8 Mayıs 2016 Pazar

ALLAH İÇİN YOL GÖSTERENLER


ALLAH İÇİN YOL GÖSTERENLER

SELİM  GÜRBÜZER

        Allah yolunda Rıza-i Bari için yol gösterenler; hiç şüphesiz enbiya, evliya ve ulemadır. Bu yüzden Ebubekir Verrak (k.s) insanları:
        — Âlimler (İlmi ile amil olan âlimler),
        — Dervişler (İrşada talip olanlar),
        — Emirler (İdareciler)'' diye tasnif etmiştir.
      Bu üç tasnif güzel olmasına güzel elbet, peki âlimler ve emirler bozulunca, halkın hali nice olur? Olacak olan besbelli; milletin idarecilere karşı itaati bozulacağı muhakkak. Yahut sofiler (dervişler) bozulursa ahvali durum ne olur acaba? Bu seferde olacak olan malum milletin ahlakı bozulacağı kaçınılmazdır. Yani her iki durumda da âlimsiz ve sofisiz o ülkenin hali viranedir dersek yeridir.
        Yol göstericilerden enbiyanın hayatına bakıldığında karşımıza irşad gerçeği çıkıyor hep. Zaten Allah Teâlâ’nın; ''Biz muhakkak Nuh isminde bir peygamberi kendi kavmine irşad için gönderdik'' beyanı şeriflerindeki ilahi hüküm bunu teyit ediyor. Hangi peygamberin kıssasını açarsak açalım, 
bila istisnasız ''irşad''  gerçeği ile yüzleşiriz. Zira Enbiyalar ilahi emri yüklenir yüklenmez, insanlara rehber olup irşat görevi üstlenmişlerdir. Belli ki peygamberlerin esas vasfı irşat yapmaktır. Günümüzde ise sadece tebliğ yapmak irşat sanılıyor. Oysa ''Âlimler peygamberlerin varisleri'' hükmünce, âlim irşad yapmakla görevlidir. Şayet Hud (a.s.) gibi irşat dairesi oluşturulamıyorsa orada tebligat var demektir, asla orada irşad halkası söz konusu değildir. Anlaşılan asıl tebliğ irşad etmektir. Nasıl ki müzik aletlerinden ney’i üflemeyince musiki çıkmıyorsa, aynen öyle de bir din yaşanmayıp sadece dille telaffuz etmekle, o din olmaktan çıkıp müzelik olmaktan öte bir anlam ifade etmez. O halde dinin emir ve gereklerini hayatımızda tatbik etmeli ki; dinin toplum üzerinde etkisi de beraberinde gelsin. İşte irşat halkası oluşturmaktan amaç budur.
          Enbiyaya varis olmak ancak ve ancak hem zahiri ilme, hem de batın ilme sahip olmakla mümkün. Şayet bir insan zahir ilme sahip olsa da batın ilim yoksa Peygambere varis olamaz, ya da batın ilme sahip olup  zahiri ilim yoksa yine varis olamaz, mutlaka her ikisi bir arada olması lazım ki Peygambere varis olunabilsin.
         Mürşid-i Kamiller hem zahiri ilmi, hem de batın ilmi tamamlamış zatlardır. Şöyle ki; İslam’ın bütününü kapsayan ana başlıkta yer alan 12 ilmin (Sarf, nahiv, fıkıh, kelam, hadis vs.)  eğitimini görüp icazet almak zahiri ilmi hak ediş demektir. Keza bir Mürşidi Kamil'in kontrolü altında manen terbiye olmak ve tasavvuftaki bütün manevi mertebeleri aşıp seyri süluku tamamlamak ise batın ilme hak ediş kapsamında değerlendirilir.
      Allah dostları, ilme çok önem vermişlerdir. Üstelik her zaman ilim olan yerde bereket olduğunu vurgulamışlardır. Nitekim bu konuda Seyda (k.s.)’ın; ''Bir ilim talebesini binlerce sofiye değişmem'' sözü bu gayeye yöneliktir. Hakeza bazı âlimlerin fıkıhsız bir yere varılamaz sözü de öyledir. O halde müminler olarak malımızı, mülkümüzü,  her şeyimizi ilme adamakta fayda var.   
       Allah’a ulaşmada sırasıyla şu basamaklardan geçmek gerekir; şeriat (İslamın zahiri kaide ve kuralları), tarikat (İslam'ın tatbiki ve uygulama yolu) marifet ve hakikat basamaklarıdır. Zira İbn-i Abidin: ''İlimden maksat Allah'a ulaşmaktır'' diye beyan buyurmakta.
      Demek ki; insanı Hakk'a götüren irşad ilmiymiş. Zira İmam-ı Gazali bile tasavvufa meylettikten sonra; “Şu ana kadar boşa ömrümü zay etmişim'' itirafında bulunabilmiştir.

                  Tasavvuf Yolu Yolların En İyisidir

       Bakın, İmam-ı Gazali bu yolu şöyle övmüştür: ''Şüphe götürmeyecek surette anladım ki, mutasavvıflar, Allah yolunu tutan kimselerdir. Onların gidişi, gidişlerin en iyisidir. Yolları, yolların en doğrusu. Ahlakları, ahlakların en temizidir. Onların dışlarındaki ve içlerindeki bütün hareketleri ve durgunlukları, hep nübüvvet kandilinin ışığından alınmıştır.''
       Süfyan b. Üveyne, ''İlimsiz amel Hıristiyanların, amelsiz ilim de Yahudilerin
Yoludur'' diyor. Ve ilave ediyor: ''Kim ilmi olduğu halde amel etmezse Yahudilere, kim şeriatsız amel ederse o kişi Hıristiyanlara benzemiştir.''
     Evet, ilim amelle taçlanınca kuvvet buluyor.  Nitekim amel olmadan yapılan ilim, yayık yaymadan sütten yağ çıkarma beklentisinde bulunmak gibidir. Aliyyül Havas bu konuda: ''İlim talibi, bir mürşide bağlanmadıkça kemale erişilemez. Çünkü ilim ona, hakikate giden yolda perde olacaktır. İlimsiz amel davasında bulunan sofiler de hüsrandadır. Çünkü işlediği yanlış ameli doğru yapıyorum sanacaktır...''  diye fikir serdetmiştir.
     İnsan beşer şaşar, ama bilge insanın aldanması çoğu kez amelsiz ilminin neticesidir.. Unutmamak gerekir ki; ilmi göz ardı edip, sırf amel davasında bulunmakta yanlış. Çünkü kendi kendine yapılan amel yanlış kapıları aralamaya yol açacaktır.  Bakın, Hz. İsa (a.s.) “Ben ahmağa, kele, köre, topala, kötürüme ismi azam okurdum onlar dirilirdi, ama cahile bir ismi azam okusam fayda vermez, dirilmezdi” buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Anlaşılan; hem ilim, hem de amel bir arada bulunmalı ki hakikate ulaşılabile. Resulullah (s.a.v.) “Ya Rab! Faydasız ilimden sana sığınırım” (Müslim, Zikir, 73) dua ve niyazda bulunduğu gibi, “Nefsini bilen Rabbini bilir” (Keşful Hafa, El Acluni 2/262) beyan buyurmakla da Salih amele işaret etmiştir.
         O halde Allah'tan gayri her şey masivadır sözü kulağımıza küpe olmalı. Bilindiği üzere masiva, Allah’tan gayri her şey demektir. Dolayısıyla masiva araçtır, gaye değildir. Bu yüzden Müminler kendilerine Peygamberleri, Evliyaları ve Kâbe’yi Allah'ın (c.c.) sevgisine kapı veya vesile bilmişlerdir. Dolayıyla bu gerçeklerden hareketle sofilerin mürşitlere feyz kaynağı gözüyle bakmalarını yadırgamamak gerekir. Zira Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s.); ''Yol tamamlanıncaya kadar bir kâmilin işareti ile gitmek en kolay ve en tehlikesiz yoldur'' buyurmakla kâmil rehberin önemine işaret etmiştir.
    Ashab-ı Kiram, Peygamberimizin (s.a.v.) meclisinde soluklamanın ötesinde bizatihi dünya gözüyle o’nu görme şerefine nail olup, böylece bu şeref sayesinde her biri kutup olmuşlardır. Ebu Talip ise sevgili yeğenini dünya gözüyle gördü görmesine ama iman etmediği için kurtuluşa eremedi. Şu da bir gerçek Sahabeyi Güzin sadece Peygamber meclisini soluklamakla kalmayıp, Peygambere olan bağlılıkta haddi hududu da aşmadılar. Şöyle ki; onu Allah'a ulaşma yolunda bir vesile bildiler. Şayet onlar da Hıristiyanlar gibi Hz. İsa’yı gayeleştirip ulûhiyet isnat etseydiler asla gökteki yıldız olamazlardı.  Zira Hz. Ebubekir (r.a) İslami çerçeve içerisinde ölçüyü aşmadan Allah Resulü'ne (s.a.v.)  teslim olmakla sıddıkiyet makamına erişti. Hz. Ömer (r.a.) kızının evinde Kur’an tilavetini dinlediğinde ruhunda fırtınalar kopup soluğu Allah Resulünün yanında almakla adalet timsali olmuştur. Hz. Osman (r.a)  hayâ ve edebiyle çift nur sahibi olup rikkat ve merhametin doruğuna ulaşmıştır. Keza Hz. Ali (k.v.) ise Peygamber yatağında yatacak kadar cesaret örneği sergilemekle hikmet kazanıp ilmin kapısı olmaya layık görülmüştür. Anlaşılan; Peygamber gölgesi sahabenin her birinde ayrı meziyet ve değişik meşrepler ortaya çıkarmış. Bu yüzden Allah-ü Teâlâ Kur'an da insanlar arasında ilim, güç, zekâ ve akıl farklılıklarının olabileceğini beyan buyurup Habib’inin dilinden de fiziki gücün üstünlük olmadığını, üstünlüğün ancak takvada olduğunu ilan etmiştir.

      Veliler Peygamber Varisleridir

        Birçok Âlim; geçmiş asırlarda ne kadar peygamber bulunduysa, bir o kadar velinin var olduğundan bahsediyorlar. Bu yüzden ehlisünnet kaynaklarda kâmil mürşitlerin her asırda en az beş - on tane bulunduğu zikredilir. Hatta Ahmet bin Hanbelî’den aktarılan bir hadisi şerifte ise: ''Her asırda beni temsilen bir, Hz. İsa'yı temsilen üç, Hz. Musa'yı temsilen yedi, Hz. İbrahim'i temsilen kırk dostlarım vardır. Onlar insanların efendileridir'' diye zikredilmektedir. Kim bilir belki de son velinin gelişi evrensel dirilişin işaret taşı teşkil edecektir. Yine ehlisünnet âlimlerin beyanlarından hareketle Mehdi’nin (a.r.) vefatına kadar her asırda Resulullah'ın (s.a.v.) varisi hükmünde;
Kutuplar kutbu (Kutbul aktab),
Gavs-ül Azam,
Sırrı Hilafet,
Üçler,
Yediler,
Kırklar vs. gibi her daim aydınlatıcı sultanlar olacaktır.
        Allah Resulü (s.a.v.) dar-ı ukbaya göç edince, hayattayken kendisinde toplanan üç vazife ister istemez ümmeti içerisinde pay edilmiştir. Peki, neydi o taksim edilen üç vazife? Bunların birincisi ilim adamlarına, ikincisi evliyaya, üçüncüsü hâkim ve devlet adamlarına intikal edip taksim edilen vazifelerdir. Malum olduğu üzere, Peygamberimiz (s.a.v.) söz konusu o üç görevi de kendi şahsında toplamıştı:
      “1- Devlet yetkisi önderliği,
        2- Din ve ilim yetkisi önderliği,
        3- Ruh önderliği yetkisi önderliği” diye.
      Evet, Allah Teâlâ Kur'an’da Davud (a.s.)'a hem nübüvvet, hem de hilafet verdiğini beyan ediyor. O halde Peygamberler Reisi Hz. Muhammed (s.a.v)’in bu üç görevi birlikte icra etmesi gayet tabiidir.
        Resulullah (s.a.v.)’den sonra peygamberlik kapısının kapanmasıyla birlikte ruh önderliği yetkisi manevi terbiye yoluyla Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'ye geçmiş, hatta onlar zahiri halife de olup kendilerinden dört  büyük halife olarak söz ettirmişlerdir. Belli ki Allah Resulü hayatta iken seyri süluk idmanını her birinin meşrebine uygun olanı öğretip öyle gönül dünyalarına nakşetmiştir. Tabii peygamber sevgisi gönle nakş olununca beraberinde marifetullah hâsıl oluyor, evliya sevgisi de peygamber sevgisine kapı oluyor. Nitekim Sahabeyi Kiram, peygambere olan sevgisi sayesinde her birinde ayrı haller tezahür edip,  her biri geleceğe ışık feneri olmuşlardır. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.v.) ''Ashabım gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine uyarsanız felah bulursunuz'' diye övmüşte. Yine Allah Resulü (s.a.v.); ''Benim ümmetimin âlimleri, Ben-i İsrail peygamberleri gibidir'' buyurmakla kendisinin emaneti devr alıp açmış olduğu manevi sancağı öncelikle yol arkadaşları Ashab-ı Kiram'a vermiş, sonra bayrağı Tabiin almış, Tabiin’den sonra da Âlimlere intikal etmiştir. Demek ki; Peygamber (s.a.v.)'den sonra dini bakımdan hilafet hiç şüphesiz Ehlullah'tır. Ki; onlar tasavvuf zevkini ve ahlakını yaşadıklarından halife olabilmişlerdir. Anlaşılan manevi halifelikte atama söz konusu değildir. Malum, dünya işlerini yürütmede liderlik (halifelik) ya liyakat ve kabiliyet esasına göre ya da cumhuru yoldan veya başka yollardan da (saltanat vs.) tayin edilebiliyor.  Kelimenin tam anlamıyla Peygamberden sonra:
       — Hilafeti manevi,
        —Hilafeti zahiri sözkonusudur.
     Velhasıl; Hilafeti manevi, manevi silsileyi şerife yoluyla devam ede gelmiş, hilafeti zahiri ise saltanat, zaman zaman seçim veya cumhuru yoldan gelmiş diyebiliriz.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2978/allah-icin-yol-gosterenler.html
    
            ASIL DAVA NEFSİ ISLAH ETMEKTİR
                
       Âlemin nizamı manevi kanaldan ‘Kutbu’l Gavsu’l Azam’ vasıtasıyla sağlanırken, dünyevi kanaldan da Müslümanların tasvib ettiği Halife (İmam-başkan-lider) ya da saltanat yoluyla (Sultan veya padişah) yürütülmektedir.    
      Evet, kâinat bu iki kanaldan idare ediliyor dersek yeridir. Bunlardan birincisi görünmeyen âlemle alakalı, diğeri de görünen âlemle alakalıdır. Her ne kadar biz görünmeyen âlemin kutbu’l aktabını fark edemesek de böylesi bir manevi önderin varlığı irşad yapıp yapmadığı ölçüsünce anlaşılması mümkündür diyebiliriz. Şayet bir yerde irşat yoksa anlayın ki orada şarlatanlar kol geziyordur,  irşat varsa anlayın ki orada mürşidi kâmillerin feyzi ve bereketi vardır. Zaten Mevlana Hz.leri, Hacı Bayramı Veli Hz.leri ve Akşemseddin Hz.leri gibi irşat edici zatlar bunun en bariz göstergesi. Nitekim onlar bugün bile beşeriyetin ilgi odağı olmaya devam ediyor da. Şu bir gerçek; dünyevi liderliğe gelmiş bir insanda Resulullah’ın ruhani ve manevi yönüne halef olma özelliğinin bulunması istisnai bir durumdur. Bu durum ancak tarihi süreç içerisinde sadece Sultan Abdülhamit Han'da görülmüştür.  Bilhassa o;  bir yandan liyakat ve kabiliyetiyle diplomatik deha sahibi bir şahsiyet örneği sergilerken, öte yandan da halim ve selim tabiatı gereği düşmanlarının idam cezasını bile sürgüne çevirecek kadar merhamet timsali bir Ulu Hakan Velidir. Nitekim Seyyid Abdülhakim el Hüseyni'nin (k.s) “Sohbetler” adlı kitabında Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)’in Ulu Hakan için sarf ettiği sözleri şöyle aktarır; ''Müceddidlik bize geldiğinde kabul etmedim. Çünkü biz ancak birkaç köye etkili olurduk. Bu nedenle müceddidliği Abdülhamit’e tebdil ettik.'' Ki; Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s) çok büyük bir zattı. Hatta Said Nursi Hazretleri o'nu şöyle över: ''Ben Seydayı Tahi'yi dokuz yaşımda tanıdım. O velilere makam aldıran zattır.''  Düşünebiliyor musunuz, velilere makam aldıran zat, kim bilir kendi makamı nedir? Besbelli ki veliliğin ötesini aşan bir makam söz konusudur. Bakınız Molla Derviş şöyle bir hatırayı dile getirir: “Bediüzzaman Hz.leri henüz küçük bir talebi iken Nurşin köyüne birkaç kez geldiği gibi bir defasında yine Nurşin’e gelmekte iken Seyda Hz.lerinin dergâhından aniden kalkarak Nurşin köprüsüne doğru yürüdüğünü görürler. Bazı halifeleri de Seyda’nın arkasına düşerler Görürler ki uzaktan çocuk geliyor. Seyda Hz.leri o küçük çocuğa doğru yürüdüğünü görürler. Sonra Seyda o çocuğun yanına gidip elinden tutup köye getirir. Beraber divana gelirler. Ve Seyda emreder: ”Divanda kimse kalmasın.” Seyda Hz.leri küçük Said ile uzun müddet yalnız kalırlar. Bazıları anahtar deliğinden bakmaya cesaret eder, görürler ki; Seyda Hz.leri diz çökmüş, gözleri yumuk,  murakabe halinde… Küçük Said ise ayakta sapsarı kesilmiş elpençe durur vaziyettedir. Sonra Seyda Hz.leri kapıları açar, talebeler divana gelirler. Seyda Hz.leri cemaate der ki; Merak ettiğinizi biliyorum Meseleyi anlatayım: Cenabı Hak bu çocuğa ilim merhalelerini tayyettirdiği gibi maneviyatı da öyle tayy buyurmuştur” der (Bkz.Abdulkadir Badıllı’nın Ulemanın Gözüyle Bediüzzaman makalesi). Kaldı ki Yazar, bu hatırayı Hazret namıyla ma’ruf Şeyh Abrrahmanı Taği’nin oğlu Muhammed Ziyauddin Efendinin yeğeni Şeyh Masum’dan da işitmiş biridir. .Zira İsmail Çetin Hoca Özleşme Yolu adlı eserinde ”İşte Seyda-i Taği’nin hizmeti ve sadakatı sayesinde Cenab-ı Hak Teâlâ Cella celaluhu birçok insanları dalaletten çıkarıp hidayete erdirmiştir. Hamdolsun şimdide Türkiye’de bulunan ulema onun zamanında yetişenlerin semeresidir. Ez cümle Bediüzzzman o medresenin nisbetinin örneğidir” diyerek hakkını teslim etmiştir.
          Resulullah (s.a.v.) ''Allah bu ümmet için her yüzyılın başında dini ihtiyaç için müceddid gönderir'' diye beyan buyurmuştur. Hz. Mevlana’da: ''Her asırda bir söz söyleyici, halkı irşad edici vardır. Fakat evvelkilerinin sözü o zata yardım eder. Kendisinden önceki kâmil insanların sözü nebilerde olabilir, velilerde olabilir. O kâmil zatın (insanın) zatına yardım eder'' der.

       ''Gönüller Açan Kitap''
      Muhammed Nuri Şemseddin (k.s.) Miftahül Kulûb (Gönüller açan kitap) eserinde:
       ''Kamil Mürşidin en belirgin üç nişanesi:
       - Her işi, sözü, amelleri, tavrı Resulullah'ın gidişatı üzerine olması.
       - Onu gördüğünüzde elem ve kederlerin bir anda yok olması.
       - Devlet büyüğü de olsa onu gördüğünde elini öpmesidir'' der.
       İşte bu müthiş tespitten anlaşılan o ki; Evliyaullah üzerinde tecelli eden pek çok güzellikler var olmasına var ama bu güzelliklerin en çarpıcısını fark etmek içinde o üç alâmetin varlığını idrak etmekten geçiyor. Yeter ki o üç nişaneyi görmesini bilelim, Yüce Allah bir şekilde o zatla bizi buluşturacak vesile kapısını halk edecektir elbet. Zaten beşeriyet ilmi ile amil olmuş zatları gördüğünde, onun saadet meclisinden hiç ayrılmak istememesi bunu teyit eden bir durum. Ayrıca o’nu görenler sürekli hal ve tavırlarına mest olup kendinden geçer bile.
       Bakın, Allah (c.c) ''Bir kulu sevdiğim zaman onun tutan eli, gören gözü, işiten kulağı ve konuşan dili olurum'' diye beyan buyurmakta. Tabiî ki bu kutsi hadiste geçen; el, göz, kulak ve dil mecazî manada kelamdır. Burada kast edilen el, ya da gözün irşad fonksiyonu üstlenmesidir. Kaldı ki irşad edicilerin, aynı zamanda zahiri ilme de vakıf olmaları gerekiyor. Zira Resulullah (s.a.v.)’in talimatları doğrultusunda hareket edemeyen sözde irşad edicilerin taliplilerini dalalet bataklığına sürükledikleri malum. Bu yüzden Gavs-ı Bilvanisi (k.s.)  ''Bir mürşid-i kâmil manevi âlemde en azından günde Peygamberle (s.a.v)  25 kez görüşmüyorsa, o insan Mürşid-i Kâmil değildir, çıksın dağda eşkıyalık yapsa daha iyi, boş yere milletin imanına girmesin'' buyurmuşlardır. Ki; bu tarif edilen özellik mürşidi kâmilde bulunması gerekenin en asgarisidir, gerisini artık siz düşünün. Bu demektir ki irşâd etmek, her yiğidin harcı değil. Nasıl ki şeriatın (İslam’ın zahiri kaide ve kuralları) en ince detaylarına kadar vakıf molla mertebesinde âlimler varsa, Allah’a giden yolda da tarikat (Şeriatın uygulama yolu) rehberi ve ışık feneri konumunda mürşid-i kâmiller vardır. Nitekim şeriat ilmi zahire hükmeder, tarikat ise batına hükmeden bir ilimdir. Her kim ki her ikisini birleştirmesini bilir, işte o insan marifetullah kapılarını aralayıp en nihai noktada vuslata ermesi anbeandır diyebiliriz. Bu yüzden bir irşat edici irşada koyulmadan önce zahir ilmi mollalardan (şeriat ilmine vakıf uzmanlar, icazet ehli), batın ilmini de bağlı olduğu şeyhinden alması gerekir ki irşad postuna oturabilsin. 
          İrşad Kutbu odur ki; müridi dünyanın bir ucunda bile olsa oturduğu yerde taliplisini irşad edebilendir. Elbette ki bu tespit; gerçek manada mürşide ait bir hususiyettir. Yeter ki; o mürşidin müridi vızıldasın balda beraberinde gelecektir. Ki, kâmil mürşitler hali olmayanı hal sahibi olmasına yardımcı oldukları gibi icabında hali ziyade olanında halini dengeleyen zatlardır. Bu arada şunu da belirtmekte yarar var; cümle meşâyih arasında zahir ilmi olmayan velilerde bulunabilir, ama mürşidin her iki ilme de (zahir ve batın ilmine) vakıf olanı makbuldür. Çünkü bir mürşidi kâmilde hem batın (manevi) ilim,  hem de zahir (şeri)  ilim bir bütün halde olmalı ki irşat gerçekleşebilsin.
        Bu arada zahir ve batını ilmini iyi idrak edebilmek için şu kıssaya bakmakta fayda var deriz:
       Bir gün İmam-ı Azam talebeleriyle otururken İbrahim Ethem’in geçtiğini görür. Tabii, İmam-ı Azam onu görünce derhal ayağa kalkıp ona hürmet ve tazimde bulunur.  Fakat bu tutumu etrafındaki talebelerinin taaccübüne gider. Talebeler sonunda dayanamaz İmam-ı Azam’a şöyle hitap da bulunurlar:
      -Aman Efendim sizin gibi bir âlim zat nasıl olur da böyle meczup dervişe Efendim der.
       İmam-ı Azam şöyle cevap verir:
      -O Allah'ın zatıyla meşgul, biz ise zahiri ilimlerin dedikodusuyla meşgulüz. İşte aramızdaki fark budur.  
           Anlaşılan zahir ve batın ilmin arasında ki fark bu tipik misalde gizli.
           Yine bir başka dikkat çeken misalde Süfyan-ı Sevri ile Ebu Haşim Es-Sofi arasında görülür. Her ikisi de aynı çağda yaşamış büyük zatlardandır. Ancak Süfyan-ı Sevri çağdaşı için bakın ne diyor: ''Şayet Ebu Haşim Es-Sofi olmasaydı ben Rabbani incelikleri anlayamazdım'' buyuruyor. Hatta İmam-ı Azam gibi bir fıkıh âlimi Cafer-i Sadık Hz.lerine koşup ondan iki yıl ders almış ve şu tarihi sözü dile getirmekten kendini alamamıştır: ''Şu ahir ömrümün son iki yılında onu görmeseydim Numan helak olurdu.'' (Bkz. İslam’da Fıkhı Mezhepler, Tarihi Muhammed Ebu Zehra Cilt 2 sahife:95)
         Bilindiği üzere Marifetullah ilimi mukaşefe ilmin (Ledün ilmi-batın ilmi) ta kendisidir. Bu nedenle mukaşefe ilmi irşad ilmi kapsamında değerlendirilir. Bir başka ifadeyle seyru suluk yolunda nurani Rabbaniye ile hemhal olmanın neticesinde insanı ahlakı hamidiye sahibi kılan bir ilimdir. Marifetullah ilminden maksad ise:
            - Tezkiye-i nefs,
            - Tasfiye-i kalb’tir.
           Tüm bunlardan öte bu kutsi yolda eşyanın hakikatini kavrayabilmek esastır. Bakınız Muhyiddin Arabî (k.s) eşyanın hakikatinden bahsederken Allah adını zikretme yönünden cansız görünen taş, toprak ve mineral cinsi maddelerin başı çektiğini, ardından nebatat âleminin (Bitki âlemi) geldiğini,  en nihayetinde de insanın geldiğini beyan etmiştir. Başka bir ifadeyle Allah (c.c.)  adını zikretme de sırasıyla:
            -Cemadat (Taş, toprak, eşya, cansız madde),
            - Nebatat (Bitki âlemi),
            - Hayvanat (Hayvan âlemi ),
            -Nevi Beşer (İnsanat) gelmektedir.
          İşte Muhyiddin Arabî (k.s) bu sıralamayı yaptıktan sonra Füsûsul Hikem adlı eserinde, en çok Allah adını zikredenin ''Cemadat'' olduğunu belirtir. Çünkü ikinci sıradaki nebatatta büyüme istidadı vardır. Mesela bitkilerde görülen ışığa yönelme (tropizm) işlevi bir anlamda meşguliyeti tetikleyebiliyor. Keza üçüncü sırada ki hayvanatta bitkiye nazaran daha çok meşguldür. İnsanda ise akıl, his, fikir gibi melekelerin yanı sıra birde bunların üstüne vesvese, şüphe, nefsanî ve gazap gibi unsurlar eklendiğinde ister istemez meşguliyeti daha da tavan yapıp marifetullah ve hakikat yolunda perde olabiliyor, dolayısıyla insan zikir yönünden dördüncü derece bir konumda bir duruş sergiler. Kelimenin tam anlamıyla yaratılan mahlûkat içerisinde alt katmandan üst katmana doğru zikirde azalmalar olduğu gözlemlenmektedir. Yani dünyanın alt tabakalarında mineraller, onun üstünde bitki, onun üstünde hayvan ve en nihayetinde insan yer alacak şekilde konumlanmıştır. Bir başka gerçek ise; yaşanılan hayatın gerisinde ''madde'', üstünde “ruh” âleminin varlığı söz konusudur. Her yaratılan ister alt katmanda, isterse üst katmanda bulunsun sonuçta her yaratılan bir noktadan sonra geriye doğru intibakla birlikte ölümlü olmaya mahkûmdur.  Anlaşılan hayatta var olma isteği ve yaşama savaşı ileri doğru atılım gerektiriyor. Derken insanoğlunun bu ileriye doğru atılım isteği Allah adını anmakta eşyanın gerisinde kalmasına neden olabiliyor.
          Görüldüğü üzere evrende cereyan her hadise belli bir seyir içerisinde devran olmaktadır. İşte bu döngü içerisinde cansızlıktan canlılığa doğru artış kaydeden her bir meşguliyet mutlak sevgiliden alı koyabiliyor. Dahası meşguliyet çoğaldıkça Allah'ı anmakta gafil kalınabiliyor. Üstelik dünyevi meşguliyetlerin çoğu gaflet türünden şeyler olarak karşımıza çıkmakta. Yine de bu demek değildir ki yaratılmışlar arasında eşrefi mahlûkat olarak ilan edilen insan zikri boş versin. Tam aksine insanoğlu tüm bu dünya telaşı ve uğraşılara aldırış etmeksizin Allah’ın ipine sımsıkı sarılıp zikreder ve şükrederse, ahseni takvim üzere bir konuma yükseleceği muhakkak. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s) zaman zaman virdini artırmak isteyip de seyru süluk idmanının bir adım ötesine geçemeyen sofilerine ‘Gafletle çekme’ demesi bu hususu doğrular niteliktedir.
      Bilindiği üzere insanoğlunun diğer yaratılmışlardan en bariz farkı hem ''melekiyet'' hem de ''hayvaniyet'' özelliğine sahip mahlûk olmasıdır. Şayet insanoğlu ruhunu sürekli Allah’a ayna kılarsa ancak o zaman hakiki manada melekiyet kesb edecektir, yok eğer nefsinin havasına kapılıp dediğim dedik derse hayvaniyet özelliğinin galebe çalması kaçınılmazdır. Hele bir insan nefsinin kölesi olmaya dursun,  maazallah hayvandan da aşağı ''Esfeli Safiline'' mertebesine düşmesi an meselesi diyebiliriz.  Eşrefi mahlûkat insan odur ki ruhunun sesine kulak verip marifetullaha vasıl olandır. Yani insan öz cevheriyle buluşmalı ki melekiyet kazanıp meleklerden üstün makama gelebilsin. Derken böyle bir insan Ahsen-i Takvim mertebesinde seyreyleyip kâmil insan hüviyetine bürünecektir. Madem öyle bize düşen tez elden üstünlüğü takvada aramak olmalı. Çünkü Resulûllah (s.a.v.) ''Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalbinize ve amellerinize bakar'' (Et-taci/53) buyurarak bu gerçeğe işaret etmiştir.

        Dava
       Evet, Dava nefsi ıslah etme davasıdır, asla tebligat (lafı güzaf) değildir. Bu yüzden nefsi ıslah etmek büyük cihad olarak nitelenir. Özümüzü arındırmak biricik davamız olmalıdır, Bakın, Yüce Allah (c.c.) kullarına hitaben ''Kalbin ihyası için Peygamberlerin kıssaları’ndan haberlerinden her çeşidini sana anlatıyoruz'' (Hud suresi 120 ayet) diye beyan buyurmakta. Zaten hangi Peygamberin hayat kıssasına bakarsak bakalım ''İrşad'' gerçeğiyle yüzleşiriz. Anlaşılan irşad Peygamberlerden beşeriyete miras kalan bir değerdir. İşte bu bilinçten hareketle hakiki âlimler hayatlarında hep irşad olayını esastan düstur edinmişlerdir. Bakın şeytanda büyük âlimdi, ama enaniyetinin kabarması sonucunda kendini huzurdan kovulmakta buldu. Zira dergâhı ilahi'den kovulmasının nedeni irşad olgusunun mana ve ruhundan yoksun halde ilmini sermaye bilmesinden ötürüdür. Maalesef İlahi buyruk karşısında, kendi kendine tebligatta bulunmayı tercih etti, kıyas yaptı ve sonunda lanetlenip helakine neden teşkil etti.
          İrşad, aynı zamanda ''teslimiyeti'' de bağrında taşıyan bir değerdir.  Zira mürşid-i kâmiller teslimiyeti ölü teneşirinde, yani Gassal’ın (ölü yıkayıcısı) elinde meyyit gibi olmak olarak tarif ederler. Şayet şeytan ilahi buyruk karşısında teslim olup tebligat (kıyas) yapmasaydı kovulmayacaktı.  Bilakis o, taşkınlığını daha da ileri taşıyıp ''Âdem topraktan ben ise ateşten yaratıldım, onun için secde etmem'' deyince sonunu hazırlamış oldu. Derken ilahi huzurdan sonsuza kadar tard ediliverip kendisinin ebediyen narı cehennemde kalmasını sağlamıştır. Derler ya ne oldum dememeli,  ne olacağım demeli.
          İrşad edici hata yapsa bile ilmiyle hatasını çabucak telafi edebilir. İşte bundan dolayı İbrahim en-Nehai ''Âlimin hatasını insanlara anlatmayın. Çünkü ilim sahibi bir kere yanılırsa akabinde düzeltir'' buyurmakta. Asıl olan âlim hata yapsa da, yaptığı hatanın burukluğu ile boyun büküp teslimiyet içinde Allah'tan korkmasıdır. Demek ki İblisin büyük bir âlim olması veya meleklere hocalık yapması kurtuluşuna yetmiyor. Nasıl yetsin ki, kendi reyiyle Allah’a karşı kıyas yapıp bilgisine güvendi ve ilmini sermaye bildi, işte o an lanetlenenlerden oldu.
         Sakın ola ki, kıt aklımıza güvenip aldananlardan olmayalım, kıt akıl insanı her an yarı yolda yaya bırakabilir. Sırf kuru akılla ancak beyinde mevcut bulunan bilgileri yorumlayabiliriz. Üstelik yorumladığımız bilgilerde bize ait değil, zaten tüm bilgiler kalpte kodlanmış da. Kalp merkez hükmünde olduğu içindir doğrudan doğruya bilgi üreten karargâh konumundadır. İşte bu karargâhtan üretilene duygu seli denildiği gibi ''önsezi'' de denmekte. Mesela gözyaşı bezi bunun en tipik misali. Asla aklın önderliğinde gözyaşı salgılanmaz, tam aksine kalbin kumandasında salgı salınmakta. Toparlayacak olursak kalbin beyinde ki yazılmamış olanları hissetmesine önsezi veya basiret dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Çünkü kalbe ait en önemli sezi hissi melekedir. Nitekim iç sıkıntı, sevinç gibi sübjektif vasıflar bu gerçeği doğrular nitelikte öğelerdir. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v)’in “Müminin ferasetinden sakınınız” sözü her şeyi açıklamaya yeter artar da.
         Yüce Allah’ı tek başına akla yükleyerek kavranması imkânsız gibi bir şeydir. Akıl, burada sadece beş duyumuzdan gelen verileri beynin kaydetmesi neticesinde doğan bilgileri yorumlamakla vazifelidir.
          Evet, Yaradanı sadece kalp sezebilir. Bundan dolayı Kur'an doğrudan doğruya kalbe hitap etmektedir. Bakın, Yüce Mevla’mız Kur’an’da katılaşmış kalpler için ne beyan buyuruyor: ''Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerini perdelemiştir.'' Nitekim Dr. Haluk Nurbaki “Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerine bir perde inmiştir ve bunların hakkı azim bir azaptır” (Bakara suresi ayet:17) ayetini;  Kalbin sol orikulası (Auricula) üzerinde ''Lafzai Celal'' yazılıdır. Dolayısıyla Allah Teâlâ; “Sanat şah eserim olan bu kalbe imza attım. Onu imanla ve sevgiyle doldurmazsanız mühürlerim” şeklinde yorumlamıştır. Keza Rabbül Âleminin; Yere göğe sığmam mümin kulumun kalbine sığarım beyanı bu manaya işarettir.
       Peygamberler, Sahabeler, ilmi ile amil ulemalar ve evliyalar irşadı kalb ilmiyle gerçekleştirmişlerdir. Onlar akıl melekiyetini vahye teslim etmişlerdir. Böylece vahye teslim olan akıl, “Akl-ı selim” özellik kazanınca Peygamber kavlince “Bir elime ayı, diğer elime güneşi de verseniz bu davadan asla vazgeçmem” diyecek seviyede meydan okuyabiliyor.
       Mürşid'i kâmiller, kapısını çalan insanlara zikir telkin edip kalpte ilahi zikrin kıvılcım almasına vesile olmak için varlar. Böylece taliplilerine talim ettirdikleri zikirle irşat eri yetiştirirler habire.  İşte irşat budur.
       Atomun keşfi üzerine Einstein'e şu âlemin ötesindeki sırlarda artık anlaşılacak mı sorusu yöneltildiğinde, cevaben şöyle demiştir;
     ''-Biz ancak maddenin sırlarını keşifle meşgulüz. Onun ötesi ilmin ebediyen meçhulünde kalacaktır.''
       İşte Albert Einstein'in ilmin ebediyen meçhulünde kalacak dediği asıl ilim; fizik ötesi ilimdir. Çünkü pozitif ilimler, makro (görünürde) veya mikro alanla ilgili eşyaları kavramaya yöneliktir. Fizik ötesi âlem ise kalp ilmi gerektiriyor. Ki; bu konuda Mürşid-i kâmiller fizik ötesi âlemle bağ kurma lütfüne erişmiş âlimlerdir.
     Velhasıl; akıl bir yere kadar dost. Aklın da giremeyeceği sahalar var elbet. Her şeyi kuşatan şüphesiz vahiy’dir. Bu yüzden İmam-ı Gazali; ''Gördüm ki akılla hiç bir şey olmaz! Her şey ruhta... Her şey Peygamber kokusunda.. O'na sarıldım kurtuldum!'' der. Gazali, aklın rehberliğini bir yere kadar kabul etmekle beraber, aklın da giremeyeceği alanların varlığına işaret edip insanlığa ufuk açmıştır. Demek oluyor ki aklın kavrayamadığı sahalara kalp ilmiyle (Ledün ilmi) erişilmekte.

İRŞAD OLUNMADAN İRŞAD EDİLMEZ


Bakın, Bilge âlimler aklı:
            - Eşyanın hakikatini bilen akıl, 
            - İlmiyle amil kalp aklı,
            - İdrak aklı (Hayır ve şerri ayırt edebilmek) diye üç başlık altında ele almışlardır.
        İşte bu üç başlık altında ele alınan aklı her kim ki bir arada buluşturmayı başarırsa bilin ki o insan ''Akl-ı Selim'' sahibi insan olmayı hak kazanmış demektir. Öyle anlaşılıyor ki, ''Akl-ı Selim'' sahibi özellik kazanabilmek için birkaç fakülte bitirmek veya çok kitap okumakla olmuyor. Tam aksine kalbi doğrudan Allah’a bağlayıp hikmet nurunu kalpte yeşertmekle oluyor. Hele bir insan sırrı hikmet pırıltısını kalpte yeşertmeye dursun bir bakmışsın içte ve dışta tüm sahte mabutlardan sıyrılıp aklı hür,  vicdanı hür ve fikri hür bir insan hüviyetine bürüneceği muhakkak.  Derken böylesi aklıselim bir insan sahibine ilimden sonra 'tevbe' ve ‘istikamet’ yolu açılıp melekler o insanı kâmile son nefesinde vuslata erdiğini müjdeler de. Anlaşılan o ki, akıl kemale ermeden vücut sarayımızdan kalb-i selim çıkmıyor. İşte bu noktada Mürşid-i kâmiller gerçek akl-ı selim sahibidirler dersek yeridir. Nitekim Muhammed Haşim-i Kişmi Hz.leri ''Mürşid-i Kâmil enbiyanın varisidir'' buyurmakla aslında aklı kemale erdirmek cihetiyle irşada varistir demektedir.
       Peki ya sofiler ve fakihler? Malum, Şeyh Ebu'l Mevahib Muhammed eş Şazeli (k.s.) bu hususta  ''Sofiler halleriyle görünürler, fakihler sözleriyle görünürler'' der. Böylece işin hakikatini ortaya koymuş olur. Nitekim sofilerde zahir olan bir takım safiyet hali mürşidinin irşad etmesinden kaynaklanan bir durumdur. O halde ruhumuzu nefsimize galip kılmak için:
            - Bir Mürşidi kâmile teslimiyet,
            - Salih amel etmek (helal - haramı bilmek),
            -Allah için zikr etmek (Allah'ı anmak) gerekiyor. Zira Yunus (a.s.) kıssasına baktığımızda, onu bizatihi balığın karnından çıkaran zikri ilahidir. Şöyle ki; Yunus (a.s) balığın karnında “Allah’ım sen her şeyden münezzehsin, ben gerçekten zalimlerden oldum! (Lailahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin)” diye içten bir yalvarış ve yakarışla söylediği sözleri zikir haline getirmesiyle o zikir kurtuluşuna vesile oldu. Hatta Allah Teâlâ bu zikrin hatırına tövbesini kabul etmiş oldu. Balıkta emri ilahi gereği Yunus (a.s)’ı denizin kenarına bırakmak suretiyle vazifesini icra eder de.
         Allah dostlarının kıssalarına baktığımızda ise zikir ehlinin pek çoğunun ilginç hallerine şahit oluyoruz. İşte Eşrefi Rumi’nin Hacı Bayram-ı Veli'nin dergâhında tuvalet temizleyip ''irşad'' olması bunun tipik misali olarak karşımıza çıkar. Yine Mevlânâ Hâlid-i Zülcenahayn (k.s.)’in, Şeyh Abdullah-ı Dihlevî (k.s)’in tekkesinde su taşıyıp  ''çift kanatlı hikmet''  ehli olması da öyledir. Hakeza Alâeddin Attâr (k.s) ise Şah-ı Nakşibend (k.s.)’in manevi tasarrufu altında elma satarak ''nefsini tezkiye'' edip kurtuluşa ermesi de öyledir. Anlaşılan o ki; Allah dostlarının hayatını incelendiğinde ''irşad'' gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Besbelli ki teslimiyet olmadan, Salih amel olmadan, zikir ehli olmadan irşad gerçekleşmiyor. Bu yüzden Şeyh Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s)  ''İrşad olmadan irşad edilemez'' deyip bu gerçeğe işaret etmiştir.
       Kur'an-ı Muciz'ül Beyanda ''Allah'a vesile arayın'' (Maide 5/35)  diye beyan buyrulduğuna göre, bizim üzerimize düşen ilk görev irşad olmak için vesile aramak olmalı. Buna mecburuz da.  Çünkü Yüce Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'de: ''Ey iman edenler, Allah'tan korkun, sadıklarla beraber olun'' (Tevbe 9/19) beyan-ı şeriflerinde geçen sadıklardan murad; Bahrül Hakaik tefsirinde ‘mürşitler’ olarak tefsir edilmekte. Hatta İmam-ı Rabbânî (k.s)’de bu manada Mürşid-i kâmil'in önemini şu sözlerle müjdeler: ''Mürşid kendinden geçirir, kendine getirir.'' 
        Elbette ki, kendinden geçme ve kendine gelme halini yaşayan bilir, yaşamayan ne bilsin ki.  Yine de anladığımız kadarıyla; irşad hadisesi müridin gönlünü ferini alacak derecede ötelere götüren bir iksir olmaktadır. Kaldı ki bir noktada veliyi görmekte iman nurunun kemalatına işarettir. Bundan dolayı bazı arifler şöyle der: ''Veli'yi gören de Veli gibidir.'' 

       Cemalullah

       Tarikat; kalbi aydınlatan yol demek, şeriat; kalbin ve bedenin süsü demek, marifetse bu unsurların müşahedesi demek, hakikat ise tüm bu unsurların melekiyet kazanması demektir. Hem nasıl ki; şeriat öğretisinin rehberi âlimler (mollalar) ise, tarikat idmanının rehberi de mürşid-i kâmil'lerdir. Şeriat zahir (dış) ilmi, tarikat ise batın () ilmidir. Her kim ki ikisini birleştirir hayatına tatbik ederse biliniz ki ''hakikat''  meyvesinden tatmış demektir. Nasıl mı? İşte Resulûllah (s.a.v.)’in ''İhsan, Allah'ı görür gibi ibadet etmektir'' beyanı şerifindeki ‘İhsan’ kavramı tasavvufi amelin tamda tatbiki demektir. Nitekim Tasavvufta Cemalullah, yani Allah sevgisi esas olup, bu sevgiden gaye ise; ''İlahi ente maksudi ve rıdaike matlubi'' dir. Yani; Yarab! Maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmak düsturu tasavvufun özünü oluşturmakta. Nitekim İsmail Çetin Hoca; ‘Edeple Varış Lütufla Dönüş’ adlı eserinde Allah'a ulaşmak için;
-Müessirden esere,
- Eserden müessire denen iki metot takip edildiğini ve cümle meşayihin ise umumiyetle ''Müessirden esere bir yol'' izlediğini beyan etmişlerdir. Hatta Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri birinci metodu değil de ikinci metodu yani  ''Eserden müessire'' bir yol takip etmesine rağmen, yaşadığı dönemde birçok meşayihle içli dışlı olması hasebiyle onun üzerine de bu manevi tasarrufatın sindiği bir gerçek. Her ne kadar Bediüzzaman manevi tasarruf iklimine tam doğrudan bağlanmadıysa da,  zaman zaman karşılaştığı pek çok meşayıhın tesirinde kaldığı muhakkak. Nitekim Said Nursi Hz.leri talebelerine okumayı tavsiye ettiği ‘Cevşen-i kebir’ adlı diye bilinen dua risalesi aslında Abdülkadir Geylani ve İmam-ı Rabbânî (k.s) gibi birçok meşayihin Allah’a münacatta bulunduğu duaların yekûnundan ibaret olması bunun bariz bir göstergesidir.
      Zaten Said-i Nursi Hz.lerinin hayat evrelerine bir göz attığımızda, ta küçük yaşlarda Hizan Şeyh'ine gittiğini, orada biraz soluklayıp kendisi için ilk eğitim ocağı diyebileceğimiz kardeşi Mehmed Efendi'nin Taği Medresesi'ne kapandığını, burayla da yetinmeyip Beyazıt tarafında Şeyh Mehmed Celâli adında bir zatın irşad dairesine girip burada üç ay kaldığını görürüz. Derken tekrar oradan Siirt’e yol alıp Molla Fethullah Efendi'nin medresesine kapanışı gerçekleşir. Sonrasında sırasıyla Nurşin, Hizan,  kendi doğup büyüdüğü köyüne dönüş, medrese hayatı ve Beyazıt'a yol alma derken engin bir arayışa koyuluşuna şahit oluruz.  İşte bu engin arayış içerisinde bir ara Bitlis'te Şeyh Mehmed Küfrevi ile de yolu kesişip, ancak kendisinden tek bir ders alabilmiştir. Tabii tüm bu koşuşturmalar bunlarla sınırlı değil,  dahası var. Şöyle ki; sırasıyla Seyyid Nur, Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s),  Şeyh Fehim gibi büyük zatlarla da buluşmuş, hatta meclislerinde kalmış ama solukladığı mekânlarda bir şeyhe doğrudan doğruya bağlanış nasip olmamıştır. Olsun doğrudan bağlanış olmasa da sonuçta şunu anlıyoruz ki aslında Bediüzzaman'ı Bediüzzaman yapan yukarıda da isimlerini andığımız şeyhlerin meclislerinde teneffüs ettiği manevi soluğun tesirinden başkası değildir. Anlaşılan meclislerinde kısa aralıklarla aldığı manevi soluklanmalar bir noktada eserden müessire bir yol izlemesine ışık saçmıştır. Dedik ya, olsun önemi yok, pekâlâ eserden müessire metoduyla da kalp kemal bulabiliyor. Birde şu var ki, Said Nursi Hazretleri; ''Zaman tarikat zamanı değildir'' demekle bu noktaya işaret etmiştir. Asla bu söylem kimilerin kasıtlı dillendirmek istediği tarikatı inkâr manasına değildir. Her ne kadar iki metod başlangıçta biri birinden ayrıymış gibi görünse de nihayette birleşirler. Ne var ki; derviş olmayan âlim, âlim olmayan sofi kavram kargaşalığından dolayı bu gerçeği idrak etmekten aciz bir görünüm sergiliyorlar. Netice itibariyle her iki metotta Allah'a ulaştırıcıdır diyebiliriz. Bakın, Şeyh Ebu Medyan (k.s.); ''Tarikatı inkâr eden meclisler mürit için öldürücü zehirdir. Bu zehirden korunmayan şeyhinden yararlanamaz'' diyor. O halde her iki metottan hangisi izlenirse izlenilsin, tarafların birbirlerinin arkalarından atıp tutmalarını doğru bulmuyoruz. Çünkü bu yolda Allah için çalışana destek olmak esastır. Resulûllah (s.a.v.) ''Bir veliye ikram eden, bana ikram etmiş olur. Bir veliye eza eden, bana eza etmiş olur'' buyurarak bu noktaya işaret etmişte.
      Tasavvufun, beşeriyete pek çok yönlerden sayısız faydaları vardır. Hadi diyelim hiçbir faydası olmadığını varsayanlar böyle düşünseler bile en azından,  dergâhlarda zikir halkası için bir araya gelmenin yansıması olan sosyalleşmeyi sağlaması önemini izah etmeye yeter artar da. Şu bir gerçek;  her bir dergahda kurulan zikir halkasının  “cemaat olunuz” hükmünün icrasına yardımcı olduğu bir aşikâr. Sadece zikir halkası mı?  Elbette ki bu halkanın yanı sıra ilmin tatbikinin de icra edildiği aşikâr.  Çünkü her mezhepten ve her meşrebten pek çok insan aynı halkada kesrette vahdet olmaktadır. Tüm bunlardan öte, yediden yetmişe her kesime aşkı ve sevgiyi tattırıyorlar. Nitekim ''Habibim eğer sen olmasaydın bunca felekleri yaratmazdım'' buyruğu sevgiye çağrıdır. İşte bu çağrıya uyan her bir aşk sahibi ve sevgi ocağı insanlığı irşad mayasıyla mayalamakta. Zira hayatın sırrı aşk üzerine kurulu, besbelli ki aşkın feri sönmedikçe dünyada zikrin hatırına kendi rotasında seyredecektir.  Aksi takdirde kıyamet kaçınılmazdır.
          ''İnabe''
            Evliya tövbesine ''İnabe'' denildiği malum. İşte İmam-ı Gazali Hz.leri inabenin önemine vurgu yaparaktan şöyle der: ''Sen tasavvuf ilminin bütün eserlerini yediden yetmişe okusan da, bir mürşidi-i kâmil eli tutmadıkça sana hidayet kapısı açılmaz.'' Madem İmam-ı Gazali Hz.leri böyle beyan buyurmuş, o halde tez elden tövbeyle ötelere yelken açmak gerekir Yelken açalım ki tövbe kapısı kurtuluşumuza vesile olsun.
           Tasavvufta her hayrın başında ve sonunda 25, 33 ya da 75 kez estağfurullah demek esas olduğundan bu yola mürşid elinden intisap edilirken bile tövbe ile birlikte beyat olunmakta. Böylece tövbe eden salik nur dairesine girmiş olur. Yeter ki talipliler halis niyetle nur halkasına dâhil olsun, huzura erenlerden olacaktır.  İşte bu yüzden Peygamberimiz (s.a.v.) halis niyetin ehemmiyetini şöyle dile getirmişlerdir: ''Siz kalplerinizi ve niyetlerinizi değiştirmediğiniz müddetçe Allah'ın size olan muamelesi değişmez.”. Keza bir seferinde ise şöyle buyurmuştur ''Ameller niyetlere göredir.'
          Evet, öyle anlaşılıyor ki, bu yolda bir talipli halis niyetle tövbe edip yola girmekle Allah'ın azameti karşısında kendisini bir hiç görüp huzura erebiliyor. Zaten kendi nefsini gören isyandadır. İşte Hasan-ı Basri (r.anh)’ın; ''Kişi isyan sebebiyle gece ibadetten mahrum kalır'' beyan buyurması buna işarettir. O halde bize bu işaret doğrultusunda halis niyetle tevbe etmek düşer. Aksi takdirde nefsimizin kölesi oluruz. Kaldı ki tevbe etmeyi nefsine yediremeyen bir kul, bilsin ki Allah’a abd (köle) olmayı terk edip maazallah din istismarcılığına soyunacaktır. İşte İmam-ı Rabbânî (k.s) bu nedenle Din istismarcılarla konuşmayı yılan sokması bir tür zehirlenme olarak nitelediği gibi hangi fırkadan olursa olsun Allah'tan korkmayan ilim adamlarını da Din hırsızları olarak addetmiştir. Demek oluyor ki; insan kendini burnu kaf dağında üstün görmemeli,  bilakis kendini toprak görmeli ki tevbe halkasına tereddütsüz katılabile.  Anlaşılan o ki, Allah’a abd olmakla kurtuluşa erişebiliyor. Madem öyle, çokça istiğfar edip nübüvvet nurunu kalbe indirmek gerekir. İndirelim ki, şeytanın kalbe vesvese vermesinin önüne geçilebilsin. Bilindiği üzere şeytan da çok amel işlemesine rağmen, tevbe etmediği için kurtulamadı. Bakın Seyda (k.s.) ''Hiç biriniz şeytanın yaptığı kadar amel yapamazsınız ve hiçbiriniz amelinizin kuvvetiyle bir yere ulaşamazsınız. Ancak Saadatın (Allah’a köle olan Sadatların) himmetiyle ulaşılabilirsiniz'' diyerek meselenin özünü ortaya koymuştur.
      Her kim, istikamet üzere bir yolda ilerlemek istiyorsa, Allah’ta fani olmuş bir Pir’in gölgesine girmeli. Bakınız Ebu Talip yıllarca Peygamberimizi himaye etti, O’nu korudu, elinden geldiği kadar amca şefkatini hiç esirgemedi. Nitekim bu yaptığı hizmetin karşılığında üzerine Peygamber gölgesi düşer bile. Ama ne var ki Ebu Talib, kendi isteği ve rızası doğrultusunda yeğenine teslim olmadığı için, o gölgeden faydalanamadı. O halde Hace Ali Râmîtenî (k.s)’ın sözüne kulak vermeli. Bakın ne diyor: ''En kolay yol bir Allah ehlinin gönlüne girmektir.''  İşte bu güzel sözden çıkan netice, mürşid-i kâmiller’in gerçek manada ''İnsan-ı Kâmiller'' olduğu gerçeğidir. Bakın üç yüz bin hadis ezberinde tutan Ebu Abdullah İsmail Herati Hazretleri de bu hususta şöyle der: ''Ben Ebu Hasan Rekani'den önce şeriatı bildim, ama hakikati ondan öğrendim.''

     Hüccetül İslam

    Peki, İmam-ı Gazali Hz.lerinin üzerine Pirin gölgesi nasıl düştü derseniz, bunun cevabını bizatihi kendisi şöyle açıklar: ''Şeyh aramak için Irak'ı terk ettim. Ama ne için terk ettiğimi nice âlimler anlayamazdı. Çünkü benim bulunduğum ilmi müktesep insanların nazarında son nokta idi. ''
      Düşünebiliyor musunuz âlimler bile Gazali'nin o engin ilminin ötesinde ilim olabileceğinin tasavvur edemedikleri içindir onun eriştiği ilim seviyesini son mertebe olarak bilmişler. Zaten Gazali’de bunu hissettiği içindir şeyh aramak için Irak'ı terk ettiğini söylememiş. Öyle ya, söylese bir türlü söylemese bir türlü, çünkü dile getirse hiç kimse ne demek istediğini anlayamazdı. Nasıl anlasın ki, tasavvuf haldir, sözle (kal) anlatılacak gibi sarih bir yol değil ki. Bu yüzden “Tarikat kal değil hal’dir” sözü doğru bir tespittir. Nitekim Seyda Hz.leri Gavs-ı Hizani’nin dilinden şöyle der: ''İş lafın zahirinde değil manevi tasarruftadır.''
        Anlaşılan tüm bu müthiş sözlerden insanlığın alacağı nice dersler vardır. Kaldı ki bu yolu sistemleştiren Şah-ı Nakşibend (k.s)’ın; ''Zahirimiz halkla, batınımız Hak'ladır'' beyanı da altın değerde bir sözdür. Madem öyle ''Hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak'' düşer bize.
        Mürşid-i Kâmiller, başta peygamberler olmak üzere ashab ve tabiinden sonra beşeriyetin en dikkate şayan rehber insanlar olup, bu manada onlara ''Gönül Sultanları'' gözüyle bakılması gayet tabii bir durumdur. Hele bu zamanda manevi önderler yok denecek kadar az olsa da, onları aramak ve bulmak bir vazife addedilmeli. İşte bu nedenle İmam-ı Rabbani (k.s)  ''Ne mutlu murad bir mürşit bulana'' deyip hem mürşitleri kurtuluş rehberi olarak işaret etmiş hem de  ''Bu zamanda rıza ve ihlâs nimetiyle şereflendirilenler binlerce kişiden belki bir kişidir'' diyerekten insanlığı uyarmayı da bir vazife bilmiştir. Üstelik İmam-ı Rabbani (k.s)  bu sözü dört yüz seneyi aşkın öncesi bir zamanda dile getirmiş. Şimdi ise durum vaziyet daha da vahim bir hal aldığına göre bizim için   ''Murad olanı'' aramak, bulmaya çalışmak daha da birinci önceliğimizdir diyebiliriz. İnsan yeter ki;  can-ı gönülden aramaya koyulsun, Allah muhakkak bir kapı açacaktır. Malum aramayınca Hızır yetişmez. O halde daha ne duruyoruz enbiyanın ve evliyanın ervahıyla ünsiyet kurmaya çalışalım ki kurtuluşumuz gerçekleşebilsin. Zaten Allah rızasını kazanmak için onlarla hemhal olup himmet istediğimizde Allah katında geri çevrilmez de. Burada tek şart murad olanı canı gönülden arayışa koyulmak olup, elbet gerisi kendiliğinden gelecektir. Hakiki Ehlullah’ı (Allah dostlarını) arayıp bulduğumuzda biliniz ki gönlümüz yumuşayıp felaha kavuşması an meselesidir.
      Evet, işin özü aramak ve bulmakta gizlidir. Bakın, Seyyid Eşrefi Rumi Hz.leri, hayatında on yedi Şeyhe hizmet etmiş ve bu yaşadığı süreci şöyle dile getirmiştir: ''On yedi şeyhe hizmet ettim. Bu on yedinin içerisinde ancak dördü Şeyhinel Kâmil Mükemmildi.'' Bir başka ifadeyle Öyle ya, Eşrefi Rumi Hz.leri 1469'da ahrete göç ettiğine göre, yaklaşık bundan beş yüz sene önceki şeyhlerin on yedi tanesinden sadece dördünün kâmil olduğuna kanaat getirmiş. Peki, günümüzde âlimlerin kaçı kâmil acaba? O halde vuslata ermek için illa da murad olanı aramak, aramak, aramak biricik derdimiz olmalı diyoruz. Dahası bu arayış içerisinde yollar dikenli olsa da arayan elbet Mevla’sını bulur diyoruz.
        Hâsılı kelam, Hasan-ı Basri (r.anh.)’ın şu sözleri sanırım meramımızı anlatmaya yeter, artar da. Ve şöyle der: ''Evliyalar olmasaydı dünya yok olurdu. Salih kimseler olmasaydı günahkârlar helak olurdu. Âlimler olmasaydı, insanlar hayvanlar gibi olurdu. Ahmaklar olmasaydı dünya ma'mur olmazdı. Rüzgâr olmasaydı her yeri fena koku kaplardı.'                              
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3015/irsad-olunmadan-irsad-edilmez.html

                                                                    MÜRŞİD ODUR Kİ İRŞAD EDE

          
       İrşad,  insanlara doğru yolu gösterip hidayetine vesile olmaktır. Bundan daha öte içi dışına hâkim, dışı içine köle, özü gibi sözü, sözü gibi özlü özünde insan yetiştirme çabasının adıdır irşad. İşte bu ulvi çaba içerisinde irşad kütüğüne mührünü vuranlar ise halk nezdinde irşad ediciler olarak anılır da.
        Peki, bu irşad kütüğüne kimler mührünü vurmuş denildiğinde, elbette ki ilk akla Mürşidi kâmiller gelmekte. Nasıl akla gelmesin ki, bakın Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s)  irşad edicilerin vasfını ortaya koyarken ne diyor: ''Öyle zevatlarla sohbet etki sözü dimağını (beynini), özü hem kalbini hem de ruhunu tedavi etsin, hali de seni Allah'a kavuştursun.''  
          Evet, Gavs-ı Bilvanisi (k.s)’ın işaret buyurduğu öyle donanımlı zevatlarla ünsiyet kurmalı ki irşad olabilelim. Şayet kararan kalbimizi ve ruhumuzu aydınlatmak diye bir derdimiz varsa buna mecburuz da.  Sakın ola ki irşad edici de kim oluyor, benim aklım aydınlanmama ziyadesiyle yeter deyip işi hafife almayalım. Unutmayalım ki akıl bir yere kadar aydınlatıcı, onunda elbet aydınlatamayacağı sahalar var, bu nedenle bizi aydınlık şafaklarla buluşturacak bir irşad edici kılavuz bulmak da çok elzemdir.  Dikkat edin irşad edici kılavuz dedik, yani karga kılavuz demedik.  Malum kılavuzu karga olanların hali ortada, Bizim kast ettiğimiz karanlık dünyamıza ışık saçacak kılavuzdur. Sadece ışık saçmak mı,  ölüm döşeğinde, yani sekarat anımızda bile imanımızı çalmak için fırsat kollayan şeytana bizi yem etmeyecek kılavuzdur bu. İşte böylesi bir irşad ediciyi bulmak aynı zamanda gerçek dosta kavuşmak demektir. Öyle ya, o hakiki bir dostsa hayatın her kademesinde nefesini üzerimizde hissettirmeli. İcabında bu da yetmez, kabirde sorgu sual meleklerin sorusunda yanı başımız da olup ahrette de bizi yalnız bırakmayacak dost olmalı.  Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)’in “Kişi sevdiği ile beraberdir (haşr olunacak)” beyanı bunun teyididir. Zaten hakiki dost Ümmet-i Muhammed’in hizmetine kendini adamış dosttur. Ki, onlar İslam’ın hâkimi değil İslam’ın kölesi olmak için gecesini gündüzüne katıp her türlü çileyi göze alabilecek ruh seciyesine sahip zatlardır. Asla sırça köşklerde, fildişi kulelerden insanlara tepeden bakıp ahkâm kesenlerden değiller. Bilakis bin bir türlü ezaya ve cefaya katlanabilecek ruhta irşad edicilerdir. İşte bu yüzden irşad etmek her babayiğidin harcı değildir diyoruz. Elbette ki insan-ı kâmil gökten zembille inmiyor, irşadıyla yanımızda var olmaktalar. Şayet bir insan Allah yolunda çile çekmiyorsa, biliniz ki değil Ümmet-i Muhammed’e faydası, kendisine bile faydası yoktur. Zira irşad yolu çile üzerine kuruludur. Çile aynı zamanda Peygambere bile dost edip şefaatna nail olmasına vesile kılar da. Her kim ki Peygamber nuru damlalarından damlanır, işte o zaman üzerine düşen o nur damlaları ölçüsünce aydınlanacak demektir. Bunun dışında bir eli balda bir eli yağda olanın halkı irşat etmesi hayaldir. O nur damlalarından dünde vardı bugünde var olacaktır. Nitekim o nur damlaları alınlardan alınlara konup her devrin insanını kuşatır da.  İşte bize düşen tüm zaman ve mekânları kuşatan o Nübüvvet nur damlaların bulunduğu halkalarda yer almaktır. Yer alalım ki o nur damlaların feyiz ve bereketinden bizim üzerimize de damlasın. Ancak bu mertebeye erişmek için birinci adımda nefsin tepesine basmak gerekir ki, ikinci adım da Allah’a layık kul olunabile. Maalesef gel gör ki nur halkalarında bulunmayıp da halkı aydınlattığını zannedenler var. Oysa habire laf üretmekteler. Onlar laf ürete dursunlar, şu bir gerçek tahkiki aydınlanma ve yakini aydınlanma ancak hak ve hakikate teslim olmakla elde edilebiliyor. Besbelli ki Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s)  ''İrşad olmayan irşad edemez" derken bu gerçeğe işaret etmiştir. Yani, ilk evvela hem tahkiki hem de yakini irşad olmalı ki, insanlara yol gösterilebilsin. Bunun dışında ağzımızdan çıkan her bir sözü hayatımıza tatbik etmediğimiz sürece kendimizi kandırmış oluruz.
       Evet, aydınlatmanın sırrı önce yaşamak, sonra yaşatmaktan geçiyor. Öyle yaşamalı ki mümini gören müminde dirilmeli. Aksi takdirde kendimize bile faydamız olmaz. Kaldı ki insanlar laftan çok uygulamaya ve yaşantıya itibar ediyor. Şurası muhakkak sathi konuşmaların ve heyecan varı nutukların biri bin ettiği devirler artık çok gerilerde kaldı. İnsanlar daha çok pratiğe yönelik özü ve sözü bir olan şahsiyetlere itibar etmekte.
       Öyle zevatlar var ki, hiç konuşmadan binlerce insanı bend edebiliyor. Öyleleri de var ki ciltler dolusu eserler yazıp heyecan verici ve coşkulu konuşmalar yaptığı halde, camiden çıktığı zaman etrafında ya birkaç kişi, ya da bir bastonu bir de kendisi kala kalıyor. Bu durumda insanlar ne yapsın, yıllardır nice insanları dinleye dinleye bir hal olmuş, nice etkili konuşmalara şahit olmuş ve bu konuşmalardan sadece bir veya iki cümlenin tesirinde kalmış, ama sadece o anlık tesirden öte bir işe yaramadığını geçte olsa fark etmiş durumda. Demek oluyor ki insanlara pazara kadar değil mezara kadar örnek bir yaşantı sergilemek gerekiyor.
        Mürşid; irşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran ve Peygamber (s.a.v.)’in varisi konumunda olan kâmil zat demektir. İrşad ise  'değer' ihtiva eden bir kavram, asla 'kanun' ihtiva etmez. Her nedense bugüne kadar bir takım yanlış algılamalardan olsa gerek birçok insan deney ve laboratuar bulgularının mürşitlerce irşat edilmesini hep bekler olmuştur. Yani, birçok insan bir türlü deney ve gözlemin mürşitlerce irşad edilemeyeceğine akıl erdirememişlerdir. Oysa ilimle değer aynı şeyler değil. O halde her ikisini birbirine karıştırmamak icap eder, mürşidin sadece ve sadece insanların hak yolunda irşad etmek için misyon yüklendiklerini bilmekte fayda var. Zira deney ve ilim keşfini mürşitlerden beklemek adetullah'a (sünnetullah) ters düşen bir durumdur. Kaldı ki; İslâmiyet, ilim ve teknikte sebep ve netice ilişkisini esas alır. Düşünsenize Allah (c.c.) her şeyi bir sebebe bağlamış. Mesela Rabbül âleminin yağmur yağdırmak için bulutu vesile kılması bunun tipik misalini teşkil eder. Bu yüzden dinimizde sebeplere başvurmak; 'Sünnetullah' olarak addedilir. Hâsılı kelam deneyin mürşitlerce irşad edilmesini bekleyip durmak boşa bir çabadır.
       Bir başka açmaz içerisinde bulunan kesimde hiç şüphesiz batı batı diye tutturup kendinden geçenlerdir. Malumunuz batıya göbekten bağlı olanlar irşad görevini pozitif dedikleri bilimden beklediler hep. Oysa bilim tek başına mürşit değil ki irşad gücü olsun. Pozitif bilim dedikleri şey daha çok vakıalarla, deney ve gözlemle ilgilenir. İrşad kavramı daha çok  'değer' içeren bir ifade. Her ne kadar değer düşünce taşımasa da sonuçta insan ruhunun aydınlamasında en etken unsurdur. Kaldı ki irşad edicinin düşünceye ihtiyacı olmaz da. Nasıl olsun ki; bikere problemlerini halletmiş, ruhunun susuzluğunu gidermiş, nefsini tezkiye etmiş ve kalbini tasfiye etmiş bir kâmil insanın düşünce sarmalında ne işi olabilir ki? Hem bu hengâme ve sarmal içerisinde düşün, düşün nereye kadar yol alınabilir ki, sonuçta varılacak nokta huzursuz, çelişik ve karanlık bir dünyanın kollarında debelenmekten başka bir işe yaramayacaktır. O halde bizim işimize yarayacak olana talip olmalı. Keza felsefi hayatın sarmalına dalıp da kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Şöyle tarihten bugüne feylesoflar zincirine bir bakın,  her bir zincirin halkasında konumlanan feylesof taifesi bir öncekine reddiye döşemekle ömrünü heder ettiğini görürsünüz. İşte felsefe dünyasının düştüğü bu girdaptan çıkamama hali bizi ister istemez bu âlemden uzak kalmaya zorluyor. Madem öyle, ne yapmak gerekir derseniz, yapılacak olan şey gayet basit,  neydip edip irşad edicilerin halkasında aydınlanmak olmalıdır. Varın bir mürşidin irşad halkasında vuslatı arayın ki huzur bulasınız. Hele irşad edicilerin eşiğine bir düşmeye göresiniz, huzura vardığınızda ağızlarından dökülen inci tanesi her kelime ve her cümlenin düşünce içermediğini, bilakis kalbimizi ve ruhumuzu aydınlatıp özümüzü tedavi ettiğini hissedersin. İşte bu noktada “Mürşid o dur ki, irşad ede” sözü bizim için çok bir anlam ifade eder de. Nasıl bir anlam ifade etmesin ki, irşad edici bize baktığında Allah için nazar etmekte,  konuştuğunda dilinden dökülen her kelime ve her cümle bir ses olarak değil ruhumuzu kuşatan bir 'nur' olarak yankı bulmakta. Zira ruh aşkla dirilir. İrşad ediciler yürekleri sevgi ve aşk dolu olduğu için ister istemez insanlar onlara yöneliyor. Şu iyi bilinsin ki yüreğinde aşk ve sevgi taşımayanların günümüz insana verecekleri hiçbir sermayesi yoktur. Dahası kişi madde kalıbından kurtulup ruhlaşmadıkça pirüpak olamıyor.
        Bakın bir gün, Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s) evine sofiler ziyarete gelir. Sofiler büyük bir adab içinde Hazret Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’ın sohbet etmesini beklerler. Fakat Hazret (k.s) sohbet etmez. Derken sofiler müsaade isteyip oradan ayrılırlar. Bu duruma şahit olan Şeyh Muhammed Diyâeddin Nurşînî (k.s)’ın hanımı:
       -Aman Efendim, Sofiler, seni ziyarete geldi, sen ise hiç oralı olmayıp ve hiçbir sohbette bulunmadın, senden bekledikleri sadece birkaç kelamdı, maalesef hüzünlü bir şekilde ayrıldılar.
       Bunun üzerine Hazret Muhammed Diyauddin (k.s) şöyle der:
       ''-Bizim sükûtumuzdan alamayan, sohbetimizden alamaz.''
       Evet, bu veciz söz, sözün ötesinde bir nur damlasıdır. Bu nur damlalarından insanoğlunun nice alacağı dersler var elbet. Şayet insan canı gönülden irşad olmayı talep ederse, mürşidin huzurunda sükût lisanında bile irşad olması an be andır. Yeter ki; o insan âlimin yanında dilini, arifin yanında kalbine sahip olsun, bak o zaman kendinden geçip kendine gelir de. Anlaşılan iş lafın zahirinde  (şekli ve şemasında) değil, manevi tasarrufta. Elbette ki; edebi zahiri sözler belirli noktaya kadar etkili olmakta. Ama yaldızlı sözler bir süre sonra enerji olmaktan çıkıp lafı güzafa dönüşebiliyor. Düşünsenize bir çocuk doğduğunda patates yiyemiyor, yani önce süt içmekte. Ta ki dişleri çıkmaya başlar o zaman ancak patates yiyebilmekte. İşte insan da bebek misali başlangıçta ninni sözlerle yol almakta, daha sonraki aşamalarda artık yerini pratiğe bırakmalıdır. Çünkü sözün, pratiğe ve uygulamaya geçmesi çocuğun emzik halden çiğneme safhasına terfi etmesi demektir. Bakın Albert Einstein bile ruhunun susuzluğunu giderecek ilacı şu sözlerle ifade eder: ''Tecrübe edebileceğimiz, en güzel ve en derin heyecan, mistik duygudur. Bu heyecanı tatmayan ölü gibidir.''  İşte bu altın sözleri sarf eden böyle bir bilim adamı birde İslâm tasavvufunu tatmış olsaydı kim bilir belki de mürşid-i kâmillerin (Zat-ı Şahanelerinin) yılmaz savunucu olurdu. Dahası onları öve öve sözünü bitiremezdi.
       Bilindiği üzere zatında kâmil, beşeriyeti irşad edebilecek kemalata ermiş mükemmil insana 'Arifibillah' denmekte. Madem kıyamete kadar Arifibillah zatlar olacak, o halde tasavvufa giren bir insanın gayesi, kâmil insanın ahlakıyla ahlaklanmak olmalıdır. Kâmil insanın (irşad edicinin) gönlü Hakkın aynasıdır çünkü. İşte bu nedenle Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri; ''İşte, mürşidin ruhu ve kalbi aynadır. Allah'tan gelen feyze makes (akseden) olur'' diyor. Yani mürşit sadece ilahi feyzi aksettirir manasına bir tespittir bu. Hiç kuşkusuz feyz; Allah'ındır, mürşid arada sadece kılavuzdur. Bir başka ifadeyle, Onlar Allah'tan gelen feyz-i nuraniyi müridin ancak kaldırabileceği dereceye indirmekle vazifelidir. O açıdan evliyanın çok kelam etmesine gerek yoktur. Evliyaullah sadece irşad elçisi ve terbiyecisidir, asla gaye değildir.  Hatta onlar için Allah'ın (c.c) dünyada rahmet halkaları, darda kalan kimsesizlerin imdadına yetişen Hızır’ları dersek yeridir. Nefis terbiye olmadan kemalet gerçekleşmiyor. Şu bir gerçek; manevi tasarruftan yoksun her lafza nasihat günümüz insanına tesir etmiyor. İlla ki kalplere nüfuz edip etkilemek gerekiyor. Zaten insanlara lafla yaklaşılınca kaçıyor, tüm söylenenleri kuru gürültü ve stres olarak algılamakta. Haklılar da. Hele günümüz dünyası söz konusu olunca lafların çoğu sloganik olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Bu yüzden sloganlarla insanları yönetmeye kalkışanlar, umduklarını bulamıyorlar. Demagojik lafların her biri; içi boş ve göstermeliktir. Oysa dilden dökülen tane tane sözleri taçlandırmak gerekir. Nasıl bir taç derseniz; elbette ki; ''İlimle, amelle taçlanan sözler'' diyoruz. Yaşamadan, uygulamadan her söylenecek söz, hem kendimizi kandırmak, hem de başkalarını aldatmak olur. Nasıl ki petrol uzmanları, kuyudan çıkardıkları ham maddeyi rafine edip pek çok ürün elde ediyorsalar, pekâlâ irşad edicilerin elinde bir insanda hammadde misali işlendikçe etrafa ışık saçabilecek hale gelebiliyor. Hele bir insanın göğsünde kodlanmış nurani letaifler çalışmaya (ürün vermeye) görsün bak o zaman o vücut kolay kolay kararmaz da. Çünkü o vücut zikirden dolayı manevi cevher olmakta. Kelimenin tam anlamıyla, tabiatın işlenmesiyle 'üretim' gerçekleşiyor, insanın âlemi emirle bağlantılı letaifleri işlendiğinde de ''irşad''  vuku bulmakta. Dahası her şey irşad olmakta gizli. Hatta irşad edici bu dünyadan göç ettiğinde toprak dahi naçiz bedenini çürütmekten imtina eder bile. Zira kâmil insanın kalbine melek hâkimdir. Hatta irşad edicilerin kalbine melekler karargâh kurmuştur dersek maksadımızı aşmış sayılmayız. Şeytan bu durumdan dolayı muzdariptir elbet. Neden mi? Gayet açık; onlar Mutlak Dosta dost olmuşlardır, bu yüzden onlara Allah dostları denmiştir. Dolayısıyla şeytan kolay kolay onların kalplerini bozamaz. Nasıl bozabilsin ki, kâmil insanlar kalp uzmanlarıdır. Onun için derler ki, böyle zatlarla karşılaşıldığında yüzlerine doğrudan doğruya bakmayın, zira mürşid-i kâmiller, insanların bakışlarından kalplerini görürler, hatta ayıplarına vakıf olurlar. Onların huzurunda edeben yüzüne bakmayıp (Göz göze gelmemek), kalben bağlanmak en doğrusu.  Nitekim Yunus Emre;
                       ''İstersen var bin Hac’ca
                        Hepsinden daha yüce
                        Bir gönüle girmektir'' demekle bu edebe işaret etmiştir. Yani bir başka ifadeyle ‘Bin defa hacca gidip geleceğine, bir gönle girmeye bak mesajı vardırbu dizelerde.
       Velhasıl; Bir gönle ve kalbe girmekle irşad sarayına dalınır, bu böyle biline.
        
                              DÜNYA FANİ AHİRET BAKİ
   
       Hz. Mevlana, irşad edicilerin önemini şöyle dile getirir: ''Mürşidim Hakk'ın kapısıdır. Zira Hakk'a onunla vasıl oldum.''  
       İşte bu veciz sözden de anlaşıldığı üzere Hakka vasıl olma da Mevlana’ya mürşidi rehber olmuştur. Hele işin ucunda ruh söz konusu olunca rehber eşliğinde yola çıkılması gayet tabiidir. Çünkü iç dünyamız ruhla bağlantılı olduğu için sonsuzluğa vurgundur. Bu yüzden sürekli ötelere kanatlanmak isteyecektir. Dolayısıyla bu yönüyle Gönül Sultanlarının rehberliğine ihtiyaç hâsıl olacaktır. 
        Peki ya dış dünyamız?  Malum dış dünyamız bedenle ilişkili olduğundan beşeri münasebetler ancak bir yere kadar sürdürülebilmekte. Keza beden sağlığı da öyle olup ancak Tıp Doktorlarının rehberliğinde bir yere kadar zinde tutulabilmekte. Bir noktadan sonra vade dolduğunda naçiz bedenimiz elbette ki toprak olacaktır.  Buradan şu sonuca rahatlıkla varabiliyoruz; bedenimiz eninde sonunda toprak olmaya mahkûmken,  ruhumuz ise tam aksine ebediyete kanatlanmak için vardır. Hele bir insan elden ayaktan düşmeye dursun ister istemez bir gözü toprağa bakarken, diğer gözü de göç edeceği ebedi yurda bakacaktır. Böylece insanoğlu  ‘Dünya fani, ahret baki’ gerçeği ile yüzleşmiş olur.  Madem öyle, ecel kapıya dayanmadan fani olana değil,  baki olana talip olmak gerekir.  Hem fani olandan kim ne bulmuş ki bizde bulalım. Baksanıza yaşadığımız şu dünya sathında hangi tür nesne varsa bir bakıyorsun bize ancak bir yere kadar fayda temin sağlayabiliyor, sonrası malum ecel kapıya dayandığında tüm faydalandığımız kazanımları geride bırakıp kara toprağa sadece beyaz kefenimizi götürebilmekteyiz. Dostlarımız ise sadece mezara kadar gelebilmekte,  ondan ötesi bilgimizin dışında zaten.  Neyse ki toprak zengin fakir ayırd etmeden herkese eşit muamele etmekte. Yani zengini de fakiri de bir tutup yok etmekte. Peki,  yok olan veya çürüyen sadece bedenler mi,  elbet kıyamet günü geldiğinde buna dünya ve dünya içindekilerde dâhil olacak. Ruh ise her daim varlığını sonsuzluğa adayıp baki kalacaktır. Bir başka ifadeyle beden yaratılış gereği toprağa meyilli iken ruh ise melekût âlemine meyillidir.  İşte var olmak ve yok olmanın bu dünyada ve öteki âlemde karşılığı nedir diye sual edildiğinde cevaben; beden ve ruhtur dersek doğru cevaplandırmış sayılırız. Çünkü ruh bu dünyada sadece konuk olduğu bedene soluk olmak için vardır, can bedenden çıktığında ise berzah âleminde kendini beklemeye alacaktır. Ta ki sur üflenip kıyamet koptuğunda tekrar ait olduğu bedene rücu edip birlikte dirilişe geçeceklerdir. Öyle anlaşılıyor ki, beden tek başına bir anlam ifade etmiyor, ruh varsa beden var demektir, yoksa bir hiçtir. Unutmayalım ki asıl maharet ruhtadır, o halde ha gayret deyip ruha kuvvet vermek gerekir. Aksi halde ne dünyada ne de ahirette huzur buluruz.
           Fethedilecek tek kale varsa o da kendimiz. Bunun yolu da malum, ruhumuzu kuvvetlendirmekten geçiyor. Hele ruh kuvvet bulmaya bir görsün  'Kesretten vahdete'  yol almak çok daha kolay olacaktır. Ama nasıl?  Hani bir yerden bir yere göç ettiğimizde mutlaka bir rehbere ihtiyaç duyarız ya, aynen öyle de ruhu kuvvetlendirmek içinde mutlaka takviye güç diyebileceğimiz ilmiyle amil olmuş rabbani âlimlerin kılavuzluğuna ihtiyaç vardır. Buna mecburuz da. Çünkü yol bilenle ancak kat edilebiliyor. Kılavuzsuz yola çıkanın çok önceden hangi risklerle karşılaşacağını kestirmesi çok zordur. Her an karşısına haramiler çıkabilir. İşte bu noktada rabbani âlimler insanlığın ruhi susuzluğunu giderecek ışık fenerleri olurken, haramilerde tam aksine ruh karartıcılar olarak insanlığın karşısına çıkmakta.
           Bilhassa ahiret yolculuğunda dikkat edeceğimiz hususlardan olmazsa olmaz diyebileceğimiz şart tek başına yola koyulmamaktır. Aksi halde çobansız sürüyü kurt kapacağı muhakkak. Mutlaka bir mürşid rehberliğinde yola koyulmak gerekir ki,  yolda kurda kuşa yem olunmasın. Hani derler ya, danışan dağı aşmış, danışmayan düz yolda şaşmış, aynen öylede pusulasız yola çıkanın şaşa kalacağı muhakkak. İşte Yunus duymuştu ki Anadolu insanı akın akın habire dergâhlara akıyor. Yunus’un elbette ki bu duyuma kayıtsız kalması düşünülemezdi. Tabii Yunus sorup soruşturur sonunda Tekkenin yolunu bulur da.  Ancak   dergahta   kendisine “Buğday mı istersin, himmeti mi” denildiğinde buğdayı tecih edecektir.  Ta ki bu tutumu buğdayı yüklenip ileride bir mağarada ruhuyla başbaşa kaldığı ana dek sürecektir. Derken büyük bir pişmanlık duygu içerisinde tekrar dergahın kapısına dayanacaktır.  Şeyh bu kez “Himmet vermek bizden geçmiştir, senin artık nasibin Sakarya illerinde Tabduk Emre’nin elindedir, var git onun kapısına” diyecektir.  Gerçekten de işaret edilen yeri bulduğunda “Senin dergâhına eğri odun yaraşamaz” derecede gönlü Tabduk’la çağlayıp ruhunun susuzluğu giderilir de. Keza Mevlana’da arayışa koyulduğunda ‘hamdım, piştim, yandım’ diye özetlenebilecek üç aşamada gönlü Şems-i Tebrizi ile çağlayıp böylece ruhunun susuzluğu giderilmiş olur. 
       Peki, Yunus, Mevlana iyi hoşta, bu arada günümüz insanının ruhi susuzluğu nasıl giderilebilir ki? Takdir edersiniz ki bu soruya cevap vermek pekte kolay olmasa gerektir. Çünkü cevaptan çok günümüz insanının her şeyden önce tasavvufa olan olumsuz ön yargılarının kırılmasının yanı sıra birde ikna edilmesi gerekir. İşte bu ikisinden birinin gerçekleşmediği müddetçe ruhun susuzluğunu gidermekten dem vurmak abesle iştigal olacaktır. Düşünsenize tarihten bugüne Müslüman toplumların geçirdiği onca tasavvufi engin birikime rağmen günümüzde bir bakıyorsun  ‘ruhun susuzluğunu gidermekte neymiş’ denilip tasavvufi hayatla alay edilebiliyor. Nitekim bir adam çıka gelip günümüz insanına  “falanca adam velidir”  dese hemen şüphe gözüyle bakılıp git işine denilecektir. Ya da bunun tam tersine biride çıka gelip  ‘falanca adam hırsız, üçkâğıtçı, zalimdir’ dediğinde hemen sorgusuz sualsiz tasdik edilip beraber çekiştireceklerdir. Aslında güler misin ağlar mısın bilinmez ama geldiğimiz nokta bize tamda eksen kaymanın ne demek olduğunu gösteriyor. Öyle bir eksen kaymasına uğramışız ki,  değerlerimiz altüst durumda.  Baksanıza Ariflerin bir zamanlar dillendirdiği  “Her gördüğünü Hızır bil,  her geceyi Kadir bil” öğüdü yerine şimdilerde  “Her gördüğünü üçkâğıtçı bil, her geceyi zifiri karanlık gör” şeklinde bir sapkın anlayışı öğüt edinir olduk. Doğrusu bu durumumuza şaşmamak elde değil.  Hadi bizim kendi içimizde ki çelişkilerimiz neyse de ya elin adamı bize ders vermeye kalkıp da “Sizin ceddiniz eskiden Allah, Peygamber, Sahabe ve Evliya sohbeti yapanları baş tacı yapardı, kıraathanelerini ise okuma haneleri olarak bilirdi, sizler ise şimdi başka başka tellerden çalıyorsunuz” diye hatırlatmada bulunursa asıl o zaman neydeyiz biz. Her halde utancımızdan küplere binip şaşkın ördek oluruz gibi. Nasıl şaşkın ördek olmayalım ki, gerçektende her halimiz gayet net ortada gözüküyor. Baksanıza geleneksel çay ocaklarımızı bile kahvehane ismiyle değil  ‘cafe‘  ismiyle anılmakta,  üstelik birahane ve kumarhaneye dönüştürülmüş bile.
         İşte bu tür nahoş manzaraları görünce ister istemez dedelerimizin bir zamanlar bize anlattıkları   “Hani nerede o eski yaren meclislerinde ki o sohbet halkaları, hani nerede o eski çay ocaklarında “Doldur sofi çay doldur, Allah dede çay doldur” tekerlemelerini daha çok mumla arar olacağız demektir.  Şimdi gel de böyle bir ortamda ruhi susuzluğu giderecek kaynaklardan bahset, hiç kimsenin bizi kaale almayacağı malum.  Artık öyle bir zamandayız ki günümüzde bir evliyanın paçasından keramet aksa, kimse buna inanmayacaktır. İşte Cüneyd-i Bağdadi (k.s)  bu gerçeği ta kendi yaşadığı dönemden görmüş olsa gerek ki  ''Kim bu taifeden (Tarikat-ı âliyye’ye inanan) birine rastlarsa, söyleyin bana da dua etsin''  deme talebinde bulunmuştur.. Artık öyle bir noktaya gelmişiz ki;  bırakın bir mürşide bağlanmaktan söz etmeyi, bu zamanda bir insan tarikata inanması bile keramettir dersek yeridir. Birde bu insanın bu zamanda bir Evliyaullahı kabul ettiğini düşünün o insanda artık bir takım melekelerin nuraniyet kesb edeceği muhakkak. Zira Seyyid Abdülhakim el Hüseyni (k.s) bu meyanda şöyle der:  ''Biz her geleni tarikata kabul ediyoruz. Aslında her gelen tarikata alınmaz. Ama zaman o zaman değil, aynısını yapsak tarikatta bir kişi kalmaz. Her ne olursa olsun yeter ki bu halkaya girsin, belki kurtulur.”  Mesela Mahmud Efendi Hz.leri her geleni tarikata almamakta, en azından sarık cübbe giyme gibi kaideler getirmekte,  ama tarikata alanlarında hakkını teslim etmekte. Nitekim Gavs-ı Sani (k.s) hakkında söylediği şu söz çok meşhurdur, der ki: “O bir okyanustur herkesi içine alır.”  Bu söylenilmiş sözü Gavs-ı Sani (k.s)’e aktardıklarında tebessümle şöyle der: “O bir sarraftır sadece altınları alır.”
         Keza Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri de; ''Zaman tarikat zamanı değil, iman kurtarma zamanıdır'' derken bazılarının sandığı gibi tarikatı inkâr manasına değil tamda yukarıda Gavs-ı Bilvanis (k.s)’ın işaret ettiği ümmetin kurtuluşuna yönelik söylenilmiş bir sözdür bu.  Zira günümüz Mürşid-i Kamillerin irşad faaliyetleri de bu kanayan yaraya neşter vurup bu doğrultuda iman kurtarmaya yönelik faaliyetlerdir. Kaldı ki,  Arif Sehreverdi ve Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) gibi zatlar bu hususta hükmünü şöyle ortaya koymuşlardır; ''Kim şeriatı tutup tarikatı bırakırsa fasık, kim tarikatı tutup şeriatı bırakırsa zındıktır.''
         Evet, kim ne derse desin şeriat ve tarikat iç ve dış gibidir. Her kim 'Seyr-i süluk'  yolunda içi ve dışı bir olur, bilniz ki o kişi marifet ve hakikat mertebelerine erişecek demektir. Şimdi sormak gerekir,  'Seyr-i süluk'  idmanı bugün değilse peki ne zaman? Doğrusu şudur ki, bunun bizatihi idmanını veren zatlar 'Seyr-i süluk' yolunun kesintisiz bir şekilde kıyamete kadar varlığını devam ettireceğini müjdelemişlerdir. Bir takım aklı evveller söylemlerinde inat ede dursun,  yine de bize bu noktada onları uyarmak düşer. Tabii uyarma derken; “Allah (c.c.) bir kulunu kendine düşman edecekse önce velisine düşman edermiş” hatırlatmasını kast ediyoruz. Şüphesiz Allah’ın hazinesi boldur,  her devirde Gavs’lar tükenmeyeceği gibi Evliyaullah’da tükenmez. Dolayısıyla kıyamete kadar hep var olacaklardır. Yok, şu kadar okudum,  yok şu kadar kitap yazdım, yok şunca ilmim var gibi sözler hep birer kibirlenme ve böbürlenmenin varlığını gösteren alametlerdir. Oysa sözlerin biri bin parça olarak sunulduğu bir ortamda okuduğunu ve yazdığını hayatına tatbik edemiyorsan tüm bunlar ne işe yarar ki. Şu iyi bilinsin ki yaşanmayan her bir söz kurumuş meşe odunu gibidir, yandığında çatırdayarak ses verir ama özünde aslında hiçbir şey yok demektir. Bakınız Allah (c.c.) Süleyman (a.s)'a ilim verdi, ama ardından hikmette verdi. Çünkü hikmeti olmayan ilim sahibi, şeytanın maskarası  (oyuncağı) olmaktan asla kurutulamayacaktır.  Hikmetle şereflenen akıl sahiplerinin hem dimağları nurdur, hem de kalpleri.  Şimdi gel de böylesi Allah dostlarının eşiğini aşındırma. Nasıl ki parası olmayan bir evlat babasına ya da çocuksa annesine koşuyorsa,  bunalım içerisinde kıvranan insanlığın eninde sonunda Allah dostlarının Mevlana’ca “Ne olursan ol yine gel”  çağrısına icabet edeceklerine inancımız tamdır elbet. Bakın Habeb-i Acemi’nin faizci olması hasebiyle çocuklar onu gördüklerinde:
        ''- Kaçın, kaçın ribahor (faiz yiyen) geliyor'' diye etrafa kaçarlarmış hep. Ne zaman ki, faiz yiyen Habebi Acemi, Hasan-ı Basri'nin dergâhına yönelir, işte o zaman kurtuluşa erenlerden olur. Şimdi daha anlıyoruz ki, meğer İmam-ı Gazali Hz.lerinin ''Dünyanın halini enbiyanın ve evliyanın sırrı ile anladım'' demesi boşa söylenilmiş bir söz değilmiş. Düşünsenize İmam-ı Gazali gibi büyük bir ilim sahibi zat bile tasavvuf’a girmeden önce tarikatı inkâr edip kabul etmeyenlerdenmiş. Ta ki ruhunda fırtınalar esip Ebû Ali-i Fârmedi (k.s)'nin dizinin dibinde diz çöktüğünde ancak o zaman tasavvufun lezzetini tadacaktır.  İşte veli tadını ruhunda hissetmek bu ya,  bu tadı almadan öyle anlaşılıyor ki Nebi tadını tam manasıyla yüreğimize işlemek pek kolay olmayabiliyor, belki sadece dille hissettik deriz ama sonuçta bu his dilde kalıp kalbe inmeyecektir. Dolayısıyla azdan çoğa tüm sevgi kademelerinden geçmek gerekir ki gerçek manada Allah ve Peygamber sevgisini yüreğimizde hissedebilelim.  Bu arada teşbihte hata olmasın, malumunuz minarenin şerefesine tepeden atlanarak varılmaz, illa ki basamak basamak merdivenlerden adımlayarak varılmakta. Aynen öyle de Allah’a ulaşmak içinde ilk önce fena-fil ihvan,  akabinde fena-fi’ş şeyh, sonra fena-fi’r-resul, sonrasında ise fena-fillâh olmak gerekir.  Zaten fena-fillâh makamına erişince de en nihayetinde beka-billâh makamı da beraberinde gelecektir. Öyle anlaşılıyor ki, mürşid-i kâmiller hak ve hakikat yolunda sadece kılavuz olmayıp aynı zamanda basamaktırlar. Dikkat edin Hak dostları için basamak diyoruz, asla gaye demiyoruz. Çünkü onlar gaye değil vasıtadırlar. İşte bu nedenle mürşid-i kâmiller hak ve hakikat yolunda asla benlik davası gütmezler. Madem öyle,  onların yolunu yol bilip bu kutsi yolda paspas olmak gerekir. Paspas ya da eşik olmadan hakka vasıl olunmaz. İlla ki hak ve hakikat kapısında eşik olmalı ki hem nefsimizi ıslah edebilelim hem kalbimizi kirlerden arındırıp tasfiye edebilelim. Nitekim İmam-ı Gazali bu hususta: ''Herkesin nefis ilmini bilmesi, nefsini tezkiye etmesi farz-ı ayındır'' beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir. Ancak gel gör ki, zamanımızda kendini bilge sanan pek çok profesörlerimiz nefsi terbiyeyi bırakmış farzı kifaye ilmine odaklanmışlardır. Elbette ki akademik eğitim vermek, vaaz-ı nasihatte bulunmak konferanslar tertip etmek,  paneller düzenlemek tebliğ açısından kayda değer faaliyetlerdir, küçümsemiyoruz, ama nefis ilmini ihmal edip sırf bunlarla ömür tüketiliyorsa tüm bu faaliyetlerin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Bakınız Yüce Allah (c.c.) ''Ben insanları bana ibadet etsinler diye yarattım'' diye beyan buyurmakta. Hâşâ Allah'ın ibadete mi ihtiyacı var,  elbette ki yok,  bilakis bizim ihtiyacımız olduğu için bana ibadet edin buyurmakta.  Bilindiği üzere kalp ilmi Yüce Allah’a hakiki manada kul olmakla ve itaat etmekle elde edilebiliyor, bunun dışında fakülte bitirmekle, doktora tamamlamakla kalp ilminin kazanılması. İmkânsızdır. Değil bir doktora bin doktora bitirsek bile ilim meyve vermedikten sonra bitirilen o doktoranın ne ehemmiyeti olabilir ki.  Sadece etiket sahibi oluruz, ama münevver olamayız. Zaten her etiket sahibi münevver olsaydı ilk önce bir eli yağda bir eli balda şan şöhret sahibi ünlüler olurdu. Oysa münevverlik şan şöhret kazanmakla elde edilemez, kaldı ki şöhrette afet vardır. Mutlaka hem iç aydınlanmaya hem dış aydınlanmaya ihtiyaç vardır. İhtiyaçlar tamamlandığında işte o zaman münevver olmayı hak ettin demektir. Nitekim Gavs-ı Bilvanisi (k.s) bu hususta “İrşad olmayan irşad edemez” buyurmuşlardır. Bu demektir ki, gerçek manada aydınlanamayanlar insanları aydınlatamaz demektir.  Elbette ki insanları aydınlatamayacaklardır, zira İmam-ı Şerani Hz.leri bu hususta şöyle der: ''İnsanların çoğu ilim ezberliyor, ama amel etmiyor.''  Tabii profesörlerimizin pek çoğu amel etmeyince de hiç kusura bakmasınlar,  Resullûllah (s.a.v)’in beyan buyurduğu  ''Kişi kendi ilmiyle amel etmedikçe âlim olamaz''  gerçeği ile yüzleşeceklerdir. Şayet gerçekten Zekri (r.a.)’ın ''Ehli tasavvuf ile birleşmeyen âlim katıksız ekmek gibidir''  beyan buyurduğu uyarıyı dikkate alsalardı hiç kuşkusuz hem kendilerini hem de etrafını aydınlatmış olacaklardı. 
          Bakın, Davudi Tahi Hazretleri, bir gün gayb âleminden;  
         '' Dünya fani, ahiret beka yurdu'' diye bir ses işittiğinde can evinden vurulur adeta. Düşünsenize kendisi yirmi küsur yıl İmam-ı Azam'a talebelik edip ilim tahsil görmüş biri olarak bir bakıyorsun o ana kadar kılı kıpırdamamış, ama gaipten bir ses işittiğinde bu kez kendinden geçebiliyor. İlginçtir talebenin başına gelen üstadı İmam-ı Azam’ın başına da gelecektir. Nasıl mı? Hiç kuşkusuz o da Cafer-i Sadık Hz.lerini gördüğünde can evinden vurulacaktır. Ve tarihe şöyle not düşecektir: ''Şayet onu son iki yılımda görmeseydim Numan helak olurdu.'' (Bkz. İslam’da Fıkhı Mezhepler, Tarihi Muhammed Ebu Zehra Cilt 2 sahife:95)
         İşte,  yukarıda verilen örneklerden hareketle diyebiliriz ki, insanoğlu dünyaya geldiğinde ya irşad eden olmalı ya da irşad edicinin elinde aydınlanmalı ki hayat bulabilsin. Üçüncü durumda asla olmamalı. Öyle ya, dünyaya gelmişsin ama ne mürşit (aydınlatan) olabilmişsin ne de mürit (aydınlanan),  bu demektir ki bu dünyaya boşa gelmişsin, yani ortada bir hiçsin demektir. Ki, tabiat asla boşluk kabul etmez.  Dedik ya, ya aydınlatan olmalı ya da aydınlanan. Bu ikilinin dışında olunsa olunsa ancak ahmak olunur. Şu bir gerçek;  şayet aydınlanma diye bir derdimiz ve davamız yoksa biliniz ki şu saray sandığımız dünya bahçesinde otlayan develerden hiçbir farkımız kalmayacaktır. Bir adam düşünün ki güya Hac farizasını yerine getirmek için Hacca gitmiş ama, bir bakıyorsun Kâbe etrafı onda tavaf yaparken kendi kendine  “şu halime bakar mısınız herkes köyde ekin biçerken bende gelmiş burada avare avare habire Kâbe duvarı etrafında dolanıyorum” diye hayıflansa elbette ki dünya sarayının bahçesinde otlayan deveden farkı olmayacaktır. Şimdi gel de böylesi tiplere üçüncü tip şahıslar denmesin, ne mümkün. Zaten elimizden bu tipler için Allah ıslah etsin demekten başka bir şey gelmezde. Başka ne diyelim,  işte görüyorsunuz bir insan irşad olmayınca Kâbe’de tavaf yapsa da salih amel çıkmıyor.  Keza irşad edicilikte öyle, yani “Şeyhinel kamilil mükemmil-Nefsini ıslah etmiş zatında mükemmel'' sıfatına haiz olmadan irşad eden zat (aydınlatan) olunamıyor.  Bazıları da var ki tüm bu hakikatleri ört bas etmek için İslam’ı sadece akıldan ibaret gösterip işi sulandırmaya kalkışabiliyor. Şayet kast ettikleri akıl mantık yürütmeye yönelik bir akılsa bilsinler ki daha ilk baştan davayı çoktan kaybetmiş oldular bile. Oysa gözden kaçırdıkları bir husus şu ki, İslam’da kast edilen akıl içine ruh üflenmiş akıldır. Ki;  bu akıl akl-ı selim olarak karşılık bulur. Elbette ki; falancanın veya bir filozofun aklı değildir,  bilakis vahye teslim olmuş akıldır bu.
         Bakınız Sahabenin ilahi idrak aklı, yani akl-ı selim farları sürekli açık olduğu içindir Müberra Dinimiz dal budak salıp cihanı sarabilmiştir. Çünkü Ashab-ı Kiram Allah Resulünün dizinin dibinde soluklamakla akl-ı selimlik kazanmıştı.  Elbette ki dinimiz neşvü nema bulup dalga dalga cihana yayılacaktır. İşte irşad budur.
          Sahabeden sonra irşad misyonunu Evliyaullah üstlenmiş olduğundan şimdi diz çökme sırası bizdedir. Buna mecburuz da. Aksi takdirde ilahi idrakimiz kapalı kalır.  Böylece kendi kendimizi irşat dairesinden soyutlamış oluruz. Oysa ihlâs, samimiyet ve büyük bir teslimiyetle irşad halkasına kendimizi atıvermiş olsak bir anda karanlık dünyamız aydınlanıverecektir. Nasıl ki sahabe döneminde her kim Peygamberimize peygamber gözüyle değil de Ebu Cehil varı Abdullah’ın yetimi gözüyle baktığında irşad olamadıysa aynen günümüzde de her kim Gönül Sultanlarına Allah’ın dostu gözüyle değil de başında sarık, sırtında cübbe sıradan biriymiş gözüyle bakıyorsa biliniz ki o kişi ahiret yolunda irşad olamayacaktır demektir. Bilindiği üzere Enbiya silsilesi Peygamberimiz (s.a.v)’in Hatemü'l Enbiya olmasıyla birlikte son bulmuştur. Derken bu irşad meşalesi sırasıyla Sahabeyi Kiram, Tabiin ve Evliya zinciri halkası yoluyla bugünlere gelebilmiştir. Ve bu irşad zincirinin kıyamete dek devam edeceğine inancımız tam da. Çünkü her ne kadar Peygamber kapısı kapansa da evliya kapısı her daim açık olacaktır. Nitekim şöyle evliya halkalarına baktığımızda Abdülkadir Geylani (k.s), Şah-ı Nakşibendî (k.s), Mevlânâ Hâlid-i Zülcenaheyn (k.s), Ahmed’el Rufai (k.s), Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi (k.s) ve Hz. Mevlana gibi büyük evliyaların varlığını görüyoruz. Varlıklarını nasıl görmeyelim ki, bikere onlar ilmiyle amil kâmil insanlardır, elbette ki varlıklarını hissettireceklerdir.  Şu da bir gerçek varlıklarını yok sayıp zahirlerine dokunan (aleyhlerinde bulunan, münkirlik yapan)  helak olurken,   varlıklarını var kabul edip gönüllerine girmeye çalışanlarda hiç kuşku yoktur ki felah bulacaklardır. Nitekim Yüce Allah (c.c) ''Benim dostlarıma savaş açana savaş açarım'' buyurmakta (hadisi kutsi). Her ne kadar Allah dostları, kınından çıkmayan kılıç gibi duruş sergileseler de maalesef bir kısım sapkın insanlar (münkirler kınlarına dokunmaktan geri duramadıkları içindir bir şekilde belasını bulup kendi kendisinin mahvına sebep olabiliyor. Böylece kendi kazdıkları kuyuya kendileri düşmekteler. O halde bize düşen Allah dostlarına dost olmaktır. Dost olalım ki,  belasını bulanlardan değil, Mevlasını bulanlardan olalım
.     Velhasıl, İmam-ı Rabbani (k.s)  arayış içerisinde olan insanlığa   ''Ne mutlu murad bir mürşit bulabilene''  diye ümit aşılarken,  İmam-ı Gazali Hz.leri de  ''Dünya halini enbiyanın ve evliyanın sırrı ile anladım (İhya-u ulumiddin 3. cilt sah. 500)” diyerekten ‘Ya Baki entel Baki’  huşusuyla ötelere yol almamızı teşvik etmekte. 
          http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3174/dunya-fani-ahiret-baki.html   
                   
        ŞERİAT, TARİKAT, MARİFET VE HAKİKAT
            
        Yunus ne güzel ifade etmiş şeriat ve tarikatı:
         ''Şeriat, tarikat yoldur varana
          Hakikat meyvesi andan içeri''
        İşte Yunus'un deyişlerinden de anlaşıldığı üzere tarikat bir yoldur. Öyle ki; Allah'a ulaştıran bir yoldur. Ancak Allah'a ulaşmada gerek şeriat olsun gerekse tarikat olsun gaye değil sadece vasıtadır. Şayet vasıtalar gayeleştirilirse Allah'a ulaşmak bir yana küfre düşme tehlikesi söz konusudur.
       Bakınız, Allah Resulü (s.a.v.) İslam nedir sorusuna ne buyurmuş:
      -Namaz, Oruç, Zekât, Hac ve Kelimeyi şehadet'' diye beyan buyurmuştur. İman nedir sualine ise:
      -Allah’a, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, Ahrete ve Kadere (Hayır ve şerrin Allah'ta geldiğine inanmak) iman etmek'' diye beyan buyurmuşlardır. Yine Peygamberimize (s.a.v) ihsan nedir diye sual edildiğinde de:
        -Allah’ı görüyormuşsun gibi ibadet etmendir. Zira her ne kadar sen O'nu görmesen de, O seni muhakkak görür'' beyan buyurarak tasavvufa işaret etmiştir. Anlaşılan o ki, tasavvuf ihsan demektir.       
      Tekrar sual edildiğinde;
       -Ya Resulullah madem öyle bize birazda kıyametten bahset.
        Allah Resulü (s.a.v.):
         -Bu meselede sorulan, sorandan daha âlim değil diye cevap verir.
         Keza bu kez:
         -O halde kıyamet alametleri nelerdir diye sual tevdi edildiğinde ise;
       Allah Resulü (s.a.v.):
        -Cariyenin kendi sahibesini doğurması, yalın ayak, çıplak ve yoksul koyun çobanlarının bina yapmakta birbirleriyle yarış ettiklerini görmendir diye karşılık verir.
      Derken sualleri soran gittikten sonra, Allah Resulü yanında duran sahabeden Ömer İbnu'l Hattab'a dönerek:
         -Ya Ömer! O sual soranın kim olduğunu biliyor musun?
         Hz. Ömer (r.a):
        -Allah ve Resulü bilir der.
         Allah Resulü bunun üzerine tebessümle:
          -O Cibril’dir. Size dininizi öğretmeye gelmiş buyurdular.
         İşte yukarıda karşılıklı soru cevap ilişkisinden çıkaracağımız ders şudur ki: her şey ''İman-İslâm-ihsan'' gerçeğinde gizlidir.
        Bir insan düşünün ki, şayet o insanda iman ve İslâm olur da, ihsan olmazsa bu üçlü sacayağının eksik kalacağı muhakkak.  Nitekim İhsan sacayağının gereği olarak öyle Allah'a ibadet edeceksin ki; O'nu görür gibi ibadet edebilesin. Ki; bu hal binlerce insandan belki bir kişiye nasip olacak bir durumdur.
       Peki ya İslam ve iman? Malum, İslam itaat ve ibadet kapsamında değer kazanırken, iman ise hem nur hem de kuvvet kaynağı olarak değer kazanacaktır.
         Evet, Allah'a görür gibi amel etmek tasavvufi hayatın ta kendisidir. Kelimenin tam anlamıyla; İslam-İman-İhsan üçlü sacayağı Allah'a ulaşmak için sıçrama vasıtalarıdır. Zaten Cümle meşayih İslam, İman ve İhsan ölçüsünce hareket etmişlerdir. Bilhassa tarikattan maksat ise Allah’ın rızasını kazanmak ve O'na vasıl olmaktan başka bir şey değildir. Zira  Hünkâr Hacı Bektaşi Veli'nin işaret ettiği, yani Allah'a (c.c.) vasıl olmada dört kapı sırasıyla şudur:
          - Şeriat
          - Tarikat
          - Marifet
          -Hakikat’tir.
        Anlaşılan odur ki; bu söz konusu mertebeleri aşmadan Allah Resulü'nün (s.a.v.) tarif ettiği ihsan (tasavvuf) mertebesini idrak etmek mümkün gözükmüyor. Onun için Allah dostları tasavvuf ilminin kal (söz) ilmi olmayıp hal (yaşayarak idrak edebilecek) ilmi olduğunu beyan buyurmuşlardır. Madem öyle, şimdi tam da tarikat hakkında hükmümüzü Allah'ı görür gibi ibadet etmenin adıdır dersek yeridir. Ki, bunu ancak yaşayan bilir, yaşamayansa sadece kabuğu ile oyalamaktır deriz. Nitekim bu durumu örneklendirdiğimizde tıpkı balı tadanla tatmayan arasındaki fark gibi bir gerçekle yüzleşiriz.
        Peki ya Şeriat?  Malumunuz Şeriat'ın lügat manası dinin zahiri (çıplak) manasını bünyesinde taşıyan kurallar manzumesi olup bu bir anlamda İslam'ın zahiri hükmü manasına gelen bir kavramdır. Yani şeriat daha çok zahire hükmetmektedir. Böylece bu tanımlardan hareketle dinin zahiri uygulama yönünü idrak etmiş oluruz. Ancak dinimizin zahiri veçhesini kavrayabilmek için İslami ilimleri tahsil etmemiz de gerekiyor. Çünkü İslam’ın on iki ilim başlık altında incelenen tüm dallar şeriatın zahiri veçhesini oluşturmaktadır. Misal mi? İşte tefsir, kıraat, hadis, fıkıh, kelam, mantık, siyer, sarf, nahiv, belagat ve mezhepler tarihi gibi bir dizi ilimler şeriatın zahiri yönünü ortaya koyan tipik göstergeleridir zaten.
       Anlaşılan o ki; Hakk'a giden yolda şeriat, tarikat, marifet ve hakikat basamaklarını ‘İslam-İman-ihlâs’ üçlü eksenine göre yaşadıkça aşılabiliyor. Her ulvi basamağı aşmak için de:
       - İlmel yakin (Zahiri ilimler)
       - Aynel yakin (Gözleme dayalı ilim)
       - Hakkel yakin (Bizatihi hissedilen ve yaşanılan ilim) basamakların bir bir geçmek gerekiyor. Mesela elmayı tarif etmek ilmel yakindir, elmayı gözlemlemek aynel yakin, elmayı bizatihi ısırıp tadına varmak ise hakkel yakin halidir. Derken bütün bu mertebeler İslam’ın ışığında yerli yerine oturur da. Zira Kur'an'ı Muciz'ül Beyan ve Sünnet-i Seniye İslam'ın en temel iki kaynağıdır. Zaten kaynağını Kur'an ve hadisten almayan her oluşum yıkılmaya mahkûmdur. Nitekim Hazreti Mevlana’nın; ''Bir ayağımız sımsıkı şeriatta, bir ayağımızla dolaşırız yetmiş iki milleti pergel gibi''  diye buyurması bu gerçeğe işarettir. Hiç kuşkusuz her şeyin başında şeriat vardır.  Şayet tüm bu kavramları bir arada düşündüğümüzde şeriat İslam’ın dış gözü, tarikat ise iç gözü mesabesindedir. Dış ve iç gözün birleşmesiyle de marifet doğar. Marifet meyvesinin kemale ermesi sonucunda da Hakikat zuhur eder. İşte bundan dolayıdır ki, Arif Sehreverdi ve Bayezîd-ı Bistâmî (k.s) gibi büyük zatlar; “Kim şeriatı tutup tarikatı bırakırsa fasık, kim de tarikatı tutup şeriatı bırakırsa zındıktır” buyurmuşlardır. Malum İmam-ı Rabbani (k.s.)’de kendi döneminde yaşanan şeriat ve tarikat tartışmalarına açıklık getirerek her iki kavramın etle tırnak misali birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini, bilakis iç ve dış yüzün bir bütün olduğunu beyan etmişlerdir. Böylece kendi döneminde getirdiği bu müthiş açıklamalarla tarikat ve şeriat çekişmelerine son vermiştir. Ki;  İmam-ı Rabbani Hz.leri iki bin yılının (Hicri ikinci binin) müceddidi bir âlimdir. Besbelli ki kendisine Müceddid-i El Fisâni denmesi boşa değilmiş.  Kaldı ki,  O aynı zamanda dine sokulmaya çalışılan bidatlara geçit vermeyen zatta.
         Şu bir gerçek; ehlisünnet yolundan ilerleyen Tarikat-ı Âliyyeler ilhamını Kur'an ve sünnetten almaktalar. Kur'an ışığında en mükemmel yaşayış örneğini hiç kuşkusuz Allah Resulü göstermiştir. O'nun hayat tarzı Kur'an ahlakıydı. Bundan hareketle Şah-ı Nakşibend (k.s.)'e:
        -Sizin tarikatınız nedir '' diye sorduklarında cevaben:
          -Bizim yolumuz edeptir'' buyurmuşlardır.
          Bir daha sorduklarında ise:
          -Sünnetleri ihya etmek ve bid'atlardan kaçınmaktır cevabını vermişlerdir. Hatta bu veciz sözlere ilaveten;
          ''Her kim ki bunu işler bizim tarikimizdendir'' diye buyurur da (Bkz. Edeble Varış, Lütufla Dönüş. İsmail Çetin. S. 72).
         Şu da var ki; Allah Resulü (s.a.v.), Allah'ı görür gibi ibadet etme tatbikatını (İhsan-tasavvuf) başta Hz. Ebu Bekir-i Sıddık (r.a) olmak üzere sırasıyla Hz. Öme (r.a), Hz. Osman (r.a)  ve Hz. Ali (k.v)’in meşreblerine uygun tatbikini öğretmişte. Dolayısıyla bu manada en büyük kılavuz (rehber-mürşid) Peygamberimiz (s.a.v.) olmuştur. Hz. Ebu Bekir (r.a) meşrebi icabı, Allah'a ulaşmada hafi (gizli) zikri esas almıştır. Bu nedenle gizli zikri tatbik eden tarikatlar Sıddık-ı Ekber (r.a.)’ı örnek almışlardır. Hz. Ali (k.v)’de ise coşkunluk mizacı ağır bastığı içindir Allah Resulü ona da cehri (sesli) zikri telkin edip bu yönde terbiye etmiştir. Sonrası malum cehri zikri uygulayan Kadiri, Rufaî gibi tarikatlar da kendilerine Hz. Ali (k.v.)’i örnek alacaklardır.  Her ne kadar Allah'a giden yollar görünürde farklı güzergâhlarda boy gösterse de aslında varacakları noktada tevhid gerçeğinde buluşmak vardır.
       Malumunuz herhangi bir tarikatın tarikat olabilmesi için, Peygamberimizden başlayarak günümüze kadar uzanan altın halkası, yani dayanacağı silsile-i şerifesi olması gerekir. Bu bir nöbet devri daimi gibi bir şeydir. Bu yüzden hak yolunda ilerleyen bir tarikatın sürekli devri daimliğini sürdürebilecek meşayih halkasının varlığını ortaya koyması icab eder. Yok eğer bir şeyh kendisinden sonra (teslim edeceği) şeyh bırakmamışsa, o tarikatın nisbeti kesilmiş demektir. Nitekim pek çok tarikatlar tarihin belli dönemlerine kadar nisbetlerini ve şecerelerini devam ettirebilmişler de. Fakat daha sonraki evrelerde bir kısım tasavvufi yollar nisbetlerini devam ettiremedikleri içindir silinip gitmişlerdir. İşte ehlisünnet bir tarikatın en belirgin vasfı izlediği yolun devamının göstergesi diyebileceğimiz yaşayan bir diri şeyhin varlığı ile anlaşılır. Yaşayan bir şeyhin hakiki mi, yoksa sahte mi olduğunu anlamak için de, kendisinden önce el aldığı şeyhin silsilesi olup olmadığına bakmalı, hatta daha da derinlemesine inip Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali'ye uzanan silsileyi meşayih'in zincirinin varlığını görmek icap eder. Hatta bunla da yetinmeyip yaşayan bir şeyhin Kur'an ve Sünnet-i Seniye'ye uygun yaşayıp yaşamadığına hatta hem zahiri ilimleri hem de batını ilimleri bitirip bitirmediğine bakmak gerekir. Aksi takdirde halifelik icazeti alması hayalden öte bir anlam taşımaz. Mesela Mevlana Halid-i Zülcenaheyn (k.s.)’e gelen halkada aşağı yukarı tüm Nakşibendî tarikatının kolları Mevlana Halid'de birleştikleri bir hakikat. Yeter ki Nakşibendî tarikatının birçok kollarının halkasını oluşturan zincirlerinde kopukluk olmasın bu halkanın her bir dalında dizili pek çok tarikat kolunun yoluna devam edeceği aşikârdır. Şayet bir mürit intisap ettiği şeyhi halife bırakmadan bu dünyadan göç ettiyse dünyanın sonu değil ya, hemen başka bir kolun hayatta yaşayan diri bir mürşidine intisap etmesinde fayda vardır. Çünkü şeyhsiz tarikat devam edemez, ısrarla devam ettirilmeye çalışılırsa, o tarikat sembolik olmaktan öte bir anlam ifade etmez. Mutlaka yeni bir kılavuza ihtiyaç vardır. Şeyhsiz yola çıkanın pek çok engellerle karşılaşılacağı muhakkak. Dolayısıyla Allah'a giden yolda karşılaşacağı bir takım hallerin rahmani mi yoksa şeytani mi olduğunu idrak etmesi çok zor olacaktır. Yani sapla samanı karıştırmak an meselesi diyebiliriz. Şöyle ki; kendine ayan olan bir takım haller zuhur ettiğinde, o hallerin rahmani sanabilir, oysa o gördükleri birtakım şeyler pekâlâ şeytanın hileleri neticesinde ortaya çıkan istidraç türü haller de olabilir. Dahası şeytan dinde olmayan birtakım unsurları dinmiş gibi lanse edip imanını çalmaya çalışacaktır, bu durum tehlikeli bir gidişatın işareti sayılacağı muhakkak.
        Maalesef gel gör ki, bu gerçeklere rağmen birkaç kişi bir araya gelip  ''Biz tarikatız '' diye ortaya çıkabiliyor. Oysa sonradan ihdas edilen şeyhsiz tarikatların silsilesi olmadığı içindir, dahası bidatlarla iç içe yaşama risklerini de beraber taşıdıklarından mevcut hakiki Tarikat-ı âliyyelere de gölge düşürebiliyorlar. Düşünün ki iki çarşı var: Çarşının biri bakırcılar ya da tenekeciler çarşısı, diğeri de sarraflar çarşısı. Gayet tabii olarak bakırcı ve tenekeciler çarşısını ses yankıları eşliğinde dolaşan bir insan, bunca kopan gürültüden hareketle ilk anda kendi kendine:
    “Bu kadar ses olduğuna göre buradaki esnafın sermayeleri çoktur” diye yorumlayacaktır. Fakat daha sonrasında anlayacaktır ki aslında bu tangur tungur seslerin sermayesizliğin bir işaretidir.
       Peki, sarraflar çarşısında dolanan bir insan ne düşünür derseniz, o da; ''Hiç bir ses yok ama er geç sermayelerinin (kazançları) çok''  olduğunu idrak edecektir.
      İşte medyatik şova dayalı sözde tarikat diye ortaya çıkan grup ve sahte şeyhlerin durumu da tıpkı sermayesiz bakırcı ve tenekeci çarşısında ki esnafın durumuna benzemektedir. Medyatik olmayan ve her türlü şovdan kaçınan, manevi tasarruf ehli tarikat ve şeyhlerin durumu da sessiz sarraflar çarşısındaki sermayesi bol kuyumcunun durumu gibidir.
       Gerçek şeyh, manevi tasarruf sahibidir. Aynı zamanda özü sözü bir olan, sükût lehçesinde irşadı metot edinen zat demektir. Kelimenin tam anlamıyla hali ve yaşayışıyla sünnet-i seniyye'den kıl payı da olsa asla taviz vermeyen gerçek mürşidi kâmildir. İşte bu nedenledir ki Abdulhalık-ı Gucduvani (k.s.), nefesini boş yere tüketmeme halini ''Huş-derdem'' diye tanımlamakta. Yani bu demektir ki sahte şeyhlerin en dikkate şayan yönleri nefsini boş laflarla tüketmeleridir. Hakiki şeyhler öyle değil, onlar mecbur kalmadıkça ya da kendilerine sual tevdi edilmediği müddetçe konuşmazlar, sadece o müntesiplerine İslâmi daire içerisinde nasıl yaşanılacağının tatbikatını göstermekle meşguldürler. Kaldı ki; çok konuşanın aklı azalacağı gibi, dini de azalır. Manevi tasarruf sahibi zat'lar öyle değiller, tam aksine ömürlerinden her geçen günü irşada adamakla geçirirler. İşte bu yüzdendir ki insanlar sadece  derdi Allah rızasını kazanmak olan zatları baş tacı edinip beyat etmekteler. Nasıl ki; Ashab-ı Kiram Allah Resulü'nün bir elime güneşi bir elime ayı verseniz asla bu davadan vazgeçmem kararlılığı karşısında Akabe Beyatı yapmışsa, Mevlana’da Peygamber kavlince Şems-i Tebriz'e, Yunus’da Tabduk'a, Akşemseddin’de Hacı Bayram-ı Veli’ye aynı hissiyatla beyat etmişlerdir.
        Evet,  bir mürşide intisap beyatla oluyor. Ancak icazeti olmayanın beyat vermesi bundan istisnadır. Mutlaka el verenin ehlisünnet bir silsile halkasının olmasının yanı sıra o halkanın pirinden icazet alması da lazım gelir.
          Peki, şuna ne demeli?  Ne zaman ki ekranlardan ya da gazete manşetlerinden tarikat mevzusu gündeme gelse bir takım aklı evveller ön yargılı yapılan tartışmalar bağlamında bir bakıyorsun sıratı müstakim üzere olan tarikatları toplum nezdinde küçük düşürmeye çalışıp hedef saptırıldıkları da artık bir sır değil. Oysa şeriat, tarikat gibi kavramların tarifini yapmadan gayesini ortaya koymadan veya uygulamalarına bakmadan, hatta izlediği metotlarını tespit etmeden hüküm vermek abesle iştigaldir. Hele hele tarikat kavramını Allah Resulü'nün tarif ettiği ihsan çerçevesinde tarif ettiğimizde, işte o zaman tarikat-ı âliyye’lerin izlediği usullerin doğru bir zeminde gelişme kaydettiklerini göreceğimiz çok aşikâr. Yeter ki bağlı olunan tarikatın metodu şeriata ve sünnete aykırı olmasın işte o zaman o tarikat baş tacı edilir de. Zaten ta baştan gayesini ''İlahi ente maksudu ve Rıdaike Matlubu-Allah'ım maksadım sen istediğim senin rızanı kazanmaktır” düsturuyla belirleyen, yetmedi vird çeken sofilerine (belirli sayıda Allah adını zikretmek) her tesbih dönüm imametinin başında bu cümleyi tekrar ettirip her türlü riyadan kaçma tedbiri alan mürşitlerin öğretileri  var oldukça biliniz ki böylesi tarikatlar kıyamete kadar var olacaktır. Buna inancımız tam da.  Hele böylesi bir tarikatın gidişatı Kur'an ve Sünnet üzere ise, bilhassa bid'atlardan uzak kalıyorsalar bu gibi tarikatlar haktır deriz. Çünkü ehli tarik yolcuları şeriat, tarikat gibi ulvi kavramları Allah’a giden yolda vasıta görmekteler, hiç bir zaman gayeleştirmezler. Hatta irfan sahibi sofilerde gayet çok iyi biliyorlar ki, Allah’tan gayri her şey masiva'dır. Yani, Allah'a gidilen yolda her türlü binek taşı sadece vasıtadır, asla gaye olamaz. Bakın, Hıristiyanlar Allahtan gayri vasıtaları gayeleştirdikleri içindir dejenerasyona uğrayıp teslis inancını türettiler. Hatta Hz. İsa (a.s.)'a ulûhiyet isnat edilip (hâşâ) Allah'ın oğlu dediler. Yetmedi bazı sapkın cereyanlar da buna benzer sapıklıklara düşüp kendilerini Mehdi ve Kâinat imamı gördüler. Tabii bu duruma şaşmamak gerekir. Zira ilimden nasibi olmayanlardan başka bir şey beklenemez zaten. Böyle yapmakla cehaletlerini ortaya koymaktalar. Yetmedi birtakım insanlarıda kendi kirli emellerine alet ederek fitne tohumu üretmekteler. Anlaşılan o ki; sahte şeyhler, sahte mehdiler her devirde bir şekilde fitne guruhu olarak  karşımıza çıkabiliyor. Bize düşen bu tür sahtelere geçit vermemektir.
       Her ne kadar din baronları ve şarlatanlar cirit atsalar da, güneş balçıkla sıvanamaz. Metodu ilim olan, tarifi ihsan olan, kabulü Kur'an ve sünnet olan, uygulaması şeriat çerçevesinde olan, gayesi ''İlah-i ente maksudu ve rıdaike matlubu'' olan ehli sünnet bir tarikat-ı aliyye elbette ki haktır, hakikat çerçevesinde  ebed müddet  kalacakta.
         Allah (c.c.) kıyamete dek gerçek anlamda Habibine varis olacak ister adına üçler diyelim, ister yediler diyelim isterse kırklar diyelim hiç fark etmez her daim  ümmet içerisinde var edecektir. Malum, Peygamberlik kapısı Hz. Muhammed (s.a.v.) ile son bulmuştur, ama evliya kapısı kapanmayıp kıyamete dek sürecekte. Hiç kuşku yoktur ki, ilmi ile amil olmuş rabbani alimler her devirde irşad göreviyle var olacaktır hep. Zaten Allah Resulü'nün yaşayışını düstur edinen ve sünnete ittiba eden bir mürşit ancak  Peygamberimize manevi yönden varis olabiliyor. Yani, adına ister şeyh denilsin ister mürşit diye zikredilsin, yeter ki gidişatı ve istikameti şeriat-ı garra üzerine olsun onun nübüvvet kaynaklı nefesi cümle âlemi şenlendirir de. Şayet bir zat Kur’an ve  sünnet üzerine değilse ona mürşit denilemez. Hatta o kişi  gökte de uçsa, deniz üzerinde yürüse de, birtakım olağanüstü  haller gösterse de bunların hiçbirinin bir kıymeti harbiyesi  yoktur. Bu tür halleri keramet değil, bilakis şeytanın aldatmacası istidraç olarak niteleriz. İlla kerametten bahsedeceksek kerameti ne nar ateşinde, ne sacda, ne de şurda burda aramamak gerekir, müminin istikametinde aramak en doğrusu. İşte   bu nedenledir ki  bir kısım ulema  “Müminin istikameti Velinin kerametidir” diye beyan buyurmuşlardır.. Kaldı ki, gerçek Allah dostu keramet sevdasına kapılmaz, O'nun gayreti hep İslam üzerine yaşamak ve çabası Allah içindir. Aslolan  şeriat, tarikat ve marifet deryasında hakikate ulaşabilmektir. Allah Resulü'nün hayatında görülmeyen uygulamaları yaşantı haline getirerek amele dönüştürenler olağanüstü haller gösterseler de istikamete erişemezler. Mürşidi Kamil belli bir kesime değil, umuma şamil olmalıdır. Her kesimi kucaklayan mürşit gerçek manada irşad edicidir ancak.    
      Bakınız Muhammed Nuri Şemseddin (k.s)’in de belirttiği gibi Mürşid-i Kâmilin birçok alameti olmasına rağmen şu üç vasfın yaşayışında görülen ancak hakiki Allah dostu sayılır diyor. Ve şöyle açıklar:
      Birincisi: O'nun mübarek huzuruna vardığın zaman, bütün gam ve kederlerin bir anda giderilip, içinde bir ferahlık bir sevgi hâsıl olur.
      İkincisi: O'nun saadet getiren meclisinden hiç ayrılmak istemezsin. O'nun inciler gibi saçılan sözleriyle özünde aydınlık zuhur edip sevgisi artar.
      Üçüncüsü: O'nun hoş ziyaretine gelen büyüklerden, küçüklerden her kim olursa olsun, hatta bu kişi padişah (Devlet başkanı-devlet yöneticileri) dahi olsa elini öpmek zorunda kalır. Hayır duasını dilemekle de mesrur olur. Çünkü bu büyük zatın bütünüyle tutum ve davranışları Resulullah'ın gidişatına uygundur; Allah O'na salât ve selam eylesin.
       İşte anlatılan bu üç belirgin işaret, hangi değeri yüksek zatta; gösterişe ve işitsinlere kaçmadan görülür ve bilinirse hiç durmayasın. Hemen git, tam manasıyla teslim ol... (Bkz. Miftahül Kulûp. Akpınar Yayınevi - M. Nuri Şemseddin - Hazırlayan Abdulkadir Akçiçek. S. 28)
                      Velhasıl; sözün özü şeriat bir ağacın tamamı; tarikat kökü, marifet dalı, hakikat de meyvesi gibidir.
                      Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2964/seriat-tarikat-marifet-ve-hakikat.html


HÜRRİYETİN İLK KAPISI TEVBE

      Tevbe, her kötülüğün kapatılmasına ve her iyiliğin açılmasına vesile olan kapıdır. Yeter ki içten bir yakarışla af dileyenlerden olalım mutlak hürriyete yelken açılırda. Çünkü tevbe ederek tüm sahte mabutlardan kurtuluş olacağından hürriyette beraberinde gelecektir.
   Sadece günahlardan değil her hayrın başlangıcında ve sonunda tevbe etmekte gerekir. Madem öyle yapacağımız hayırlı bir işte olsa her fırsatta tevbe etmekte fayda var. Çünkü yapılan hayırlı ameli Allah’a karşı layığı veçhiyle yerine getiremediğimiz içinde tövbe etmek icab eder.  İster günah işleyelim isterse hayırlı işlerde bulunalım her iki durumda da tevbe zırhımız içimizdeki ve dışımızdaki tüm sahte mabutlardan sıyrılmamıza vesile olup mutlak hürriyete giden yolda birinci basamağımız olur bile.   Malum,  beşer olmamız hasebiyle günahlardan arı değiliz. Kaldı ki günah işlemesek de yapacağımız hayırlı amellerimizi riyadan arındırmamız lazım gelir. Öyle ya, madem Yüce Allah (c.c) kullarına tevbe etmesi için böyle bir fırsat vermiş, o halde bize düşen nasıl ki bütün işlenen günahlardan tevbe etme ihtiyacını hissettiğimiz gibi her ifa edilen hayırlı amellerin başında ve sonunda da tövbe edip tam manasıyla arınmamız mecburidir. Aksi halde içimizde ve dışımızda ki Allah’tan gayrı tüm sahte mabutların boyunduruğundan kurtulamayız.  Dolayısıyla tüm esaret zincirlerini kırıp tevbe zırhıyla gerçek manada mutlak hürriyete yol almalıyız.  Her şeyden önce tevbe kulun Allah huzurunda layıkıyla ibadet edemedim kaygısının ifadesidir.
  İnsan şu fani dünyada yaşadığı müddetçe günah ve sevap ikilemi içerisinde gidip gelmekte. Zaten istesek de bu iki ikilem etkisinden kurtulamayız. Zira insan ruhunu emdiren iki kuvvet vardır. Bunlardan hayra teşvik eden melek-i âlem birinci kuvvet olurken, şerri teşvik eden şeytani vesvese ise ikinci kuvvet olmaktadır. Malum melekler cemal sıfatına haizdirler, şeytanlarsa celâl sıfatına. İnsansa bu iki kuvvetin ortasında hem cemal, hem de celâl sıfatına haizdir. Şayet insanoğlu celal yönü ağır basarsa günahlarla iç içe olması an meselesidir, yok eğer cemal yönü ağır basarsa sevaplarla iç içe olacağı malum. Anlaşılan tüm kötülükler insan ruhunu esir edip köle yaparken,  Allah için yapılacak her iyilikler de insan ruhunu hür kılıp emniyetimiz sağlanmakta.
       Adem (a.s.)  topraktan yaratıldığından yaratılış mayasına uygun Allah’ın hem cemal hem de celâl sıfatıyla kodlanmıştır. İşte bu iki yol ayırımının tecellisidir ki Habil’de merhamet ve iyilik, Kabil'de ise kin, nefret ve gazab olarak tezahür etmiştir. Yani cemal Habil'de, celâl Kabil'de zuhur etmiştir. Bu yüzden Kabil esaretin ve hürriyetsizliğin sembolü, Habil ise Allah’a abd olma manasına hürriyetin sembolü olarak karşımızda durur. Hele bir insan dünyaya doğa gelmeye dursun hemen şeytan ona bir dokunmadan boş durmaz da. İşte dünyaya gelen çocuğun bağırıp çığlık atması bundan dolayıdır. Hatta çocuklarda görülen acelecilik, heyecanda böyledir.  Nitekim Hz. Mevlana şöyle der: ''İnsan ruhunu iki emdiren kuvvet var; biri melektir, diğeri de şeytandır.''Gerçekten de ruhumuzun aydınlanmasına yardımcı olan melek-i kuvvetle, ruhumuzu esir etmeye çalışan şeytanı kuvvetin arasında tercihimizi birincisinden yana kullanmak gerekir.    
          Melekler günahsız, masum, erkek ve dişiliği olmayan varlıklar olup her birinin emri ilahi gereği ayrı ayrı vazifeleri vardır. Keza melekler ne kadar masumsalar şeytanlar da bir o kadar asidirler. İnsanlar malum; hem nur hem de nar (ateş) yapıdadır. Bu yüzden insan nar ile nur arasında sürekli mekik dokumakta. Nitekim insanın iç dünyasına hayrı emdiren ‘Levvame ve mutmainne kuvvet’, şerri emdiren 'Nefsi emmare kuvvet' mevcuttur. Dolayısıyla helal ve haram bu emzirmelerden tezahür etmekte. Nefs-i emmare, sürekli kötülüğü teşvik eden nefistir. Nefs-i levvame ise nefsi emmarenin bir üst aşaması olup bu tip nefiste bazen kalbe itaat halleri, bazen de kalbe itaatsizlik halleri görülür. Şayet bir insan kötülüğe karşı yenik düşmeden nefsi levvamenin bir adım ötesine sıçramayı başarırsa biranda ‘Nefsi mutmainine’ mertebesine yükselebiliyor. Böylece bu nefis aşamasına gelen bir insan kalbi huzura ermiş pozisyona erişir. Demek oluyor ki; İnsanoğlu sürekli sevaplarla iştigal ederek nefsine çeki düzen vermesi mümkün. Yeter ki azmini yitirmesin, safi gayretinden dolayı şeytan kaçar da. Böylece uzun süren nefis ıslah çalışmaları netice verdiğinde iç dünyasında Sultan-ı ruhu galip kıldığında gerçek anlamda nefsin esaretinden sıyrılıp hürriyete kavuşmuş olacaktır.
       İnsana değer kazandıran sadece akıl değil elbet, ona asıl değer katan içindeki kötülüğü emreden nefsi emmare kuvvetini yenip Allah'a kulluk yapması asıl değerdir. Meleklerde nefis olmadığı için sürekli itaat halindedirler. Madem öyle, ruh dünyamızı nefsin baskısından özgürlüğe kavuşturmak için:
      - Allah’ın dostluğunu kazanmış kâmil zatlardan istifade etmek,
      - Salih amel işlemek,
      - Allah’ı zikretmek gerekiyor.
       Kimi zaman günah işleme zafiyetinin kalbe galib gelmesine neden olan etken unsurlardan birikoyu bir cehalet bataklığına saplanmak, diğeri ise “Nasıl olsa günahım görülmez” gibi bir takım sapık kuruntulara kapılmaktır. İşte bu iki kuruntu bizi tövbe etmekten alıkoyacak tuzak olabiliyor.
         Tuzaklara düşmemek için kontrol mekanizmalarımızı hayırdan yana kullanmamız elzemdir. İnsan, şayet tercihini günahlardan yana yoğunlaştırırsa şeytanın hâkimiyeti dairesine girmesi kaçınılmazdır, yok eğer tercihini helal dairesinde kullanırsa meleklerin kontrolü altına girmiş demektir Anlaşılan o ki; hayrın yardımcısı melekler, nefsin yardımcısı ise şeytan olmakta. Hayırdan yana tercihini kullananlar akl-ı selim özellik kazanır da. Malum, aklın da iki öğesi vardır; biri adalet, diğeri hürriyettir. Hakeza ıslah edilmemiş nefsin ise zulüm ve esaretten ibaret iki öğesi söz konusudur. O halde bize düşen vazife; hürriyete giden yola talip olmaktır.
        İnsan'ın aslı cevherdir. Bu yüzden insan, madde yönüyle ''bayağılığa'', ruhu itibarıyla da 'yüceliğe' meyillidir. İnsan öldüğünde ise cesedi madde âlemine, ruhu mana âlemine rücu eder. Madem öyle ölmeden önce şu üç hususu yerine getirmek gerekiyor:
        - Şeytana muhalefet,
        - Nefsin istek ve arzularından uzak kalmak,
        - Kötü arkadaşlardan uzak durmaktır.
         İşte bu üç emniyet donanımına sahip olan bir insan bilsin ki şeytanın hile ve desiselerine, nefsinde istek ve arzularına boyun eğmeyecektir. Nasıl ki, hayra giden yolda sebepler varsa, günaha akan yolda da şeytan, nefis ve kötü arkadaş gibi pek çok sebepler vardır. Öyle anlaşılıyor ki hürriyetle hürriyetsizlik arası bir yol ayrımındayız.  Ya Allah’a abd olup tevbe zırhıyla hürriyetimizi kazanacağız, ya da şeytanın hilelerine kapılıp köle olacağız. Şüphe yoktur ki kurtuluş Allah’a abd olmaktan geçmekte.  Bakın Gavs-ı Sani (k.s) bir sohbetlerinde şöyle bir kıssa anlatır: “Her türden günahı işlemiş bir adam, yani Kuşun oğlu manasına İbn-i Asfur adında bir adam vardı. Bir gün sokakta çarşıya inerken birde ne görsün bir çocuk kuşa eziyet veriyor. Bu durumda niyet ediyor: Ya Rabbi! Bu çocuğa biraz para verip ikna ederek kuşu azad etmek üzere elinden alayım. Belki bu vesileyle Senin affına nail olayım, böylece kuşu kurtarır da. Birkaç gün veya birkaç saat sonra her neyse adam ölüyor. Adamın bir komşusu vardı. Evliya idi. Bu komşu birkaç gün sonra kabre gidiyor. Acaba bu komşu ne yapıyor diye. Kabrin başına varıyor, gözlerini kapatıyor 25 esteğfirullah çekiyor, murakabe halinde bakmış adam cennette adamı ismiyle çağırıyor. Sen bizim komşun idin, siz çok günah yapmıştınız. Haklısın, evet yapmıştım.  Peki, madem siz ne yaptınız da Allah Teâlâ sizi bağışladı. Tabi adam bu sual karşısında yukarıdaki kuşu kurtarma hadisesini anlatmaktan kendini alamaz.  Ve Allah Teâlâ bunun üzerine “Sen benim rızam için kuşu kurtardın, azad ettin (hürriyetine kavuşturdun) ben seni niye azat etmeyeyim ki” der.
        Elbette ki beşer olmamız hasebiyle her an günah işleyebiliyoruz. Bu durumda tek güvence kaynağımız Allah’ın mağfiretine sığınmaktan başka çaremiz yoktur.  Çünkü O sonsuz rahmet sahibidir,  kulunu affetmeyi sever de. Bakın,  Peygamberimiz (s.a.v.) bile Allah’ın Habibi olmasına rağmen tevbe etmeyi asla ihmal etmezdi. O halde bizim haydi haydi daha çok tövbe zırhı kuşanmamız icab eder.
         Malumunuz tevbe üç çeşittir:
         - İnsanın kendi kendine yaptığı tevbe,
         - Camilerde hocaların cemaate topluca tevbe ettirmesi,
         - Evliya elinden tevbe etmek (İnabe).
        İnsan çoğu kez birincisinde kendi kendine tevbe ettiği halde her nedense bir türlü günahlardan kurtulamıyor. Keza ikincisinde camii hocaların belirli günlerde cemaate tevbe yaptırdığında da öyledir. Maalesef her iki durumda da günah işlemeye devam edip bir türlü düzelemiyor, acaba neden? Belli ki bir yerlerde eksikliklerimiz söz konusu. O halde daha etkili olan üçüncüsüne de başvurmak gerekir.  Ki, bu üçüncü şık evliya elinden tevbe almaktan başka bir şey değildir elbet.
        Evliya elinden alınan tövbeye ''Nasuh tevbesi''  dendiği gibi ''İnabe'' de denmekte. Ancak buradan hareketle her evliya elinden tevbe alanın Nasuh tövbesiyle müjdelendiği anlaşılmasın. Bundan maksadımız Allah dostları naz makamından olduklarından onların elinden alacağımız tevbenin etkisi daha tesirli olacağı manasınadır. Öyle ki geçmiş günahlara bir daha dönmeyecek derecede bir etkidir bu. Bakın fıkıh alanında büyük deha sahibi İmam-ı Azam Ebu Hanife bile Caferi Sadık Hz.lerine koşup onun nefesinden iki yıl istifade edip şu tarihi sözü itiraf etmiştir: ''Şayet son iki yılımda onu görmeseydim Numan helak olurdu.'' (Bkz. İslamda Fıkhi Mezhepler, Tarihi Muhammed Ebu Zehra Cilt 2 sahife:95)
      Peki, sadece evliyaullahla ünsiyet kuran İmam-ı Azam Ebu Hanife mi? Elbette ki dahası var. Nitekim İmam-ı Gazali gibi büyük bir zatta ilim koşuşturmasının ardından geldiği nokta evliya kapısında diz çökmek olmuştur. Malum olduğu üzere İmam-ı Gazali Hz.leri önceleri tarikata muhalif bir âlimdi, daha sonrasında bir vesileyle tarikata girip ''Hüccetül İslâm'' olmuştur. Derken Ebû Ali-i Fârmedi Tursi (k.s.)’ın dizinin dibinde diz çöküp Mutlak hürriyeti tadmıştır. 
       Evet, bir insan ister âlim, ister sade bir Müslüman olsun hiç fark etmez her halükarda tevbe etmeye muhtaçtır. Ki, kul tevbe ettiğinde kendi acziyetinin bilincine varmanın ötesinde Yaradandan başka sığınacak bir dalın olmadığının farkına varacaktır. Böylece Yüce Allah’ın  “Rahmetim gazabımı geçmiştir”  müjdesine mazhar olur bile. Düşünsenize Allah’ın sonsuz rahmeti olmasa,  kim bilir bizim halimiz nice olurdu, nefsin elinde bir oyuncak zebun, şeytanın hile tezgâhında ise yem olacağımız muhakkak. İşte tevbe kapısı nefsin elinde oyuncak bir zebun ve şeytana yem olmamamız için vardır. Yeter ki bin defada tevbemizi bozsak o tevbe kapısını son nefesimize kadar aşındırmış olalım kurtuluş gemisine binmemiz her an mümkün diyebiliriz elbet. Çünkü Rabbani âlimler tevbe kapısının ümitsizlik kapısı olmadığını, bilakis umut aşılayan kapı olduğunu vurgulamaktalar. O halde bize düşen Allah’dan umut kesilmez deyip naz makamında ki Allah dostlarının kapısını aşındırmak olmalıdır. Ne mutlu Allah’a canı gönülden yalvarıp da tevbe edenlere ki nefsin hevasından ve şeytanın vesvesesinden kurtulup da hürriyetini kazanmışlar. İşte bu nedenle tevbe, bütün günahlardan arındıran manevi bir güçtür diyoruz.
        Bakın, Mevlana Hz.leri tüm insanlığı  ''Ne olursan ol' yine gel” diyerek tevbe etmeye çağırmakla kalmıyor, aynı zamanda ''Bu dergâh ümitsizlik kapısı değil'' diyerekten de tüm insanlığa umut aşılayıp mutlak hürriyete çağırıyor da. İşte bu manada Gavs-ı Sani (k.s) “Bir kişinin hidayetine vesile olmanız yedi ceddinize yeter”  buyurmakta.  Nitekim bir kişinin hidayete vesile olmak o insanın hürriyetine kavuşması demektir. Hele bu insan bir de Nasuh tevbesi yaptığını düşünün değme keyfine, işte o zaman asıl hakiki hürriyetin tadına varmış olacaktır. Her ne kadar insanoğlu bunca dünya telaşı içerisinde Nasuh tövbesiyle şereflenemese de, bu şerefe ulaşabilmek için  başlangıçta diliyle de olsa tevbe etmekten geri durmamalı.  Olur ya, bir gün gelir dille yapılan o tevbe bir bakmışsın kalbe inmiş, kalptende tüm vücuda sirayet etmiş görürsün. O halde durmak yok yola devam deyip ilk adımımız tevbe etmek olsun.  Şayet Hz. Mevlana’nın ''Bin defa da tövbeni bozsan yine gel'' davetindeki sırrı anlayabiliyorsak, biliniz ki o çağrıya icabet etmekle dildeki o tevbe Nasuh tevbesine dönüşecektir. Sakın ola ki tevbe kapısını defalarca aşındırmaktan usanılmasın, bu yolda ümitsizliğe asla yer yoktur. Çünkü şeytan yeise kapılandan değil gayret edenden kaçmakta. Kaldı ki Peygamberimiz (s.a.v.) Allah'ın elçisi olduğu halde günde yetmiş kez tevbe etmekten geri durmuyordu. Keza Sahabeyi Kiramda Resulullah (s.a.v.)’’in izini iz bilip habire tevbe halkası oluşturuyordu Tabiun da sahabeden aldığı  ilahi emaneti aynı kararlılıkla kendilerinden sonra gelecek gönül sultanlarının eline teslim etmiştir. Böylece kıyamete dek tevbe kapısının açık tutulmasına vesile olmuşlardır. Zaten Rabbani âlimler olduğu sürece tevbe kapısı hiç kapanmayacak da. Nasıl kapansın ki, bikere tevbe halkası her devirde misyonuna uygun davranıp  silsileyi şerife kanalıyla yoluna devam etmekte de.
     Nice hükümdarlar, nice insanlar Gönül Sultanlarının eşiğine yüz sürmekle   'Tevbe-i Nasuh'eylemiş oldular. Nitekim Mevlana'nın Mesnevisine konu olan Nasuh adında bir adamın son pişmanlıkla hakiki tevbe kapısını aralayıp affedilenlerden olması bunun bariz bir delilidir. İşte bu arınmadır ki Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u muhasara öncesinde Akşemseddin Hz.lerinin eşiğini niye sürekli olarak aşındırdığını şimdi daha iyi anlıyoruz. Çünkü madden ve manen arınmadan İstanbul fethedilemezdi. Keza İmamı Azam Ebu Hanife’nin niye Caferi Sadık Hz.leri hakkında “Şayet son iki yılımda onu görmeseydim Numan helak olurdu”  demesi de bir başka arınma örneğidir. Yine İmam-ı Şafii’nin de ruhunun susuzluğunu giderecek iksiri  'Şeyban-ı Râî’de bulup arınması da öyledir. 
       Evet, tüm bu arınma misallerini iyi idrak ettiğimizde biliniz ki Nasuh tevbesi bizim kapımızı da çalacak demektir. Yeter ki Allah’dan umudumuzu kesmeyelim gerisi gelir elbet. Yukarıda belirttik ya,  Peygamberimiz bile Allah’ın Habibi ve elçisi olduğu halde tevbe etmekten geri kalmayıp bu hususta şöyle beyan buyurdular: ''Allah'a and olsun ki ben günde yetmiş defadan ziyade (İstiğfar) Allah'tan yarlığamasını talep edip tevbe ederim.'   Madem öyle, ümmetine  “Yâ Rabbi! Bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşallah bir daha ben yapmayacağım” kararlılığıyla tevbe etmek düşer. Ümmet olarak kararlılık sergileyelim ki ümmetin her tevbe edişinde tüm sahte mabudlar tarumar olup Allah’a gidilen yolda gerçek hürriyete adım atılmış olsun. Aksi halde ümmetin boynuna geçirilmek istenen tüm prangalar ayak bağı olacağından hürriyetimize mani olacaktır.  İlla ki ümmet olarak tevbe zırhı kuşanmak gerekir ki Allah’a abd olmakla hürriyetimize erişebilelim. 
      Velhasıl; tevbe  etmek mutlak hürriyete giden yolda arınmaktır.
       Vesselam.

      
            
         
      İMAN HEM NUR HEM KUVVET

           
            Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri iman hususunda bakın ne diyor:''İman hem nur, hem de kuvvettir. İman insanı insan eder. İmanın dairesi kudsiyyesine giren cihana bile meydan okur.''
          Ne mutlu iman nuruyla beslenen gönüllere ki, yeri geldiğinde tüm cihandaki tağutlara karşı koyabiliyorlar. Niye meydan okunmasın ki, iman sahibi bir insanın bu dünyada kaybedeceği fazla bir şey yoktur ki, tüm dert davası ebedi saadete imanla göç etmektir zaten.  Dolayısıyla bu kutsi yolda çile çekmeden göç etmek onlara zül gelmektedir. Asıl bu noktada derin derin düşünecek varsa bir eli yağda bir eli balda inanmayanlardüşünsün. Çünkü ecel kapıya dayandığında çok şey kaybedeceklerdir. Öyle ya, nede olsa hiç ölmeyeceklermiş gibi sımsıkı sarıldıkları dünyaya gözlerini kapadıklarında elde avuçta her ne varsa kendisiyle birlikte uçuverecektir. Allah’a şükürler olsun ki inanmış insanlar öyle değil, dünyevi heveslilerin tam aksine onlar baki olana sımsıkı sarılmakla ölüm şeb-i arus vuslat olabiliyor. Nasıl şeb-i arus vuslat olmasın ki, hiç umulmadık anda bir bakıyorsun göğsü iman nuruyla çarpan gönüller her şart ve ahvalde İlay-ı kelimetullah uğruna göğsünü siper edebiliyor da.  Nitekim 15 Temmuz darbe girişiminde FETÖ İhanet Örgütüne karşı verilen direniş mücadelesinde bu durumu gördük bile.  Aman Allah’ım ne de müthiş bir direnişti bu,  üstelik hem karadan hem de havadan yağan mermilere çıplak ellerle ölümüne karşı koyulan bir direnişti.  İşte bu kutlu direniştir ki, bu sayede çilesiz zafer elde edilemeyeceğini idrak ettik. Öyle anlaşılıyor ki çile yolcularının tek dinlenebilecekleri durak ebedi saadet yurdudur.  Dahası bu sebeple dünya fani, ahiret beka yurdu deriz de. Mümin olan zaten çok iyi bilir ki,  fani olanda her türlü çileye göğüs germek vardır, baki olanda ise gonca gül misali ebediyete uçmak vardır.  Madem öyle, o halde bize canları pahasına şehadet şerbeti içip de ebedi saadete kanatlananlara ‘Ruhları şad olsun’ demek düşer.
        Malumunuz müminliğin alameti iman etmek olup, her müminde iman hep aynıdır. Farklı olan sadece evsafıdır. Yani nitelik farkıdır. Nasıl ki değirmenden çıkan un her yerde un olarak aynıysa, fakat aynı un nitelik bakımdan zenginin evine girdiğinde çuval dolusu un olarak addedilirken fakirin evinde ise bir avuç un olarak addedilecektir. İşte bu misalden hareketle iman hususunda ancak sadece evsaf (nitelik) farklılığından söz edebiliriz. Nitekim bir mümin düşünün ki, dünyanın en gelişmiş silahlarına karşı şairin dile getirdiği “Enginlere sığmam taşarım” şekliyle gözünü hiç kırpmadan göğsünü siper ediyorsa,  elbette ki böylesi bir imana sahip mümin için Allah’ın aslanı Hz. Ali varı bir iman nitelemesinde bulunulması gayet tabiidir. Keza bir başka müminde düşünün ki;  Allah’a sorgusuz sualsiz tam teslimiyet içerinde inanmış bir mümin,  elbette ki böylesi bir imana sahip mümin içinde Ebu Bekir-i Sıddık varı iman nitelemesinde bulunulacaktır. Malumunuz Peygamberimiz (s.a.v) Miraca yükseldiğinde,  müşrikler kendilerince sanki büyük bir koz bulmuşçasına yana yana Ebu Bekir (r.a)’in yanına koşup:
        “-Ya Ebu Bekir! Senin arkadaşın bu gece Beytü’l Makdis’e gittiğini, orada namaz kılıp Mekke’ye döndüğünden dem vuruyor” dediklerinde,    müşriklerin yüzüne karşı:
         “-Vallahi,  O dediyse şeksiz şüphesiz doğrudur” şeklinde verdiği cevapla tam bir teslimiyet örneği sergilemiştir. Böylece imanda sebat edip teslim olmak neymiş müşriklere büyük bir ders vermiş olur. İşte onun akıl almaz engin teslimiyetidir ki, Allah’ın Habibi gıyabında beyan ettiği ‘Ebu Bekir’in imanı bütün müminlerin imanlarının hepsi ile tartılsa Ebu Bekir’in imanı ağır gelir” hükmüyle müjdelenir. 
     Şu da var ki, mümin olarak hangi tür iman evsafı seciyesine sahip olursak olalım her halükarda Allah’a karşı iyi bir kul olmak bilinciyle hareket etmemiz icab eder. Allah korusun kulluk noktasında icabımızı yerine getiremezsek günlük hayatımızda ne helal bilir ne de haram biliriz. Bakın bir adam Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh)’a:
        ''- Ya.Ebû Bekir! Kendime kabir yaptıracağım, ne dersiniz?'' diye sorduğunda,
Ebû Bekir-i Sıddîk (r.anh):
        ''- Kendine kabir hazırlayacağına, sen kendini kabre hazırlayacak amel işlesen daha iyi olur''  cevabını vermiştir.
         Evet, Hz. Ebû Bekir-i Sıddık (r.anh)’ın beyan buyurduğu gibi kabre gerçek manada hazırlık Allah’a kul olmaktan geçmekte. Bir insan düşünün ki; yaşadığı şu dünyada edindiğitüm mal, mülk, şan ve şöhretiyle hava atmakta habire. Şayet bu insan yüreğinde zerre miskal iman taşımadan bu dünyadan göç ettiyse tüm o yaşadıkları suni ihtişam ve şaşaanın kendisine hiçbir faydası olmayacaktır.  Üstelik işin içinde ruz-i mahşerde onca malın helal yoldan mı haram yoldan mı kazanıldığının hesabını vermekte var.  Oysa dünyada iken yüreğinde iman hassasiyeti taşısaydı hesap vermek kolay olacaktı. Zira iman hem bu dünyada hem de ahirette insanı ‘Sultan’' eden bir cevherdir. Bakın Züleyha, Yusuf (a.s)’ın sarsılmaz imanı duruşu karşısında ''Allah'a itaatle köleler sultan olur, Allah'a isyanla sultanlar köle olur'' gerçeği ile yüzleşmiş bile.
           Evet, Ne mutlu imanla göç edenlere ki,  şu geçici dünyanın aldatıcı cazibesine kapılmaksızın son nefeslerinde kelime-i şehadet getirerekten cennetteki makamını görüp öyle göç etmişler. Maalesef öyle insanlarda vardır ki şu dünyanın aldatıcı cazibesine kapılıp isyankâr davranmanın bedeli olarak son nefeslerinde cehennemdeki yerini görerek göç etmişlerdir. İşte bu gerçeklerden hareketle Said Nursi Hz.leri ''Cennet ihsan-ı ilahiye, Cehennem adli ilahiyedir'' demekten kendini alamaz da. Gerçekten de şayet kul istikamet üzere yaşayıp imanla ruhunu teslim ettiğinde kendini melekler eşliğinde gök merdivenini çıkar görür. Yeter ki kul hayat boyu imanını diri tutsun şeb-i arus vuslatı hâsıl olurda.  Aksi takdirde Resulûllah (s.a.v.)’in beyan buyurduğu üzere  “Elbiselerin eskidiği gibi imanda kalbimizde eskir.” (Taberani Mucan el- Kabirde rivayet etmiş).
Anlaşılan gerçek anlamda tevhid,  Allah'a kul olmayı gerektiriyor.  O halde ne duruyoruz yapacağımız amel ve ibadetlerle imanımızı tazelemek zamanıdır. İman tazeleyelim ki Allah’a itaatimiz tam olsun. Nitekim kalbimizi kirlerden tasfiye etmek ve nefsimizi tezkiye etmemiz için buna mecburuz da.  
        Bakın,  İmam-ı Gazali Hz.leri; ''Herkesin nefis ilmini bilmesi, nefsini tezkiye etmesi farzı ayındır'' buyurmakta.  Madem öyle,  nefsini bilen Rabbini bilir hükmünce nefsimizi ıslah cihetine gidip kelime-i şehadet getirerek bu dünyadan göç etmek gerekir. 
         Zaten son nefeste kelime-i şehadet getirerekten göç etmek iman nurunun kemalatına işarettir.  Tabii kemalat lafla olmuyor,  illa ki iman yönünde sebat edip nefse çeki düzen vermekle oluyor.  Maalesef lafa geldiğinde adeta yeri göğü inleterekten büyük davalardan söz edip aslan kesiliriz ya, oysa işin aslına baktığımızda söylediklerimizle yaşadıklarımızın birbirini tutmadığını görürüz. Kaldı ki hangi davayı güttüğümüzde tam belli değil. Ortalık öyle bir keşmekeş bir hal almış durumda ki,  ortalıkta ulvi davalar güdüldüğü gibi süfli davalarda güdülebiliyor. Şayet güttüğümüz dava iman hakikatleri çerçevesinde nefse çeki düzen vermekse elbette ki böylesi bir dava yücedir, yok eğer bunun tam aksine nefse hizmet çerçevesinde kula kul ve maddenin kölesi olmaksa biliniz ki o dava süfli davadır. Şu da var ki hangi davayı güdersek güdelim, sonuçta hal üzere yaşıyorsak, o hal üzere göç edeceğimiz muhakkak. Yani şu dünyada ne ekiyorsak, onu biçeceğiz demektir. Bakın Gavs-ı Bilvanisi (k.s) ne buyuruyor:
     “-Öyle ulvi dava sahibi insanlarla oturup kalkmalı ki; sözü dimağımızı, özü kalbimizi, hali de bizi Allah'a kavuşturur olsun.”
       Olur ya belki kendi kendimize  ‘Hani nerede öyle insanlar’ diye iç geçirebiliriz. Oysa ümit var olmakta her zaman fayda var. Dünyada kötüler varsa iyiler de var elbet.  Her şey neyi arayıp aramadığımıza bağlı olarak seyretme. Malum arayan Mevla’sını da bulur, belasını da. Hiç kuşkusuz tercihimiz birincisinden yanadır. Yeter ki; aradığımız insan iman abidesi diyebileceğimiz nitelikte bir şahsiyet olsun,  bir şekilde Allah-u Teâlâ bizim için sebepler halk edip veli kuluyla buluşturur da. Zira Allah’ın hazinesi sonsuzdur, Salih insanlar yeryüzünde eksilmediği müddetçe kıyamet kopmayacağına inancımız tam da. Kaldı ki Allah nurumu tamamlayacağım diye vaad ediyor zaten, o halde bize hakikat yolunda dost ve yardımcı olacak Salih zatları arayıp bulmak düşer. Malum, son Peygamber'in gelişiyle birlikte peygamberlik kapısı kapanmıştır,  ama evliya kapısı öyle değil. Yani yeryüzünde tek bir kişi Allah demediği ana dek evliya kapısı kapanmayacaktır. Zaten yeryüzü sathında Allah diyen kalamayınca da dünyanın da hayatta kalmasının hiçbir anlamı kalmayacaktır. İşte bu noktada kıyametin iman etmeyenler üzerine kopması vaki olması kaçınılmazdır.  
        Kur'an-ı Muciz'ül Beyan'da, çoğu kez Müminlere yönelik ''Ey iman edenler...'' hitabıyla başlayan ayetler arasında bilhassa  “Allah'tan korkun, sadıklarla beraber olun'' (Tevbe 9/19)  ayetiyle daha bambaşka muhatap alınıp uyarılırız da. Şayet muhatap kılındığımız bu çağrıya icabet edilirse ne ala,  icabet edilmezse vay halimize,  Allah korusun haramileri kendimize dost edinmiş oluruz. Madem öyle neydik edip bizim Allah yolunda sadıklarla beraber olmamız gerekir. Bakın, Sahabe-i Kiram Peygamber meclisinde soluk almakla kurutuluşa erenlerden oldu,  aynen öyle de en son ümmet olarak bizlerde Evliya-i Kiramın meclisinde soluk almalı ki kurutuluşa erebilelim. İşte bu nedenle Allah’ın veli kullarına Peygamber (s.a.v.)’in varisi gözüyle bakarız da. Nasıl o gözle bakmayalım ki,  bikere her şeyden önce evliyaullah insanlara lafla dost olmayıp irşatlarıyla sadık dost olmaktalar. Hele bu dostluk ümmetin imanını kurtarmaya yönelik dostluk olunca Mevlana’nın ‘Ne olursan ol yine gel’ çağrısıyla Yunus’un ‘Yaradılanı sev Yaradandan ötürü’  çağrısı bir başka anlam kazanır da. Keza Evliyaullah’ın ''Her geceyi kadir bil, her kulu Hızır bil''çağrısı da öyledir.  Belli ki yapılan bu çağrılar boşa değil,  dün olduğu gibi bugünde Ümmet-i Muhammed’in kurtuluşuna yönelik geçerli çağrılardır. Nitekim Evliyaullah tarihine şöyle baktığımızda,  Mürşidi kâmiller her dönemde insanlığa sevgi, merhamet ve sünnet-i seniyye üzerine yaşama arzusunu aşılamak için irşad faaliyeti yürüttüklerini görürüz. Asla tarihten bu güne dek kin, nefret ve fenalık aşılayan bir yol takip etmemişlerdir. Bu öyle bir aşılamadır ki her insana hüsnü zanla, yani Hızırgözüyle bakmamızı gerektiren bir aşıdır bu. Şöyle kendi kendimize düşündüğümüzde acaba önümüze çıkan her insana hüsnü zanla baksak ne kaybederiz ki. Elbette ki bir şey kaybetmeyiz,  bilakis Hızır çıktığında çok şey kazanırız da. Bakınız Hasan-ı Basri (r.anh.)  gibi büyük bir Tabiin ulusu bile ''Benim zannımı Dicle kenarında bir anayla bir oğul düzeltti'' diyor. Nasıl mı?
       Hasan-ı Basri (r.a.) bir gün kırda bayırda gezinirken ırmak kenarında ana oğul olduklarını fark edemeden güle oynar hallerine dikkat kesilip gayrimeşru davranışlarda bulundukları zannına kapılır. Neyse ki tam o sırada ırmak üzerinde geçenbir sandal devrildiğinde dikkat kesildiği o gencin güle oynamayı bırakıp suya dalmasıyla birlikte sandaldakilerin yardımına koşması bir anda işin şekli şemalını değiştirmeye yetecektir. Öyle ki o genç sandaldakileri kurtarıp Hasan-ı Basri ile göz göze geldiğinde şöyle der:
       ''- Ya Hasan-ı Basri! Raks yaptığım sandığın kadın (elini omuzuna koyduğum kadın) benim öz be öz annemdir, şarap içtiğimi sandığın içecekse ab-ı hayat sudur”'  İşte bu can alıcı sözler TabiinUlularından Hasan-ı Basri Hz.lerinin zannını  (ön yargısını) bir anda hüsnü zanna çevirmeye ziyadesiyle yeter artar da. Bir başka çarpıcı örnek ise Hz. Ömer (r.a.)’ın şu müthiş beyanlarında görüyoruz. Bakın Allah’ın adalet kılıcı Hz Ömer (r.a) şöyle der:  
         ''-Her kim bir başka insanın ayıbını görür ya da ayıbını araştırırsa kendi ayıbını ortaya koymuş olur.'  Madem öyle,   kınayanın kınamasına aldırmaksızın her olay karşısında hüsnü zan bir duruş sergilemek gerekir. Tabii bu demek değildir ki ortada herhangi nahoş bir durum veya haksızlık görüldüğünde göz yumulsun,  tam aksine nahoş görülen mesele her neyse tam açıklık kazanana kadar ihtiyatı elden bırakmamak manasına bir hüsnü zanlıktır bu.
Öyle anlaşılıyor ki tüm mesele özümüzü, sözümüzü ve kalbimizi arındırıp arındıramamakta gizli. O halde bize düşen, özü özümüze, sözü sözümüze uygun duruş sergilemektir. Özümüzü öz, sözümüzü namus bilelim ki bizi gören bizde dirilsin. Yeter ki samimi olalım bunu başarabiliriz de.  Hiç kuşkusuz elde edilecek başarıları sadece dünya ile sınırlı tutmamak gerekir,  son nefesimizde iman bileti almak içinde gayret etmemiz gerekiyor. Nasıl ki okuldan mezun olmak için diploma almak gerekiyorsa, aynen öyle de Yüce Allah’ın Mümin kullar için hazırladığı cennetinegirmek içinde iman bileti şarttır. Şayet bu imtihan dünyasında imanla göç ettiğimizde biliniz ki daha şimdiden cehennemin yedi kapısını kapatmış oluruz. Hiç şüphesiz bunun dayanaklarından biri İlm-i Tevhid bir diğer dayanaksa Amel-i Tevhiddir. Malum olduğu üzere kalben tasdik ve dille ikrar; ilmi tevhid olarak karşılık bulurken,  ilmin teoriden pratiğe geçiş yapıp yaşantı haline dönüşmesi de Amel-i Tevhid olarak karşılık bulur. Ancak bu arada şunu belirtmekte fayda var; Amel-i tevhidin gerçekleşmesi için öncelikle sağlam bir itikadave zikreden bir kalbe sahip olmak lazım gelir. Hatta lazımda ne söz,  zaten şeriat üç sütun üzerine bina edilmiştir. İşte bu üç sütun:
         - İtikat,
         - İbadet,
         -Ahlâk ve muamelat’tan başkası değil elbet.Yetir ki insan dünyada iken bu üç sütuna tutunup şeriatı garra üzerine yaşasın imanla göç edip kâmil iman hüviyeti kazanırda. İşte görüyorsunuz iman her şeyin başı,  iman olmadan amelin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur.  Nitekim Hz. Lokman (a.s) oğluna ilk evvela imanı öğütlemiş, sonrası malum sırasıyla ibadetve insanlardan yüz çevirmemeyi öğütlemiştir.     
          Evet, bir kez daha söylemekte fayda var bu kutlu yolun başlangıcında iman etmek vardır, nihayetinde ise yine imanla çene kapamak vardır. Dolayısıyla çene kapayıncaya kadar imanda sebat etmek şarttır. Buna mecburuz da. Bakın Peygamberlerin şöyle hayatına hemen hepsi insanları imana davet için gelmişlerdir.  Malum davete icabet edenler kurtuluşa ererken icabet etmeyenlerse helak olmuşlardır. Düşünsenize Peygamber amcası Ebu Leheb olmak, Hz. İbrahim’in babası Azer olmak, Hz. Lut’un karısı olmak ya da Hz. Nuh'un oğlu Kenan olmak kurtuluşa yetmiyor, illaki davete icabet etmek gerekiyor. Asl olan soy sop yakınlığı değil imanı yakınlıktır.  Zira müminler kardeştir hükmü bunu gerektirir. Keza inanıyorsanız üstünüz hükmüde öyledir. Asıl paha biçilemeyecek değer iman'dır. Şayet bu değere maliksek ancak o zaman kurtuluş gemisine binilebiliyor, bunun dışında akıbet tufandır.  Dolayısıyla Said Nursi Hz.lerinin ''Zaman iman kurtarmak zamanıdır”  sözüyle Seyda (k.s)'ın rüyasında gördüğü bir hadise üzerine söylediği ''Ya Resulüllah! Beni bu ümmetine feda et” feryadını Resûlüllah (s.a.v.)’in ''Ahir zamanda iman kor ateş olacak, elde tutması zor olacak''   hadisi şerifin sırrı çerçevesinde kayda değer görüyoruz.   O halde daha ne duruyoruz, neydik edip iman kor ateşte olsa elde tutmak için çaba sarf etmek gerekir. Aksi halde vay halimize maazallah imanımızdan oluruz.   Bakın ahir zamanda işin vahameti o kadar ciddi bir boyut kazanmış ki, Gavs-ı Bilvanisi (k.s.):
        ''-Biz her geleni tarikata alıyoruz. Aslında her gelen tarikata alınmaz. Ama zaman o zaman değil. Zaman artık imanı kurtarma zamanı olmuş. Eskiden insanlar bir şeyhe intisap etmek için ya eşeksırtında, ya da bin bir çile ve cefaya katlanaraktan kilometrelerce yoluyaya olarak kat edip ancak bir şeyhe ulaşabiliyorlarmış. Ancak ulaşmaklada iş bitmiyor,  hemen kul borcun var mı, kaza namazın var mı gibi bir dizi sorular eşliğinde imtihanı geçtikten sonra dergâha kabul edilebiliyordu. Şimdi biz aynısını yapsak tarikatta kimse kalmaz”demekten kendini alamaz da.
        Gerçektende geldiğimiz noktada dünyanın gidişatı bu istikamette seyrediyor. Oysa dünyanın başka yüzleri de var. Nitekim Said Nursi Hz.leri dünyanın tüm yüzlerini:
         “- Allah-ü Azimüşşan'ın esma-i ilahisine bakan yüz,
         - Ahrete bakan yüz,
         - Ehl-i dünyaya bakan yüz.''diye üç kategoride tasnifler de. 
          Umulur ki bizler bu tasniften dünyanın esma-i ilahiyesi ve ahirete bakan yüzüyle alakadar olup imanımızı bu yüzlerle diri tutmaya çaba sarf etmiş olalım. Aksi takdirde tıpkı dünyanın diğer yüzü gibi bizimde akıbetimiz fena olur. Malum İmam-ı Gazali Hz.leri ''Huzuru ilahide dünya bile cehenneme atılır'' beyan buyurmakla bu gerçeğe işaret etmiştir.   O halde Said Nursi Hz.lerininde beyan buyurduğu gibi dünyada bize Allah’ı hatırlatacak şu üç unsuru tefekkür etmemiz icab eder:
        -Ahrete bakan yüzünü tefekkür etmek,
        - Gelmiş geçmiş tüm Peygamberlerin hayatlarını örnek alaraktan tefekkür etmek,
        - En son Kelam-ı Kadim Kur’an’ı Kerim üzerinde tefekkür etmek.
       İşte bu üç ana eksen üzerinde tefekkür edelim ki,  gökten meleklervasıtasıyla dünya üzerine inen Allah’ın mucizevî nimetlerinden ve rahmetinden istifade edebilelim. Zaten Allah’ın rahmeti o kadar bol ki kulları bu nimetlerden istifade etsin diye yüz altmış tane melek vazifelendirmiş bile. Mesela bunlardan yedi tane melek sırf insanın gözünün korunmasıyla memurdur.  Mesela yine öyle vazifeli melekler vardır ki Allah’a inancı tam olan insanların alnında mevzi alıp gece gündüz okuyacakları salâvatları Resûlüllah'a ulaştırmakla mükelleftir Anlaşılan o ki, sayısını bilmediğimiz daha nice melekler vücudun hemen her azasında konuşlanıp Yüce Allah tarafından eşrefimahlûkat ilan edilen insana hizmet için vazifeli. 
           Siz bakmayın öyle ateistlerin meleki âlemin varlığını inkâr etmelerine. Bir gün ecel meleği kapıya dayandığında hak vehakikat neymiş onlarda anlayacaklar ama iş işten geçmiş olacak. Her neyse ateistler yoktan var olmayı reddederekten sadece biyogenez teziyle oyalana dursunlar şunu iyi bilsinler ki,Yüce Allah bizi yoktan var ettiği gibi vardan da yokedip ahrettetekrardan bizi diriltmeye kadirdir. Buna inancımızşeksiz şüphesiz tamdır.  Şayet ateistlerin dertdavaları yaratılış sırrını çözmekse,  tek yaratılış gerçeği var,  o da yoktan var olmak, vardan yok olmak gerçeğidir. Bunun dışında yaratılışın sadece biyogenez kısmını görüp abiyogenez kısmını görmemek yaratılış gerçeği ile akla ziyan taban tabana zıt bir tutumdur. Hadi Allah’ainanmadıklarını anladık ta evrende cereyan eden bir dizi biyogenez ve abiyogenez hadiselerinin birbiri ardına seyreylediğini görmezden gelmelerine ne demeli. İleri sürdükleri tezleri hangi mantık kabına sığdırıyorlar doğrusu anlamak mümkün değil.  Sonuçta biz biliyoruz ki biyoloji dersinde abiyogenez kavramıyla cansızlık ifade edilmeye çalışılırken biyogenez kavramıyla da canlılık ifade edilmeye çalışılır. Zaten çalışılmasında demiyoruz, bilakis böylesi çalışmaların Yüce Allah’ın azametini tefekkür etmemize vesile olacağı gibi irfanımıza ışıktuta da diyoruz.  Işık tuttuğu şundan belli,  her iki kavramda yaratılış gerçeğini haykırmaktadır. Hatta biz işi daha da ileri boyutlara taşıyıp her iki olgununda meleklerin kontrolünde vardan yok, yoktan var oluş döngüsü içerisinde işlev görüp seyri âlem eylediğine kanaat getiririz. Nasıl mı?  Şayet Yüce Allah yarattığı bir varlığın genetik kodlarını harekete geçmesini dilerse derhal vazifeli melek bu işi yapmakla mükelleftir. Yok, eğer Yüce Allah yarattığı varlığın genetik kodlarını durağan halde kalmasını dilerse bu kez vazifelimelek durağan olması yönünde vazife yürütecektir. Teşbihte hata olmasın, burada durağanlıktan maksat cansızlık manasına bir durağanlıktır. Ta ki bu durağan varlıklar diriliş emrine muhatap kalır,  işte o zaman cansızlıktan (abiyogenezden) canlılığa (biyogeneze) geçiş söz konusu olacak demektir.  Nitekim Yüce Allah Kur’an’da''O ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarır'' beyan buyurmakla hem ''abiyogenez'  hem de ''biyogenez'' gerçeğinivurguluyor. Ama gel gör ki ateistlere bu gerçeği anlatmakta güçlük çekiyoruz. İnançsızlık bu ya,  hep gözle görebildiklerini ve elle tutabildiklerini gerçek sanmaktalar,  maaleseffizik ötesi âlemden bihaberler. Dikkat edin geçmişten günümüze uzanan tüm ileri sürdükleri tezler;  ya kuru mantık örgüsüne dayalı hipotezler ya da bir kısım feylesof taifesinin ellerine tutuşturdukları hiçbir bilimsel değeri olmayan müsvedde tezler olarak karşımıza çıkmakta. İşte biz bu noktada feylesof taifesine değil,  itikadı imamlarımıza kulak veririz.  Madem öyle, bakalım İmam Maturidi bu hususlarda ne diyor: ''Allah'a iman etmek yaratılış gereğidir. Herkes aklıyla Allah'ı bulabilir.''  Keza İmam Eş’ari de şöyle der: ''Sırf akıl ve fikir Allah'ı bilmede yetersizdir. İman din ile sabittir ve kavme Peygamber göndermek esas olur.''   Tabii Eşarilerin burada aklı göz ardı edişlerinde ''Zira biz bir kavme Resul göndermedikçe azap etmeyiz'' ayeti celilerinden çıkardıkları mananın ehemmiyeti çok büyük. Ancak burada Maturidilerin bu ayete ehemmiyet vermedikleri anlamı çıkmasın. Çünkü Maturidiler ayette geçen ‘azap etmeyiz’  ifadesinin anlaşılamayan din hükümlerinin yerine getirilmemesiyle alakalı bir hüküm olduğunu, dolayısıyla bu noktada Allah’ı bilmeye yönelik akl etme çabasının terki anlamına gelmeyeceği bir anlam çıkarmışlardır.  Sonuçta ayete hangianlam yüklenirse yüklensin şu bir gerçek her iki itikadı mezhebin imamının da iman hakikatleri noktasında ortak bir paydada buluştukları gerçeğini değiştiremeyecektir. Kaldı ki, kâinatta her şey değişir, tek değişmeyen hiç kuşkusuz iman hakikatleridir. Bu yüzden bizim açımızdan ortak paydada buluşmak çok mühimdir, gerisi teferruattır. Teferruata dalındığında ise imanın bir bütün olduğunu, asla parçalanamayacağını idrak etmiş oluruz. İşte bu bütünlük inananları geleceğe taşıyıp hem nur hem güç kaynağı olurken, inanmayanlar içinse gelecek planlarını altüst edecek kâbus olmakta. Sonsuzluğa inanılmazsa elbette ki kâbus görmeleri gayet tabiidir. Ancak sürekli gelecek kaygısıyla habire kâbus gördüklerinden bu arada etrafa dehşet saçmayı da ihmal etmezler. Merhamet desen hak getire. Bakın şöyle dünyanın geldiği noktaya merhamet olmayınca çok övündükleri medeniyet bir anda tek dişi kalmış canavar olarak karşımıza çıkabiliyor.  Neyse ki Ümmet-i Muhammed bu dehşet saçan canavar karşısında direncini yitirmeyip gerektiğinde“zalimler için yaşasın cehennem” haykırışıyla gereken cevabı verip iman abidesi duruş sergileyebiliyor. Örnek mi?  İşte mahkeme salonunda şehit verdiğimiz Mursi’nin şahadeti bunun en bariz örneği zaten. Yani kaybedecekler Mursiler değil,  Firavunlar kaybedecek elbet.  Şu bir gerçek şu fani dünyada gerçek iman erleri ve iman orduları var oldukça zulüm asla ilelebet payidar olamayacaktır.  Eninde sonunda hak gelip batıl zayi olacaktır. Tarih boyunca da böyle olmuştur zaten. Keza tarih boyunca zulmetmek onlar için bir vasıf olmuş, mazluma umut zalime korku salmakta iman ehli için bir vasıf olmuştur. Hatta Dr. Haluk Nurbaki bu hususta Bakara suresinin 17. Ayetiyle zulmün vasfını şöyle yorum getirir: Sanat şaheserim olan bu kalbe imza attım. Onu imanla ve sevgiyle doldurmazsanız mühürlerim.” Hiç kuşkusuz mümin kalbinin vasfını pek yorumlamaya gerek kalmadan şu hadis-i kudside zikredilen Yere göğe sığmam Mümin kulumun kalbine sığarım” beyanı her şeyi izah etmeye yeter artar da.
        Evet, iman önce kalpte alev alıp sonra dille dışa ikrar olarak yansıdıkça kuvve-i fiile dönüşmekte. Yeter ki kalp katılaşmamış olsun iman nuru kendini büyük bir kuvvet olarakgösterip bunun dışa yansıması olarak da Peygamberimiz (s.a.v)’in beyan buyurduğu “Müminin ferasetinden sakınınız” şekliyle tezahür edecektir.  Yukarıda da belirttik ya bu kimi zaman “kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım, yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım” şeklinde yansıyacağı gibi mazlumların feryadı yeri göğü inlettiğinde müminin yüreğini gözyaşı seline bürüyecek şekilde de yansıyacaktır. Böyle yansımasıda gayet tabiidir, çünkü iman nuruyla hep mahzun olduğu için istesede gözyaşına hâkim olamaz.
       Gerçektende mümin kulun kalbi iman nuru ile mahzunlaşıp yumuşadıkça merhamet damarıda o ölçüde kabarmakta. Nasıl mı? İşte sahabenin yaşantısı bunun en tipik misali.  Öyle ki; Sahabe- Kiram değil mazlumun ahı figanı, Kur’an ayetlerini işittiğinde bile günlerce aylarca kendine gelemeyip ayılanlar bayılanlar, ağlayanlar olurmuş. Besbelli ki, her nazil olan ayet sahabenin yaşantısına tesir edip kalpleri de o ölçüde yumuşayabiliyor. Düşünsenize kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesinde içi cız etmeyen Hattab oğlu Ömer, kız kardeşinin evine paldır küldür dalıp okunan Kur’an’ı işittiğinde ‘bu ne tatlı kelamdır’ deyip bir anda gönlü yumuşayabiliyor. Böylece bu yumuşama sayesinde ilerisinde merhamet ve adalet timsali Halife Ömer olarak gönüllerde taht kurar bile. Ne diyelim, işte görüyorsunuz gönül yanması denen mahzunluk halinin doğurduğu sonuç budur. Anlaşılan o ki, gönül yanması olmadan hidayetteberaberinde gelmiyor. Bakın şöyle ateistlerin hal ve ahvaline hayatta bir kez olsun gözyaşı döktüklerini göremezsiniz. Nasıl döksünler ki, zaten yaptıklarının karşılığı olarak kalpleri mühürlenmişhaldeler, isteselerde gözyaşı dökemezler. Hani hep deriz ya, ‘merhameti olmayanın imanı olmaz’diye, aynen bunun gibi ateistlerin içine düştükleri durum tamda bunu gösteriyor. Öyle ya merhamet alıp satılan bir nesne değil ki gözyaşı döksünler, tamamen gönül mahalline bağlı olarak yansıyan kalbi bir melekedir. Onların bağlanıp yaslandıkları mahal besbelli, yani akıl melekesidir.Ama unuttukları bir şey var,  tutunmaya çalıştıkları akılda elle tutulan gözle görülen bir nesne değil, o da bir başka cihetten melekedir. Meleke olmasına rağmen ne hikmetse kendilerine rehber olarak kabul edebiliyorlar.  Malum akıl melekesi daha çok beş duyudan gelen verilerin beyinde harmanlanmasıyla varlığını hissettirmekte. İşte bu noktada ateistler akli yönde hareket ettiklerinde onlar için vicdan, merhamet hak getire. Hatta akıl karaya otursa da tüm bu insani değerler kalbi mühürlenmiş bir materyalist için asla hiçbir anlam ifade etmeyecektir,  onlar için varsa yoksa bir noktadan sonra cüzdan biricik değerdir artık.  Şu iyi bilinsin ki Kur’an doğrudan kalbe hitap etmekte, akladeğil elbet.Bu yüzden İmam-ı Gazali Hz.leri;  akıl bir yere kadar arkadaştır, onunda giremeyeceği sahalar var diyor. Ama gel gör ki maddeye tapanlar aklını cüzdana bağladıkları içindir Yüce Allah (c.c)  onlar hakkında hükmünü şöyle vermiştir: ''Allah kalplerini ve kulaklarını mühürlemiş ve gözlerini perdelemiş ve gözlerine perde indirmiştir ve bunların hakkı azim bir azaptır'' (Bakara Suresi ayet 77)
          Velhasıl;  İman, hem nur hem kuvvettir. 
          Vesselam.



          ZİKİR EN GÜZEL SERMAYE

       Hiç şüphe yoktur ki kalbin manevi ilacı zikirdir. Madem öyle,  Allah adını sıkça zikretmek gerek ki kalp huzura erebilsin. Şayet kalbimizi tüm günah kirlerinden temizlemek diye bir derdimiz varsa buna mecburuz da. Mecburiyetimiz Allah adına ihtiyacımız olduğu içindir elbet. Yeter ki ihtiyaç sayısınca (vukufi adedince) Lafzai Celal zikrini kalbte analım bak o zaman ruhi susuzluğumuzun giderileceği muhakkak. Aksi takdirde kalb zikirsizlikten ışık göremez hale gelip ruh penceremiz ise ayna olamayacaktır..
    Düşünsenize zikirsiz kalbin halini, üzeri adeta siyah ziftle kaplanmış halde olması kaçınılmazdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) ''Kul günah işlediği zaman onun kalbinde siyah bir nokta olur'' buyurmuşlardır. Şu halde Lafzai Celal zikri ile kalbimizin üzerini kaplayan o siyah lekelerden oluşmuş zifiri tabakayı dağıtmak gerekir.  Nitekim zikreden bir derviş kendi iradesiyle Allah’ın zikrine devam ettiğe sürece zikrin buharı kalbin üzerini kaplayan zifiri tabakayı tarumar edip en nihayetinde Yüce Allah’ın beyan buyurduğu ''Kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzura erer'' müjdesine mazhar olacaktır.
       Malumunuz beşer olmamız hasebiyle her an düşüp kalkan bir yapıya bürünebiliyoruz. Sadece düşüp kalkmayan Yüce Allah’tır. Dolayısıyla her düşüş kalkışımızda imdadımıza yetişecek tek ilaç zikirdir. Bu demektir ki kul ancak Allah'ı çokça zikrederek kalbini diri tutabilmekte. Derken iri ve diri olanın dünyaya bakışı dünyalık değil, uhrevi sermaye olarak değişiverecektir.  O kişi nasıl uhrevi sermaye edinmesin ki, bikere ta baştan dünyalığa aldanmayıp kalbini Allah’ın zikriyle pirupak eylemiş konumdadır. İşte böylesi bir kalbe sahip bir insan artık etrafının kirlenmişliğinden kolay kolay etkilenmez de. Yeter ki Allah adını anmaya devam edilsin istikametten şaşmayacağı muhakkak.  Hele böylesi bir insanın Allah adıyla kalbi zikirle dolup taştıkça gözünde tüten o tutku seli çağlayıp dilinden inci sözler dökülürde. Öyle anlaşılıyor ki Allah adını anmak insanı sultan edecek bir sermayedir. Resûlullah (s.a.v.)’in ''Kıyamet gününde kulların en büyük derecesi Allah'ı çokça ananlardır'' diye beyan buyurması bunun bir teyididir zaten. Kaldı ki, kâinatta canlı, cansız hemen her şey, kendi hal lisanıyla Allah'ı zikretmektedir. Madem öyle, insan neden bu âlemde zikir senfonisinden mahrum kalsın ki? Evliyaullah'ın da belirttiği üzere kâinatta her lafza zikir senfonisinde Allah adını anmakta en çok sırayla:
      Birinci derecede cemadat (toprak, taş, cansız maddeler), ikinci derecede nebatat (Bitki âlemi), üçüncü derecede hayvanat, dördüncü derecede insan gelmektedir. Yani evrende cansızlıktan canlılığa, basit yapıdan daha mükemmel yapıya doğru gidildikçe o nisbette zikir derecesi sıralamasında düşüş eğilimi gösterebiliyor. Bilhassa her yaratılmış varlığın büyüme meyli ve gelişme seyri yükseldikçe kendini Allah’tan alıkoyan her ne engel varsa beraberinde gelebiliyor. İşte bu noktada insanın diğer yaratılan varlıkların ardından dördüncü sırada zikreden bir konumda geride kalması bu yüzdendir. Fakat insan şayet zikr etmek isterse bu dezavantajını avantaja çevirebilir. Şöyle ki; insan her şeyden önce ömür boyu yakasını bırakmayacak üç büyük düşmana (nefis, şeytan ve kötü arkadaşa)  karşı adeta göğsünü siper edip Allah’ı zikretmekte gayret gösterirse bir anda yaratılmışların üstünde bir mevkie sıçrayabiliyor. Ki; bu mertebe  ''Alayı İlliyyin''  makamı olarak karşılık bulur. Yok, eğer kul nefsin hevasına kapılıp, şeytanın oyunlarına alet olmuş ve kötü insanların kuşatması altına girmişse hayvandan da aşağı mertebeye inip bu durum ''Esfelin safilin''  olarak karşılık bulur. Anlaşılan insanın eşref-i mahlûkat (Yaratılmışların en üstünü)  olarak değer kazanması için Allah’ı sıkça anması şarttır.
        Bakın, Hadisi Kudsi de ''Dikkat ediniz, cesette bir kalp vardır. Kalbin içinde de bir fuad vardır. Fuadda dahi sır vardır. Sırda da hafi vardır. Hafide dahi ahfa vardır'' beyan buyrularak insan göğsüne kodlanmış âlem-i emirle bağlantılı letaiflere dikkatimiz çekilmektedir. Zira insan göğsünde kodlanmış kalp, ruh, sır, ehfa ve hafi denen nurani letaifler mevcuttur. Keza iki kaşı arası alnında ise nefs-i natıka vardır. Şüphesiz her insanda mevcut olan bu nurani letaifleri asıllarına kavuşturmak insanın gayretine bağlı bir durumdur. Yeter ki salik Allah'ı vukufi adedince sıkça ansın nurani letaifleri aslına rücu edecektir elbet. Aksi takdirde zikir girmeyen vücudu kasvet bürüyecektir. Dolayısıyla ruhu nefse galip kılıp aydınlatmak için:
       - Salih insan-ı kâmilden faydalanmak,
       - Amel etmek (Helal-haramı bilmek),
       - Zikretmek şarttır. İşte bu sıraladığımız bu üç öğenin aksine bir yol izlediğimizde biliniz ki ruh penceremiz asla ışık vermeyecektir. Nasıl ki hastalandığımızda derhal doktora koşuyor ve doktorun telkinleri doğrultusunda şifa bulmaya çalışıyorsak, aynen öyle de, insan da körelmiş letaiflerini canlandırıp aslına kavuşturmak için, kalp alanında uzman Salih amel sahibi insanları (evliyaullah)  bulup onlardan istifade etmesi gerekiyor. Evliyaullah bu alanda uzman olup letaiflerin özelliklerinden hep bahsetmişlerde. Bakın Muhammed Şemseddin (k.s.)  'Miftahül Kulüb' adlı eserinde uzmanlığını nasıl konuşturuyor. Ve özetle şöyle bahseder:
     ''Zikreden kalbin akik renginde ve sol memenin altında, zikreden ruhun açık sarı ve sağ memenin altında, zikreden sırrın beyaz renkte ve sol memenin üstünde, zikreden hafinin zümrüt yeşili ve sağ memenin üstünde, zikreden ahfanın ya çok beyaz ya da çok siyah ve iki meme ortasında, nefsi natıka ise; turuncu sarı ve iki kaş ortasındadır.''
      İşte uzmanlık budur. Düşünsenize bu uzmanlık dalında letaiflerin renkleri belirlenmiş bile. Böylece bu gerçekler ışığında insan göğsüne kodlanmış âlem-i emirle bağlantılı nurani letaiflerin tamamının değişik renklerde ışıldayan nur şuleleri olduğunu akıcı üslubundan idrak etmiş oluruz. Eğer bir salik Hak yolunda mesafe kat edip letaiflerin tamamını bitirdiyse,  biliniz ki bu kez o salike Nefy-ü isbat zikri, yani Kelime-i Tevhid zikri verilecektir. Yeter ki; letaifleri asli yerlerine kavuşsun gerisi gelir elbet. Bir başka ifadeyle Nefy-i isbata geçmek için, letaiflerin çalıştığına dair tüm emarelerin zuhur etmesi gerekiyor. Derken bu hal üzere olan bir salikin üzerinde küllü letaiflerden sonra ruhun tezkiyesi gerçekleşip (Hak yolunda ilerleyen, sülûk eden kişi) alnına sadakat mührü vurulur bile. Şu da bir gerçek; o söz konusu salik seyr-i süluk yolunda bütün bu aşamalardan geçmiş olsa bile her kat ettiği mertebede mürşid-i kâmilden istifade etmek zorundadır. Ancak salikin bu noktada bile kalbi şeytanın vesvesesinden tam arınmış sayılmaz. Ama evliyaullah öyle değildir, onların kalbi cin ve şeytandan etkilenmeyecek konumdadır.
      Zikreden bir insanın iç dünyasına daha çok melekler hâkimdir.  Şöyle ki, melek belirli bir aşamaya ulaşmış bir salikin ruh letaifine sürekli ilahi idrak nurunu aktarır,  hatta bu nur ruhla da sınırlı kalmayıp letaifler üzerinde devri daim eyledikten sonra tüm vücudu kuşatır, derken zikir insanı sultan konumuna getirir. Her şeyden önce kulun vuslata ulaşmada iki güzel haslete ihtiyacı vardır. Bunlardan biri sağlam itikat sahibi olmak, diğeri kalb-i zikir yapmaktır. Hiç kuşkusuz cehri zikirle de vuslata ulaşılır, ama birçok meşayih-i kiram kalbi zikirle vuslata ulaşmanın en kestirme yol olduğunu beyan etmişlerdir. Yani Allah’a ulaşmada daha pek çok yolların varlığı bir vaka. Bu yüzden Kutsi Hadiste ''Allah'a ulaştıran yollar, yaratılmışların nefisleri sayısı kadardır'' diye beyan edilmiştir. Ancak genel anlamda zikir yolu iki kanaldan beslenmekte.  Ve bu iki kanal:
        -Lisan-ı zikir denen cehr-i zikir yolu,
-Kalb-i zikir denen haf-i zikir yolu diye kategorize edilir.
        İşte bu iki kanal üzerinden ehlisünnet üzere olan tüm tarikat-ı aliyyeler dallanıp budaklanıp günümüze kadar gelebilmiştir. Zaten Allah dostları var olduğu müddetçe ehlisünnet istikameti üzere olan tüm seyri süluk yolları kıyamete dek devam edecekte. Malumunuz cehr-i zikir, sesli eda edilip Hz. Ali (k.v.)'in uyguladığı zikirdir. Hafi zikir ise sessiz yapılan bir zikir olup, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a.)’ın takip ettiği metottur. Madem öyle, Allah'a ulaştıran yollar yaratılmışların nefisleri sayısı kadardır ölçüsünce, her iki yol da haktır diyebiliriz. Nitekim her iki yolun yolcuları da Allah'a ulaşmak için zikrediyorlar. Farklılık sadece izlenilen metotta, dahası usul farklılığından kaynaklanan bir durumdur. Zira Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri bu konuda; ''Nakşibendîler gizli zikir sayesinde nefsi emmarenin başını kırmaya muvaffak olurlar. Kadiriler ise zikri cehri ile tabiat tağutlarını tarumar eylemişlerdir'' deyip konuya açıklık getirmiştir.
        Şurası muhakkak; zikirden maksat çokluk değil, saflıktır. Önemli olan, İlâhi ente maksudu ve rıdaike matlubu (Ya Rabbi maksadım sen, isteğim senin rızanı kazanmaktır) ölçüsüdür. Resulullah (s.a.v.) ''Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza değil, kalbinize ve amellerinize bakar''buyuruyor. Nitekim Allah (c.c.) ''Gerçek müminler, Allah anıldığı zaman kalpleri titrer (Enfal /2) '' beyan buyurarak zikreden gönülleri övmüştür.
        İnsan hayatını mutluluğa çevirmek istiyorsa şu hadisi şerifi ölçü almalıdır: ''Zikredici bir dil, şükredici bir kalp, imanımızda size yardımcı olacak bir kadın bulundurun.''
        Hz. Peygamber (s.a.v.) sahabeler arasında, zikri hafiyi Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a has kılmış,  ama bir gün komşular Resulullah'ın huzuruna çıkıp:
         ''- Ya Resulullah, Ebû Bekir-i Sıddîk et pişirip, hatta kokusu dışarıya kadar nüksettiği halde, kimseye ikram etmez'' diye sitem ederler.
          Peygamberimiz (s.a.v.) duruma vakıf olur ve şu cevabı verir:
        ''- O sizin sandığınız et kokusu pişirilen et kokusu değildir. O koku zikreden kalbin yanan kokusudur''
         İşte, Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) öyle can-ı gönülden kalp zikri çekiyordu ki, ciğeri yanıyor ve kokusu etrafı bile sarabiliyordu. Dolayısıyla Hz. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’ı ''Sıddık-ı Ekber'' yapan, bu durumdur. Bazıları belki “Efendim, nasıl oluyor da bir insanın kalbi yanıyor” diyebilir. Bunu ancak yaşayan idrak eder, yaşamayan bilmez. Realite sadece ateşin yaktığını bildiriyor bize. Ama hangi ateş? Elbette ki bizim ve herkesin bildiği o ateş; ne var ne yok yakıp kül ediyor. Fakat bilmediğimiz bir ateş daha var ki, o da ''nur'' olup yakıyor gibi gözükse de kül bırakmaz. Yani nurda alevimsi yakıcılık yoktur. Nur için illa da bir teşbihte bulunacaksak nur için sadece ışıltı demekle yetiniriz.  İşte, ateşle nurun farkı bu ışıltıda gizli.
            Evet,  Allah ile kul arasında yetmiş bin hicap perdesi vardır. Bu perdelerin açılması da ancak zikirle mümkün olabiliyor. Burada yetmiş bin perde benzetmesinden maksat Allah’ın isim ve sıfatlarının tecelli daireleri manasınadır. Yani tezahür dereceleri anlamındadır. Rabbûl Âlemin zikreden kullar için; ''Rabbini tazarru ile gizli olarak dua ediniz (Araf/55)'' ve ''Rabbini tazarruyla (titreyerek) ve korkarak zikret (Araf/205)'' beyan buyuruyor. Resulullah (s.a.v.) ise ''Zikrin hayırlısı hafi olanı, rızkın hayırlısı da kâfi olanıdır'' ve ''Benim ve benden önceki enbiyanın söyledikleri en hayırlı kelime Lâ ilahe illallah’tır. Bilesiniz ki yedi kat gök ve yedi kat yer terazinin bir kefesine konsa, diğer kefesine de kelimeyi tevhit konsa bu kelime ağır gelir'' beyan buyurmuşlardır. Yine Peygamberimiz (s.a.v.) ''Yeryüzünde Allah, Allah diyen bulundukça kıyamet kopmaz'' beyanıyla zikrin ehemmiyetini ortaya koymuştur.
            İşte görüyorsunuz zikirlerin bile kendi içinde üstünlük dereceleri söz konusudur. Hatta Hz. Ayşe (r.a.)'dan rivayet edilen bir  hadisi şerifte Resulullah (s.a.v.) ''Bazı zikirler diğer zikirlerden yetmiş kat daha efdaldır'' buyurmuşlardır. Bir başka hadisi şerifte de; ''Kanın dolaştığı yerlerde muhakkak şeytan da dolaşır. Onun dolaşmaması için en kuvvetli silah Lailaheillahul-fealu'' buyurarak şeytana karşı korunmamızı sağlayacak tedbire dikkatimiz çekilmiştir.
        Malumunz İmam-ı Rabbânî (k.s)  çok büyük bir zattır. Bakın Müceddid-i el Fisani (k.s)  zikrin en efdali Kelime-i Tevhid zikrinden hareketle Tevhidi iki başlık altında:
      -Tevhid-i Şuhud, 
       - Tevhid-i Vücud diye tasnif etmiştir.      
     Gerek Ayet-i Celile’de beyan olunan hakikatler,  gerekse hadis-i şeriflerde geçen sözler, zikri teşvik edip insanlığın bunalımdan çıkış yolunun ancak zikir çekmekle mümkün olduğu vurgulanmaktadır. Elbette ki eşyanın sırrına vakıf olmak her babayiğidin harcı değil, ama bu vukufiyet sırrını insan diline çevirmekte gayret göstermek buna mani teşkil etmez. Ancak eşyanın hakikatlerini çözmeye çalışırken Allah adını unutmamak icab eder. İşte bu gerçeklerden hareketle diyebiliriz ki insanlık geçmişte ki edindiği bir takım bilgi ve becerilerinde olduğu gibi gelecekte de kendisini esir etmek isteyen teknolojik cihaz ve donanımlara karşı hazırlıklı olmalıdır. Şayet insanlık eşyanın esaretinden kurtulup Allah'ı hatırladığında, işte o an gerçek aydınlığa kendini kavuşmuş hissedecektir. Nasıl öyle hissetmesin ki,  eşyaya mahkûmiyet, vahdet-i vücud veya vahdet-i şuhuda susamış insanlığı perişanlığa itmekte habire. Anlaşılan Vahdet’e giden yol, Allah'ı anmaktan geçiyor.
         Düşünsenize zikreden bir insanın kalbi dakikada ortalama 124 kez ‘Allah’ diyerek atıyor. Herhalde iş olsun diye atmıyordur. O halde bu noktada kalbin bu sesine kayıtsız kalamayız.  Bizim de haydi, haydi bu sese iştirak etmemiz gerekir. Ki; zikreden dervişin aydınlık kalbi gibi bir kalbe sahib olabilelim. Hele zikreden bir derviş tespih tanelerine dokundukça dakikada 124 kez ‘Allah’ diye atan o kalpteki zikir bir anda âlemi emirle bağlantılı nurani letaifleri harekete geçirebiliyor. Madem öyle, kalbin her atışta ki zikir ritmine bizimde eşlik edip Allah dememiz icab eder. İcab ettiğimizde bilniz ki kalben huzura ereceğiz demektir. O halde daha ne duruyoruz,  vakit çok geçmeden şimdi tamda Allah adını sıkca zikretme vaktidir. Aksi takdirde  “kalpler ancak Allah'ı zikretmekle huzura erer” hükmün dışında huzuru başka yerlerde aramak zorunda kalırız. Allah korusun bu da hiç arzu etmediğimiz ömrü boşa zayi etmek demektir.
         Velhasıl; zikir her daim en güzel sermaye kaynağıdır.  
         Vesselam.

                                           EVLİYAULLAH
                                                                                                         

        Evliyaullah’ın yolunu yol bilmeli.
     Bakın, Şah-ı Nakşibend (k.s); “Bu yolumuzdan yüz çeviren helak oldu” beyanıyla aslında bu yolun Resulü Kibriya ve Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)’a dayandığına vurgu yapmakta.  Hatta bu sözlere ilaveten der ki; “Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’ın yolunun nihayeti,  benim yolumun bidayeti, Onun eline geçen en son marifet,  benim elime geçen ilk marifet değilse, bu tarikat Bahaüddin’in kalbine haram olsun” 
        Evet! Şah-ı Nakşibend (k.s)’a kadar bu yol;
        Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a)   ile Hz. Tayfur bin İsa Ebu Yezid el Bistami'ye kadar Sıddıkiyye olarak start almıştır. Bayezîd-ı Bistâmî (k.s)’den Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s)’e kadar ‘Tayfûriyye’ olarak yoluna devam eder. Sonrası malum,  Abdülhâlik-ı Gücdüvânî (k.s)’den Şah-ı Nakşibend’e kadar  ‘Hâcegâniyye’  olarak zikredilip en son Şah-ı Nakşibend’in elinde Nakşibendiyye olarak sistemleşir.   Neticeyi itibarıyla bu yol hangi isim altında zikredilirse zikredilsin, şurası muhakkak kıyamete kadar devam edecek de. Çünkü büyükler öyle müjdeliyorlar.
       Bakın Allah’ın Habib-i “Ümmetim yağmur gibidir, evvelimi daha hayırlıdır, ahiri mi daha hayırlıdır bilinmez” beyan buyurmakta.  Şah-ı Nakşibend (k.s) bu hadis-i şerifin mana ve ruhuna vakıf olup Allah’tan kendisine muhakkak vasıl edecek bir yol için münacat eder ve münacatının kabullüğünü müjdeler de.  Böylece bu müjdeyle sofilerin gönlünü hoş tutmuştur.
      Eskiden insanlar Evliyaullah’a duydukları büyük muhabbetten dolayı Allah yolunda çok koştururlardı.  Ne var ki şimdilerde muhabbet hak getire, enkaza uğramış durumda. Sanki günümüzde Allah sohbeti yapanlar adeta toplumda dışlanmaya başlanmış durumda.  Yine de ümidimizi yitirmiş sayılmayız. Madem ümit varız, o halde kınayanın kınamasına aldırmaksızın, Allah'ın sevdiği kullar arasında bulunalım bu da yeter. Biliniz ki; Allah'ın sevdikleriyle bir arada bulunmak bir ömre bedel, gerisi lafügüzaf. Zaten öyle olmasaydı Peygamberimiz (s.a.v); “Kişi sevdiği ile birlikte haşr olunacaktır” diye ferman buyurur muydu? Bu yüzden Şeyh Sadi Şirazi gül bahçesinde gülfidanının dibindeki ot’a hal lisanıyla meramını şöyle dile getirmiş:
        —Ey ot!  Senin ne şeklin, ne kokun, ne rengin, ne güzelliğin, ne de kıymetin var. O halde burada ne işin var diye serzenişte bulunur.
        Ot dile gelip:
        —Olsun, ‘Gül bahçesinin otu’ ismini taşıyorum ya, bu yetmez mi? diye karşılık verir. Düşünebiliyor musun ot bitki haliyle böyle derse, o zaman biz ne güne duruyoruz. Nitekim Allah dostlarını sevmek büyük bir nimettir.  Hatta onları sevmek bile bir derece imanın kemalat'ına işarettir.
         Allah Teâlâ “Biliniz ki Allah’ın velileri için hiçbir korku yoktur ve onlar mahzunda olmazlar”  (Yunus, 62) buyurmakta. Gerçekten de mahşer günü onlar için korku yoktur, ama ahret sermayesi olmayan için her an bu risk vardır. Öyle ki; o gün elli yerde sual sorulacak, hatta cevabı verilmeyen her bir sual için huzurda bin sene sabit kalınacak. Evliyaullah ise anlık cevaplarla cennet yurduna kanatlanacaktır.
       Evliyaullah'ı tanımayıp gayrisine bağlananlar Rasulüllah'ın; “Babasından gayrisine intisap edene Allah lanet etsin hükmüne” muhatap olur. Zira İbn’ul Farıd (k.s); “Bizim anamızdaki manevi nesep cisme bağlı olan nesepten daha yakın ve kuvvetlidir” demiştir. Çünkü biri ruhu besler,  diğeri de mideyi. Dolayısıyla sofi üzerinde ahret sermayesine yönelik tasarrufat yapan manevi babanın hakkı cismani babadan önde gelir. Öyle ki; Rasulullah (s.a.v) Risalet'i üstlendikten sonra hiç bir ayırım yapmadan herkese aynı çağrıyı yapıp hak yola davet etmişti. Bu çağrıya yüz çevirenler helak oldular,  icabet edip “Ya Resulullah! Seni anamızdan, babamızdan, evlatlarımızdan çok seviyoruz, canımız feda” diyenler kurtuluşa erdiler.  Nasıl ki; insan bazen yedi sülalesini merak edip öğrenmek ister ya,  aynen öyle de bir sofi'de bağlı olduğu manevi sultanını silsilesini bilmesinde sonsuz fayda söz konusudur. Aksi takdirde rehberini yetiştiren manevi soy ağacını bilmeyen sofi gözü görmeyen kör insan durumuna düşer.
      Şah-ı Hazne (k.s)  anlatıyor:
      Bir zamanlar çok sofisi olan bir şeyh varmış. Bir gün sofilerinden biri:
      —Bana zamanın Gavs'ını gösterir misin diye rica eder.
      Şeyh:
      —Ben sana yetmiyor muyum ki zamanın Gavs'ını soruyorsun?
     Sofi:
     —Elbette sen bizim tacımızsın, ama yine de çok merak ediyorum deyince,
       Şeyh;
      — Madem öyle, git falan memlekete, falan köşede desti satan birisi var. İşte o zamanın Gavs'ıdır. Sofi denileni yapar, yanına varır varmaz:
      —Bana bir desti sat der. Fakat destiyi alırken elinden düşer ve kırılır.
      —Adam sakince:
       —Zararı yok, der
      Sofi:
      —Ben bir başka desti almayacağım vazgeçtim der.
      Adam hiçbir şey olmamış gibi;
      —Peki, sen bilirsin der ve onu güle güle uğurlar. Üstelik hiç desti satın almayıp destiyi kırdığı halde.
     Aradan zaman geçer bu sefer Şeyh sofisine:
      —Zamanın Gavs’ı göçtü der.
      Sofi yine yerinde durmaz, bu sefer yeni Gavs’ı merak ederek ten:
      — Efendim zamanın Gavs'ını bildirmeni rica ediyorum der.
      Şeyh:
       —Falan memlekette, filan yerde çömlek satan destici diye tarif eder,  böylece tarif üzere
gelip yanına varır.
       Sofi hoş beş sohbetten sonra destici'den desti satın almak ister:
      Destici:
      —Tamam der ve ardından şöyle seslenir:
      — Bak bu destimi sana sattım, ancak sakın ola ki kırmayasın,  yoksa senden yetmiş desti parası daha alırım uyarısını yapar.
       Evet!  Verilen kıssalardan da anlaşıldığı üzere Evliyaullah da kendi aralarında çeşit çeşittir. Kimi Celalli,  kimi Yunusça tavır sergiler. Yani yukarı da bahsi geçen desti satan iki Gavs arasındaki fark gibidir.
       Gavs-ı Bilvanisi (k.s) ise bu konuda İbrahim Ethem’den misal getirerek şöyle anlatır:
   İbrahim Ethem haremiyle sarayında sohbet ederken damdan sesler işitir der ki;
     -Ey Arabî! Dam da ne işin var?
     Adam:
      —Develerimi arıyorum, der.
       İbrahim Ethem:
      — Git işine! Öyle şey mi olur, damda deve mi aranır?
      —Peki, Sen benim bu halimi tuhaf karşılıyorsun, ya sen kuş tüyü yataklarda zevki ve sefaya daldığın sarayında Allah’ı nasıl arayıp aklına düşürürsün, asıl sen buna taaccüp et derdine yan der ve gözden kaybolur. Bu sözler İbrahim Ethem'in can evinden vurmaya yeter artar da. Derken bir anda padişahlığı, sarayı, tacı tahtı bırakıp mürşit aramaya koyulur. Bulur bulmasına da, ama bu seferde bulduğu Şeyh el vermez, der ki:
      — Bir kere millete zulmetmiş veya zorla ellerinden mallarını almış olabilirsin, tüm bunların iadesi gerekir, onun için şu aşamada sana el veremem der.
      Bu durumda İbrahim Ethem memleketine dönüp ne kadar kul hakkı varsa hepsini kuruşu kuruşuna sahiplerine iade eder. Derken dergâha kabulü ancak böyle gerçekleşir. İyi ki de kabul görür, dergâhta 10–15 sene büyük aşk ve muhabbetle amel eder de. Artık şimdi sıra sınanmaya gelmiştir. Çünkü samimiyet testinden geçecektir.
        Tabii şimdi bu kıssanın devamında geçen mürşit mürid arasında geçen derin bağlılıktan hareketle durumdan vazife çıkarıp öküzün altında buzağı ararcasına itiraz edenler olacaktır. Onlar itiraz ede dursun şu bir gerçek; elbette ki bir mürşit şeriata aykırı talepte bulunamaz, bulunursa da neticesine bakmalı. Gerçekten neticesinde şeriata aykırı durum çıkarsa o mürşit değildir zındıktır.  Ancak  “Sizin hayır sandığınız şer, şer sandığınız şeyde hayır vardır” hükmü hatırladığımızda ön yargılardan sıyrılmak mümkün. Her neyse bakalım neymiş o misal:
        İbrahim Ethem’in Şeyhi;
      —Git bana şarap getiriver der,  o da getirir, ama reddeder.
       İbrahim Ethem’i tekrar çağırır bu kez der ki:
      —Canım kadın istiyor, git bana kadın getir der. İbrahim Ethem’de kendi hanımını getirir, ama tabiî ki şeyh hanımını geri gönderir. İşte İbrahim Ethem bu. Derken teslimiyeti ile zamanın en büyük evliyaların arasına adını yazdırıp bir şekilde usul usul, imtihan basamaklarını bir bir aşarak seçilmişlerin seçilmişi olur. Dile kolay! Evliyaullah olmak, insana tacı tahtı bile bıraktırabiliyor.
       Hâsıl-ı Kelam;  Mevlana’nın buyurduğu gibi; “Padişahın dostu olan hiç zayıf kalır mı?” buyurmakta. O halde dostu evliya olan hiç garip kalır mı dersek yeridir.
           Vesselam.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder