaşılan insanın eşref-i mahlûkat (Yaratılmışların en üstünü) olarak değer kazanması için Allah’ı sıkça anması şarttır.
Bakın, Hadisi Kudsi de ''Dikkat ediniz, cesette bir kalp vardır. Kalbin içinde de bir fuad vardır. Fuadda dahi sır vardır. Sırda da hafi vardır. Hafide dahi ahfa vardır'' beyan buyrularak insan göğsüne kodlanmış âlem-i emirle bağlantılı letaiflere dikkatimiz çekilmektedir. Zira insan göğsünde kodlanmış kalp, ruh, sır, ehfa ve hafi denen nurani letaifler mevcuttur. Keza iki kaşı arası alnında ise nefs-i natıka vardır. Şüphesiz her insanda mevcut olan bu nurani letaifleri asıllarına kavuşturmak insanın gayretine bağlı bir durumdur. Yeter ki salik Allah'ı vukufi adedince sıkça ansın nurani letaifleri aslına rücu edecektir elbet. Aksi takdirde zikir girmeyen vücudu kasvet bürüyecektir. Dolayısıyla ruhu nefse galip kılıp aydınlatmak için:
- Salih insan-ı kâmilden faydalanmak,
- Amel etmek (Helal-haramı bilmek),
- Zikretmek şarttır. İşte bu sıraladığımız bu üç öğenin aksine bir yol izlediğimizde biliniz ki ruh penceremiz asla ışık vermeyecektir. Nasıl ki hastalandığımızda derhal doktora koşuyor ve doktorun telkinleri doğrultusunda şifa bulmaya çalışıyorsak, aynen öyle de, insan da körelmiş letaiflerini canlandırıp aslına kavuşturmak için, kalp alanında uzman Salih amel sahibi insanları (evliyaullah) bulup onlardan istifade etmesi gerekiyor. Evliyaullah bu alanda uzman olup letaiflerin özelliklerinden hep bahsetmişlerde. Bakın Muhammed Şemseddin (k.s.) 'Miftahül Kulüb' adlı eserinde uzmanlığını nasıl konuşturuyor. Ve özetle şöyle bahseder:
''Zikreden kalbin akik renginde ve sol memenin altında, zikreden ruhun açık sarı ve sağ memenin altında, zikreden sırrın beyaz renkte ve sol memenin üstünde, zikreden hafinin zümrüt yeşili ve sağ memenin üstünde, zikreden ahfanın ya çok beyaz ya da çok siyah ve iki meme ortasında, nefsi natıka ise; turuncu sarı ve iki kaş ortasındadır.''
İşte uzmanlık budur. Düşünsenize bu uzmanlık dalında letaiflerin renkleri belirlenmiş bile. Böylece bu gerçekler ışığında insan göğsüne kodlanmış âlem-i emirle bağlantılı nurani letaiflerin tamamının değişik renklerde ışıldayan nur şuleleri olduğunu akıcı üslubundan idrak etmiş oluruz. Eğer bir salik Hak yolunda mesafe kat edip letaiflerin tamamını bitirdiyse, biliniz ki bu kez o salike Nefy-ü isbat zikri, yani Kelime-i Tevhid zikri verilecektir. Yeter ki; letaifleri asli yerlerine kavuşsun gerisi gelir elbet. Bir başka ifadeyle Nefy-i isbata geçmek için, letaiflerin çalıştığına dair tüm emarelerin zuhur etmesi gerekiyor. Derken bu hal üzere olan bir salikin üzerinde küllü letaiflerden sonra ruhun tezkiyesi gerçekleşip (Hak yolunda ilerleyen, sülûk eden kişi) alnına sadakat mührü vurulur bile. Şu da bir gerçek; o söz konusu salik seyr-i süluk yolunda bütün bu aşamalardan geçmiş olsa bile her kat ettiği mertebede mürşid-i kâmilden istifade etmek zorundadır. Ancak salikin bu noktada bile kalbi şeytanın vesvesesinden tam arınmış sayılmaz. Ama evliyaullah öyle değildir, onların kalbi cin ve şeytandan etkilenmeyecek konumdadır.
Zikreden bir insanın iç dünyasına daha çok melekler hâkimdir. Şöyle ki, melek belirli bir aşamaya ulaşmış bir salikin ruh letaifine sürekli ilahi idrak nurunu aktarır, hatta bu nur ruhla da sınırlı kalmayıp letaifler üzerinde devri daim eyledikten sonra tüm vücudu kuşatır, derken zikir insanı sultan konumuna getirir. Her şeyden önce kulun vuslata ulaşmada iki güzel haslete ihtiyacı vardır. Bunlardan biri sağlam itikat sahibi olmak, diğeri kalb-i zikir yapmaktır. Hiç kuşkusuz cehri zikirle de vuslata ulaşılır, ama birçok meşayih-i kiram kalbi zikirle vuslata ulaşmanın en kestirme yol olduğunu beyan etmişlerdir. Yani Allah’a ulaşmada daha pek çok yolların varlığı bir vaka. Bu yüzden Kutsi Hadiste ''Allah'a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefisleri sayısı kadardır'' diye beyan edilmiştir. Ancak genel anlamda zikir yolu iki kanaldan beslenmekte. Ve bu iki kanal:
-Lisan-ı zikir denen cehr-i zikir yolu,
-Kalb-i zikir denen haf-i zikir yolu diye kategorize edilir.
İşte bu iki kanal üzerinden ehlisünnet üzere olan tüm tarikat-ı aliyyeler dallanıp budaklanıp günümüze kadar gelebilmiştir. Zaten Allah dostları var olduğu müddetçe ehlisünnet istikameti üzere olan tüm seyri süluk yolları kıyamete dek devam edecekte. Malumunuz cehr-i zikir, sesli eda edilip Hz. Ali (k.v.)'in uyguladığı zikirdir. Hafi zikir ise sessiz yapılan bir zikir olup, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a.)’ın takip ettiği metottur. Madem öyle, Allah'a ulaştıran yollar yaratılmışların nefisleri sayısı kadardır ölçüsünce, her iki yol da haktır diyebiliriz. Nitekim her iki yolun yolcuları da Allah'a ulaşmak için zikrediyorlar. Farklılık sadece izlenilen metotta, dahası usul farklılığından kaynaklanan bir durumdur. Zira Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri bu konuda; ''Nakşibendîler gizli zikir sayesinde nefsi emmarenin başını kırmaya muvaffak olurlar. Kadiriler ise zikri cehri ile tabiat tağutlarını tarumar eylemişlerdir'' deyip konuya açıklık getirmiştir.
Şurası muhakkak; zikirden maksat çokluk değil, saflıktır. Önemli olan, İlâhi ente maksudu ve rıdaike matlubu (Ya Rabbi maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmaktır) ölçüsüdür. Resulullah (s.a.v.) ''Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalbinize ve amellerinize bakar''buyuruyor. Nitekim Allah (c.c.) ''Gerçek müminler, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer (Enfal /2) '' beyan buyurarak zikreden gönülleri övmüştür.
İnsan hayatını mutluluğa çevirmek istiyorsa şu hadisi şerifi ölçü almalıdır: ''Zikredici bir dil, şükredici bir kalp, imanımızda size yardımcı olacak bir kadın bulundurun.''
Hz. Peygamber (s.a.v.) sahabeler arasında, zikri hafiyi Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a has kılmış, ama bir gün komşular Resulullah'ın huzuruna çıkıp:
''- Ya Resulullah, Ebû Bekir-i Sıddîk et pişirip, hatta kokusu dışarıya kadar nüksettiği halde, kimseye ikram etmez'' diye sitem ederler.
Peygamberimiz (s.a.v.) duruma vakıf olur ve şu cevabı verir:
''- O sizin sandığınız et kokusu pişirilen et kokusu değildir. O koku zikreden kalbin yanan kokusudur''
İşte, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) öyle can-ı gönülden kalp zikri çekiyordu ki, ciğeri yanıyor ve kokusu etrafı bile sarabiliyordu. Dolayısıyla Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ı ''Sıddık-ı Ekber'' yapan, bu durumdur. Bazıları belki “Efendim, nasıl oluyor da bir insanın kalbi yanıyor” diyebilir. Bunu ancak yaşayan idrak eder, yaşamayan bilmez. Realite sadece ateşin yaktığını bildiriyor bize. Ama hangi ateş? Elbette ki bizim ve herkesin bildiği o ateş; ne var ne yok yakıp kül ediyor. Fakat bilmediğimiz bir ateş daha var ki, o da ''nur'' olup yakıyor gibi gözükse de kül bırakmaz. Yani nurda alevimsi yakıcılık yoktur. Nur için illa da bir teşbihte bulunacaksak nur için sadece ışıltı demekle yetiniriz. İşte, ateşle nurun farkı bu ışıltıda gizli.
Evet, Allah ile kul arasında yetmiş bin hicap perdesi vardır. Bu perdelerin açılması da ancak zikirle mümkün olabiliyor. Burada yetmiş bin perde benzetmesinden maksat Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli daireleri manasınadır. Yani tezahür dereceleri anlamındadır. Rabbûl Âlemin zikreden kullar için; ''Rabbini tazarru ile gizli olarak dua ediniz (Araf/55)'' ve ''Rabbini tazarruyla (titreyerek) ve korkarak zikret (Araf/205)'' beyan buyuruyor. Resulullah (s.a.v.) ise ''Zikrin hayırlısı hafi olanı, rızkın hayırlısı da kâfi olanıdır'' ve ''Benim ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime Lâ ilahe illallah’tır. Bilesiniz ki yedi kat gök ve yedi kat yer terazinin bir kefesine konsa, diğer kefesine de kelimeyi tevhit konsa bu kelime ağır gelir'' beyan buyurmuşlardır. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) ''Yeryüzünde Allah, Allah diyen bulundukça kıyamet kopmaz'' beyanıyla zikrin ehemmiyetini ortaya koymuştur.
İşte görüyorsunuz zikirlerin bile kendi içinde üstünlük dereceleri söz konusudur. Hatta Hz. Ayşe (r.a.)'dan rivayet edilen bir hadisi şerifte Resulullah (s.a.v.) ''Bazı zikirler diğer zikirlerden yetmiş kat daha efdaldır'' buyurmuşlardır. Bir başka hadisi şerifte de; ''Kanın dolaştığı yerlerde muhakkak şeytan da dolaşır. Onun dolaşmaması için en kuvvetli silah Lailaheillahul-fealu'' buyurarak şeytana karşı korunmamızı sağlayacak tedbire dikkatimiz çekilmiştir.
Malumunz İmam-ı Rabbânî (k.s) çok büyük bir zattır. Bakın Müceddid-i el Fisani (k.s) zikrin en efdali Kelime-i Tevhid zikrinden hareketle Tevhidi iki başlık altında:
-Tevhid-i Şuhud,
- Tevhid-i Vücud diye tasnif etmiştir.
Gerek Ayet-i Celile’de beyan olunan hakikatler, gerekse hadis-i şeriflerde geçen sözler, zikri teşvik edip insanlığın bunalımdan çıkış yolunun ancak zikir çekmekle mümkün olduğu vurgulanmaktadır. Elbette ki eşyanın sırrına vakıf olmak her babayiğidin harcı değil, ama bu vukufiyet sırrını insan diline çevirmekte gayret göstermek buna mani teşkil etmez. Ancak eşyanın hakikatlerini çözmeye çalışırken Allah adını unutmamak icab eder. İşte bu gerçeklerden hareketle diyebiliriz ki insanlık geçmişte ki edindiği bir takım bilgi ve becerilerinde olduğu gibi gelecekte de kendisini esir etmek isteyen teknolojik cihaz ve donanımlara karşı hazırlıklı olmalıdır. Şayet insanlık eşyanın esaretinden kurtulup Allah'ı hatırladığında, işte o an gerçek aydınlığa kendini kavuşmuş hissedecektir. Nasıl öyle hissetmesin ki, eşyaya mahkûmiyet, vahdet-i vücud veya vahdet-i şuhuda susamış insanlığı perişanlığa itmekte habire. Anlaşılan Vahdet’e giden yol, Allah'ı anmaktan geçiyor.
Düşünsenize zikreden bir insanın kalbi dakikada ortalama 124 kez ‘Allah’ diyerek atıyor. Herhalde iş olsun diye atmıyordur. O halde bu noktada kalbin bu sesine kayıtsız kalamayız. Bizim de haydi, haydi bu sese iştirak etmemiz gerekir. Ki; zikreden dervişin aydınlık kalbi gibi bir kalbe sahib olabilelim. Hele zikreden bir derviş tespih tanelerine dokundukça dakikada 124 kez ‘Allah’ diye atan o kalpteki zikir bir anda âlemi emirle bağlantılı nurani letaifleri harekete geçirebiliyor. Madem öyle, kalbin her atışta ki zikir ritmine bizimde eşlik edip Allah dememiz icab eder. İcab ettiğimizde bilniz ki kalben huzura ereceğiz demektir. O halde daha ne duruyoruz, vakit çok geçmeden şimdi tamda Allah adını sıkca zikretme vaktidir. Aksi takdirde “kalpler ancak Allah'ı zikretmekle huzura erer” hükmün dışında huzuru başka yerlerde aramak zorunda kalırız. Allah korusun bu da hiç arzu etmediğimiz ömrü boşa zayi etmek demektir.
Velhasıl; zikir her daim en güzel sermaye kaynağıdır.
Vesselam.
EVLİYAULLAH
Evliyaullah’ın
yolunu yol bilmeli.
Bakın, Şah-ı Nakşibend (k.s); “Bu
yolumuzdan yüz çeviren helak oldu” beyanıyla aslında bu yolun Resulü
Kibriya ve Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a dayandığına vurgu yapmakta. Hatta bu sözlere ilaveten der ki; “Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’ın yolunun
nihayeti, benim yolumun bidayeti, Onun eline geçen en son marifet,
benim elime geçen ilk marifet değilse, bu tarikat Bahaüddin’in kalbine haram
olsun”
Evet! Şah-ı Nakşibend (k.s)’a kadar bu yol;
Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) ile Hz.
Tayfur bin İsa Ebu Yezid el Bistami'ye kadar Sıddıkiyye olarak start almıştır. Bayezîd-ı
Bistâmî (k.s)’den Abdülhâlik-ı Gücdüvânî
(k.s)’e kadar ‘Tayfûriyye’ olarak
yoluna devam eder. Sonrası malum, Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s)’den Şah-ı Nakşibend’e
kadar ‘Hâcegâniyye’ olarak zikredilip en son Şah-ı Nakşibend’in
elinde Nakşibendiyye olarak sistemleşir. Neticeyi itibarıyla bu yol
hangi isim altında zikredilirse zikredilsin, şurası muhakkak kıyamete kadar
devam edecek de. Çünkü büyükler öyle müjdeliyorlar.
Bakın Allah’ın Habib-i “Ümmetim yağmur
gibidir, evvelimi daha hayırlıdır, ahiri mi daha hayırlıdır bilinmez” beyan
buyurmakta. Şah-ı Nakşibend (k.s) bu
hadis-i şerifin mana ve ruhuna vakıf olup Allah’tan kendisine muhakkak vasıl
edecek bir yol için münacat eder ve münacatının kabullüğünü müjdeler de.
Böylece bu müjdeyle sofilerin gönlünü hoş tutmuştur.
Eskiden insanlar Evliyaullah’a duydukları büyük muhabbetten dolayı Allah yolunda
çok koştururlardı. Ne var ki şimdilerde muhabbet hak getire, enkaza
uğramış durumda. Sanki günümüzde Allah sohbeti yapanlar adeta toplumda
dışlanmaya başlanmış durumda. Yine de
ümidimizi yitirmiş sayılmayız. Madem ümit varız, o halde kınayanın kınamasına
aldırmaksızın, Allah'ın sevdiği kullar arasında bulunalım bu da yeter. Biliniz
ki; Allah'ın sevdikleriyle bir arada bulunmak bir ömre bedel, gerisi lafügüzaf.
Zaten öyle olmasaydı Peygamberimiz (s.a.v); “Kişi sevdiği ile birlikte haşr
olunacaktır” diye ferman buyurur muydu? Bu yüzden Şeyh Sadi Şirazi gül
bahçesinde gülfidanının dibindeki ot’a hal lisanıyla meramını şöyle dile
getirmiş:
—Ey
ot! Senin ne şeklin, ne kokun, ne rengin, ne güzelliğin, ne de kıymetin
var. O halde burada ne işin var diye serzenişte bulunur.
Ot
dile gelip:
—Olsun, ‘Gül bahçesinin otu’ ismini taşıyorum ya, bu yetmez mi? diye karşılık
verir. Düşünebiliyor musun ot bitki haliyle böyle derse, o zaman biz ne güne
duruyoruz. Nitekim Allah dostlarını sevmek büyük bir nimettir. Hatta onları sevmek bile bir derece imanın
kemalat'ına işarettir.
Allah Teâlâ “Biliniz ki
Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzunda olmazlar” (Yunus,
62) buyurmakta. Gerçekten de mahşer günü onlar için korku yoktur, ama ahret
sermayesi olmayan için her an bu risk vardır. Öyle ki; o gün elli yerde sual
sorulacak, hatta cevabı verilmeyen her bir sual için huzurda bin sene sabit
kalınacak. Evliyaullah ise anlık cevaplarla cennet yurduna kanatlanacaktır.
Evliyaullah'ı tanımayıp gayrisine bağlananlar Rasulüllah'ın; “Babasından
gayrisine intisap edene Allah lanet etsin hükmüne” muhatap olur. Zira
İbn’ul Farıd (k.s); “Bizim anamızdaki manevi nesep cisme bağlı olan nesepten
daha yakın ve kuvvetlidir” demiştir. Çünkü biri ruhu besler, diğeri
de mideyi. Dolayısıyla sofi üzerinde ahret sermayesine yönelik tasarrufat yapan
manevi babanın hakkı cismani babadan önde gelir. Öyle ki; Rasulullah (s.a.v)
Risalet'i üstlendikten sonra hiç bir ayırım yapmadan herkese aynı çağrıyı yapıp
hak yola davet etmişti. Bu çağrıya yüz çevirenler helak oldular, icabet
edip “Ya Resulullah! Seni anamızdan, babamızdan, evlatlarımızdan çok seviyoruz,
canımız feda” diyenler kurtuluşa erdiler. Nasıl ki; insan bazen yedi
sülalesini merak edip öğrenmek ister ya, aynen öyle de bir sofi'de bağlı
olduğu manevi sultanını silsilesini bilmesinde sonsuz fayda söz konusudur. Aksi
takdirde rehberini yetiştiren manevi soy ağacını bilmeyen sofi gözü görmeyen
kör insan durumuna düşer.
Şah-ı Hazne (k.s) anlatıyor:
Bir zamanlar çok sofisi olan bir şeyh varmış. Bir gün sofilerinden biri:
—Bana zamanın Gavs'ını gösterir misin
diye rica eder.
Şeyh:
—Ben sana yetmiyor muyum ki zamanın
Gavs'ını soruyorsun?
Sofi:
—Elbette sen bizim tacımızsın, ama yine de
çok merak ediyorum deyince,
Şeyh;
— Madem öyle, git falan memlekete, falan
köşede desti satan birisi var. İşte o zamanın Gavs'ıdır. Sofi denileni yapar,
yanına varır varmaz:
—Bana bir desti sat der. Fakat destiyi
alırken elinden düşer ve kırılır.
—Adam sakince:
—Zararı yok, der
Sofi:
—Ben bir başka desti almayacağım
vazgeçtim der.
Adam hiçbir şey olmamış gibi;
—Peki, sen bilirsin der ve onu güle güle
uğurlar. Üstelik hiç desti satın almayıp destiyi kırdığı halde.
Aradan zaman geçer bu sefer Şeyh sofisine:
—Zamanın Gavs’ı göçtü der.
Sofi yine yerinde durmaz, bu sefer yeni
Gavs’ı merak ederek ten:
— Efendim zamanın Gavs'ını bildirmeni
rica ediyorum der.
Şeyh:
—Falan memlekette, filan yerde çömlek
satan destici diye tarif eder, böylece tarif üzere
gelip yanına varır.
Sofi hoş beş sohbetten sonra destici'den
desti satın almak ister:
Destici:
—Tamam der ve ardından şöyle seslenir:
—
Bak bu destimi sana sattım, ancak sakın ola ki kırmayasın, yoksa senden
yetmiş desti parası daha alırım uyarısını yapar.
Evet! Verilen kıssalardan da anlaşıldığı üzere Evliyaullah da kendi
aralarında çeşit çeşittir. Kimi Celalli, kimi Yunusça tavır sergiler.
Yani yukarı da bahsi geçen desti satan iki Gavs arasındaki fark gibidir.
Gavs-ı Bilvanisi (k.s) ise bu konuda
İbrahim Ethem’den misal getirerek şöyle anlatır:
İbrahim Ethem haremiyle sarayında sohbet
ederken damdan sesler işitir der ki;
-Ey Arabî! Dam da ne işin var?
-Ey Arabî! Dam da ne işin var?
Adam:
—Develerimi arıyorum, der.
İbrahim Ethem:
— Git işine! Öyle şey mi olur, damda deve
mi aranır?
—Peki, Sen benim bu halimi tuhaf karşılıyorsun, ya sen kuş tüyü yataklarda
zevki ve sefaya daldığın sarayında Allah’ı nasıl arayıp aklına düşürürsün, asıl
sen buna taaccüp et derdine yan der ve gözden kaybolur. Bu sözler İbrahim
Ethem'in can evinden vurmaya yeter artar da. Derken bir anda padişahlığı,
sarayı, tacı tahtı bırakıp mürşit aramaya koyulur. Bulur bulmasına da, ama bu
seferde bulduğu Şeyh el vermez, der ki:
—
Bir kere millete zulmetmiş veya zorla ellerinden mallarını almış olabilirsin,
tüm bunların iadesi gerekir, onun için şu aşamada sana el veremem der.
Bu
durumda İbrahim Ethem memleketine dönüp ne kadar kul hakkı varsa hepsini kuruşu
kuruşuna sahiplerine iade eder. Derken dergâha kabulü ancak böyle gerçekleşir.
İyi ki de kabul görür, dergâhta 10–15 sene büyük aşk ve muhabbetle amel eder
de. Artık şimdi sıra sınanmaya gelmiştir. Çünkü samimiyet testinden geçecektir.
Tabii şimdi bu kıssanın devamında geçen
mürşit mürid arasında geçen derin bağlılıktan hareketle durumdan vazife çıkarıp
öküzün altında buzağı ararcasına itiraz edenler olacaktır. Onlar itiraz ede
dursun şu bir gerçek; elbette ki bir mürşit şeriata aykırı talepte bulunamaz,
bulunursa da neticesine bakmalı. Gerçekten neticesinde şeriata aykırı durum
çıkarsa o mürşit değildir zındıktır. Ancak “Sizin hayır sandığınız şer, şer sandığınız
şeyde hayır vardır” hükmü hatırladığımızda ön yargılardan sıyrılmak
mümkün. Her neyse bakalım neymiş o misal:
İbrahim Ethem’in Şeyhi;
—Git bana şarap getiriver der, o da
getirir, ama reddeder.
İbrahim Ethem’i tekrar çağırır bu kez der
ki:
—Canım kadın istiyor, git bana kadın getir der. İbrahim Ethem’de kendi hanımını
getirir, ama tabiî ki şeyh hanımını geri gönderir. İşte İbrahim Ethem bu. Derken
teslimiyeti ile zamanın en büyük evliyaların arasına adını yazdırıp bir şekilde
usul usul, imtihan basamaklarını bir bir aşarak seçilmişlerin seçilmişi olur.
Dile kolay! Evliyaullah olmak, insana tacı tahtı bile bıraktırabiliyor.
Hâsıl-ı Kelam; Mevlana’nın buyurduğu gibi; “Padişahın dostu
olan hiç zayıf kalır mı?” buyurmakta. O halde dostu evliya olan hiç garip kalır
mı dersek yeridir.
Vesselam.