MUHSİN BAŞKAN VE İSTİŞARE
SELİM GÜRBÜZER
Muhsin Başkan bizim gerek
gençlik gerekse olgun yaşlarımızda hep Başkanımız olarak bildik. Gençlik
yıllarımı doğup büyüdüğüm Bayburt’ta, üniversite gençlik hayatımı mezun olduğum
Erzurum’ Atatürk Üniversitesinde, ilk memuriyetimi İstanbul Sultanahmet Sağlık
Eğitim Merkezinde ve memuriyetimin ikinci basamağını Balıkesir Sağlık Eğitim
Merkezinde geçirdiğim yıllar içerisinde kendisini zahiren görme hiç nasip
olmamıştı. Ta ki Ankara’ya naklen atamam gerçekleşti, hele şükür işte o zaman
kendisini sık sık görme şerefine nail olabildik. Hele o’nun “Allah Resulünün
hakikatleri dışında liderde teşkilatta tartışılır” diye yeni oluşumun fitilini
ateşleyip Ankara Söğütözü’nde Büyük Birlik Hareketine start verdiği andan
itibaren hiç tereddütsüz bu yeni oluşum içerisinde bizimde çorbada tuzumuz
olsun düşüncesiyle halis niyetle hareketin fikriyatını ortaya koyan Nizam-ı
âlem dergisi, Alperen Dergisi ve Gündüz Gazetesine yazdığım yazılarla destek
vermeye çalıştım. İşyerimin Ankara Beşevler’de olması avantajıyla hemen her gün
iş çıkışı Ankara Sıhhiyedeki Sağlık Bakanlığının arka sokağında BBP Genel
Merkezine uğramadan eve gitmezdim. Derken iş çıkışı ve hafta sonları bu
uğrayışlar sırasında bazen Muhsin Başkanı Genel Merkeze girişlerinde ya da
çıkışlarda karşılaşıp göz göze geldiğimiz çok olurdu. Bir defasında da göz göze
gelmenin ötesinde BBP Genel Merkezde Selçuk
Özdağ'la karşılaştığımızda elimden tutup Başkanın makamında beni Gündüz
Gazetesinde Sivil Toplum, Sivil Katılım, Sivil İnisiyatif gibi konularda kalem
oynatan yazar olarak tanıttığında zahiren tanışmış oldukta. Tabii Muhsin Başkan bu tanışıklığımızın
akabinde hem Selçuk Özdağ’la hem de benimle istişare edip partinin bu tip yeni
söylemlere çok ihtiyacının olduğunu dile getirip bundan sonra ki yazacağım
yazılar noktasında beni daha da bir motive etmiş oldu.
Muhsin Başkanla sadece Genel
Merkezde mi karşılaştık, elbette ki hayır manevi soluk aldığımız ortamlarda da
karşılaştığımız çok oldu. Ankara Etlik semtinde oturmam hasebiyle Ankaralı iş
adamı rahmetli Abdulkadir Özcan’ın oğlu Sabri Özcan'ın Muhsin Başkanı evine
davet ettiğinde bir akşam Etlik sofileriyle birlikte istişare edişinde de bir
arada bulunuşumuz söz konusudur.
Evet, Genel Merkez, ev ortamı
derken kimi zamanda Muhsin Başkanı rahmetli Seyda Hz.lerinin Ankara Pursaklar
semtinde yaptırdığı camiye teşriflerindeki yıllarda aynı manevi atmosferi bir
arada soluduğumuz da oldu. Hakeza Seyda Hz.lerinin vefat sonrası Seyyid
Abdulbaki Hz.lerinin Pursaklara teşriflerinde ki ziyaretlerinde de öyle oldu
hep.
Yine bir gün hiç unutmam
ailece Hasan Sağındık’ın adına Orta Asya sentez dediği o güzel tadımsı müzik
tınısıyla şenlendirdiği Ankara Altın Park Anfi de düzenlenen il parti
kongresine gitmiştim. İşte bu kongrede bir fırsatını bulup çocuk yaşta oğlum
Ahmet Alperen ve kızım Merve Nur’la birlikte ön sıralarda oturmakta olan Muhsin
Başkanın yanına vardığımızda çocuklarımın hatırını sorup bağrına basması beni
benden almaya yetmişti. Bundan daha da öte
Seyda Hz.lerinin vefatıyla Türkiye’nin dört bir yanından Menzile gelen
insanların oluşturduğu mahşeri kalabalık içerisinde tahta merdivenlerle
dükkânlardan birinin damına çıktığında cenazenin uğurlanışındaki seyre dalışı
da hiç unutamayacağım anılar arasındadır.
Bu arada Seyda Hz.lerinin
vefatıyla birlikte Gündüz Gazetesinde her vefat yıldönümünde yayınlanan
yazılarla yâd etmeyi kendime borç bilip ihmal etmedim de. Ama ne var ki ilerleyen yıllarda bir ara
gazete yönetiminin değişmesiyle birlikte yazılarımın kesintiye uğraması fena
halde canımı sıkmıştı. Öyle ki şikâyet etmeyi hiç sevmediğim halde bu durumu
Muhsin Başkana açıklamam gerektiği duygusu ağır bastığında, Genel Merkezin üst
katında özel kalemden rica edip içeriye girdiğimde rahmetli Seyda Hz.lerinin
yeğeni S. Saki Erol’da oradaydı. Tabii ilk olarak Seyyidimin elini öpüp yanına
oturduğumda, Muhsin Başkanımın gözünden süzülen o memnuniyet ışıltısı bir
başkaydı. Belli ki makamına girişimde ilk olarak kendisini değil de Ehl-i Beyt
neslinden Seyyidimi ziyaret ediyor olmam çok hoşuna gitmişti. Derken hiç
sevmediğim şikâyet konusunu dile getirmeden müsaade isteyip öyle ayrıldım
huzurdan. Tabii huzurdan çıktığımda o zamanlar vakıf başkanı, aynı zamanda
İstanbul Milletvekilliği de yapmış olan Hasan Sert'le özel kalem odasında karşılaştığımda
meğer Seyyidime eşlik etmek için bekliyormuş. Hasan Sert'in dikkatini çekmiş
olsa gerek ki bana:
“- Bu ne hızdı, sanki
girdiğinle çıktığın bir oldu, bu ne
iştir?” sordu.
Cevaben;
- Seyyid Saki oradayken bize
dünya kelamı dile getirmek doğru olmazdı, kaldı ki Seyyidimi ve Başkanımı bir
arada gördüm ya bu bana yetmez mi dedikten sonra vedalaşıp sevinç içerisinde
adeta çocuklar gibi şenlenip soluğu evde aldım.
Nasıl çocuklar gibi şenlenmeyeyim ki, biri Koca Reis kabul ettiğim
Muhsin Yazıcıoğlu Başkanım, diğeri gönlümüzü aydınlatan ışık olarak gördüğüm
rahmetli Seyda Hz.lerinin yeğeni Gül neslin evladı S. Saki, gel de neşelenme.
Nitekim kendimi eve attığımda yüzümde ki o neşe halim ev ahalisinin de gözünden
kaçmaz. Ve ev ahalisi hayırdır çocuklar gibi şen halin var dediler. Bunun
üzerine;
-Nasıl şen olmayayım ki o iki
güzide şahsiyeti bir arada gördüm dedim.
Her neyse günler günleri kovalarken Muhsin Başkanla son buluşma
diyebileceğimiz yıllar gelip çatmıştı ki; o yıl şahadetine 2 ay zaman kala bir
cenazenin otopsisi için o dönem Genel Başkan Yardımcısı Yalçın Topçu (Muhsin Başkanın
vefat sonrası Genel Başkan, bir ara Kültür Bakanı, şimdiyse Cumhur Başkanı
Başdanışmanı olan) ile birlikte Ankara’nın Keçiören semtinde Adli Biyolog
olarak çalıştığım Adli Tıp Kurumu Biyoloji İhtisas Dairesine geldiği yıldı.
Dairemize gelip şeref verdiğinde yeniden hasbıhal etme şerefine nail oldum.
Sanki vedalaşma için gelmişti. Gündüz Gazetesinde yazılarımın kesilmesinin
ardından kendimi siyasi alandan epey zamandır uzak tutmuşluğumdan dolayı Muhsin
Başkanla yaklaşık 7 sene zahiren gözden ırak kalmıştım. Sen misin gözden uzak
kalan Biyoloji İhtisas Dairesine geldiğinde daha göz göze gelir gelmez bana ilk
söylediği cümle:
“- Gözlerinin içi hala gülüyor”
demek olmuştur. Her ne kadar biz gözden uzak kalsak da o bizi unutmadığının
ifadesi bir cümledir bu. Hatta çocuklarımı bile unutmamış, öyle ki o sarf ettiği cümlenin akabinde hemen
çocuklarımın ahvalini sordu. Bende oğlumun üniversiteye hazırlandığını, kızımın
ise katsayı mağduru olduğu için ancak puanının kendi dalında İlahiyata yettiğini
şimdi İsparta’da okuduğunu söyledim.
Bunun üzerine derin bir of çekip;
“Evet, katsayı meselesi bizim
kanayan yaramızdır, inşallah her çilenin ardından pembe şafaklar doğacak
günlerde gelir elbet” deyip teselli
etmeyi ihmal etmez de. İşte hoş beş sohbetin ardından İhtisas Dairemizden ayrılacağı
sırada uğurlamak istediğimde;
“-Bak sizler memursunuz, olmaz” dese de
dayanamayıp;
“-Başkanım öyle şey mi olur
buraya kadar zahmet edip gelmişsiniz,
bize uğurlamak düşer dedim. Ve kucaklaşıp makam arabasıyla Adli Tıptan
ayrıldığında bu son bakış, son el sallayış ve son göz göze gelişimdi zaten.
Gerçekten de o uğurlayıştan iki ay sonra Kahramanmaraş’ın Karlı Dağlarından
gelen şehit haberi yüreğimizi sızlatsa da o şimdi Taceddin Dergâhının yanı
başında gönül tahtında.
Hâsılı Kelam; Hasan
Sağındık'ın dediği gibi “Muhsin Başkan dünyada iken siyaset yapıyor gözüküp
aslında Veli şahsiyet karakterdir.”
Madem öyle Seyda Hz.lerinin vefatının ardından Kamer Vakfı Bülteninde
yayınlanan bir röportajda Veli karakter abidesi Muhsin Başkanın Seyda Hz.leri
ile olan hatıralarına ve istişaresine hep birlikte bir göz atalım. Bakın Muhsin
Başkan Seyda (k.s) ile olan istişaresi için ne diyor?
— Sayın Yazıcıoğlu, Seyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) ile ilgili ilk
karşılaşmanızı anlatır mısınız?
M. Yazıcıoğlu: Kendisini 1970'li yıllarda uzaktan görmüştüm. O
zamanlar çok yakın bir temasımız olmamıştı. Ancak, 1987 yılında Menzil'de
kendisiyle görüşmek nasip oldu. Kendisiyle uzun uzun göz göze geldik. Elbette o
manevi derinliği ve manevi atmosferi daha ilk bakışta yaşadığımı
söyleyebilirim. Benim ilk karşılaştığımdaki intibaım hep tasavvuf kitaplarında
okuduğumuz ama ulaşamadığımız, yaşayamadığımız, hissedemediğimiz güzel
duyguları yaşama ve hissetme durumunda oldum. Orada benim yarım saatlik hemen
hemen yarısı sessiz geçen, bir o kadarı da çeşitli konularda görüşlerine
başvurduğumuz ve dinlediğimiz an olarak geçti. Akşam kendilerinin emirleri
üzerine bizi Mübarek Divanı'nda misafir ettiler.
— Efendim, bu esnada sizin M. Yazıcıoğlu olduğunuzu biliyorlar mıydı?
M. Yazıcıoğlu: Çevredeki sofiler benim olduğumu söylediler. Ama ben
cezaevinde iken manevi olarak da irtibatımız oldu. Bazı sofi kardeşlerimiz
aramızda haber akışı sağladı. Bu sebeple bizi hem ismen biliyordu, hem de biz
cezaevinde iken muhtaç olduğumuz dualarını daima aldık. Kendisine misafir
olduğumuz gecenin sabahında, namazdan sonra camiinin dışında büyük bir
kalabalık toplanmıştı. Kendileri kalabalık içinden geldi ve beni çağırdı. Bir
kenara geçtik. Elini omzuma koydu ve bana güzel bir hikâye anlattı.
— Hikâyeyi dinleyebilir miyiz?
M. Yazıcıoğlu: Buyurdular ki:
''Bir zatın iki tane oğlu
varmış. Kendisi vefat ederken bunlara üç küp altın bırakmış. Çocuklarına ''Bu
küp altınların birer tanesi sizin. Üçüncüsü de dünyanın en ahmak adamının''
diye vasiyet etmiş. Babalarının vefatından sonra bu iki kardeş çok yer
dolaşmışlar. Kimi bulsalar bundan daha ahmağı çıkar düşüncesiyle dolaşıp
durmuşlar. Çünkü dünyanın en ahmağını arıyorlar. Küçük kardeş bir şehirden
geçerken bakıyor ki, bir zatın sakalının bir tarafını yülümüşler, bir tarafı
duruyor. (Hatta o, sakalın bir tarafını yülümüşler sözünü söylerken mübarek
biraz düşündüler. Tıraş kelimesi sonra aklına geldi, ondan dolayı gülmüştü...)
O adamı ayrıca merkebe ters bindirmişler. Kuyruğunu da eline vermişler. Boynuna
tezek takmışlar, etrafına çıngıraklar asmışlar. Ve kendisini def, davul
çalarak, halkın arasında dolaştırarak rezil rüsva etmişler. O zaman bu küçük
kardeş oradaki insanlara sormuş; Bu adamın ne suçu vardı da bu kadar eziyet ediyorsunuz?
Cevaben; herhangi bir suçu yokmuş demişler. Bir suçu olduğundan dolayı değil
bizim burada adet olduğu için yapıyoruz. Küçük kardeş nedir âdetiniz demiş.
Cevaben; bu adam buranın valisi idi. Belli bir süre valilik yapar sonra süresi
dolduğu zaman bunu tahtından indiririz. Halkın arasında böyle dolaştırırız.
Öbürünü de Törenle tahtına oturturuz dediler. Bunun üzerine küçük kardeş; peki
şimdi tahtına törenle oturttuğunuz süresi bittikten sonra aynı bunun gibi
halkın arasında dolaştırılacak mı diye sormuş. Onlar da evet demişler. Küçük
kardeş hemen eve gidip babasının vasiyet edip verdiği bir küp altını alıp
gelmiş. Getirip valinin önüne koymuş. Valiye, bu küp altın babamın vasiyeti
üzerine sizin şahsınıza aittir. Yani devlete ait değil. Siz kendi şahsınıza
kullanacaksınız. Vali, ama ben sizin babanızı tanımıyorum demiş, küçük kardeş
evet, babam da sizi tanımazdı. Zaten bize vasiyet etti ki, dünyanın en ahmağını
bul ona ver diye. Vali hiddetle oturduğu koltuğundan kalkmış ve demiş ki, ben
koca bir valiyim. Nasıl olur da dünyanın en ahmağı olurum. Küçük kardeş, sizin
bir sene sonranızı görüyorum. Bu valilik dönemi bittikten sonra size şöyle
şöyle yapmayacaklar mı, sen kendin de böyle olacağını biliyorsun. Bunu bile
bile buraya oturmak ahmaklık değil mi demiş.
Bu hikâyeyi anlattıktan sonra
elime omzuma vurdu. Dedi ki:
''Manevi rütbelere talip ol.
Yoksa insanlar alkışlarlar sonra da taşlarlar. İnsanlara güvenme, önemli olan
manevi rütbelere talip olmaktır...''
Tabii ben o zaman acaba siyasete
hiç bulaşma anlamında mı söylüyor diye düşündüm. Kendilerine bir vakıf
kurduğumuzu söyledik. Vakfa çok sevindi. Vakıf faaliyetlerinin yararlı olduğunu
ifade etti. Ayrıca siyasi düşüncelerimi kendilerine aktardım. Bize ''Bu işin
çilesini, sıkıntısını çekmişsiniz. Bu sizin bileceğiniz yanıdır. Faydalı
olabileceğinize inanıyorsanız yapabilirsiniz.'' dediler. Yani o zaman siyasetin
acımasızlığını, insanların güç ve kudrete karşı zaaflarını dikkate alarak
siyaset yapmamız gerektiğini ifade ettiği manasını çıkardım.
— O günden bu güne birçok görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmelerden size
kalan hatıralarınızı ve kendisinin tavsiyelerini anlatır mısınız?
M. Yazıcıoğlu: Tabii bunların bir kısmı söylendiği yerde kalması
gereken hatıralar, yaşadığımız anda kalması gereken hatıralardır. Ama ben
kendisinden hep güç bulmuşumdur. Bizim için manevi bir kuvvet olmuştur. Yalnız
üzüldüğüm bir yanı var, o da son Ankara'ya gelişlerinde kendilerini
Pursaklar'da ziyaret ettiğimizde bizi akşam eve davet etmişlerdi. Akşam biraz
geç olduğu için istirahata çekilmiş olduğunu düşünerek, evi arayıp rahatsız
etmek istemediğimizden gidemedik. Bir daha görüşmek de nasip olmadı. O akşam
gidemediğimiz için hala üzülüyorum.
— Evet efendim...
M.
Yazıcıoğlu: Siyasi Karar Kurultayımızdan önce Türkiye'de bildiğimiz gönül
dostlarını ziyaretlerimiz oldu. Bunlara gayretlerimizi anlattık. Yani aklımız
ve baş gözümüzle tayin ettiğimiz hedefleri bir de gönül dostları nasıl görüyor
diye düşünerek bu zatlarla meşveretlerimiz ve danışmalarımız oldu. Bu meyanda
Seyda (k.s) ile de hassaten görüşmüştük. O görüşmemizde kendisi ''Toplayın,
toplansınlar, konuşun, tartışın, orası nasıl karar alırsa öyle hareket edin''
dediler. Hatta yakından ilgilendiler. Ne kadar insan toplanabilir ve
kalabalıklar nasıl olur hususunda sorular sordular. Kurultay sonrasında
kendilerine kamuoyunun beklentilerini anlattık. Kamuoyundaki birlik hususundaki
özlemleri aktardık. Bu hususta kendileri de ihlâsınızı bozmayın siz, ihlâsınızı
bozmamak kaydıyla birliktelikler yapabilirsiniz. Ama birlikteliğiniz ihlâsınızı
bozacaksa o zaman kendi istikametinizde devam edin gibi görüşler ortaya
koydular.
— Son cümle olarak neler söylemek istersiniz?
M. Yazıcıoğlu: Baktığımız zaman gönlümüzü rahatlatan, manevi
hazzımızı artıran, bize manevi iştah getiren bir Mürşidi Kâmil'di. Dolayısıyla
bizim manevi dünyamıza çok güzel, tarif edemeyeceğimiz tesirleri var. Allah
ondan razı olsun. Seyda (k.s) Hazretleri ve cümle Allah dostları bizim manevi
ışıklarımızı. Biz onlarla görebiliyoruz. Onun bu âlemden ebedi âleme gidişi
bizi çok üzdü. Allah dostları her zaman manevi tasarruflarıyla da bizi
kuşatırlar. Cisimleri yanımızda olmasa da bize manevi rota verirler. Onlar
birlik sembolüdür. Onlar tevhidin nurlu aynalarıdırlar. Biz onlardan yansımalar
alırız. O, gönüller sultanı idi. O Sultan-ı Müslim’indi. O şimdi Allah'a ve
Allah'ın sevgilisi Hz. Resulullah (s.a.v.)'a kavuştu.
Allah rahmet eylesin.
Kaynak:Kamer Vakfı Bülteni.
Kaynak:Kamer Vakfı Bülteni
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder