DENGE ÂLEM
SELİM GÜRBÜZER
Kâinatta müthiş bir denge sistemi söz
konusudur. Şimdi bu kâinattaki dengeye bakıp kendi denge sistemimizi göremezsek
abesle iştigal olur elbet. Ancak görmek den de daha mühim olan iç dünyamızın
dışımızla, dış dünyamızın içimizle uyumlu hale gelip gelmemsi çok mühimdir. Yani,
içimiz dışımız birbiriyle uyumlu olması gerekir ki denge âlem bozulmasın. Hele
bir insanın denge ayarı bozulmaya yüz tutsun hem madden hem manen çöküş yaşar
da. Çöküş ve hayal kırıklığı yaşamamak için İsmail Çetin Hoca’nın “Müminin
istikameti (dengesi) velinin en büyük kerameti” dediği istikamet gerçeğini
idrak etmemiz gerekir.
Şu bir gerçek her şey denge âlem ayarı
üzerine kurulu, Ne var ki denge ayarının ne anlama geldiği noktasında kafa
yormayışımız, kendimize çeki düzen vermemize
engel teşkil edebiliyor. Hele kafamızı gömdüğümüz kumdan başımızı kaldırıp
şöyle kâinat kitabının sayfalarını çevirdiğimizde yaratılan her şeyin zıddı ile
kaim olduğunun farkına varacağımız muhakkak. Zaten farkına vardığımız da her şeyin
bu çift kutupluluk sayesinde dengelendiğini idrak etmiş olacağız. İşte buradan
hareketle kutbun bir tarafına ağırlık verip diğer kutbu ihmal ettiğimizde denge
ayarımızın şaşacağının muhasebesini yapmak biz kullara düşer elbet. Bikere denge
âlemimiz normal seyrinde akması için zıt kutupları ne aşırı derecede birbirine
yakınlaştırmalı ne de aşırı derecede birbirinden uzaklaştırmalı. Mutlaka orta
bir yol takip edip dengelememiz gerekir ki istikamet üzere yol alabilelim. Nitekim
Fen Bilgisi derslerinde de anlatıldığı üzere aynı yüklü iyonlar birbirini
iterken zıt iyonlar ise birbirini çekebiliyor. İşte bu en temel kanunda bize
gösteriyor ki, ne toplum hayatından
uzaklaşıp kendi kabımıza (uzlete) çekilmeli, ne de kendimizi ihmal edip dünyaya
tamah etmeli. Esas olan hiç ölmeyecekmiş
gibi dünyaya yarın ölecekmiş gibi ahirete yönelik bir hayat dengesi ve hayat
nizamı ortaya koyabilmektir. İşte denge âlem,
işte istikamet üzere olmak budur. Bunun dışında hepsi lafügüzaftın öte
bir anlam ifade etmeyeceği aşikâr.
Evet, Yüce Allah’ın dışında her şey zıddı ile bilinmektedir.
Nasıl mı? Mesela iyilik ve kötülük iki zıt kutup arasında
muhasebe yapıp kendimize rota tayin ettiğimizde ister istemez bu iki zıt kutbun
bilgisini de vakıf olmuş oluruz. Öyle ya, edindiğimiz bilgiler doğrultusunda rotamızı
iyi yönde belirlediğimizde istikamet üzere bir yol takip edeceğiz anlamı çıkar Yok,
eğer rotamızı kötü yönde tayin ettiğimizde bir anda dengemizin alt üst olacağı
besbelli. Neyse ki Yüce Allah yarattığı kuluna cüz-i irade vermişte, bu sayede iyi
ile kötüyü birdirbirinden ayırd ederekten zıtlıkları ahenkli hale getirebiliyoruz.
Ancak ahenkli hale getirirken şurası unutulmamalıdır ki, Allah’ın istediği tek
şey kullarına bahşettiği cüz-i iradeyi istikamet üzere yol takip etmeleri
yönünde irade sergilemeleridir. Nitekim yaratılış gayemiz bizi denge âlem şuuru
perspektifi içerisinde kendimize mutlaka bir istikamet belirlemek gerektiğini mecbur
kılıyor da. O halde istikametten şaşmamak icab eder, aksi halde kendi
kendimizin mahvına davetiye çıkarmış oluruz. Hele bir insanın dengesi şaşmaya
görsün taş toprak incindiği gibi gök kubbede titrer. Öyle ya, dağ taş gök kubbe
incindiğine göre kimi âlimlerimizin eşrefi mahlûkat insan için küçük âlem
manasına ‘zübde-i âlem’ derken kimi âlimlerimizin de ‘büyük âlem’ demesi son
derece gayet tabiidir. Küçük ya da büyük hiç fark etmez sonuçta öyle
anlaşılıyor ki, insan için tüm âlemlerin özü dersek yeridir. O halde
yaşadığımız hayat süreci içerisinde mümkün mertebe fıtri özümüzü korumakta
fayda vardır. Aksi halde hem içerden hem dışarıdan müdahaleye açık bir konumda
olursak vay halimize, ortada ne denge kalır ne de insanlığımız.
Madem insan için âlemin özü dedik,
bilhassa insanın iç âlemine baktığımızda
bir yandan insan ruhuna iyiliği emdiren melek-i kuvvetler varken, diğer yandan
da insan ruhunu perdelemek için şeytani ve nefsi kuvvetler vardır. Burada bize düşen dikkatimizi melek-i
kuvvetler üzerinde odaklayıp dengemizi sağlamak olmalı. Hiç kuşkusuz, şayet
cüz-i irademizi iyiliği ilham eden melekler yönünde kullanırsak istikamet üzere
bir yol takip edeceğiz demektir. Yok, eğer tercihimizi nefsin ve şeytanın telkinleri
yönünde kullanırsak mazaallah dengemizi kaybedip tepetaklak yuvarlanacağız
demektir. Hadi yuvarlanmak neyse de bu arada kendi kendimize zulmetmiş oluruz
da. Ki, iç denge âlemimizi zindana çevirmeye hiçbir surette asla hakkımız
yoktur, Madem böyle bir lüksümüz yok, o halde neydik edip hayatımızı fikir, zikir
ve şükür ekseninde tanzim etmemiz gerekir ki, hem iç hem de dış dengemiz sıhhat
bulabilsin.
Her doğan çocuğun fıtri donanım ve
kabiliyetlerle dünyaya gelmesi Allah’ın kullar üzerinde bir lütfü ve nimeti olduğu
malum. Dolayısıyla doğuştan bize ihsan edilen bu nimetleri tefekkür edip
şükretmemiz icab eder. Hatta şükretmek de yetmez, verilen nimetleri yaradılış
gayemiz doğrultusunda ibadetle taçlandırmamızda gerekir. Ki, bunu yaptığımızda maddi
ve manevi yönden dengelenmiş oluruz. Düşünsenize genetik kodlarımızda doğuştan
var olan kabiliyetlerimizi bilgi donanımıyla birlikte içine ruh kattığımızı,
hiç kuşkusuz çiftkanatlı iç ve dış dengemiz bir bütün halde sıhhat bulacağı
muhakkak. Nasıl sıhhat bulmasın ki,
bikere yine bize bahşedilen cüz-i ihtiyar nimetini yaradılış
kodlarımızdaki ilahi programa tabii tutmakla her girişeceğimiz fiili durum
fikir zikir ve şükür olarak karşılık bulacaktır.
Evet,
doğuştan var olan fıtri kabiliyetlerimizi müspet yönde işleyip geliştirmek
iç ve dış dengemizin sıhhati açısından çok önem arz etmektedir. Yeter ki yeteneklerimizin
farkına varalım gerisi gelir elbet. Öyle insan vardır ki yeteneklerinin
farkında olmanın yanı sıra gereğini yaptığı için hayat dengesini ve hayat
enerjisini sağlamış durumda, öyle insanda var ki yeteneklerin farkında ama
gereğini yapmıyor, bu durumda mevcut potansiyelini kullanmadığı içindir hayat
enerjisinden yoksun dengesiz bir hayat sürmesi kaçınılmazdır. Öyle de insan
vardır ki, doğuştan var olan fıtri yeteneklerinin büsbütün farkında olmayıp bihaber
halde, elbette ki bu durum çok daha vahim, dolayısıyla böyle bir insanın
hayatta varlığı ile yokluğu hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Hatta bir insanın anlam kaybına uğramaması
için sadece kendi fıtri donanımın farkında olması yetmez, kendini bilmesi de
gerekir. Nitekim Yunus bu gerçeği şöyle
dile getirir de:
“İlim
ilim bilmektir,
İlim
kendin bilmektir,
Sen
kendini bilmezsen,
Bu
nice okumaktır.”
Hele bir insan Yunus’un kendini bilmek dediği ilme
yöneliversin kendi biyolojik yapısının rastgele gelişigüzel işlemediğinin
farkına varır bile. Nitekim et ve kemik yığını sandığımız vücudumuzda öyle
muazzam işleyen otomasyon sistemler var ki, hayretler içerisinde kalmamak mümkün
değil. Örnek mi? İşte vücut hormonlarımızdan dopamin ve serotoninin karşılıklı
olarak birbirlerini dengelemeleri bunun en çarpıcı örneği diyebiliriz. Değim
yerindeyse Serotonin hormonu gülmemizi ve rahatlamamızı sağlamaya yönelik işlev
görürken, Dopamin hormonu ise tam aksine agresif işlev görür. Bu nedenle
birincisine mutluluk, diğerine de stres hormonu denmektedir. Adına ne denilirse
densin sonuçta seratonin hormonunun salgısı karşısında kendimizi ne aşırı
rehavete kaptırıp tüketim çılgınlığına meydan vermeli, ne de dopamin hormonunun salgısı karşısında
aşırı karamsarlığa kendimizi kaptırıp ümitsizliğe meydan vermeli. Mutlaka bu
iki arasında orta bir yol bulup homeostasis
(denge) haletiruhiye dengesini
yakalamak gerekir. Aksi halde homeostasis denge hali hak getire, bir bakmışsın kendimiz, kendimiz olmaktan
çıkıp Allah korusun saldırgan bir hüviyete bürünmüşüz. Her ne kadar canlılık
mükemmeliyetten bozulmaya doğru yüz tutsa da, yani biyolojik homeostasis (biyolojik denge) aleyhine sinyaller
verse de, Allah’a çok şükürler olsun ki vücudumuzda
var olan bir başka ‘mesaj alma-karar verme ve uygulama’ niteliğinde uyarıcı sistemler
sayesinde sil baştan sıhhi dengemize kavuşabilmek mümkün hale gelebiliyor. Nasıl
mı? Koruyucu sağlık diyebileceğimiz tedbirlerle elbet. Hatta bu da kafi
gelmeyebilir, moral ve motivasyon gibi manevi
tedbirlere de ihtiyaç vardır. Nasıl mı? Şöyle ki gerek hastalık öncesi gerekse
hastalık sonrası Allah’ın ‘El-Şafî’ isminin yüzü suyu hürmetine canı gönülden yapacağımız
dualarla da pekala kendimizi korumaya alabiliriz.
Tabii yukarıda bahsettiğimiz ‘biyolojik
denge âlem’ sadece hormonlardan ibaret değil, tüm hücreler ve uzuvlarımızda buna
dâhildir. Nitekim bir insan kanında
normal olarak bulunması gereken üre miktarına baktığımızda % 10–40 mg seviyelerde
dengelenmeye çalışıldığını görüyoruz. Hakeza bir insanda normal olarak
bulunması gereken tansiyona (kan basıncına) baktığımızda 11–13 cm cıva basınç değerinde,
vücut ısısının 36,5 santigrat derecede, göz retinası gelen ışıların ise optimal
miktarlarda dengelenmeye çalışıldığını gözlemlemekteyiz. Mesela vücudunuzu
istediğiniz kadar hamamda sauna içerisinde yüksek buhar basıncına tabi tutun
sonuçta hiçbir şey değişmeyip yine vücut ısısının 36,5 santigrat derecede sabit
kalacağını görürsünüz. İşte tüm bu örnekler
bize gösteriyor ki, denge âlem bir hayal değil gerçeğin ta kendisi bir âlemdir.
Ancak teşbihte hata olmasın denge âlemimizin fabrika ayarlarında oynama olduğunda
vücut içerisindeki bir takım mekanizmalar hemen tepkisini ortaya koyup alarma
geçebiliyor. Öyle ki, bu alarmdan vücudun
en küçük temel taşı olan hücreler bile haberdar olabiliyor. Böylece vücuttaki
muhteşem iletişim ağı sayesinde nerede bir aksaklık varsa giderilmeye çalışılmış
olur. Tüm bunlar ne için seferber ediliyor derseniz, iç işleyiş öyle
gerektiriyor da onun için elbet. Kaldı ki
denge âlem sadece vücut sarayımıza has bir özellik değil, kâinatta canlı cansız akla gelen her ne varsa
hemen her şey için geçerli bir akçe kaidedir.
İyi ki de insanoğlunun eline malzeme olacak
veya denge âlem’den esinlenecek pek çok doneler var da, icabında bu sayede buzdolabın
hararetini sabit tutacak denge ayarından tutunda buhar makinesinin çalışma
kapasiteni belirleyecek türlü türlü sistemler icat etmeyi akl edebiliyor. Hele
insanoğlu her geçen gün kendini daha da bilgi donanımı bakımdan yeniledikçe bir
bakıyorsun karmaşık sandığımız pek çok sistemleri online çalışır hale getirebildiği
gibi kendi kendini yenileyen komplike
sistemler de pekala geliştirebiliyor. Keza herhangi bir tasarım
mühendisin el becerisi ve üstün zekâ yeteneği süzgecinden geçtiğinde bir
bakıyorsun o tasarım kendi kendine çalışan insansız hava araçları olarak bile
karşımıza çıkabiliyor. Tabii böylesi insansız hava araçlarının kendi kendini
kontrol ettiğini gördüğümüzde ister istemez kendi vücudumuzda da buna benzer kendi
kendini kontrol eden homeostasis sistemlerin varlığı aklımıza düşmekte. Nasıl
ki mühendislik zekâsı ve marifetiyle ortaya çıkan teknolojik ürünlerde en ufak
bir sapma olduğunda, derhal o ürünün
işletim şebekesine monte edilen detektörlerce (alıcı sistem) durum
tespiti yapılabiliyorsa, aynen insan vücudunda da feed-back benzeri biyolojik negatif geri tepme sistemlerle durum
tespiti yapılıp, icabında vücut kendini yenileyebiliyor da. Tıpkı günlük
hayatta kullandığımız bazı cihazlarda olduğu gibi vücutta da aynen kendi
kendine otomatik sinyal veren sistemler söz konusudur. Ha, bu demek değildir ki tüm bu anlattıklarımızdan
maksadımızın tüm otomasyon sistemlerine olağanüstü bir anlam yükleyip maddeye
yaratıcılık atfetmek. Zaten böyle bir maksad
aklımızın ucundan bile geçmez, çünkü sonuçta ortaya konan her harikülade
nitelikteki gözde ürün mühendislik zekâsı ve marifetiyle ortaya çıkmakta. Dolayısıyla
herhangi bir şeye doğa harikası yakıştırması veya yaratıcı4lık atfetmek asla
bizim tarzımız olmaz, olamaz da. Kaldı ki ortaya konan her ürün ve teknolojik
keşif Yüce Allah’ın ‘ol’ emriyle halk
edilmiş ilahi kanunlardan başkası değildir. Kim ne keşfetmişmişse mühendis ya
da bilim adamı hiç fark etmez, bulduğu şey sadece kâinatta mevcut olan kanunları
açığa çıkarmaktan ibarettir, dolayısıyla bunun ötesinde bir anlam yüklemek
yaratılışa başkaldırmak olur. Allah aşkına akıl var izan var, kendi kendini
kontrol eden bir sisteme canlı varlıkmış gibi hangi akıl muamele yapıp ona doğa
harikası etiketi yapıştırılabilir ki? Bunu ancak yapsa yapsa ateist
materyalistler yapar. Dolayısıyla bize sadece maddenin sırlarına vakıf olmaya
çalışıp Allah’a iman etmek düşer.
Peki, mühendislik zekâ ve marifetinin
arka planında ne vardır? Hiç kuşkusuz mühendislik zekânın arka planında da Yüce
Allah’ın kulları üzerinde görmeyi murad ettiği sonsuz ilminin tecellisi vardır.
Madem yüce makamlardan böyle murad edilmiş, hiç kimse kusura bakmasın durduk
yere kendi kendine eşyaya özel anlam yükleyip doğa harikası yaftası
yapıştırmaya kalkışmasın. Ki, bu düpedüz had hududu aşmak olur. Kâinatta olan
bitene şöyle bir göz atalım, bak o zaman kâinatta hemen her şeyin Yüce
Yaratıcının çizdiği hudutlar dâhilinde değişik türden negatif geri tepme
bağlantıları eşliğinde (bir denge ayarı içerisinde) deveran olduklarını görürüz.
Nasıl ki tüm gezegen ve galaksilerin milim sapmadan kendi yörüngelerinde
deveran olmalarına hayretler içerisinde kalıp yine de doğa harikası
denilemeyeceğine göre, aynen öylede insan zekâsı ürünü robotlara ve otomatik
cihazlara da doğa harikası denilemez elbet. Doğa harikası takıntılı bir takım aklı
evveller kâinattaki müthiş nizama doğa harikası diye dursunlar, burada önemli
olan bizim kendi bakışımızın nasıl olduğudur. Bikere maddeye derinlemesine
inceleyip baktığımızda her yaratılan varlığın statik olmadığını, bilakis kendi bünyesi
içerisinde dinamik yapı arz ettiğini gözlemleyebiliyoruz. Canlı âlemde ise
dinamizm daha belirgindir. Nitekim canlılar kendi üreme sistemiyle nesilden
nesile çoğalmaları bunun bir teyidi sayılır. Böylece her dem canlar yeniden tazelenmesiyle
birlikte yeni doğuşlara şahit oluruz da. Sadece şahitliğimiz canlı âlem için mi, hiç kuşkusuz bu şahitliğimize tüm kâinatta
dâhildir. Baksanıza kâinattaki tüm galaksi, gezegenler, yıldızlar vs.ler her biri
adeta bir orkestra şefi etrafında seyreyleyip (deveran olup) Mevlana’nın
raksını hatırlatıyor bize. Elbette ki, böylesi şahitliğe can kurban dersek
yeridir. Kaldı ki aynı döngü zikri idare eden şeyh etrafında pervane olmuş derviş
halkasında da müşahede ediyoruz..
Peki, zikir halkasını anladıkta, ya içinde
bulunduğumuz dünyamızın döngüsü acaba nasıl? Malumunuz dünyamızda aynı anda üç ayrı hareketi
yapacak şekilde döngüsünü yürütmekte. Birincisi kendi ekseni etrafında dönebilmesi,
ikincisi güneşin etrafında dönebilmesi, üçüncüsü ise Vega burcuna doğru yol alaraktan
döngüsünü tamamlamasıdır. İşte tüm bu örnekler bize gösteriyor ki her şeyin bir
döngü âlemi olduğu gibi denge âlemi de söz konusudur. Her ne söz konusu olursa
olsun, şu da bir gerçek tüm bu döngülerden daha da mühim olanı zikir halkasında
yer alan dervişlerin Allah adıyla seyri âlem eylemesidir. Öyle anlaşılıyor ki devri âlem-döngü âlem ve
denge âlem sadece kâinata has bir özellik değil, meğer insana da has bir keyfiyetmiş.
Madem kâinat devri âlemle kendini yenileyip dengi âlem eyliyor, o halde biz neden
bu seyri âlemden kendimizi mahrum edelim ki? Seyr-i âlem eylemeye mecburuz da, çünkü tüm kâinat,
tüm bitki nebatat, tüm hayvanat ve tüm
cemadat kendi hal lisanınca Allah’ı zikretmekte, bizim haydi haydi zikredip kâinatta cereyan
eden tüm zikir senfonilerinden kendi payımıza düşen rahmet hisseye talip
olmamız gerekir.
Bilindiği üzere insanı diğer varlıklardan ayıran
en önemli gösterge programlanmış vücut donanımının bilincinde olmasıdır. Diğer
varlıklarsa malum, belirli program
dâhilinde kodlanmışlar zaten, isteseler de o programın dışına çıkamazlar. Nitekim
belirli bir program dışına çıkamadıkları için üzerlerine sorumluluk almamışlardır.
İşte bu nedenle ne inisiyatif alma dertleri var, ne tercih kullanma dertleri var, ne de hesap
verme dertleri vardır. Ama insan öyle değildir. İnsanın farkı hiç şuur
melekesine ve külli irade kontrolünde cüz-i irade ehliyetine haiz olmasıdır. O
halde farkımızı daha da net bir şeklide fark ettirmek için tez elden iç ve dış
donanımızı yaratılış gayemiz doğrultusunda nizama sokmamız gerekir. Aksi halde yaratılmışların
en üstünü olmaya hak kazanamayız. Öyle ya, madem tüm cemadat, tüm hayvanat, tüm nebatat belirli
bir program dâhilinde hareket edip kendi hal lisanlarıyla Allah’ı zikretmekteler,
o halde biz ne güne duruyoruz, bu zikir senfonisine bizim daha çok eşlik etmemiz
icab eder.
Bakınız Peygamberimiz (s.a.v); “İnsanda bir et parçası var, o iyi olursa
bütün vücut iyi olur” beyan buyurmakta. Hiç kuşkusuz hadis-i şerifte geçen
et parçasından maksat kalptir. Hele bir insan kalbinde zikir kıvılcımını yakmaya
görsün hemen iç dünyasında bir takım melekelerin nuraniyet kesb ettiği
görülecektir. Nasıl mı? Bikere bu yola koyulan salik ilk başta kalbinde
lafza-i Celal (Allah adını) zikrini çekerekten kalben huzura erip sonrasın
da kalbi zikir göğsündeki nurani letaiflere sirayet edecektir. Böylece bu zikir
sayesinde göğsün belli noktalarında ve alnın iki kaş ortasında konuşlanmış
âlemi emirle bağlantılı nurani letaifler asıllarına kavuşur da. Şüphesiz insan ruhunda ki ‘denge âlem’ altı
nurani sütun üzerine kuruludur. Bu altı nurani sütun kalp, ruh, sır, hafa, ahfa ve nefs-i natıka olarak
bilinip tüm bu sütunların aktif hale gelmesiyle birlikte tüm vücut zikirleşirde.
Nasıl ki okyanusun engin deryaları dalga dalga dalgalanır ya, aynen öylede insan
ruhu da zikrettikçe iç dalgalanmalar yaşayıp enginlere sığmam misali taşarda. Ki,
bu taşma hadisesi tasavvufta cezbe hali olarak addedilir.
Peki, zikir hayatından uzak
kalanların durumu ne âlemde? Maalesef zikir hayatı yaşamayanlar ne
Peygamberimiz (s.a.v)’in “İnsanda bir et
parçası var, o iyi olursa bütün vücut iyi olur” hadis-i şerifin sırrına
vakıf olur, ne de “Kalpler ancak ve ancak Allah'ın zikri ile huzura erer” ilahi
buyruğuna mazhar olur. İşte bu tür
incelikleri sadece yaşayan bilir, yaşamayan ise sadece bir kelam olarak algılayıp
hemen geçiştiriverir.
Anlaşılan o ki; iç denge âlemimiz ancak
zikirle ihya olabiliyor. Bilhassa hayatta yaşarken ihya olmazsak, öldüğümüzde
naçiz bedenimiz çabucak çürümeye yüz tutabiliyor. Zikrin önemi şundan besbelli
ki, pek çok ehlisünnet âlimleri başta Allah
yolunda fisebilillah olan şehitler olmak üzere Lafza-i Celal zikri ile vücudu zikirleşmiş
mü’minlerin mevta olduklarında bedenlerinin çürümeyeceğinde hem fikirdirler. Malumunuz
demir, demir olduğu için pas tutmakta, altın ise altın olduğu için pas tutmaz. Aynen
öyle de, zikirleşmiş bedende altın misali pas tutmayıp çürümemesi gayet
tabiidir. Kaldı ki çürümeye yüz tutsa da bu kez toprak buna razı olmayıp
zikirleşmiş bedeni çürütmekten hayâ duyacaktır. Madem toprak bile hayâ ediyor, o
halde Allah adını çokça anmalı ki; iri ve diri olabilelim. Bilmem şimdiye kadar
hiç düşündük mü, Sahabe-i Kiram hayatının her safhasında nasıl iri ve diri
oldular diye. Gayet her şey açık ortada,
çünkü onlar kendilerini her daim takva üzerine kurulu bir zikri hayatı tercih
etmişlerdir. Öyle ki, kendi aralarında yarıştıklarında dünya hırsı için değil, ahiret hırsı için yarışmışlardır. Zaten takva
hayatı da bunun gerektirdiği içindir Peygamber kavlince de bu ümmetin yol göstericileri
manasına gökteki yıldızlar olarak taltif edilmişlerdir. Böylece bizde ümmet
olarak bu sayede ‘Yıldızlardan hangisine uyarsanız kurtulursunuz’ nimetine nail
olmuş olduk.
Velhasıl-ı kelam; insanoğlu şayet yaratılış
gayesi gereği döngü ve denge âlemini Allah ve Resulünün hakikatleri ışığında seyreylediğinde
biliniz ki dünya ve ahret hayatı aydınlık olacaktır.
Vesselam.
http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/3435/denge-lem.html
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder